YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 36 / İlerleyiş Hazırlığı: 10 Mayıs, Birleşik Yıl 1925
Hava Büyücü Binbaşı Tanya von Degurechaff, yüzünde kasvetli bir ifadeyle ilerliyordu. Hayır, ilerlemek zorunda bırakılıyordu. Bir İmparatorluk askeri olarak, düşman hattının derinliklerine yapılan böyle bir taarruzdan gurur ve coşku duyması gerekirdi; fakat Tanya’nın zihnini kurcalayan tek şey, ölmemek gibi son derece insani ve doğal bir arzudan ibaretti.
Şartların zorlamasıyla öne atılmak zorunda kalan birinin bu tür düşüncelere kapılması kaçınılmazdı. Tanya bir yandan maharetle büyü formülleri savurup düşmanlarını kanlı birer çiçek gibi patlatırken, bir yandan da en azından dışarıdan bakıldığında hücuma liderlik eden korkusuz bir saha binbaşısı gibi görünmek için elinden geleni yapıyordu.
“Y yarın! Dağılın!”
“04’ten Fox 3, Fox 3!”
“Kahretsin, 13 vuruldu!”
“01’den 10 ve 11’e. Onu koruyun! Sonra da çabuk olun ve geriye çekin!”
Kendi birliğinin telsiz konuşmalarıydı bunlar. Askerlerin sesi her zamankinden daha gergindi. Bir harekât sırasında telaşlanmaları alışılmadık bir durum değildi; fakat 203. Hava Büyücü Taburu gibi kıdemli bir birlik için bu derece çaresizce savrulan küfürler ve panik dalgası hiç de normal değildi.
Yine de mevcut şartlar düşünüldüğünde bu durum pek de şaşırtıcı sayılmazdı. Başını gökyüzüne kaldırdığında, yumruğunu sıktığı gibi Varlık X’in kafasını uçurmanın hayalini kurarken buldu kendini.
Eğer Tanrı diye bir şey varsa, kötücül bir bilgisayar gibi esneklikten uzak, taş kafalı bir varlık olmalıydı. Bu düşünceyle, savaş alanında hayatta kalmasına fayda sağlamayan tüm zihinsel çabayı dondurmaya zorladı kendini ve tamamen muharebe manevralarına odaklandı.
Gökyüzü mermilerle doluydu; “iğne atsan yere düşmez” deyimi bu manzarayı anlatmaya yetmezdi. Sağanak yağmur ya da dolu gibi, demir yığınları gökten düşmek yerine adeta yerden yukarı doğru fışkırıyordu. Sadece tonlarca demir. Tek bir hedefe doğru uçan, kelimenin tam anlamıyla dehşet verici miktarda demir. Karanlığın içindeki bu bitmek bilmeyen namlu fırtınası insan faaliyetinin bir tezahürüyse eğer, medeniyetin bir bakıma ideal doğrultunun tam aksi yönünde geliştiğini rahatlıkla ilan edebilirdi.
Cehennem, Ren Cephesi’nde tecelli etmişti. Araf imtihanları bugün tam da burada gerçekleşiyordu.
Burası, insan hayatının değerinin en alt seviyeye indiği yerdi. Hayır, cehenneme en yakın bu istasyonda en düşük fiyat her gün yeni bir taban fiyata gerileyerek güncelleniyordu. Ölüler tanrısı ile kötü ruhların paraya para demediği yer tam olarak burasıydı. İnsan hayatının, kurşun mermiler karşısında korkunç bir enflasyona ulaşıp değer kaybettiği bir dünya. Burası, yaşam ile ölüm arasındaki çizginin en belirsiz halini aldığı bir araftı.
Seçkin büyücüler dahi bu kuralın bir istisnası değildi. Büyücüler karada korku salan varlıklardı belki ama Ren Cephesi aynı zamanda onların mezarlığıydı.
“Peri 01’den Karargâha, tamamen kuşatıldık. Fazla dayanamayız. Durum nedir?”
Sekiz bin fitte hasar vermekte zorlanan tek sınıf büyücülerdi. Avcı uçakları için bu irtifa rahatça manevra yapılabilecek bir alandı.
Üstelik bu uçaklara fırlatılan yüksek patlayıcılı mühimmatlar ve yoğun uçaksavar ateşi, bir büyücüyü zahmetsizce katledebilirdi.
Büyücüler kendilerini korumak adına bedenlerinden yaklaşık bir metre ötede koruyucu zar şeklinde büyü kalkanları konuşlandırırlardı.
Bu kalkanlar koruduğu sürece, büyücüler hiçbir hasar almamış sayılabilirdi.
Ne de olsa düşman bölgesinin bağrına saplanan —daha doğrusu bodoslama dalan— bir artçı birliğiz.
Bütün cephe işin içine girip geniş çaplı manevralar başladığında, kendimizi gizlemek hayati bir önem kazanacak. Gecenin karanlığından faydalanarak çekiliyor olsak da tek bir tümeni çekmekle koca bir ordu grubunu kaydırmak tamamen farklı şeylerdir.
Benim mükemmel büyücülerden oluşan grubum ne kadar yüksek hareket kabiliyetine ve esnekliğe sahip olursa olsun, bütün Ren bölgesini kapatmaya gücümüz yetmez.
Üstelik kadrosu eksik takviyeli bir taburla sıradan yöntemleri uygulamak imkânsızdır.
İşte tam da bu yüzden, cebri keşif harekâtı süsü vererek düşmanı bir taarruz planladığımıza inandırmayı hedefleyen bu yanıltma planını devreye soktuk. Genelkurmay, cephedeki geniş çaplı manevraya eşlik edecek demiryolu ağındaki hareketliliği gizlemenin imkânsız olduğuna karar verdi; bu yüzden bununla ilgili bilerek yanlış bilgi yaydılar: “İmparatorluk, büyük bir taarruza hazırlık amacıyla ikmal ve birlik kaydırıyor.”
Başkentte General von Zettour ile görüştüğümde bunu bizzat duymamış olsaydım, kurguladıkları hikâyeye bakıp ben bile inanırdım.
Başkentteki bir basın halkla ilişkiler subayı, gayriresmî ortamlarda da olsa “geniş çaplı bir harekâttan” bahsetmişti.
Kulaktan kulağa “Ren mevzilerinde büyük bir harekât yapılacağı” söylentileri yayılmıştı.
Bir de demiryoluyla harıl harıl taşınan mühimmat ve ikmal malzemeleri vardı. Düşmanı dışarı çekip yok etmek amacıyla tasarlanmış devasa ve çetrefilli bir geri çekilme harekâtıydı bu. Haliyle muazzam miktarda lojistik mühimmata ihtiyacımız olacaktı. Üstelik Arene ile ilgili raporlar da sıkı bir sansürden geçiriliyordu.
Bu sayede, olaylardan haberdar olan kişilerin çoğunu bile İmparatorluk tarafındaki bu hareketliliğin Arene’deki isyanı bastırmak için gönderilen takviye birlikler olduğuna inandırdık. İmparatorluk, utana sıkıla durumu kontrol altına almakta başarısız olduğunu kabul ediyordu. Sıkı bir yayın yasağıyla engellenemeyen kısımlar ise sırf karizmayı çizdirmemek adına durumun kontrol altında olduğuna dair söylentilere dönüştürüldü. İnce elenip sık dokunmuş bu plan, insanları gerçeğin tam tersine inandırıyordu.
Cumhuriyet’in bunu nasıl karşıladığını tahmin edecek yeterli veriye sahip değiliz ama insanların duymak istediklerine inanma gibi bir eğilimi vardır; bu yüzden birtakım sonuçlar elde edeceğimizi umuyorum.
Yine de ikmal hatlarında sıkıntı olduğu düşünülen İmparatorluk’un böyle çaresizce topyekün bir taarruza girişmesinden şüpheleniyor olmalılar. Ama şüphelenseler bile onları gerçekten kandırabildiğimize inanamıyorum.
Hile mükemmel işledi ve görünüşe göre Cumhuriyet, bizim bu çaresiz taarruzumuza karşı teyakkuza bile geçti. İmparatorluk Ordusu’nun en seçkin büyücüleri, görülmemiş derinlikte bir cebri keşif gerçekleştirerek tam da İmparatorluk’un istediği gibi Cumhuriyet Ordusu’nun sert müdahalesiyle karşılaştı.
Böylece Tanya ve taburu, çaresiz İmparatorluk Ordusu’nun sabırsızlığını yansıtarak zayiatı umursamadan bu yanıltıcı cebri keşif görevini başarmak zorundaydı.
Cumhuriyet Ordusu’nun derinlemesine bir cebri keşif birliğine karşı teyakkuzda olduğuna dair raporlar, İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın kulağına adeta bir musiki gibi geldi. Bunu yuttular diye düşündü hepsi, gelen iyi haberle rahat bir nefes alarak. Artık geri çekilen birliklerin popolarına tekmeyi yemekten korkmalarına gerek kalmamıştı.
Fakat Tanya bir kurmay subay olsa da savaş alanında canı pahasına dövüşüyor ve Varlık X’in yüzündeki o sırıtan ifade gibi uğursuz şeyleri düşünüyordu.
Düşmanın bunun bir hile olduğunu anlamasını önlemek adına, tabur hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak bu cebri keşif görevini icra etmeye zorlanıyordu.
203. Hava Büyücü Taburu, ordu geri çekilirken düşman bunu fark etmesin diye yem ve artçı birlik olarak cephe boyunca yayılmış durumdaydı.
Arkamızda, hantal sahra toplarını geriye taşımak için muhtemelen ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı. O safha bittiğinde piyadeler geri çekilecekti. İstihkâmcılar çoktan tuzakları döşemişti bile. Çekilmenin önümüzdeki birkaç saat içinde tamamlanmasını bekleyebiliriz. Bu yüzden benim birliğim, o zamanı kazanmak adına burada kurşun yağmurunun ortasında çakılı kalmış durumdaydı.
Bu cephede sık sık yapılan cebri keşif avının amacı, düşmanın savunma hazırlıklarını ve birliklerinin konuşlandığı mevzileri ortaya çıkarmaktı. Her iki taraf da keşif hareketini yaklaşan büyük bir taarruzun işareti olarak gördüğünden, hedefteki taraf kendi birliklerini gizlemeye öncelik verir ve ihtiyat kuvvetlerini agresif bir şekilde hareket ettirmezdi.
Eğer bu durum geri çekilen İmparatorluk Ordusu’na ihtiyacı olan zamanı kazandıracaksa, Tanya ve taburu o cehenneme girmek zorundaydı. Emirler onlara bunu yapmalarını söylüyordu.
Elbette istihbarat toplamamızı engellemek adına Cumhuriyet Ordusu bizi yoğun uçaksavar ateşiyle son derece coşkulu bir şekilde karşılıyordu. Üstelik bu kadar gerideki bir üssün engellemesiyle karşı karşıya olduğumuzdan, sağ salim dönme oranımız pek de yüksek olmayacaktı. Aslına bakılırsa, yapılan hareketin gerçekten bir cebri keşif olup olmadığının ölçütü, saldıran tarafın ne kadar zayiat verdiğinde gizliydi.
“Pixie 08’den 01’e. Vuruldum. Geri çekiliyorum.”
Yammımda uçan adamın saf dışı kalması hiç de alışılmadık bir durum değildi. Sadece engelleme kabiliyetlerinin verimliliğine bakılacak olursa, radarlarını parazitle kör ettiğimiz sürece disiplinli ve nokta atışı bir ateş açmalarına imkân yoktu.
Aksine, ateşi yönlendiren yetenekli radar gözlemcileri olsaydı, bizi çok daha etkili bir şekilde avlayabilirlerdi.
Ancak radar gözlemcilerinin yönlendirdiği ateşe ve büyücülerin disiplinli atışlarına bel bağlamaya alışkın olan Cumhuriyet Ordusu, görsel temasa dayalı it dalaşında berbattı.
Hâlâ hasar alıyor olmamızın ana sebebi, üzerimize fırlattıkları demir yığınının muazzam miktarıydı.
Yeterince mermi sıkarsanız, kalleşçe hedeflenmiş atışlarla bile hedefi tutturabilirsiniz. Bu gerçekten berbat bir durumdu.
Bu ısrafı gördükçe, mühimmat şirketlerinin hisselerini satın almış olmam gerektiğini anlıyorum. Bu öngörüsüzlüğüme ne kadar hayıflansam azdır.
Mühimmatlar tek tek bakıldığında ucuza mal olan ve bu yüzden pek kârlı görünmeyen sarf malzemeleri olsa da böyle çarçur edildiklerinde üretici firmaların paraya para demediği açıktır. Mühimmat kârlarının düşük tutulacağını düşünerek maaşımı doğal kaynaklara yatırıyordum ama belki de bu bir hataydı.
“01 anlaşıldı. 06, 09, onu koruyun. İki el ateş edeceğim, o sırada siz de geri çekilin.”
Geçmişe mazi derler, olmuşla ölmüşe çare yoktur. O zaman vardığım sonucu yeniden değerlendirirken, öğrendiklerimi geleceğe tatbik etmem gerekiyor.
İşte benim geleceğe yönelik yapıcı yaklaşımım budur. Her zaman pozitif bir tutuma sahip olmak önemlidir.
Her neyse, şu anda yaralı adamımın bıraktığı boşluğu doldurmam gerekiyor. Bu zaten işin gereğidir ama tehlikeden kaçınabilirsem çok daha iyi olur. O halde tehlikeden korktuğum için onu korumamak doğru olan şey midir? Cevap ne yazık ki hayır.
Amatörler gördükleri her tehlikeden korkma eğilimindedir. Bir şey yaparlarsa korkunç bir şey olacağından endişelenip donup kalırlar.
Bu yüzden bir amatör, ateş ederse mevzisini açık edeceğinden korkup tasalanır. Şüphesiz orada bir tehlike sezmekte haklı olabilirler. Ama bu yine de sadece bir amatörün düşünce yapısıdır.
Hiçbir şey yapmamak, bir şey yapma fırsatını kaçırmak demektir.
Bir insanın en çok korkması gereken şey, kârdan zarar etmektir. Bu durumda geri çekilen adama bir koruma sağlarsam, destek olarak yanına iki astımı verirmiş olurum. Böylece üç kişilik bir kümemiz oldu. Ben iki destek atışı yapana kadar, gökyüzü patlayan mermilerin dumanı ve ışıldaklarla dolmaya devam edecek. Bütün bu curcunanın ortasında iki el atışı kimsenin fark edeceğini sanmıyorum.
Aksine, desteğe giden iki kişinin yem olarak harika bir tepki çekeceğini öngörebilirim. Başka bir deyişle, onlar geri çekilirken düşmanın dikkatini tamamen üzerlerine toplayacaklar. Ufak bir riski göze alarak büyük bir tehlikeden uzak durabileceksem, bu doğal olarak rasyonel bir seçimdir. Üstelik güvenli bölgeye çekilme şansları da var, yani oyun teorisi açısından bakarsak durum o kadar da kötü değil. Sonuçta sıfır toplamlı bir oyun değil bu.
En güzeli de, geri çekilen bir askere destek verme bahanesiyle yem çıkartarak astlarımla ilgileniyormuş gibi görünürken kişisel kârımın peşinden koşabiliyorum. Vurulan o aptalın kurtulma şansı da artıyor. İşte bu: Tam bir kazan-kazan senaryosu.
“Komutanım, bu çok tehlikeli.”
Elbette, adamlarım birer profesyonel, dolayısıyla tehlikenin farkındalar. Yem olmak istemiyorlar. Bu tehlikeli bir iş. Neden itiraz etmek istediklerini gayet iyi anlıyorum.
“Başka çaremiz yok. Vakit yok. Uygulayın.”
Ama ah, ne kadar da üzücü. Hayır, kendi adıma muhtemelen sevindirici demeliyim. Burası ordu ve ben de birliklerime liderlik eden üst rütbeli subayım.
Elbette, ilk etapta burada çile çekmesinin yegâne sebebinin yine orduda bulunması olduğunu hatırladığında insan üzülüyor. Başkentte üstüm olan General von Zettour, General von Rudersdorf’un doğrudan emri altında görev yapmam için bana yazılı olarak kesin bir emir vermişti.
Emirler resmi kanallardan, uygun formatta gelmişti. Başka bir deyişle, General von Rudersdorf’tan aldığım emirler olduğuna göre, bunları kabul etmekten ve burada artçı birlik olarak kalmaktan başka çarem yok. Bu dünya gerçekten de anlaşılması çok kolay bir yer.
“Çetin bir görev ama üstesinden geleceğinizi biliyorum”, öyle mi?
“Üst kademenin sizden beklentisi son derece yüksek”, ha?
Birilerini susturmak için kılıf uydurma konusunda kimsenin onun kadar başarılı olamayacağına eminim. İtirazlarımı dinletemediğime göre mesele tam olarak bu olmalı. Yanlış bir değerlendirme de olabilir ama kötümser olup en kötüsüne hazırlanmak en iyisidir.
Bir kötümser gibi hazırlandıktan sonra artık bir iyimser olabilirim. İdeal olanı, Genelkurmay ile kazan-kazan ilişkisi kurmaktır. Zaten bir kurmay subay olarak kötü bir üne sahip olduğumu düşünmüyorum.
O halde askeri gereksinimler doğrultusunda buraya sevk edilmiş olma ihtimalim bir hayli yüksek. Bunu düşününce Tanya’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Evet, belki de durumları çok fazla kafaya takıyorumdur.
Şüphesiz ki amirlerim sadece bu kilitlenmiş savaş durumunu yarmak istiyorlardır. Fırsat doğar doğmaz her iki tümgeneralle de yeniden çalışmak istiyorum. Mümkünse onlarla sohbet etme şansı bulmayı çok isterim. Elbette, önce bu badireyi atlatmam gerek. Gelecek önemlidir ama şu anda hayatta kalmak çok daha kritik.
Hesaplama mücevherimdeki bir müdahale formülünü hızlıca bir tüfek mermisine yüklüyorum. Birliklerimin önüne, üzerimize doğru fırlatılan orantısız atışlardan onları koruyacak bir savunma kalkanı geriyorum.
Atış hattını keserek onlara geçici bir güvenlik alanı sağlıyorum. Başka bir deyişle, Cumhuriyetçi mankafalar bile atışlarını engelleyen bir tür duvar örmek için müdahale formülü kullandığımı anlayabilir. Doğal olarak arkasında bir şey olduğunu fark edeceklerdir.
Bu noktada kurşun yağmurunun büyük kısmı o tarafa yönelecektir.
“01’den 06 ve 09’a. Acele edin. Bu kalkan fazla dayanmaz.”
Her neyse, yemler çok yavaş hareket ederse onlar da fazla dayanamaz ama düşmanın gözünü benim dışımda bir şeye dikmesini sağlamam gerek.
Çabuk, çabuk, çabuk!
“Anlaşıldı komutanım, bol şans.”
“Evet… Tanrı yardımcınız olsun.”
Sinir bozucu bir şekilde, “talihiniz daim olsun” ya da benzeri bir şey söylemek yerine, Tanrı’nın korumasıyla ilgili anlaşılmaz bir saçmalık geveliyorum. Ağlamak istiyorum ama Elenium Tip 95 olmasaydı koruyucu zarım bir anda yok olur, savunma kalkanımla birlikte un ufak olurdum.
Bir bakıma Varlık X, tüketici finansmanı kredisi gibi. Borç almak istemiyorum, almamam da gerekir ama mecburum. Ah, belanı versin.
Sekiz bin fitte önümüzü kesebilecek tek silah uçaksavar toplarıdır ama onlardan biriyle vurulursam sonum hiç iyi olmaz.
“Karargâhtan Periye. Zayiat ve durum raporu verin.”
“Peri 01’den Karargâha. Yarı yarıya fire verdik. Şimdiye kadar planlanan hedeflerin yarısını gerçekleştirdik. O Cumhuriyet Ordusu mühimmat deposunu arıyoruz ama henüz bulamadık.”
Bu durum yüzünden, çetin büyücülerden oluşan taburum bile çok sayıda kayıp veriyor. Şimdilik ölen yok ama bir daha asla cepheye dönemeyecek olanların sayısı az değil. Birlik alımı yaparken “sürekli tehlike” konusunda dürüst olduğuma memnunum.
Yanıltıcı reklam yapmakla suçlansaydım, modern çağın doğurduğu ilk satış ilkesine ihanet etmiş olurdum: dürüstlük. “Yanlış etiketleme” diye bağırarak piyasayı kandırabileceğimi sanacak kadar aptal değilim. Güven ekonomisindeki inanç eksikliği korkunçtur, hem de çok korkunç.
Ya sabır, galiba şöyle derin bir nefes alıp rahatlamam gerekiyor. Yoksa sırf Dacia’daki fabrikayı havaya uçurduk diye herkesin “Düşman mühimmat deposunu patlatacak biri varsa o da 203. Hava Büyücü Taburudur” hülyasına kapılmasına mı yanayım?
“Komuta Merkezi, anlaşıldı. 01, sana kötü haberlerim var.”
Şansa inandığımdan değil ama eski nesil yöneticilerin şansı bir faktör olarak vurguladıklarını hatırlıyorum. Anlatılana göre büyük Matsushita işe alım yaparken adaylara şanslı olup olmadıklarını sorarmış. Bu akıl dışı dünyaya insani olmayan bir şekilde sürülmeden önce bunu anlamıyordum.
Ama artık anlıyorum. Konu sadece olasılık teorisinden ibaret olabilir ama şans kesinlikle araştırmaya değer.
“Nedir o haber?”
“Radar menzilimizin sınırından Ren hattına doğru tabur büyüklüğünde bir büyücü grubu hızla yaklaşıyor. Üçüncü safha tamamlanana kadar onları tutun.”
“… Peri 01, anlaşıldı. Engelleme muharebesine geçiliyor. Başka bir şey var mı?” İçimden yükselen öfkeyi bastırarak resmi ve iş odaklı tonumu zorlukla koruyorum. Söylemesi ne kadar kolay.
Adına engelleme muharebesi diyorlar ama nihayetinde cebri keşif yapan iki bölük gücünde bir birliğiz. Sıkı düzende de değiliz. Üstelik sadece müstahkem mevkilerden geçmek bile takatimizi tüketmeye yetiyor.
Buna karşılık, önümüzü kesmeye gelen taraf enerji dolu. Ateş mevzilerinin üzerinde uçtuğumuz hava sahası onların kendi çöplüğü, yani kaza kurşununa dizilmedikleri sürece endişelenmelerini gerektirecek bir durum yok.
Sinirsel açıdan işleri çok daha kolay olmalı.
Biz bir seçkinler topluluğu olabiliriz fakat rakiplerimizin de önümüzü kesme emri aldıklarında düşünmeden “Emredersiniz” diyecek tipler olduğundan şüpheliyim.
Sonuçta bizim keşif görevimizi engellemek için karadan acilen kaldırılmış bir tabur bu.
Özel olarak seçilmiş bir ekip olduklarını söylemeye bile gerek yok. Düşmanların aptal olduğu hülyasına kapılarak kendimi ölüme sürüklemek istemiyorum. Hayatta kalmanın tek yolu karamsar bir şekilde hazırlanmaktır.
“Cebri keşif görevinizi derhal iptal etme izniniz var.”
Vay be, demek böyle bir izin verdiler, oldukça ilgi çekici.
Böyle bir görevi iptal etme izninin pek sık verilmediği bir gerçek. Kuşkusuz, artık engelleme muharebesi emri aldığımıza göre, geri çekilme takvime uygun ilerliyorsa görevi iptal etmek daha fazla kayıp vermeyi önlemenin bir yolu olabilir.
Dolayısıyla üst kademenin buna izin vermesi rasyonel görünüyor. Ama bir de şöyle düşünün. Kesinlikle geri çekilmeyeceğim. Daha doğrusu, biraz düşününce askeri pratikliğin bir tuzak olduğunu anlıyorum.
Biri size iyi niyetle bile olsa doğrudan cehenneme çıkan asfalt bir yol sunuyorsa, yoldan sapıp çorak arazide sürmek çok daha güvenlidir.
“… Buna gerek kalmayacağını umuyorum.”
Ben acemi değilim. Rasyonel düşünceye değer veren, ekonomi kafasına sahip biri olarak o eğitimi boşuna almadım. Varlık X gibi pratiklikten uzak bir mahlukun standartlarına göre inşa edilmedim. En güçlülerin hayatta kaldığı evrimin zeki kazananları olan Homo sapiens’in onuru üzerine yemin edebilirim.
“Ne? Ne demek istiyorsun?”
“Cebri keşfin amacı, düşmanın önleme kapasitesini ölçmektir. Şimdi görevi yarıda kesersek, bu görevin aldatmaca amacını ifşa etme riskini göze almış oluruz.”
Geri çekilmeyi maskelemek için yapılan cebri keşif manevrası başarısız olursa, artçı birlik son ana kadar dayanmak ve zaman kazanmak zorunda kalacaktır. Zaman kazanamazsak her şey biter. Kara birliklerinin şu anki düzenli geri çekilişi bir kaosa dönüşür ve ezilip geçilebilirler.
Bu nedenle, şifreli olsa bile bu tür bir konuşmayı aktarmaktan kaçınmalıyız.
Tanya’nın tek seçeneği geri çekilme sürecini olabildiğince hızlı ilerletmelerini sağlamaktır. Emri veren taraf, muhtemelen kelimenin tam anlamıyla yok olma pahasına olsa bile artçı birliğe zaman kazanma emri verecektir. Emri veren tarafta olsaydım, ben de bu şekilde hareket etmekten çekinmezdim. Mantıklı olan bu. Bu planla ilgili tek sorun, benim emri alan tarafta olmam. Kahretsin.
Her kârda, bu taburdan kaçıp ardından Ren cephesindeki tüm Cumhuriyet birlikleri tarafından kovalanmak çok daha büyük bir aptallık olur.
Başka bir deyişle, risk göz önüne alındığında burada kalmaktan başka çaremiz yok. Ufacık bir riskten korktuğu için yatırım yapmayanların düştüğü cehaleti bilmeyecek bir insan değilim. Asıl önemli olan getiridir.
“Üçüncü safha bitene kadar durumu anlamalarını engelleyemeyeceğimize göre, bu önleme birliğini etkisiz hale getirip görevimize devam etmekten başka çaremiz yok.”
“… Anlaşıldı. Ellerinden geldiğince hızlı hareket etmelerini sağlayacağım.”
“Teşekkürler. Tanrı sizi korusun.”
Sonuç olarak Komuta Merkezi’nin iş birliği yapması beni rahatlattı. Dürüst olmak gerekirse bu gerçekten çok ağır bir yük. Şimdi hayatta kalabilmek için cesur olmalı ve bu anormal dünyaya yenilmemek için elimden gelenin en iyisini yapmalıyım.
Odaklanmamı kaybettiğim ve iradem kırılma noktasına geldiği halde uçmaya devam etme emri uğruna kendimi feda etmeye hiç niyetim yok. Ben sadece canım için savaşıyorum, hepsi bu.
“Tamam, herkes beni dinlesin. Büyücüler arası muharebeye giriyoruz.” Bize meydan okuma cüretini gösteren bu aptallara derslerini verelim.”
Amann. Cephe gerisinde rahatça dinlenmek varken gelip bize kafa tutmak da neyin nesi? Şahsen, karşılıksız fazla mesainin iş verimliliğine katkı sağlamadığını bilen biri olarak bu tutumu takdir etmem zor. Neden böyle baş belası bir savaşa kendi isteğinizle girersiniz ki?
Ben barışsever bir insanım, bu yüzden bu durum içimi acıtıyor. İnsanları benden daha çok seven biri olmadığına eminim. Yine de. Benim kadar sık öldürme emri alan birini bulmak da zordur. Rasyonel, düşünen bir insan olarak kaderime lanet okumak utanç verici olurdu. Yine de ortada absürt bir durum olduğunu hissediyorum.
Aşkın bir varlığın tüm narsisizmiyle Varlık X’in o kibirli yüzü zihnimin arkasında belirecek gibi sanki. Ey Tanrım, eğer varsan, kesinlikle aşağılık bir pisliksin.
İşler gerçekten insanın istediği gibi gitmiyor. Ben sadece huzurlu bir hayat yaşamak istiyorum.
O gün özel olarak farklı görünen hiçbir şey yoktu. Herkes aynı şeyi söylerdi: Sıradan bir gündü. Hayır, sıradan bir savaş alanıydı.
Sıradışı bir şey varsa, o da dostane ilişkileri geliştirmek için Birleşik Krallık’tan ziyarete gelen birkaç askeri gözlemcinin bulunmasıydı. Ancak herkesin duygularının bu kadar tükendiği bir ortamda bu, radarda bir iz bırakacak kadar bile önemli değildi.
Akşam yemeğinde büyükbaşlarla sohbet ettikten sonra ziyaretçiler, denetimlerine başlamak üzere subaylarımızdan biri tarafından gezdirildi. İyi ya da kötü, askerlerin pek umurunda değildi. O kadar yorgundular ki umursamadılar, bunu zihinlerinden atıp uyumaya gittiler.
O sırada Cumhuriyet Ordusu’nun Yirmi İkinci Tümeni’ne bağlı Üçüncü Büyücü Taburu çoktan yükselişe geçmişti. İster karada uyusunlar ister göğe yükselsinler, askerler görevlerine sadıktı… Acil havalanma emriyle havalanan büyücüler için silah arkadaşlarımızın mışıl mışıl uyumasını sağlamak işimizin bir parçasıydı.
Görev, cebri keşfe kalkışan taburu etkisiz hale getirmekti ve ikincil hedefin kara birliklerine yardım etmek olacağını öngörmüştük. En büyük sorunumuz, taciz amaçlı gizli saldırılar yüzünden birliklerin uyuyamamasıydı; bu yüzden huzuru yeniden tesis etme görevinin önemi, cephede bulunmamış biri için anlaşılması zor olabilir.
“Kontrol merkezinden tüm personele. Bugünkü misafirlerimiz oldukça ciddi. Başınız epey ağrıyacak.”
Görev kontrol personelinin sözleri her ne kadar ciddi olsa da işlerin bir şekilde yoluna gireceğine dair güvenle dolup taşıyordu. Bir tümen veya alay dolusu büyücü zorla hatları yarıp sızmış veya saldırmış olsaydı durum farklı olabilirdi, ancak cebri keşif yapan bir taburu püskürtmek o kadar da zor olmazdı.
Sonuçta arkasındaki “cebri” takısına rağmen bu özünde bir “keşif” göreviydi. Temas kurduklarında muhtemelen geri çekileceklerdi. Yine de o gün üzerimize gelen adamlara hakkını vermeliydim, gerçekten zorluyorlardı. Bu kadar ilerleyebilmek büyük bir kararlılık gerektirir. Birliğin büyüklüğüne bakılırsa, taciz saldırılarıyla epey patırtı koparacaklardı, bu yüzden teyakkuzda kalmalıydık… Sayısal üstünlük her çağda bir sorundur.
“Kontrol merkezi, işgalciler kim?”
“Takviyeli bir tabur. Üçüncü savunma hattını çoktan geçtiler. Dördüncü hattı yarmaları an meselesi.”
Normalde bir cebri keşif birliği birinci veya ikinci savunma hattı mevzilerini koklar ve geri çekilirdi. Bir saldırı mevziinde destek almayı bekleyebilirlerdi ve ikinci savunma hattından üslerine dönmek hâlâ oldukça kolaydı. Eğer işler böyle yürüseydi, hazırlıklı oldukları için cephe hatları üzerindeki etkisi sınırlı olurdu. Her şeyden öte, geride uyuyan subayları uyandırmaya değecek bir durum değildi.
Gösteri yapmak ya da dikkatimizi dağıtmak için özel olarak yapılan bu sık keşif görevlerindeki her ufak sürtüşmede tüm orduyu ayağa kaldırsaydık, bu tam da onların ekmeğine yağ sürmek olurdu.
Herkes düşmanla olan çatışmaları sessizce halledebileceğimizi umuyordu. Cebri keşif birlikleri ile önleme birliklerimiz arasındaki küçük çatışmalar o kadar sık yaşanıyordu ki, bunlar alaycı bir şekilde gece manzarasının bir parçası olarak görülüyordu.
“Çok hızlılar. Savunma hattındakiler ne yapıyor?”
Belki de bu kadar hızlı ilerleyen düşman karşısında tereddüt etmemizin sebebi buydu. Üçüncü savunma hattını çoktan geçtiklerine göre oldukça hırslı bir birlik olduklarını söylemeye gerek bile yoktu. Sığınaklarımızın ve cephe komutanlığımızın yerini tespit etmiş olma ihtimalleri yüksekti.
İmparatorluk’un çaresiz bir taarruza geçtiğine dair söylentiler vardı.
Şüpheciydim ama… düşman son derece kararlı olmadıkça normalde üçüncü savunma hattını geçemezdi. Üstelik genelde ikinci hat geçildiği anda ihtiyat birliği acilen havalandırılırdı. Biz ancak üçüncü hat yarıldıktan sonra havalanma emri aldık ki buna inanılmaz derecede yavaş bir tepki demek haksızlık olmazdı.
“Geniş alana yayılan büyü karartması gözlem ağımızı felç etti, bu yüzden tepki vermekte oldukça geciktik.”
Ve elbette, kontrol personelinin sesi durumun sinir bozuculuğunu yansıtıyordu—nasıl yansıtmasındı ki? Durum belirsizdi; defalarca beklemede kalmamız söylendikten sonra acil önleme emri almamız canımızı biraz sıkmıştı.
Son savunma hattını geçmeden önce onları durdurmak zorunda kalmamıza inanamıyorum. Hem taciz saldırılarından zarar görme hem de istihbaratı ellerine verme riskiyle karşı karşıyayız. Kaçınılmaz olarak, bu gidişat herkesin utanç duymasına neden oldu.
Bir büyücü taburu hatları yarmış olabilirdi ama Ren genel karargâhı onları kolayca ezebilmeliydi. Ancak sahip oldukları istihbarat göz önüne alındığında, bu işin sonu felaketle bitebilirdi.
Geniş alana yayılan büyü karartmasına müdahalede gecikildiği için birkaç üst düzey subayın kellesinin gideceğinden emindim. Telsiz operatörleri iletişimi güçlendirmek için kesinlikle yerlerde sürünerek kablo döşüyor olmalıydı. Ve bahse girerim onları korumak da bizim işimiz olacaktı.
“Ayrıca uçaksavar ateşinin optik ekipmanlara bel bağlamak zorunda kaldığı anlaşılıyor, bu yüzden dikkatli olun—düşman birliğinin keyfi gayet yerinde olabilir.”
“Anlaşıldı. Yaralı bir canavarı hafife almak istemeyiz. Onlar hakkında daha fazla bilginiz var mı?” Neyi biliyorsanız kabulümdür. Herhangi bir bilgi var mı?”
Her neyse, gelecek gelecektir. Bugünün işi bugünün görevidir. Ve bu görev, her zamankilerden çok daha çetin geçeceğe benziyordu. Herkes durumun ne kadar vahim olduğunu ilk kez o an kavradı.
Hepimiz sarsılmıştık. Takati tükenmiş düşman büyücülerini püskürttüğümüz zamanların aksine, bu sefer güçlerini nispeten korumayı başarmış bir birlikle karşı karşıya gelme ihtimalimiz vardı. Gecenin sinir bozucu karanlığı, yüzleştiğimiz durumu daha da zorlaştırıyordu.
Uçaksavar nişancılarımız optik ekipmanlara bel bağladığı için dost ateşinden de endişe etmemiz gerekecekti. Dostu düşmandan ayırmanın ne kadar karmaşık olabileceği düşünülürse, bu hiç de imkânsız değildi.
“Korkunç karartma yüzünden kimliklerini tespit edemedik ancak amirimiz bunların seçkin bir birlik gibi göründüğünü söylüyor. Ayrıca İmparatorluk’un büyük çaplı bir taarruza geçeceğine dair söylentiler var. Teyakkuzda kalın!”
“Tavsiyen için teşekkürler. Askerler, ciddiyetinizi takının, gidiyoruz!”
Komutanımızın cesaret verici sesi, bizi bu zorlu mücadeleye hazırlanmaya çağırıyordu. Sesindeki kararlılık ve ruh, tetikteki bir savaşçıya yakışacak düzeyde bir teyakkuz hali yansıtıyordu.
Ama bu sadece geriye dönüp bakıldığında yapılan bir değerlendirmeydi.
Yanılıyorlardı. Ciddiyete falan ihtiyacımız yoktu. İhtiyacımız olan tek şey, ölümün koynundan sağ çıkmanın bir yolunu bulacak kadar ölümle kafayı bozmaktı.
“Tüm personelin dikkatine, ben tabur komutanınız. Düşmanın yeri tespit edildi. Muharebe pozisyonu alın.”
Karanlık nedeniyle her iki tarafın da görüş alanının daralması bizi zora sokuyordu.
Birbirimizi neredeyse aynı anda fark ettik. Tabur komutanları da aşağı yukarı aynı anda angajmana girdi. Mesele basitti. Cumhuriyet büyücü doktrini; toplu halde hareket ederek disiplinli ateş ve teşkilatlı muharebe sayesinde İmparatorluk büyücülerinin bireysel üstünlüğünü bastırmak üzerine kuruluydu.
Temelde, düşmanın yaklaştığı bir bölgede gerçekleşen beklenmedik bir karşılaşma muharebesiydi. Buna bir de yüksek mana yoğunluğunun yol açtığı güçlü müdahale eklenmişti.
İhtiyatlı bir tahminle bile bu muharebenin alışık olduğumuz türden bir çatışma olmayacağını söylemek mümkündü. Üstelik rakiplerimiz; zengin tecrübelere sahip, yakın dövüş yeteneği yüksek gazi büyücülerden oluşan bir birlikti.
Sıradan bir birliğin Dakya ve Norden’de bilenmiş bu taarruzun bodoslama darbesini göğüslemesine imkân yoktu.
Öncü birlik birazcık daha dayanabilseydi, belki artçı birlik kaçmayı başarabilirdi. Ya da artçı birlikte birkaç büyücü daha olsaydı, beklenmedik atışlar düşmanın yaklaşmasını engelleyebilir ve öncü birliğin kaçmasını sağlayabilirdi.
Ancak her şey birazcık eksik kaldı. Sonuç felaket oldu. Yaşanan şok kafa karışıklığına yol açtı. Hafif makineli tüfekten yağdırılan patlama formüllü mermi fırtınası bu kargaşayı daha da tırmandırdı.
İşler çığırından çıktı—tuzağa düşürülmüştük ve ne akan kanı durdurmanın ne de hasarı engellemenin bir yolu vardı.
Başta uçan İmparatorluk büyücü komutanının savurduğu patlama formülü, öncü birlikte devasa bir delik açtı. Savunma yarıldığı anda, her bir bölüğün komutanını ezmek üzere birden fazla optik atış formülü nişan aldı ve Cumhuriyet’in komuta zincirinin başı bir anda koparıldı.
Yine de Cumhuriyet birlikleri, kıl payı da olsa teşkilatlı bir şekilde direnmeye devam edebiliyordu. Artçı birlik baskılama ateşine başladı; öncü birlikteki gediği kapatmaları gerektiğinin bilincindeydiler.
Kısa bir süreliğine artçı birlik, o deliği tıkamak adına öncü birliği korumayı başardı. Güçlerini yeniden toparlamayı deneyecek kadar enerjileri vardı. Şiddetli direnişleri saldırıyı uzak tutmayı başardı ama sonuç olarak öncü birliğe koruma ateşi sağlayamadılar. Bütün güçlerini düşmanın yaklaşmasını önlemek için harcamışlar, öncü birliği koruyacak takatleri kalmamıştı.
Sert direniş İmparatorluk’un taarruzunu kesintiye uğratınca, büyücüler aniden hedeflerini önde izole kalmış Cumhuriyetçilere çevirdi.
Yaklaşık iki bölük İmparatorluk büyücüsüne karşı Cumhuriyet öncü birliğinin iki bölüğü karşı karşıyaydı. Ancak ikincisinin sevk ve idaresi tamamen çökmüştü, üstelik destekten de yoksundular; bu tecrit edilmiş halde Cumhuriyet büyücüleri açık hedef haline gelmişti.
Sonuç olarak iki taraf arasındaki sayısal denge tersine döndü. Öncü birliğin kaderi hızlı bir neşter darbesiyle tayin edilirken artçı birlik kendini savunmakla meşguldü. Normalde İmparatorluk büyücülerinin yaklaşması, Cumhuriyet Ordusu’nun o gıcık disiplinli ateşiyle engellenirdi. Bu esnada Cumhuriyetçiler, destek voleyinin ardından düşman döküntülerinin hattı yarmasını durdurabilirdi. Ancak bu kez iki taraf karşılaştığında İmparatorluk büyücüleri içlerinde biriken öfkeyi kusma ve Cumhuriyetçileri biçme fırsatı buldu.
“Dikkat, Peri Taburu. Takip harekâtına geçin.”
Gerisi çok kolay oldu. Kalkanını kaybeden artçı birlik aniden geri çekilmeye çalıştığında artık çok geçti.
Cumhuriyetçiler, taarruz için hızlanmış olan İmparatorluk büyücülerini silkip atmak için ne yeterli mesafeye ne de hıza sahipti.
Harekât alanından kaçış yarışları hüsranla sonuçlandı. Nihayetinde, Cumhuriyet Ordusu Yirmi İkinci Tümeni’nin Üçüncü Büyücü Taburu’nun imha edildiği bildirildi.
İronik bir şekilde, tek hayatta kalanlar ilk patlama formülünde vurulup ölümden kıl payı kurtulan birkaç kişiydi.
Cumhuriyet Ordusu en sonunda Ren genel karargâhının seçkin büyücü taburunu harekete geçirdi ama işgalcilerin yerini tespit etmeyi başaramadılar. Aksine, birkaç mühimmat deposunu yakıp yıkmalarına göz yummak zorunda kaldılar. O noktada Cumhuriyet Ordusu Komutanlığı, tüm dikkatini tamamen hattı yaran bu tabura çevirdi.
Büyük bir taarruzun söylentileri. Arene’nin kaderine dair fısıltılar.
Son adama kadar cesurca dövüştüler.
Propagandanın coşkulu yankıları, Cumhuriyet’i halkın kendini feda ettiğine ve trajik bir sonla karşılaştığına ikna etti. Onların ölümlerinin boşa gitmesine izin veremeyiz.
İmparatorluk Ordusu’nun sıkıntısı ve köşeye sıkışan ikmal hatları İmparatorluk için çözülmesi kolay meselelerdi ama yine de aldıkları darbe can yakıcıydı. Bu yüzden İmparatorluk, bu korkunç durumdan sıyrılmanın yolu olarak askeri manevralara başvurmakta tereddüt etmedi.
Cepheyi emniyete almak, İmparatorluk’u emniyete almak için.
Fakat tam da bu yüzden her iki ulusun halkı da şöyle düşünüyordu… Artık bundan gına geldi. İmparatorluk güvenilmez ikmal hatları yüzünden ne yapacağını bilemez haldeyken, Cumhuriyet bu durumu bir umut ışığı olarak görüyordu.
Kuşlar İmparatorluk Ordusu’nun hareketlerine dair cıvıldaşıyordu ve herkesin aklında tek bir şey vardı: İmparatorluk mevcut durumdan hiç memnun değil. Ve bu yalın bir gerçekti. İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı, topal bir demiryolu sistemine bel bağlayıp ikmal sağlamaya çalışırken bir yandan da can sıkıcı çetecileri ezmeye odaklanmanın ve amaçsız bir cepheyi elde tutmanın hiçbir anlamı olmadığını kavramıştı.
Bu somut gerçeklik, Cumhuriyet’in yanlış anlamasını daha da körükledi. Herkes, İmparatorluk’un kudretli askeri mekanizmasının sorunları Dacia’da ve Norden’de yaptığı gibi devasa taarruzlarla çözdüğüne kesin olarak inanıyordu.
Üstelik savaşın başındaki oyalama harekâtı bir yana, İmparatorluk kendi topraklarını her zaman sonuna kadar savunmuştu. Evet, kendi topraklarını.
Hiç kimse kendi toprağından geri çekilmezdi. Cumhuriyetçilerin sahip olduğu tek taraflı inanç işte buydu. Ancak bir avuç toprak parçası için kan döken Cumhuriyet Ordusu subayları için bu, aşikâr bir gerçekti. Vatanı ceset dağlarıyla savunmaktan gurur duyuyorlardı, bu yüzden de soruyorlardı: Kim vatanından vazgeçer ki?
İşte bu yüzden İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı denilen savaş makinesinin niyetini gülünç derecede yanlış okudular. Belki de Cumhuriyet askerlerinin kendi duygularının tuzağına düştüğünü söylemek mümkündü.
Sonuç olarak o gün, İmparatorluk Ordusu Cumhuriyet Ordusu’nun ruhu bile duymadan cepheyi terk etmeyi başardı.
Şimdi, İmparatorluk’un zafer tohumundan bahsetmenin tam vaktidir.
Her şey, tahkim edilmiş mevzilerde cebri keşif icra etmenin yarattığı acı gerçekle başladı. Dilemma son derece ciddiydi: Ağır zayiatlar ve taktiksel zorunluluk.
Tahminlerin, Ren’in Şeytanı ve onun seçkin birliklerinin bile en az yarısını kaybedeceğini göstermesi, tehlikenin boyutunu gözler önüne sermeye yeterdi.
Komutanlar ve kurmay subaylar bu kabullenilmesi zor duruma rağmen cebri keşif yapılmasına dair acil bir askeri ihtiyaç olduğunu biliyor ve bu ikilemle boğuşuyorlardı.
Cebri keşif icra eden takviyeli bir tabur çok fazla zayiat veriyordu, daha az askerle ise hedefi gerçekleştirmek imkânsızdı.
Bu ikilemle karşı karşıya kalan İmparatorluk Ordusu, Teknik Teşkilat’tan aşırı korunan düşman mevzilerine sızmayı ve belirli bir düzeyde keşif yapmayı sağlayacak yeni bir silah araştırmasını talep etti. Mühendisler bu soruna geçici olarak birkaç teknik çözüm önerdi ve aralarında en vaat edici görüneni Hava Teknik Teşkilatı’ndan geldi. Uçaksavar ateşinin menzili dışında uçacak yüksek irtifa keşif birimi geliştirmeyi teklif ettiler. Özel keşif görevleri için ekipleri olan hava birlikleri zaten baştan üstündü.
Yine de diğer daireler için, hava keşfinin gizli potansiyelinden bağımsız olarak endişe verici tek bir husus vardı: Mevcut teknoloji seviyeleriyle bunu başarmak gerçekten mümkün müydü? İrtifayı artırmaktan bahsetmek kolay olabilirdi ancak yüksek irtifada uçabilecek bir uçağın teknik gereksinimleri pek çok engel teşkil ediyordu ve bunun altından kalkıp kalkamayacaklarından emin değillerdi.
Başmühendis Adelheid von Schugel’in büyü açısından bir metodoloji ve yaklaşım önerdiği an işte o andı.
“… Cebri keşif sırasında ek ivme sağlayacak özel bir aparata ne dersiniz?”
Bu da neyin nesiydi böyle?
Sorunun anahatlarını gördüklerinde herkesin zihninde beliren bu sorunun cevabı bir bakıma basitti.
Cebri keşif, düşmanın önleme hatlarını yarmayı gerektirir. Bu yüzden, hızlı bir darbe vurup geri çekilme odaklı bir saldırı varsayılırsa, hızlı ve ağır silahlı bir birlik göndermek en doğrusu olurdu.
Yani tek yapmaları gereken, düşman önleme yapamadan mevzilerini süratle geçip ivmelenmekti. Schugel’e göre, büyücüleri ek ivme aparatlarına koymak her şeyi çözecekti.
Bu sayede düşman savunmasını ve önleme kabiliyetini ölçebilecekler, böylece cebri keşif görevi için de her şey yolunda gidecekti.
Cebri keşif için büyücülerin kullanılmasıyla hedeflerine bir dereceye kadar ulaşabilecekleri argümanı doğruydu. Piyadelerin veya büyücülerin uçaklardan daha sık kullanılmasının sebebi de buydu.
Ancak zayiatlar kabul edilebilir sınırı aşmıştı. Ordu bu yüzden Teknik Teşkilat’tan görüş istemişti. Çıkarılan sonuç şuydu:
“Pekala. Büyücülerin yüksek hızda hücum etmesini sağlayın.”
Ha, elbette bakış açınızı değiştirirseniz yapmanız gereken tek şey büyücülerin yarma başarı oranını artırmaktı. Yani bunu yüksek hızda yapmalarının işi halledeceği doğruydu. Tek sorun, bu kadar yüksek hız ve irtifalarda görev yapabilecek hiçbir büyücünün olmamasıydı.
Bu çözümü sunan ve bunu nasıl mümkün kılacağını düşünen kişi dahi bir adamdı: Adelheid von Schugel.
Cevabı mı? Harici bir aparatla hız ve irtifa katmak.
Fikrinin Hava Teknik Teşkilatı’nınkinden pek de farklı olmadığına dair eleştiriler bir yere kadardı. Ne de olsa onun esasen sadece hıza odaklanan planında irtifa yan bir üründü.
Dolayısıyla: “Ek ivme aparatı.”
Ancak onun dehasından bahsetmektense, planına bir göz atmak muhtemelen daha kolaydır.
Aparat, bol miktarda ekstra büyük hidrazin yakıt roketleriyle donatılacaktı. İstikrarlı uçuşu sağlamanın tüm yolları arasında, o tek kullanımlık birden fazla roket kullandı. Yakıt bittiğinde ise harici yakıt tankıyla birlikte ayrılacaklar, bu da yolculuğun sonuna doğru daha da yüksek bir hıza ulaşmasını sağlayacaktı.
En büyük teknik engel olan roketlerin ayarlanması konusundan ise tamamen vazgeçmişti. Büyük bir kararlılıkla, cihazın basitçe ivmelenmeye devam etmesine karar vererek engeli aştı. Evet, onu sadece düz bir hat üzerinde fırlatacaklardı. Başka bir deyişle, aparat çalışırken büyücü hızı hiçbir şekilde ayarlayamayacaktı.
Aparat, düşman semalarında ivmelenmek için bir bor katkı maddesi tankıyla gelecekti ama bu farklı bir şeydi. Potasyum siyanürden on kat daha zehirli olduğu tahmin edilen bor katkı maddesi, acil durum manevraları içindi.
Korkulan şok dalgaları ve dalga sürüklemesindeki ani artışla başa çıkmak için tüm aeroelastik sorunlar büyücünün koruyucu zırhına ve savunma kalkanına bırakılacaktı.
(Planın ancak kısıtlamasız roket tüketimiyle mümkün olabileceğine karar verilmişti; uçaklar kesinlikle işe yaramazdı.)
İnanılmaz bir süpersonik hedef hız olan Mach 1.5 ile, geride bırakamayacakları hiçbir şey yoktu.
Üstelik tamamen mühendislik açısından bakıldığında, yeni bir keşif uçağından çok daha kolay hayata geçirilebilirdi. Daha da önemlisi, kısa sürede gerçek savaşa hazır olması bekleniyordu.
Yine de son bir not eklemek gerekirse: Tek kullanımlık roket yapısı nedeniyle ek ivme aparatı yalnızca düz bir hat üzerinde uçabiliyordu.
Düşman mevziini yardıktan sonra büyücülerin üsse kendi imkânlarıyla dönmeleri gerekiyordu. Nereden bakarsanız bakın, bu nane cehenneme tek yönlü bir biletti. Gidip gördükten sonra geri dönemeyecekseniz keşif yapmanın ne anlamı vardı ki?
Teknik açıdan uygulanabilir olsa bile, bir şey kullanılamıyorsa pratik kullanıma uygun değildir, değil mi? Bir bakıma insanların bu endişeyi dile getirmesini beklerdiniz, ancak fısıltılar başladığında…
Hava indirme biriminden bir subay, sanki başka bir boyuttan gelmiş gibi duran bir fikir mırıldandı.
“O zaman düşman mevzisinin arkasına bir ‘birlik’ göndermeye ne dersiniz?” diye sordu.
Şüphesiz ki bireyler için inanılmaz derecede tehlikeliydi. Geri dönmek neredeyse imkânsız olacaktı. Ha, üsse dönemeyen bir ek ivme aparatı keşif aracı olarak kusurluydu. Ama kullanımını neden sadece keşifle sınırlayalım ki? Büyücüleri düşman hatlarının arkasına ulaştırmak için paraşütle atlamaktan çok daha güvenilir bir yol olurdu.
Üstelik onları her türlü önleme yapan düşmanın ötesine geçirirdi. Ne de olsa tek yapmaları gereken şeyi fırlatmaktı; bu da onu uçaksavar ateşi için pratik olan irtifanın çok üzerine çıkarırdı. Nasıl kullanıldığına bağlı olarak ordu, düşman komuta zincirini çökertmek amacıyla doğrudan düşman karargâhına bir büyücü bölüğü göndermeyi bile öngörebilirdi.
İşte o noktada Genelkurmay Personel Dairesi’nden Tümgeneral von Zettour ziyarete gitti. Araştırmanın kendisi Başmühendis Schugel’in yönetiminde devam ediyordu ancak Genelkurmay oldukça ayrıntılı ilerleme raporları talep etmişti.
Ve bunun değerini anladıklarında adeta havalara uçtular. Özellikle gayrinizami harp savunucuları coşkulu birer destekçi haline geldi ve planın önceliklendirilerek ilerletilmesi için adımlar attılar. Proje, Genelkurmay’dan tam manasıyla kaldıraç desteği aldı.
Bu yardımla birlikte, tam da çeteciler Arene’yi geçici olarak ele geçirmeden hemen önce bir prototip tamamlandı.
Ve tesadüfe bakın ki Elinium Tip 97 Taarruz Hesaplama Mücevheri, kritik savunma kalkanı ve koruyucu zırhı oluşturmayı başarmıştı.
Deneylere katılan test personelinin bildirdiğine göre taarruz mücevheri tam da umdukları gibi çalışmıştı.
Güvenilirlik bir dereceye kadar garanti altına alındığından, yirmi adetlik ilk seri üretim modeli aceleyle banttan çıkarıldı.
Bu başarıyla birlikte Genelkurmay, kesin sonuçlu muharebe planında küçük ama önemli bir değişiklik yaptı. Tümgeneral von Rudersdorf’un François Ordusu’nu içeri çekip imha etme stratejisi için harika bir haberdi. Zettour’un Teknik Teşkilat’ta henüz geliştirme aşamasındayken fark ettiği aparat, plana dâhil edildi. İkisi de heyecandan yerinde duramıyordu. Bir bakıma tüm Genelkurmay subaylarının hayali olan şeyi gerçekleştireceklerdi.
Schrecken und Ehrfurcht.
“Dehşet ve Huşu” adı verilen harekâtın ilk safhası basitti.
“Hattın çökmesini sağlamak için doğrudan düşman karargâhına saldırın.”
İşte hepsi buydu.

