YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 24 / Norden Sahilindeki Şeytan: Aynı Gün, İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı, Ortak Toplantı Salonu
Personel Dairesi, İstihbarat Dairesi ve Harekât Dairesi kurmaylarının tamamı ne yapacağını bilemez haldeyse durum vahim demekti. Belki de siyasi stratejide bir aksaklık ya da askeri bir çıkmaz söz konusuydu. Kurmay subayların işleri nasıl kontrol altına alacakları konusunda kara kara düşünmeleri gayet doğaldı.
Gerçi, çoktan ihale sistemini başlatıp suçu kime atacaklarını hesaplamaya da başlamışlardı.
“Ne? Anlaşma İttifakı gemilerini kaçırdık mı?” Toplantıda hazır bulunan tüm kara subaylarının hislerine tercüman olan cümle tam olarak buydu. Hayır, salondaki herkesin aklından geçenler tek bir kelimeyle böyle özetlenebilirdi.
Düşmanı bir kapana kıstırmış sayılmazlardı belki ama güç dengesi göz önüne alındığında, bu deniz muharebesinde düşman gemilerine ağır bir darbe indirileceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Atıl bekleyen donanmanın nihayet parlayıp kendini kanıtlaması için harika bir fırsattı fakat kurmayların beklentileri muazzam bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştı.
“… Kuzey Denizi Filosu hedefleri yeniden tespit etmeyi başaramadı.”
“Üstün bir savaş gücü yığmayı başarmış olmamıza rağmen mi?”
“Evet efendim, ellerimizden kaçıp gitmişler.”
Ellerinden kaçırmışlar mıydı? Filo kusursuz sayılmazdı elbette ama yine de kayda değer sayıda ana muharebe gemisini bir araya getirmeyi başarmışlardı. Üstelik muharebe meydanını seçme avantajına da sahiplerdi. Şartlar böyleyken beklentiyi yüksek tutmaktan daha doğal ne olabilirdi?
Tüm o filo manevraları sadece motorin israfından mı ibaretti yani?
Kara ordusu subaylarının sert bakışları açık bir sitem barındırıyordu. Bu da ne demek oluyordu şimdi? Şimşekleri üzerine çeken şaşkın deniz subayları, dosyaları sunup durumu izah etmeye çabalamak zorunda kaldı.
“Efendim, hava şartları korkunç derecede kötüydü. Temas kurabilmiş olmamız bile tamamen şans eseriydi. Bir filoyu kaybettikten sonra yeniden tespit etmek son derece zordur.”
Engin denizlerde bir şeyi bulmanın kolay tarafı yoktu. Koca bir harp filosu bile ucu bucağı görünmeyen suların ortasında küçücük bir noktadan ibaretti.
Bir bölgenin her tarafını abluka altına almadığınız sürece orayı kusursuz bir şekilde devriye gezmek imkânsızdı. Başarınız neredeyse tamamen olasılık hesaplarına kalıyordu. Bu yüzden donanma, geçmiş deneyimlere dayanan çıkarımlara öncelik verirdi. Başka bir deyişle, İmparatorluk Donanması’nın tecrübesizliği gözyaşlarına boğulmalarına yetip de artıyordu bile. Askeri teçhizat ve gemi kapasitesi takvime uygun şekilde genişletilmişti ancak bunları sevk ve idare edecek personelin hâlâ geliştirilmeye ihtiyacı vardı.
“Ama sizin işiniz zaten bu.”
Yine de sızlanmanın kendilerini hiçbir yere götürmeyeceği bir gerçekti. Kendilerine sağlanan imkânlarla ellerinden gelenin en iyisini yapmanın bir askerin asli görevi olduğunu birilerinin onlara hatırlatmasına gerek yoktu. Bu durumda donanma, gayet yeterli olan teçhizat altyapısını, bunu işletebilecek kalifiye insan gücüyle, yani yetkin bir personel kadrosuyla takviye etmek zorundaydı.
“Sanırım bu saatten sonra daha fazla konuşmak hiçbir şeyi değiştirmeyecek.” Tümgeneral von Zettour bu faydasız karşılıklı suçlamaların yeterli olduğuna karar vererek öfke patlamasını sonlandırmak için söze girdi.
Anladığı kadarıyla kara ordusu şikâyetlerini ve hoşnutsuzluğunu zaten büyük ölçüde dile getirmişti. Deniz kuvvetleri ise artık sabrının son sınırına gelmişti. Tartışmayı uzatmak sadece zaman kaybıydı. Evet, bu cadı avına bir son vermeye karar vererek gerçekçi bir çözüm üzerinde çalışmaları gerektiğini önerdi.
“Artık sadece bir sonraki adımımızı düşünebiliriz. Donanmanın sunacağı bir teklif var mıdır?” Sorusunu bitirdikten sonra, hâlâ söyleyecek sözü var gibi görünen kara subaylarına sert bir bakış fırlattı ve yavaşça yerine oturdu. Donanmadan bir subay, sanki bu anı bekliyormuşçasına ayağa kalktı. Daha toy bir çocuk, diye düşündü Zettour vites değiştirirken.
“Diplomatik kanallardan yardım alarak François Cumhuriyeti ile buluşmalarını engellemek istiyoruz.”
Kendilerine verilen belgelerin arasında Dışişleri Bakanlığı’nın görüşünü de içeren bir plan bulunuyordu. Teklifin kendisinde tek başına bir sorun yoktu. Aslında oldukça iyi kurgulanmış bir plan olduğunu düşünüyordu. En azından makuldu.
“Tarafsız devletlerin yükümlülüklerinden faydalanmak, öyle mi? Peki Birleşik Krallık’ın bu yükümlülükleri gerçekten yerine getireceğini düşünüyor musunuz?”
Fakat bir devletin bekası için verilen savaşta mantık her şey demek değildi. Öyle olsaydı dünya çoktan bir ütopya olurdu; dünyada cennetin bulunmayışı da durumlarını gayet net açıklıyordu.
“Dışişleri Bakanlığı bunun çetrefilli bir konu olduğunu düşünüyor. Ama dürüst olmak gerekirse, bu yükümlülükleri yerine getirmeyecekler, değil mi?”
Birleşik Krallık büyük ihtimalle sadece kırk sekiz saat içinde karasularını terk etmelerini talep edecekti. Normalde yapması gerektiği gibi gemileri silahsızlandırmak için fiili tedbirler alacağını hiç sanmıyordu. Askeri ataşenin onay talebi, bürokratik gecikmelerle geçiştirilecekti.
İzin çıktığında ise gemi çoktan limandan ayrılmış olacaktı.
“Bu durumda o gemiler elini kolunu sallayarak gidip Cumhuriyet filosuyla buluşacak.”
“Tch. Yani Anlaşma İttifakı’nın direnişi uzayıp gidecek.”
İmparatorluk için talihsiz bir şekilde, Birleşik Krallık ile Cumhuriyet’in birbirine komşu azımsanmayacak miktarda karasuları vardı. Birleşik Krallık karasularında savaşa tutuşmak söz konusu bile olamayacağından, gemileri bir kez gözden kaçırdıktan sonra Cumhuriyet’e ulaşmalarını engellemenin gerçekçi bir yolu kalmıyordu.
Anlaşma İttifakı gemileri İmparatorluk’la savaşmaya devam ederse, bu durum onları teslim olmaya ikna etme hususunda pürüzler yaratabilirdi. Bakın! Donanmamız hâlâ turp gibi! diyebilirdi düşman. Tam da bu noktada daha fazla direnmelerini engellemeye çalışıyorlardı, dolayısıyla bu mesele baş ağrıtan bir krize dönüşme potansiyeline sahipti.
“… Onları bir an önce batırmaktan başka yapabileceğimiz pek bir şey yok.”
Durumu hızla kontrol altına almanın ve zayiatı en aza indirmenin başka hiçbir yolu yoktu. Anlaşma İttifakı’nın tüm o gemilerini batırmak zorundaydılar.
Bir iki gemiyi kaçırmak neyse de, ellerindeki her şeyi kaçırmışlardı. Birkaç düşman teknesini batırmak artık bu sorunu çözmeye yetmezdi.
Mevcut durumun elverdiği tek seçenek, batırabildikleri kadar gemiyi olabildiğince hızlı bir şekilde sulara gömmekti. Meselenin daha da büyümesini engellemenin tek yolu buydu.
“Yani Kuzey Denizi Filosu’na verilen emir, gemilerin derhal batırılması yönünde devam edecek, öyle mi?”
“Uygundur.”
Donanmanın da buna bir itirazı yoktu.
“Biz de destek vermeyi sürdüreceğiz. Tek isteğim bu meselenin bir an önce çözüme kavuşturulması.”

