YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 37 / İlerleyiş Hazırlığı: 18 Mayıs, Birleşik Yıl 1925, Ren İkinci Savunma Hattı

İlerleyiş Hazırlığı: 18 Mayıs, Birleşik Yıl 1925, Ren İkinci Savunma Hattı

YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 37 / İlerleyiş Hazırlığı: 18 Mayıs, Birleşik Yıl 1925, Ren İkinci Savunma Hattı

Açık ve soğuk bir geceydi. İmparatorluk Ordusu 203. Hava Büyücü Taburu’ndan Teğmen Warren Grantz, yün astarlı arazi paltosunun içinde nöbet tutuyordu. Uzun zamandır geçirdikleri en sessiz geceydi. Evet, huzurlu bir gece. Arazideki azıklarından nasibini alan kahvesini yudumlarken bir sandalyede beklemede kalabileceği dingin bir an.

Gecenin karanlık saatleri oldukça sakindi. Yakınlarda patlayan top mermileri yoktu, baskınlara karşı alarm veren uyarılar yoktu. En son ne zaman tüfek sesi bile duymadan uykuya daldıklarını hatırlayamıyordu bile. Çok uzun zaman önceymiş gibi geliyordu.

Bu sakinlik, üst kademenin hatları birleştirme kararını olağanüstü bir kararlılıkla uygulaması sayesinde gerçekleşmişti.

Başarılı geri çekilme ve yeniden yapılanmanın bir sonucu olarak François Ordusu, İmparatorluk Ordusu’nun arkasında bıraktığı devasa boşluğa doğru alelacele bir ilerleyiş başlatmıştı; görünüşe göre 203. Tabur ile uğraşamayacak kadar bununla meşgullerdi. Bu sayede muharebe meydanında kısa bir fetret devri yaşanıyordu. Tabur komutanı her türlü sortiyi durdurmuş ve yatağına dönmeden önce herkese dinlenme emri vererek tükenmiş askerlere ihtiyaç duydukları istirahati sağlamıştı.

Ve böylece ne mutlu ki, belki de askerlerin kudretli Komutan Degurechaff’ın varlığının yarattığı o gerginlikten uzak bir gece geçirebildikleri söylenebilirdi. En son ne zaman böyle bir şey yaşanmıştı?

Bunlar normalde gece önleme görevleri ya da baskın önleme devriyeleri için en civcivli saatler olmasına rağmen, her şey sapasağlam ve sakindi.

Arka hattaki bir üste güvende olduklarını bilmelerine rağmen, belki de karanlığın örtüsü altında yapılabilecek sürpriz saldırılara karşı biraz daha gergin olmaları gerekirdi. Elbette birliğin disiplini salıverdiği falan yoktu.

Çamurun ortasında bile uyuyabilecek kadar bitkin olsalar dahi, tek bir emredersinizle acil emirlere anında tepki verebilirlerdi.

Yine de bir nebze olsun rahatlamışlardı.

Sebebi gayet açıktı.

François Ordusu’nun büyük kısmı oluşan boşluğa doğru ilerlemiş ve esasen 203. Tabur’un savunma mevziini tamamen unutmuştu.

François Ordusu aşırı tahkim edilmiş hatlarından çıktığı an, askerleri kendilerini hırsla ordunun kazandığı mevzileri genişletmeye adadı.

Bu noktada, iyi savunulan bir siper hattı için kan ve demir harcamaktansa, terk edilmiş bir bölgeye girip cepheyi ilerletmeyi kesinlikle tercih ederlerdi.

Nadir görülen bu huzurlu geceyi açıklayan şey de buydu.

Doğal olarak, cepheyi geriye çekmekle ilgili endişeler sıfır değildi. Ancak komutanları kendinden emin bir beyanda bulunmuştu. “Yarın, bu savaşı bitirecek mızrağın ucu biz olacağız.” Bu ancak birliğin ciddi bir taarruza hazırlandığı anlamına gelebilirdi.

Yine de savaşı bitirebilecekleri düşüncesi işleri kolaylaştırıyordu. Komutanımız plana bu kadar güveniyorsa, François Ordusu’nu tamamen yok edemesek bile bu yine de İmparatorluk’un güvenliğini sağlamaya yetecektir.

Ondan sonra da savaşın harap ettiği toprakları yeniden inşa etmeye odaklanabiliriz.

Grantz, geleceği düşünmenin imkânsız olduğu o amansız çarpışmaları anımsarken, silah arkadaşlarından bazı endişeli bakışlar aldı.

Yakından düşündüğünde, uzun zamandır etrafına pek dikkat etmediğini hissetti. Aslında o kadar da uzun zaman olmamıştı ama yine de öyle geliyordu. Bu kadar sessiz vakti olduğuna inanamıyordu; atlattığı çetin muharebeleri düşünmek için fazlasıyla yeterli bir zamandı.

Sinirlerini yatıştırmak için artık hafifçe ılınmış olan kahve fincanını eline aldı. O ana kadar dikkat etmeden öylesine içiyordu ama çekirdekler aslında oldukça kaliteliydi. Kendisine bunun askeri azık olduğu söylenmişti fakat çekirdek bulunması bile nadir bir durumdu. Muharebe alanında kaynar suyun bile kıtlığı düşünülürse, kahve bayağı lükstü.

Nöbette olduğu için alkol elbette yasaktı. Komutanlarının sevdiği kahveden bolca stoklamış olmalarına şükrediyordu.

Görünüşe göre tonlarca el koymuşlardı. Bir fincan eşliğinde eni konu düşünmek istediğinde bunu taklit kahvelere başvurmadan yapabilmesi harikaydı. Evet, şimdi düşününce Grantz en küçük detayları bile fark ediyordu.

Gerçekten sakinleşmiş olmalıyım, diye geçirdi içinden buruk bir gülümsemeyle… Tabur, üst üste gelen muharebelerin yarattığı yıpranma nedeniyle yeniden yapılandırılmıştı. Kayıpları az olsa da en azından birkaç kişiyi kaybetmeden kurtulmak imkânsızdı, bu yüzden 203. Hava Büyücü Taburu bile takviye birlikler almış ve başka bir birimin bir kısmını bünyesine katmıştı. Ve aslında Grantz ve onun gibiler başlangıçta geçici takviye olarak dâhil edilmişti.

Esasen eğitimlerini tamamlar tamamlamaz birliğe eklenmişlerdi. Eğitim gördükleri tanıdık birlikten nakledilip yeni bir birlikte bocalamaktansa böylesi kesinlikle daha iyiydi. Her neyse, 203. Tabur esas alınarak kurulan birlik artık kâğıt üzerinde İmparatorluk Ordusu 203. Geçici Karma Taburu olarak biliniyordu.

Çağrı kodları Peri idi. Pixie veya Peri, pek bir fark yoktu aslında. Temel olarak bu sadece resmi bir prosedürden ibaretti. Eninde sonunda personel kâğıt üzerinde 203. Hava Büyücü Taburu’na aktarılacak ve adındaki “geçici” ibaresi ortadan kalkacaktı.

Bu mantıkla düşünen Grantz, geçici bir yeniden yapılanmanın ne anlama geldiğini kendi kendine çözebiliyordu. Üst kademe asıl dönüşümü önümüzdeki harekâttan sonra yapacaktı.

Tüm bunları eni konu düşünerek kahvesinden sessizce bir yudum aldı. Bir muharebe meydanı için inanılmaz derecede sakin bir geceydi. Siperden görünen manzara ona her gece seyrettiği aynı gökyüzünü sunuyordu ama her ne hikmetse bu sessiz anlarda gözüne şaşırtıcı derecede yıldızlı görünüyordu.

Cepheye alışkın biri için makineli tüfeklerin ve gece taciz ateşlerinin belirgin yokluğu aslında o kadar aykırıydı ki insanı germiyor değildi.

“… Rahatlayın, Teğmenim. Bir tuhaf davranıyorsunuz.”

Fakat kendini çok kaptırırsa başkalarının bunu fark etmesi kaçınılmazdı. Ah. Ben de tam Ren hatlarındaki fırtınaların ortasında bile en sonunda nasıl biraz uyuyabildiğimi düşünüyordum. Katetmem gereken daha çok yol var. Diğerlerinin gözüne kafasında hâlâ yumurta kabuğuyla gezen bir civciv gibi mi görünüyorum acaba?

“Kusura bakmayın, Üsteğmen Weiss.”

Arene’de vurulup yaralanan Üsteğmen Weiss’tı bu. Bütün tabur onun sorunsuz iyileşme haberini almaktan mutluluk duymuş ve geçen gün nihayet onu aralarına geri kabul etmişti. Üsteğmen Weiss bir şekilde tüm birliğe göz kulak olan türden bir adamdı; o etraftayken herkes kendini daha bir güvende hissediyordu.

Nöbette kalması gereken tek subay Grantz olmasına rağmen Weiss, sahadan uzak kaldığı zamanın ardından muharebe içgüdülerini yeniden kazanmak amacıyla ona yardım ediyordu. Bu durum ortamdaki gerginliği büyük ölçüde hafifletmeye yardımcı oluyordu.

Nöbetçinin en büyük düşmanları can sıkıntısı ve sinir harbidir. Kıdemli bir subayın bu düşmanları uzak tutmasından Grantz daha fazla minnettar olamazdı.

“Yani, nasıl hissettiğini anlamıyor değilim. Ben de rahat edemiyorum.”

Üsteğmen omuzlarını silkti. Grantz, bu rahat hareketinden onun yarasının artık herhangi bir sıkıntı yaratmadığını çıkardı.

Geçen gün Üsteğmen Weiss, hastaneden taburcu oluşunu kutlamak ve paslanmış becerilerini bileylemek için binbaşıyla bir gösteri dövüşü yapmıştı. Şu an yapabildiği tek şey bu olsa bile… İyileşmiş olması beni rahatlatıyor.

Derken Grantz, Weiss’ın söylediği bir şeye aniden takıldı. O da mı rahat edemiyordu?

“… Yani siz de bir şeylerin yolunda gitmediğini mi hissediyorsunuz?”

“Elbette. Bu tabur toplandığımız günden beri ön saflarda.” Weiss buruk bir şekilde gülümseyip kahvesini sonuna kadar içti.

Çetin çarpışmalardan geçmişti ama yüzündeki gülümseme keyifli bir gülümsemeydi.

Ama neden?

Bu soru uzun zaman sonra ilk kez zihnine takıldı. Diğerleriyle kıyaslandığında Grantz’in muharebe alanında geçirdiği süre çok kısaydı ama sanki ömrünün yarısını böyle yaşıyormuş gibi geliyordu. Dürüst olmak gerekirse, üzerine düşündüğünde günler tıklım tıklım doluydu.

“Haa, sen bilmiyorsun, değil mi?”

Grantz’in sorgulayan bakışlarını gören Weiss, aniden hatırlamış gibi göründü. Bu gencin neyden bahsettiğini bildiğini düşünüyordu ama onun ve diğer yeni acemilerin birliğe henüz yakın zamanda katıldığı gerçeği zihnine dank etti. O, taburun ilk günlerindeki o eski kurtlardan biri değildi.

Yeni gelenler, birliğin hikâyelerini kıdemli üyelerden öğrenirdi. Bu adamlar o kadar aceleyle bünyelerine katılmıştı ki kimse bu temel şeylere vakit ayıramamıştı. Muharebedeki vaftizlerinin ve o felaket topçu ateşinden sağ çıkmalarının ardından, tabur üyelerinin nihayet birbirleriyle konuşacak vakti olmuştu.

Aslında alım sürecinde bize aşağı yukarı böyle söylenmişti, diye düşünen Weiss, elinde olmadan gülümsedi.

“Bu iyi bir fırsat. Eski günlerden konuşalım.”

Vaktimiz var. Birbirimizin nasıl düşündüğünü anlamamız için mükemmel bir fırsat.

Weiss bir emir subayına biraz daha kahve getirtti ve masaya oturup sanki eski günleri anıyormuş gibi yukarı baktı. Üsteğmenin böyle ifadeler takınabileceğini bilmiyordum, diye düşündü Grantz aniden, kıdemlisine yandan bakarak.

Benim bildiğim Weiss her zaman üsteğmen maskesini takar.

Taburdaki hayata alışmış olsa da orada geçirdiği sürenin hiç de uzun olmadığını bir kez daha anladı.

“Aslında Doğu Ordusu’nda olduğumu biliyor muydun?”

“Hayır, bunu daha önce hiç duymamıştım.”

Grantz ve diğer acemiler doğrudan hızlandırılmış eğitimlerinden gelmişlerdi. Hatta erken mezun olmuşlar ve tam o anda ön saflara fırlatılmışlardı. Ne kadar az vakit olduğunu bir kez daha hatırladı.

Normal şartlar altında, birliği tanıma sürecinin bir parçası olarak kıdemlilerinin hizmet hikâyelerini dinlemiş olurdu ama bu ilkti. Şu ana kadar silahlarına o kadar sıkı sarılmışlardı ki ne Grantz ne de eski muhafızlardan biri bunu fark etmişti.

“Ha, doğru ya.” Weiss başıyla onayladı ve bir gülümsemeyle bir şeyler okumaya başladı. “Ona her zaman yol gösteririz, onu asla terk etmeyiz, yol olmayan yere gideriz, asla boyun eğmeyiz, sonsuza dek muharebe meydanındayız. Yaptığımız her şeyi zafer için yaparız. En kötü muharebe meydanları, en küçük ödüller için büyücüler arıyoruz; kılıç ormanı ve kurşun yağmuruyla kararan günler ve hayatta kalma garantisi olmayan sürekli bir tehlike. Geri dönenlere şan ve şeref nasip olsun.”

Tanıdık geldi mi? Weiss gözleriyle sordu. Ancak bir cevap olmadan da Grantz’in anlamadığını görebiliyordu.

Sormama bile gerek yok, diye düşündü Weiss ve hikâyesine devam etti. “203. Tabur’a gönüllü olduğumuzda bize böyle söylenmişti. ‘Canlı dönmeyi beklemeyin!’” Buruk gülümsemesi pek çok duyguyu barındırıyordu. Pişmanlık vardı, biraz da özsaygıya yönelik hafif bir alay. Bir özlem seli. Muhtemelen taburun tüm kıdemli üyelerinin paylaştığı hisler.

“Daha gençtim. Yeteneğimi gözümde büyüttüm ve aptalca bir kahraman olabileceğimi sandım. Büyücüler her zaman kendilerini gözlerinde büyütürler.”

“Hayır, Komutanım. Ben sizin—”

“Yok, sorun değil. Sadece gerçeği söylüyorum. İşte o zaman binbaşı beni yere serdi. Eğitimimiz gerçekten de yeniden doğmak gibiydi.”

Şikâyet etmenin faydasız olduğu karlı bir dağda tekmelenmişler, topçu ateşiyle hedef alınmışlar ve sanki işlerini bitirmek istercesine neredeyse nefes alamayacakları kadar yüksekte uçmaya zorlanmışlardı.

“Bunun üstesinden gelebildiğime gerçekten inanamıyorum,” diye mırıldandı, geçmişinin dehşetinden ürpererek.

Komutan, neredeyse iki kez kalp krizi geçirmesine neden olan bir şeye “eğitim” diyorsa, o zaman bu eğitimdi. Eğer gerçek mermilerin de dâhil olduğu topçu tatbikatına “pratik” diyorsa, yapabilecekleri tek şey gerçeğe boyun eğmekti. Eğitimleri o kadar çetin geçmişti ki, gerçek muharebelerden bile daha dehşet verici olduğu rahatlıkla söylenebilirdi.

İkinci komutan konumundaki Weiss, eğitimin ciddi bir maliyet doğurduğunun istemeden de olsa gayet acı bir şekilde farkındaydı. Taburları, daha şimdiden döküntü bir alayın yıllık tatbikat bütçesini tek başına eritip bitirmişti. İsraftan nefret ettiği bilinen Binbaşı von Degurechaff’ın komutası altında nadir görülen bir istisna olarak, tatbikatlara cömertçe harcanan bu miktar azımsanmayacak düzeydeydi.

Komutanının nasıl bir muharebeye hazırlandığını daha önce bir kez olsun sorgulamamıştı. Yine de Dakya’da yaptığı hatadan ve Norden’da kendini kanıtlamasından sonra —yaşadığı tüm o farklı muharebe deneyimlerinin ardından— nihayet durumu bir nebze de olsa kavrayabilmişti. Binbaşı von Degurechaff’ın ikinci komutanının öğrendiği şey oldukça basit bir ilkeydi.

Binbaşı von Degurechaff, onları sıkı bir eğitimden geçirip ardından bu birikimi muharebe tecrübesiyle pekiştirerek taburunu adım adım savaşa hazır çelikten bir birliğe dönüştürüyor; bir yandan görevleri yerine getirip zaferler kazanırken diğer yandan onları eğitmeyi amaçlıyordu.

Bir bakıma, aceleyle kurulmuş bu taburu kırbaçlayarak seçkin bir birlik haline getirmeye çalıştığı söylenebilirdi.

İşte bu yüzden, yeni katılan erler sebebiyle disiplin standartlarının düşürülmesine izin verilemeyeceği yönündeki feryatlarını duyduğunda (ve o an yanlış duyup duymadığından şüphe ettiğinde) bunun sebebini şimdi anlıyordu.

Aslına bakılırsa, Grantz ve diğer acemileri yetiştirme görevini en başından üstlenmiş olmasına bile şaşırması gerekirdi. Ancak sonuç olarak, komutanın felsefesinin “seçkinleri cımbızla toplamaktan” “zorla cevher işlemeye” evrilmesinin arkasında geçerli bir neden olduğunu söylemek mümkündü.

Ya da üst amirinin burnunun iyi koku aldığına dair kendine has bir güven duyduğu söylenebilirdi. Bir şeyler bu değişimi tetiklemişti.

“Sırf sayı tamamlamak için olsa bile” büyücülere ihtiyaç duymasına yol açan bir sebep vardı.

Weiss’ın yeni gelen grubu gözlemleyip koruyup kollamasının sebebi de işte buydu. Mutlu bir sürprizle, Teğmen Grantz’ın mükemmel bir subay olacağı izlenimini edinmişti.

İşte bu yüzden, Binbaşı von Degurechaff sızlanıp durmasa bile, yeni acemilere işlerin gerçekte nasıl yürüdüğünü anlatmak istiyordu. Bu da onun iyilik yapma şekliydi.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla