Youjo Senki Cilt 6 – Bölüm 2 / Paradoks

Paradoks

BİRLEŞİK YIL 1926, NOEL’DEN BİRKAÇ GÜN ÖNCE, FEDERASYON TOPRAKLARI, ÇOK ULUSLU GÜÇLER KARARGÂHI CİVARI

Genel kanının aksine, meraklı gözlerden kaçınmaya çalışan gizli görüşmeler çok daha fazla dikkat çeker. Suçluluk hissettikleri bir işi çevirmek için sinsi sinsi dolanan insanlar, doğaları gereği göze batarlar.

“Bu harekâtın amacı tam olarak nedir?”

“Sınırlı bir taarruzla İmparatorluk’un yıpranma sürecini hızlandırmak olduğunu duydum.”

Birleşik güçler karargâhından açıkça ayrılan Yarbay Drake ile Albay Mikel, takvime alelacele sıkıştırılan ve birkaç gün sonra başlayacak olan askeri harekât hakkında ayaküstü birkaç kelam ederek kendilerine tahsis edilen konaklama yerine doğru birlikte ilerliyorlardı.

“Bu karlı gökyüzünün altında mı?” Drake derin bir iç çekip soğuk çayından bir yudum aldı.

Federasyon’un Kış Generali kimseden imtiyaz esirgemezdi. İmparatorluk’a karşı muazzam bir iş çıkarmış olabilirdi fakat dostla düşmanı ayırt edememesi ciddi bir sorundu.

Bırak bu işleri, diye mırıldandı Drake içinden. Kış Generali’nin bir Federasyon yurtseveri olduğu falan yoktu. herkese eşit davranan biri, kimsenin müttefiki olamazdı.

Tarafsız olanlar genelde kibirli bir güruhtan ibaretti.

“Kış Generali ortalığı kasıp kavururken yapılacak en akıllıca şey kapıları bacaları iyice kapatıp oturmaktır. Sosyalleşmenin bile kendine göre bir mevsimi vardır.”

“Buna şüphe yok. Ben de anlam vermekte zorlanıyorum. Fakat…” Mikel yorgun bir tebessüm kondurdu yüzüne. “… Moskova’daki yüksek makamlardan emir aldık—kesin emirler. Söz hakkımız yok. Elimizden hiçbir şey gelmiyor,” diyerek tükürürcesine konuştu.

Drake, Mikel’in ne kadar müşkül bir durumda olduğunu anında kavramıştı.

Açıkça söylemek gerekirse, zalimce bir terazinin dengesini tutturmaya çalışırken sıkışıp kalmıştı. Ne pahasına olursa olsun sonuç alma göreviyle karşı karşıya kaldığından, neredeyse ailesi gibi gördüğü adamlarını tek kullanımlık birer eşya gibi feda etmek zorunda kalacaktı.

Böyle bir durumda vicdan azabı çekmeyen birinde, insaniyet Namına temel bir şeylerin eksik olması gerekirdi. Ne yazık ki bu, harp zamanında tüm komutanların yüzleşmek zorunda kaldığı bir ikilemdi.

“Müttefik Devletler kanadından bu hususta bir duyum aldıysanız, laf aramızda kalmak kaydıyla paylaşmanızı temenni ederim.”

“Bağışlayın, Albay Mikel. Bu hususta en ufak bir bilgim yok.”

“Nasıl yani?”

“Yani diyorum ki Albay’ım. Bize verilen tek emir ‘Federasyon Ordusu ile iş birliği yapılması’ yönünde. Yeni bir gelişmeden haberdar edilsek bile, olayın arka planındaki detaylar asla kulağımıza çalınmaz.” Topuklarını birbirine vurarak resmi bir rapor edasıyla konuştu. Belki de bu kadar absürt bir haberi, aşırı ciddi bir tavra bürünmeden aktarmayı beceremiyordu.

“… Anlaşılan ikimizin de işi zor.”

Drake omuz silkip duvara monte edilmiş raftan küçük bir skoç viski şişesine uzandı. Reçel çaya yakışırdı ama iç dökmek için en iyisi kadim bir dosttu.

Çay bardağına cömertçe doldurup büyük bir yudum aldı.

“Biraz ister misiniz? Aromasını artırır.”

“Aman yarabbim, müttefik bir askerden içki teklifi mi? İki ülke arasındaki münasebetlerin hatırına, diplomasi nezaketi bunu geri çevirmeyi zorlaştırıyor. Kabul ediyorum.”

“… Evet, ben de ısrar ediyorum.”

Mikel bir kahkaha atarak, sırf aroma versin diye konulan azıcık çay dışında neredeyse tamamen skoçla dolu olan çay bardağından bir yudum aldı. Neredeyse tamamı alkol bunun! gibi inceliksiz bir laf edecek değildi. Dünyada ayıq kafayla katlanılamayacak kadar çok saçmalık dönüyordu.

“Ne yapacağız Yarbay Drake?” Mikel’in aniden mırıldandığı bu sözler tuhaf bir şekilde kasvetliydi.

Eh, adama hak vermemek elde değildi. Drake en nazikçe davranışın sessiz kalıp bir yudum daha almak olduğuna karar verdi.

Çok fazla kelama lüzum yoktu.

Bir süre kendilerini içkilerine bıraktılar, fakat ardından Mikel aniden buluşmalarının asıl konusunu açtı. “Resmi olarak bu sınırlı taarruzun amacı bir köprübaşı tutmak. Baharda başlayacak büyük karşı taarruza zemin hazırlamak hedefleniyor, fakat benim şahsi fikrim, zaten elimizden gelen her şeyi yaptığımız yönünde.” Uzaklara, pencerenin dışına diktiği gözleriyle söylediği bu sözler ağırdı. “Buna belalık demeyeceğim ama katı bir yurtsever olarak bile bunun büyük bir risk olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.”

“Ama durumunuz gayet iyi, öyle değil mi?”

“Kâğıt üzerinde…”

Yani demek istiyorsun ki…? Drake gözleriyle sordu, Mikel ise omuz silkti.

“Özetle, elimizdeki tek şey tecrübesiz çömezler. En kötü senaryoda, muhtemelen şu saniyelerde kaydı yapılan acemi erler bile var.”

Drake bu son derece vahim ima karşısında dehşete düştü, kanı çekildi.

“Bu, insanın sıcak bir içkiden aldığı keyfi bile kaçıracak kadar şok edici. Doğru mu bu?”

Eğer bu haber doğruysa, korkunç derecede tehlikeli bir vaziyetin içindeydiler. Ve Drake, duyduğu şeyin fazlasıyla acı bir gerçek olduğu hissine kapılmıştı. Buradaki Müttefik Devletler subayları arasında, Federasyon kanadından gelen resmi bilgilerin gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmadığı herkesçe bilinen bir gerçekti.

Kimsenin buna şaşırmamış olması, Müttefik Devletler ile Federasyon arasındaki ittifakın ne kadar “sıcak” olduğunun açık bir kanıtıydı.

“Bu çok büyük bir bilgi sızıntısı…”

“Yani bilmiyordunuz, öyle mi?”

“Bize pusuya yatmış seçkin birliklerin olduğu söylenmişti.”

Müttefik Devletler İstihbaratı Drake’i kasten yanlış bilgilendirmiyorsa, varılacak sonuç gayet netti: Müttefik Devletler’e verilen istihbarat tamamen uydurma olmasa bile, gerçekten fersah fersah uzaktı.

“Müttefiklerine şirin görünmeye çalışıyor olmalılar. Ya da harekât güvenliğini korumakla ilgili bir durumdur belki ama… Parti’nin içgüdüsü, zayıflıklarını gizlemek üzerine kurulu.”

“Yapma yahu. Peki işin aslı ne? Baharda büyük bir karşı taarruz yapılması sence mümkün mü?”

Mikel kaşlarını çattı ve nihayet kelimeleri zorlukla dökebildi: “Açıkçası, bence mümkün.”

“Federasyon’un bunun için yeterli muharebe gücünü toparlayabileceğini gerçekten düşünüyor musun?”

“Belli bir ölçüde yeniden yapılanıyoruz ama daha da önemlisi… üst yönetim bunu gerçekleştirmek için akıl dışı yollara başvuruyor. İmparatorluk’a bakmayan sınır bölgelerinde sadece bebeklerin ve yaşlıların kaldığını duydum.”

“Bu da kış boyunca güç toplamanız gerektiği anlamına gelir…”

O halde “sınırlı” da olsa bir taarruza girişmenin ne anlamı ne de lüzumu vardı?

Muharebe meydanında edinilen tecrübeler, gereksiz taarruzların sadece aşırı kayıplara yol açmakla kalmayıp beklenmedik karşı saldırılara da zemin hazırladığını net bir şekilde göstermişti.

“Bilemiyorum. Siyasi bir zorunluluktan kaynaklanıyor olabilir…”

“… Hımm, bu yanıt biraz sıkıntılı.”

“Ne?”

Drake, kafası karışmış gibi görünen Mikel adına üzülüyordu ancak bir görevi vardı… Bunu söylemek zorundaydı. “Kayıp vermek istemiyoruz. Federasyon Ordusu’nun bu pervasızlığına çanak tutmak gibi bir mecburiyetimiz de yok.”

“Ah, anlıyorum. Duruşunuzu şimdi çok daha iyi kavradım Yarbay Drake.”

Drake’in ülkesi kendisine geniş yetkiler tanımıştı. Doğal olarak, icap ettiğinde Federasyon’un taleplerini reddetme hakkına sahipti.

Saçma sapan kararlar alan ve inatçılık eden Federasyon Ordusu’na ayak uydurmakta tereddüt ediyordu. Emri altında insanlar olan bir asker olarak sorumlulukları vardı—bir komutanın kutsal ve dokunulmaz göreviydi bu.

“… Sizi bizimle gelmeye zorlayamam. Şüphesiz, görev gayesinin ne olduğu başta olmak üzere akıllarda pek çok soru işareti var.”

“Peki ya siz?”

“Parti emrederse, itiraz etme şansımız yok.” Reddetme hakkı olmamasına kendi kendine gülen Mikel’in yüzünde cesur bir ifade vardı.

“İtiraz etme şansınız yok mu?”

“Bizim için yok. En başından beri hiçbir zaman seçeneğimiz olmadı.”

Ailesi hâlâ lageride olan bu adamın sözleri gayet netti. Muhtemelen Drake’in ancak hayal edebileceği kadar sert bir kararlılığın sonucuydu bu.

Ama onlar savaşmayı seçmişlerdi.

Bu da silah arkadaşının savaşa gireceği anlamına geliyordu.

“Sizin ve birliğinizin isteyerek katılmayacağını anlıyorum. Yine de sizden en asgari düzeyde yardım isteyebilseydim, size geride koruma sağlayacağınız bir görev hazırlayabilirdim.”

İşte bu yüzden Mikel’in bu çıkışı son derece beklenmedikti.

Drake derin bir iç çekerek, kadim dostu skoçun yer aldığı küçük şişeyi dikti ve kehribar rengi sıvıyı son damlasına kadar içti.

Ne abartılı bir incelik ama.

“… Albay Mikel, yabancı gibi davranmayın. Tek bir kelimenize bakar, hallederiz.”

Mikel dikkatle adamın gözlerinin içine baktı.

Anlayamamış gibi nutku tutulmuş görünüyordu.

“Biz askeriz. Sözlerimizi basit tutmalıyız. İnce eleyip sık dokumak karargâhın ve siyasi komiserlerin işi.”

Özetle Yarbay Drake bir büyücü birliği subayıydı.

Büyücü birliği ise korkak gibi yaşamaktansa düşman mermisine kafa atmayı tercih edecek denizcilerden oluşuyordu. Fırtınada dostlarını yüzüstü bırakacak olan varsa gitsin okyanusun dibini boylasın.

“Yağmurlu günler için yanımda şemsiyem var. Tek kelime etmeniz kafidir.”

“Kusura bakmayın ama lütfen bize yardım edin.”

Drake’in cevabı zaten belliydi.

Üst kademelerin ne diyeceği umurunda değildi. Her asker bunu anlardı. Dostları için savaşa girecekti.

Karmaşık tartışmalara mahal yoktu.

“Zevkle.”

BİRLEŞİK YIL 1926, NOEL AREFESİ, İMPARATORLUK ORDUSU DOĞU CEPHESİ HATTINDAKİ BÖLGE, SEMENDER MUHAREBE GRUBU KIŞLASI

“Semender Komuta Yeri, ben Cherubim 01. Alarm!”

“Cherubim 01, ben Semender 01. Alarm sebebi nedir? Durum raporu verin.”

“Bölgenize sızan bir Federasyon birliği tespit ettik. Kuvvetleri yaklaşık iki ya da üç tabur kadar. Ayrıca büyücü birliği olduğunu değerlendirdiğimiz birden fazla sinyal alıyoruz. On sekizinci kare bölgesindeki köye doğru ilerliyorlar.”

Tanya, dost büyücü keşif birliğinden gelen raporla farkında olmadan kaşlarını çatarak ayağa kalktı. Zihnine kazıdığı harita doğruysa, ön uyarı hattını epey geçmişlerdi.

Korkunç bir Noel Baba istilası falan mı başlıyordu? Lanet olsun Varlık X’e ve onun gibilere!

“Semender 01, anlaşıldı. Bir yanlışlık olmadığından emin misiniz?”

“Anlaşıldı. Şüpheniz olmasın.”

“Kahretsin. Çok yakındalar. Ön hat devriye komutanlığındaki pislikler ne halt yiyor?”

“Lütfen bekleyin. Bunlar… kayaklı komandolar. Bu durum teyit edildi.”

Cherubim birliği bir yandan rapor verirken bir yandan da gözcülüğe devam ederek harika bir iş çıkarıyordu.

Sıra dışı derecede yetenekli bir birlik miydiler? Onlardan biraz olsun dövüşmelerini bekleyebilseydim… İçinde cılız bir umut besleyerek, “İstihbarat için teşekkürler,” dedi. “Şu anki göreviniz nedir?”

“Uzun menzilli keşif görevinden dönüyoruz.”

Cık. Tanya dilini şaklatma isteğini bastırdı.

Keşiften dönüyorlarsa, eldeki istihbaratı üsse ulaştırmak birinci öncelikleriydi. Ve bu kadar uzağa sokulduklarına göre, bunu karargâh özel olarak talep etmiş olmalıydı. Buna engel olursa, bu sadece kötü bir izlenim bırakmakla kalmazdı.

Ne yazık ki bu işi kendi başımıza halletmemiz gerekiyordu.

“Cherubim 01, Semender Muharebe Grubu derhal harekete geçecek. Detayları yüksek komuta kademesine iletin. Ayrıca ek bir gelişme olursa bizi de bilgilendirirseniz müteşekkir olurum.”

“Anlaşıldı, Semender 01. Şansınız bol olsun.”

Cızırtılı bir sesle hat kapandığında Tanya bir an düşündü. Her halükarda keşif birliği muhtemelen yüksek komutaya rapor verecekti. Teorik olarak üst kademelerin ne yapılacağına karar vermesini bekleyebilirdik… fakat vurulan yer bizim bölgemizse, Tanya’nın derhal saldırıp düşmanı püskürtmesi gerekiyordu.

Derin bir iç çekilecek andı.

“Bu havada taarruza mı geçiyorlar? Bu Federasyondakiler harbi tuhaf adamlar.”

Pekala, o halde… Tanya ne gibi düzenlemeler yapılması gerektiğini düşündü, fakat… işlem basitti.

Şansına, Binbaşı Weiss’ı son zamanlarda sıkça yürüttükleri o garip görevlerden birine henüz yeni göndermişti. Bu da havada muharebe görevine hazır, tepeden tırnağa silahlı tam bir bölük olduğu anlamına geliyordu.

Ayrıca eğitimdeki bir bölük de konuşlanmak üzere teyakkuzda bekliyordu. Başka bir deyişle, Cherubim’in uyarısı tam zamanında gelmişti.

“02, 01’den acil kodlu mesaj. Görevinizi değiştiriyorum. Hedefinizi derhal on sekizinci kare bölgesine çevirin.”

“… Ne oldu?” Weiss, beklendiği üzere doğrudan bir soruyla maharetle yanıt verdi. Tanya, onun lafı hiç uzatmayan bu harika tarzını tatmin edici buluyordu.

“Dost bir büyücü keşif birliği, geniş bir Federasyon gücünün hatlarımızı geçtiğini tespit etti. Tahminime göre oradaki köye baskın yapmaya gidiyorlar.”

Ona anlatması gereken şey son derece netti.

Görevini olabilecek en basit ifadelerle tebliğ etti.

“Bildiğimiz kadarıyla iki ya da üç kayaklı komando taburu ile sayısı belirsiz büyücü var. Onları en kısa sürede durdurarak savunmaya destek olun.” Bunun üzerine durumu biraz daha açıklığa kavuşturdu. “Dost köylülere destek olun. Düşmanı püskürtün ya da tahliye için zaman kazanın.”

Weiss nefesini tutup kalmadı belki ama o bile bu emirleri hafife alamıyordu. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından sıkıntılı bir sesle yanıt verdi: “Haddimi aşmayarak soruyorum, bunu yeniden değerlendirebilir misiniz? Sadece oyalama harekâtı yapacak olsak bile, sivillerin bulunduğu bir ortama birlikleri muharebeye sokmak…”

“Benim de pek bayıldığım bir şey sayılmaz fakat onları görmezden gelemeyiz. Özerk Yönetim Konseyi’nin köyünü kaderine terk edersek, düşmanın çıkar sağlamasına izin verdiğimiz için General von Zettour canımıza okur.”

Tanya ciddiydi. Zettour, düşmanı bölmeye yönelik bu plana büyük emek harcamıştı.

İttifak kurduğumuz yerel yönetimin güvenliğini sağlayamazsak, gerilla savaşında zafer kazanmayı bekleyemezdik. Güvenliğin esası güvenilirlik ve güvendir. Emniyeti sağlayamazsak kimse bize inanmaz…

“Bunun tam da Noel’in arifesinde yaşanması da cabası. Gerçekten çok… Nasıl desem…? Bu haber moral tutmayı gerçekten zorlaştırıyor.”

“Eh, siyaset böyle bir şey. Sevgili Genelkurmayımızın bir hediyesi, Binbaşı.”

“… Bu muhteşem hediye için çok teşekkür ederim.”

Ne olursa olsun, Weiss’ın tepkisi cephedeki bir askere yakışır türdendi. Siyasi gayelerle yürütülen askerî harekâtlar, ekseriyetle mantıksız insanların talepleri uğruna aptallık etmek anlamına gelirdi.

Bayram bahanesinden hoşlanmasam da Tanya’nın astlarının Noel izni için sabırsızlanmasını anlayabiliyorum. Noel’in resmen yasaklandığı Komünistler için durum nasıldır bilinmez ama Semender Muharebe Grubu’nun en çetin üyelerinin bile yılın bu zamanını iple çektiğinden eminim.

“Sizi tatmin eder mi bilmem ama elimde iyi bir haber de var. Acemice de olsa bölgenin tahkim edilmiş olması gerekir — tabii Özyönetim Konseyi işini yaptıysa…”

“Acemi işi saha tahkimatı mı? Pek bir beklentiye girmeyeceğim.”

Weiss’ın bu senaryodaki yaklaşımı en temkinlisiydi.

Acemiler tarafından inşa edilmiş bir savunma mevzisi Federasyon saldırısına göğüs gerebilir miydi? Benimle hiçbir alakası olmasaydı, bunu şüpheli bir kumar diyerek gülüp geçerdim.

Ne yazık ki Tanya, orta kademe yönetimin bir parçası olarak iki arada bir derede kalmıştı.

“Son adamınıza kadar orada çakılı kalın demiyorum. Taburun geri kalanıyla birlikte ben de şu an sizin tarafa doğru yola çıkıyorum.”

İmkânsız bir görev olduğu için geri çekilmelerine izin verebilseydim ne kadar harika olurdu! Ahhhh. Tanya başını sallar. Şikâyet etmek yok. En azından bu işi bir an önce bitirmeliyim.

Varılacak sonuç basit. Bunun acilen halledilmesi gerekiyor. Ve düşman görmezden gelinemez. İşte her şeyden nefret etmeme sebep olan şey de bu. Sadece “siyasi nedenlerden dolayı” şeklindeki üç kelimelik büyü sözünün büyücüleri çetin savaşların kucağına atabildiği bir dünya, çöplükten farksızdır. Tanrı’nın olmadığının kanıtıdır bu.

Şüpheniz varsa, Varlık X denen canavarın nasıl çileden çıkıp cirit attığına bakmanız yeterli. Her neyse… Tanya önceliğini askerî meselelere kaydırır ve gerekli bilgileri aktarır.

“Bir şey daha: Orada bir irtibat subayı olması lazım. Temasa geçin ve tahliyesini sağlayın. Ardından öne geçip hareketli bir savunma hattı kurun.”

“Anlaşıldı. Yedek bölüğü alabilir miyim?”

“Eğitim durumları göz önüne alındığında onları beklemede tutuyorum. Ana kuvvet sizin tarafa doğru geliyor.”

“Anlaşıldı efendim. O halde şimdi köye doğru harekete geçiyoruz. Her şeyi yakıp yıkmaları talimatını verelim mi?”

Tanya’nın bu soruya yanıtı kısa ve net olur. “Hayır.”

“Israrcı görünmek istemem ama emin misiniz?”

Derinleşen kışı nasıl atlatacağını herkes karakara düşünüyor ve yatacak yer bulmak zor, bu yüzden bu mücadele aynı zamanda o sıcak uyku yerleri için veriliyor. Binaları düşmana bırakırsak büyük ihtimalle kullanacaklardır.

Weiss’ın buraları yakmak istediğini söyleyerek direteceğini tahmin etmek zor değil.

İşte bu yüzden… Tanya’nın cevabı en başından beri bellidir.

“Evet. 02, bu siyasi bir savaş.”

“Yani halkı kötü Federasyon’dan kurtaran bir kahraman rolü mü oynuyoruz?”

Tanya başıyla onaylar. Bak, anladın işte.

Asayişi sağlama zorunluluğunun getirdiği siyasi zaruriyet, bu kasabayı kaderine terk etmemize izin vermez.

Noel eli kulağındayken kendimizi rezil edersek, sonrasında bunun acısını kesinlikle çekeriz.

Ancak açık bir müttefik dışında herhangi biri için canını tehlikeye atacak kişiler… herhalde bir çeşit kaçık olmalı. Gerçek askerler bu tür romantizmden nefret eder.

Bunlar bizim kendi insanımız olsaydı… Semender Muharebe Grubu üyeleri ayrıntı dahi sormadan kendilerini savunmaya adarlardı ama Tanya bunun tamamen farklı bir mesele olduğunu inkâr edemez.

“Seni uyarıyorum, köyü sadece lafta savunmanızı istemiyorum. Elinizden gelenin en iyisini yapın. Ana birlikten takviye kuvvetler geliyor. Taburun geri kalanıyla ben de hızla yetişiyorum.”

“02, anlaşıldı. Ana kuvvetlerden önce varıp oyalama muharebesi icra edeceğiz.”

İsteksiz olsanız bile işinizde baştan savma davranmak kabul edilemez. Weiss’a uyarısını yapıp öncü görevi ona tevdi ettikten sonra Tanya da bizzat harekete geçmek üzere hazırlanır.

Üsteğmen Serebryakov, Tanya telsizdeyken gelmiş olmalı ki her zamanki gibi tam ihtiyaç duyulan yerde hazır beklemektedir. Tanya ona bir bakış fırlatır ve söyler: “Üsteğmen Serebryakov, Muharebe Grubu için alarm verin ve herkesin alarm mevzilerine geçmesini sağlayın.”

“Emredersiniz komutanım! Derhal!”

Tanya’nın emir subayının verimliliğiyle ilgili hiçbir sıkıntısı yoktu. Dürüst olmak gerekirse, komutan yardımcısı ve emir subayı sayesinde bu birlik gerçekten mükemmel bir kaliteye sahipti. Her tarafın üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirdiği bir ekip çalışması, tam da bu çağın talep ettiği şeydi.

“203. Hava Büyücü Taburu’nun geri kalanı havalanmak için hazırlansın. Üsteğmen Wüstemann’ın yedek bölüğünü üssü korumak üzere geride bırakacağız. Teyakkuzda kalın. Tabura bizzat ben komuta edeceğim.”

“O halde komuta Yüzbaşı Ahrens’e mi geçecek efendim?”

Doğru ya… Tanya başıyla onaylar ve ek talimatlar verir. Belki de onu aşırı temkinli olan Yüzbaşı Meybert ile kıyasladığı içindir fakat Ahrens gibi zırhlı birlik komutanları fazlasıyla saldırgan harekâtları tercih etmeye meyillidir.

Papağan gibi aynı şeyleri tekrarlamak istemiyorum ama talimatlar net olmak zorundadır. Muğlak emirlerin yol açtığı karmaşa, aptal amirlerin sebep olduğu bir budalalıktır.

“Onlar üssü korusunlar; yetmiş iki saat geçmesine rağmen yeni bir talimat gelmezse durumu doğu karargâhına bildirip yeni emir istesinler.”

Tabii ki böyle ihtiyati bir senaryonun gerçekleşme ihtimalini düşünmek bile istemiyorum. Yine de bu, kötünün iyisini seçmektir; Tanya’yla irtibat kesilirse yüzbaşının her şeyi yüzüstü bırakan bir aptal gibi davranmasından iyidir.

Çocuk değilim ben. Tanya’ya ödenen maaş bu yüke değmese bile, önüme konan işin sorumluluğundan kaçacak değilim. Sözleşme bir kere imzalandığına göre pek bir seçenek de yok zaten.

“Ha, bir de Cherubim komutanlığına teşekkürlerimi ilet. Erken uyarı için bir teşekkür olarak onlara benden bir tur içki ısmarlayacağımı söyle.”

İş yüküm henüz artmış olsa da, kötü haberi getirenlere kızmak yanlış hedefe saldırmak olur. Çıplak kral olma hayalleri kuran çılgın kaçıklar hariç, karar alırken ihtiyaç duyulan şey doğru bilgidir. Bunu sağlayanlar da hak ettikleri takdiri görmelidir.

Anladığını belirten bir baş hareketiyle Serebryakov haberci rolüyle koşarak uzaklaşır — durumu kavramıştır. Tanya onun her şeyi gereğince halledeceğinden emindir. Bu gidişle ileride yetkin bir üst düzey subay olup çıkacaktır.

Şimdi gelelim asıl meseleye… Gerekli tüm talimatları verdikten sonra Tanya düşüncelere dalar. Er ya da geç bir sızma harekâtının geleceğini tahmin ediyordum. Sonuçta savaştayız. Bu kadarı kaçınılmazdı.

“Cidden, böylesine çalışkan Komünistlerin de milliyetçilerin de canı cehenneme.” Tanya bunu kendi kendine söylenerek ifade eder ama anlamlandıramadığı bir şey vardır.

Soğuk, doğanın gazabıdır. Federasyon da İmparatorluk da bununla eşit derecede yüzleşmek zorundadır. Federasyon Ordusu bu bölgelerin kışına alışkın olsa bile, bu hava kimse için yürüyüşe çıkmaya elverişli değildir.

Kısacası, birlikleri harekete geçirmek için hiç de uygun bir zaman değildir.

“Kış taarruzu pek akıl kârı görünmüyor. Keşif taarruzu mu acaba? Ama karşı taarruza geçecek kadar bile kuvvetlerinin olmadığını duymuştum…”

Aklımdan geçen, stratejik bir hedeften geriye doğru hesaplama yapan bir tahmindir. Keşif taarruzu, kendiliğinden yaklaşmakta olan bir harekâtın habercisidir.

Bu da doğal olarak Federasyon’un, keşiften elde edeceği bilgilerle geniş çaplı bir taarruz başlatacak kuvvete sahip olduğu anlamına gelir.

Ancak Tanya bunu bir türlü oturtamıyordu.

Muharebeye sürecek büyük bir kuvvete sahip değilseniz büyük bir taarruzun hiçbir anlamı yoktur. Federasyon Ordusu ellerinde bu kadar hazır birlik olduğunu mu iddia ediyor yani?

“Federasyon Ordusu istihbaratımızın tahmin ettiğinden daha mı hızlı toparlandı? Bula bula…”

Cephe durağanlaşalı şunun şurasında sadece bir iki ay oldu.

Federasyon Ordusu bile fizik kurallarından muaf değil. Ağaçta asker yetişiyormuşçasına devasa bir insan gücü havuzuna sahip olsalar da, yine de asgari düzeyde eğitim ve teçhizata ihtiyaç duyarlar.

Mantıklı düşünüldüğünde, genel bir karşı taarruz başlatacak kadar stratejik ihtiyat kuvvetine sahip olmaları imkânsızdır. Şayet olsaydı, hatları ilk çöktüğünde bunları muharebeye sürerlerdi; aksi takdirde Federasyon Ordusu Genelkurmay Başkanlığı dünyalar kadar askeri boş boş oturtup parmaklarını oynatmalarına göz yummuş demek olurdu.

Yine de sırf tümdengelimle bir hipotezi kanıtlamaya çalışmak ve “kesinlikle şöyle böyledir” diye bağırmak manasızdır.

Tanya şimdilik varsayımları tamamen bir kenara bırakıp meseleleri net bir şekilde ayıklar. Buradaki kritik unsur düşmanın niyetidir.

“İlki, bunun amacı bir keşif taarruzu mu değil mi?”

Kendime bunu sorarak bu karmaşayı bir nebze olsun anlamlandırmaya başlayabilirim. Bu gerçekten de büyük bir taarruzun başlangıcı olsaydı, telsizler de dâhil olmak üzere her şey yoğun bir hareketlilikle kaynaşıyor olurdu. Tanya, büyük bir kuvvet harekete geçtiğinde savaş alanının büründüğü o özel atmosferi tanıyacak kadar çok büyük taarruza katılmıştı.

Bu tespitte hata yapmayacağından emindir.

“Bu da demek oluyor ki şu an genel bir taarruz söz konusu değil.” Tavana bakarak bu iddiasını mırıldanırken kendinden son derece emindir.

Üstelik gerçekten topyekün bir saldırı olsaydı, Karargâh ve cephe komutası çoktan bağırmaya başlardı. Kanaryaların ötmemesi, verdiği kararı sorgulamasına gerek olmadığını gösterir.

“O halde bu sınırlı bir taarruz. Niyetlerini keşif taarruzu olarak yorumlamak gayet makul.”

Hipotezler mümkün olduğunca basit olmalıdır.

Temel amaç ne olursa olsun, Federasyon Ordusu’nun İmparatorluk savunma hatlarını yoklamak için bir saldırı başlattığı ihtimalini göz ardı edemez. Kilit nokta zamanlamaları.

“… Bu riske değeceğini onlara düşündüren neydi ki?”

Asıl sorusuyla aynı yere çıkıyor. Federasyon’un keşif taarruzu icra edecek kadar askeri var mı? Eğer yoksa, insan hayatını boş yere heba ediyorlar demektir. Söz konusu olan Federasyon bile olsa, böylesine mutlak bir israfa izin verildiğini hayal etmek güçtür.

Tabii ki keşfin sonucuna göre saldırmamaya karar verirlerse, zayiatı asgari düzeyde tutabilirler. Birkaç kişinin fedakarlığıyla çoğunluk korunabilecekse, her ordu bu tür trajedileri memnuniyetle karşılar.

Yine de bu tam bir israf.

Başka bir olasılığı değerlendirmeli miyim? Tanya yeniden düşünür.

“Birinci olasılık: bir taciz saldırısı.”

En muhtemel alternatif, sadece bizimle kafa buluyor olmaları.

Bizi yormaya yönelik klasik bir taktiktir bu. Bu düşüncedeki sorun, en azından bir tugay gücünde bir kuvveti harekete geçirdiklerini çoktan teyit etmiş olmamız.

Sırf bir taciz hamlesi için bu kadar büyük bir birlik sevk etmek fazla aşırı.

Üstelik sınırı geçenlerin sadece bu birliklerden ibaret olduğunu da kimse söyleyemez. Stratejik noktalarda pusuya yatmış birlikler olabileceği göz önüne alındığında, bir veya daha fazla müfreze ihtimalini göz ardı edemeyiz.

Bu durum, bardağın yarısının dolu veya boş olması meselesine benziyor. Yarısını korumayı başardığımız için iyimser mi olunacağı yoksa elimizde sadece yarısı kaldığı için dövünüleceği mi Tanya’ya kalmış bir şeydir.

Dökülen su geri gelmez.

Bu vakada dökülen su; zaman ve inisiyatiftir. Bardağından daha fazla kaybetmeyi göze alamaz. Sanırım başka çarem yok… Nasıl karşılık vereceğine karar verirken kararlılığını perçinler.

Bir kez rotasını belirledikten sonra sonuna kadar gitmek zorundadır. Üsteki kalan birlikler hızlı ve son derece intizamlı bir şekilde süratle intikal eder.

203. Hava Büyücü Taburu’nun ana kuvvetleri, Tanya’nın bizzat komutasını üstlendiği iki bölükten oluşmaktadır. Birlikleri taarruz düzenine geçip köye doğru hızla ilerler.

Yolda, Doğu Ordusu Grubu Karargâhı’ndan Federasyon birliklerinin muhtelif noktalardan sınırı geçtiğine dair haber gelir; fakat Semender Muharebe Grubu’nun görevinde bir değişiklik yoktur. Of. Tanya artık doğru kararı verdiğinden emindir. Havalanmayı sonraya erteleseydi, bardaklarının çoğu boşalmış halde havalanmak zorunda kalacaklardı.

“… Yani gerçekten bir keşif taarruzu mu?”

Buna inanmakta güçlük çekiyorum.

Yine de dikkatin dağılması tehlikelidir. Düzgün fikirler ancak elinizdeki kaynaklar tam olduğunda filizlenir. Şimdilik Tanya’nın üzerine düşen görevi yapması gerekmektedir — bunu daha sonra düşünmekten başka çaresi yoktur.

“Üsteğmenim, düşmanın telsiz trafiğinde bir değişiklik var mı?”

“Yok efendim. Federasyon Ordusu birim içi iletişimde sadece kısa menzilli şifreli sinyaller kullanıyor, ancak onun dışında tam bir telsiz sessizliği içinde hareket ediyor gibi görünüyorlar.”

“… Bu garip. Birden fazla birim sınırı geçmesine rağmen mi?”

Normalde, birden fazla birlik bir harekât için koordinasyon sağlamaya çalıştığında uzun menzilli iletişim şarttır. Ve tabii ki sinyalleri yakalamaya çalışan taraf, saldırganların konumunu tespit etmek için bu uzun menzilli yayınların sunduğu açıktan doğal olarak faydalanır.

Semender Muharebe Grubu ve karargâh buna güzel bir örnektir. Düşman ikisi arasındaki veri akışını yakalayabilirse, içeriğin hiçbirini anlamasa bile “bir birlik” ile “karargâh”ın mesajlaştığı bilgisini karar alma süreçlerinde kullanabilir.

“Evet Yarbayım. Hava şartları radyo dalgaları için pek elverişli olmasa da… Gerçekten hiçbir uzun menzilli sinyal alamıyorsak, bunu kullanmaktan kasten kaçınıyor olmalılar.”

“Bu işe beklediğimden daha çok kafa yormuşlar.” Emir subayının cevabı karşısında yüzünü buruşturan Tanya, düşmanın kurnazlığını içtenlikle takdir eder.

Serebryakov gibi anadili Federasyon dili olan biri bile düşmanın şifreli kısa menzilli yayınlarını bir bakışta çözemezdi.

“Birlikte hareket etmeye alışkın değillerse, muhtemelen münferit hareket etmeyi tercih edeceklerdir.”

“Muhtemelen öyle efendim.”

Ne büyük dert ama, diye içinden söylenir Tanya.

Birden fazla birlik iletişim halindeyse konumlarını tespit etmek oldukça kolaydır; fakat düşman telsiz kullanmadığında durum bir dizi kazara karşılaşma muharebesine bile dönüşebilir.

Tanya’nın kuvvetleri, başka bir yönden gelen Weiss ve diğerleriyle buluşmak üzere yoldadır fakat… düşmanın hareketlerini kestirememek onu tedirgin etmektedir.

Biraz zaman kaybetsek bile önce kuvvetlerimizi birleştirmeye öncelik vermek daha iyi olabilir. Tam böyle düşünmeye başlamışken…

“02’den 01’e, acil durum. 02’den 01’e, acil durum.” Weiss’ın arkadan parazit seslerinin karıştığı gergin sesi duyulur.

Tanya duyar duymaz yanıt verir. “Burası 01. Sinyal net. Durum nedir?”

“02’den 01’e. Düşmanla temas sağlandı.”

Korktuğu o karşılaşma muharebesi gerçekleşiyordu.

“Birleşik Krallık Ordusu’ndan olduğu anlaşılan bir büyücü komando bölüğüyle çatışmaya girdik.”

“01, anlaşıldı.” Kendini tutamayarak homurdanır: “Kahretsin.”

Birleşik Krallık’tan bir birlik mi?

Savaş alanında teşhis hataları sıkça yaşanır ama Weiss’ın böyle bir hata yapma ihtimali son derece düşüktür. Birleşik Krallık, Federasyon ile ortak bir harekât mı yürütüyor?

“Her şey hep iş işten geçtikten sonra öğreniliyor. Bilinçli kararlar almak için yeterli bilgiye sahip değiliz.”

Birleşik Krallık takviye birlikleri olabilir.

“İrtibat subayına haber verdin mi?”

“Ya parazit var ya da telsizi bozulmuş. Bağlantı kuramıyorum.”

Sormanın manasız olduğunu bilse de Tanya emir subayından beklediği yanıtı alır.

Düşmanın hareketlerini okuyamadığı için, varlığı henüz teyit edilmemiş düşman unsurlarını hesaba katmak zorunda kalır. Oraya sevk ettiği birliklerin artık yeterli olup olmadığı birdenbire belirsizleşmiştir.

Neresinden bakılırsa bakılsın, vaziyet hiç açıcı değildir.

“Karargâha bildirin. Durumu güncelleyin.”

Tanya bu emri koşullu bir refleks gibi verir. Şaşkınlığı o kadar büyüktür ki dişlerini gıcırdatmak ister; durumu kafasında hızla tekrar değerlendirir.

Bir komutan olarak, yalnızca konumlarının ne kadar çetrefilli bir hâl aldığını düşünebilmektedir.

Büyük ihtimalle bu muharebede birden fazla düşman birliği münferit hareket etmektedir. Teorik olarak, dağılmışlarsa ve birbirlerini desteklemiyorlarsa bu durum Tanya’nın birliklerine onları tek tek avlama şansı tanır; fakat yerlerini tespit etmenin iyi bir yolu olmadığı için bu şimdilik masa başı bir hayalden ibarettir.

Birliklerinin bir karşılaşma muharebesine çekilme ihtimalini hâlâ göz ardı edememektedir ve sinir bozucu bir şekilde, düşman kuvvetinin büyüklüğü hakkında hâlâ net bir fikirleri yoktur. Basitçe ifade etmek gerekirse buna savaşın sisi de diyebilirsiniz, ancak bu durumu hiç hafifletmez.

Bu karmaşada müttefiklerin yardımına yetişmek zor olacaktır.

“… Onlara bunun bizim için imkânsız olduğunu söyleyememek çok acı.”

İmparatorluk Ordusu Özyönetim Konseyi’ni burada yüzüstü bırakırsa, bu olumsuz bir olaylar zincirini tetikleyebilir. Hatalı tek bir hamle, konseyin ihanet etmesine bile yol açabilir. İmparatorluk’un güvenilirliğinden şüphe duymaya başlarlarsa, o adamlar kendilerini doğrudan Federasyon’un kucağına atabilirler. Korgeneral von Zettour’un mucizevi bir şekilde sağladığı cephe gerisindeki huzur yok olup gider ve İmparatorluk ikmal hatları eskisinden de büyük bir riske maruz kalır.

“Fakat… onlara bunu yapamayacağımızı söylesek bile, mevcut şartlar altında doğruca kışlamıza dönmemizin hiçbir yolu yok.”

Durumun ne kadar acil olduğu göz önüne alındığında, izlenecek yol nettir.

Savaşın mevcut durumu, İmparatorluk’un Özyönetim Konseyi’ni yüzüstü bırakmadığına dair bir jest yapmasını gerektirmektedir. Bu tür durumlar karşısında İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın tipik düşünce tarzı duygudan tamamen arınmıştır.

Başarılı olsun ya da olmasın, üst kademe bir kurtarma birliği gönderecektir.

Başarılı olmak harika olurdu. Başarısız olunursa, elimden pek bir şey gelmez ama bir kurtarma operasyonu uğruna verdiğimiz zayiatlar için birkaç damla gözyaşı dökerim. Genelkurmay subayı denilen mahluk işte böyledir. Bu senaryodaki kurbanlık koyun kendisi olmasaydı, Tanya da onu feda etmekten en ufak bir tereddüt duymazdı.

Geri çekilmek bir seçenek değil. Durum öyle tezat bir hâl almıştır ki “Federasyon Ordusu’yla rolleri değiştik!” diye bağırmak ister.

“Hmm…? Tezat mı?” Düşüncesini dalgınlıkla dile getirirken aklına aniden bir fikir gelir.

Bir şey her zamankinden farklıdır.

Nedir o?

Rollerimiz yer değiştirdi.

“Bir dakika, yoksa…?”

Bu sadece bir ihtimal.

Ama… Tanya’nın aklına gelen şey, muhtemelen bir keşif taarruzunda olan Federasyon birliklerinin ruh halidir. Düşmanı işgal etmekten keyif alıyorlar. Muhtemelen nerede durmaları gerektiğinin fazlasıyla farkındalar.

Hayır, kesinlikle farkındalar.

Konumları göz önüne alındığında, eylemlerinin arkasındaki prensip açıktır. Kaçma imkânları olsaydı kesinlikle kaçarlardı. Meselelere başkalarının perspektifinden bakmayı bir alışkanlık haline getirmeyi öğrettiği için okula teşekkür etmeliyim.

“… İrtifa alın! Sekiz bine tırmanın!”

Böylece Tanya gizli intikal görüntüsü vermekten tamamen vazgeçer. Muharebe alanına alçak irtifa uçuşuyla yaklaşma ve ardından tırmanma planını derhal terk eder.

Emir subayı ve diğerleri ona sorgulayan gözlerle bakarken Tanya kararlı bir edayla emirleri yağdırır.

“Mana sinyalleri azami güçte! Yükseliyoruz! İrtifa alın!”

Emin misiniz? diye sorar emir subayı gözleriyle.

“Yapın!” diye bağırır Tanya. “Dinleyin,” diye devam eder, “ezici varlığımızla düşmanı çıldırtacağız! Telsiz kanalını da açın! Genel yayın yapın. Tam güç!”

“Ne-ne?!”

“Köye, İmparatorluk Ordusu Semender Muharebe Grubu olarak geldiğimizi ve bizi beklemelerini söyleyin. Bunu hem İmparatorluk dilinde hem de Federasyon dilinde yapın.”

“Köye ulaşacağını sanmıyorum ama…”

“Şimdilik önemi yok.”

Maksat bağırmak.

Gösteriş olsun diye poz kesildiğinde, o pozu vermek başlı başına bir anlam taşır.

Mesajın tüm içeriğini fiilen aktarmak ikincil veya üçüncül öneme itilebilir.

“Emin misiniz?”

“Özyönetim Konseyi ve Federasyon Ordusu bunu yakalayacaktır, değil mi?”

Tanya kendinden emindir.

Genelkurmay’ın bunu iyi bir karar olarak değerlendireceğinden şüphe yoktur.

203. Hava Büyücü Taburu, düşman sürüsünün üzerine dalıyormuş gibi yapacak.

Zamanında yetişemesek bile yolda olduğumuzu göstermek hiç yoktan iyidir.

“Düşman bizi karşılamak üzere hazırlık yapabilir…”

“Sorun değil. Bu, köyün üzerindeki baskıyı biraz olsun hafifletir. Takviye kuvvetlerin yolda olduğunu ima etmek kötü bir şey değil.”

Varlığımızı hissettirdiğimizde, Federasyon birlikleri kendi istekleriyle bize doğru çekilebilir. Böyle bir durumda bir karşılaşma muharebesine çekilir, bunu da kurtarma harekâtına zamanında yetişememizin mazereti olarak kullanırız.

Bunda pratikte hiçbir sakınca yok.

Zayiat vermekten kaçınabildiğimiz sürece…

“Federasyon büyücülerinin birer ödlek olduğunu tahmin ediyorum. Şu korkaklara hak ettikleri dersi verelim! Tabur, taarruz sinyallerinizi azami güçte yayınlayın! Beni takip edin!”

AYNI GÜN, ÇOK ULUSLU BİRLİK

Geniş bir alana yayılan telsiz dalgalarının gücü, Yarbay Drake’i şoka uğratacak kadar yüksekti.

Konumlarını tamamen açık eden bir taarruz sinyali ve bunu izleyen doludizgin bir hücum. Mana sinyallerini yakaladığında, istemese bile karşısındakilerin unvan sahibi büyücüler olduğunu anlayabiliyordu.

Ren cephesinden kalan o kendine has dalga formlarını hâlâ hatırlıyordu.

Bunları karıştırmak imkânsızdı.

O… hayır, onlar geliyordu.

Ren’in Şeytanı ve onun şeytani çetesi.

“A-Albay Drake!”

“Biliyorum!”

Bu kötü oldu. Durumu sezdiği anda Drake, Yarbay Mikel ve ana kuvvetlerin yanına koşmak için hızla geriye döndü.

“Albay Mikel, o unvan sahibi büyücü taburu burada!”

“Sinyalleri biz de yakaladık! Durum nedir?!”

“Bir bölük çoktan arkamıza dolanıp kaçış yolumuzu kesti, şu an oradaki savunma birliğimizle çatışıyorlar. Güç farkı muazzam; tek bir bölüğümüzün onlara karşı yapabileceği en fazla şey, bir oyalama harekâtıyla zaman kazanmaktan ibaret.”

“… Kahretsin! Bu olabilecek en kötü senaryo!” Mikel’in, İmparatorluk birliklerinin muhtemelen yaklaşmakta olduğu yöne, gökyüzüne dik dik bakarak küfretmesi son derece doğaldı.

Federasyon Genelkurmayının tahminlerine göre İmparatorluk Ordusu ilk hamlesini yapmakta epey gecikecekti. Köyü emniyete almak ve bir savunma mevzisi kurmak için bolca zaman olacağına neredeyse kesin gözüyle bakıyorlardı.

Fakat gerçekler pek de öyle müsamahakar değildi.

İmparatorluk Ordusu’nun tepkisi fazlasıyla hızlı olmuştu.

“Köyü ele geçirdik mi?”

“… İşler pek iyi gitmiyor. Henüz savunmayı yarıp içeri girmeyi başaramadık.”

“Alt tarafı bir köy! Nasıl olur da…!” Drake farkında olmadan bağırıyordu. Piyadeler ve büyücü birlikleri el ele verip tek bir köyü bile ele geçiremiyor mu yani?!

“Emniyetli bir çevre savunmasına sahip müstahkem bir mevziye dönüştürülmüş!”

“İmkânı yok. Askerî bir üsse saldırmıyoruz ki!”

Uyarı yapmaksızın gelen böyle bir habere inanmak zordu.

Drake’in bildiği kadarıyla ‘köy’, muharebe için tahkim edilmiş bir müstahkem mevzi değil, sivil bir yerleşim yeri demekti. Neden bu kadar ağır bir şekilde savunulduğunu anlayamıyordu.

“Büyücülerin ateş gücüyle bile mi yaramıyorsunuz?”

“İki kez denedik bile. Zırh imha etmek için tasarlanmış delici formüller bile işe yaramıyor. Çoğunlukla kum torbalarından oluşan ilkel bir tahkimat ama… yanımızda ağır topçu getirmeliymişiz.”

Şaşkınlıktan donakalmak tam da böyle bir şeydi. Rastgele bir köy seçiyoruz ama şansa bak ki ele geçirmek için ağır topçuya ihtiyaç duyacağımız kadar güçlü savunuluyor, öyle mi?

“… Bu kadar hazırlıklı olacaklarını hiç tahmin etmemiştim.”

O, yalnızca ayaklanma bastırma harekâtlarını ve kolonilerdeki isyanları bastırmayı bilen bir deniz büyücüsüydü.

Şaşkınlık içinde, neredeyse gayriihtiyari mırıldandı: “İnanamıyorum… Buranın yerlilerinin bu saha tahkimatını kendi elleriyle inşa ettiğini mi söylüyorsun?”

Düşmanın şifrelerini kırdığı ya da üst kademelerde bir casus olduğu söylense daha gerçekçi gelirdi.

Ancak şüphesi, yanında duran adam tarafından silinip süpürüldü.

“… Mümkün olduğunu düşünüyorum.”

“Albay Mikel…”

“Bu köylüler için biz Federasyon askerleri, o ‘çok sevgili’ Komünist Parti’nin ordusundan başka bir şey değiliz. Bugün karşımıza dikilen adamların defalarca mantıksız taleplerle yüzleştiğini tahmin edebiliyorum,” diye nefretle tükürürcesine konuştu Mikel. “Neden bu kadar şiddetle düşmanlık beslediklerini açıklıyor bu.”

Mikel bir yurtseverdi ama ona tam olarak Komünist Parti’nin kuklası denemezdi. Yine de sahibinin yaptıklarının artçı sarsıntılarıyla boğuşmak zorunda kalıyordu.

Ne büyük bir çelişki ama.

Hepsi partiden kalplerinin en derininden nefret ediyordu, ama yine de karşı saflarda savaşmaya mahkûmdular. Birbirlerini anlayamamaları korkunç bir şeydi.

Şimdilik yapabileceğimiz bir şey yok. Drake başını iki yana salladı.

Konuşmak zaman alıyordu. Savaştaki ordular için zaman, heba edilemeyecek kadar değerli bir kaynaktı.

Sırf zorlamalı keşif yapmak zorundalar diye şehit olmaya mecbur değillerdi. Bir kaçış güzergâhı emniyete alıp gergin bir şekilde düşman topraklarına ilerleyenler olarak… bir an önce oradan ayrılmak için sabırsızlanıyorlardı.

Drake’e kalsa, kayda değer bir şey başardıkları an geri dönmek istiyordu. Mikel ile gizli bir anlaşma yapmışlardı; gerekirse Drake “mantıksızlık” ediyormuş gibi yapıp geri çekilmeyi değerlendireceklerdi…

“… Bir başarı elde etmemiz gerek.”

“Moskova’nın kesinlikle istediği de bu.”

Ancak elleri boş dönemezlerdi. Düşünülmesi gereken Mikel’in konumu vardı. Ne yazık ki başarısız olurlarsa Drake’in saygıdeğer dostu, o pek bir ‘merhametli’ partinin insafına kalacaktı.

“Öyleyse bu Milletler Topluluğu ve Federasyon ortak harekâtının pastasına biraz cila çekelim mi? Sözde bile olsa kazanmak zorundayız.”

“Kesinlikle öyle yapmalıyız.” Tam da Mikel buruk bir tebessümle başını salladığı sırada gerçekleşti.

Bir piyade birliği korugana dönüştürülmüş bir ahıra yaklaştığı anda, iki subay adamların muhtemelen olukta saklanmış bir bombayla havaya uçtuğuna tanık oldu.

Üstelik keskin nişancı ateşi de başlamıştı ve nişancı hedefini tam oturtmuş gibi görünüyordu.

“Ah, lanet olsun. Tam bir rezillik!” diye sövüp saydı Drake. Gözlerinin önünde sergilenen manzara korkunçtu.

Hayatta kalanlar birer birer yere serilmeden önce, Federasyon büyücüleri savunma bariyerlerini hazır tutarak bir sis bombası yağmuru fırlattı; ancak karşı tarafın ateşi bir an olsun kesilmedi.

Drake Federasyon dilini anlamıyor olabilirdi ama havayı dolduran çığlıklar ve feryatlar tüm uluslar için ortaktı. Korkunç savaş alanlarından sağ çıkmış olmakla gurur duyan biri olarak bile bu durum, içinde Tanrı’ya bildiği tüm küfürleri savurma isteği uyandırıyordu.

Federasyon Ordusu dövüşmeden teslim olacak değildi. Büyücüler korugana büyü formülleri fırlattı ve bu koruma ateşi altında piyadeler yaklaşıp patlayıcılarla onu susturdu.

Koruganları teker teker etkisiz hale getirmek tam da böyle bir şeydi.

Ancak zayiat gittikçe artıyordu.

Yaralı birkaç kişiyi kurtarmak için sis perdesi çektiler ve Federasyon birliği yeniden toparlanırken komutan sesini bir megafonla duyurdu. “Silahlı gerillaları temizlemek için buradayız! Onları bize teslim ederseniz köyün emniyetini garanti edeceğiz!”

“Teslim olun!”

“Hayır!”

Verilen yanıt kelimenin tam anlamıyla sertti. Komünist Parti bu insanlara gerçekten çok büyük haksızlıklar yapmış olmalıydı.

“… Demek Federasyon Ordusu olunca işler böyle yürüyor?” dedi Drake, yanında hazır bekleyen tercümanı yakalayarak.

Vakti yoktu, fakat fikrini Federasyon diline çevirdi ve berbat telaffuzunun anlaşılacak kadar iyi olduğuna kanaat getirince harekete geçti.

“Albay Mikel, bu işi bize bırakın.”

“Ne?”

Mikel başka bir saldırıya hazırlanırken Drake onun yanına döndü ve amacını açıkça belirtti.

Burada Mikel’in onayını almanın, adamın Federasyon Ordusu’ndaki konumu için muhtemelen kötü olacağını biliyordu. Bunun yerine, olayı çoğunlukla kendi inisiyatifiyle hareket etmiş gibi gösterecek şekilde kurgulamalıydı. Drake acemi bir Federasyon diliyle bağırmaya başladı: “Biz Milletler Topluluğu Ordusu’yuz! Bize teslim olun! Majestelerinin askerleri olarak size uluslararası hukuka uygun muamele edeceğiz!”

Ne? Bir an için etraf sessizliğe büründü.

Drake kendini hazırladı ve teslim olmayı kesin bir dille reddeden köylülerin üniformasını görebileceği bir yere çıktı.

Bir büyücü, savunma bariyerinin arkasından vurulsa bile ölebilirdi; fakat kibirden ve delilikten uzak bir deniz büyücüsü, adeta ruhsuz bir insandan farksızdı.

“Reddederseniz, Federasyon Ordusu’nu dosdoğru köye girmeye zorlayacağız!”

Federasyon dilinde bu kadarını söyledikten sonra Drake, kelimelerinin etki ettiğinden emindi. Bunun kanıtı, o hengameli silah seslerinin bıçak gibi kesilmesiydi.

En önemlisi, siperden dışarı çıkmasına rağmen Drake’in kendisi vurulmamıştı.

İlk aşama geçilmişti.

Drake bir sonraki adımın korkmuş tercümanı sürükleyip getirerek müzakerelere başlamak olacağını düşünmüştü, ancak beklentileri iyi anlamda boşa çıktı.

“G-Gerçekten Milletler Topluluğu Ordusu musunuz?!”

Bu onun kendi ana diliydi.

“Üniformalarımızın arasındaki farkı bile ayırt edemiyor musunuz?!” Drake bağırarak karşılık verdi ama köye dair değerlendirmesini yükseltti. Kuşun uçmadığı bu dağ başında bir Federasyon vatandaşının resmi Milletler Topluluğu dilini bu kadar akıcı konuşabileceğini hiç düşünmemişti.

“Bize Federasyon’dan olmadığınıza dair bir kanıt verin!”

“Bunu gururla ilan ediyorum! Kendi ordumu karıştıracak kadar aptal olduğumu mu sanıyorsunuz?!”

“Kapa çeneni!”

Burada, bu yabanın ortasında kendi ana dilinde bir bağrışma yarışına gireceği hiç aklına gelmezdi. Hayatın insanın önüne ne çıkaracağı hiç belli olmuyordu. Yine de işleri kolaylaştıracak olmasından memnundu.

“Teslim olun! Savaşanları teslim ederseniz, savaşmayanların güvende kalacağını garanti ederiz. Bayrağımız üzerine yemin ederim!”

İmayı anlamışlar mıydı? Lütfen mesajı almış olsunlar, lütfen…

Drake Tanrı’ya dua etti.

Şans eseri… duası kabul oldu.

“… Şimdi dışarı çıkıyoruz.”

“Tamam, savaşanları teslim edin.”

Zorlukla ağızlarından çıkan yanıt tam da umduğu gibiydi.

Bir uzlaşmaya varabilirlerdi.

Mümkün olan en zayıf uzlaşma olsa bile.

“Ateş kes! Aptalca bir şey yapmayın!”

Bir patlamayı önlemek için Mikel’in orada gürlemesi rahatlatıcıydı. Şans şimdi onları terk ederse başları dertte demekti.

Zamanın bu kadar uzun gelmesine şaşmamak gerekirdi.

“Silahlarınızı atın ve elleriniz havada dışarı çıkın!”

“Lanet olsun.”

Karın üzerine bir tüfek fırlatıldı.

Bir, iki derken sayılan toplam on adam, elleri havada Drake’in karşısında sıraya girdi.

Drake gözü pek bir tavırla doğrudan üzerlerine yürüdü ve etkiyi artırmak için bağırdı: “Bağlayın şunları! Limana hava yoluyla nakledilmek üzere paketleyin! Onları esir olarak ana vatana göndereceğiz! Sakın ha, donarak ölmelerine sebep olacak kadar dikkatsiz bir şey yapmayın!” İlk başta söylediklerinden sonraki her şey, sırf esirleri rahatlatmak amacını taşıyordu. Aynı zamanda, kendilerine karşı düşmanca davrandığından şüphe duyulmayan Federasyon Ordusu’na yönelik sert bir uyarı niteliğindeydi.

Zaman ve çaba gerektiriyordu, evet; fakat gerekli bir prosedürdü.

Birleşik Krallık Ordusu esirleri emniyete alırken Drake, omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi derin bir iç çekti.

Gerçekte, köyü silahsızlandırmayı muhtemelen başaramamışlardı. Muharip unsurların teslim edilmesini talep etmişti; köy de sadece birkaç yetişkin erkeği öne sürmüştü. Burayı tamamen kontrol altına almaya kalkışsalar, hiç şüphesiz bir karşı saldırıyla karşılaşırlardı.

“Tebrikler, Albay Drake. Esir almayı ve teoride de olsa köyü boyunduruk altına almayı başardınız. Bu kadarı kâfi derecede başarılı. Hadi buradan çekilelim.”

“Peki size ne olacak? Neden biraz daha oylanmayalım ki?”

“Düşünceliliğiniz için teşekkürler ama gerek yok. Mevcut şartlar altında şu an yapabileceğimiz tek şey geri çekilmek.”

Drake elini kulağına götürdü. “Söylediklerinizi anlamıyorum.”

“Siz ne—?” Mikel az kalsın sesini yükseltecekti ama Drake uzakta beliren siyasi komiseri işaret edince durumu anlayıp başıyla onayladı.

Dil engelini mazeret göstererek, siyasi komiseri de geri çekilme kararına dâhil edeceklerdi. Drake’in kaleme aldığı küçük orta oyunu işte bundan ibaretti.

“Ona tercümanlık mı yaptırmalıyım?”

“Aynen öyle… Arada bir böyle sulu komediler izlemek eğlenceli olabilir.”

“Eğer bu senaryo işe yararsa bir oyun yazarı olmaya ne dersiniz Albay Drake? Size Londinium’un en köklü tiyatrosu için bir tavsiye mektubu yazarım.”

“Ha-ha-ha! Lütfen yapın.”

Şimdi ne peşinde olduklarını anlayan Mikel, Federasyon diliyle siyasi komiseri yanlarına çağırdı.

Elbette şartlar, görevlerini tamamlanmış saymalarına imkân tanıyacak durumdaydı. Siyasi komiser gibi yarım yamalak bir askerin bile geri çekilmenin en tedbirli hareket olacağını anlayabileceğini söylemeye gerek yoktu; bu yüzden ucuz bir tiyatro oyunu bile sonuç vermeye yeterdi.

Drake, Mikel’in kadına karşı savurduğu Federasyon dili fırtınasını anlayamıyordu ama ne hakkında konuştuklarını tahmin edebiliyordu.

Bu gayet doğaldı, zira senaryoyu yazan zaten kendisiydi.

“… Savaşmaya devam mı edeceksiniz, Albay Mikel?” Drake ortamın havasını sezmiş gibi davranarak bir soru sorduğunda, siyasi komiser şaşkın bir halde ona başını sallayarak onay verdi.

“Üzgünüm, Albay Drake. Biraz bekleyebilir misiniz?” Kadın özür diledi ve ardından Mikel ile bir şeyler tartışmaya başladı. Yabancı bir dilde konuşuyor olsalar da, şu anlık ne dediklerine dair fikir sahibi olmak oldukça iyi hissettiriyordu.

Büyük olasılıkla siyasi komiser, inatçı Albay Mikel’i geri çekilmeye nazikçe ikna ediyor, hatta belki de azarlıyordu.

Gerçek hislerinin aksine Mikel isteksiz görünecek, siyasi komiseri işe dâhil eden Drake ise geri çekilmeyi teklif edecekti.

Drake’in kurguladığı bu basit taslak düşünüldüğünde durum gülünçtü; fakat Federasyon Ordusu’nun üst kademelerine şirin görünmenin yolları düşünüldüğünde gerekli bir adımdı. Yine de rehavete kapılamazdı. İmparatorluk’tan gelen ve rafine zevklere sahip olan konuklarına beceriksizce bir gösteri sunmak olmazdı.

Bu tarafa doğru hızla yaklaşan İmparatorluk büyücü birliği muhtemelen başlarını bayağı ağrıtabilirdi. Kaçış güzergâhını emniyete alan birlik şu anda üstün bir düşmanla çatışma halindeydi, bu yüzden acele etmeleri gerekiyordu.

“Affedersiniz, belki de esirleri arkaya sevk etmek üzere hazırlamalıyım?”

“Evet, sanırım bunun yapılması gerek. Ben durumları Albay Mikel’e açıklarım. Lütfen gerekli düzenlemeleri yapın.”

“Anlayışınız için minnettarım.”

Siyasi komiserden izni aldığı an, Drake esirlerin yola çıkarılması için çabuk adımlarla birliğine döndü.

On yetişkin erkeğe arkaya kadar refakat etmek, fiilen bir büyücü bölüğünün muharebe hattından çekilmesi anlamına geliyordu. Bir büyücü birliği kendi başına sorunsuzca çekilebilirdi ancak piyadeler varken destek vermekten vazgeçemezdi.

Eh, bir bakalım… Drake hiç tereddüt etmeden bu iş için en uygun —yani en işe yaramaz— birliği seçti. “Teğmen Sue. Esirleri arkaya götürmek için hazırlık yapın.”

“Esirleri arkaya mı götürelim, komutanım?”

“Aynen öyle. Bize teslim olan esirlere refakat etmek sizin sorumluluğunuzda. RMS Queen of Anjou’nun tamiratı bittiğinde, ana vatana giden bir gemiye binerler.”

Esirlerin naklini en az faydası dokunan teğmenin bölüğüne havale eden Drake, zihninde çoktan nasıl çekileceklerini planlamaya başlamıştı.

Yaklaşan düşman bir takviye birliğiydi.

Başka bir deyişle, amacı bu köyü savunmak ve üzerindeki baskıyı kaldırmaktı.

Bu durumun peşlerine düşmeyecekleri anlamına geldiğine inanmak istiyordu ama ne yazık ki böylesi hüsnükuruntulara kapılamazdı.

Tam piyadelerin çekilmesine öncelik vermek istediğini düşündüğü sırada olanlar oldu. Federasyon piyadeleri çıkardıkları kayakları topladı ve köyden ayrılmaya başladı.

Nihayet.

Yanına yaklaşan siyasi komiserin yüzünde bile bir rahatlama ifadesi vardı.

“Albay Mikel razı geldi mi?!”

“Evet, Yarbayım! Yoldaş Albay geri çekilme emrini verdi!”

“Çok iyi!”

“Pekala!” Drake tam fırlayıp gitmek üzereyken, siyasi komiserin bir şeyler söylemek istiyor gibi göründüğünü fark etti.

“Sizin ülkenizde mi yargılanacaklar?”

“Nihayetinde bize ateş açtılar. Canlarına okuyacağımızdan emin olabilirsiniz.” Yüzüne sahte bir memnuniyet gülücüğü oturtarak, cezalandırılacakları konusunda kadına güvence verdi. Dürüst olmak gerekirse esirlerin en çok hak ettiği şey merhametti; bu yüzden onlara şarap, viski ve sigaradan oluşan gerçekten de korkunç bir ceza çektirmeyi planlıyordu.

“Umarım müsamahakar davranırsınız…”

“Öyle mi?”

“Onlar bizim ülkemizin vatandaşları… Bu talihsiz şartlar altında dahi olsa…”

Şaşkınlığı gözle görülür düzeydeydi.

Drake önyargılıydı. Komünist Parti köpeklerinin bir alay sadistten ibaret olduğunu düşünüyordu. Esirlerin cezalandırılmasını isteyeceklerini varsaymak onun için gayet doğaldı.

“Yalnızca bir siyasi komiser olarak sizden istirham ediyorum. Keşke kuru laflardan fazlasını sunabilseydim ancak onlara muamelenizde anlayışlı olmanızı umuyorum.”

Kadın, mermiler havada uçuşurken ayak altında kalmayacak kadar öz denetim sahibiydi ama Drake, onun yalnızca çatışma bittikten sonra ortaya çıkma alışkanlığını bir türlü sindiremiyordu.

Üstelik gözünü bile kırpmadan beylik laflar ediyordu! Drake kadının bu duyarlılığını kavramakta güçlük çekiyordu.

“Askeri mahkemelerimizde bir alay baldırı çıplak için verilecek en ağır ceza idam mangasıyla kurşuna dizilmektir… Korkarım başlarına ne geleceğini ben de bilmiyorum.”

“A-Albay Drake?!”

“Teğmen, başka bir isteğiniz var mıydı?”

Bir sorununuz yoksa bir an önce yola koyulun artık. Çenesiyle işaret ederek bu can sıkıntısı kaynağını başından savdı.

“… Kulağa sert gelebilir ancak kanunlar uygulanmazsa içi boş laflardan ibaret kalır. Öyle değil mi?”

Drake, son bir “Öyleyse ben kaçtım,” deyip hızla oradan uzaklaştı. Dile getirilmesine bile gerek yoktu ki, bir savaşta gerçekleştirilmesi en zor harekat, çatışarak çekilmekti.

Bir komutan olarak hâlâ yapacak çok işi vardı.

Havalanıp köye tepeden baktığında, hâlâ ses mesafesinde olduklarını gördü. Bir an için zihni, her büyücünün gayesi olan geri çekilme esnasında yoldaşlarının çekilişini savunma fikrine odaklandı.

Mary, birlikleri arkaya sevk etmek ve kaçış güzergahını emniyete almak gibi emirleri hafife alamazdı.

Yine de içinde bir hüzün hissediyordu.

“Düşman kuvvetleri yaklaşıyor! Çekilin! Çekilin!”

Sert bir ses geri çekilme emrini haykırdı.

“Onları yavaşlatmak için bir engelleme birliği gerekecek mi?!”

“Düşman öncü birliği acil müdahale ekibinden büyücülere benziyor. Bu sayıyla savunma hattının ötesine kadar bizi takip etmezler!”

Mary, komutanın şiddetli bir takipten endişelenmelerine gerek olmadığı hususunda herkesin içini rahatlatmasını gıcık edici buldu.

“Yola çıkıyoruz!” haykırışları yankılanırken, Mary kendisinin de geri çekilmesi gerektiğini biliyordu.

Kaçmak istemiyordu.

Mümkün olsaydı, düşman birliğinin önünü kesip İmparatorluk Ordusu’na —hayır, Ren’in Şeytanı’na— iyi bir gözdağı vermeyi tercih ederdi.

“… Ama henüz yapamam.”

Rakibinin ne kadar güçlü olduğunun farkındaydı.

Saldırısının can yakacağı ana kadar pes etmekten kaçınması gerektiğini biliyordu.

Ama bir gün…

Yakın gelecekte kesinlikle…

“Geri alacağız… Günlerini göstereceğiz.”

Hâlâ seviyelerine ulaşamıyorum.

Hâlâ bu iş için yeterli değilim.

Hâlâ hazır değilim.

Henüz yapamadığım şeylerin çarşaf gibi bir listesi var.

“Ama pes etmeyeceğim.”

Babamın düşmanı.

Hepimizin düşmanı.

Geri dönmek zorundayız.

“Şimdilik —yalnızca şimdilik— gidiyorum.”

Mary mırıldanırken, geri çekilme haykırışlarının gittikçe seyrekleştiğini fark etti.

Acele etmeliyim.

Herkes muhtemelen hareket etmeye hazır sayılırdı.

Canını yaksa da ve kalbi kalıp son adama kadar savaşmasını istese de… dayanmak zorundaydı.

Esirleri arkaya ulaştırmak önemli bir görevdi. Biraz daha tereddüt ederse, sadece kendisine değil herkese sıkıntı çıkaracaktı.

Böylece bir yemin etti.

Sadece bir kez arkasına dönüp aşağıya bakarak ant içti.

“Ben—biz—elbet…”

Hep kaybediyordu.

Bu sefer de hazır değildi.

Ama bir gün…

Eninde sonunda…

“… Geri döneceğim.”

O günkü çatışmaya geriye dönük nesnel bir gözle bakıldığında; İmparatorluk, Federasyon ve Birleşik Krallık’ın hepsinin hedeflerine ulaştığı söylenebilirdi. Nadir görülen bir şekilde, dâhil olan her taraf zafer elde ettiğiyle övünebilirdi.

İmparatorluk Ordusu, en açık ifadeyle, ezici bir taktiksel zafer kazanmıştı.

Cephe hattındaki birlikleri, Federasyon’un kısıtlı taarruzuna karşı cüretkar karşı saldırılar gerçekleştirmişti. Düşmanlarını başarıyla püskürtmekle kalmayıp, neredeyse hiç zayiat vermeden Özerklik Konseyi’nin milis güçlerinden de destek almışlardı.

Ayrıca, İmparatorluk’un hem konseye hem de sivillere destek sağlama jesti sayesinde, İmparatorluk ile Özerklik Konseyi arasındaki iş birliği hem resmiyette hem de fiiliyatta tam bir ittifaka dönüşmüştü.

Neticede, güçlü bir birlik oluşturup düşman hattını yer yer püskürtmeyi de içeren bu başarı, İmparatorluk Ordusu’nun ve dolayısıyla İmparatorluk’un gururla askeri bir zafer ilan etmesini sağladı.

Bu esnada Federasyon Ordusu, ağır ancak yine de makul sınırlar içinde kalan kayıplar vermiş ve yanıp tutuştuğu o stratejik istihbaratı elde etmişti.

Askeri kurmaylar; İmparatorluk ile Özerklik Konseyi arasında varlığından şüphelenilen ilişkinin bir bağımsızlık hareketini körüklediği ve mantar gibi türeyen ayrılıkçıların boyutunun herkesin hayal ettiğinden çok daha ciddi olduğu gerçeklerini parti yönetiminin önüne koydu.

Bu hususta, Politbüro’ya nihayet acı gerçek ilacını içirebildikleri için Federasyon Ordusu Genelkurmayında bir sevinç havasının estiği söyleniyordu.

Savaş meydanının çıplak gerçekliği, ideoloji gözlüğünü paramparça etmişti.

Kritik bir yenilgi almadan parti yönetimini askeri gerçeklikle yüzleştirmeyi başaran Federasyon Ordusu ve İçişleri Komiserliği’nin —en azından iç siyasette— büyük bir stratejik zafer elde etmiş olması dikkat çekiciydi.

Ve son olarak, Birleşik Krallık tarafından sevk edilen müfreze büyücüleri de bu muharebede mütevazı sonuçlar elde etmeyi başardı. Hakikatte birkaç esirden ve kırıntı kadar askeri başarıdan fazlası değildi bu.

Bununla birlikte, bu zaferin sunduğu siyasi elverişliliğin değeri biçilemezdi.

Zafer beraberinde takdirnameler getirdi; Yarbay Drake ile deniz büyücülerinin çabaları herkesin takdirini kazandı.

Tabii ki tüm bunlar ancak her şey olup bittikten sonra netlik kazanacaktı.

O DÖNEMİN MOSKVA’SI

O sıralarda Federasyon’da pek çok kişi son muharebenin “bir felaket” olduğunu bağıra çağıra dile getiriyordu; bu eleştirmenleri hiçbir şeyden anlamayan aptallar olarak aşağılayacak kişi sayısıysa oldukça azdı.

Bu az sayıdaki istisnalardan biri olan İçişleri Komiserliği’nden Komiser Loria, etrafındakilerin cehaletini ancak katıksız bir saçmalık olarak nitelendirebilirdi. Bu yüzden de berbat bir ruh halindeydi.

“Sadece askeri açıdan bakılacak olursa, cebri keşif harekatı büyük bir başarısızlıktı. Ordumuzun küçük çaplı çatışmalarda karşı karşıya kaldığı en vahim sorunlardan biri taktiksel yetersizliğimizdir ve bu konunun üzerine gidilmelidir.”

Bu açıklama, “Sizin planınızı kabul ettiğimiz için kaybetmedik mi?” yönündeki eleştirilere verilmiş bir cevaptı.

Basit ve net sonuçları kavrayamayan insanların kendisine çıkışmasından daha fazla sinirini bozan bir şey yoktu; yine de sesi ürpertici derecede sakindi.

“… Yine de karşı karşıya olduğumuz siyasi mesele çok daha önemli. Bu meselenin boyutunu kavramış olmamız, son muharebenin getirdiği maliyeti haklı çıkarıyor.”

Loria, askerleri en başta sahaya sürmelerinin yegane sebebinin siyasi durumu kontrol altına almak olduğunu bir kez daha vurguladı.

Harekatın siyasi tabloyu anlamak adına yapıldığı hususunda Sekreterlikten, Politbürodan ve diğer tüm devlet organlarından defalarca anlayış beklemiş, bunu ısrarla dile getirmişti. Bu mücadele sırasında Genelkurmay da onun çabalarını hevesle desteklemiş ve herkesi ikna etmek için ortak bir plan yürütmüşlerdi.

Bütün bunlardan sonra, hazır fırsatını bulmuşken Loria’ya ve askeri komuta kademesine darbe vurabileceklerini sanıp iç siyasette zafer kazanmaya çalışan aptallar hâlâ varsa… Loria, belki de elinde kalan tek seçeneğin onlar için birkaç mezar kazmak olduğunu hissediyordu.

Yine de en azından dışarıdan bakıldığında istifini bozmadan, samimi bir edayla karşı argümanını sundu.

Balık tutmak sabır isterdi —çünkü tıpkı aşk gibi, o da taktikten ibaretti.

Bu konuda Loria, sabırla beklemenin kendisine en büyük başarıyı getireceğini biliyordu. Bunu bir periyle aşk pazarlığı yaparken öğrenmişti.

“Peki üzerine odaklanmamız gereken o siyasi mesele nedir? Gayet basit. Yoldaşlar, İmparatorluk’un bağımsızlık vaadi Federasyon için etkili bir zehre dönüşüyor.”

Bu kelimeler toplantı salonunun ortasına öylesine bırakılmış gibiydi fakat inanılmaz derecede ağır bir anlam taşıyordu.

Durumu kavrayan bilge kişiler sessizce başlarıyla onaylarken, Loria’nın sadece dikkatleri kendi başarısızlığından uzaklaştırmaya çalıştığını sanan cahiller sırıtmalarını gizlemekte zorlanıyorlardı.

Alaycı havayı sezmek hiç de zor değildi.

Ahhh, zeka seviyeniz gerçekten de yüzünüzden okunuyor… diye düşündü Loria, yüzünü ekşitme dürtüsüyle savaşarak…

“İmparatorluk yanlılarının göklere çıkardığı etnik kendi kaderini tayin hakkı rüyası etkisini gösterdi… Ayrılıkçılar ile İmparatorluk Ordusu arasındaki ilişkinin hayal ettiğimizden daha güçlü olduğu sonucuna varmaktan başka çaremiz yok.”

Yine de Loria raporuna devam etmek zorundaydı, zira işi buydu.

Federasyon Ordusu’nun karşılaştığı karşı saldırı beklenenden çok daha çetin çıkmıştı. Üstü kapalı bir şekilde “yerel halk” olarak adlandırılan silahlı gruplar, çoğunluğun normalde ancak işgalcilere karşı gösterileceğini varsaydığı şiddette bir direnç sergilemişti.

Sahadaki gözlemcilerinden gelen raporlar özetlendiğinde durum son derece netleşiyordu. Cephe hattının yakınlarında bile Federasyon Ordusu’na duyulan güven kasvet verici derecede düşüktü. Kendi askerlerine yönelik düşmanlık oldukça yaygındı.

“Hepinizin zaten bildiği üzere, İmparatorluk Ordusu hareket özgürlüğünü yeniden kazanmış gibi görünüyor; ancak bundan daha da kötü bir haber keşfettik.”

İşgal altındaki topraklarda asayişi ayrılıkçı etnik azınlık gruplarının sağladığını zaten biliyorlardı. Fakat son ulaştıkları gerçek çok daha sarsıcıydı.

Federasyon Komünist Partisi’ni temelinden sarsan şey, İmparatorluk Ordusu’nun ayrılıkçılarla asayiş görevlerini onlara emanet edecek kadar güvene dayalı bir ilişki kurmuş olmasıydı.

Federasyon’un savaşın en başında uğradığı yenilgi ürkütücüydü. İmparatorluk Ordusu’nun o çok sevdiği harekat harbini icra etmesine izin vermek tam bir kâbus olurdu. Artık İmparatorluk devasa bir bölgeyi yatıştırmakla uğraşmak zorunda kalmayacağına göre, bu durum tam da o tarz savaşları yürütmek için kuvvetlerini serbest bırakmayacak mıydı? Üstelik kendilerini taciz edecek partizanlar konusunda endişelenmelerine de gerek kalmayacaktı, değil mi?

Eğer bu korkunç bir ihtimal değilse, başka ne olabilirdi ki?

“Siyasi komiserler durumu muğlak anlatıyor, bu yüzden tablonun tamamına hakim değiliz; ancak… ,” diyerek tüm salonu buz kestiren lafları savurdu Loria, “… görünüşe göre İmparatorluk Ordusu ile bölgesel ayrılıkçıların ortak bir cephe oluşturduğu durumlar müşahede ettik.”

Ortak bir cephe —başka bir deyişle, omuz omuza birlikte savaşmak.

Fakat barındırdığı anlam, kelimelerin ima ettiğinden çok daha derin bir meseleydi.

Güven ve inanç hakikaten de ağır kavramlardı. Bu çalkantılı dönemde yaşayan kimse bunların önemini asla yanlış değerlendirmezdi.

Söz konusu askerler, muharebe tecrübesine sahip silahlı yabancıların savaş alanında yanlarında dövüşmesine izin verecek düzeyde mutlak bir güven duymadan ortak bir cephenin var olması mümkün değildi. Sergiledikleri davranışlar, bu güvenin ne kadar köklü olduğunu bas bas bağırıyordu.

“… Düşmanın gerçek durumunu kavradığımız için muhtemelen sevinmeliyiz. Artık işgal altındaki topraklardaki yoldaşlarımızdan pek bir iş birliği beklemememiz gerektiğinden emin olabiliriz.”

“Bir soru sorabilir miyim? Anladığım kadarıyla yoldaş, ayrılıkçıların partiyi mağlup ettiğini söylüyor gibisiniz. Açık konuşmak gerekirse, onları gölgelerin arasından söküp atamaz mıyız?”

Parti doktrinine uymak açısından bu harika bir öneriydi, diye düşündü Loria içten içe burkularak.

Ne yazık ki savaş alanının gerçekliği karşısında bu tür kitabi cevapların hiçbir hükmü yoktu. Gerçek dünyanın taviz gerektirdiğini unutan insanları görmek onu son derece muzdarip ediyordu.

Ancak Federasyon ideolojisi, doğrudan bir yüzleşmeyi atlatamayacak kadar kırılgan değildi. İşte bu yüzden Loria abartılı bir edayla başını salladı. “Doğrudan sadede gelmek gerekirse, bunun imkansız olduğunu düşünmüyorum. Dinleyin,” dedi son derece sakin bir ses tonuyla. “Uygun desteğe sahip olursak, doğru personeli görevlendirirsek ve başlarında sağlam bir komutan bulunursa hiçbir sorun yaşanmayacaktır. Başka bir deyişle, geleceğe giden yolu açacak olanların insanlar olduğunu söyleyebiliriz.” Ardından Loria ansızın bir şey hatırlamış gibi “Öyle ya,” dedi ve bir davette bulundu: “Ne dersiniz yoldaş? Kitlelere bunu idrak ettirecek kişi siz olsanız harika olurdu.”

“B-ben mi, yoldaş?”

“Sahadan gelen raporlar karmaşık. Rapor verecek güvenebileceğim birine ihtiyacım var. Madem bu meseleye bu kadar hassas yaklaşıyorsunuz, sizden bu görevi üstlenmenizi rica edeceğim.” Birini sahaya sürme tehdidini maşa olarak kullanan Loria, nazikçe gülümsedi.

Çetin gerilla savaşı hakkında istediği gibi yorum yapabilecek bir seyirci olduğunu sanan bu adamı yerine oturtmak ona büyük bir tatmin sağladı.

“Bir dakika bekle, Yoldaş Loria.”

Ne yazık ki oyunlar hep tam eğlenceli hale gelmeye başladığında biterdi.

“İstihbarat akışının istikrarsız olduğunu mu söylemek istiyorsun? İçişleri Halk Komiserliğinin istihbarat ağının bile baskı altında tutulduğunu mu?”

Loria’nın karşısında derhal kendine çeki düzen vermesini gerektiren tek bir kişi vardı.

“Evet, Yoldaş Genel Sekreter. Tam olarak buyurduğunuz gibi,” diyerek anında onayladı.

“… O gericilerin, o ayrılıkçıların bizden nefret ettiğinin pekala farkındayım.” Konuşan kişi, beklenmedik derecede entelektüel tınlayan bir tonla sordu: “Fakat neden bu raddeye kadar?”

Komünist Parti’den neden bu kadar nefret edildiğini soruyordu.

Siyasi bir perspektiften bakıldığında, bu soruya doğrudan yanıt vermek oldukça güçtü. Loria zihninde yüzünü ekşitti.

“Evet, gerçekten de dediğiniz gibi. Irk politikalarında yeterince taviz verdiğimizden oldukça eminim. Neden işgalcileri bu kadar sıcak karşılıyorlar?”

“Kapitalist ve emperyalist propagandanın bu derece etkili olması mümkün mü?”

Körü körüne biat edenlerin, onaylarken bile kendilerinden emin olamamaları gülünçtü. Sebebini kavramaktan acizseler, gerçekten de bir hiçten ibarettiler.

Yine de Genel Sekreter’in geçmişte işine gelmeyen raporlar yüzünden üzerlerine fazla şiddetle gitmiş olabileceğini hesaba katmak gerekirdi.

Pekala, her neyse. Loria vites değiştirdi.

Bilmek istiyorlarsa, ona da anlatmak düşerdi.

Alaycı tebessümünü bastırarak elini kaldırdı ve “Müsaadenizle bir şey eklemek isterim…” dedi. Ardından ciddiyetle ekledi: “Milliyetçilik mantıkla işlemez.”

Duyguları sık sık kendi çıkarına kullanan biri olarak Loria, onların oynadığı role oldukça aşinaydı. İşin içine duygular girdiğinde önemli olan mantık ya da realizm değil, romantizmdi; her şey romantizmden ibaretti.

Bunu artık basit bir kurgu diyerek geçiştirecek lüksleri yoktu.

Komünist Parti’nin, etnik kökenin dikkati başka yöne çekme çabası olduğuna dair resmi söylemi, muhtelif etnik grupların bağımsızlık hayalleri karşısında kof laflardan başka bir şey değildi.

“Yoldaş Loria?”

“Bizler de bunu her an kullanmıyor muyuz?”

Ortak bir dava, halkı koruma gayesi… Bir başka deyişle, milliyetçilik.

Federasyon Ordusu, zamanında lagerilere gönderilen kişileri, inanç eksikliklerine rağmen asker olarak kullanabilmesini işte bu empatiye borçluydu.

“Davayı etnik kimlik haline getirin, etnik kimliğin bayrağını dalgalandırın, etnik kimliğin şarkılarını kendi dilinde söyleyin; hepsi son derece sıradan şeylerdir ama ürettikleri sonuç olağanüstüdür.”

Bu tür hareketleri daha önce de teşvik etmiş olan Loria için bu potansiyel hayret vericiydi.

Lagerilerden toplanan ve ilk fırsatta Federasyon Ordusu’na ihanet etmesi beklenen birliklerin firar oranı şaşırtıcı derecede düşüktü ve azimle savaşıyorlardı.

Dürüst olmak gerekirse, hepsi birer iyi yurtseverdi.

Bu askerler, yurtsever yüreklerinin emrettiği şekilde vatanlarını korumak için silaha sarılmışlardı! Eski lageri sakinlerinin, sırf usulden de olsa Federasyon Komünist Partisi’ne sadakat yemini etmesi nadir görülen bir şey değildi.

“Ön cepheden bir rapor paylaşayım: ‘Eğer askerler vatan için savaşıyorsa, hiç kimse silahını kaldırıp bir askerin koruması gereken şeyi korumakta tereddüt etmez.’”

Her hareketlerini en ince ayrıntısına kadar yönetmeye gerek yoktu.

Vatanlarını, ülkelerini ya da memleketlerini seviyorlardı; hangisi olursa olsun, bunun özündeki duygu muazzamdı. Bir duygu olduğu için de mantık kabul etmiyordu. Onunla mantık çerçevesinde tartışılamazdı; o duyguyla bağ kurup kuramadıkları her şeyi belirliyordu.

Ne yazık ki Komünist Parti bu hususta son derece yetersizdi.

Başarabileceği tek şey bir ideal sunmaktı. Cazip bir idealdi ve propaganda malzemesi olarak hiç de fena sayılmazdı. Özellikle de kendilerini akıllı sanan aptallar üzerinde fevkalade etkiliydi.

Ama bu yalnızca yüzeysel bir motivasyon sağlamaya yarıyordu.

“… Yani lagerilerden serbest bırakılan Federasyon birlikleri Parti için değil, ülke için mi savaşıyor?”

“Aynen öyle.” Loria, parti yetkilisinin sorusuna anında yanıt verdi.

Bu inkar edilemez bir gerçeklikti.

Loria’nın bildiği kadarıyla, sırf Komünist Parti sevgisinden dolayı savaşanların sayısı sıfırdan büyüktü. Parti hiç şüphesiz insanların hayatını belirli açılardan iyileştirmişti.

Aynı zamanda, muhtemelen partiden tüm kalbiyle nefret eden eşit sayıda, hatta daha da fazla insan vardı.

Partinin kurbanlarının sayısı resmi kayıtlardan silinmemişti ama bunun sebebi kurbanların tüm akrabalarını da silemeyecek olmalarıydı.

“Hımm, demek bu iyi haber.”

“Evet, Yoldaş Genel Sekreter.”

“Siz ikinize bunu dile getirmek son derece saygısızca olacak ama… bu insanların partiye hiçbir sadakati yok! Bu nasıl iyi haber olabilir?”

“Yok, öyle değil,” diye araya girdi Loria gülümseyerek. “Yoldaş, bir de şu açıdan düşünün.”

Sadakat çok katmanlı bir kavramdı.

Partiye sadık olmayan kişilerin ana vatanları olan Federasyon’u sevmesi bir çelişki değildi. İmparatorluk’un ortak düşman olduğunu kabul eden ve partinin talimatlarına isyan etmeyen herkes güvenilir bir insan kaynağı olarak görülebilirdi.

Normalde huzursuzluk kaynağı olan unsurlar bile uluslarını İmparatorluk’tan korumak için elbette savaşacaklardı.

“Düşmanımız ile potansiyel düşmanımızın birbirini ezmesini sağlayacağız. Onları lagerilerde çalıştırmaktansa, şan ve mitoloji uğruna savaş alanında dövüştürmenin çok daha etkili olduğunu düşünmüyor musunuz?”

Bu en temel mantıktı.

Soğuk, katı bir ilke.

Fakat aynı zamanda ebedi bir gerçekti.

“Bizim rolümüz gün gibi açık. Tek yapmamız gereken milliyetçiliğin muhafızı gibi davranmak. Bu amaca ulaşmak için de parti ile ulusu tek ve aynı şey haline getirmemiz yeterli.”

Sinik bir sözlükte de öyle yazmıyor muydur zaten?

Yurtseverler, fatihlerin ve politikacıların avıdır.

Yurtseverlik, alçakların ilk sığınağıdır.

BİRLEŞİK YIL 1926, NOEL GÜNÜ, FEDERASYON TOPRAKLARI, ÇOK ULUSLU GÜÇLER GARNİZONU

Kadeh kaldırma sözü her seferinde aynıydı.

“Mutlu Noeller!”

Biri bunu haykırdığında, diğer sesler karşılık verirdi.

Sert görünüşlü askerlerin, kendilerini alkollü yumurta likörüne gömüp Noel ilahileri söyleyerek Noel’i kutlarkenki halleri son derece masum görünüyordu.

Cebri keşif harekâtını tamamlayan Milletler Topluluğu ve Federasyon büyücüleri biraz nefes alıyordu.

Elbette herkesin kendine özgü bir rahatlama yolu vardı.

Kimileri tatlılarla tarihi dostluklarını pekiştiriyordu. Kimileri ise iyi bir yemeğin sunduğu daha temel bir zevke tutunuyordu. Aralarında, kendini ilkeli ve tek gerçek aşkına ihanet etmeyecek bir adam olarak gören Yarbay Drake, vazifenin gerektirdiği kadar yumurta likörü içtikten sonra gözünü kadim dostu iskoç viskisiyle olan yıl boyu süren ilişkisine dikmişti.

Ancak böyle bir günde komutanlar bile rahat bir nefes alabilirdi.

Noel’i evlerinden uzak, yabancı bir toprakta kutlamak askerlerin memleket hasretini daha da alevlendiriyordu. Denizciler ve deniz büyücüleri memleket hasretine yabancı değildi.

İşte bu yüzden Noel, askerler için kutsal ve dokunulmazdı.

Noel çatısı altında gerçekleşen seküler kutlamalar düşünüldüğünde, dinin bir afyon olduğunu ilan eden Komünistler bile bunun müdahale edilmemesi gereken bir gün olduğunu hissetmiş olmalıydı.

“… Yarbayım, bir sorun var.”

“Ne oldu?”

Noel günü alkolün etkisiyle hafif çakırkeyifken kötü bir haber almaktan daha berbat bir şey olamazdı. Drake bir an için sadece kaşlarını çatmakla kalacağını sandı ama bir saniye sonra aldığı haberle donakaldı.

“Bize teslim olan savaş esirleri Federasyon Ordusu’na mı devredildi…?” Beyni astının söylediği şeyi idrak ettiği an, öfkeyle Noel viskisini bir kenara bırakıp büyük bir hışımla dışarı fırladı.

Partinin ortasında, “Şaka yapıyor olmalısınız!” diye bağırmamış olması tam bir mucizeydi.

Drake bir asker olarak bu derece absürt bir şeyin yaşanabileceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Doğruca birkaç nöbetçi subayın bulunduğu karargâha koştu.

Nefesindeki keskin alkol kokusunun hâlâ buram buram tüttüğünün pekala farkındaydı. Normalde ayılana kadar karargâha dalmamak konusunda gerekli özdenetime sahipti.

Fakat bu kez bekleyecek lüksü yoktu. Esirleri nasıl geri alacağını düşünerek konunun üzerine atlarken Drake, Albay Mikel ile zımnı bir iş birliği yapmak zorunda kalacağını anladı.

Siyasi bir çamur devirmeden her iki tarafın da itibarını korumasını sağlamak son derece zor olacaktı. Neden Noel günü böyle şeyleri dert etmek zorundayım ki?

“… Bu bir aptallık. Zırvalığın teki. Lanet olsun.”

Yine de insanlık adına bu yapılmalıydı.

Onu bu halde görünce şaşırmış gibi duran nöbetçi muhafızları itip geçen Drake, nöbetçi subayların bulunduğu odaya daldı ve birini karargâh binasının dışına sürükledi.

Esirlerin gözaltı yetkisinin devredilmesini asla onaylamamıştı. Böyle bir şeye razı gelmesine imkan yoktu. Drake o esirleri geri almak zorundaydı. İster bir tiyatroyla ister bir sahtekarlıkla olsun, fark etmezdi; bir şekilde halledilmeliydi.

Hazırda bekleyen tercümanların şanssızlığı denebilirdi ama yanına onlardan birini alması gerekiyordu. Böylece yeterli bir seyirci kitlesi topladıktan sonra Drake, görevinin gerektirdiği üzere Federasyon kuvvetlerinin kıdemlisi Albay Mikel’e veryansın etmeye başladı.

Dili bıçak kadar keskindi.

“Onları geri istiyorum.”

Bu bir öneri şeklinde ifade edilmemişti.

Mikel’in yakasına yapışacak kadar tepesine dikilip sesini yükseltti. Talebi net ve basitti. Cebri keşif harekâtı sırasında ele geçirdikleri esirleri istiyordu.

Silah arkadaşı olmasalardı, Mikel muhtemelen kendisine küfürler yağdırmak üzere olan bir Drake ile karşı karşıya kalırdı. Gerçi biraz küfür etmek gerekseydi de kendini tutmaya niyeti yoktu.

“O esirleri benim ordum aldı.”

İki adam arasındaki mesafe o kadar azdı ki kükremesine eşlik eden alkol kokulu beyaz buhar adeta Mikel’in yüzüne çarpıyordu. Bu, kabalığın dik alasıydı.

Dışarıdan izleyen herhangi biri için Drake’in küplere bindiği ayan beyan ortadaydı. Bunun ucuz bir tiyatrodan ibaret olduğunu bilen tek kişiler ise başrolün kendisi ve Mikel’di.

“Onları iade edin!”

“Bunu yapamam.” Tercüman, Drake’in bu inatçı haykırışını iletmeyi bitirdiği an Mikel ağırbaşlı bir tonla yanıt verdi. Tavrı en az Drake’inki kadar tavizsizdi. “Onlar benim ülkemden olan esirler.” O sert ses tonuyla, adeta tüm dünyaya ilan edercesine bir açıklamada bulundu. “Bu da onların benim ülkemin yargı yetkisi altında olduğu anlamına gelir.”

Esirlerin muhafazasına dair farklı anlayışlarını öne süren ne Drake ne de Mikel geri adım atacak gibi görünüyordu; aralarındaki hava gerilimden kıvılcım saçıyordu.

Yine de tüm bunlar bir gösteriden ibaretti.

Mikel’in Kraliçe’nin İngilizcesine son derece hakim olmasına rağmen bir tercüman aracılığıyla konuşmayı seçmelerinden bile bu durum açıkça anlaşılıyordu. Bir başka deyişle, başrollerde Drake ve Mikel vardı; seyirci kitlesi gözlemci siyasi komiserler ile tercümandan oluşuyordu ve tüm bu etkileşim, ikisinin de sergilemekten pek memnun olmadığı bir oyundu.

Suç ortakları dışında kimse gerçeği bilmiyordu.

“Bu hiç komik değil! Bu, anlaşmanın açık bir ihlalidir! O esirleri Milletler Topluluğu adına ben ele geçirdim!”

Tartışmanın içeriği basitti; beyhude görünen bir “Onları bana ver!” ve “Veremem!” atışmasından ibaretti.

Aynı şeyleri tekrarlayıp dururken aralarında iki ordunun resmi tercümanlarının bulunması bir kenara bırakılırsa, bu anlaşmazlık temelde bir okul bahçesi kavgasından farksızdı.

“Bu esirler Milletler Topluluğu’nun bayrağına teslim oldu!”

“… Astınız onları devretmeyi kabul etti.”

“O sırf o siyasi komiserle kişisel arkadaşlığı yüzünden öyle yaptı! Burada komuta bende.” Onun fikri bariz bir şekilde kural dışı ve bana resmi bir talepte de bulunmadı!”

“Ordumun en üst komuta yetkisi bendedir!”

Drake bunu, yüzlerine doğrudan söylese dinlemeyecek olan siyasi subayların duyması için söylüyordu. Bir kalabalık toplayıp onları kandırmadan hiçbir yere varılamazdı. Bunun hoş bir durum olduğunu söyleyemezdi ama Federasyon toplumu tam olarak böyle işliyordu.

Normal şartlarda bu tür gülünç, basmakalıp bir atışma anlamsız olurdu ancak Federasyon’da bu elzemdi.

Ne kadar da rezil bir çağda yaşıyoruz.

“Ülkenizin siyasi komiserlerinden birinin, Milletler Topluluğu Ordusu’nun bir komutanını arka kapıdan aşabileceğini mi iddia ediyorsunuz? Bu hiç komik değil. Bu, müttefik bir ülkenin egemenliğinin ciddi bir ihlalidir!”

Asıl mesele de buydu. Sessizce izleyen siyasi subaylar bile elbet bunu idrak edebilirdi.

Mikel yüzüne son derece bıkkın bir ifade yerleştirmişti ve muhtemelen harekete geçmek için doğru anı kolluyordu.

“Yoldaş Teğmen Tanechka?”

“…” “Albay Drake’in de söylediği gibi, Teğmen Sue’dan bunu kişisel bir rica olarak istedim.”

Federasyon tercümanı sessiz kalarak o kısmı atladı.

Ancak Drake bunu önceden düşünmüştü. Böyle bir duruma karşı yanında Milletler Topluluğu’ndan bir tercüman getirmişti.

Tanrı, hazırlıklarını titizlikle yapanların yüzüne güler. İçinden kıkırdadı.

“Bu bir suçluluk itirafı mı?!” İşte buradan gedik açabiliriz! diye düşündü Drake taarruza geçerken. Konu kararlılık, karar alma ve taarruz önermeye geldiğinde Drake son derece ne yaptığını bilen biriydi.

Mikel siyasi subaya baktı ve yanına gidip ona dik dik bakarak sertçe çıkıştı, “Bundan daha önce bahsetmemiştin! Komuta zincirini bulandırmazsanız sevinirim!”

“Benim yetkim herhangi bir siyasi…”

Bu atışmayı tercüman aracılığıyla dinlemek ızdırap verici derecede yavaştı. Bu arada Drake, Liliya’nın da tıpkı Mikel gibi kendi ana dilini konuşabildiğinin farkındaydı.

Normalde fikri sorulmayan yerlerde lafa burnunu sokardı ama şimdi kendi ana diline mi sığınıyordu?

Bu temelde bir suçluluk göstergesiydi.

“Sen sus! Ben bir Milletler Topluluğu askeriyim!”

“Partinin siyasi bir subayı olarak…”

Drake, “Kapa çeneni, seni sürtük!” diye bağırmamak için kendini zor tuttu.

Bu Komünistler laftan anlıyor gibi görünmüyordu ama onların üzerine yağdırmak istediği küfür fırtınasını dizginlemek zorundaydı. Öfke, gediği açmak için gereken enerjinin israfından başka bir şey değildi.

Kendini toparlamak için Drake, dondurucu göğün altında derin bir nefes aldı.

Ciğerlerini dolduran soğuk havayla birlikte kaynayan duygularını kontrol altına alabildi.

“Milletler Topluluğu Ordusu’nun sancağı altında vatanımızı korumak için varını yoğunu ortaya koyan, Majesteleri Kral’a sadık askerler olarak onurumuzu açıklamama müsaade edin.”

Drake, Komünistlerin sinir bozucu bulacağı kelimeler seçtiğinin gayet farkındaydı.

Ve siyasi subay Liliya, az kalsın bir şey söyleyecekti.

Madem beni anlıyorsun, o zaman neden başından beri Kraliçe’nin diliyle konuşmuyorsun? demek istedi ama diyemedi.

Bununla birlikte, müttefiklerine karşı bu denli inançsız ve samimiyetsiz olacaksa askerliği bırakıp dolandırıcı falan olması gerekirdi.

“Bizler özgür insanlarız, bir başkası tarafından yönetilmeyecek asil bir halkız. Bu haysiyeti savunmak uğruna denize açıldık ve dalgaları aşarak uzaklara yolculuk ettik. Bu nedenle,” dedi Drake, bir duyuru tam olarak böyle yapılmalı dercesine sesini yükselterek, “Federasyon Ordusu üzerindeki otoritenize dair hiçbir şey söylemeye niyetim yok ama gayriresmi kanallar vasıtasıyla benim orduma müdahale ediyorsanız, bu anlaşmanın ihlalidir!”

Ona boş gözlerle bakan siyasi subay muhtemelen hiçbir şey anlamamıştı.

İşte bu yüzden Drake, tasma misali sürekli bu bekçi köpeğini etrafında bulundurmak zorunda olan Mikel’e derinden sempati duyuyordu. Askeri işler hakkında hiçbir şey bilmeyen bu adamların yüzlerinde kendini beğenmiş bir ifadeyle işlere burnunu sokabildiğini, hatta denetim pozisyonlarına getirilebildiklerini düşünmek bile!

Ah, cehennemin dibi.

Bir maşa gibi davranmamın isteneceği günün geleceğini hiç düşünmezdim!

Siyasi subaya şöyle bir göz attı ve ardından tükürürcesine, “Albay Mikel, bu basit bir talep,” dedi. Kasten daha sert duyulmaya ve öfkeli bir ifade takınmaya çalıştı. Performansının fazla sahte görünmesini engellemek adına bakışlarına Komünistlere yönelik biraz küçümseme katmak üzere hesaplanmış bir replikti. “O avı benim birliklerim ele geçirdi ve onları derhal iade etmenizi istiyorum!”

Avlanma kuralları, avın onu yakalayana ait olduğunu söylerdi.

Bu biraz aristokratik bir argümandı ancak mevzu bahis durum için en basit metafordu.

Üstelik işlevseldi de; zira Federasyon cephesindeki birinin, soylulara has hobileri olan Milletler Topluluğu askerinin kendi avını elde etmeyi takıntı haline getirdiğini idrak etmesi gayet kolaydı.

“Bu siyasi subayın getirdiği esirleri bana verin! Hemen, şimdi! Kayıtsız şartsız!”

“Cevabım değişmiyor. Bunu yapamam.”

Beklenen bu cevap karşısında Drake, sanki tercümanın sözünü bitirmesini bile bekleyemiyormuş gibi patladı. “Gülünç olmayın! O sizin avınız değil!”

Gerçek amaçlarını gizleyerek Mikel ile çatıştılar.

Doğaçlama bir işbirliğine göre gerçekten de harika bir iş çıkarıyorlardı. Berbat bir tiyatro oyunundan çok daha gerçekçiydi.

Gerçekte Mikel, makamının kendisine esirleri devretmek için yeterli yetkiyi tanımadığını gayet iyi biliyordu. Ne yazık ki boynunda tasma olan bir subayın bu kadar özgürlüğü bile yoktu.

İşte bu yüzden Drake sırf usulen de olsa öfkelenmek ve koltuğunu adeta tekmeleyerek o kadar hızlı bir şekilde itiraz etmeye koşmak zorundaydı… Kilit nokta, komiser “siyasi bir çözüm” bulana kadar oyunu sürdürmekti.

Ne işlerin sarpa sarmasına izin verebilirlerdi ne de şüphe uyandırabilirlerdi.

“Yarbay Drake, sizden siyasi bir subayın sahip olduğu yetkiyi lütfen anlamanızı rica ediyorum. Ordunuzun komuta zincirine müdahale etmeye niyetim yok ama burası Federasyon toprakları. Ben de onun kanunlarına uymak zorundayım. Kendi ülkemin vatandaşlarını size nasıl teslim edebilirim?”

Güya iki ordunun komutanlarının kafa kafaya geldiği bu sahne, sadece tercümanlar için yıpratıcıydı.

Fakat Drake bunu iyi bir tecrübe olarak görmelerini istiyordu.

“Onların sizin ülkenizin vatandaşı olup olmadığını bile kesin olarak bilmiyoruz. Dahası, Federasyon ile Milletler Topluluğu’nun bir esir devir anlaşması bile imzalamadığına oldukça eminim!” Drake olabildiğince inatçı bir tavırla haykırdı. “Adamlarımı vuran o aşağılık pislikleri derhal bize teslim edin!”

Sözü uzatmayalım; bu uzatmalı restleşmenin ardından pes eden ilk taraf Federasyon oldu. İş hassas hukuki etkenlere ve karizmayı çizdirmemeye dayanacaksa… o raddeden önce sahada bir uzlaşmayla çözülebilirdi.

Suç ortakları olarak Drake ve Mikel suçu siyasi subayın üzerine atmaya çalışınca, mesele kendiliğinden çözüldü.

“Resmi bir kayıt bırakmamayı teklif ediyorum.”

“… Orduma müdahale ettiğinize dair bir kayıt kalmasını istemiyorsunuz, öyle mi Albay Mikel?”

“İki ordumuz arasında vahim bir yanlış anlaşılma var gibi görünüyor. Bu bir esir devri değildi. Biz sadece geçici olarak nakledilmelerine yardımcı oluyoruz. Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.”

Tatmin edici bir tebessüm oturtmak isteseler de Drake ile Mikel son derece ciddi ifadelerle uzlaşmaya vardılar. İşleri tam da planladıkları gibi yürütmeyi başarmışlardı.

“… Umarım bu durum kuvvetlerimiz arasında herhangi bir husumete yol açmaz.”

“Mühim değil, Albay. Güvenilir müttefikimizin şerefine.”

“İki ulusumuz arasında derinleşen ilişkilere.”

Tercümanlar aracılığıyla iletilen nezaket sözlerinin ardından ikili, seyircilerinin önünde selam durmak yerine kasten el sıkıştı. Böylece mesele resmi olarak tatlıya bağlandı. Noel havasını darmadağın eden o hararetli tartışma artık sona ermişti.

Elbette bir kez bozulan şeyleri tamir etmek zordu. Drake ile Mikel arasında yaşananların arkasındaki gerçek ne olursa olsun, diğer herkes için sanki birbirleriyle ağız kavgası etmişler gibi görünüyordu.

İşleri toparladıktan sonra Drake, perişan bir halde sürünerek hana geri döndü.

Bu durumu yeterince açıklayamıyorsa belki şu daha net ifade eder: Boşa giden çaba omuzlarına ağır bir yük gibi çökmüştü, ki bu gayet doğaldı. Tanrı’nın imtihanları tam da böyle bir şey olmalıydı.

Drake bir savaşçıydı. Yontulmamış biri olmakla ilgili hiçbir zaman sorunu olmamıştı. Ve yine de şimdi, yastıklarında gözyaşı dökerek kaderlerine ağıt yakan şairlerin hislerini anlayabiliyordu. O kadar iyi anlıyordu ki midesi bulanıyordu.

Hatta onlara hak bile veriyordu.

“İçkiye ihtiyacım var.”

Bir şişe iskoç viskisine ne kadar da muhtaç olduğunu düşünerek odasına döndü Drake… ancak Tanrı yüzüne gülmedi.

“Yarbay Drake!”

“… Teğmen Sue. Ne var?”

Kendi inisiyatifiyle esirleri az kalsın Federasyon’a teslim edecek olan aptaldı bu. Ya da aslına bakılırsa, sorunun kökeni o siyasi subayla olan yakın ilişkisiydi. Bir başka deyişle, sorunun yarısı şimdi gözlerinden heves fışkırarak karşısında dikiliyordu. Açıkçası Drake, Tanrı’nın kötülüğünü sezebiliyordu.

Ah Tanrım, bunu bir kenara yazıyorum…

“Esirler hakkında…”

“Ne olmuş onlara? Yürüyüşe çıkmak istiyorum. Burada konuşmamız gereken bir şey mi?” Konuşacak hiçbir şey yok. En azından başka bir yere gidelim. Bu tür şeyleri ima eden tavrına rağmen Sue üsteledi.

“Acil bir konu. Lütfen, sadece bir dakikanızı alacak.”

“Aynı anda hem yürüyüp hem konuşabilirsin herhalde.”

“Önemli bir mesele. Lütfen, efendim.”

“Öf.” Drake iç geçirdi. “Esirlerle mi ilgili bir şey?”

“Evet, doğru efendim.”

“Albay Mikel ile o tartışmaya girmeye çok meraklı olduğumdan değil. Aslında hiç ama hiç istemiyordum.”

Esirlerin gözetimini yeniden kazanmak adına Mikel’i zahmete sokmasının ve o tiyatroyu oynamasının tüm sebebi… bu kızdı.

Kalabalığın önünde açıkça kavga etme düşüncesinden gerçekten nefret ederdi.

Fakat içindeki insanlığın ve vicdanın sesini dinlediği için buna mecbur kalmıştı. O esirlere Milletler Topluluğu’nun elinde olduklarının güvencesini vermişti; bu yüzden onları Komünist Parti’ye teslim etmek son derece acımasız bir ihanet olurdu.

“… Teğmen Sue, bu yapılan öyle düşüncesizce bir şeydi ki! Onları neden devrettin?!”

Bir süre sessizlik oldu.

Sue tereddüt etti ve ardından konuştu. “Çünkü, şey, Federasyon idam cezasını kaldırdı.”

Benimle dalga mı geçiyorsun? Drake, gözleriyle devam etmesini işaret ederken içinden düşündü.

“Bizim ülkemizde, muharip niteliği taşımayan düzensiz savaşçılara verilecek en ağır cezanın kurşuna dizilerek idam edilmek olduğu düşünülürse…”

“Onları sırf bu yüzden mi teslim ettin yani?!” Başının ağrısına rağmen bağırmaktan kendini alamadı.

Bu artık çocukça bir yemek seçme seviyesine varmıştı.

Cephe subaylarının aldığı eğitim göz önüne alındığında, bir subayın çocuk mantığıyla hareket etmesi gibi bir saçmalık hayal bile edilemezdi. Ama karşısındaki bir üsteğmendi!

Hem de şanlı Commonwealth Ordusu’nun bir üsteğmeni!

“Ş-şey, Noel geldi. Hem eminim yaptıkları şey için kendilerince haklı sebepleri vardır…”

Drake tecrübeli bir askerdi ama bu sözler onu tamamen hazırlıksız yakalamıştı. O kadar aptalçaydı ki zihninin uyuşmaya başladığını hissetti.

Noel partisi sırasında tutsaklarımızın Federasyon’a verildiğini öğreniyorum!

Noel Baba bile bu kadar gaddarca bir şey yapmazdı!

“Dinlemek istemiyorum.”

Üsteğmen Mary Sue’nun nasıl bir acımasızlığa imza attığından en ufak bir haberinin bile olmaması, Drake’in baş ağrısını daha da şiddetlendirdi.

“Sen Commonwealth’in bir askerisin!”

Sadece siyasi bir gereklilikten ibaret olsa bile.

Ya da belki de tam olarak bu yüzdendi. Bir Commonwealth askeri olarak korunması gereken en temel esasları hafife alacaksa, buna göz yumamazdı.

Noel gününde bu konuşmayı yapmak hiç içinden gelmiyordu.

“Ama yani, onları bağlayıp ta Commonwealth’e kadar geri göndermemizi gerektirecek bir sebep yok ki… Memleketlerine daha yakın bir yerde hapsedilmeleri…”

“Daha mı insani…?” “Buna inanamıyorum” çığlığını yutabilmiş olması, kendini tutabilmesinden ziyade yaşadığı şoktandı. “Evet, ne kadar da harika ve insani bir fikir, Teğmen.” Drake kendi kendine söz verdi: Bu devasa aptalla bir daha konuşmadan önce kesinlikle ağrı kesici alacağım. “Sen ciddi misin?”

“… Peki ya siz, Albay? Neden sadece başarılara odaklanıyorsunuz? O zavallı insanları adeta birer ganimetmiş gibi peşinizde sürüklüyorsunuz…”

Drake’in bildiği kadarıyla Federasyon’da insanlıktan eser kalmamıştı.

Teknik olarak halkın kendisi hâlâ sıcaklığa ve duygulara sahipti. Ancak kendisini o son derece ‘merhametli’ Komünist Parti’nin insafına bırakan birinin, dondurucu kış göğüne savrulması çok daha hayırlı olurdu.

“Ben sadece Noel’de onlara güzel bir haber vermek istemiştim. Gerçi yine de cezalandırılma ihtimalleri var. Liliya, şey, yani Federasyon insanları cezalandırıyor, bu yüzden…”

“Yeter! Kapa çeneni! Dinle,” dedi Drake; herhangi bir diplomatik veya gizlilik krizine yol açmadan konuşmayı kestirip atmak için resmi prosedürleri vurgulayacak kelimeleri dikkatle seçerek. “Söylediklerinin hiçbir mantıklı yanı yok! Biz burada Federasyon Ordusu ile ortak bir görevde konuşlandırılmış bir askeri birliğiz ve görevimizi askeri kanun ve nizamlara uygun olarak yerine getirmek zorundayız!”

Tam da ellerinde hukuki bir dayanak olduğu için, o zavallı ruhları insanların sık sık bir et öğütücüye benzettiği Federasyon Komünist Partisi’nin adalet sistemine teslim etmek zorunda değillerdi.

Dileyen herkes bürokrasiyi, resmi prosedürleri ve dikey yapılanmanın kötülüklerini alaya alabilirdi fakat her şey kullanıldığı amaca göre fayda sağlayabilirdi.

“Doğal olarak, savaş esirlerinin yönetimi de bizim görevlerimizden biridir! Onların devrine onay verme yetkimiz yok! Kötü bir emsal teşkil edemeyiz!”

“Eğer iyi bir emsal teşkil edebilirsek, o zavallı insanlar…”

“Anlamsız konuşuyorsun!”

İyi bir emsal mi?! Bu haykırışı içine çekmek, Drake’i zihnen tarif edilemez bir derecede tüketti.

Muhtemelen dinlenen bir otel odasında, insanların gerçek niyetlerini sezmekten bu kadar aciz bir subayla tartışmak zorunda kalmak ne kadar da çıldırtıcıydı.

Birden kendisinin bile aşırı bulduğu bir fikir zihninde belirdi. Aciba bunu bir geceliğine bir Federasyon hapishanesine tıkmak mümkün olur duydu…

Ona bir Noel hediyesi vermek yerine, toplama kampı deneyimi yaşatma arzusuyla yanıp tutuştuğunu fark etti.

En ağır cezanın kurşuna dizilmek olduğu Commonwealth esir kampları ile idam cezasının sözde kaldırıldığı Federasyon kampları arasında seçim yapma şansı verilen herkes hiç tereddütsüz ilkini seçerdi.

Mesele bu kadar uç bir tercih yapmak bile değildi.

Bu basit gerçeği bile kavrayamayan küçük bir kız yüzünden, değerli silah arkadaşı Albay Mikel’in konumunu neden tehlikeye atmak ve Noel gününde ona böyle bir ip üstünde cambazlık yaptırmak zorundaydı ki?

“Siz neden esirlere bu kadar takıntılısınız ki, Komutanım?!”

“Londinium için bir ganimete ihtiyacımız var! Ve daha da önemlisi, bu bizim burnumuzu sokmamız gereken bir konu değil! Bu, yüksek düzey politikadır!”

Yalan değildi ama gerçeğin tamamı da bu değildi.

Drake’in bildiği kadarıyla, Londinium’daki hükümet yetkilileri gözlerini esirlere değil sığınmacılara dikmişti; çünkü onlar Federasyon’un acımasız yönetimini açıkça gözler önüne serebilirdi.

Yine de siyasi dengeler sürekli değişiyordu, bu yüzden kesin bir şey söyleyemezdi.

Yine de yapması gereken tek şey, elinden geleni yapmaktı.

“Benim de düşünmem gereken bir konumum var. Bundan fazlasını söyleyemem ama sadece anlamanı istiyorum.”

Fakat gerçek hisleri ona ulaşmadı. Sue’nun kararlı bakışlarında katılaşmış bir hayal kırıklığı vardı.

Odadan ayrılışını izlerken hissettiği tatminsizliği ve hoşnutsuzluğu tahmin etmek zor değildi.

Gizli konuları konuşmak istiyorsa, yapması gereken tek şey onu dışarıya—dinlenme riski olmayan bir yere—davet etmekti. Asıl bu gidişata feryat etmek isteyen kişi Drake’in kendisiydi.

Normal bir vicdana sahip hiç kimse, Commonwealth adına koruma altında olan insanları Federasyon Komünist Partisi’nin ‘sevecen’ ellerine teslim etmeye tahammül edemezdi.

“Kahretsin, bu geçirdiğim en berbat Noel.”

Kutlama havası uçup gitmişti.

“Tam bir rezalet.”

Ren cephesinin çöküşünden beri sürekli endişelenip duruyordu.

Bende gerçekten de uğursuz bir şans mı var nedir?

“Sonunda yine ne kadar uğursuz olduğumla övüneceğimden eminim. Oysa iskambilde hiç kaybetmem, kumarda da hiç fena değilimdir.”

Şans Tanrıçası dedikleri kalleş bir kadındı. Arkasında tutacak tek tel saç olmaması yetmiyormuş gibi, bir de çekince hemen elinde kalan bir peruk takıyordu. İçinden ağız dolusu sövmek geçiyordu.

Drake sorduğu bu sorunun nereye savrulup kaybolacağını bilmiyordu.

Yine de sormadan edemedi.

“Tanrım, her şey neden illa bu hale gelmek zorunda ki?”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla