Youjo Senki Cilt 6 – Bölüm 5 / Alamet

Alamet

BİRLEŞİK YIL 1927, MART SONU, FEDERASYON TOPRAKLARI

Eski bir bilge, hazır olduğun sürece fırsatın elbet ayağına geleceğini söylemişti. Fakat aynı bilge, kendine yardım etmeyene göklerin de yardım etmeyeceğini eklemişti.

Başka bir deyişle, bir fırsatı yakalamak ancak kararlı ve cesurca atılacak adımlarla mümkündür.

Ne var ki ilkelere uymak, onları dile getirmekten her zaman daha zordu.

Deniz büyücü subayı Drake’in bildiği tek şey; kuzeydeki planla bağlantılı olan ve Federasyon Ordusu Genelkurmayı’nın desteğiyle yürütülen amfibi tatbikatlar tam bir fiyasko olsa dahi, tek başına azmin çözmeye yetmediği bir gerçeklikle yüzleşip savaşı sürdürmekti.

Askeri bir sır olması gereken tatbikatları gözlemlemelerine izin verecek kadar nezaket göstermiş olsalar da hayal kırıklığına uğramak yalnızca birkaç saniyelerini almıştı.

Drake, hava üstünlüğünün bulunmadığı bir gökyüzünde savaşmanın ne kadar büyük bir cüretkarlık olduğunu acı yoldan öğrenmişti. İmparatorluk Hava Filosu eski Anlaşma İttifakı topraklarına ilerlediğinden beri, bölgedeki semalara tamamen düşman hava kuvvetleri hakim durumdaydı. Asıl büyük sorunun ise onların yeteneği olduğunu belirtmek gerekirdi.

İmparatorluk Hava Filosu, Birleşik Krallık ile Federasyon arasındaki ikmal hattını kesmenin hesaplarını yapıyordu ve Drake onların fevkalade yetenekli bir birlik olduğunu düşünmüştü. Düşünmüştü, zira artık elinde en güncel istihbarat vardı.

Rotayı koruma görevine bizzat katılmış olan Drake, İstihbarat Dairesi’nin çalışmasının da kusursuz olmadığını rahatlıkla söyleyebilirdi. Onlarla bizzat çatıştıktan sonraki izlenimini aktarması gerekseydi, düşmanı tanımlamak için “fevkalade yetenekli” ifadesinin solda sıfır kalacağını söylerdi. Bu onların ilk hatasıydı.

Gerçeklik, tahayyül ettiklerinin çok ötesindeydi. En kötüsünü varsaymak mı—hadi oradan. Düşmanın “aşırı derecede tehlikeli” olduğunu kabullenmek zorundaydılar.

Düşman denizaltılarından kaçabilecek kadar hızlı olan ve kendisiyle askerleri gibi bir yığın deniz büyücüsünün doğrudan desteğini alan RMS Queen of Anjou gibi bir gemi bile ağır darbe almıştı.

İkinci hata ise İmparatorluk denizaltı filosunu hafife almaktı. Denizaltılar pek göze batmıyordu ancak ciddi bir tehdit oluşturuyorlardı. Federasyon Donanması sadece birkaç tanesiyle karşılaşacaklarını sanıyordu; fakat bu, denizaltı devriyesinin nasıl yapılacağını bile tam anlamamış adamlardan çıkan bir analizdi.

İçlerinden birinin sızıp savunmayı aşacağından endişelenmesi gayet doğaldı.

Tüm bu etkenler bir araya geldiğinde sorunun ne olduğu netleşiyordu.

Anlaşılan o ki, eski Anlaşma İttifakı topraklarına kara birlikleri çıkarma planı yaparken İmparatorluk Ordusu’nun şiddetli bir karşı taarruza geçebileceğini hesaba katmışlardı; ancak bu bile fazla iyimser bir yaklaşımdı. Ne yazık ki bu, dirençle karşılaşılan bir çıkarmanın ne anlama geldiğini bilmeyenlerin zırvalıklarından ibaretti.

Çıkarma yapma fırsatı bile bulamayacakları ihtimalini akıllarına getirmemek korkunç bir acemilikti. Belki de Federasyon Ordusu’nun bunu düşünmek istemeyen tavrı, kendi iç durumlarıyla bağlantılıydı.

Her şeyin yolunda gitmesini istiyorum.

Öyleyse muhtemelen yolundadır.

Başka bir deyişle, her şey yolunda.

Bu mesnetsiz mantık zincirinin hakim olduğu atmosfer içten içe ürkütücüydü. İyimser bir bakış açısı, en büyük düşmanları olan bir rehavet anlamına geliyordu. Neden kimse bu planın çılgınlığını sorgulamıyordu?

Asıl korkaklar, söylenmesi gerekeni söylemeyen ve düşünülmesi gerekeni düşünmeyi reddedenlerdi. Drake elinde olmadan talihine lanet okudu. Askeri kariyerine geriye dönüp baktığında, bütün hayatının acemilerin ve iyimserlerin arkasını temizlemekten ibaret olmasından korkuyordu.

En azından silah arkadaşının yanında lafı dolandırmasına gerek yoktu. Bunu ona söylemesi gerektiğini hissetti.

“Bunun işe yarayacağını düşünen o kaplumbağaları anlayamıyorum,” diye itiraf etti Drake, Albay Mikel’e alçak bir sesle. “… Demek istediğim, ortada çıkarma gemisi bile yok! Bu benim zevkime göre fazla yenilikçi bir yaklaşım. Buna vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edilen keyfi bir savaş zamanı yat gezintisi demek yanlış olur mu?”

“Beni bununla uğraştırma,” diye yanıtladı Mikel baskılanmış bir sesle ve Federasyon Ordusu’nun iç durumundan bahsetti. “Anlaşılan o ki bu, yapabileceğimiz en iyi amfibi harekattı.”

Fısıltısı adeta duygudan arınmış, robotik bir sesti. Drake, adamın tükenmişliğini ve kabullenişini bastırmaya çalıştığını hissetmekten kendini alamadı.

Yine de, antipatik görünmek pahasına olsa bile bunu söylemek zorundaydı. “Haddimi aştığımı ve patavatsızlık ettiğimi biliyorum ama lütfen söyleyin: İhtilal öncesi donanmanız tek bir gün bile verilse ortaya bundan daha iyi bir şey koyamaz mıydı?”

“Bu bir büyücüye sorulacak şey değil. Benim yetki alanımda değil ve denizler hakkında hiçbir şey bilmem… Bunu bilecek adamların artık hayatta olmadığını duydum…”

“Pekala.” Drake, konuşma daha tehlikeli sulara kaymadan lafı kesti. Bu konuya girmek istemiyordu ve Mikel’in onun Federasyon yönetimine müdahale etmeye çalıştığını düşünmesini arzulamıyordu.

Federasyon Donanması’nın durumu; eski donanım ve yepyeni yazılımdan ibaretti.

“Yeni” kelimesi kulağa ilk başta saf ve temiz gelebilirdi ancak özünde bomboş demekti. Eski donanmanın sadece kabuğu kalmıştı ve geçmişte çakılı kalmış dretnot öncesi zırhlılar, azamet denemeyecek bir görüntüyü güçbela sergiliyordu.

Hava büyücülerinin, uçakların ve hatta denizaltıların başlı başına birer muharip kuvvet olarak rüştünü ispatladığı bu dönemde, Federasyon Donanması çağdaş deniz muharebeleri için hayli yetersizdi.

“Tatbikatınıza tanıklık etmiş müttefik bir ülkenin subayı olarak, görevim gereği son kanaatimi bildireyim… Düşmanın hava hakimiyetini elinde tuttuğu bir bölgeye bu şekilde bodoslama dalmak intihardır.”

“Evet, hava üstünlüğüne sahip değiliz… Tatbikatın dayandığı varsayımlar çok farklıydı,” diye yanıtladı Mikel cansız bir sesle; zira kendisi de durumun farkında olmalıydı. Çay Partisi Harekâtı’nın olası sonuçlarını tartmak zorunda kalan her asker aynı sonuca varırdı.

“Uçak gemisi vurucu grubuyla bir baskın düzenlerseniz her iki taraf da ağır kayıplar verir. Bir uçak gemisi olmadan aynı düzeyde hava koruması umabilir misiniz?”

“Bizim donanmamızda uçak gemisi yok…”

“… Tek söyleyebileceğim, bunun büyük bir cüretkarlık olduğu.”

Zihinlerinde, Birleşik Krallık Donanması’nın bir süre önce gerçekleştirdiği “stres testi” harekâtlarının sonuçları vardı.

Birleşik Krallık uçak gemisi görev kuvvetleri, eski Anlaşma İttifakı ve eski Cumhuriyet topraklarındaki çeşitli hedeflere karşı aynı zamanda cebri keşif niteliği taşıyan taarruzlar düzenlemiş, fakat sonuçlar hezimet olmuştu.

İmparatorluk kuvvetleri her bölgede onları görkemli bir şekilde püskürtmüştü. Hatta ana muharebe gemilerinin hava savunma harbinde ne kadar zayıf olduğu da gözler önüne serilmişti.

“İmparatorluk savunmacılarının ikinci sınıf olmasını bekleyemeyiz. Bu gerçekten baş belası bir durum.”

Tamamen hazırlıksız yakalandılar ve önleme yapmak için eğitim birliklerini havalandırmak zorunda kalacak kadar acınası bir haldeydiler… Resmi makamlarca kahramanlıklarını övmek adına duyurulan şey buydu; fakat satır aralarını okuyabilen herkes için Birleşik Krallık Donanması’nın yaşadığı şok apaçıktı.

İmparatorluk çaylakları bir karşılaşma muharebesine yakalanıyor ve Birleşik Krallık deniz büyücüleri “zaman bittiği” için geri çekilmek zorunda mı kalıyordu? Deniz piyadelerinin istikrarsız olmasını beklediği eğitimdeki askerlerin, Birleşik Krallık standartlarında harbe hazır sayılabilecek bir kaliteyi koruyabilmesi, İmparatorluk Ordusu askerlerinin temel kalitesini mükemmel bir şekilde gözler önüne seriyordu.

Batıda çetin bir direnişle karşılaşacaklarını elbette tahmin etmişlerdi.

Batıda İmparatorluk’un doğrudan Birleşik Krallık anakarasıyla yüzleştiği düşünülürse, batı hava filosunun ve oraya tahsis edilen ihtiyat birliklerinin güçlü çıkması onları şaşırtmamıştı.

Fakat yine de işler anlaşılan beklenenden çok daha kötü gitmişti.

Haber alma yasağına ve gizlilik derecesine rağmen Drake bile bu kadarını duyabiliyorsa, durum gerçekten vahim olmalıydı.

Batı dışındaki yerlerde işleri yoluna koyabilmiş olsalardı bu bir nebze teselli olurdu; ancak stres testi sonuçları, eski Anlaşma İttifakı topraklarındaki İmparatorluk birliklerinin de son derece dişli olduğunu göstermişti.

“Beklediğimizden çok daha sağlam çıktıklarını kabul etmeliyiz. İmparatorluk Ordusu, Federasyon’a giden destek rotasını kesmeye öncelik veriyor olmalı. Hava güçleri şaşırtıcı derecede dayanıklıydı.” Drake konuşmaya devam ederken sinirle gözlerini raporlara kaydırdı.

Elinde, eski Anlaşma İttifakı topraklarında nispeten zayıf olacağını varsaydıkları bir karşı taarruza ilişkin rapor duruyordu. Drake ve diğerlerinin tüm uyarılarına rağmen İmparatorluk kuvvetlerini alenen hafife almışlardı.

İşlerin ne kadar berbat gittiğini anlamak için rapora tek bir bakış bile yetiyordu. Daha önce hiç görmedikleri bir hava filosu da dahil olmak üzere güçlü İmparatorluk birlikleri onları karşılamaya çıkmış ve uçak gemisi görev kuvveti ağır bir şekilde hırpalanmıştı.

Anlaşılan o ki, savunmada konuşlandırılan İmparatorluk kara birliklerinin ikinci sınıf ihtiyat kuvvetleri olduğunu duymuşlar, ardından da tüm savunma gücünü yeterince ciddiye almamışlardı.

Partizan raporlarında “güçlü kara birlikleri yok” diye belirtilmişti ancak birileri bunu herhalde “güçlü hiçbir birlik yok” diye yanlış okumuş olmalıydı. Bu tür hatalar nadiren yaşansa da oluyordu işte.

Hava kuvvetleri birinci sınıfsa bu çok kötü bir haber demekti. Bu durum, eski Anlaşma İttifakı topraklarındaki İmparatorluk armadasının tahmin edilenden çok daha fazla takviye edildiğini kanıtlıyordu.

RMS Queen of Anjou’ya tek yönlü refakat eden Drake ve birliklerinin raporu ancak şimdi dikkate alınıyorsa, iş işten çoktan geçmiş demekti.

“Düşmanın hava üstünlüğü sağladığı sulardan bir konvoy geçirmeye çalışmak tam bir kâbus. Anakaradakiler ne düşünüyor böyle?” Drake sessizce ama derin bir kriz bilinciyle tehlike çanlarını çaldı.

Cehalet mutluluk mudur? Olay bu mu yani? Ana cephe hattı dışındaki yerlerden güçlü birlikleri çekmiş olmaktan rahatsız olmasalar da, Federasyon destek rotasını tutmak üzere konumlanan güçlü bir hava filosu vardı.

O rotanın ne kadar hayati olduğu düşünülürse, bu durum yüzünden uykuları kaçacak olanlar sadece denizciler değildi.

Yine de bunun böyle olacağını biliyorduk. Drake söylenmek yerine sadece beyaz bir buhar bulutu çıkararak iç geçirdi. Mikel pek iyi görünmeyen bir ifadeyle cevap verdi.

“Anlayabildiğim kadarıyla üst kademedekiler olayları sadece işlerine geldiği gibi yorumluyordu. Anlaşılan İmparatorluk hava kuvvetlerinin sadece ön cephede yoğunlaşacağını sanmışlar.”

“Bu korkunç derecede iyimser bir yaklaşım. Peki günün sonunda bunun acısını kimin çekeceğini sanıyorlar? Şüphesiz, Federasyon’un stratejik ihtiyatlara öncelik vermesinin aksine, İmparatorluk ön cephelere yoğun birlik konuşlandırmasıyla tanınır… ama bu durum, arka hatların savunmasını boşlayacakları anlamına imkanı yok gelmez.”

Federasyon Ordusu’nun, İmparatorluk Ordusu’nu saldırı odaklı bir kuvvet olarak görme eğilimi vardı… fakat Drake’in deneyimlerine göre onlar daha ziyade savunma odaklıydı. İmparatorluk’un hareketliliğe odaklanan doktrini genellikle manevra savaşının bir tezahürü olarak anlaşılırdı; oysa gerçekte bunun temeli iç hatlar stratejisine dayanıyordu.

Başka bir deyişle, ellerindeki kartları korumak ve hayatta kalmak için kullanmakla nam salmışlardı.

“… Bu konuda ne yapılabilir pek emin değilim galiba. Eee? Silah arkadaşını merakta bırakmak hiç hoş değil… Bu sefer bizim için gizli bir planın ya da senaryon var mı?”

“Pek gizli bir plan sayılmaz ama…” Drake gülümsedi. “Temelde hedef şaşırtan bir yem olacağız.”

“Anlaşıldı. İmparatorluk Ordusu’nun dikkatini doğu dışındaki bir noktaya odaklayacağız. En nihayetinde fikrin onların kuvvetlerini bölmek olmalı.”

“Kesinlikle,” diye devam etti Drake haince sırıtarak. “Anladın mı? Arka kapıdan gireceğiz, dolayısıyla hava üstünlüğüne ya da düşman direnci altında çıkarma yapmaya bile ihtiyacımız yok. Dikkati saptıran bir yeme yakışır şekilde gösterişli olmakta sorun yok ama… işi fazla ciddiye almamıza gerek yok.” Drake sigarasını parmağıyla fırlatıp söylenmeye devam etti. Bu sorunu yaşayan sadece Federasyon Ordusu değildi; prosedürlere önem veren askerler sıklıkla kitapta yazan kurallara aşırı takılıp kalırlardı. “Baskın düzenleyeceğiz! Sevgili Juliet’imizi ön kapıdan ziyaret edemiyorsak, Romeo olup arka kapıdan girmemiz gerekecek.”

“Kara sevdalı mıyız yani?”

“Evet, aşağı yukarı öyle. Bir denizaltı taarruzu için ideal yöntem budur. İmparatorluk Ordusu kalbimi söküp aldı.”

“Yavaş ol bakalım, bu pek ahlaki bir ilişki değil.”

“Sadece adamların çalışma yöntemine tutuldum diyelim.”

Baskınlar, şaşırtma taarruzları, komuta kademesini hedef alan taktikler…

İmparatorluk Ordusu’nun hava büyücülerini bu kadar kurnazca kullanması korkunç derecede etkiliydi. Deniz stratejisinde, kendisinin daha önce hiç aklına getiremediği şeyler yapıyorlardı. Masa başında laf çeviren o şık generaller bu tür bir atılganlığı onaylamayabilirlerdi belki ama bu durum, subay gazinosundaki genç subayların maceracı ruhunu kesinlikle ateşlerdi. Drake, bu kararlılıktan çıkaracakları dersler olduğunu hissetti.

“… Adamlar seni gerçekten etkilemiş. Şapka çıkarıyorum—doğru tabir bu muydu?”

“Sanırım Doğu sevdalısı olup çıktım.”

“Ah, konuyu burada kapatalım.” Mikel kafasını hafifçe eğip etrafı sessizce süzdü. Beden dilinden, bu davranışının ne anlama geldiği açıkça anlaşılıyordu.

“Bir siyasi komiser bu konuşmayı duyarsa başımız fena ağrır” kabilinden bir şeydi.

Bu şekilde şakalaşmak bile başa dert açabilir miydi?

“O zaman harekât planlarını hazırlayacak kişi ben olmalıyım sanırım?”

“… Bütün işi size yıktığım için üzgünüm ama gerçekten müteşekkirim.”

“Aman, altı üstü Birleşik Krallık askerinin teki Federasyon askerine bir plan dayatıyor işte. Biraz kibir görmeye hazır ol.”

Laflamayı kesip sadede gelelim.

Yarbay Drake ve Albay Mikel’in doğudaki baskıyı hafifletmek amacıyla tasarladığı işgal planı, resmi kanallar aracılığıyla hazırlanmış ve birtakım pürüzler yaşansa da ana taslak hem Birleşik Krallık hem de Federasyon ordularının onayını almayı başarmıştı.

Hatta sadece onay verdiklerini söylemektense memnuniyetle kucak açtıklarını belirtmek daha doğru olurdu. Üst kademeler o derece hevesliydi.

İkilinin ortaklaşa sunduğu harekat, birden fazla büyük denizaltı kullanarak deniz yoluyla eski Anlaşma İttifakı topraklarını işgal etme planıydı. Çıkarma harekatı özünde bir komando sızması olarak değerlendirilse bile, bu durum onu bugüne kadarki en büyük harekat yapıyordu.

Büyük bir karşı taarruz düzenlemek için can atan bazı üst kademe yetkililerine bu fikir oldukça cazip gelmiş olmalıydı.

Nihai hedef, doğu cephesinin kanadına destek olmaktı.

İzlenecek yöntem ise yerel partizanlar ile Federasyon-Birleşik Krallık müttefik ordusu arasındaki koordinasyonu gözler önüne serip İmparatorluk birliklerini Norden’e çekmek ve onları orada sabitlemekti.

Nispeten basit ve net bir plandı; ancak zorluğu da tam olarak bu yalınlığından kaynaklanıyordu.

Kuvvet komutanlıkları arasındaki kopukluk nedeniyle yaşanması beklenen pürüzler kolayca halledilmişti. Federasyon denizaltıları müttefik olmalarına rağmen Birleşik Krallık askerlerini gemiye almaya gönülsüzdü; ancak Moskova’dan gelen emirle nihayet planı kabul etmişlerdi.

Askeri kazanımlardan ziyade siyasi başarılara ağırlık verdikleri için, süregelen direniş hareketinden destek almak pek de zor olmamıştı.

Harekatın her aşamasına tam bir iş birliği ruhunun hakim olduğu söylenebilirdi.

Her bir adım için olumlu yanıt alma süresi şaşırtıcı derecede kısaydı. Bürokrasinin ne kadar ağır işlediğini az çok bilen biri için bu durum inanılmazdı.

Tarih kitapları bunu muhtemelen tıkır tıkır işleyen, mükemmel organize edilmiş bir girişim olarak övecekti.

Sağlam bir iş birliği yapısı.

Somut bir stratejik hedef.

Üst kademelerden tam bir anlayış ve destek.

Kararlı bir komutan.

Uygun istihbarat analizi ve ilgili kurumlarla sağlanan entegrasyon.

Başarıyı başarısızlıktan ayıran tüm etkenler mevcuttu.

Fakat sahada Drake ve müfrezesi için işlerin ne kadar pürüzsüz gittiğine dair tüm bu yorumlar ardı ardına dizilse bile, durumun sözlerdeki kadar pembe olduğunu söylemek zordu.

Ne de olsa sahada işler her zaman bir arapsaçına dönerdi.

Bir Federasyon denizaltısındaki Drake ve birlikleri için de durum farklı değildi.

İlerlemeleri kayda değer ölçüde olaysız geçmişti ancak hazırlıklar akıl almaz bir aceleyle yürütülmüştü.

Yani mekanik arızaların, yolda karşılaştıkları muhtemel bir devriye botunun pervane seslerinin ve daracık alandaki genel kargaşanın ortasında resmi rapora sadece “Kayda değer bir sorun yaşanmadı” yazacağı anlamına geliyordu bu.

Tüm bu etkenler göz önüne alındığında, eski Anlaşma İttifakı sularındaki varış noktalarına yaklaşırken… Drake’in içinde kendilerini taşıyan mürettebata karşı bir saygı hissi kabarmaya başladı.

“Denizaltıların bu şekilde kolaylık sağlaması ne kadar da kullanışlı. Savaş başlamadan önce onları böyle kullanmayı kimse akıl edemedi mi?” Yapacak bir işi olmayan Drake, bu saygısını biraz olsun dile getirmek adına yanındaki nöbetçi subayla sohbet başlattı.

Denizci subay, Drake’in Krallık şivesini anlamakla kalmayıp ona karşılık da verdi. Aslında bunu pek de şaşırtıcı bulmaması gerekirdi.

Denizlerde bu durum standarttı.

“‘Kullanışlı’ kulağa hoş geliyor ama işlerimizi zorlaştırdığını da söyleyebilirsiniz… Bir kez sınırları aştığınızda, eskiden olağanüstü sayılan şey bir dahaki sefere varsayılan standart haline gelir.”

Başkalarının duyabileceği kule komuta kompartımanında bu kadar tehlikeli bir şeyi rahatça söyleyebilmesi, denizaltıcıların dünyanın her yerinde birbirine benzediğini kanıtlıyordu. Mert ve harbi denizciler.

Bir denizaltıda birlikte bulunmak kader birliği etmek demekti; mürettebat temel olarak birlikte yaşayıp birlikte ölen tek bir aileydi. Anlaşılan bu durum, çekinmeden dedikodu yapabilecekleri anlamına geliyordu.

“Anlıyorum. Zor iş. Özür niyetine şunu kabul edin. Yanımda getirdiğim bir şişe cin, fena bir şey değildir.”

“Bize rüşvet mi veriyorsunuz? Yakında Parti’nin o berbat kapitalistlerle ilgili propagandasına inanmaya başlayacağım.” İfadesi şaka yaptığını gösterse de reddetmeye bile yeltenmeyen tavrı bir Federasyon subayı için ender görülen bir şeydi.

“Ha-ha-ha. Evet, hain bir kapitalist komplosu. Bu buz gibi gemide içinizi sıcacık alkolle ısıtıp sizi kafalamak istiyoruz.” Drake buna gülerek karşılık verirken, denizaltıların kendilerine has bir kültüre sahip olduğunu bir kez daha kavradı. Bir kusur bulması gerekseydi, züppenin teki gibi takınabileceği havanın da bir sınırı olduğundan şikayet ederdi. Federasyon askerleriyle birlikte nihilistçe kahkahalar atmak için burası biraz fazla dardı. Yine de özgürce nefes alabilmek makul bir takas gibi görünüyordu.

Deniz mayınları yerine adamlardan yüklemişlerdi… dürüst olmak gerekirse yine de fazla sıkışıktı. Şartlar zorlanırsa herkesi içeri tıkıştırmak elbette mümkündü ancak tekrar tekrar yapmak isteyeceği bir şey değildi.

Üç gemi, üç büyücü taburu.

Drake de dahil olmak üzere deniz büyücüleri, birlik oluşturduktan sonra sık sık küçük askeri gemilere binmek zorunda kalırlardı. Bu da duruma görece alışkın olduğu anlamına geliyordu. Karada sürekli göreve çıkan büyücülerin dert edecek muhtemelen bizden daha çok şeyi vardır. Zavallı garibanlar.

Ahh ah. Drake bu noktada acı acı gülümsedi. Bu kadar çok düşünmek onun harcı değildi. Harekât noktasına sağ salim ulaşmışlardı ve anlaşılan o ki, mütevazı bir çay kadeh kaldırmasından sonraki uzun bekleme süresi insanı düşüncelere sevk ediyordu.

Başlarında denetleyen birileri olmasaydı romu çıkarıp bu cana yakın mürettebatla biraz daha gürültülü bir eğlenceye girişebilirdi… fakat burası Londinium metrosundan bile daha kalabalıktı.

“Of.” Derin bir iç çekip mürettebata ayak bağı olmamak için sessizce duvardaki saate bakarken garip bir şey fark etti. O da neydi böyle? Bu saat İmparatorluk yapımıydı!

Bir Federasyon denizaltısının içinde oturup İmparatorluk yapımı bir saate bakarak çıkarma harekatının başlamasını bekleyeceğim günlerin geleceğini düşünmek! İmparatorluk Ordusu’ndaki adamlar da Osfjord’a çıkarma yapmadan hemen önce tıpkı böyle bir saate bakıyor olmalıydılar. “Kaderin cilvesi” dedikleri şey bu mu acaba?

Zihni buraya kadar uzandığında, ne kadar tuhaf bir bileşimle karşı karşıya olduğunu fark etti.

Özgür bir atmosferin hakim olduğu bir denizaltıda, İmparatorluk yapımı bir saate bakıyor ve Federasyon askerleriyle teklifsizce sohbet ediyorum!

Gözlem, keşif ve yorumlama üçlemesi dedikleri şey bu muydu? Dünya cidden garip bir yerdi.

Ancak kısa bir süre sonra Drake’in bu derin düşüncelere daldığı an sona erdi.

“Romeo Harekâtı—başlama zamanı geldi.”

Çağrı, Federasyon dilinde yankılandı.

Tercüme edilmesini beklemedi. Vaktin geldiğini anlayan herkes toparlandı; doğal olarak bakışlar kaptana döndü.

“Periskop derinliğini koruyun! Etraf kontrol ediliyor… Tamamdır!”

“Denizaltı seyir düzenini sonlandırın! Yüzeye çıkın!”

“Ana tankları boşaltın!”

Mürettebatın net ve keskin komut alışverişi demir tabutun içinde yankılandı.

Anlamadıkları bir dilde bile olsa, herhangi bir bahriyeli ne olup bittiğini rahatlıkla kavrayabilirdi. Kelimeler farklı olabilir ama bir gemiyi sevk ve idare etmek her yerde aynıydı.

Basınçlı hava sulara fışkırtıldı ve kaldırma kuvveti gemiyi göz açıp kapayıncaya kadar engin okyanusun yüzeyine taşıdı.

“Ekipmanlar, kontrol edilsin!”

“Kapağı açın!”

“Gözcüler, görev yerlerine!”

Denizciler çevik bir hareketle kapaktan dışarı fırladı. Su yüzeyinde savunmasız kalan bir denizaltıdayken tek bir saniye bile tedbiri elden bırakamazlardı.

Ancak bu, mürettebatın işiydi.

Yalnızca otostop çeken bir yolcu konumundaki Drake ise dolan taze havanın cazibesine kapılmıştı. Oksijen bakımından zengindi; artık karbondioksit yoğunluğunu dert etmeden özgürce nefes alabiliyordu.

“… Yahu, deniz havasının bu kadar lezzetli olduğunu bilmezdim.”

“Ha-ha-ha. Eminim bilmezsiniz. Denizaltıcı olmadan o kokunun ne kadar tatlı olduğunu anlayamazsınız.” Yanında beliren Federasyon bahriye subayı gerçeği dile getiriyordu.

Ses tonu, aynı denizin evlatları olan subayların birbirlerinin denizciliğine duyduğu saygıdan kaynaklanan bir yoldaşlıkla doluydu. Drake başını hafifçe eğerek, “Bu konuda haklısınız,” dedi.

Deniz büyücüleri, eski deniz piyade birlikleri gibi çoğunlukla ana muharebe gemilerinde görev yaparlardı. Drake’in askeri kariyeri hiç de kısa sayılmazdı fakat bir denizaltıda görev yapışı ilk kez oluyordu.

Doğru ya. Her şeyde olduğu gibi yeni deneyimlerin de iyi ve kötü yanları olduğunu tam o anda hatırladı.

Etraftaki Federasyon personelinin kendisine attığı bakışların sebebini kavradığında, bunun pek de hoş bir his olduğunu söyleyemezdi.

Kendine çeki düzen vermesini, bu adamları tanımıyormuş gibi yapay bir ifade takınmasını ve rahat atmosferi gizlemesini gerektiren tek bir sebep olabilirdi.

Dar koridordan yaklaşmakta olan kadın subaydı bu. Bu tatlı, tertemiz deniz havasında küfretmeyi pek şık bulmuyordu ama öfkesini içine atmaktan da zevk almıyordu.

Dünyada samimi bir şekilde yaşamak cidden zordu.

“Yarbay Drake, halk adına size bol şans diliyorum.”

Siyasi komiser kibarca başıyla selam verdi.

Tercüme etmekle görevlendirilen subayın bitkin yüzüne alışmış olması üzücüydü ancak… Drake, siyasi komiserlere karşı duyduğu hoşnutsuzluğu bastırma konusunda fazlasıyla tecrübeliydi.

Yine de onlarla idare etmeye alışkın olmak, durumun baş belası niteliğini değiştirmiyordu.

“Teekkürler, Teğmen Tanechka. Pek çok konuda bize gerçekten çok yardımcı oldunuz.”

“Rica ederim, aynı amacı paylaştığımız için sizlere eşlik edebildim, ne mutlu bana.”

“Bunu sizden duymak bir onur… Müttefik olabiliriz ama eminim size bir parça stres yaşatmışızdır.”

Onunla gülümseyip yüzeysel bir sohbet yürütebilmesi bir olgunlaşma göstergesi miydi? Yoksa çizgiyi bozup yozlaşmak mı? Üst kademelerin bu ilişkiyi “şeytanla el sıkışmak” olarak tanımladığı düşünülürse, muhtemelen ikincisiydi.

Dürüst olmak gerekirse, gülümsemesinin altında öfke kusuyordu; Federasyon askerlerinin böylesine akıl almaz bir sisteme nasıl katlandıkları insanlık tarihinin en büyük gizemiydi.

“Neyse, bahriyeden olmamanıza rağmen bizimle gelmek zorunda kaldığınız için üzgünüm.”

“Aman, ufak da olsa bir faydam dokunduysa ne mutlu bana.”

Bahriye personeli değildi ve harekâta da katılmıyordu.

Sadece kısıtlı alanı ve oksijeni boşu boşuna işgal ediyordu. Fakat belki de önyargılı davranıyordu.

Bahriyedeki koordinasyona ve ailevi bağlara alışkın olduğu için yabancı bir unsurun—yani bu siyasi komiserin—ortaya çıkışına aşırı olumsuz bir tepki vermediğinin garantisi yoktu. Mikel kadar şiddetli hissetmiyordu bunu ama yine de, siyasi komiser olarak tam bir baş belası olsa da bireysel olarak mantıksız biri sayılmazdı.

Yine de Federasyon Donanması’nın çektiği çileye hak vermeden edemiyordu.

Bir denizaltının bile kendi siyasi komiseri vardı. Bir de üstüne bu kadın onlarla birlikte içeri doluşmak zorunda kalmıştı; burası herhalde daha fazla kalabalık olamazdı.

“Federasyon’daki herkes için sürekli zahmet yaratıyoruz. Böyle bir yolculuk yapmamız umarım fazla yük olmamıştır. Kusura bakmayın.” Drake başıyla Federasyon bahriye subayını selamladı.

İkisi de denizin adamıydı. Fazla söze ihtiyaçları yoktu. Sadece nezaket kurallarına uygun bir özür dilemek istemişti. İşte bu yüzdendir ki, bir sonraki an donakaldığını söylemek icap ederdi belki de.

“Kültürel farklılıklar her ülke arasında yaşanır. Aynı dava uğruna savaştığımız sürece, bunlar aşılması gereken engellerden başka bir şey değildir.”

Bu siyasi komiser, Liliya İvanovna Taneçka, tam bir felaketti. Sanki kendi sohbetiymiş gibi iki subayın arasındaki konuşmaya utanmadan burun soktu!

Dürüst olmak gerekirse Drake bunu hiç öngörmemişti. Sözlerinin siyasi komisere değil, deniz subayına yönelik olduğu gayet açıktı. Yine de hanımefendi lütfedip cevap verme cüretini gösterdi!

“Yoldaş Taneçka’nın dediği gibi. Endişelenmeyin, Albay Drake.”

“… Kusura bakmayın… Şey, sanırım teşekkür etmem gerekiyor.”

“Keyfiniz bilir.” Deniz subayı omuz silkti. Bu duruma alışkın olmalıydı. Drake içinse bu hem şok edici hem de gerçek dışıydı.

Horozu çok olan köyün sabahı geç olur derler, ama bir denizaltıda başarının asgari şartı mürettebatın birliğiyken, burada deniz kuvvetlerinin komuta zincirinde bile yer almayan biri komutayı elinde tutuyormuş gibi davranıyordu!

“Pes yani, sizinle baş edemem. Askerî başarılarımızla yarışalım en iyisi. Tabii önüme devasa bir kota koyarsanız yine üstesinden gelemem, o yüzden fazla bir şey beklemeyin.”

Tepesi atmadan durabildiğine göre hâlâ biraz otokontrolü kalmış olmalıydı; bu kadarına tahammül etmek imkânsızdı.

İçinden özür dileyerek açık kapaktan dışarı fırladığında, kendisini deniz havasının o tatlı ve keskin tazeliği karşıladı.

İşte bu, deniz.

Muhafaza etmeye çalıştığı o hırçın ruh hâlinin, muharebe alanına doğru ilerlerken güvertede yatışması kendisine artık ıslah olmaz biri olduğunu hissettirdi; acı acı gülümsedi.

O tuzlu deniz havasını delicesine özlemişti. İstihbaratın o kasvetli ayak işleri arasında koşturulmaya alışmış olsa da, özünde onura değer veren bir askerdi.

Vicdanı, görevin kendisini çağırdığını haykırıyordu.

Öyleyse. Drake, denizaltının dar güvertesinde durup kendinden emin bir baş hareketiyle gökyüzüne baktı.

Çalışma vaktiydi.

Bocalamak ya da sinirlenmek yerine, işini adım adım yapmak en doğrusuydu.

“Deniz büyücüleri, güverteye çıkın!”

“Harekete geçin!” diye haykırdığı an… …dünyalara değişmeyeceği o canlandırıcı hissi yeniden tattı. Göğsünde hesaplama mücevheri, elinde tüfeğiyle, kendisinin de cesur kalabilmesini umarak engin sulara döndü.

Bir asker, bir savaşçı ve bir birey olarak üstlendiği sorumluluklar varken endişelenecek ne vardı ki?

“Komutan Mikel tüm birliklere harekât sinyalini verdi.”

Astının tekmil veren berrak sesi enerji doluydu.

“Çok iyi.” Büyücünün bu kararlılığına aynı sertlikle karşılık verdi. “Güverteye çıkar çıkmaz taarruz düzeni alın! Hedefimiz Osfjord! Teğmen Sue, öncü sen olacaksın! Bize anavatanına giden yolda rehberlik et!”

“Emredersiniz efendim! Öncü birliği bana bırakın!”

Yanıtı son derece kesindi.

Teğmene göz ucuyla baktığında, yüzünün sevinçle aydınlandığını gördü. Evine dönüyordu. Heyecanlı olması kötü bir şey değildi, şaşırtıcı da değildi.

Yine de hafif bir endişe duymaktan kendini alamadı.

“Aşırı özgüvene kapılma, Teğmen.”

“Anlaşıldı! İleri gözcülük görevini bana bırakabilirsiniz!”

“Pekala.”

Başını sallasa da, kız öyle sabırsız görünüyordu ki ne kadar anladığından emin olamadı. Bunun riskli bir durum olduğunu düşünmeden edemiyordu.

Eski Anlaşma İttifakı topraklarına giriş noktası olarak seçtikleri yer Osfjord’du. Sue’nun babasının orada savaştığını duymuştu. Ayrıca burası, İmparatorluk filosunun çıkarma yaparak Anlaşma İttifakı savunma hatlarını moloz yığınına çevirdiği bir muharebe alanıydı.

Soğukkanlılığını koruyabilecek miydi? Zihnindeki şüpheyi bir türlü atamıyordu.

Ancak ne kadar endişelenirse endişelensin, can sıkıcı bir şekilde onu öncü görevinden alamazdı.

Anakaradan gelen taleplerde siyaset her zaman öncelikliydi. Whitehall’daki soylular, işgal altındaki ülkelerden birinden gelen birinin İmparatorluk’a karşı gösterişli bir mücadeleye girmesini görmek istiyorlardı.

Sue ve eski Anlaşma İttifakı gönüllülerinden oluşan Birleşik Devletler birliği harika bir propaganda malzemesi oluşturacaktı.

Drake’e, onları savaşın en kızıştığı noktaya sürmesi yönünde kesin emir verilmişti.

Siyasiler tarafından yönetilen, siyasi hedeflere yönelik bir harekâttı.

Savaş siyasetin bir devamı olabilirdi, ancak sahadaki bir komutan olarak bu ilişkinin biraz fazla içli dışlı olduğunu hissediyordu. Propaganda amacıyla Federasyon ve Krallık arasında yürütülen ortak bir harekât olduğu düşünülürse bu doğal bir talepti, ama Drake yine de bunu sinir bozucu bulmaktan kendini alamıyordu.

“Denizi seviyorum… Ah, ama kaytaracak zaman değil.”

Su yüzeyine çıkmışlar, Osfjord’a doğru ilerliyorlardı. Kâğıt üzerinde defalarca tatbikat yapmış ve askerî coğrafyayı öğrenmiş olsa da, bir denizaltıdan baskın düzenlemek onun için de bir ilkti.

Tam “Demek bir ilk daha yaşıyoruz,” diye düşünürken bir şeyin farkına vardı.

“… Bir hava büyücü taburu sevk ettikten sonra denizaltıyla işgal ve baskın harekâtı. Biz profesyonellerin, o amatörlerin başlattığı her şeyi taklit edeceği bir günün geleceği kimin aklına gelirdi.”

Bir deniz devletinin donanması, bir kara devletinin arkasından yetişmeye çalışıyordu. Gözlerinden sakındıkları Deniz Tanrıçası’nın başkasıyla koyun koyuna girmesi tam da böyle bir histi.

“Denizlerin şampiyonları olan bizler için oldukça acınası bir durum.”

Kendilerini öncü sanıyorlardı ama tur yemişlerdi. Bu alanda bir numara olmakla övünen bir ülke için bu tam bir rezaletti. Açıkçası, insanın hiç hoşuna gitmeyen bir durumdu.

Denizciler, hem gemilerin hem de denizin son derece kıskanç olduğunu düşünürdü. Ama bu kıskançlık karşılıklıydı. Deniz insanı da gemi de tutkulu hislerle dolup taşardı. Dünün yetmesi İmparatorluk gelip bizim engin denizimizde caka mı satacaktı yani? Böyle absürt bir şeyin yaşanması için hiçbir sebep yoktu.

Drake yumruklarını sıktı, deniz esintisini ciğerlerine çekti ve kahkahayı bastı.

“Modayı geriden mi takip ediyoruz? Önemli değil! İşin hakkını vermesini biliriz!”

Sadece aşkı ve savaşı ciddiye almasıyla nam salmış ülkesinin bir ferdi olarak, şanına yakışanı yapmalıydı. Zaten her şeyden önce, o bir deniz büyücü birliğinin komutanıydı. İlk defa amfibi harekâta katılan bir acemi de sayılmazdı.

Sadece daha önce işin içine denizaltı faktörünü katmamıştı.

Temel esaslara hâkimseniz, uygulaması hiç de zor değildi. Eğer ortada bir sorun varsa, o da bunun müşterek bir görev olmasıydı.

“Komutanım, Albay Mikel…”

“Geliyorum.”

Drake, astının sesine kısa ve öz bir yanıt verdi.

“Sanırım ilk seferde her şeyin tıkırında gitmesi imkânsız. Uf, Kader Tanrıçası tam bir kaltak. Her şey onun keyfine kalmış gibi görünüyor.”

Kusursuz bir koordinasyon, masa başı fantezileri dışında neredeyse hiçbir zaman gerçekleşmezdi.

Bırakın müttefik bir ordunun birliklerini, kendi birlikleriniz arasında bile uyum sağlamak yeterince zorken hem de. Birbirini hiç tanımayan insanları, cephede kaderinizi paylaştığınız o silah arkadaşı denen organik yapıya dönüştürmek korkunç miktarda zaman, kanlı kusmuk ve ter gerektirirdi.

“… Eh, ilk deneyimler genelde unutmak isteyeceğiniz türden olur.”

Uyum içinde olmak mantıkla açıklanabilecek bir şey değildi.

Federasyon Ordusu’ndan Albay Mikel, saygı ve güvene layık bir askerdi.

Şahsen Drake, arkasını onun kollamasından rahatsızlık duymazdı. Belli bir dereceye kadar güvenebileceğiniz biriyle bile koordinasyon sağlayabilmek bambaşka bir meseleydi.

İki üç kere müşterek göreve çıkmışlardı ama… o durumlarda da sadece aynı savaş alanında yan yana dövüşmekten ibaretti olay.

Partizan birliklerinden ne beklemesi gerektiği konusunda ise en ufak bir fikri yoktu.

İlk müşterek harekâtınızda, kankardeş bile olsanız çuvallamaya hazırlıklı olmalıydınız. İş sadece büyücü birlikleri arasındaki değil, yerel partizan kara birlikleriyle de iş birliğine gelince, risk değişkenleri katlanarak artıyordu.

“Kim ‘Elimizden geleni yapıp gerisini Tanrı’ya bırakalım’ dediyse haklıymış. Bu bir poker oyunu olsaydı, çoktan pas derdim!”

Şans Tanrıçası’nın gülümsediğini görüp bunu Kader’in lütfu sanarak çakılmak istemiyordu. Balmumundan kanatlarla güneşe doğru uçmak saçma bir plan olurdu, değil mi?

Mikel gökyüzüne bakıp yüzünü ekşitti. Gözlerin de en az ağız kadar çok şey anlatabileceğini söyleyen her kimse haklıydı.

“Kötü haberlerim var.”

“Nedir?”

“Üç numaralı çıkış noktasında olması gereken denizaltı, düşmanın erken ihbar hattına yakalandı ve varış noktasına ulaşamadı. Konumlarını bildiriyorlar ama… gerçekten çok uzaktalar.”

Drake elinde olmadan başını sallayıp dilini şaklattı.

Saflarda karşılaşılması beklenen türden bir aksilikti bu ama… daha ilk adımda takılıp düşeceklerini düşünmek can sıkıcıydı.

“… Yani bir tabur devre dışı mı kaldı? Yeterli askerimiz olmayacak.”

“Daha savaşa bile başlamadan birliklerimizin üçte birini kaybettik. İmha edildiğimizi ilan edeceksek, tam zamanı.”

Durumları son derece vahimdi.

“Yani sen ve ben, daha savaş başlamadan birliklerinin üçte birinin saf dışı kalmasına göz yuman iki aptal mıyız?” Mikel’in sesi kupkuru çıkmıştı, Drake’inki de herhalde en az onun kadar mağlup hissettiriyordu. Güçlü duracak, dik duruş sergileyecek hali yoktu. “Buna denizaltı harekâtlarının zorluklarından biri mi diyelim? Filoda yakın bir haberleşme bekleyemeyeceğimiz gerçeğini kabullenmiştim… Şey, bunun ne kadar zor olduğunu anladığımı sanıyordum…”

Bu anlayış artık geçmişte kalmıştı.

Suyun altındaki denizaltılar telsiz iletişimi kullanamazdı. Telsiz kullanamıyorlarsa durumlarını da bildiremezlerdi.

Bunun ne kadar kritik bir şey olduğunu yaşayarak öğrenmek gerçekten can yakıcıydı.

“Bunu bilecek kadar deniz tuzu yuttuğunu sanıyordum.”

“Benim işim denizin üstüyle. Derinlikleri söz konusu olduğunda ben de en fazla bir acemiyim.”

Yeni bir şey öğrenmek değerli bir tecrübeydi—ödenen öğrenim ücreti fahiş bir kazık olmadığı sürece.

“Dünyada korkacak hiçbir şeyimiz yokken bir pervane sesinde yerimizden sıçramaktan nefret ediyorum. Yol boyunca başımıza ciddi bir olay gelmemişken bile ensemizde belletmen gözü varmış gibi hissetmekten gına geldi.”

“Evet, sırf hatırası bile nahoş.”

Demek yaramaz bir çocuktun? Birbirlerine baktılar ve Drake bunu gülerek geçiştirdi. İçinde bulunduğu durum için yapabileceği bir şey yoksa, kabullenmek zorundaydı.

“Türü belirsiz gemilerin motor seslerini duymaktan bıktım.”

Denizaltıyla yaklaşmak, su yüzeyine çıkmak ve büyücü birliklerini sevk etmek… Tüm bu manevralar bir baskın saldırısı varsayımıyla icra ediliyordu. Su yüzeyine çıktıklarında civarda tek bir gemi bile olsa, artık gizliliğin korunmasını bekleyemezlerdi. Gizlilik konusundaki endişeler hiç bitmiyordu.

Kendi denizaltılarının hesabını bile tutamayıp eksik birlikle kaldıklarını son anda öğrenmeleri ne büyük bir ironiydi.

“Bu arada, eksik olan tabur işini ne yapacağız?”

“Şey… geniş çaplı bir aldatma harekâtı yürütmek imkânsız olduğuna göre, vur-kaç taktiğine dönmeye ne dersiniz? Düşmanın torpido depolarına saldırırsak Kuzey Denizi rotasının güvenliğini bir nebze de olsa sağlayabiliriz.”

Mikel’in ses tonuna bakılırsa bu konuda pek de ciddi görünmüyordu. Yine de fena bir fikir değildi.

Tek bir darbe indirmek için iki tabur fazlasıyla yeterliydi.

Ve insanların unutma eğiliminde olduğu üzere, torpidolar gerçekten başa belaydı. Mükemmel birer hedef kategorisine giriyorlardı.

Ortalama bir denizaltı torpidosunun ağırlığı 1,5 tonun hayli üzerindeydi ve boyu altı ila yedi metre arasındaydı. Hem boyut hem de ağırlık bakımından muazzamdılar, ancak onları asıl zorlu kılan şey ne kadar hassas olduklarıydı. Dikkatsiz tek bir hareketle fünye düzgün çalışmaz hale gelebilirdi. Top mermilerinin aksine kolayca seri üretilemezlerdi; esasen devasa birer hassas mekanizma kümesiydiler. İmparatorluk’un torpido cephaneliğini vururlarsa, İmparatorluk denizaltılarının ve torpido botlarının yakın gelecekte düzgün faaliyet gösterememe ihtimali yüksekti.

“Osfjord’daki İmparatorluk mühimmat tesisine saldıralım mı diyorsunuz? Göze göz, dişe diş yani, ha?” Mikel’e gülümseyerek karşılık veren Drake için bu, son derece keyifli bir plan gibi görünüyordu. Torpidoları vurmak, deniz işlerinden iyi anlayan birinin kesinlikle destekleyeceği türden bir fikirdi. Ve her şeyden öte, bu intikam ruhuna karşı değildi.

Evet, yüzünde hafif bir tebessüm belirmesine sebep olmuştu.

“Kulağa eğlenceli geliyor.” Ancak ne yazık ki sözlerine şöyle devam etmek zorundaydı: “Yine de lütfen durumumuzu göz önünde bulundurun. Müttefik kuvvetlerinizin bir üyesi olarak konuşuyorum, bu büyücü alayıyla çıktığımız ilk müşterek harekât bu ve bizden düzgün siyasi sonuçlar elde etmemiz bekleniyor.”

Yani? Mikel gözleriyle sorunca Drake acı bir ifadeyle devam etti.

“Torpido stoklarını falan vurup geri çekilmek, karadaki partizanlarla olan güçlü koordinasyonumuzu kanıtlamak için pek iyi bir yöntem değil. Bu tiyatroyu ciddiye almamız gerekiyor.”

Askerî bir mantığı olsa da bu harekât siyasi şartlarla sınırlandırılmıştı.

Torpido depolarına yapılacak bir hava baskını epey gösterişli olurdu ama… partizanlarla koordinasyon kurma yönündeki siyasi hedeflerine ulaşmalarına bir faydası dokunmazdı.

“Dürüst olmak gerekirse bu tiyatroda yanımda olmanız harika bir şey, Albay Drake. Boynunda tasmayla özgürce hareket etmek zor.”

“Eh, siyasi durum ile askerî maslahatın bir karışımı işte.”

Mikel, “Kesinlikle öyle,” der gibi bir ifadeyle başını salladı. Onun için zor olmalıydı. Aynı meslekten biri olarak Drake, onun durumuna tüm kalbiyle hak veriyordu.

İmparatorluk Ordusu gibi çetin bir toplulukla savaşmak kendi başına yeterince zorken… bu albay bir de ensesindeki gizli polislere ve arkasından dönen dolaplara göz kulak olarak savaşmak zorundaydı.

“İki cepheli bir harekât her zaman zordur.”

“Ezeli bir hakikat, değil mi? Ve bu hususta beni bağışlayın ama bir ada ülkesinden geldiğim için memnunum.”

Birkaç yıl önceki kendisi bunu duysa akıl sağlığından şüphe ederdi ama gerçekten ciddiydi; hatta sevgili Krallık siyasilerinin yüceliğini yeniden takdir etmeye başlamıştı.

En azından arkamı kollama derdim yok ve bizim siyasilerin hiçbiri birliklerimize siyasi komiserler atamak istediğini söylemez. Ben yine şanslı sayılırım.

Bir denizaltıya binen siyasi komiser, bir fareden bile daha yüzsüzdür.

“Pekala, bu kadar siyaset muhabbeti yeter.”

Drake, Mikel’e başıyla onay verip bir süredir kafasına takılan konuyu açtı. “Umarım partizanlarla gerçekten temas kurabiliriz.”

“Sözde bir haftadır teyakkuzda bekliyorlar… Yine de gidip bakmadan bilemeyiz.”

Drake ancak “Haklısınız,” diye karşılık verebildi. Ama bu durum canını fena halde sıkıyordu. Anlaşma İttifakı toprakları, yenilgisinden bu yana İmparatorluk’un askerî yönetimi altındaydı.

Federasyon komşu olduğu için, ordusunun Genelkurmayı ve merkezi siyasi yönetiminin savaş başlamadan önce dahi partizan faaliyetlerine epey destek verdiğini duymuştu.

Ama… Drake, Krallık’ın kendi bünyesindeki raporlarda geleceğe dair tatsız ipuçları barındıran pek çok kaydı hatırlayabiliyordu.

Kamuoyunun özeti şuydu: Komünizmtense İmparatorluk yeğdir.

“Partizanların yeterli insan gücü yoksa, biz de ortalığı kasıp kavurur sonra da çekiliriz.”

“Propaganda amaçları açısından yeterli sayıya sahip olmaları daha iyi olurdu…”

“Eh, beklentiyi çok da—”

Tam cümlesini bitirmek üzereydi ki olanlar oldu.

“Tüm birliklerin dikkatine. Bir Gezgin ile temas kurduk. Bağlantıyı aktarıyorum.”

Teğmen Sue’nun gururlu sesini duyan Drake ile Mikel şaşkınlıkla bakıştılar.

“Gezgin 03’ten hepinize. Yuvaya hoş geldiniz.”

Akıcı bir Krallık diliyle yapılan hitabın ardından gelen, Federasyon lisanı olmalıydı.

“Sizi bekliyorduk. Rehberiniz ben olacağım. Lütfen derhal alçalmaya başlayın.”

BİRLEŞİK YIL 1927, NİSAN BAŞLARI

Fiyorda düzenlenen bu taciz saldırıları; Anlaşma İttifakı’ndan gönüllü bir büyücü bölüğü, Krallık deniz büyücüleri ve Federasyon’a ait bir büyücü taburu tarafından dikkat dağıtma amacıyla gerçekleştirilmişti. Partizanlarla koordinasyon kurarak doğudaki ana hatları desteklemeye yönelik bir komando harekâtı olarak bakıldığında, oldukça tipik bir operasyondu.

Tarihe geriye dönüp bakıldığında, bundan fazlası olarak anılmayacaktı.

Gelecek nesiller, bu dönemin insanlarına geriye dönüp bakarak gülecekti. “Bu kadar temel bir şeyi bile fark edemediniz mi?”

Ancak bunun o zamanın insanlarıyla hiçbir alakası yoktu.

“Ne?! Bir hava baskını mı?!”

“Saçmalamayın! Hiç mana sinyali almıyoruz! Hatların arkasına sızma harekâtı olsa bile, vurabilecekleri menzilin bir sınırı olmalı!”

“Bölgedeki garnizonların yer yer çatışmaya girdiği doğru!”

Yerel İmparatorluk Ordusu garnizon karargâhındaki gürültü patırtı içinde subaylar, dağınık çatışma ve tespit raporları üzerinde kafa yorarken, sürekli daha fazla bilgi yağıyordu.

Hatta yarı çığlık atan bazı raporlarda, gemi toplarının ateşine maruz kaldıkları söyleniyordu.

Yerel garnizon karargâhı bir yandan durumu acilen üstlerine bildirmek, diğer yandan da emri altındaki tüm birlikleri teyakkuza geçirmek zorundaydı. Hem mesajı gönderenlerin hem de alanların yapabileceği tek şey, savaşın sisinden nefret etmekti.

Böylece, spekülasyonlarla karışmış belirsiz ve kafası karışık bilgileri alan üst kademe kurumlar, altlarındaki birliklere muğlak özetler iletti.

İmparatorluk’un o hassas şiddet aygıtı bile sonsuza kadar kusursuz çalışamazdı.

Ve nitekim, şöyle demek belki de en doğrusudur…

Bu kaotik raporların ordunun merkezine kadar ulaşması utanç vericiydi ve basiretli bazı subayların derin bir endişeye kapılmasına yol açtı.

Acil raporu alıp iç çekmek zorunda kalan subaylar arasında, şu anda imparatorluk başkentinin varoşlarında konuşlanmış ve hızlı müdahaleye hazır durumda bekleyen Semender Muharebe Grubu’nun komutanı Yarbay Tanya von Degurechaff ve diğer subaylar da vardı.

İster iyi ister kötü olsun, savaş alanına alışkın bir ekip, istihbaratın her zaman arapsaçı gibi geldiğini bilir. Tanya’nın bu karmaşanın arkasını göremeyen yüksek komuta kademesindeki adamlar hakkında düşündüğü şeyler vardı.

Ama öfkesini bir kenara bırakıp durumu kavramak adına beynini çalıştırması sadece bir anını aldı.

“… Bizi taklit ediyor olma ihtimalleri var.”

“Yani denizaltıyla mı sızdılar demek istiyorsunuz?”

Ne demek istediğini anında kavrayan emir subayına, “Evet,” diye yanıt verdi. “Bunu Federasyon’un bir misillemesi olarak değerlendirebiliriz sanırım. Atıl durumdaki Federasyon Deniz Kuvvetleri bile birkaç büyücüyü taşımayı becerebilir herhalde.”

Ne yazık ki İmparatorluk Deniz Kuvvetleri’nin esasen hiçbir denizaltı savunma harbi kabiliyeti yoktu. Açık Deniz Filosu’nun ana kuvvetleri koruma olarak bir muhrip birliğine sahipti ve ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı ama… donanmanın bu kıymetli gözdelerini teslim etmesi için hiçbir sebep yoktu.

Anavatan ile Norden arasındaki suların güvenliğini sağlamakla zaten başları dertteydi.

Kuzey sularında konuşlandırılan hava filosu ve denizaltılar ise düşmanın deniz ulaşım hattını yok etmekle görevliydi, bu yüzden onlardan denizaltı devriyesi beklemek aşırı bir umut olurdu.

“Yani Yarbay von Degurechaff… bunun bir hata değil, gerçek olduğunu mu söylüyorsunuz?”

“İhtimal yüksek. Yani, raporlar bu kadar karışık olduğuna göre ihtimal gerçekten çok yüksek. Yerel birlikler ne yapıyor?”

Tanya, yerel karargâhın istihbaratı süzmekte başarısız olmasına daha çok şaşırmıştı. Bütün beyni doğudaki cephe hatlarına gönderdikleri için miydi? Subay kalitesinin düştüğüne dair duyduğu korkunun somutlaştığı andı bu.

Ama bunun sadece bir başlangıç olduğunu öğrenmesi uzun sürmedi. Akın akın gelen raporlar karşısında Semender Muharebe Grubu subaylarının hepsi kaşlarını çattı.

Düşman büyücüler, aktif partizanların bulunduğu bir art bölgeye sızmıştı.

Doğu cephesinde gına gelene kadar tecrübe ettiğimiz altın standartta bir taktikti bu.

Özerklik Konseyi, Federasyon partizanlarını kontrol altına almış olsa da ne kadar büyük bir bela oldukları herkesin hâlâ hafızasındaydı. Tam da böyle bir zamanda Federasyon büyücüleri sınırı geçiyordu ve onlarla nasıl başa çıkacağımızdan emin değildik.

Onları kendi hallerine bırakırsak, zaten hassas olan sevkiyat ağımız saldırıya uğrayacaktı. Ama peşlerine yüksek hareket kabiliyetine sahip büyücüler takmak da ayrı sorunlara yol açacaktı. Muazzam genişlikteki doğu cephesinde ebelemce oynamak, genellikle sadece ebe olan tarafı tüketirdi.

“… Kıvılcımlar doğudan mı sıçrıyor?”

“Göz ardı edemeyiz. Federasyon’un tarzı böyledir. Yorgunluğumuzdan faydalanmak için nüfuzlarını kuzey cephesine kadar genişletmeleri askerî mantığa uygun olurdu.”

Eski Anlaşma İttifakı topraklarında işler sakin görünüyordu. Eğer kıvılcımlar sıçradıysa, artık daha fazla sakin kalamayabilirlerdi.

“Askerî İnzibat ve yerel garnizon ne iş yapıyor ki?”

Tanya, Binbaşı Weiss’ın bu şikâyetine başıyla onay verme isteğine engel oldu ve başkalarını yermeden önce durumun ciddiyetini kavraması konusunda onu uyardı. “Bizi tam da tükendiğimiz yerden vurmayı hedefliyorlarsa, oldukça kurnazca bir seçim yapmışlar demektir.”

Köteği yiyen tarafa geçtiğinizde, işin doğasını anlarsınız.

Tanya, Üsteğmen Grantz ve Tospan’ın yeterli kriz bilincine sahip olmadığından içten içe endişeleniyordu ama onlar bile kaşlarını çatmaya başlamıştı.

Tecrübe gerçekten de harika bir öğretmendi.

“… Komünistler insanların neyden nefret ettiğini gerçekten iyi biliyor,” diye mırıldandı Tospan alçak sesle; bu yorum onun için şaşırtıcı derecede isabetliydi. Tanya, astının bu gelişimini kutlamak istedi.

Ne var ki onu övemeden önce uyarmak zorunda kaldı.

“Saygımızı hak ediyorlar herhalde.”

“Ha?”

“Herkesin güçlü olduğu yönler vardır. Taciz konusundaki yeteneklerini takdir etmek gerekir sanırım.”

Tanya’nın doğudaki tecrübeleri, Komünistlerin hafife alınmaması gerektiğini ona öğretmişti.

Haklı davamızı elimizden alma konusundaki verimlilikleri ile İmparatorluk Ordusu’nu bir yıpratma savaşına çekme planları göz önüne alındığında, kötülük ve fesatlık alanında Federasyon’un Komünist Partisi kesinlikle aptal değildi. Rekabet ilkesini gayet iyi uyguladıklarını kabul etmek zorundayım.

Tanya, ideal piyasanın temeli olan rekabet konusunda Komünistlere yenilecek değildi. Malın adı husumet ve art niyet olsa bile, rekabet rekabettir. Diğer her konuda olduğu gibi, bunda da vitesi artırmam gerekiyor.

“… Partizan faaliyetlerine dair bazı kayıtlar derleyin.”

“Genel durum raporları kafi gelmedi mi efendim?”

Asimetrik veri her zaman sorun teşkil eder; ama işte tam da bu yüzden o asimetriyi gidermek adına ter dökersiniz. Hakikati gün yüzüne çıkarmak için emek harcamak her daim elzemdir.

Emir subayının şaşkın sorusuna karşılık veren Tanya, sarsılmaz iradesini barındıran bir emir savurur. “Doğudaki partizanlardan daha farklı hareket ediyor gibi görünüyorlar. Onları karşılaştırmak istiyorum. Ha, bir de belgeleri topladıktan sonra Genelkurmay’la iletişime geçip neler dönüp bittiğini öğren.”

“Anlaşıldı efendim,” diyen Üsteğmen Serebryakov, topladığı evrakları bırakıp Genelkurmay’la temas kurmak üzere hızla dışarı çıkar. Tanya onun gidişini izledikten sonra belgelere göz atmaya başlar.

Olay, nüshaları odadaki tüm subaylara dağıtıp dikkatle okumalarını tembihlemesinden hemen sonra gerçekleşir. “Bir şey söyleyebilir miyim?” Bunu söyleyen, hiç beklemediği biridir. “Durum vahim. Partizanların kökünü kazıyamamışız.”

İster istemez afallayıp dönüp bir daha bakar. “Ha?” Tospan’ın bu yorumundan bir hayli etkilenmiştir. Anlaşılan o ki, bilgiyi pratiğe nasıl dökeceğine dair en ufak fikri yokmuş gibi duran bir üsteğmen bile biraz tecrübe kazanınca dişe dokunur bir fikir üretebiliyordu. İster Üsteğmen Tospan ister Yüzbaşı Meybert olsun, emrindekilerin farklı bir yüzüne tanıklık ediyormuş gibi hisseder.

Doğuda ve kuzeyde yürütülen gayrinizami harp mücadelelerini kıyaslayıp aradaki farkları görebilmeleri hiç de fena sayılmazdı. Gelişimi takdir etmek gerekirdi.

“Yoksa genel bir ayaklanmanın emareleri mi bunlar?”

Düzeltiyorum, diye fısıldar Tanya içinden. Tospan’ın katettiği kayda değer mesafeyi kabullenmeye karşı değildi ama adamın kendi başına muhakeme yürütme yetisinden hâlâ yoksun olduğu aşikârdı.

“Üsteğmen Tospan, buna ihtimal vermiyorum.”

“Neden ki komutanım?”

Yine o ağzı açık, mankafa surat ifadesi.

Yine de sorular cevaplanmalıdır.

Ne de olsa bilmediğini kabul edebilmek bir erdemdir. Kendi işe yaramazlığının bilincinde olan aptallar, bilge olduğuna inanan man kafalardan katrilyon kez daha makbuldür.

Tanya, Tospan’ın patavatsızlık derecesindeki dürüstlüğünü takdir etmekten imtina etmiyordu; bilmediği halde biliyormuş gibi davranmasından katbekat iyiydi.

“Dağınık vaziyette olabilirler ancak o bölgeyi muhafaza eden epey bir birliğimiz var. Mevcut şartlarda partizanların şehir merkezini hızla ele geçirmeyi ummaları imkânsız.”

Şefkatli bir dille olmasa bile en azından detaylıca izah etmesi büyük cömertlikti.

“Başarı şansları yokken partizanların bir çirkefliğe kalkışması bizim için bulunmaz hint kumaşı olurdu. Şu anki sorunumuz, ne yazık ki böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimalinin son derece zayıf olması.”

Herkes gözleriyle “Nasıl yani?” diye sorduğunda, şöyle ilan eder: “Açıkçası, oraya sızan düşman büyücü birlikleri kargaşa çıkarmak amacıyla gelmiş komandolardan ibaret. Takviye almadıkları sürece, kuvvetlerimizin şehir merkezini elde tutması hiç sorun olmayacaktır.”

Tanya’nın gördüğü kadarıyla komandolar, gerilladan farksızdır. Başka bir deyişle, insanların nefret ettiği işleri yapmakta en usta olan adamlardır. Kuzey Ordular Grubu tümeninin kıyıya yapılacak bir çıkarmaya karşı konuşlandığı düşünüldüğünde, düşmanın şehri hedef alacağını söylemeye gerek bile yoktur.

“Asıl mesele, garnizonun büyücü birlikleri gibi son derece hareketli unsurları avlayıp avlayamayacağı.”

Eğri oturup doğru konuşalım. Garnizonlar ağırdır, bu yüzden ellerinden gelen en iyi şey belirli bir noktayı savunmaktır. Ağır kanatlı, ikinci sınıf bir tümenin hattı koruyup koruyamayacağı bile şüphelidir.

“… Mevzi tutmaktan ziyade ara-bul-yok et meselesi bu.”

“Aynen öyle. İşte bu yüzden—” Tanya, herkesin tahmin ettiği o cümleyi, yani “devreye biz giriyoruz” sözünü söylemek üzereyken kapının çalınmasıyla sözü kesilir.

“Üsteğmen Serebryakov, giriyorum.”

“Hoş geldin Üsteğmen. Genelkurmay ne dedi?”

“Temizlik harekâtına destek verme emri aldık. Durumu, alay gücündeki Federasyon komandolarının düzenlediği bir baskın olarak değerlendirmişler; bizim Muharebe Grubu da dâhil olmak üzere birden fazla stratejik ihtiyat birliğine intikal emri veriyorlar.”

“Hmm… Anlaşıldı.”

Yazılı emirlere şöyle bir göz atmak bile üst kademenin derdini anlamaya yeter. Hareket kabiliyetinden yoksun yerel garnizonun bu işin altından kalkamayacağını düşündüler muhtemelen.

Git ve onları saklandıkları çalıların arasından söküp çıkar emri bu.

Tek bir kâğıt parçasıyla bir yerlere postalanma hususunda bu iş hiç değişmez.

“Pes yani, beklediğimden de hızlı aksiyon aldılar.”

“Yani?”

“Evet, Binbaşı Weiss. Muhtemelen tahmin ediyorsunuzdur.”

Elindeki emirler doğal olarak intikal emridir. Genelkurmay’ın kararı her zamanki gibi hızlı ve kesindi.

Ancak bu kararın bu kadar hızlı alınmasının altında yatan gerçek dehşet verici derecede vahimdi.

Kuzey Ordular Grubu, üç beş komandoyu avlamak için bile anakaraya muhtaç kalacak kadar uyuşuk bir münzeviler güruhuna dönüşmüştü. Genelkurmay’ın bu denli süratli karar vermesi, durumun öngörülenden de vahim olduğu anlamına geliyordu… Manevra muharebesini kaldıracak takati kalmış birliklerin ne kadar kıt olduğunun kanıtıydı bu. Ya da belki de kuzeydekilerin hepsi tecrübesiz çömezlerden ibaretti?

Şu an boşta olabiliriz ama doğrudan Genelkurmay’a bağlı stratejik ihtiyatlar harekete geçiriliyorsa, bu durum bizi göndermek zorunda kalacak kadar sarpa sarmış demektir.

Her neyse, gideceksek bir an önce yola koyulsak iyi olur.

“Emirler geldi. Beyler, kış sporlarıyla aranız nasıl? Norden’in kuzeyine gidip güzel bir ebelemece oynayalım.”

Ah, hay sıçayım.

Anakarada emre amade bekleme işi de buraya kadarmış.

“Sevgili vatanımızın kamu fonlarıyla görkemli bir iş çıkaralım, ne dersiniz?”

“““Anlaşıldı!”””

“Güzel.” Tanya başıyla onaylayıp peş peşe emirler yağdırmaya başlar. “Durum ortada, bu yüzden Muharebe Grubu’nun ana kuvvetlerine ben liderlik edeceğim. Binbaşı Weiss, 203. Hava Büyücü Taburu’nu alıp önden gidin.”

İmparatorluk toprağı olan Norden’e hem deniz hem de hava yoluyla ulaşmak şarttır.

“Sızmanın ölçeği düşünüldüğünde, muhtemelen tümen düzeyinde hareket etmiyorlar. Keşif taarruzu düzeyinde birkaç saldırı düzenlemek isterseniz, inisiyatif sizde.”

“Anlaşıldı. Öncü birlik biz olacağız.”

İşi başıyla onaylayan komutan yardımcısına bıraktığı sürece, teferruatta tek bir hata çıkmayacağından emindir.

“Üsteğmen Serebryakov’u yanımıza alabilir miyiz?”

“Üzgünüm, bu sefer olmaz. Karargâhta yeterince adam kalmayacak.”

“… Doğru ya.”

Düşman topraklarında işler nasıl yürürse yürüsün, her ne kadar askerî yönetim altında olsa da burası bizim kontrolümüzdeki bir bölge. Birliğin durumu göz önüne alındığında… Tanya, karargâh unsurunun işlerliğine öncelik verilmesi gerektiği yönündeki kararını öz ve net bir şekilde açıklar.

Bir pürüz varsa, o da ana kuvvetlerin hangi güzergâhı izlemesi gerektiğidir.

“Topçu birliği ne yapacak?”

O ana kadar sessizliğini koruyan Meybert’in sorduğu soru tam da bu noktaya parmak basmıştır.

“Kesin bir şey söyleyemem.”

Tanya bunu söylemek zorunda kaldığına pişman olduğu anda Serebryakov, kışla nöbetçisinden gelen ve bir ziyaretçinin olduğunu bildiren telefona yanıt vermek üzere fırlar. Kim olduğunu duyduğu an seslenir: “Albay von Degurechaff, Albay Uger sizi görmeye geldi.”

“Ha?” Tanya’nın sesi neşeyle şevk kazanır. “Albay Uger mi? Harika. Bu işi tereyağından kıl çeker gibi hallederiz.”

İçeri buyur etmesini söylemesine bile gerek kalmaz. Daha doğrusu adam o kadar hızlı belirir ki içeri dalmış demek daha doğru olur.

Genelkurmay’ın birlik intikallerinden sorumlu adamı, intikal emriyle eş zamanlı geliyorsa, buna ışık hızında iş bitiricilik denir.

Ne mutlu ki gelir gelmez doğrudan sadede gelir.

“Limana kadar olan kara nakliyesini ben ayarlayacağım. Gerekli teçhizatı doğrudan kuzeye sevk edebiliriz. Yalnız fazla ağır teçhizata bel bağlamamanızı rica edeceğim.”

“Partizan avına çıktığımız için mi yani?”

“Norden deniz yolu tam bir darboğaz, oradan tonla ağır teçhizat geçirecek kapasitemiz yok.”

Zamanın ruhuna uygun bir selamlaşmayı bile es geçen bu tavır, tam da Genelkurmay seçkinlerinden bekleyeceğim türden bir hareket, hakkını teslim etmeliyim. İşten anlayan biriyle iş konuşmak öyle rahat ki.

Doğrudan ve net bir iş teklifine aynı netlikte yanıt verilir.

“En azından en kritik zırhlı birlikleri ve topçuyu sevk etmek isterim…”

Baktığı an iç çeker. “İkmal sistemi Norden’deki dağ muharebesine göre kurgulandı.”

Bunun neredeyse imkânsız olduğunu ima etmesi üzerine Tanya sorar: “… Norden’in kuzeyindeki demiryollarının durumu nedir?”

“Özetle, elimizde sadece savaş öncesinden kalma ve kısmen hizmete açabildiğimiz hatlar var. Askerî vagon ve demiryolu aracı taşıyacak kapasite neredeyse hiç yok.”

“Savaşın başında Norden’de ağır teçhizat bulunduğunu hatırlıyorum…”

“Evet, göndermiştik. Ve dersimizi aldık Albay. Oralarda zırhlı birlikleri ikmal etmek aşırı zor.”

“Kusura bakmayın ama topçu bataryaları sorun çıkarır mı?”

“Orada yedek teçhizat var, yani sıkıntı yaşamazsınız. Gerçekten.” Yüzünü buruşturur. “En büyük sorun, herkesi içeri soktuktan sonra geri çıkarmak o kadar kolay olmuyor.”

Norden meselelerine müdahil olup Anlaşma İttifakı’na birlik yağdırdığımız zaman, Cumhuriyet böğrümüze darbeyi indirmişti.

İmparatorluk ve İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı için bu travmayı bir kez yaşamak fazlasıyla kâfi gelmişti. Muharebe Grubu’nun stratejik intikal için kompakt bir birlik olarak kurulmasının sebebi de tam olarak buydu.

Her şey stratejik esneklik arzusundan doğmuştu.

Lakin sahada olanların kendilerine göre düşünceleri vardır. Bir komutan olarak Tanya endişelerini dile getirmek zorundadır.

“Durumu anlıyorum; fakat… topçumuz olsa bile zırhlı birliklerimizin elimizden alınması kabul edilemez. Bütün tank mürettebatımızı araçlarından çıkarıp piyadeye dönüştürelim mi yani?”

Karma sınıf bir birliğe sahip olmanın bütün esprisi farklı sınıfların harmanlanmasıdır.

Tank mürettebatını tankından çıkarıp savaştırırsanız, buna en fazla “piyade” denir. Ve tanksız tankçıların amatörlerden pek bir farkı yoktur.

“… Hım. Doğru bir nokta…” Ancak biraz düşündükten sonra Uger’in bulduğu çözüm beklenmediktir. “Şey, peki ya onları motosikletli birlik yapsak?”

“M-Motosikletli birlik mi?”

“Bunca endişeniz esasen hareket kabiliyetiyse, kesinlikle çok iş görürler. Üstelik böyle partizanlara karşı hiç de fena bir fikir değil.” “Gerçi düşmanınızın aslında bölgeye sızan Federasyon büyücüleri olduğunu duydum ama ne dersiniz?” Sezgileri dehşet derecede kuvvetli. Yine de plan ne kadar iyi olursa olsun, bir subayın ikmalin nereden geleceğini bilmesi şarttır.

“Motosikletler hakkında biraz daha detay verin.”

“Cumhuriyet Ordusu’ndan ganimet alınmışlardı ancak Demiryolları Dairesi iyi durumda olan birkaç tanesini ele geçirdi.”

Ganimetse, resmi envanter sayımının dışında kaldıkları anlamına gelir. Yani evet, bu konuda esneklik göstermek mümkündü. Lakin öte yandan, resmi tahsisat olmadıkları için modelleri birbiriyle uyuşmayabilir.

Bireysel bir grup için araçların farklı modellerde olması pek sorun teşkil etmez. Ancak Tanya’nın ihtiyacı olan şey, koca bir birliğe hizmet edecek araçlardır.

“Sormak bağışlayın ama tüm bir birliği teçhiz edecek kadar aynı modelden tedarik edebilir misiniz?”

Uger’in cevabı sessiz bir baş hareketi olur. Özgüvenli onayını sözel olarak sürdürür: “Bir bölüğe yetecek miktar kafi gelecekse, kendi yetkime dayanarak onları derhal sizin için hazır ederim.”

“Yarı yolda bırakmazlar değil mi? Asla gelmeyecek yedek parçaları beklerken süs eşyasına dönüşmesinler de.”

Uger onun bu endişesini gülerek geçiştirir. “Mükemmel bir soru, Albay von Degurechaff. Bu tür harekât varsayımlarına karşı sorgulayıcı bir tutum sergilemek mühimdir. Fakat kime sorduğunuzu unutmamanızı umarım.”

Göğsünü gururla kabartan bu adam bir lojistik uzmanıdır.

Harekât alanını anlayan ve gereken desteği sunabilen, minnet duyulası bir cephe gerisine sahip olmak işte böyle bir şeydir. Bir dostun size ‘hiç sorun değil’ demesi ne kadar da güven verici. Herkesin güvenebileceği bağlantılara ihtiyacı vardır. Yaşasın sosyal sermaye!

“… Bir lojistik uzmanına sormak ne kadar da nezaketsizce oldu. Lütfen bağışlayın.”

Taksi, şirket arabası veya evet, askerî araç bile olsa, operasyonel kullanım için standart ve yeknesak olmaları beklenir. Ganimet teçhizat olmaları detayını göz ardı edersek, herkese yetecek sayıda bulunması güzel bir şeydir.

Tanya özür dilercesine başını eğer.

Tamirat ve yedek parça tedariki garanti edilebiliyorsa, Tanya’nın şahsen hiçbir itirazı olamazdı.

Geriye tek bir şey kalıyorsa… Tanya topu, o ana kadar sessizce oturan emrindeki subaya atar.

“Yüzbaşı Ahrens, siz ne dersiniz?”

“Seve seve kabul ederiz efendim.”

“Sizin için uygun yani?”

Araçları bizzat kullanacak kişilerin fikrine saygı duymak istediği için sormuştu; ancak anında gelen yanıt biraz şaşırtıcı olur. Tank içindeki zırhlı birlikten, çok daha savunmasız motosikletli birliğe dönüştürülmeyi bu kadar kolay kabulleneceğini düşünmemişti.

“Anakarada kışlanın nöbetini tutmaktan katbekat iyidir efendim. Hem tanklarımız tepeden tırnağa bakımdan geçer, biz de dağda bayırda koşturan çocuklara döneriz.”

“Anlıyorum.” Tanya durumu kavrar. Zorunda kalmadıkça adamlarını geride bırakmayı o da istemezdi.

Bu sadece Ahrens’le alakalı bir durum da değildir. Bütün askerlerin kendi birliklerine olan bağı muazzam derecede güçlüdür; birbirine kenetlenmiş tank mürettebatından sorumlu bir zırhlı birlik komutanıysanız bu durum çok daha geçerlidir.

“Aa, yalnız tek bir şey var efendim.” Ahrens endişeli bir edayla ciddi bir şekilde söze girer. “Bu durum sadece tanklarımız bakımdan geçip geri gelene kadar geçerli, değil mi?”

“Gayet makul bir endişe.” Tanklarını motosikletlerle takas etmek zorunda kalmaktan nefret edeceklerinden emindi. Bu düşünce son derece mantıklı olduğu için Tanya söze girer: “Albay Uger, sizin gibi usta bir lojistik uzmanını zor durumda bırakmak istemem ama… bunu yazılı bir belgeye dökebilir miyiz?”

Ona şöyle bir baktığında, adamın yarı anlayışlı yarı hayal kırıklığına uğramış bir hali vardır. Bu adama karşı tetikte olmak şarttı.

Ağzımızı açıp bir şey demeseydik teçhizatımızı kim bilir nereye postalamıştı! Genelkurmay’daki bir seçkin için ‘sinsi bir kişiliği var’ demek iltifat sayılır ama bunun da bir sınırı olmalıydı.

“Senden de hiçbir şey kaçmıyor—tamamdır. Sadece benden çıkan bir söz olarak bırakmayıp Personel Dairesi üzerinden müzakere edilmiş resmi bir emre dönüştüreceğim.”

“Müteşekkirim.”

“Eh, anlıyorum seni. Ne de olsa teçhizatsız kalacak olan sizdiniz.”

Tanya bir an için ona sitemkâr bir şekilde patlayacak gibi olur ama derhal çenesini tutar.

Onun ne hissettiğini anlamaktadır.

İkmal sıkıntısı çektiklerinde peş peşe talepte bulunup durmuştu. Doğal olarak bu taleplerin muhatabı da cephe gerisindeki adamlardı. Tüm o yükü Uger’in göğüslediği düşünüldüğünde, onun bu “numaralarına” biraz daha müsamabayla bakması gerekebilirdi.

Tasarruf edeni hor görmek, örgütün tamamını hiçe sayan aptalca bir kompartımancılığın ta kendisidir.

Komünistler gibi her şeyi A’dan Z’ye planlayabileceğini iddia etmek aptallıktır; ancak elinizin altında sihirli bir cin yoksa hiç kimse kaynakların seçimi ve yoğunlaştırılması zorunluluğundan kaçamaz.

“Sınırlı kaynakları idare etmek epey zor iş, değil mi?”

Sınırlı kaynakların gitmesi gereken yere ulaşmasını sağlayan kişi için mi? Bunun cevabı elbette evet.

“Öyle valla. Neyse, ben artık müsaadenizi isteyeyim.”

Şapkası kolunun altında ayağa kalkarken mahcup bir edayla gülümser. Çağrıldığında bu saatte kalkıp gelen türden bir dostluğa minnettar olmak gerek muhtemelen.

İkimiz de profesyoneliz.

Öyleyse yapmamız gerekeni yapalım.

“Pekala, size kolay gelsin.”

“Bana güvenebilirsiniz.”

NİSAN BAŞI, BİRLİK YILI 1927, ESKİ ANLAŞMA İTTİFAKI TOPRAKLARI, OSFJORD YAKINLARI

Gökyüzüne baktı; işte geri dönmüştü… Rüzgâr saçlarının arasından süzülüyor, ciğerlerine çektiği hava buram buram memleket kokuyordu.

Bu kıyılardan uzak kalalı o kadar uzun zaman olmuştu ki, yine de sanki aradan yalnızca kısacık bir an geçmiş gibi hissettiriyordu.

Baba, ben geldim.

Hepimizin korumak için çabaladığı o ülkeye geri döndüm.

Ayaklarımın altındaki toprak bile bir başka hissettiriyor. Burası benim, bizim, halkımızın doğup büyüdüğü ve can verdiği yer.

Burası bizim yuvamız.

Benim, hepimizin koruması gereken yer tam da burası.

Yolda düşen silah arkadaşlarımıza ve babama ant içtiğimiz gibi, geri alacağımız vatanımız burası.

Öyleyse başlıyoruz. Mary, kendisini neşeyle karşılamaya gelen partizan arkadaşlarına hevesle katıldı ve hepsi omuz omuza ortak karargâha doğru yürümeye başladılar.

Vatanını özgürleştirme mücadelesi olduğundan, içindeki heyecan ve azim bambaşkaydı.

Bunca zamandır neredeyse tek başlarına savaşan partizanlar, denizlerin ötesinden yardıma koşan Milletler Topluluğu ve Federasyon büyücüleriyle sigaralarını paylaşıyor, rahat bir havada sohbet ediyorlardı.

Partizan liderleri Yarbay Drake ve Albay Mikel ile karşılaştıklarında sanki bir kutlamadaymışçasına coşkuyla kucaklaştılar; o sırada kameralarıyla beliren propaganda birliği de peş peşe deklanşöre basıyordu.

Silah arkadaşlarının sıkıca el sıkışması, aralarındaki dayanışmanın etkileyici bir göstergesiydi.

En azından olaya saf gözlerle bakan biri için manzara tam olarak böyle görünüyordu.

Fakat vatanını geri almak için arkadaşlarıyla yan yana savaşmaya hazır olan bu genç kızın bilmediği bir şey vardı. Asıl meseleye geçmeden önce, hem partizanlar hem de askerler yalnızca kadrajda nasıl durduklarının hesabını yapıyorlardı; çünkü bu fotoğraflara ne kadar ihtiyaçları olduğunun bilincindeydiler.

Ve böylece onun o saf, soylu ruhu acı gerçeklerin duvarına çarptı.

Asıl meseleyi konuşmaya başladıkları anda, partizanlar Drake ve Mikel’in önerdiği geniş çaplı gerilla saldırısından hoşnutsuzluklarını dile getirmeye başladılar.

“… İmparatorluğun torpidolarını mı hedef almak istiyorsunuz? Aptal aptal konuşmayın!”

Anlaşma İttifakı partizanının adeta suratına tükürürcesine verdiği bu yanıt, Mary’nin aklının ucundan bile geçmeyen bir tepkiydi.

“N-ne demek bu şimdi?”

“Siz çekip gideceksiniz. Ama biz burada kalıp savaşmaya devam etmek zorundayız. Dikkatleri böyle üzerimize çekersek…”

Bu hiç adil değildi.

Mary kararlılıkla darbe vurmak istiyordu ancak partizan liderleri, suratlarını asarak onu vazgeçirmeye çalıştılar.

Burası bizim savaş alanımız, diyorlardı. Fakat Mary bunları duyduğunda kulaklarına inanamadı. O buraya kadar savaşmak için gelmişti.

“Hepimiz aynı gemide değil miyiz? Aynı hedefler için savaşmıyor muyuz?”

“Partizan olmak demek, savaşmanın tek yolunun göğüs göğüse çarpışmak olmadığını bilmek demektir. Öyle değil mi, küçük hanım?”

“Ama bizim buna gücümüz var; İmparatorluk Ordusu ile kafa kafaya savaşabiliriz!”

O kadar eğitim almış, bu uğurda nice arkadaşını kaybetmişti. Bütün amaç vatanı özgürleştirmekti. Hepsi vatanlarına bir güç, bir dayanak olmak istiyordu.

Öyleyse neden?!

“Elimizden geleni ardımıza koymayıp İmparatorluk’u adım adım söküp atacağız! Bunda yanlış olan ne?!”

Neden anlamamakta direniyorlardı?

“… Çok gençsin. Biraz sakin ol bakalım. Mesele silah ya da güç meselesi değil.”

“O zaman mesele ne?”

Ona bakıp iç geçirmeleri karşısında dona kalmıştı. Neden derdimi anlatamıyorum?

“Senin gibi kaçıp giden biri bunu anlayamaz.”

“Geri döndüm ben!”

“Büyük cesaret doğrusu.” Bıyık altından gülen yaşlı adam, yüzündeki çarpık ifadeden okunan tiksintiyi saklamaya gerek bile duymuyordu.

Partizanlar, İmparatorluk’a karşı savaşta müttefikimiz olmalıydı; peki neden bize böyle bakıyorlardı? Sanki yabancıymışız gibi?

Bizi kabullenmemeleri akıl alacak gibi değildi.

Onları dost bellemekle hata mı etmişti? Kendi insanı nasıl böyle korkunç bir şey söyleyebilirdi?

Gerilen dudaklarının arasından bu soruyu haykırmasına az kalmıştı. Olaylar böyle devam etseydi, hiç şüphesiz ağzından çok ağır sözler dökülecekti.

Buna engel olan tek şey, Drake’in gözlerindeki o anlık çakış oldu. “Teğmen Sue! Bu kadar yeter.”

Omuzlarından tutup onu geriye çektiğinde Mary kendine geldi.

Partizanlar ona öfkeyle kaşlarını çatarak bakarken, üstlerinin yüzünde samimiyetten uzak, donuk tebessümler vardı.

Ortamın havasını okuyamayacak kadar toy bir kız değildi.

Mary, tepkisinin nasıl karşılanacağını çok iyi biliyordu. İçine sinmese de nerede durması gerektiğini bilecek olgunluktaydı.

Arka plana çekilmiş halde, abartılı bir nezaketle pazarlık yapmalarını izledi. Neden?

“Astımın huzursuzluk çıkardığı için özür dilerim.”

“… Bir Milletler Topluluğu subayının halimizden bu kadar iyi anlaması ne garip. Ne acı bir devirde yaşıyoruz.”

“Çocukların eline silah vermekten başka çaremizin kalmadığı bu devrin de canı cehenneme. Her neyse, buradaki yerel uzmanların fikrini duymaktan memnuniyet duyarım. Hedef olarak nereyi önerirsiniz?”

Drake ve partizanlar, sanki üstü kapalı bir şeylerin bilincindeymişçesine kafa kafaya vermişlerdi…

Mary dilini ısırdı ama kafasında sorular fırıldak gibi dönüyordu. Neden Drake’i dinliyorlar da benim söylediklerim kulaklarına bile ulaşmıyor?

Hayır. Başını salladı. Eğer haksızsam, nerede hata yaptığımı sorgulamalıyım.

Şimdilik dinlemeliyim.

“Sonra kendi düşüncelerimi söylerim,” diyerek kendini ikna etmeye çalıştı ve soğukkanlılığını toplamak için elinden geleni yaptı.

Ülkemin özgürlüğü için…

Babamın toprakları için…

Kendine hâkim olup bu gururlu direnişçilerin söyleyeceklerine kulak kabartabilirdi.

Odaklanmış bakışları sertti; ancak bu tamamen ciddiyetinden ileri geliyordu.

“Kıyıdaki radar sahasını ve fiyortların dış kısımlarına kurdukları hücum botu ikmal üslerini vurmanızı istiyoruz.”

Mikel’in bir süre sessizce düşündükten sonra onlarla aynı fikirdeymişçesine başını sallaması garibine gitmişti; yine de Mary, İmparatorluk Ordusu üslerine saldıracak olma düşüncesiyle heyecanlanmıştı.

İhtiyaç duydukları şey bu olmalıydı. O hâlde ben de varımı yoğumu ortaya koyacağım. Böyle yaparsam aramızdaki anlaşmazlıkları aşabileceğimize inanıyorum.

Çünkü biz müttefikiz.

Farklı düşüncelere sahip olsalar bile, inandıkları hedefler aynıydı. Sessizce gözlemlemeye karar vererek izledi; Mikel’in İmparatorluk’u nasıl alt edebileceklerini konuşmaya başlayacağından emin bir şekilde bekledi.

“Ne demek istediğinizi anlıyorum. İyi bir iş birliği sağlayabilmek için, sizin önerdiğiniz şekilde savaşmak muhtemelen tek çaremiz.”

“Teşekkürler. Şehirde bir kargaşaya sebep olmak istemiyoruz.”

Yumruklarını tokuşturdular ve son derece güven verici bir biçimde anlaşıyor gibi göründüler. Fakat bu işte Mary’nin içine sinmeyen bir şeyler vardı.

“Size bir zorluk çıkarmayacağız.”

Mikel’in bu sade açıklaması ona fazla tuhaf gelmişti.

“Haşereler, birer haşereye yaraşır şekilde kenarda köşede savaşacaktır.”

“Şaşırdığımı söylesem yeridir. Dürüst olmak gerekirse, Federasyon’dan kişilerin…”

“İçişleri Halk Komiserliği’nden bir ajan sizinle temas kurmadı mı?”

“Evet, onlardan haber aldık ama doğrusu pek inanmamıştık.”

“… Eh, güvenin temelini eylemler oluşturur, bu yüzden şüpheniz makul.”

Mikel neşeyle konuşmaya devam ediyordu fakat Mary buna bir anlam veremiyordu. Neden bu kadar pasif davranıyordu ki?

“Sizin bu sözde savaşınıza engel olmayacağız. Ancak yardımcı olabileceğimiz bir şey olursa haber verin yeter.”

Bu da ne demekti böyle?

Baştan beri dinliyordu ama adamın söylediklerinden tek bir şey bile anlam çıkartamıyordu. Konuşmanın gidişatından anlayabildiği kadarıyla, sanki… savaşmamak üzerine bir toplantı yapıyor gibiydiler.

İmkânı yoktu. Bu düşünceyi kafasından atmaya çalıştı; fakat harekâtı koordine etmek için yapılan bu toplantı, daha çok komplocuların bir araya gelmesini anımsatıyordu.

“Bir şey sorabilir miyim? Neler oluyor burada?” Mary elinde olmadan lafa girdi.

Heyecanla aldığı derin nefesin sesi, adamın kulaklarında tuhaf bir şekilde yankılandı.

“Teğmen Sue, kendinize gelin.”

Aslında bunun beklediğinin aksine bir gelişme olduğunu söyleyemezdi. Yarbay Drake, çileden çıkmanın eşiğindeki genç üsteğmeni azarlarken içinden derin bir ah çekti.

Bir olay çıkmasını önlemek için muhtemelen bir süreliğine oradan uzaklaşmaları gerekiyordu. Bunu söylemek hoşuna gitmiyordu ama üst kademe Sue’nun Anlaşma İttifakı halkıyla aralarında bir köprü olmasını umsa da… kız henüz çok toydu.

Fayda sağlamak bir yana, resmen ayak bağı oluyordu.

Yine de onu başından savamazdı; çenesini kapatıp Anlaşma İttifakı’nda bir sivil gibi yaşamasını da söyleyemezdi.

Tek çaresi ona ders vermek olunca, elbette iç çekmekten başka yapacağı bir şey kalmıyordu.

“Kusura bakmayın, Albay Mikel. Durumu ben ona açıklayacağım. Direniş toplantısına devam etmeyi size bıraksam olur mu?”

“… Sorun değil ama…”

Mikel anladığını belirtircesine başını sallarken Drake özür dilercesine başını eğdi. Üstlerine karşı duyduğu öfkeyi zorlukla bastırabiliyordu. Disiplinsizlik yüzünden kendilerine güldürmektense, söz geçiremediği astıyla birlikte oradan çekilmek ikisi için de daha iyiydi.

Hâlâ ne olup bittiğini kavrayamıyorsa, Teğmen Sue ne kadar da acemi bir askerdi böyle!

Subaylık eğitimini nerede almıştı ki? Büyücülerin alelacele eğitilip sahaya sürülmesinin ne kadar tehlikeli bir şey olduğuna hayıflanmaktan başka elinden bir şey gelmiyordu.

Savaş yüzünden subay kıtlığı çekiliyor olabilirdi; ama yetkinliği bile olmayan birine üsteğmen rütbesi vermek de neydi böyle! Drake, toplantıdan dışarı sürüklemek zorunda kaldığı astının karşısına tam bir baş ağrısıyla dikildi.

Ne kadar düşüncesiz olabileceğini anladığımı sanıyordum. Ama kendi ülkesinin partizanlarını bile anlayamayacağını hiç tahmin etmemiştim!

Şimdiye kadar defalarca içini döküp şikâyet etmişti, saçmalıktı ama anlaşılan o ki kafasını kurcalayan kaygılar yine su yüzüne çıkacaktı.

“Anlamamanıza şaşırdım doğrusu. Anlaşma İttifakı halkını korumaya yönelik tedbirlere karşı çıkacağınızı hiç düşünmemiştim.”

Karşısına geçip surat asarak itiraz eden kişi küçük bir kız çocuğu olsaydı, Drake belki bunu sevimli bulabilirdi.

Ancak ikisi için de ne yazık ki…

Mary Sue, burada bir genç kız olarak değil, bir üsteğmen olarak bulunduğunun bilincinde değil gibiydi.

“… Böyle davranmayı nerede öğrendiniz siz?”

“Yarbay Drake? Ben kötü bir şey yapmaya çalışmıyordum ki!”

Bakışlarındaki ifade tek amacının İmparatorluk’tan intikam almak olduğunu söylüyordu; bunu anlamak da imkânsız değildi hani.

Drake de nihayetinde bir insandı. Etli kemikli bir insan. Düşman kendi vatanını işgal etmiş olsa, o da çetin bir direnç göstermek isterdi. Bir birey olarak bunu anlıyordu.

Anlıyordu anlamasına ama bir asker olarak bu durum midesini bulandırıyordu.

“Şehrin altını üstüne getirmeyi mi planlıyorsunuz?”

Yüzündeki bu sert ifadeyi korumak zorunda kalmasına dürüstçe şaşırıyordu ama… Gerçekten anlamıyor muydu?

İmparatorluk muhafızlarının konuşlandığı yer o büyük şehirdi.

“Büyük bir çatışmaya girerseniz, sivillerin iki ateş arasında kalacağını bilmiyor musunuz?!”

“Benim öyle bir saldırı gerçekleştirme niyetim yok!”

“Mesele niyet meselesi değil!”

Birinin ‘Amacım bu değildi’ dediğini kaç kez duymuştu kim bilir? Bu laf, ceset dağlarının telafisi olabilir miydi sanki?

“… ‘Şehirden uzak durun. Özellikle de muvazzaf ordu mensuplarını şehirde kesinlikle istemiyoruz.’ Partizanların söylediği şey bu, bunu göremiyor musun?”

Partizanların saldırı için önerdiği yerleri inceleyen herkes durumun ne kadar açık olduğunu anlardı. Seçtikleri hedeflerin hepsi sapa yerlerde ya da en azından yerleşimin neredeyse hiç olmadığı dış mahallelerdeydi. Olası bir saldırıda iki ateş arasında kalacak sivil sayısını asgaride tutmaya çalışıyorlardı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, buralar İmparatorluk Ordusu ile düzenli ordunun çatışıp durabileceği türden alanlardı.

“Söylediklerinizden tek bir kelime bile anlamıyorum. Onlara yardım edersek çok daha etkili bir şekilde direnebiliriz.”

“Bence adamların ayağına bağ olmaktan başka bir şey yapmıyoruz.”

“Ha?”

Belki de böyle bir ihtimali aklının ucundan bile geçirmemişti. Üsteğmen Mary Sue’nun ağzından bozuk bir makineden çıkar gibi tuhaf bir ses döküldü.

Ona laf anlatmak kolay olmayacaktı.

Her şeyi tane tane açıklaması gerektiğini fark eden Drake, doğrudan gözlerinin içine bakarak dikkatle konuştu.

“Adamlar için yükten başka bir şey değiliz. Başlarını ağrıtan şeyler arasında İmparatorluk Ordusu’ndan hemen sonra biz geliyoruz. Teğmenim, bu söylediklerimi duymaktan hoşlanmadığınızı biliyorum ama lütfen idrak etmeye çalışın.” Sözlerini, kızın parıldayan gözlerine bakarak vurguladı. “Bakın, partizanlar bize istemeye istemeye yardım eli uzatıyor. Onların başını daha fazla belaya sokamayız.”

Şehre girersek işler sarpa sarardı.

Bu durum hem partizan kanadı hem de Milletler Topluluğu ile Federasyon orduları için geçerliydi.

Muhtemelen İmparatorluk Ordusu bile meskûn mahallerde savaşmak istemiyordu. Dile getirilmemiş bu sükûnet arzusu sayesinde, eski Anlaşma İttifakı şehirlerinin nispeten huzurlu bir hava sürdürmesi neredeyse tuhaf bir durumdu.

Üstelik harp hukuku açısından da, kent merkezlerinde çıkabilecek hassas çatışmalardan mümkün olduğunca kaçınmak gerekiyordu.

“Ne?! B-biz—!”

Drake daha ne olduğunu anlamadan Mary çoktan toplantının yapıldığı yere koşup doğrudan partizanlara sormaya başlamıştı.

“O kadar laf anlattıktan sonra hem de…” diye geçirdi içinden. Yine de bu düşünceyi bastırınca, kızın neden böyle fırlayıp gittiğini anlayabiliyordu. Drake’in şahsi kanaatine göre kız olayı anlamıyor değil, gerçekleri kabul etmek istemiyordu.

Onlara gerçekten ayak bağı mı olduklarını sorarken sesi adeta çaresizlikten titriyordu.

Drake’in izlediği kadarıyla, partizanların ona verdiği yanıt oldukça samimiydi.

“Lütfen hakkımızda kötü düşünmeyin. Ancak burada bulunmanız bizim için sıkıntı yaratacaktır.”

Buruk bir ifadeyle mırıldanılan bu sözler, partizanların içinde bulunduğu durumu özetler nitelikteydi.

Onlar isyancıydı. Ama neresinden bakılırsa bakılsın bir ordu değillerdi.

Her biri aynı zamanda bu topraklarda yaşamını sürdüren yerli halktı. Muharebe alanları hem savaşmak zorunda oldukları bir yer, hem de insanların hayatlarını idame ettirdiği bir yaşam alanıydı.

İşte bu yüzden, bir yandan düşmana kayıp verdirirken bir yandan da gündelik yaşamı muhafaza eden o hassas dengeyi korumak zorundaydılar.

“Partizan hareketinin tuhaf bir denge üzerine kurulu olduğu söylenebilir.”

Düşmanla bir nevi ortak yaşam sürdürdüklerini söylemek fazla aşırıya kaçmak olurdu.

Ancak İmparatorluk Ordusu’nun eski Anlaşma İttifakı topraklarında konuşlanmış olduğu gerçeği göz ardı edilemezdi. Mevcut şartlar altında, şehirde güç belayla korunan o kırılgan barış ortamı yerle bir olurdu.

“Ama bu, bu resmen düşmanla iş birliği…”

“Cümlenizi orada kesin, Teğmen Sue… Şehrin dış mahallelerini birbirine kattığımızda, merkezdeki garnizon gücünün zayıflayacak olmasına şükredelim yeter.”

Mesele kavramakta zorlanmasından ziyade, duygusal olarak kabullenememesiydi. Drake onu oradan çekerken bir kez daha iç çekti.

Savaş karmaşık bir şeydir. Sahada böyle şeyler yaşanır. Bunu ona kavratabilmek deveye hendek atlatmaktan zordu. Savaş dediğin sadece tüfek patlatmaktan ibaret değildi.

Ne zaman, nerede ve nasıl savaşılacağı, emrinde adamlar olan bir subayın düşünmesi gereken çetrefilli meselelerdi… ama belli ki aldığı eğitimde bunlara pek değinilmemişti.

“Astımın bu nezaketsizliği için özür dilerim.”

“Sorun değil, nihayetinde bizim kendi talebimizle ilgili bir durum. Yine de bu kadar anlayışlı davrandığınız için teşekkür ederiz.”

Partizanlar minnetle başlarını eğerken içten içe onlar da muhtemelen öfkeliydiler. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, işlerin bu şekilde yürütülmesi gerektiğini biliyorlardı.

Bu kız neden hırçınlaşmak yerine işin bu ince noktalarını bir türlü anlayamıyordu?

“Bunu öylece kabul mü edeceksiniz?!”

“Çok mu ezikçe davrandıklarını söylemeye çalışıyorsunuz?”

“Ihh!”

Sessizliğe gömülüşüne bakılırsa, söylemek istediği şey tam olarak buydu. Direnişçi Albay Anson Sue’nun kızı olduğu göz önüne alınsa bile, fazla dar kafalı davranıyordu.

Hor görme, aşağılama ve acıma; anlayış göstermekten en uzak hislerdi.

“Teğmen Sue, bizler ayak bağı olan tarafız.”

“Fakat…” diyerek itiraz etmeye yeltendi ama Drake onu tekrar tekrar uyardı. Eğer burada patlarsa, işlerin sonunun iyi bitmesine imkân yoktu.

Partizanlar duygusal hareket etmiyorlardı; bilakis akıllıca bir direniş sürdüren birer stratejist sayılabilirlerdi. Yürüttükleri hareket, bu şartlar altında sürdürülebilecek en iyi direniş biçimiydi. Onları ancak aklını yitirmiş biri eleştirebilirdi.

“Siz vatanınızdan kaçmayı başardınız. Ya da daha doğrusu, kaçacak kadar şanslıydınız demeliyim.”

Dürüst olmak gerekirse içinden, “O zaman neden geri döndün ki?!” diye bağırmak geliyordu.

Vatanını bu kadar çok düşünüyorsan, burada kalmak zorunda kalan insanlara neden biraz olsun anlayış gösteremiyorsun?

“Pek çok insanın kalmaktan başka çaresi yoktu. Onları eleştirmeye hakkı olan yegâne kişiler, bu şartların ortasında savrulan çocuklardır ancak.”

“Yani bunun kabul edilebilir olduğunu mu söylüyorsunuz?!” diye karşı çıktı, neredeyse gözyaşlarına boğulacak haldeydi.

Fakat bu, yalnızca bir çocuğun sızlanmasından ibaretti. Burası bir muharebe alanıydı, gerçekliğin ta kendisiydi ve yetişkinlerin dünyasıydı. Kriz geçirdiğinizde vasinizin sizi teselli edeceği şefkatli bir yer değildi.

“Muhtemelen göstermeliyiz,” dedi Drake.

“Ama…” diye nefesi kesildi. Onun böyle söyleyeceğini tahmin etmiyor muydu? En azından, aynı fikirde olmadığı kesindi. Şimdi de inatçı bir kararlılıkla sesini yükseltiyordu. “Burası Anlaşma İttifakı’nın vatanı! Lütfen buranın İmparatorluk Ordusu tarafından işgal edildiği gerçeğini göz önünde bulundurun!”

“Doğru. İmparatorluk Ordusu tarafından işgal edildiği gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız.” Duygusal argümanlar, nihayetinde bir yürek meselesi miydi? “Burası bir harp meydanı, fakat aynı zamanda insanların yaşadığı bir yer. Kendi dışındaki insanların da çektiği sıkıntıları biraz olsun düşün!”

Anlaşma İttifakı halkının, kendi ülkelerinin bir savaş alanına dönmesini istemeleri için hiçbir sebep yoktu. Kurtuluş mücadelesinin daima insanın kendi evinde verilmek zorunda olması ne acı bir ironiydi.

“Düşmandan nefret etmeni engelleyemem, ki bu gayet doğal; ancak Teğmen Sue, bizler askeriz. Ben kuralları esnetenlerden biri olsam dahi, emir emirdir, görev de görev. Bunu aklından çıkarmaman gerekiyor.”

“… Anlaşıldı.”

İtirazını istemeye istemeye sineye çekti. Birliğine dönmesini emreden bir bakış attıktan sonra Drake, çıkardığı sigarayı ağzına götürdü.

Bir sigara yakmazsa asla sakinleşemeyecekti.

Tütün kullanımı hava büyücüleri için tavsiye edilmezdi; ancak bu kadar bitkin düştüğünüzde, canınız ister istemez bir tane çekerdi.

“Ah, bu iş gerçekten berbat,” diye mırıldanıp gökyüzüne baktı.

Partizanlarla koordinasyon sağlamak söylemesi kolay ama yapması zor bir işti; kendilerini buldukları durum tam olarak buydu. Evlerinin yerle bir edilmesini istemeyen halkın duygularını gözeterek İmparatorluk Ordusu ile savaşmak oldukça stresli olacaktı.

Eski Anlaşma İttifakı’nın göklerine tek başına bakarken, karşısındaki zalim bir kuzey gökyüzüydü. Kendi ülkesinin kapalı gökyüzü de çekiciliğiyle tanınmazdı elbet, ancak evden bu kadar uzakta buna bakmak pek de iç açıcı değildi.

İşler bir türlü istediğin gibi gitmiyor, diye dert yandı.

Sızlanmaya hakkı olmadığını biliyordu ama hissettiği huzursuzluk son derece gerçekti.

“… Size katılmamın bir mahzuru var mı, Albay Drake?”

Albay yaklaşırken Mikel’in sesiyle birlikte Drake’in efkarla dolmuş zihni anında bir askerin disiplinine geri döndü. “Hiç de değil. Durumumuzda bir değişiklik var mı?”

“Şaşırtıcı bir şekilde, partizanların arasındaki parti irtibat görevlisi durumun icabına göre hareket etmemiz için bize yetki verdi.”

“Öyle mi? Bak bu şaşırtıcı işte.” O kadar beklenmedikti ki düşüncesi bir anda dudaklarından dökülüverdi. “Sormamın bir sakıncası yoksa Albay Mikel, bu bizi dolandırmaya çalışan biri değildir, değil mi?”

“Gerçekler. O hususta en ufak bir şüphem yok.”

Partizanlar ile Federasyon istihbarat teşkilatının temas halinde olduğunu biliyordum ama burada İçişleri Komiserliği’nden bir irtibat subayının bulunacağını hiç tahmin etmemiştim!

“Siz aradaki farkı anlayamayabilirsiniz ama bizim için bir bakışta aşikardır. Toplama kampında sürekli gördüğünüz türden gözleri asla karıştıramazsınız.”

Drake’in bakışları bu habere inanmakta güçlük çektiğini ele veriyordu, ancak Mikel’in sakince verdiği yanıt zihnindeki şüpheleri silip attı.

“… Nüfuzları cidden muazzammış. Buralara kadar bir denetmen göndereceklerini düşünmek… İçişleri Komiserliği gerçekten acımasız bir güruh. Ah…” Drake kendini toparlayıp lafını geri aldı. “Kusura bakmayın, biraz ileri gittim.”

“Hiç dert etmeyin. Ne de olsa gerçek bu ve şu anda neredeyse sınırsız bir hoşgörü atmosferi içindeyiz.”

Mikel’in gülümsemesi Drake için oldukça beklenmedikti. Bunun tam bir baş belası olacağından emindim ama… yoksa gerçekten iyi bir haber mi bu?

“İçişleri Komiserliği’nden gelen emirler… İşi tamamen bize bırakıyorlar. Görevimiz, İmparatorluk Ordusu’nu taciz etmek ve ‘halkın güvenini kazanmak’.”

“Ooo?” der gibi gülümsemek işte böyle bir şeydi.

Tamamen damdan düşer gibi olmuştu.

“Görünüşe göre bu işte fena vakit geçirmeyeceğiz.”

“Buna rağmen kulağa epey stresli geliyorsunuz.”

“Anlaşılıyor mu?” Drake yüzünü buruşturup mırıldandı. “Sanırım Teğmen Sue ve Anlaşma İttifakı’ndan olan diğerleri bu durumu son derece sinir bozucu buluyor. Böyle zamanlar, birilerinin çizmeyi aşmaya en meyilli olduğu anlardır.”

“Zahmet verdiğim için üzgünüm.”

Drake, bu abartısız içtenlik için minnettardı. En azından böyle bir silah arkadaşına sahip olduğu için gurur duyuyordu. Bir erkeğin savaşmak için bundan daha büyük bir sebebe ihtiyacı yoktu.

“Böyle erdemlere sahip bir askerle yan yana göreve atanmış olmaktan gurur duyuyorum.”

Sözlerinde son derece samimiydi.

Bu lanet olası harp meydanını avucunun içi gibi biliyordu; ancak siperlerde yanında böyle bir adam olduğu sürece nereye olsa uçardı.

Bulutlarla kaplı bir gökyüzü, amansız bir soğuk.

Üstüne bir de partizanların buz gibi bakışları. Tüm bunlara göğüs gerebildikten sonra korkacak ne kalırdı ki? Kendi adamlarıyla birlikteydi.

Yanında gözü pek deniz büyücüsü birliği ve güvenebileceği bir komutan arkadaşı vardı.

Üstesinden geleceğim… Drake, Mikel ile yumruğunu tokuşturdu ve yüzünde yenilmez bir tebessüm belirdi.

Görevimizi yerine getirelim.

Taşları yerine oturtalım.

Yapmamız gerekeni yapalım.

Mesele her zaman bu kadar basittir.

““Kara gün dostuma.””

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla