Youjo Senki Cilt 6 – Bölüm 6 / Yapısal Sorunlar

Yapısal Sorunlar

NİSAN, BİRLEŞİK YIL 1927, ESKİ ANLAŞMA İTTİFAKI TOPRAKLARI, SEMENDER MUHAREBE GRUBU GARNİZONU

İmparatorluk’un, birleşik Federasyon-Müttefik Devletler kuvvetlerinin eski Anlaşma İttifakı topraklarını işgaline karşı hamle yapması tamamıyla geç kalmış bir başlangıç oldu. Norden’de ve hatta daha da kuzeyde, karlar nihayet erimeye başlayacak gibi görünüyordu.

Yüksek hareket kabiliyetine sahip birinci sınıf bir Muharebe Grubu da dahil olmak üzere birden fazla birliği sevk etmiş olan İmparatorluk Ordusu yetkilileri, katı askerî bürokratik yapılarından kaynaklanan zorluklarla karşı karşıya kalıyordu. Kısacası, askerî teşkilatın bürokrasisi sıkışık bir anda esneklik gösterebilecek yapıda değildi. Bu yüzden, İmparatorluk’un geniş çaplı temizlik harekâtı, partizanların cirit atmasının yanı sıra başka büyük yükleri de sırtlamak zorunda kalıyordu.

Elbette, çelişkileri her zaman ilk fark edenler sahada olanlardır. Yarbay Tanya von Degurechaff da bir istisna değildi; istese de istemese de kuzeydeki muhtelif sorunlarla yüzleşmek zorunda kalıyordu.

“… Bize verilen emirler, burada yaşanan gerçeklerden fersah fersah uzak.”

İmparatorluk Ordusu’nun mevcut durumunda temel bir sorun vardı; o da nizamî ordunun, çatışmaktan kaçınan partizanlarla köşe kapmaca oynamasıydı.

Bu tam anlamıyla bir nafile çabaydı. Ceviz kırmak için buharlı şahmerdan kullanmaya benziyordu.

Makul bir çözüm, maliyet-performans dengesini ön planda tutar ve sivil polis gibi unsurlara rol verirdi. Ancak bu işgal edilmiş toprağın dış koşullarında, böyle bir şeyin hayata geçme olasılığı son derece düşüktü.

“Bu, sahadakilerin tek başına çözebileceği bir mesele değil.”

İster istemez şikâyet ediyordu. Hoşnutsuzluk virüsünü görmezden gelirseniz, siz bakmadığınız anda çoğalıp dururdu. Bu hiç iyi değildi; kendini yeniden toparladığında zihnini meşgul eden şey yine işinin standartları oldu.

Sonuçta bir subay olarak konumunu düşünmek zorundaydı. İçinde bulunduğu durum karşısında çaresizce başını ellerinin arasına almamayı başarsa da, geriye çekilip tabloya baktığında bu düzenin saçmalığına lanet etmeden duramıyordu.

Derin iç çekişini bastırdı.

Kaçamıyorsa, gerçeklerle yüzleşmek zorundaydı. Kabullenmekten başka çare yoktu.

“1079. Hava Büyücü Bölüğü’nden yeni bir rapor geldi. B-15 sektöründe düşman partizan birliğiyle sıcak temasa girilmiş. İki tabanca ile bir miktar patlayıcı ele geçirilmiş.”

“On Altıncı Tümen’in kontrol noktasından bildiri var. Barikatı aşmaya çalışan bir kadın etkisiz hale getirilmiş, silah ve bombalarına el konulmuş. Askerî inzibata nakliye sağlaması için Muharebe Grubumuzun motosikletlerini talep ediyorlar.”

Raporların kendisi stres yaratmaktan çok uzaktı.

Doğu Cephesi’nin çetin harp sahasında tugay veya alay büyüklüğündeki birliklerle girilen karşılaşma muharebeleriyle kıyaslandığında burası bambaşka bir dünyaydı.

İlk başlarda durumun kontrolü altında olduğunu hissediyordu. Kahve muadilinden yudumlarken, “Burası pek bir huzurluymuş,” diye garip izlenimlere kapılacak vakti bile vardı. Pek çok garnizon ve kıyı savunma birliği mevcuttu ve her nasılsa bölgeye dair istihbarat da boldu. Semender Muharebe Grubu’nun pişkin subayları bile görevin çocuk oyuncağına dönüştüğünü düşünerek neredeyse rahatlamış durumdaydı—ta ki yaptıkları kıyaslamaların son derece yersiz olduğunu idrak edene kadar.

Bunu fark ettiklerinde ise çoktan bir nevi bataklığın içine saplanmışlardı. Askerî bir teşkilatın bir avuç insanı yakalamak için burada fır dönmesi normal değildi.

“Zaten böyle olacağını biliyordum,” demek acımasızca olabilir ama verilen tepki tam anlamıyla bir ızdıraptı.

Açık konuşalım.

“Bu, tavuk ayıklamak için nacak kullanmaya benziyor.”

“Komutanım?”

Dış görünüşüne özen gösteren Tanya, kendisini düşünen emir subayına önemsiz bir şey olduğunu söyleyerek yanıt verdi. “Sadece kendi kendime konuşuyordum, Teğmenim. Daha da önemlisi, partizanların şehir alanından dışarı çıkmamış olması sizce ne anlama geliyor?”

“Ha?”

“… Şehirde huzur var. Kırsalda ise savaş. Tuhaf—sanki şehir savaşından kaçınmak istiyorlarmış gibi davranıyorlar.”

Genellikle bu tür direniş hareketlerinin olayı sokaklarda isyan çıkarmaktır. Fransız İhtilali’nde böyleydi, modern ayaklanmalarda böyleydi, şiddetli proletarya devriminde böyleydi ve hatta günümüzdeki başkaldırılar ile ayaklanmaların dahi böyle olduğu söylenebilirdi.

Yüzünde boş bir ifadeyle duran emir subayı bunu anlamamış mıydı? Üsteğmen Serebryakov aptal biri değildi ama…

“Size küçük bir ders vereyim, Teğmenim. Beni iyi dinleyin.”

“Emredersiniz, komutanım.”

“Biz buraya partizanlara karşı koymak üzere sevk edildik. Fakat şu an yaptığımız şeye milis temizliği demek pek mümkün değil. Adeta yerel çetelerin veya mafyanın peşinden koşuyoruz.”

“A… anlaşıldı,” diye kayıtsızca yanıt verdi astı. Durumun ciddiyetini pek kavrayabilmiş gibi görünmüyordu. Karşı karşıya olduğumuz şeyin askerî bir teşkilat olmadığı gerçeğini ne kadar idrak edebiliyordu acaba?

“Visha, kafanı biraz çalıştır.”

“… Meselenin ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok.”

Dürüstlük bir erdemdir. Onu takdir etmeliyim. Ancak bilmediği gerçeği pek de hoşuna gitmiyordu; Tanya, istemeye istemeye cevabı açıklayarak konuşmaya devam etti. “Düşmanın asıl amacı bizi ortadan kaldırmak bile değil. Bu bölgedeki partizan direnişi, özünde varlıklarını kanıtlamak için yaptıkları bir güç gösterisinden ibaret.”

Mafya ve çeteler sadece hayatta kalmaya devam ederler. Hiçbir zaman tüm polisleri öldürmeyi amaçlamazlar.

Bu bölgedeki partizanlar da tamamen aynı.

İmparatorluk Ordusu ‘polisi’ görünüşte düzeni sağlarken onlar arka sokaklarda pusuya yatacaklar. Sürekli yolumuza taş koymaya devam edecek ve en nihayetinde mağlup olmamızı umacaklar.

“Yani belki de… Anlaşma İttifakı partizanları gösteriş yerine istikrarı seçen bir gruptur.”

Gerçekten büyük askerî kazanımların peşinde koşsalardı, başlarının çaresine bakmak aslında çok kolay olurdu.

Ya da daha doğrusu… Tanya, başının ağrısına rağmen zihnini çalıştırmaya devam eder. Doğru zamanı beklemeyi bilen partizanları kökten kazımak imkânsızdır.

“Şaşırtıcı derecede tedbirli ve ısrarcılar.”

Eğitimden geçmemiş amatörlerin galeyana gelmesi kolaydır. Elleri silah tutmaktan başka hiçbir şey görmemiş bir kalabalık, son derece fevri hareket eden bir güruha dönüşür.

Bunun en tipik örneği de düzensiz birliklerdir. Eğitimli profesyoneller bile muharebe meydanının baskısı altında kırılma riski taşır. Düşmanı çekmek, pusuda beklemek ve katlanmak; kâğıt üzerinde göründüğünden çok daha çetin bir görevdir.

“Normalde milislerin sebat gücü zayıftır.”

Fakat karşımızdakiler acele etmeyen, şevkleri kırılmadan ya da pes etmeden adım adım ilerleyen isyancılar. Yalnızca bu kadar soğukkanlı olabilmeleri dahi olağanüstü bir disiplin ve kararlılığa sahip olduklarını gösteriyor.

Beklemeyi bilen bir düşman, kamu düzeni için tam bir kâbustur.

Tarihteki geleneksel mafya ve çetelerdeki o özel dayanışma ile kontrol mekanizması, en başından beri bu role uygun olan çekirdek kadronun verdiği eğitim sayesinde ortaya çıkar. Eski Anlaşma İttifakı’ndaki nispeten huzurlu koşullar göz önüne alındığında, bunun yıllar içinde kendiliğinden geliştiğini varsaymak tuhaf olurdu.

“Karşımızda doğru zamanı kollamayı bilen ve sıfırdan inşa edilmiş bir örgüt var. Düşmanımız lanet olası derecede maharetli, Teğmen.”

Tarihte, sabredemeyip patlak veren örgütlerin sayısı çok daha fazladır. Hatta katı bir tanımlama yapacak olursak, ezici çoğunluğu böyledir. Tıpkı “var olan donanma” (fleet in being) doktrinindeki mantık gibi. Edilgen direnişiniz güçlü bir iradeyle desteklenmiyorsa, psikolojik harpte eriyip gitmeye mahkûmsunuzdur.

İhtiyatlı olmak korkaklıktan değil, cesaretten ileri gelir.

Cesareti bas bas bağırarak saldırgan tutum sergilemek sanan aptalların düşmanın ana kanadını oluşturmaması, onların zekasını ve azmini gözler önüne seriyor. Amacına ulaşmak için gerçekten sebat edebilen insanlar asıl tehlikedir.

Herkes ölebilir; bu basittir. Bir aptal ya da bir budala bile gidip ölebilir. Tanya’nın anlamakta zorlandığı bir budalık türüdür bu, fakat aptalları anlamak için çaba sarf etmeye hiç niyeti yoktur.

Ancak fırsatını kollamayı bilen böyle dişli bir rakibe saygı duyarım.

Ve bu saygıyı gösterdikten sonra tek bir şey söylerim:

Cehennemin dibine kadar yolunuz var.

Sizden kalbimin en derin köşesinden nefret ediyorum. Başıma ekstra iş çıkaran herkes çürüyüp gidebilir. Bu işe yaramaz tipler, Tanya gibi çalışkan ve dürüst insanların yoluna taş koymayı neden bu kadar eğlenceli buluyor ki?

“Eski Anlaşma İttifakı hükümetinden çok farklılar.”

“Sebat açısından bakıldığında bu doğru… ya da doğrusu, sanırım sebep tam da bu.”

Serebryakov’un tespiti tam olarak hedefi vurur. Tanya bunu fark edince iç çeker.

“Bana sadece ‘Anlıyorum’ demek düşer.”

“Albayım?”

“Anlaşma İttifakı halkının çoğu durumu biliyor.”

Astının gözleri “Neyi?” diye sorar. Bu yüzden Tanya cevabı açıklar.

“Bodoslama ileri atılmanın neye yol açtığını tecrübe ederek öğrenmiş aynı neslin insanları bunlar. Anlaşma İttifakı ordusunun parlayıp Norden sınırını geçtikten sonra nasıl darmadağın olduğunu çok iyi anladılar.” Tecrübeye ağır bir okul harcı ödedikleri kesin. “Böylece bilgi edindiler.” Düşününce mesele oldukça basit. İnsanlar Anlaşma İttifakı topraklarında yaşananları gördü, duydu ve ders çıkardı. “Dayanışma, sabır, net bir stratejik felsefe… Anlaşma İttifakı hükümeti, ‘yapılmaması gerekenler’ örnekleriyle onlara mükemmel bir eğitim veren bir öğretmendi,” diye mırıldanır Tanya bıkkınlıkla.

Direniş tohumları, bu aydınlatıcı cehalet eylemi sayesinde ekilmişti. Ne kadar acı çekmek zorunda kaldıklarını her hatırladıklarında peşlerini bırakmayan o kasvetli geçmiş, kalıcı etkiler yaratıyordu.

“Onların sayesinde şimdi acıyı biz çekiyoruz.” Nazikçe sessiz kalan yaverine minnettar olan Tanya derin bir iç çeker.

Anlaşma İttifakı’ndaki bu adamlar bize pasif olarak direniyor.

Askerî bir karşı koyma olsaydı onları kolayca silip süpürebilirdik. Merkezi bir ayaklanma çıksa İmparatorluk Ordusu’nun bunu imha edeceğinden hiç şüphem yok. Ama bu sadece onları bulup ezebildiğimiz takdirde geçerli.

Ama sürekli yumruk savurursan kolların yorulur.

Profesyonel boksörler bile sonsuza dek direk yumruk atamaz. Dışarıdan öyle görünmese de orduların aslında camdan yumrukları vardır. Omuzlarında bomba taşıyor olsalar daha iyiydi.

Devasa bir ordu sadece hareket ederek bile aşınır.

Bir şirket harekete geçtiğinde kâr yaratabilir ya da en azından bunu yapmaya çalışır. Ancak bir ordu her harekete geçtiğinde, mükelleflerin ödediği vergilerin muazzam bir kısmını eritip yok eder.

Bu gidişle durum neredeyse sosyalizme varıyor. Öğğ. Tanya bu benzerlik karşısında ürperir.

“… Kaybedecek tek bir anımız bile yok. Yakında bundan bir çıkış yolu bulamazsak ordu kendi kendini imha edecek. Sürdürülebilirlik kelimesini unutan her örgüt çökmeye mahkûmdur.”

Bu sessiz mırıldanma dehşet vericidir. Doğası gereği Tanya von Degurechaff hem sağduyuya hem de rasyonel mantığa sahiptir.

Ve örgütünüzün çökmesine yol açabilecek bir tehditle karşı karşıyaysanız ve başka bir gemiye geçmek için gerekli düzenlemeleri yapmadıysanız, ürpermemek imkânsızdır.

Zihninde döktüğü şey gözyaşı mıdır yoksa ecel teri mi?

Bu belirsiz zamanlarda sıradan ve dürüst bir vatandaşın yapabileceği tek şey, gerçeklerle samimiyet ve alçakgönüllülükle yüzleşmektir.

Tam Tanya duygusallaşıp “Gerçekler, ha?” diye mırıldanmak üzeredir ki… telefon çılgınlar gibi çalmaya başlar.

Serebryakov ahizeyi kaldırmak için müsaade ister; o konuşurken Tanya da zihinsel vites değiştirir.

“Bakım ve zırhlı bölüklerinden ortak bir rapor var.”

“Devam et.”

“Arızalanan motosiklet sayısı giderek artıyor ve böyle devam ederse birkaç gün içinde kullanılabilir durumda yeterince araç kalmayacak. Yüzbaşı Ahrens durumdan şikâyetçi.”

“Albay Uger bunlara kefil olmuştu. Ne yani, artık Genelkurmay’ın lojistik makamlarına bile güvenemeyecek miyiz?”

Amann, diye düşünür Tanya ve tam öfkesini imparatorluk başkentine doğru kusmak üzereyken Serebryakov çekimser bir tavırla araya girer.

“Hayır, yedek parçalar zamanında ulaşıyor…”

“O zaman sorun ne?”

Tanya’nın delici bakışları altında Serebryakov çekingen bir edayla açıklar. “Mesele… parçalardan ziyade personel ve yapılanmayla ilgili. Doğu’da bizim bakım bölüğümüz, hem Doğu Ordu Grubu’nun bakım biriminden hem de tank tamir üssünden destek alıyordu.”

Tabii ki alıyordu. Tanya şaşkınlıkla emir subayına bakar.

Her birlik kendi kendine yetebilse de bir organizasyonda iş bölümü yapmak son derece doğaldı. Zırhlı birlik bütün tanklarının ağır bakımını tek başına yapamazdı ya.

Motosikletler farklı bir araç türü olsa da mantık aynı işlemeliydi.

“Yine de burada da destek alabiliyor olmamız gerekirdi.”

“Birlikler arama veya takip görevlerinde oldukları için hepsi bambaşka bölgelerde faaliyet gösteriyor.”

“Yine de en yakın depoya erişim sağlayabilmeliler.”

“Evet, Doğu’da bu mümkündü. Burada da yetkileri var ancak asıl kritik nokta, yakınlarda hiç tamir üssü olmaması. En yakını bile epey uzakta kaldığından parçaların sevk prosedürü karmaşıklaşıyor. Üstelik elimizdeki tamirci sayısı da kısıtlı olunca…”

Tanya, daha fazla açıklama yapmasına gerek olmadığını belirtmek için elini Serebryakov’a doğru sallar ve yanıtlar: “Yani parçalar elimizde var ama şartlar tamirat yapılmasına elvermiyor.”

Atölyeler varken parçaları atölyelere ulaştıracak imkânların yetersiz olması epey vahim bir durumdu. Dağıtım ve lojistik sektörü, malları sadece soldan sağa kaydırarak kâr sağladığı gerekçesiyle sık sık alaya alınır; fakat bunu hesaba katmadan plan yapacak kadar aptal olanlar yalnızca Komünistlerdir.

“Bir dakika Teğmen. Kuzey Ordu Grubu’nun bakım bölükleri nerede? Kuzey Denizi üzerindeki harekâtı yürüttüğümüzde teçhizat tamiriyle ilgili hiçbir sorun hatırlamıyorum.”

“Çoğu hava veya deniz kuvvetleri üslerinde konuşlandırılmış durumda.”

Bu yanıt, Tanya’nın nadiren yaptığı bir şekilde dilini şaklatmasına neden olur.

Kuzeydeki garnizon birliklerinin büyük kısmının tek yapması gereken siper alıp mevzilerini korumaktı. Manevra harbi beklenmediğinden, kısıtlı tamir imkânlarını hava ve deniz filolarına yoğunlaştırmak muhtemelen en verimli hareketti.

İşin sorunlu kısmıysa şu ki, mevziyi koruyan o muhafızlar takip harekâtı yapamadığı için buraya çağrıldık ama bu kez de bakım desteğinden mahrumuz. Görünüşe göre birileri bunun gereksiz olduğuna karar vermişti.

Yolda kalan araçları onarmak için güzergâh boyunca bakım bölükleri konuşlandırma sistemine ihtiyaç duyulmamıştı; bunun bir nedeni de işgal edilen bu topraklarda düşmanın demiryollarını ele geçirmiş olmamızdı, doğrudan rayları kullanabilirdik.

Uzun mesafelerde intikali kendimiz yapmak yerine trenleri kullanabilirdik.

“Uzun mesafeli geniş çaplı intikaller yapılacağını öngörmedilerse, bakım bölüklerini merkezde toplamak mantıklı.”

“Haklısınız efendim. Bunun sonucu olarak arızalanan araçların bakımı konusunda pek tecrübeleri yok, bu da işleri yavaşlatıyor. Şu an için her şeye zamanında yetişebilmeleri gerçekten imkânsız…”

“Anlaşıldı.” Tanya tekrar başını sallar. Gerekçe ne olursa olsun, kabullenmekten başka çaresi yoktur. “Pekala, makul bir mazeret. Sanırım motosiklet bölüğünün rotasyonunu yeniden planlamaktan başka çaremiz yok.”

Mobil olması gereken bir unsurun kullanımına kısıtlama getirilmesi hiç de hoş bir durum değildi. Hızlı müdahale edemeyen bir hızlı müdahale birliği, olabilecek en işe yaramaz şeydi.

Yine de bu askerlerin değil teçhizatın sorunu olduğuna göre, suçlanacak kişi komutandı.

Başka bir deyişle, birliklerine gereken desteği sağlayamayan o budalayı arayan biri varsa, Yarbay Tanya von Degurechaff’ın kıçına tekmeyi basması gerekir.

“Sanırım bunu utanç içinde kendi hatam olarak kabul edip düzeltmekten başka yapabileceğim bir şey yok, ama… tabii ‘beklenmedik bir durumdu’ demek de kuru bir mazeretten ibaret, değil mi?”

Tanya, durumu aptalca yanlış değerlendirdiğini sessizce kabullenir.

Hatalarını kabullenemeyen dretnot sınıfı bir aptala dönüşmek, bir insanın sahip olması gereken mantığa da sağduyuya da tamamen aykırıdır. Dünyada zaten bir Varlık X var; bu tarz zeka fukaralarına daha fazla ihtiyaç yok. Nihayetinde, rasyonel ve zeki bir canlıysanız, dayanılmaz utanç kavramına yabancı değilsinizdir.

“Norden askeri bölgesinden alarm! Düşman büyücüleri olduğu değerlendirilen unsurlar tespit edildi! Sektör B-39, konum belirsiz. Nöbetçi bölük derhal havalansın—hemen!”

Odaya hışımla dalarak bağıran nöbetçi subayın sesiyle Tanya kendine gelir. Yine mi? Cıklar ve karargâha seğirtmek üzere Serebryakov ile birlikte ayağa kalkar.

Odaya koşar adım girdiklerinde Tanya duvardaki devasa haritayı süzüp biraz düşünür. B-39 epey uzaktaydı.

“Müdahale için nöbetçi komutan Grantz mı?”

“Evet, Teğmen Grantz’ın birliği teyakkuzda.”

Haritanın önünde dikilmiş, intikal emrini vermek üzere olan Tanya’nın yorgun zihninde, bir şeylerin ters gittiğine dair geç kalmış bir şüphe uyanır. Üzerine biraz düşününce aniden farkına varır.

İhtiyatlı olunmalıydı; önlenebilir kazalar önlenmeliydi. Biraz işten kaçmak uğruna ihmalkârlık edip hata yapmak, liyakatsizliğin kanıtıdır. Aşılmaması gereken bir aptallık sınırı olduğu sürece önlem almak son derece doğaldı.

İlerleme sınırımızın en ucundaki bölgede gizleniyor gibi görünüyorlar.

“… Amma da can sıkıcı bir yer seçmişler. Ne kadar uzağa gidebilirsiniz ki?”

Orada da gizlenen büyücüler olmalı. Federasyon ve Milletler Topluluğu’nun birleşik birliği sınır bozucu derecede kurnaz. Aslında düşman büyücü birliklerini esasen Semender Muharebe Grubu’nun demir yumruğuyla yok edebileceğimizi düşünmüştük ama elimizden kaçmaya devam ediyorlar.

Ücra bir bölgede ortalığı kasıp kavurarak arada bir varlıklarını kanıtlamaya çalışan bu tiplerin peşinde koşmaktan gına geldi.

“Elimizde yeterince koz yok, üstelik bu sadece daha fazla emek israfı değil mi?”

Üsteğmen Grantz’ın birliğini sahaya sürerse, bir süre geri dönemeyecekler. Acil müdahale ihtiyatımızdan mahrum kalacağız.

“Teğmen… acil müdahale grubu ayrıldıktan sonra nöbeti devralacak hazırda personel var mı?”

“Hayır, Kontrol’den herhangi bir emir gelmedi. Sanırım başımızın çaresine bakmamız bekleniyor, fakat…”

“Grrr.” Tanya elde olmadan hırıldar. “Ne demek oluyor bu?”

“Efendim?”

“… Bize sadece birkaç saat dinlenme izni verdiler.”

Öfkeyle dilini şaklatmamak için kendini zor tutar. Sanırım bunu kabullenmek zorundayım, diye düşünür dikkatsizliğinin fazlasıyla farkında olarak.

Uykusuzluk, rasyonel düşünme yetisini irkiltici derecede etkilemeye başlamıştır.

Düşen odaklanma becerisi, giderek dağılan düşünceler ve artan küçük hatalar—tüm bunların sonucu ise normalde önlenebilecek büyük bir kazadır.

Yorgunluğun sihirli bir devası yoktur. Ya da belki vardır ama tıpkı Elenium Tip 95’te olduğu gibi, ancak ağır yan etkilerine katlanabilirse.

Tip 95 mi…? Tanya mücevherine bakıp iç çeker. 203. Hava Büyücü Taburu’nun kullandığı Tip 97 gibi çift çekirdekli mücevherler yüksek performans gösterir ama insanı bir o kadar da fazla yorar. Tip 95 çok daha beterdir ama neticede bu bir derece meselesidir.

“Yönetmelikteki dinlenme süresi asgari sınırdır. Uykusuz kalmış büyücüleri acil müdahale emri için teyakkuzda mı tutmamı söylüyorsunuz?” diye çıkışır ve sessizce şapkasıyla oynamaya başlar.

İçindeki dürtü: Fırlatıp atmak istiyorum.

İçindeki mücadele: Kendime hâkim olmalıyım.

Mantıken varılan sonuç nettir. Akıl ve mantığın üstün tutulması gerektiğini söylemeye bile gerek yoktur. Ancak mantık duygulara galip gelse bile, can sıkıcı hislerin belirmesi son derece doğaldır.

“Ne yapmalarını emredersiniz?” Emir subayının tavrı, Tanya’nın niyetini tam olarak kavradığını gösteriyordur.

“Teğmen Grantz’a beklemesini söyle.”

“Efendim?”

“Keşif için bir takımı hazır etsin.” Bu talimatı verdikten sonra ahizeye hızlı ama sakin bir sesle konuşur. “Norden Kontrol, burası Semender 01. Bütün bir bölüğün havalanmasına itiraz ediyorum. Keşif maksadıyla bunu tek bir takımla sınırlı tutmak istiyorum.”

“Semender 01, gerekçenizi açıklayın.”

“Basit,” diye tükürür gibi bağırmaktan kendini zor tutar.

Konuştuğu kontrolör sadece talimatnameye uyuyorsa, kötü ruh halini ona yansıtmak son derece nezaketsizce olurdu.

“Üç beş partizan ve büyücü için bütün bir büyücü bölüğünü sevk edersek, ilk havlu atan biz oluruz.” Kontrollü sesi bir profesyonelin utanmayacağı türden mi çıkıyordu acaba? “Kuvvetlerin parça parça sürülmesinin aptallık olduğunu biliyorum ama benim seçkin birliklerim vur-kaç yapabilir. Komutanları olarak onlara güvenim tam.”

Seçme ve yoğunlaşma ilkesi göz önüne alındığında, yedek enerjimizi korumak en akıllıca hamle gibi görünüyordu.

Cesur ve saldırgan muharebe zihniyeti savaş alanı içindir. Öfkeli bir boğa gibi aptalca sağa sola koşturursak, böğrümüze sert bir darbe yeme riskini alırız.

“Giderek biriken yorgunluk durumunu arzu edilmez buluyorum, siz ne dersiniz?”

“Norden Kontrol, anlaşıldı. Bir takım havalandırın.”

“Teşekkürler, Norden Kontrol.”

Belki de bu başarıyı bir iç çekişle kutlamak yerinde olurdu. Mevcut şartlar düşünüldüğünde bu doğru yönde atılmış bir adımdır. Sorunu teşhis et ve durumları iyileştir—bir insanın görevi her zaman budur.

“Pekala,” der Tanya. “Teğmen Grantz’a o takımı sevk etmesini söyle. Kendisi teyakkuzda kalsın.”

Serebryakov’un durumu derhal onaylaması harikaydı. Tanya tam da bunun iyi bir disiplinden kaynaklandığını düşünecekken, neşeli havası aniden kaçar.

“Kendilerinin bir önerisi var.”

Tanya, sıkıntılı bir durumda gibi görünen emir subayına kafasını kaldırıp bakar.

“Ne var?” der gibi bir bakış atmaz bile. Serebryakov çoğu kişiden çok daha iyi bir ulaktır. Onu azarlayamadıysa, bu adamın telefonda bunu kabul edemeyeceğini söylemeye hazırlandığı anlamına geliyordur.

Lanetlenmiş olmalıyım. Varlık X ve tayfası yine iş başında mı? Ne zaman akıllanacaklar? Tanya telefonu ister ve Grantz’ın söylemek üzere olduğu şeyi daha ağzından çıkmadan savuşturur. “Teğmen, o ‘komutan önden gider’ kafasına hiç gerek yok. Başka bir şey var mı?”

“Hayır, komutanım.”

“O halde bana söyleyecek bir şeyiniz de yok.”

“Albayım, bağışlayın ama benim masa başı komutanına dönüşmeye hiç niyetim yok!” Lütfen gitmeme izin verin!”

Düşmanın karşısında geri adım atmaması güzel bir şey elbette.

Ancak karşı karşıya olduğumuz düşman çeşitliliği farklı dövüş tarzları gerektiriyor. Cesur ve gözü pek olmak harikadır fakat soğukkanlı ve temkinli kalabilmek de bir subay için elzem niteliklerdir. Zeki bir düşmanla savaşırken düşünmek her şeyden önce gelir.

Gerideki bir komutan bile öylece yatıp keyif çatmıyor sonuçta. “Haaah,” diye iç çeker Tanya ve devam eder: “Bölük komutanının ana birlikleri geride bırakıp gitmesi gerektiğini mi söylüyorsun? Ordu jargonunda biz buna cahil cesareti deriz. Beklemek zor gelse bile, sırf kendi içinizi rahatlatmak adına önden fırlamanıza müsamaha gösterilemez.”

“Bir takım sevk etmek subay keşfinden farksızdır! Lütfen!”

Gerçekten çok kararlı olmalı.

Tanya da astının şevkini kırmak istemiyordur. Sabırsızlığına dair endişelerini üstünden atamasa da epey tecrübe edinmiş durumdadır.

Yapamayacak biri değil, diye düşünür Tanya seçenekleri tartarken. Onu havalandırırsa bir bölük komutanından mahrum kalacak ve adam daha da yorulacaktır. Dürüst olmak gerekirse onu ihtiyatta tutmayı tercih ederdi.

Ama gönüllülük ruhunu ezip geçme konusunda da iki kez düşünmesi gerekmektedir.

“Bu bir ara-ve-yok et görevi ancak onları çok uzağa kadar kovalamanıza gerek yok. Önceliği durumu kavramaya verebilir misin?”

“Tabii ki! İzin veriyorsunuz yani?”

“O partizanlar katıksız birer aptal değilse oralarda dolanıp durmazlar. Eğer dolanıyorlarsa bölüğün geri kalanını da havalandırabilirsin.”

“Anlaşıldı!”

Gerçekten anlayıp anlamadığını sormak muhtemelen patavatsızlık olurdu.

“Gerçekten böyle bir fırsat doğsa harika olurdu.”

Grantz muhtemelen ne demek istediğini anlıyordur. Partizanlarla ebelemecilik oynamak Semender Muharebe Grubu için bile zordur.

Savaşabilirsek kazanabiliriz.

Tabii savaşma fırsatı bulabilirsek.

“… Peşlerine düşmek yok, Teğmen.”

“Elbette komutanım. Bana güvenebilirsiniz.”

“Güzel. Bodoslama atılmak yok, anlaşıldı mı?”

“Emredersiniz komutanım! Müdahale için derhal çıkıyorum, müsaadenizle!”

“Rast gelsin.” Tanya telefonu kapatır ve emir subayına döner. “Teğmen Serebryakov, kahve. Sert olsun lütfen.”

Zihnini tazelemek için semptomu tedavi edecektir. Çok fazla kafein tüketirseniz etkisi azalır. Sonra etkisi azaldığı için çok daha fazlasını tüketir ve kendinizi kısır bir döngünün içinde bulursunuz.

Mideni kaç galon kahveyle doldurduğumdan emin olmasam da düşüncelerimin kronik uykusuzluk yüzünden kısıtlandığı inkâr edilemez bir gerçek.

Bütün bunların farkındayım. Tanya tam, “Aşırı alkolden iyidir yine de…” diye düşünecekken, kafası karışır.

İnsanın kendini üst üste mazeretler sıralarken yakalaması hiç de hoş bir durum değildir. Kısacası… bu hayra alamet değil.

“Burası insan hatalarının yeşerdiği bir bataklık.”

Bunu bilip de elden bir şey gelmediğinden yakınmak sadece sızlanmaktır. Kendi kendime ürettiğim bir mazeret. Mazeretler başkaları içindir. Hiçbir koşulda onları kendi üzerinizde kullanmamalısınız. Kendinize yalan söylemeye başlarsanız, rol yapmaktan başka çaresi olmayan bir budaladan farkınız kalmaz.

Zihnen bu kadar iradesizleşeceksem, kafama bir kurşun sıkıp bu işi bitirmeyi tercih ederim. Zekâ ve akla uygun zorunlu bir eylem olurdu bu—ve kendimi rezil etmeye devam etmekten çok daha sevimli bir hareket olurdu.

Böylece Yarbay Tanya von Degurechaff, etten kemikten aciz bir insan olsa da zekâ sahibi bir canlı olduğunu kanıtlamak adına aşırı yorgun zihnini tekrar kamçılar.

“… Çok yoğunum.”

Durumun kısa bir özeti sorunu gözler önüne serer.

“Bütün sorunlarımızın kökeninde yeterince insanımızın olmaması yatıyor.”

Bir başka deyişle, personelin üzerindeki yük çok ağır ve ne zaman biri devre dışı kalsa, geride kalan her bir kişinin omuzlarına binen ağırlık kısır bir döngü halinde katlanarak artıyor.

Çözüm son derece basittir.

“Ya iş gücünü azaltmak ya da eleman sayısını artırmak kaçınılmaz…”

Şatafatlı bir şey olmasına gerek yok.

Yeterince insan yoksa, ya takviye yapmalı ya da işlerin daha verimli yürümesini sağlamalıyız.

Yine de Tanya, insan kaynakları mantığıyla bireysel verimliliği azamiye çıkarma yoluna dikkatsizce sapmanın askeri bir ortamda son derece tehlikeli olduğunun fazlasıyla bilincindedir.

“Evet, ordular nihayetinde zayiat verme varsayımı üzerine kurulmalıdır… Onları çevreye uyarlamak da ayrı bir mesele…”

İnsan sermayesi eninde sonunda kaybolup gidecektir. Bu kaçınılmaz bir gerçektir; nitekim insanlar ister barış ister savaş zamanı olsun ölmeye mahkûm yaratıklardır. Tüzel kişilik kazanarak ebedi yaşamı garantileyen ekonomik aktörlerin aksine, organik organizmalar eninde sonunda işlevini yitirmek zorundadır.

Eğer tanrılar gerçekten varsa, verimliliği artırmak adına insan sermayesine yapılan yatırımları biraz daha etkili bir şekilde geri dönüştürmelidirler.

Ne yazık ki tanrıların var olmadığı gün gibi ortadadır.

Ah, işte orada Tanya dağılan düşüncelerini toparladı.

“Galiba tek kişilik nöbetler vermek tamamen söz konusu bile olamaz. Buralarda sorun kasa soygununa gelen hırsızlar değil, doğrudan partizanlar olacaktır. Tepeden tırnağa silahlı, mizah duygusundan yoksun adamların baskınına uğramak korkunç olurdu.”

Barış zamanında bile insanlar ölür, ancak savaşta korkunç bir hızla eksilmeye başlarlar. Emekliliğe kadar çalışma ihtimali nispeten yüksek olan işçiler bile, savaş zamanında henüz yirmili ve otuzlu yaşlarında, iş gücü havuzunun en verimli parçasıyken heba olup giderler. Sosyal sermayeye karşı en ufak bir saygı kırıntısı dahi yok.

“O hâlde ne yapıp edip iş gücünü artırmaktan başka çaremiz yok.”

İmparatorluk Ordusu seferber edilebilecek tüm nüfus havuzlarını çoktan tüketti, ancak yine de önünde iki seçenek var.

Birincisi, kadınlar için genel zorunlu askerlik uygulamasını başlatmak. Yine de kadınlar sanayi sektöründe zaten seferber edilmiş durumda. Mevcut şartlar göz önüne alındığında, üretim kapasitesini feda etme pahasına muharip personele ihtiyaç duyacağımız noktada değiliz.

Neyse ki İmparatorluk’un durumu henüz o kadar felaket boyutta değil. O noktaya varılması zamanla yapılan bir yarış olsa da şimdilik dayanıyoruz.

Daha umut verici seçenek ise yabancıların henüz el değmemiş insan kaynakları havuzundan yararlanmaktır. Savaş esirlerini çalıştırmak veya gönüllü birlikler devşirmek gibi uygulamalara savaş hukuku kapsamında izin verilir. Yasal çerçeve dâhilinde yapılabilecek pek çok şey var.

“Yani insan gücü yoğunluklu ayaklanmayı bastırma harekâtlarına saplanıp kalmak, atı arabanın arkasına bağlamaktan farksız. Kalan düşmanları temizlemek için buraya girmek yerine, doğuda tatlı sert bir ikna harekâtı yürütmek çok daha iyi olurdu… Pekala, bunu söylemek için artık çok geç ama…”

Plansız programsız bir işe girişmek, tam anlamıyla felakete davetiye çıkarmaktır. İmparatorluk’un kaybettiği zaman da fırsat maliyeti de muazzam boyutlarda. Buradan toparlanıp toparlanamayacağımız bile belli değil.

Eski Anlaşma İttifakı toprakları ile Dakterliği’ne yönelik tutumu, başarısızlığın adeta ders kitabı niteliğinde örnekleridir. İmparatorluk Ordusu, huzur ve düzeni sağlamaya çalışırken kural olarak yerel yönetim teşkilatlarından yararlanmayı öngören klasik bir yaklaşım benimsedi.

Sonuç olarak, hayati bir çöküş yaşanmadı ama ortada bir başarı da yok. Başka bir deyişle, İmparatorluk Ordusu net bir stratejik hedefi olmaksızın yönetim işlerine burnunu sokuyor. Buradan iyi bir sonuç çıkmasını beklemek son derece küstahça bir yaklaşım.

“Kamu kurumları kurup yönetimi idare etme işine bu kadar üstünkörü giriştiğimize inanmak gerçekten güç… Üstün kriz yönetimi kabiliyetimizi kutlasam mı yoksa prensipten yoksun oluşumuza mı yansam, bilemiyorum.”

Politikasızlık, plansızlık ve stratejisizlikten oluşan ‘üç hayır’ı üst üste yığdıktan sonra, İmparatorluk’taki işin göbeğindeki yetkililer, durumu kurtarma makyajı yapma hususundaki dehalarını sergilemeye devam ediyorlar.

“Stratejik düzeydeki hataları taktik düzeyde örtbas etmeyi başardığımıza sevinmeliyim herhâlde?”

Ihhhh… O noktada Tanya, içinden kabaran acı duyguları bastırmak zorunda kalır.

Bütün bunlar sadece semptomatik tedaviden ibaret.

Ağrının kaynağını görmezden gelmek için ağrı kesici kullanmak kadar aptalca.

En kısa sürede ve en hızlı şekilde gereken şey, müdahaleci olsa dahi sorunun kaynağına inen bir önlemdir.

“Hastayı öldüren cerrahi müdahale bir sorundur ama onu kendi kaderine terk etmek de öyle.”

Machiavelli’nin de dediği gibi, yarım yamalak iş yapmak bir insanın yapabileceği en kötü şeydir. Hakikat tam olarak bu değil mi ama? Tanya olarak bunu şu an, iliklerime kadar hissediyorum.

Ne şekilde olursa olsun, İmparatorluk bir işgalcidir.

İmparatorluk Ordusu ne kadar çabalarsa çabalasın, sevilme umudu olmayan bir şiddet aygıtıdır.

İşini mükemmelen yapsa bile, dua edebileceği en iyi şey, nazik ama kırgın hislerin yağmuruna tutulmaktan ibarettir.

O hâlde, vites artırıp korku salmak muhtemelen çok daha mantıklıdır.

“… Demek gerçekten hiçbir plan yok…”

Şu anki gidişat, olayları akışına bırakmaktan ve karşımıza çıktıkça sorunlarla ilgilenmekten ibaret.

İmparatorluk Ordusu eski Anlaşma İttifakı topraklarını işgal ettiğinde, orayı nasıl yöneteceğine dair hiçbir planı yoktu. Uzmanlık alanımız iç hatlar stratejisidir!

Bu aşağılayıcı bir nitelendirme ama… bir münzevi mizacına sahip.

İmparatorluk Ordusu, düşmanın önünü keser kesmez dışarı fırlayıp toprak işgal edeceğini asla hayal etmemişti. Başka bir deyişle, önceden neredeyse hiçbir ön araştırma yapılmamıştı. Genelkurmay’ın gizli belge arşivini altüst etseniz, muhtemelen yurtdışı seferleri veya işgal edilen toprakların yönetimi üzerine tek bir sayfa bile bulamazsınız.

“Kazanıyoruz, bu yüzden kimse kafasını çalıştırmıyor. Peki işler böyle devam ederse ne olacak?”

Meseleler üstünkörü bir şekilde ele alınmaya devam edecek.

Net bir strateji olmadığında, en yetkin organizasyon bile yıpranıp tükenecektir. İmparatorluk Ordusu artık sorunları halı altına süremeyecek noktaya geldiğinde, sözün özü çökecektir.

“En nihayetinde bu bir örgüt teorisi meselesi.”

İmparatorluk Ordusu askeri işleri yürütür. Ülkenin şiddet aygıtı olarak, bu yapması son derece doğal ve doğru bir şeydir.

Ne yazık ki asıl sorun da bu.

İmparatorluk makamları, savaşın askeri mi yoksa siyasi mi bir mesele olduğu konusunda henüz bir uzlaşıya varabilmiş değil.

Daha da sinir bozucu olanı, askeri yapı ile siyasi yapıyı birbirine nasıl bağlayacaklarına dair bir tartışmayı bile yürütmediklerini rahatlıkla söyleyebilirsiniz.

İmparatorluk Ordusu tam manasıyla Hannibal’ın düştüğü durumdadır.

Meydan muharebesinde kazanabilir.

Ancak zaferden nasıl yararlanacağını ancak kendi sınırlarına dayandıktan sonra öğrenir.

Sessizlik içinde bu kadarını düşündükten sonra Tanya iç geçirir. “… Stratejik zafer çok uzakta. Artık avucumun içinde bile değil. Bu kilitlenme karşısında yapabileceğim hiçbir şey yok.”

Hannibal kazanmaya devam etmişti.

Cannae’deki zaferinin harp sanatının doruk noktası olarak tarihe geçtiğini herkes kabul etmek zorundadır. Fakat sonuna kadar kazanamadı. Kazanmasına rağmen, Pirus gibi Roma’nın ağırlığı altında ezildiği o tarihsel kesit ile tuhaf bir yakınlık hissediyorum. Elimden gelseydi, Maharbal’ın bu konuda ne düşündüğünü duymak isterdim.

Xiang Yu ile Liu Bang’ın mücadelesine bakın bir de. Yüz savaştan yüzünü de kazanabilecek bir ordu şimdiye kadar hiç var olmamıştır. İmparatorluk Ordusu’nun bu şekilde kazanmaya devam edebileceğini garanti eden hiçbir şey yok.

Sorun şu ki, İmparatorluk’taki kamuoyu bu gerçeği kabullenmek istemiyor.

Nedenini merak etmeye gerek bile yok. Burası kurulduğundan bu yana tek bir yenilgi bile görmemiş olan İmparatorluk. Başkalarını teslime zorlayan taraf biz olduğumuz için, bizim teslime zorlanabileceğimiz akıllarının ucundan bile geçmiyor.

Ne kadar da pembe hayalli kafalara sahipler. Tam anlamıyla sinir bozucu bir durum. Bu sırada, aralarında İmparatorluk’un da bulunduğu pek çok ülke savaş meydanında fazlasıyla kan döküyor.

Toprağa dökülen kanın ardından dökülen gözyaşlarının kelimenin tam anlamıyla kimseye faydası yok. “Bu kadar fedakarlığı zaferin tatlı nektarı dışında başka neyle meşrulaştırabiliriz?” gibi çığırından çıkmış zafer narası zırvalıklarını nasıl sindireceğiz?

“Zarar kes yapma amacını ortaya koyamamak muhtemelen ölümcül olacak.”

Risk almaktan kaçınmakta ısrar ederek kayıpları önlemeye ve yenilgiden uzak durmaya çalışmanın geri tepmesi muazzam boyuttadır. Japon ekonomisine bakmak bile yeterli. “Kayıp Yirmi Yıl” falan dediğimiz şeyin yakında “Kayıp Otuz Yıl” olarak adlandırılacağı gün gibi ortada.

Ya da son dönemlerinde reform yapmaktan çekinen çeşitli ülkeler de bir başka iyi örnektir.

“Tüm bu askerlerin canını ve ülke bütçesini sırf mevcut durumu korumanın fırsat maliyetini karşılamak uğruna feda ettiğimizi gerçekten kaç kişi anlıyor?”

Reform, özünde sistem yorgunluğu son raddeye ulaştığında mecbur kaldığınız bir şeydir. Cerrahi operasyondan hiçbir farkı yoktur.

İnvaziv olmayan bir müdahale yetişmeyecek duruma geldiğinde, reform adı verilen cerrahi seçeneği yapmak zorunda kalırsınız. Acıyı uyuşturmak için anestezi kullanmak makuldür, fakat hasta ameliyatın kendisinden korkuyorsa eninde sonunda ölecektir.

AYNI SAATLERDE, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI SAVAŞ ODASI

Federasyon Ordusu, ana hatların tamamı boyunca büyük bir karşı taarruz planlıyor gibi görünüyordu.

Doğu’daki her türlü bölgeden Federasyon birliklerinin topyekün bir karşı saldırıya hazırlandığına dair raporlar gelmeye başladığında, normalde sarsılmaz kararlılığıyla övünen Korgeneral von Rudersdorf bile bıkkınlık getirmişti.

“… Daha adamların sınırlı kış taarruzunu yeni püskürttük.”

Şüpheci bir ses tonuyla dile getirdiği bu kuşku son derece makuldü. Genelkurmay’ın değerlendirebildiği kadarıyla, Federasyon Ordusu’nun asil birlikleri sahaya sürüleli daha çok kısa bir süre olmuştu.

“Bunca insan gücünü nereden buluyorlar?”

“Ağaçta yetişmiyorlar ya?”

“Gübre bile olmadan mı?”

“Görünüşe göre milliyetçilik denen o ucuz ama etkili mereti kullanıyorlar; gerçi aşağılık Komünizm’i kullanmaya devam etmelerini tercih ederdik.”

İnsana dil ısırtacak cinsten bir gerçekti bu: Federasyon Ordusu, Komünizm’in sürüklediği bir örgütten milliyetçilikle harekete geçen bir yapıya dönüşüyordu.

Korgeneral von Zettour’un görebildiği kadarıyla, bu değişim artık geri döndürülemez bir noktadaydı. Federasyon Ordusu, bir şiddet aygıtı olarak hızla daha işlevsel hâle geliyordu… Savaş öncesi istihbarat raporlarında değerlendirilen mahluktan bambaşka bir şeye dönüşmüştü. Hatta aralarında bir dayanışma ruhu peydah olduğu bile söylenebilirdi.

“Yani Komünistler tarımdaki başarısızlıklarının bile mi üstesinden geliyor?”

“İthalatın bunda payının büyük olduğuna eminim.” Rudersdorf tiksintiyle kaşlarını çattı ve ancak birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra tekrar konuştu. “Bu durumda… belki de denizaltı harbi üzerindeki kısıtlamaları kaldırmalıyız.”

Bu teklifi sunan adam bile aslında bu seçeneği değerlendirmeyi pek istemiyordu.

Zettour’un kadim dostu, biraz yorgun bir ses tonuyla devam etti. “Birleşik Devletler’in ve diğer tarafsız ülkelerin tarafsızlık tanımına katı ve adil bir şekilde bağlı kalacağına güvenemiyorsak, başka çaremiz kalmayabilir. Sen ne düşünüyorsun?” Sorduğunda, yüz ifadesi sanki zorla sirke içirilmişçesine ekşimişti.

Bu çetrefilli meseleyi defalarca enine boyuna düşünmüşlerdi. Bir yandan tarafsızlığını ilan ederken diğer yandan muharip tarafların lojistiğini desteklemek, fiilen savaşa katılmak demekti. Hukuki açıdan onları düşman saymak ve ticaret gemilerini hedef alan baskınlara maruz bırakmak mümkün görünüyordu.

Fakat Zettour, Rudersdorf’un önerdiği kadar saldırgan bir planı onaylayamazdı.

“… Bu, bir saatli bombanın fünyesini ateşlemekten farksız olur.”

Genelkurmay Başkanlığı’ndaki herkesin zihnini kurcalayan bu zorlu meseleyi tanımlamak son derece basitti.

Yalnızlaşmacılar müdahalecilik karşıtı ilkelerini terk edecekler miydi?

Eğer edeceklerse, cevap basitti. Tüm yalnızlaşmacılar bir araya gelip kıta işlerine müdahale edeceklerdi.

İlkelerinden vazgeçmeyeceklerse, işler biraz daha karmaşık bir hal alıyordu. Bir yandan tarafsızlık politikasını sürdürürken diğer yandan müdahale etme cambazlığını devam ettirmeyi seçeceklerdi, fakat mesele bunun ne kadar süreceğiydi.

“Birleşik Devletler gemileri Federasyon ve Milletler Topluluğu’nun ikmal hatlarını besliyor. Harekât planlaması açısından da onların kafalarına göre hareket etmelerine öylece seyirci kalamayız.”

Rudersdorf’un söze girmek için “Beni dinle” demesine bile gerek yoktu. Düşmanın ikmal hatlarını çaresizce vurmaktan aciz kalmak karşısında utanç duymak son derece doğaldı.

Harekâtı yönetmekle görevli korgeneral olarak bu noktayı vurgulaması konumu gereği gayet tabiydi… Ancak Zettour karşı çıkmak zorundaydı: “Bütün yaptıkları lojistik bir rol üstlenmekse, bunu sadece şirin bir destek jesti olarak kabul edelim ve öylece bırakalım.”

İkmal hatlarının amansız savaşını veren kişi olarak fikri, kabullenmiş bir edayla da olsa pragmatik kalmaktan yana olabilirdi. Duyguları da ilkeleri de pencereden dışarı atan rakamlar, Milletler Topluluğu’nun destekçisi Birleşik Devletler’i doğrudan karşımıza almayı kabul edilebilir kılmıyordu.

Zettour purosunu sinirle ağzına götürdü ve mırıldandı: “Her halükarda en kötü senaryodan iyidir.”

“Zettour, gerçekten doğrudan savaşa katılabileceklerini mi düşünüyorsun?”

“Evet demekten başka çarem yok. Aziz dostum General von Rudersdorf, unuttun mu? Bu savaşa zaten çok fazla yatırım yaptılar.”

Sınırsız denizaltı harbi, Birleşik Devletler için beklenmedik bir lütuf hâline gelebilirdi. Kamuoyunun öfkeden gözü dönmüş canavarını manipüle eder, bunu bir bahane olarak seve seve müdahale etmek için kullanırlardı. Zettour, kendi elleriyle bir olay dahi tezgahlayabileceklerinden şüpheleniyordu.

“Eğer bu sadece bir riskse, o zaman…”

“Bir risk vardıysa bile bunu zaten hesaba kattılar ve çoktan devasa yatırımlar yaptılar.” Zettour, Rudersdorf’un hüsnükuruntusunu kestirip atıyordu. “Rudersdorf, meseleye harekât açısından değil lojistik perspektifinden bak.”

Zararın neresinden dönülse kârdır mantığı, ancak kayıplarınızı en aza indirgemeniz mümkün olduğunda başvurabileceğiniz bir seçenektir. Bir lojistikçi olarak bundan adından emin olduğu kadar emindi.

Birleşik Devletler masaya o kadar çok şey koymuştu ki artık pes edip çekilmeleri imkânsızdı.

“Üretim hattını kurup ürünü imal ettikten sonra, o ürün yokmuş gibi davranamazsınız. Askeri mühimmata bu kadar yatırım yaptıktan sonra o mallar satılmazsa, bu onlar için tam bir trajedi olur.”

Askeri ikmal sanayii aşırı bir örnektir. Dürüst olmak gerekirse, barış zamanında savaş dönemi için gerekli mühimmatı depolamak son derece zordur. Üreticiler genelde fazla üretim yapmaktan çekinirler; bu yüzden üretim hatlarını genişletmelerini sağlamak için kendilerine sözleşme garantisi vermek şarttır.

Bu ikmal malzemelerini kullanmaya niyetiniz yoksa üretimi artırmanız imkânsızlaşır.

“Ekonomiyi düzeltmek için uçak gemileri inşa ediyorlar, biliyor musun!”

“… İşsizlik korkusunun onları savaşa girmeye sevk edebileceğini mi söylüyorsun?”

“Meselenin o kadar basit olduğunu sanmıyorum. Büyük ihtimalle ekonomik durumları ile İmparatorluk’un üstünlüğünü kabullenmeme arzularının karmaşık bir yumak haline gelmesidir.”

Zettour bir iktisatçı olmayabilirdi fakat bu ölçek —yani bir iktisat politikası tedbiri olarak uçak gemileri inşa etmek— onu şaşkına çevirmişti.

Birleşik Devletler Donanması filosu zaten eşsiz bir zenginliğe sahipti, fakat ekonomiyi canlandırma girişimiyle adeta bir kamu işleri projesi gibi yoğun bir emekle uçak gemileri inşa etmeye girişmek… Açık Deniz Filosu’nun sadece bakım masraflarını karşılamakta bile zorlanan İmparatorluk Donanması’ndan biri bunu duysa muhtemelen küçük dilini yutardı.

Ancak konuştukları şey ham bir gerçeklikten ibaretti.

“Kulağa mantıklı geliyor sanırım.” Rudersdorf sessizce başıyla onayladı.

Zettour, karşısındakini ikna edebilmiş olsa bile pek memnun sayılmazdı; ancak… Genelkurmay bünyesinde sağlıklı bir koordinasyonun sırrı, aynı sayfada olduklarından emin olmaktı.

“Evet,” dedi yorgun bir sesle. “Para hakikati söyler. Ve ne yazık ki bize değil, Commonwealth’e doğru akıyor.”

“… Yani nihayetinde bizim zaferimiz, onların tüm çıkarlarına ters düşecek.”

“Maalesef öyle.” Rudersdorf’un yakınmasını onaylayan Zettour içinden geçirdi: Tahsil edilemeyecek bir alacağın peşine düşmek hiçbir alacaklının harcı değildir ve zararın neresinden dönülse kârdır anlayışının da bir sınırı vardır. İkisi de değişmez ezeli hakikatlerdi.

“Kendi canına kıymak isteyen bir kertenkele yoktur.” Kertenkeleler sırf kuyruk olduğu için kuyruklarını feda ederler. Asla kendi gövdelerini gözden çıkarmaya kalkışmazlar. “Dolayısıyla, sınırsız denizaltı savaşı ilk bakışta etkili görünse de, meseleye kuş bakışı bakıldığında işleri daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacağı açıkça görülüyor.”

“Ne garip bir ipte cambazlık ama.”

Bir eliniz savaşa girmelerini engellemek için ellerini sıkarken, diğer eliniz ilgili taraflara savaş malzemesi tedarik etmeye çalışan ellerine ısrarla vuruyor.

Başka bir deyişle, ortada apaçık bir çelişki vardı.

“Zettour, ne söylediğinin gerçekten farkında mısın? Bu, yürünmesi akıl almaz derecede zor bir ip. Sirk emektarlarının bile hata yaptığını bilirsin.”

“Bunun gayet bilincindeyim. Ancak tek çaremiz bu. En azından savaşa derhal dahil olmalarını engellemeye çalışmak zorundayız.”

Nihayetinde savaş, göz gözü görmez bir sisin içinde geleceğe doğru ilerlemek demekti.

Yolunu kaybettiğinde kişisel çözümü, yardımın geleceğine inanarak olduğu yerde beklemekti.

Ne var ki, devletleri kurtaracak bir arama kurtarma ekibi yoktu. Buna inanmadığı takdirde, su alan bir gemiye binip devasa dalgalar tarafından yutulacaklarını görebiliyordu.

Kendi ayakları üzerinde duramayan bir ulusun geleceği olamazdı.

“Bu durumdan bir çıkış yolu bulmak adına mümkün olan her yola başvurmamız gerekmez mi?”

Eğer her şeyi denediyseniz, o zaman kabahat sadece “her şeyi” hazırlamakla yetineninkindeydi. Bir ulusun sorumluluğu size emanet edildikten sonra, artık mesele seçeneklere sahip olup olmamak değildi.

Sırıtan Rudersdorf’a baktı.

Harekât Dairesi’nin bu huysuz adamı ne demek istediğimi çok iyi biliyor. Tek çaremiz bu, diye düşündü Zettour buruk bir tebessümle ve konuyu değiştirdi. “Şansımıza, bir teklif aldık.”

“Senin fikrini almak istiyorum. Ildoa’daki o sahtekârlardan faydalanabileceğimize inanıyor musun?”

“Hmm.” Zettour düşünceler içinde bir an tereddüt etti.

Ildoa istihbarat subayı Albay Virginio Calandro, General Igor Gassman’ın bir teklifini iletmişti.

Barışa aracılık etmek istiyoruz. Çetrefilli bir teklifti.

“Albay von Lergen’in raporunu okudum… Sadede gelirsek, bilmiyorum.”

“Bilmiyor musun? Yine ucu açık konuşmaya başladın,” diye öfkeyle söylendi Rudersdorf. Pekala, bu anlaşılabilir bir tepkiydi.

Ildoa’nın jeopolitik durumu göz önüne alındığında, bir tatbikat (ki aslında bir seferberlik emriydi) vasıtasıyla sergiledikleri İmparatorluk’un güneyini işgal edebilme kapasiteleri kabul edilmek zorundaydı.

Onlar konuşurken bile Ildoa, kendilerini en yüksek teklifi verene satmak için planlar yapıyordu.

Ildoa’nın İmparatorluk’un yanında savaşa girme ihtimali sıfır değildi; fakat düşman olarak savaşa katılma olasılığı göz ardı edilemediği sürece, İmparatorluk Ordusu birliklerinin bir kısmını sınırda çakılı tutmak zorundaydı.

Toplam asker sayısıyla kıyaslandığında, elbette o kadar da büyük bir miktar değildi. Ama yine de koskoca bir ülkeyi karşılarına almaya yetecek kadardı. Boş boş oturan devasa garnizonlar. Elimde bu kadar büyük bir kuvvet olsaydı… Harekât Dairesi’nden birinin bu tür hayallere kapılmaması elde değildi.

“Gelin gerçekleri bir netleştirelim.”

Değerli dostu hırlamaya benzer bir sesle başıyla onaylayınca, Zettour mevcut durumlarını sıraladı ve düşünmeye başladı.

“Fırsatçı bir taraf var olduğu sürece, her iki taraf da ona yaklaşabilir. Tarafsız bir güç kılığında parazitçe, kan emici yollarında ilerlemeye devam etme olasılıkları oldukça yüksek.”

Zettour’un ortaya koyduğu önerme yalın bir gerçekten ibaretti. Ildoa’nın tarafsızlık politikasının tamamen çıkar sağlama amacına hizmet ettiğini kastediyordu.

“Ne zaman seferberlik ilan etseler, doğu cephesinden asker çekmek zorunda kalıyoruz. Bu açıdan bakıldığında, Ildoa’nın üstünlüğü ele geçirme çabaları sancılı olsa da bir o kadar kurnazca.”

“Ona şüphe yok.” Rudersdorf’un bu çıkışı, durumun ne kadar vahim olduğunun bir göstergesiydi.

Asla gerçekleşmeyecek bir şeydi ama Ildoa’nın savaşa girmeyeceğinden emin olunabilseydi doğuya ne kadar takviye birlik gönderilebileceğini düşünmek bile yeterdi. Bütün kıta için bir dönüm noktası olabilirdi.

Gerçekten büyük yazık, diye düşündü herkes çaresiz bir hüsranla.

“Mevcut şartlar altında, üzerinde düşünmemiz gereken bir husus var.” Zettour söze böyle bir girizgâh yaptıktan sonra doğrudan konuya girdi. “Anladığım kadarıyla, en azından nispeten bakıldığında, mantıklı kararlar veren taraf ülkenin kendisi değil, Kraliyet Ildoa Ordusu.”

“Ha? Gassman’ın önerisini dikkate almayı mı planlıyorsun? Ama o herifler… müttefikimiz olmalarına rağmen…! Onlara güvenilebileceğinden şüpheliyim.”

Rudersdorf’un bu öfkeli çıkışı, muhtemelen kamuoyunun genel hissiyatını yansıtıyordu. İşin sıkıntılı yanı, haklıydı. Diplomasinin sadece doğruluk üzerine dönen bir dünya olmadığının farkında olan herkes bu durumda çaresiz kalırdı.

Zettour içindeki derin ahı bastırarak fikrini açıkladı. “Bunu inkâr edemem ama teklifleri gayet mantıklı. En azından, savaşa dahil olan tüm ana devletlerin dikkatini çekecek kadar dengeli bir teklif.”

“…” “Kestirip atamayacağımız doğru.”

Rudersdorf’un yüz ifadesi durumdan hiç memnun olmadığını gösteriyordu, yine de Zettour onun onayını alabildiği için şanslı sayılması gerektiğini düşündü. Ildoa’nın teklifi sinir bozucuydu ama tamamen göz ardı edilemeyecek yönleri de vardı. Derdini ona anlatabilmiş olması bile tek başına bir umut ışığıydı.

“Yani Kraliyet Ildoa Ordusu’ndan Gassman’ın sunduğu bu teklif… ilk bakışta barışa giden yolda ilk adım olma potansiyeli taşıyor olabilir.”

“Lafı amma dolandırdın. Çıkar ağzındaki baklayı Zettour. Asıl mesele nedir?”

“Sıkıntı şu ki, Ildoalılar kâr ve zarar hesabı yapmada o kadar ustalar ki, bir kazaya sebebiyet verebilirler.”

Rudersdorf şaşkınlıkla gözlerini açıp ona baktı. “N— Yine lafı çevirip duruyorsun. Ne demek istediğini açıkça söyle!”

Onun bu dik dik bakışları karşısında Zettour isteksizce yanıt verdi. “Muhtemelen savaştan önceki gibi hâlâ dolaplar çeviriyorlar. Başka bir deyişle,” diye hırlamak zorunda kaldı.

Birazdan söyleyeceği şey hayvani bir mantığın ürünüydü. Dahası, aklın ve mantığın şanlı zaferinin çöküşü anlamına geliyordu.

Yine de bir Genelkurmay subayı olarak bunu dile getirmek zorundaydı.

“Aklıselim ve rasyonellik, savaşa giren ülkelerin hiçbirinde artık düzgün işlemiyor. Hepimiz kamuoyu denen o canavarı uyandırdık.”

Topyatun savaşta bir ülkenin vatandaşları, tarihteki diğer tüm savaş türlerine kıyasla çok daha fazla işin içindeydi. Galeyana getirilen ve hırsları sürekli körüklenen coşkulu kitleler, devasa bir enerjiyle savaşı sürdürmek üzere adeta coşkun bir sel gibi ilerliyordu.

Buraya kadar savaşmak zaten muazzam bir enerji tüketmişti, ama bu öyle kontrolden çıkmış bir enerjiydi ki devlet aklını bile silip süpürmekle tehdit ediyordu.

Nitekim sadece siyasetçiler değil, askerler bile kendilerini bu ihtiras ve histeri girdabına kaptırmıştı.

En büyük hata, o yüce ve cesur savaşma azmini, soğukkanlı taktiksel kararlarla karıştırmaktı. Bir kez bu noktaya gelinip de şiddetli duygular gözü dönmüş bir histeriye dönüştü mü, insanları yatıştırmak artık kolay bir iş değildi.

Genelkurmay subaylarını ikna edebilirdi. Bu sevindirici bir gelişmeydi. Asıl soru, bu açıklamanın kamuoyu üzerinde bir işe yarayıp yaramayacağıydı.

“Ildoalıların durumu ne kadar kavradığını gerçekten merak ediyorum.”

Ildoa Krallığı bu topyatun savaşı kenardan izleyip durmuştu.

Muhtemelen İmparatorluk’un düştüğü gafları görüyor ve arabuluculuk yapmak için fırsat kolluyorlardı.

“Mantık ne kadar doğru olursa olsun, halk bunu kabul etmedikten sonra hiçbir anlamı kalmaz…”

“Farkındayım.” Rudersdorf başıyla onayladı, ancak yumruğunu sıkarak yavaşça masaya indirdi. Bir süre yumruğuna baktıktan sonra elini açtı, fakat pek tatmin olmuş gibi görünmüyordu. “… İnsan bunlara bir tane çaksa mı yoksa elini mi sıksa bilemiyor, değil mi Zettour?”

Zettour ona hak vermek üzereydi ki—evet—birden bir şeyi fark etti. Ses tonundan anlaşıldığı kadarıyla, vurup vurmama konusunda tereddüt ettiği yer…

“Bunun için bir plan mı hazırladın?”

“Elimizde bir acil durum planı var… Ana fikir, sınır boyunca hareketli savunma yapmak ve ardından hatlarını geri püskürtmek için kapsamlı bir işgal başlatmaktan geçiyor. İmkânsız bir şey değil.” Yüzünde beliren tebessüm ve içini kaplayan özgüven tamamen gerçekti… Zettour, Rudersdorf’u uzun zamandır tanıyordu. Kuru sıkı atan biri değildi.

Yapılabilir diyorsa, muhtemelen yapılabiliyordu.

Bu da, kendilerini açık gözlü birer gözlemci sanan o çakma kahramanlara sert bir ders vermenin mümkün olabileceğini varsaymakta bir sakınca olmadığı anlamına geliyordu.

Yine de bu sözler Zettour’un kaşlarını çatmasına sebep oldu. “Sınır savunmasından daha ileri gitmek mi istiyorsun?”

“Doğrudur. Unutma ki oranın topografyası korunması zor bir arazi yapısına sahip. Taktiksel zorunluluktan ötürü ileri atılıyoruz. Hassas ve savunmasız arka bahçemizi bir düşman devletin insafına bırakmaya devam etmek istemiyorum.”

Rudersdorf’un bu inatçı yorumu askeri açıdan gayet mantıklıydı. Tek sorun, sadece askeri açıdan mantıklı olmasıydı.

Bu tür bir akıl yürütme, siyaseti göz ardı etmeye meyilliydi ki bu son derece tehlikeliydi. Zettour, tam olarak gerekip gerekmediğine bakmaksızın bir şeyler söylemesi gerektiğini hissetti. Değerli dostunun karakterini gayet iyi biliyordu fakat bazen aşırı derecede cüretkâr davrandığı hissinden de kurtulamıyordu.

“İleriye doğru bir kaçış, öyle mi? Yarıp geçebilirsek ne ala. Ancak fevri bir şekilde çıkıntı oluşturup kalırsak, kendi korkumuzla kendimizi erkenden felakete sürükleyebiliriz.”

“Endişeni anlıyorum.”

İnisiyatifi her zaman elde tutmak en iyisiydi. Cumhuriyet’e karşı verilen mücadelede ileriye doğru kaçış stratejisi işe yaramıştı, çünkü beklenmedik bir hamleydi.

Oysa Ildoa Krallığı muhtemelen olası bir önleyici saldırıya veya benzeri bir duruma karşı zaten hazırlıklıydı. Baskın unsurunu yitirmiş bir sürpriz saldırıyı ‘kumar’ diye nitelendirmek bile aşırı bir kibir göstergesi olurdu.

“Yine de,” dedi Rudersdorf huysuz bir edayla, “Ildoa’yı kendi haline bırakırsak bir köprübaşına dönüşebilir.”

Kısa bir sessizliğin ve düşünce payının ardından Zettour başını sallarken buldu kendini.

Siperlerde alınan kanlı derslerin ardından dünya devletleri, düşmanın zayıf noktasını yakalamadığınız sürece cepheden saldırıların bedelinin son derece ağır olacağını kavramıştı.

İmparatorluk Ordusu’nun güney bölgesi, tam da bu zayıf nokta kategorisine giriyordu.

İmparatorluk ile Ildoa arasındaki geleneksel olarak hassas ilişkiler, sınır bölgesinde huzurun korunmasını sağlamıştı. Açıkçası, kapıda bekleyen doğrudan bir tehdit yoktu.

Ildoa’ya bakan savunma hattı oldukça kırılgandı.

Savaş öncesindeki iç hatlar stratejisi dikkate alınarak inşa edilmişti; oradakilerin tek yapması gereken Büyük Ordu ulaşana kadar dayanmaktı.

Düşmanı tek başlarına geri püskürtmeleri zaten asla beklenmiyordu.

“…” “Harekât Dairesi, yabancı takviye birliklerin deniz yoluyla akacağını düşünüyor.”

“Biliyorum.”

Zettour’un Harekât Dairesi’nden birinin bu tahmini kendisine kasıntı bir edayla hatırlatmasına ihtiyacı yoktu; zaten bu meseleyi mide krampları geçirecek kadar dert etmişti.

Rudersdorf’un gözlerinin içine sanki “Sizde daha iyi bir fikir yok mu?” diye sorar gibi baktı, fakat ardından bir gerçeği fark etmek zorunda kaldı.

Rudersdorf da ona aynı hülyalı beklentiyle bakıyordu. Ağzına bir puro tıkıp küfürlerini bastırmadan yola devam edememek tam da böyle bir şeydi.

“Hiçbir şey yapmazsak İmparatorluk kansere yakalanmışçasına günden güne eriyecek, öyle mi?”

Zettour bu acı ve soğuk gerçekle yüzleşti. En kötü senaryo düşünüldüğünde, İmparatorluk’un güneyi inanılmaz derecede savunmasızdı. İmparatorluk Ordusu, birden fazla cephede hiç hesapta olmayan sınır ötesi harekâtlar yüzünden zaten sınırlarını sonuna kadar zorluyordu.

Hattı uzun süre tutamayacaklarını ve gerçek bir çöküş ihtimali olduğunu kabullenmek zorundaydılar.

İnsanın kanını donduran böyle olasılıklar karşısında önleyici tedbirlere yönelmesi hiç de şaşırtıcı değildi. Bir harekât uzmanının mantığı, ona hiç vakit kaybetmeksizin saldırmaları gerektiğini haykırıyordu.

Zettour, kararsızlığının acınası olduğunu inkâr edemezdi.

“Savaşın zor yanı da bu işte. Seçenekleriniz kısıtlı olduğunda bir asker olarak ideal olmadığını bilseniz dahi en az kötü olanı seçmek zorunda kalırsınız.”

“Yani?”

“Savunma amaçlı saldırgan bir planı reddedemem.”

Görüş alanının kenarından Rudersdorf’un buruk bir şekilde gülümsediğini fark etti.

“Ama tam olarak içine de sinmiyor. Senden bahsediyoruz sonuçta. Muhtemelen arkasında ‘takviye birliklerin nereden geleceğini bildiğimiz sürece’ gibi bir şerh de vardır, değil mi?”

“Aynen öyle.” Zettour başıyla onayladı.

Savunma amaçlı kısıtlı bir taarruzu ancak sonrasında yaşanacaklarla bir bağ kurabildiğiniz takdirde gerçekleştirebilirsiniz. Taarruz etmek muazzam bir irade gücü gerektirir.

“… Doğu’dan tamamen çekilmek ya da Özerklik Konseyi’ni bir tampon devlet olarak kurmak birer seçenek olabilir.”

“Olamaz.”

Teklifinin bu kadar kestirip atılarak reddedilmesi karşısında Zettour’un elinden sadece yüzünü buruşturmak geldi. “Hemen öyle kestirip atma. İhtimallerin zayıf olduğunu kabul ediyorum. Ancak her hususta, kedinin ölüp ölmediğine bakana kadar gelecek belirsizdir… Yalnızca elemediğimiz alternatiflerin sayısı kadar esnek düşünebiliriz.”

“Yani Komünistleri, ayrılıkçıların bağımsızlığına izin vermeye ikna edecek bir planın olduğunu mu söylüyorsun?”

“Bak, tampon devlet fikrini anlıyorsun işte.”

Rudersdorf bir “hmm” çekip başını salladı. “… Federasyon’un milliyetçiliği buna izin verir mi?”

İsabetli bir tespitti.

“Muhtemelen imkânsız.” Zettour emin bir tavırla, “Federasyon halkı muhtemelen buna izin vermeyecektir,” diyebilirdi.

Milliyetçilik canavarının ulaştığı son nokta sorulduğunda anında cevap verebilirdi. Komünist Parti’ye isyan eden insanlar bile kendilerini Federasyon Ordusu’nun kucağına atıyor ve işgalci İmparatorluk’a karşı ölümüne savaşıyordu.

Propagandanın milliyetçilikle birleşimi, rejim karşıtı kesimleri bile Partinin çatısı altında birleştirecek kadar büyük bir güce ulaşıyordu.

Vatan sevgisi mantık dinlemezdi.

Kendi Vatanlarına besledikleri duygular da oldukça şiddetliydi. Ana toprakları uğruna ne kadar kan dökülürse dökülsün, o toprağa sımsıkı sarılacaklardı.

Rudersdorf “Öyleyse…” diyerek itiraz etmeye hazırlanıyordu ki Zettour lafını sürdürdü.

“Ama Komünist Parti verebilir.”

“Ha? Aklını mı kaçırdın sen Zettour?”

“Gayet aklım başımda.”

“İdeolojiyi bir kenara bırakıp milliyetçiliğe sarılan Komünist Parti’den bahsediyoruz! Gerçekten bu kadar esnek olabileceklerini mi düşünüyorsun?”

Rudersdorf’un sorusu tamamen içten geliyordu ve makul bir şüpheye dayanıyordu. Aklı başında her insan kesinlikle hak verirdi.

Yine de bir Genelkurmay subayından çıkma bir fikir olarak beş para etmezdi. Zihnin bu şekilde durması harp akademisinde sınıfta kalmanıza sebep olmasa bile eğitmeninizden okkalı bir fırça yiyeceğiniz kesindi.

“Peki ihtimaller meselesini unuttun mu?”

“Iğğ.”

Zettour kaşlarını çatan kadim dostunun hoşnutsuzluğunu anlıyordu, fakat önermeyi hiç zorlamadan, gayet doğal bir şekilde dile getirmişti. Mantık, sıradan ve çirkin durumlarda bile ortaya çıkabilen tuhaf bir üründü.

“Bir ihtimal tamamen göz ardı edilemediği sürece onu değerlendirmeliyiz. İşler seçici davranabileceğimiz kadar iyi gitmiyor.”

Çıkarlarını tartma kabiliyetine sahip bir düşman karşısında, masaya oturabilecekleri makul bir muhatap olduklarını söylemek zor olsa bile, sıra dışı bir anlaşmanın doğması onu şaşırtmazdı.

Onların makul davranmasını beklemek tehlikeliydi. Ancak onları gayrimakul görüp kestirip atmak da bir o kadar tehlikeliydi. Hülyalı beklentilere tutunmak ile seçenekleri değerlendirmek son derece farklı şeylerdi.

İşte bu yüzden alternatif planlara ve değerlendirmelere ihtiyaçları vardı. Kâğıda dökülmüş herhangi bir fikir, bomboş bir sayfadan katbekat iyiydi.

“Her halükarda,” diye yorgun bir sesle sakince devam etti Zettour, “siyaseti veya savaşı basmakalıp mantıkla kavramaya çalışmamalıyız. Lanet olası Federasyon Ordusu o kadar kayba rağmen pes etmedi ve bir de üstüne bahar taarruzu hazırlığı yapıyor!”

Şakası bir yana, bir lojistik uzmanı olarak Zettour’un başı dönüyordu. Sevk ettikleri personel ölçeği ve mühimmat miktarına bakılırsa, Federasyon’un gerçek gücü ciddi baş ağrısı yaratmaya yetecek düzeydeydi.

“Bu kadarı da fazla” diye sızlanmasının hiçbir şeyi değiştirmeyecek oluşu durumu daha da vahim kılıyordu. Yapabileceği tek şey kendini en kötüsüne hazırlamaktı.

Bu kargaşadan kaçamayacağınızı biliyorsanız, en azından neyle karşı karşıya olduğunuzu bilirsiniz. Bir sonraki adıma geçmenize engel olacak hiçbir sebep kalmaz.

“Şu an ihtiyacımız olan şey kararlılık ve kabulleniştir. Artık hiçbir şey bizi şaşırtamaz.”

18 NİSAN, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK ORDUSU KUZEY ASKERİ BÖLGESİ, SEMENDER MUHAREBE GRUBU GARNİZONU

Ahizenin diğer ucundan dökülen bu saçmalıkları gülüp geçebilseydi her şey ne kadar da kolay olurdu.

Tam anlamıyla bıkıp usanmış hâlde iç çekişini bastırıyor; akciğerlerinin sızlayıp feryat etmesi strese bağlı psikolojik bir tepki olmalıydı. Yine mi?! diye düşündü.

Bir bahar taarruzu mu?

Şimdi mi?

Dürüst olmak gerekirse, bu hiç mantıklı değil.

Hayır, Federasyon Ordusu’nun taarruza geçtiğini anlıyorum. Devletler birtakım taktiksel hedefler veya stratejik amaçlar doğrultusunda askeri harekât düzenler. Yani Federasyon’un aklında bir tür amaç olduğunu kavramak imkânsız değil.

Ancak yine de, İmparatorluk hatlarının tamamı boyunca genel bir taarruza kalkışmalarını akıl sır erdirmek mümkün değil.

Eğer Birleşik Devletler savaşa dahil oluyor olsaydı, İmparatorluk Ordusu’nu doğu cephesine çivilemek adına büyük bir saptırma hamlesi olabilirdi… fakat mevcut durumda başarabilecekleri tek şey muhtemelen sadece yeni çıkıntılar yaratmaktan ibaret olacak.

“… Federasyon Ordusu gerçekten kazanabileceğini mi sanıyor? Amaçlarının ne olduğunu bir türlü çözemiyorum.”

Yarbay Tanya von Degurechaff’ın görebildiği kadarıyla, bunun ne askeri bir gerekçesi ne de siyasi bir zorunluluğu vardı.

“Bunu tanımlamak için ‘tam bir gizem’ ifadesi kesinlikle en doğrusu.”

Askerlere sağlam duran savunma mevzilerine taarruz emri verirseniz, ceset yığınlarıyla karşılaşmaktan kaçınmanız zordur. Yol, ağarmış kemiklerle döşenecektir.

Yine de imkânsız diye bir şey yoktur.

Çok sevdiğim serbest piyasa ilkesi bile her zaman kusursuz işlemez.

Rasyonel olmayan aktörlerin—yani insanların—yürüttüğü çatışmalar, savaşın sisinden doğan hatalar ve yanlış anlamalar ortasında mantıksız yönlere savrulma eğilimindedir.

Geleceği tahmin edebileceğini sanmak fazla kibirlice.

Kesin olan tek şey belirsizliktir.

“Kelime oyunları diyarına mı vardık? Daha çok teolojik bir tartışmaya benziyor.”

Sıradan insanların idrak bile edemeyeceği kadar can sıkıcı bir dünya. Mantık üzerine ukalalık etmektense sahada olup bitenlere öncelik vermek tek çözümdür.

Logos’un size var olamayacağını söyleyeceği ancak yine de var olan pek çok şey vardır. Bu durumda mantık hatalıdır.

Doğa bilimleri dünyayı işte böyle tanımlar.

Gözlemle, ölç ve sınıflandır. Bunu yapamıyorsanız, tek seçeneğiniz uygun bir kategori bulana kadar tekrar denemektir.

“Bir resim bin kelimeye bedeldir” lafı son derece gerçekçi bir sözdür—fakat ancak olguları doğru bir şekilde gözlemleyebiliyorsanız. İnsanlar, kendi gözleriyle gördüklerini bile hatırlamaktan aciz yaratıklardır.

Şaşkınlık, kafa karışıklığı ve yorgunluktan muzdarip olmak—kaderimiz işte bundan ibarettir.

Psikolojik harbin, davranışsal iktisadın ve psikolojinin bu kadar ciddiyetle araştırılmasının sebebi de tam olarak budur.

Açık olan tek bir şey var.

Sadece gözünün önünde cereyan eden olayları idrak edemeyen bir budala, telaşa kapılmış bir zihinle karar vermeye kalkışır.

O halde…

Tanya yorgun bakışlarını gökyüzüne dikip mırıldanır.

Eğer dünya sürekli bir kaos içindeyse, bana düşen tek şey bunu bilip kabullenmek ve hazırlıklı olmaktır.

“Artık hiçbir şey beni şaşırtamaz.”

(Youjo Senki, Cilt 6: Nil Admirari, Son)

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla