YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 4 / Norden I: 4 Kasım, Birleşik Yıl 1924, Anlaşma İttifakı Savunma Bakanlığı, 2 Nolu Personel Dairesi
Anlaşma İttifakı Ordusu’nun Tip II tören üniformasını giymiş bir adam, Ordu Personel Dairesi’ndeki üstünün yüzüne maske gibi yapıştırılmış gülümsemesi eşliğinde yeni rütbe nişanını teslim alıyordu.
“Rütbeniz yükseltildi. Tebrik ederim, Albay Anson Sue.”
“Böylesi ağır bir yenilginin ardından rütbe alıyorsam, ülkemizin sonu gelmiş demektir.” Olayların bu raddeye gelmesine öfkeyle patlamadı ama mırıldanmalarını gizlemeye de gerek duymadı. Ağzından çıkanların farkına bile varmadan içini döküvermişti.
Normalde onun rütbesindeki bir subayın bu şekilde konuşmaması gerekirdi. Ancak Anlaşma İttifakı’nın içinde bulunduğu acınası durum, Sue’nun bu acı dolu sözlerinin hoş görülebileceği tuhaf bir atmosfer yaratmıştı.
Yenilgileri gün gibi ortadaydı. Kaçınılmaz olan o nihayi çöküş kapıdaydı. Elbette hâlâ ufak bir umut kırıntısı vardı.
Ancak durumun vahametini kavrayan ve gidişatın nereye vardığını görebilen insanlarla dolu bir odada, iyimserlik komik denecek kadar kıttı.
“Pekala, işte yeni rütbe nişanınız. Sizden beklentimiz çok büyük, Albay.”
İşte bu yüzden, durumun ciddiyetini tam olarak kavrayan insanlar şimdiden tükenmişti. İçlerinde hissettikleri o yoğun öfke yüzünden yürekleri çoktan aşınmıştı.
“Vatan krizde. Görevinizi elinizden gelen en iyi şekilde yerine getireceğinizi umuyorum. hepsi bu.”
“Vatanın sorumluluğunu üstlenmekten daha büyük bir bahtiyarlık olamaz.”
“Mükemmel.”
Kalıplaşmış lafları teati etmekten başka bir şey yapmıyorlardı. Bir dua okur gibi monoton bir sesle bu coşkulu tiradları atan Sue’nun aklındaki tek şey, muhtemelen formalitelere karşı hissettiği basit bir tiksintiden ibaretti. Komuta kademesinin kararları bu kadar vahim bir şekilde yanlışken, biz askerlerin gerçekten yerine getirebileceği görevler son derece sınırlı değil miydi zaten?
Sue işte bu yüzden kahroluyordu. Vatanı kurtarmak için çırpınan vatandaş sürülerinin yol açtığı o coşkulu kargaşaya tek tepkisi, yüzündeki aşırı bitkinlikti.
Protokole uygun şekilde selam verip odadan ayrıldı; vatana duydukları sevgiyle dolup taşan ve geçit töreninin ardından cepheye uğurlanan heyecanlı genç gönüllüleri gördükçe adımları daha da ağırlaştı. O kadar masumlar ki… Savaşa gitmek için can atıyorlar ama nihayet vardıklarında ellerinden ne gelecek ki?
“Büyük hayal kırıklığı. Gençlerinden sadece kendi uğruna ölmelerini isteyebilen bir ülkede doğmuş olmak ne büyük talihsizlik.”
Bir yurtsever buna ağlardı. Vatanlarını korumaları gerekiyordu; onunla gurur duymalıydılar. Bunun yerine milletleri vahim bir hata yapmıştı ve şimdi gençleri ölüme çıkan bir yola sürüklüyordu. Duygusal olarak tamamen tükendiğine yemin edebilirdi ama gözlerinin yaşlarla buğulandığını fark etti.
“Albay Sue?”
Endişeli seslere karşı durumu çaktırmamak için elinden geleni yaparken, kalbinde kabullenişin getirdiği buruklukla bir iç yemini etti. Eğer onları ölüme göndereceksem, en azından ben de görevimi elimden gelen en iyi şekilde yapmalıyım. Bu özveri kararlılığı, bir lider olarak taşıdığı sorumluluk duygusundan ve kaderinden kaynaklanıyordu.
Gençler vatan uğruna kendilerini feda edecekse, en azından o yolda onlara eşlik edecek, yanlarında düşecek bir yetişkin olmalıydı. Kararı kesindi. Tek başlarına ölmelerine nasıl izin verebilirdi?
Yine de, gençler yolda gururla geçit töreni yaparken, uğurlama kalabalığının içinde kucaklarında çocuklarıyla endişeli gözlerle bakan kadınları görmeye dayanamıyordu. Geride kalanları düşündükçe kurtuluş için dua ediyor, neredeyse haykıracak gibi oluyordu. Biri, herhangi biri, lütfen bu kâbusa bir son versin…
Tutunabileceği tek bir umut varsa, o da Cumhuriyet’in veya başka bir büyük gücün belki, ama sadece belki, tam zamanında yetişip onları kurtarmasıydı. Ancak o zaman Anlaşma İttifakı’nın mutlak çöküşten kaçma şansı olabilirdi. Ama bu gerçekten mümkün müydü? Buraya kadar düşündükten sonra Sue, kendisini bile ikna edemeyen bir dileğe tutunmanın beyhudeliğine bıyık altından güldü.
Hiçbir çıkış yolu olmadan, tamamen köşeye sıkıştıklarını biliyordu.
Vatanlarını korumaları gerekiyordu ama vatan, tıpkı bir kum saati gibi son günlerini azar azar tüketiyordu. Gelecekte kaçınılmaz bir yıkım yatıyordu.
Çöküşle yüzleşirken, çaresizlik hissinin işkencesiyle öylece kalakalmıştı. Vatanın kaderini paylaşma konusundaki kararlılığı sarsılmazdı. Yine de, ana vatanlarını kaybettiklerinde halkın ne tür zorluklarla karşılaşacağını düşündükçe, kederden gözyaşı dökmekten başka bir şey yapamıyordu.
Bir dakika. Tam o anda bir şeyi fark etmesini sağlayan şey kaderin bir cilvesi olmalıydı: Bir ülkenin yok olması, halkının da yok olması gerektiği anlamına gelmiyordu. Vatanı koruyamıyorlarsa, en azından vatandaşların kaçmasına izin vermelilerdi. Devlet yıkılsa bile dağlar ve nehirler baki kalırdı. Evet, ülkeler yıkılırdı ama onları var eden insanlardı. Belki de yıkılan yuvalarını yeniden inşa etme şansları olurdu. Yeni bir geleceğin tohumu olacak insanları kurtarabilirlerse, vatan topraklarının bir kez daha çiçek açacağı günün hayalini kurabilirlerdi. Zorlu bir yolculuk olacaktı. Zaman çetin geçecekti. Ama bu bir son olmayacaktı. Yeniden doğuş umudu vardı.
Vatan bir topraktan ibaret değildi; vatan sevgisi halkın kalbinde yaşadığı sürece bu bir son demek değildi.
Mümkün olduğunca çok sayıda vatandaşı kaçırmalıydı. Çökmekte olan bir ulusun askeri için adanmaya değer tek yüce gaye şüphesiz buydu. Hayır, vatanı korumaya yemin etmiş bir askerin gurur duyabileceği tek ve yegâne kendini feda etme yolu buydu.
“İşte bu. Evet, buldum!”
Konuşan kişinin daha birkaç dakika önce dehşetli bir karamsarlığın eşiğinde olduğuna asla ihtimal vermeyeceğiniz kadar umut ve kararlılık dolu bir haykırışla Albay Sue ant içti. Kimsenin seni yok etmesine asla izin vermeyeceğim, ey Vatan!
Bu ülke, ailesinin yuvasıydı. Çocuğunun yanında çok bulunamamış olsa da o bir babaydı. Bunun pişmanlığını yaşasa ve ilgilenmek için biraz geç kalmış olsa da, karısına ve kızına bir gelecek bırakmaya ant içti. Her ne kadar edepsizlik gibi görünse de, o ana kadar pek önemsemediği askeri nüfuzunu ve bağlantılarını kullanabildiğine şükretmek istiyordu.
Bu sırada, Anlaşma İttifakı’nın yeni konsey üyeleri, kasvetli ifadelerindeki gizlemesi zor kabulleniş ve pişmanlık izleriyle, zaman avuçlarından kayıp giderken kum saatini tersine çevirmenin bir yolunu el yordamıyla arıyorlardı.
Hiç kimse İmparatorluk ile açık bir savaşın başlayacağını öngörememişti. Haberi aldıklarında oradaki herkes dehşete düşmüştü. “Vatan neden bu kadar kışkırtıcı ve düşüncesizce bir şey yaptı?” Gerçeklerle yüzleşip ideolojileri ve olması gereken şeylere dair illüzyonları bir kenara bıraktıklarında, İmparatorluk’un kendisine paçasından saldıran bu küstah küçük rakibi ezip geçeceği gün gibi ortadaydı.
Yıkım çarkları François Cumhuriyeti’nin sürpriz saldırısı nedeniyle kısa bir süreliğine durmuş olsa da, durum Anlaşma İttifakı için kesinlikle iyileşmemişti. Aksine, Dakterlik’in konsey üyelerinin kulaklarına müzik gibi gelen o savaşçı yaygarasının ardından, birkaç ay içinde haritadan silinmişti.
İmparatorluk’un ezici askeri gücü ve sonradan görme rakibin acınası son günleri… Kalbi olan herkes için bu, Anlaşma İttifakı adına canlanan bir kâbustu.
Tüm bunların ortasında yeni konsey üyeleri, duydukları korkuya rağmen cepheyi korumak ve direnişi sürdürmek için akıllarına gelen her şeyi yapıyorlardı.
“Şimdi, siz beyefendilere iyi haberlerim var. Sadece geçici bir çözüm ama müttefiklerimizle koordinasyona başladık.”
Toplantı odasındaki diğer dokuz konsey üyesine duyuruyu okurken, Dışişleri Konsey Üyesi Abensoll uzun zamandır gelen bu ilk iyi haberle biraz heyecanlanmıştı.
Savaş başladığından beri diplomasi kaosa sürüklenmişti ama sonunda olumlu bir yanıt alabilmişti. François Cumhuriyeti savaşa girdiğinden beri tüm müttefikleri gezip özür diliyor ve yardım dileniyordu; sonunda birileri cevap vermişti. Cumhuriyet, Anlaşma İttifakı’nın bu düşüncesiz hamlesinin ardından İmparatorluk’a yönelik kuşatmanın çökmesinden korkarak araya girmişti; ancak kilitlenen cephe ve muazzam sayıdaki zayiat arasında tutumu hızla ekşimişti. Öyle ki Dakya savaşa dahil olduktan sonra Anlaşma İttifakı’na neredeyse hiç vakit ayırmıyor, onlara açıkça soğuk bir küçümsemeyle yaklaşıyordu.
Ulusun söylemek istediği şey çok açıktı: “Bu felaketin sebebi sizin tedbirsizliğinizdir.” Cumhuriyetçi bir diplomat alkolün etkisiyle Abensoll’a bu açıklamayı yapmıştı ama o sözler her şeyi özetliyordu.
“Güzel de, Cumhuriyet’in tek umduğu Ren cephesindeki yüklerini hafifletecek birileri değil mi?”
Cumhuriyet’in gerçekte neyin peşinde olduğunu gayet iyi bildiklerinden, iyi bir haber olması gereken şey bunun yerine on konsey üyesinde düşük beklentili, kof bir ruh hali bıraktı. En fazla, Cumhuriyet bizim ikinci bir cephede savaşmaya devam etmemizle kendi üzerlerindeki baskıyı biraz olsun hafifletmeyi umuyordur, diye düşündüler.
“Konsey Üyesi Cazor, endişeniz makul ama Cumhuriyet ikinci bir Dakya vakasının yaşanmasından korkuyor.”
“Yani biz düşersek İmparatorluk’un tüm gücüyle kendilerine döneceğinden mi korkuyorlar? Anlıyorum. Yani, bunu duymak ne acı.” Kara Kuvvetleri Konsey Üyesi Cazor, ikinci bir Dakya muamelesi görmekten alınmış gibi omuz silkti; ancak Dakterlik’in savaşa girmesinin Anlaşma İttifakı’nın kendi yükünü hafifleteceğini ne kadar çok umduğu düşünülürse, argümanları pek inandırıcı değildi.
“Konsey Üyesi Abensoll, hepsi bu olamaz, değil mi?”
“Hayır, bağışlayın. Cumhuriyet’e ek olarak, Birleşik Krallık’ın da bir tür yardım göndereceği anlaşılıyor. En azından, büyük güçler arasında tamamen yok edilmemizi engellemek istediklerine dair bir uzlaşma var.”
Dışişleri Konsey Üyesi Abensoll lafı uzatmıştı ancak yaşlı bir konsey üyesinin ısrarı üzerine, sempatik bir tarafsız gücün dış politikasına dair bazı iyi haberler sundu.
Anlaşma İttifakı, Cumhuriyet’in yanı sıra İmparatorluk’un nüfuzunu genişletme ihtimalinden memnun olmayan başka bir ulustan da yardım eli alacaktı. Mükemmel deniz kuvvetleriyle tanınan Birleşik Krallık, İmparatorluk’un kıtadaki ani genişlemesinden endişe duyuyordu; bu yüzden savaşa katılma yönünde ilk adımı atmaya karar vermişti. Planları güç dengesini korumaktı—bir mazeretten fazlası değildi ama reelpolitik açısından kendilerine güvenilmesinin sebebi tam da buydu.
“Ooh, yine o dostane Londinium Antlaşması mı? Onu bozan biz olsak da…”
Muhtemelen iyi bir şey olduğunu düşünmelerine rağmen, oradaki hiç kimsenin bu yardımı kabul etmekten gerçekten mutlu olmasına imkan yoktu. Antlaşmayı bozdukları göz önüne alındığında, diğer güçlerin kendileri hakkında ne hissettiğini bilen Anlaşma İttifakı liderliğinin herhangi bir üyesi, Birleşik Krallık’ın bunu yarı yarıya bir hakaret olarak sunduğunu anlayabilirdi.
“Peki seçeneklerimiz neler?”
“Dakya Savaşı’nı analiz ettikten sonra Cumhuriyet bize, arka bölgelerimizin yeterince korunmamasından endişe ettiklerini söyledi.”
İmparatorluk ile kafa kafaya bir çatışmaya zorlanan Cumhuriyet’in aksine, Anlaşma İttifakı cephesini korumak için coğrafi yapısını ve iklimini kullanıyordu. Ancak gerçekte Anlaşma İttifakı’nın ucu ucuna dayanmasını sağlayan şey, İmparatorluk’un kendilerini ciddi bir tehdit olarak görmemesi ve bu işe tali bir mesele olarak bakmasıydı.
“… Harcayacak gücü olan ülkelere gıpta ediyorum. Bizim elimizde hiçbir şey kalmadı.” İçişleri konsey üyesi, ulusal güç arasındaki gerçekten muazzam olan bu eşitsizlik hakkında yorum yaptı.
Aslında, sırf İmparatorluk’un ordu gruplarından sadece biriyle mücadele etmek bile, Anlaşma İttifakı’nın kaynaklarının çoğunu ön cephedeki birlikleri idame ettirmek için harcamasını gerektiriyordu.
“Şimdilik, cephe gerisine yönelik her türlü sızma girişimini püskürtmek için konuşlandırılmış büyücü birliklerimiz var. En azından olaylar ciddi bir soruna dönüşmeden çoğu şeyin üstesinden gelebilmeliler.”
Anlaşma İttifakı, topraklarının derinliklerine yapılacak sürpriz baskınlara karşı tetikteydi; ancak şu ana kadar önemli bir şey çıkmamıştı—bu da yönetim kademesinin teselli bulduğu ender konulardan biriydi. En fazla bekledikleri şey, Anlaşma İttifakı demiryollarını tahrip etmek için bir İmparatorluk süvari tugayının oynayacağı bir kumar ya da bir avuç hava büyücüsünün düzenleyeceği bir hava indirme harekâtıydı. Anlaşma İttifakı’nın hızlı reaksiyon tümeni, büyücüleriyle daha önce gelen her şeyi geri püskürtmede başarılı olmuştu; bu yüzden işgal girişimlerinin çoğunu savuşturabileceklerinden oldukça emindiler.
“Birleşik Krallık, İmparatorluk donanmasının bir deniz taarruzundan endişe ettiğini söylüyor.”
“Denizden bir işgal mi? Malumu ilam etmek istemem ama karaya çıktıklarında onlara saldıramaz mıyız?”
Dışişleri Konsey Üyesi Abensoll’un kendisi de şüpheciydi ama Birleşik Krallık, İmparatorluk’un bir amfibi taarruz denemesinden ciddi şekilde endişeleniyordu ve subayları oy birliğiyle bu uyarıyı dile getiriyorlardı. “Ülkenizin durumunu anlıyorum ama kıyılarınız tamamen korumasız.”
“Ana kuvvetlerimiz tamamen kilitlenmişken, küçük bir amfibi çıkarma kuvveti bile felakete yol açabilir.”
Abensoll, meslektaşlarını bir miktar endişeyle uyarmak zorunda kaldı: İşgalciler karaya çıktıklarında hiçbir direnişle karşılaşmazlarsa, bu durum Anlaşma İttifakı’nı arkadan vurulmaya açık hale getirecek ve tüm ülkenin çöküşünü getirecekti.
“Konsey Üyesi Abensoll, François Cumhuriyeti Donanması’nın buna dur diyecek gücü yok. Ayrıca bizim de sadece iki ana muharebe gemimiz olduğunu hatırlatmama gerek var mı?”
Yine de umutlu hissetmeyi başardı.
“Sorun değil. Bu gizli bir bilgidir ama Birleşik Krallık zaten İmparatorluk donanmasını gözlemliyor. Cumhuriyet filosu da görünüşe göre gerekirse intikal etmeye hazır.”
Yani bu demek oluyor ki…
“Beyefendiler, zaman kilit noktadır. Zaman kazanmamız gerekiyor.”
“Diğer güçlerden müdahale etmelerini istemeliyiz. Bu son derece utanç verici ama başka çaremiz yok. Bu arada, elimizden gelenin en iyisini yapalım.”

