YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 23 / Norden Sahili Açıklarındaki Şeytan: 12 Aralık, Birleşik Yıl 1924, Milletler Topluluğu, Londinium, Gizli Konum

Norden Sahili Açıklarındaki Şeytan: 12 Aralık, Birleşik Yıl 1924, Milletler Topluluğu, Londinium, Gizli Konum

YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 23 / Norden Sahili Açıklarındaki Şeytan: 12 Aralık, Birleşik Yıl 1924, Milletler Topluluğu, Londinium, Gizli Konum

“Siz ne bok yiyordunuz?!”

Sakin bir yerleşim bölgesinde göze çarpmayan, mütevazı bir bina yükseliyordu. Dış dünyadan dikkat çekmeyecek şekilde tecrit edilmiş bu binanın içi, dışarıdaki huzurlu ortamla tam bir tezat oluşturan amansız bir fırtınaya teslim olmuş durumdaydı. Dışarıdaki Noel ruhunun samimiyetinden ve neşesinden tek bir molekül bile bu binanın içine sızamıyordu.

Dış Strateji Dairesi’nden Tümgeneral Habergram, istihbarat subaylarına basbayağı terör estiriyordu. Yumruğunu ahşap masaya öyle bir indirdi ki masa neredeyse ortadan ikiye ayrılacaktı. Öyle yarım yamalak bir açıklamayla paçayı kurtarmaları mümkün değildi. Sıraya dizilmiş istihbarat subaylarının yüzü, kurşuna dizilmeyi bekleyen mahkûmlar gibi bembeyaz kesilmişti.

Pek tabii, son derece doğaldı bu durum. Uykusuz ve dinlenmeksizin yürüttüğü bir plan, tek bir gecede yerle bir edildiği için kestirdiği uykudan uyandırılan bir generalin gazabı elbette korkunç olacaktı.

İmparatorluk Ordusu hava birliklerinin devriye hatlarını tespit etmiş, Kuzey Denizi Filosu’nun devriye rotalarını en ince ayrıntısına kadar analiz etmişti. O filonun hızını hesaplamış, hedef şaşırtmak amacıyla Milletler Topluluğu Donanması’nın tatbikat takvimini bile buna göre ayarlamıştı. Ama tek bir anda, bütün emeği heba olup gitmişti.

Milletler Topluluğu’nda dişlerini öfkeyle sıkan tek kişi General Habergram değildi; sorunun kaynağına dair kapsamlı bir soruşturma açılması gerektiği herkesçe kabul görmüştü. Şu an için öldürücü bakışların hedefinde güvenlik subayları vardı; midelerine kramplar giriyor olmalıydı.

“İmparatorluk büyücülerinin orada ne işi vardı?!”

İstihbarat teşkilatının fiyaskoları bir süredir zaten sorgulanıyordu ama artık tesadüf denip geçiştirilemeyecek kadar çoğalmıştı bu hatalar. Bir ya da iki olay Talihsiz birer kaza sayılabilirdi fakat üçüncüsü yaşandığında işin rengi değişirdi.

İstihbarat toplamak ve keşif yapmak üzere gönderilen gönüllü ordu, büyücüler tarafından nokta atışıyla tespit edilip bombalandığında hâlâ bunun bir tesadüf olduğu düşünülebilirdi.

Gözetleme dalgalarının tersine tespit edilmiş olabileceği sonucuna varıp cihazları geliştirmek üzere çalışmalara başlamışlardı. Buna talihsiz bir kaza veya tesadüf demek tamamen imkânsız sayılmazdı.

Ancak bu seferki olayı tesadüf olarak kavramak çok zordu; bunu kabullenemezdi. Nokta atışıyla hedef alınmışlardı.

“Ayrıntılı bir soruşturma yürütüyoruz efendim, ancak bunun bir tesadüf olabileceğini tahmin edebiliyoruz!”

“İmparatorluk iyi bir istihbarat ekibine sahip olabilir ama bundan haberleri olması gerçekten imkânsız…”

“O zaman şu videoyu açıklayın bakalım.”

Masaya yansıttığı çatışma görüntüleri, itiraz etmeye çalışan subayları anında susturdu. Yoğun muharebe manası yüzünden görüntü parazitli ve bulanık olsa da gösterdiği şey gayet açıktı.

İmparatorluk büyücüleri kusursuz bir düzen içinde tek bir hedefe doğru ilerliyordu. Diğer gemiler ateş açarak dikkatlerini dağıtmaya çalışmış ama düşman birliği onları görmezden gelmişti. Vurulmaktan korkmamak bir yana, hasar alma ihtimalini hesaba bile katmıyormuş gibi manevra yapıyorlardı.

Ardından, önlerini kesmeye çalışan deniz büyücülerini püskürtüp taarruz düzeninde dalışa geçtiler.

Engellemeye çalışan bir Anlaşma İttifakı büyücüsü merhametsizce süngülenip tekmelenerek denize bir ceset olarak düştüğünde kayıt karardı. Son görüntü, düşman büyücülerinin doğrudan muharebe kruvazörüne doğru bodoslama dalış yaptığı andı.

Evet, tek bir bakış bile her şeyi özetliyordu. Belli ki diğer gemileri hiç umursamadan doğrudan belirli bir gemiyi hedef almışlardı.

“Size soruyorum—neden?” Bu soru, her an patlamaya hazır bir adamın ağzından çıkmıştı. “Kuzey cephesinde konuşlandırıldığı sanılan Unvan sahibi bir birlik neden burada pusu kurmuş bizi bekliyor?!”

Ve beklenen gürleme geldi. İstihbarat subaylarının tek yapabildiği, bu fırtınanın bir an önce dinmesi için dua etmekti. Yaptıkları titiz analizlere göre, İmparatorluk’un Unvan sahibi birliği kuzey hatlarına destek veriyor gibi görünüyordu.

Karargâh, bu Unvanlı birliği bölgeye göndermek için epey zahmete girmişti. İstihbarat subayları da onların bir taarruzu destekleyeceğine dair kısmen hatalı bir uyarıda bulunmuşlardı.

Ancak beklentilerin aksine, Unvanlı birlik konuşlandırıldığı sektörün çok uzakta bir yerde ortaya çıkmıştı. İlk başta tanımlanamayan bir seçkin birlik mi diye şüphelenmişlerdi fakat kaydedilen mana sinyalleri bu soruyu anında yanıtlamıştı.

Sinyaller, kısa süre önce Anlaşma İttifakı bölgesinde tespit edilen Unvanlı birliğinkiyle birebir örtüşüyordu.

Muharebe kayıtlarına bakıldığında, daha geçen gün oradaki gönüllü orduyu yerle bir etme nezaketinde bulunan birliğin ta kendisi olduğu açıktı. Gerçekten de burada olmalarını akıl alttırmıyordu. İmparatorluk Ordusu’nun rotasyon ve dinlenme düzeni düşünüldüğünde, bu kadar çabuk intikal etmeleri imkânsızdı.

“Kuzeydeki çatışmalar şiddetleniyor. Üstelik Anlaşma İttifakı’nın işini bitirmek için büyük bir taarruz planlıyorlar. Böyle güçlü bir büyücü birliğini neden buraya sevk etsinler ki?”

Öyleydi. Yaptıkları analizler; iletişim hatlarını ve Milletler Topluluğu Donanması’nın gücünü hiçe sayarak çıkarma harekâtı düzenleyen İmparatorluk Ordusu’nun, Anlaşma İttifakı’nın fişini çekmek üzere bir operasyona hazırlandığını gösteriyordu. Kuzey Ordu Grubu’nun bulabildiği her türlü yardıma muhtaç olduğu bir dönemde, neden durup dururken bu bölgeye seçkin bir birlik göndersinlerdi ki?

Bunlar, kuzey hatları için mevcut tüm silah, mühimmat ve personeli yığan adamlardı; dolayısıyla bu hamle bir tesadüf değil, kesinlikle planlı bir stratejinin ürünüydü.

Çıkarma harekâtı sırasında tespit edilen Unvanlı birlik de buydu. Eğer cepheden çekilip ardından Ren hattında ortaya çıkmış olsaydı, İmparatorluk’un Ren Cephesi’ne öncelik verdiğinin bir kanıtı sayılabilirdi. Fakat tam da kuzey hatlarında izlerini kaybettiklerini fark ettikleri anda, bunun yerine Kuzey Denizi’nde yola çıkan Anlaşma İttifakı gemilerini ve denizaltılarını pusuya düşürmüşlerdi.

“En önemlisi de şuna bakın. Öncü birliklere dönüp bakmadan bile doğrudan filonun ortasına bodoslama dalıyorlar.”

Saldırı, rastgele bir karşılaşmayla açıklanamayacak kadar verimli ve organizeydi. Bir kere, bir denizaltının torpidoyla filonun dikkatini dağıttığı ve herkesin aşağıya baktığı o anda büyücülerin aniden nasıl saldırdığına bakın. Herkesin zihninin boşaldığı ve filonun kaçınma manevraları yapmak için formasyonunu bozduğu o an, seçkin büyücüler gökten tam zamanında tepelerine inmişti.

Yine de öncü muhriplere dokunmamışlardı bile.

Sonuç olarak, uzunca bir süre fark edilmeden ilerlemeyi başarmışlardı. Neredeyse hiç gerçekleşmeyen engelleme ateşlerini görmezden gelip doğrudan hedeflerine yönelmişlerdi. Eğer bu bir tesadüfse, Şans Melekleri’nin Alayca İmparatorluk’a gülümsüyor olması gerekirdi. Ama bu imkânsızdı.

“Ayrıca filonun üstünde bir tür telsiz yayını yapıldığına dair kayıtlar var.”

Büyücüler taarruz düzenine geçmeden hemen önce rapor mu veriyordu? Düşmanla temas raporu olma ihtimali yok değildi ama öyle olsaydı bunu çok daha önce yapmaları gerekirdi. Amaçları sadece baskı kurup onları engellemek olsaydı, bu kadar yaklaşmalarına gerek kalmazdı.

Ama eğer bir saldırı birliğiyseler, orada bir muharebe idare ekibinin olması gerekirdi.

Yönlendirmesi olmayan bir büyücü taburuyla tesadüfen karşılaşmak mı? Saçmalamayın. Üstelik bu olay denizaltı saldırısının hemen ardından yaşanmıştı. Eğer planlı değilse ve sadece Tanrı’nın akıl edebileceği türden bir tesadüf değilse, gerçekleşmesi imkânsızdı.

“Doğrudan koruma gemilerini püskürtmeye başladılar, üstelik bir bölük dosdoğru muharebe kruvazörüne yöneldi. İnsanın güleceği geliyor.”

Uçaksavar ateşi öyle her zaman doğrudan isabet kaydetmez. Deniz kuvvetleri de hatta kara ordusu da bunu gayet iyi bilir. Fakat bir şeyi bilmekle onu tecrübe etmek arasında dağlar kadar fark vardır. Sırf mermiler genelde isabet etmiyor diye makineli toplarla donatılmış bir muharebe kruvazörünün üzerine bodoslama dalar mıydınız?

Normalde insan bir an olsun tereddüt ederdi. Tereddüt etmeseler bile bu işi yapmanın türlü türlü yolları vardı. Amaçları saldırmaksa, uzaktan baraj büyüleri konuşlandırmak seçeneklerden biri olabilirdi. Bir büyücünün menzil ötesi baraj büyüsü, uçaksavar ateşlerinin çoğunu yarıp geçebilirdi.

Tabii ki deniz büyücüleri tam da bunu engellemek için oradaydı. Ancak neredeyse tamamen hazırlıksız yakalanmışlardı; bu yüzden doğrudan destek veren bir avuç büyücü ellerinden gelen en iyi direnişi gösterse de bu beyineydi ve darmadağın edildiler. Düşman büyücüler o kadar sakin sinyaller yayıyordu ki tepemize binene kadar onları fark edemedik, dolayısıyla kendilerini gizlemek için gerçekten çok çabalamış olmalılar.

“Bakın. Mana sinyallerine bakılırsa formasyonun başında Unvan sahibi o büyücü var gibi görünüyor.”

Anlaşma İttifakı, Beceriksiz olduğu için mi Unvan sahibinin sinyalini gözden kaçırmıştı? Uçuş liderinin mana izotopunu gözetlemek, atılacak en temel adımdır. Büyücü kendini gizlemek için gücünü kısıtlamadığı sürece bunu tespit etmek son derece kolaydır.

Düşmanı baskı altında tutmaya çalışan bir birlik gücünü kısıtlayabilirdi. Bu, havada kalma süresini uzatmak için standart bir yöntemdi ve fark edilme ihtimalini düşürdüğü için sıkça tercih edilirdi. Fakat yüksek hızda uçan bir tabur bunu başarabilir miydi?

Bu durum geçici olarak dayanıklılığınızı artırsa da günün sonunda yorgunluğunuz safha safha fırlardı. Savaşa girmek ise söz konusu bile olamazdı. Demek ki gücü kısıtlamalarının nedeni gizli bir baskın yapmak değil, başka bir şeydi…

Ancak bundan hemen sonra, aynı birlik destek gemileri ile denizaltılarının buluştuğu sulara baskın düzenledi. Bir insan durumu ne kadar iyimser yorumlamak isterse istesin, devasa bir bilgi sızıntısından şüphelenmesi gayet doğaldı. Hatta düşman ellerindeki istihbaratla bu kadar küstahça hareket ediyorsa, bunu elde ettiklerini gizlemeye bile çalışmıyorlar demekti.

Bunun çok bariz ve mantıksız olduğunu söylemeyi düşündüler… Ancak tüm şartları derinlemesine incelediklerini sanıyorlardı… Yine de bu ihtimali zihinlerinden bir türlü atamıyorlardı; işlerinin gereği de buydu zaten. İstihbarat savaşında hakikat asla garanti edilemezdi. Bir şey doğru gibi görünse bile, yalnızca öyle görünmesi işlerine yaramazdı. İşte bu yüzden sızıntı hipotezi de dâhil olmak üzere her ihtimolden şüphelenmek zorundaydılar.

“… Soruşturmada ne buldunuz?”

Bu hipotezi kabul etmek ciddi sonuçlar doğuruyordu. Eğer bir sızıntı yoksa, düşmanın bu eylemlerini açıklayacak hiçbir mantıklı izahları kalmıyordu.

Doğal olarak istihbarat teşkilatı, suçluyu bulabilecekleri varsayımıyla tüm köstebekleri ezmek ve örgütü temizlemek için büyük bir aceleyle geniş çaplı bir operasyon başlatmıştı…

Düşmana dair en ufak bir iz bile bulamadıkları için herkes ağlamaklı haldeydi. Soruşturmadan sorumlu kişiler ne bir kanıt ne de bir dayanak elde edebilmişti; fakat ortada devasa bir sızıntı yoksa, bu sefer de durumu açıklayamama gibi daha büyük bir sorunla baş başa kalıyorlardı. Gerçekten de sinir krizinin eşiğindeydiler, hıçkırıklara boğulmak üzereydiler.

“Kod sorunlarını, çift taraflı ajanları veya ihaneti değerlendirdik ama şu ana kadar temiziz.”

“Hâlâ soruşturmanın nihai sonuçlarını bekliyoruz ancak şifrenin kırılmış olabileceğini hiç sanmıyorum. Tek kullanımlık şifre anahtarlarından başka bir şey kullanmıyoruz.”

“Çift taraflı bir ajan veya hain ihtimali de pek olası değil. Bu bilgiye erişimi olan insanların sayısı çift hanelere bile ulaşmıyor.”

“Kuzeye doğru ilerleyen ana İmparatorluk filosunun yan kanadında gözcü olmaları muhtemel. Belki de gerçekten talihsiz bir tesadüften ibaretti…”

İstihbarat teşkilatı ve subayları eli kolu bağlı oturuyor değildi.

Diğer tüm yolları tüketen yıpratıcı soruşturmalardan geçtikten sonra bu “tesadüf” kelimesine ulaşmışlardı. Artık tek yapabildikleri, öfkeli amirlerine bu can sıkıcı sonucu sunmaktı… Yani bunun sadece bir şans eseri olabileceğini söylemekti. Soruşturma sürecinde birkaç köstebek tespit edilmiş ve temizlenmişti. Yine de net bir şey yoktu.

Bu noktada, yaşananlar talihsiz bir kazadan ibaret olamaz mıydı? Belli sayıda insanın böyle düşünmeye başlaması an meselesiydi. Hatta Anlaşma İttifakı filosunun İmparatorluk’un Kuzey Denizi Filosu’ndan kaçmayı başarıp en nihayetinde Cumhuriyet filosuyla buluşabildiği raporu göz önüne alındığında, bunu yüksek sesle dile getirenler bile vardı.

Ancak bu fikir, su götürmez derecede net bir kanıt yüzünden reddedildi: Askerî gözlemci olarak Anlaşma İttifakı gemisine sevk edilen istihbarat ve deniz subaylarının raporları.

Orada yazan ayrıntılar, bunun bir tesadüf veya kaza olduğunu iddia eden herkesi susturmaya yeter de artardı bile. Hayır, adeta onları yerin dibine sokmuştu.

“… Takviye edilmiş devasa bir büyücü taburu, sürgündeki hükümeti kuracak olan konsey üyesinin bulunduğu muharebe kruvazörüyle tesadüfen karşılaşacak ve tam da bu kritik siyasetçinin bulunduğu noktaya ateş yağdırıp hedef alacak, öyle mi?”

Üstelik bundan hemen önce, mükemmel bir zamanlamayla gerçekleştirilen denizaltı torpido saldırısı vardı. Tam da gemiler aniden denizaltı savunma harbine geçip doğrudan destek veren deniz büyücüleri alçak irtifada devriye gezerken, İmparatorluk büyücüleri irtifa avantajını kullanıp gökten süzülmüştü.

Bizi beklemiyor olsalardı bu koordinasyon dehşet verici derecede kusursuzdu.

Sonra da sanki buraya ne yapmaya geldilerse onu tamamlamış gibi, düşman büyücüler tek bir darbenin ardından çekip gitmişlerdi.

General Habergram için kendisini uykusundan eden bu kötü haberler, elindeki pipoyu neredeyse kıracak raddeye getirmeye yetmişti. Raporun ekindeki fotoğraf; saldırılarını, stratejik hedef olarak neredeyse hiç değerlendirilmeyen tek bir alana yoğunlaştırdıklarını açıkça gösteriyordu. Gemi karşıtı harpte etkili saldırı yöntemleri sınırlıydı; belki ağır patlama formülü ya da hedefin su hattının altına yönlendirilen bir kütleçekim formülü.

Fakat onlar zahmete girip personel karşıtı patlama formülleriyle doğrudan yaşam alanlarını hedef almışlardı. Kaptan köşkü hedef alınsa bir dereceye kadar anlaşılabilirdi, fakat onlar doğrudan yaşam alanlarını nişan almışlardı. Yani koskoca bölük, atış gücünün tamamını bu noktaya yoğunlaştırmıştı.

Dahası, raporlarda da belirtildiği üzere, gözü kara bir hücumla hedef bölgeyi bombaladıktan sonra başka hiçbir çatışmaya girmeden hızla çekilip gitmişlerdi.

Sanki kaybedecek tek bir saniyeleri bile yokmuşçasına bölgeden uzaklaşmışlardı. Belli ki üslerine dönüyorlardı. Teorik olarak tüm bunların üst üste gelmiş tesadüflerden ibaret olduğunu iddia etmek mümkündü.

Ancak bunca zaman sabırla pusuya yatan, tek bir darbe indirip arkasına bakmadan kaçan bir düşmanın, “dönüş yolunda” Birleşik Krallık’ın yardımcı gemisine ve denizaltısına denk gelme olasılığı kaçta kaçtı?

Düşünmeye bile gerek yoktu.

“Yani dönüş yolunda sırf şüpheli bir şekilde süzüldüğü için gemimize denk geldiklerinin bir tesadüf olduğuna gerçekten inanan var mı?” Öfkeyle bilenmiş, cevabı zaten belli bir soruydu bu.

Buna inanan biri varsa, masayı döven o yumruğun kendi suratında patlayacağını açıkça ima ediyordu. İçinde kasırgalar koparken, heybetli omuzlarını dikleştirip duruşunu bozmadı.

“Ne paha biçilmez bir tesadüf ama! Gerçekleşebilecek tüm tesadüfler arasında en komiği de bu olsa gerek!” Bağırarak yumruğunu bir kez daha masaya indirdi; kanamaya başlayan eline hiç aldırış etmeden, sanki bir anda konuşma yetisini kaybetmiş gibi derin bir sessizliğe büründü.

Oysa bugüne kadar her zaman sarsılmaz bir soğukkanlılık abidesi olarak takdir toplamıştı…

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla