YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 20 / Norden Açıklarındaki Şeytan: 11 Aralık, Birleşik Yıl 1924, İmparatorluk, Rheine Oteli Yemek Salonu
Tanya için harika bir sonbahar öğle yemeğiydi. Başlangıç tabağında mevsim balıklarından yapılmış enfes bir ezme vardı. Böylesine usta bir elle hazırlanmış tabağa bakılırsa, ezme yapmak için harcanan balıkların tazeliği kıyılacak türden değildi. Ne kadar övülse azdı. Tek kelimeyle muazzamdı.
Patates çorbası ise adeta efsaneydi. Patates yemeye alışkındı ama bundan böylesine keyif alması garibine gidiyordu. Yine de bu kötü bir şey sayılmazdı. Yapımına gösterilen özen düşünüldüğünde, cephe tayınlarının bununla yarışması imkânsızdı; bu tabak insanlığın o enfes yaratıcılığının somut bir tezahürüydü.
Henüz gelmemiş olan ana yemeğin ak balık olduğunu duymuştu. Garson yemeği öyle gururla tarif etmişti ki beklentileri tavan yapmıştı. Otelin garsonu bu kadar iddialı konuştuğuna göre, sadece malzemenin kalitesi yüksek olmakla kalmayacak, aşçının maharetini de konuşturacağı kesindi.
Masadaki diğer konukların da heyecanla beklemesi yemeği daha da keyifli hale getiriyordu. Yanında yedek askerler derneğinin üyeleri ve bölgenin önde gelen isimleri vardı. Onlarla bağlantı kurma fırsatı yakalamış olması büyük bir şanstı. Şansına ancak hayran kalabilirdi.
Askerlerin alışkanlıklarından anlayan adamlar olduklarından, kuzeydeki birliklerin hediyesi olan Koskenkorva gayet iyi karşılanmıştı. Bu zıkkımın neden insanı alkolik yapmaya bu kadar meyilli olduğunu anlamak zor değil.
Eski asker olsalar da esasen kasabada tanınan, yaşını başını almış adamlardı. Muhtemelen sadece bu sıra dışı lezzete şaşırmışlardı. Benim yaşımda bir çocuktan böyle bir hediye almış olmanın hikâyesini anlatmaktan mutlu olacaklarsa, ne ala. Planı tıkır tıkır işlediği için sohbet kendiliğinden akıyor ve Tanya epey keyif alıyordu.
Onlarla birlikte içemese bile, bir kasa içkiyi özel ziyafetlerinde kullanmak üzere zaptetme zahmetine girdiğine kesinlikle değmişti. Son derece memnundu.
Emeğinin karşılığını almanın huzuruyla ak balık sotesini tadacağı anı iple çekerken, garson o çok beklenen ana yemeği değil, meşum görünümlü siyah bir telefonun ahizesini getirdi.
“Bayan von Degurechaff?” Bilerek, aramayı kabul edip etmeyeceğini sordu. Bir tatil kasabasından geçmeyi mazeret göstererek yerel yedek askerler ve ileri gelenlerle öğle yemeği yiyor, Merkeze dönüyordu. Böyle bir ortamda, savaşın ortasında kim telefon ederdi ki?
En güzel tatil günüm bir anda en berbat günüm oluverdi.
Söz verildiği gibi Noel iznini gerçekten kullanabileceğimden de artık şüphe duyuyorum.
Hürmetle uzatılan ahizeyi istemeye istemeye aldı. Görevi olmasa arkasına bakmadan kaçmak isterdi. Zırhlı gemilerinin batırıldığı haberiyle uyandırılan Churchill de kesinlikle böyle hissetmiş olmalıydı.
Biri bana zift gibi sert bir kahve yapabilir mi lütfen?
“Ben Genelkurmaydan Tümgeneral von Rudersdorf. Binbaşı Tanya von Degurechaff ile mi görüşüyorum?”
“Evet, emredin komutanım, benim.”
Adam daha konuşmadan anlamıştı zaten. Arayanın bir asker olduğu her halinden belliydi. Ne bir maksat belirtme ne de bir hal hatır sorma vardı. Üstelik General von Rudersdorf tam da şu anda en ön cephede Anlaşma İttifakı ile savaşıyordu. Bu aramanın ifade ettiği anlam bu görkemli öğle yemeğinin tam zıttıydı; telefon araması, o sefil cephe hattına geri dönüş davetiyesiydi.
Şu an hemen eve dönmek istiyorum. Herkesin tam olarak nerede olduğumu bildiği bu toplantıya gelecek kadar nasıl bu denli basiretsiz olabildim?
“Genelkurmay Başkanlığından bildirim var. ‘Binbaşı von Degurechaff ve birliği derhal toplansın. Bu işlem tamamlanır tamamlanmaz tekmil verilsin.'”
“Anlaşıldı, komutanım. Derhal en yakın garnizona intikal edeceğiz, hepsi toplandığı anda tekmil vereceğim.”
Yanlış anlaşılması imkânsız, son derece açık bir seferberlik emriydi.
General von Rudersdorf’un bir sürü makul olmayan emrini zaten yerine getirmişti ama görünen o ki adam onu biraz daha çalıştıracaktı. Böyle olacağını bilseydi, telsizleri kapatır ve eğitim bahanesiyle dönüşü ağırdan alırdı.
Neyse, dökülen süte ağlamanın bir faydası yoktu. Ahizeyi yerine koydu ve garsona cömert bir bahşiş bıraktı.
Haberlerin berbat olması garsonun suçu değildi. Hoşuna gitmiyordu ama hizmetin karşılığı verilmeliydi.
“Ooo. Müjdeli bir haber mi Binbaşı von Degurechaff?”
Fakat anlaşılan insanlar iyi haber aldıklarında bol bahşiş verirlerdi. Bunu duygusal ve mantıksız bir davranış olarak görmekten kendimi alamıyorum, bu yüzden öyle şeyler yapmam… ama verdiğim miktar, konuşmayı duymayan bu yerel eşrafa mesajın hayırlı bir şey olduğu izlenimini vermişti.
Muhtemelen bu beyefendilere gülümseyip nazikçe cevap vermem gerekiyor ama bunu başarabileceğimizden emin değilim.
Sonunda, başını iki yana sallarken yüzünde samimiyetten uzak, suratsız bir ifade belirdi. “Hayır, efendim. Maalesef pek de müjdeli bir haber gibi görünmüyor.”
“Ah! Demek öyle…”
Yüzünde derin bir merhamet ifadesi beliren adam gerçekten de iyi bir insandı. Eh, savaşa gitmek zorunda olmayan adamların hüsnüniyetine sahiptiler.
Taarruza gönderilen biri için bu karmaşık bir durumdu ama elden bir şey gelmezdi.
Nezaket kuralları, hataları en aza indirmenin en temel araçlarından biriydi. Bu yüzden kurallara uymam son derece doğaldı. İnsanoğlu özünde siyasi bir hayvandır ama aynı zamanda sosyal bir varlıktır.
“Kusura bakmayın lütfen, emredildim. Erken ayrılmak zorundayım.”
“… Yolunuz açık olsun, Binbaşı.”
Hiçbirinin “İyi ki ben değilim” diye sevinmediğini rahatlıkla söyleyebilir miydim acaba? Tanya bunun yersiz bir şüphe olduğuna karar verip acı düşüncelerini sineye çekti ve yüzüne nazik bir tebessüm oturtarak ayağa kalktı.
“Teşekkür ederim. Nezetsizliğimi bağışlayacağınızı umuyorum. Müsaadenizle.”
Bu veda sözleri ve başıyla verdiği bir selamın ardından garsondan paltosunu alıp hesabı ödedi. Resmi kıyafetler içindeydi — üniformalıydı. Pratik kullanım için tasarlanmış olan paltosu oldukça ağırdı. Bir şekilde canımı sıkıyor ama ordu zaten en tuhaf şekillerde mantıksız olabiliyordu.
Tabii, trençkotları sırf moda diye giyen insanları da aklım almıyor değil ya…
O paltosunu alırken içeriye bir askeri araç gönderilmişti bile. Düşünceli bir garson, bekleme salonundaki emir erini uyarmış olmalıydı. Direksiyonunda astının oturduğu araç dışarıda hazır bekliyordu. Bu verimli organizasyon keyfini biraz olsun yerine getirdi. İnsan dediğin hayata pozitif bakmayı bilmeliydi.
Bu yüzden bu durumu gerçekten harika buluyordu. Garsonlara bahşiş verirken elini korkak alıştırmamakla ne kadar doğru yaptığını anlamıştı.
Kapıyı bu kadar nezaketle açmaları da ayrı bir incelikti. Hızla arabaya bindi ve araç hareket etti.
“Onbaşı, kışlaya dönüyoruz. Kusura bakma ama gaza biraz basabilirsen…”
“Emredersiniz komutanım.”
Onbaşı gaza bastı ve Tanya, yol boyunca hissettiği hafif sarsıntıların arasında kötü şansını başkalarıyla paylaşmaya karar verdi. Tek başıma acı çekmekten hoşlanmam. Ama başkalarının tek başına acı çekmesinde benim için hiçbir sakınca yok. Koltuğuna iyice kurulmaya bile fırsat bulamadan hesaplama mücevherini çalıştırdı. Garnizonla bağlantı kurup Nöbetçi Subayı çağırdı. İkinci uyarıda cevap vermesi geçer not aldığı anlamına geliyordu.
“Bir emriniz mi var, Binbaşı?”
Eh, haberler kötüydü. Lafı dolandırmaktansa doğrudan konuya girmek en iyisiydi.
“İzinler iptal edildi! Derhal seferberlik emri çıkarın! Herkes şu andan itibaren derhal toplansın.”
“… Anlaşıldı komutanım, seferberlik emri. Yarım günlük izne çıkan herkesi hemen geri çağırıyorum.”
Böylece bu tatil kasabasındaki dinlencesi planlanandan çok daha kısa sürede son bulmuştu. Derken Tanya’nın aklına can sıkıcı bir düşünce geldi: Daha kendisi izin talebinde bulunmadan önce General von Rudersdorf, birliğini sırf sözde dinlenme bahanesiyle birkaç günlüğüne bir deniz üssünün yakınında tutacak kadar “lütufkâr” davranmış olabilir miydi? Bu son derece mümkündü. Kuzey cephesindeki geniş çaplı bir harekât sırasında, casusluk faaliyetlerinden uzak tutulabilecek bir birliği naklediyorlarsa, Genelkurmay hiç şüphesiz 203. Hava Büyücü Taburu’nu geri çekmiş olabilirdi.
Aslında oldukça pratik bir çözümdü.
“Acele edin. Genelkurmaydan gelen doğrudan emirdir.”
“Anlaşıldı efendim.”
Emirleri vermek için özellikle onu seçmiş olmaları, Genelkurmayın bir şeyleri gizlemek istediğini düşündürüyordu. Evet, daha yakından bakıldığında tüm bunlarda son derece doğal olmayan bir şeyler vardı. Harekât Dairesinden General von Rudersdorf, bunca zaman dururken neden tam da şimdi denetim bahanesiyle bizzat Norden’de bulunuyordu ki?

