Youjo Senki Cilt 12 – Bölüm 4 / Bir Randevu

Bir Randevu

ILDOA’DAKİ MÜTTEFİK KRALLIK BÜYÜKELÇİLİĞİ, ÇAĞRI KAYDI NO: HFZ115

Z: Merhaba. Yemek salonunda yarın akşam yemeği için rezervasyon yaptırmak istiyorum. Kutlama için en iyi şampanyanızdan getirin lütfen; şöyle bol köpüklü, güzel bir şey olsun. Önerdiğiniz özel bir şey var mı? Hatta durun, sanırım bu duruma en çok Ildoa şarabı yakışır. Yanına yakışacak güzel bir eşleşme tavsiye ederseniz sevinirim. Öncelikle kırmızı ve beyaz şarap önerilerinizi dinleyelim.

T: Bağışlayın efendim ama burası Müttefik Krallık Büyükelçiliği. Sanırım yanlış numarayı aradınız.

Z: Hayır, tam olarak aramak istediğim numara sizinki. Büyükelçilikte bu gece bir ziyafet düzenlemeniz için arıyorum. Ne de olsa büyükelçi ve benim içindir. Konuşacak pek çok konumuz olmalı.

T: Bağışlayın ama isminizi alabilir miyim?

Z: Ben Hans. Sizin adınız nedir? Büyükelçilikte nöbetçi telefondasınız ama benim kim olduğumu bilmiyor musunuz?

T: Bay… Hans. Bunun için son derece üzgünüm. Kimliğinizi doğrulayana kadar personelimizin hiçbir kişisel bilgisini sizinle paylaşamam.

Z: Biliyor musunuz, zaten adınızla ilgilenmiyorum. Sadece bu tarihi olayı kutlamak adına bir akşam yemeği ayarlamanızı istiyorum. Büyükelçilik bir davete ev sahipliği yapamayacak durumda mı?

T: Üzülerek belirtmeliyim ki Ildoa’daki büyükelçiliğimiz şu anda faaliyetlerini askıya almış durumda. İmparatorluk ilerleyişini sürdürürken bizler personelimizin güvenliğini sağlamak ve vatandaşlarımızı tahliye etmekle meşgulüz. Ayrıca, tam olarak kim olduğunuzdan bile emin değilim…

Z: Dinle beni evlat. İşte tam da bu yüzden rezervasyon yaptırmaya çalışıyorum ya. Hiç mi kafan çalışmıyor senin? Ortaokuldaki öğretmenlerin bu konuşmayı duysa ağlarlardı. Sadece bunu düşünmek bile içimi acıtıyor.

T: Siz neden bahsediyorsunuz? Zor durumda olan bir vatandaş mısınız?

Z: Hayır, hayır, hayır. Ama şu anda o durumda olan muhtemelen sensin.

T: Ben mi? Bu bir tür telefon şakası mı…?

Z: Tanrı aşkına, pek de parlak bir zekâya sahip değiliz, değil mi? Şimdi bak, bu mesajın aynen büyükelçiye iletildiğinden emin ol.

T: Bağışlayın ama bu gerçekten birinin bizimle dalga geçmesi gibi geliyor. Şimdi telefonu kapatıyorum.

Z: Gerçekten mi? İmparatorluk Ordusu Genelkurmayından Hans von Zettour sadece bir akşam yemeği ayarlamaya çalışırken telefonu suratına mı kapatacaksın?

T: Ne…? Ne?!

Z: Ben Hans, sizin kadim dostunuz. Yarın akşam Ildoa Sarayı’nda yemek yemeyi planlıyorum ve büyükelçinin onur konuğum olmasını istiyorum. Hatta sen de katılsana bize. Belki o zaman sana biraz görgü kuralları öğretebilirim. Esirimiz olmaya hazırlanın. Neyse, yarın görüşürüz. En azından en iyi şampanyanızı getirmeyi unutmayın.

T: Efendim? Alo? Alo?!

5 ARALIK, BİRLEŞİK YIL 1927, ILDOA CEPHESİ

General Zettour’un heyeti, teftiş bahanesiyle gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İmparatorluk taarruz hattı boyunca inanılmaz bir hızla ilerliyordu. Grup, ateşkes kalkar kalkmaz küstahça hattın en ön mevzilerine kadar sokuldu. Subayların çoğu orada bulunmanın tehlikesinden korkarak generalin kararını gözden geçirmesini istediyse de general oralı olmadı. Güneye doğru ilerlerken maiyetini koruma görevini küçük bir hava büyücüsü takımına verdi.

Söz konusu büyücüler için bu önemsiz bir görev olmasa da General Zettour’un cephe hattında bulunması, ordularının ona bu imkânı tanıyacak bir üstünlükte olduğunun işaretiydi. Cephe gerisinde vakit geçiren komutanlara pek itibar etmeyen İmparatorluk Ordusu birlikleri için onun en ön saftaki varlığı muazzam bir moral kaynağı oldu.

Böylece, pek çok tümen komutanıyla yapacağı toplantının hazırlıkları tıkır tıkır işledi ve nihayetinde kendisini korumakla görevli büyücüler rahat bir nefes aldı. Diğer taraftan, maiyetindeki subaylar ve öncü heyet, bu büyük toplantının hazırlıkları için her zamankinden daha yoğun bir koşturmaca içindeydi… …ama bir şekilde her şeyi halletmeyi başardılar. Başlarını sokacak çatısı olan bir bina bile temin etmişlerdi. Toplantı için bir sahra çadırı yerine, bir Ildoa okul binasına el koydular. Her şey hazır olduğunda, İmparatorluk subayları ilkokul öğretmenleri gibi öğretmenler odasında sıraya dizildi. Binaya el konulması aceleye geldiğinden, oda tıpkı okulun hâlâ faal olduğu günlerdeki gibi görünüyordu.

Yaverler ve emir subayları, haritalara yer açmak için ders kitaplarını ve muhtemelen ödev yığınlarını kenara çekmişti; bu da savaş konseyi için oldukça garip bir atmosfer yaratıyordu. Çocukların geleceğinin şekillendiği bir yer olması gereken bu odada kurmay subaylar, trajikomik bir şekilde, kendi uluslarının gençliğini savaş körüğüne odun yapma planları çiziyordu. Yine de toplantı oldukça iyimser bir havada başladı.

“Düşmanın sahra ordularının imhası gayet iyi ilerliyor.”

General Zettour, eskiden okul müdürünün masası olan yerden kurmaylarına sakince seslendi.

“Birliklerimiz ateşkes biter bitmez taarruza geçti. Şu an düşmanın direnişini kırıyor, bir yandan da kazandığımız mevzileri genişleterek güneye doğru ilerliyoruz. Harekât mükemmel bir şekilde seyrediyor.”

Generalin soğukkanlı tavrı sanki yarınki akşam yemeğinde ne yeneceğini tartışıyormuş gibi hissettiriyordu; ancak etrafında toplanan uzmanlar onun bu değerlendirmesini başlarıyla onayladılar. Odadaki her bir subay, bu emsalsiz başarıyı neredeyse tek başına elde eden General Zettour’a derin bir saygı duyuyordu.

“Düşman kâğıt üzerinde yüz kırk tümene sahip görünse de bunlardan sadece yetmiş kadarı fiilen iş görür durumda. İlk saldırımızla zaten en güçlü birliklerini yıprattık. Onlara bir haftalık bir zaman tanıdık ama görünen o ki bu zamanı en iyi değerlendiren yine biz olmuşuz.”

General Rudersdorf’un ölümünden sonraki o beklenmedik taarruzu şaşırtıcı derecede iyi ilerliyordu. Üst düzey subayların başlangıçta stratejiye ve komutaya karşı hissettikleri kafa karışıklığından eser kalmamıştı. Gerçek şu ki, İmparatorluk Ildoa’daki harekâtı kazanıyordu. Dolayısıyla General Zettour’un bu toplantıda yapması gereken tek şey rakamları ortaya koymaktı.

“Kritik mevzileri terk edip tamamen düşmanı imha etmeye odaklanarak son derece olumlu sonuçlar elde ettik. Düşmanın gücünü başarılı bir şekilde yaklaşık yedi tümene kadar düşürdük. Buna karşılık bizim hâlâ savaşabilecek durumda yirmi iki tümenimiz var. Tecrübe gerçekten de harika bir şey baylar. Bu savaşı rahatlıkla kazanıyoruz.”

Dinleyenler, Zettour’un bu tebessüm ettiren sözlerine acı ile sevincin harmanlandığı muğlak gülümsemelerle karşılık verdiler. Onlar gibi tecrübeli savaşçılar için bu sözler tarif edilemez hisler uyandırıyordu.

Zafer bu kadar kolay mıydı?

Ildoa’ya yapılan taarruz stratejik bir sürprizdi. Zamanlamasını kimse öngörememişti. Mevsimsel havanın zorlukları bir yana, İmparatorluk taarruzunu tam da Ildoa’nın İmparatorluk’u caydırmak amacıyla Birleşik Devletler ile ittifakını ilan etmesinin hemen ardından başlattı. Bu saldırıyla neye uğradığını şaşıran Ildoa, ilk çatışmalarda hazırlıksız yakalandı. Bir haftalık ateşkesin ülkeye birliklerini yeniden organize etmesi için fazlasıyla zaman vermiş olması gerekirdi; buna rağmen İmparatorluk galip konumunu korumaya devam ediyordu.

İmparatorluk Ordusu’nun başarısının arkasındaki sır, kısıtlı kaynaklarla mutlak bir kaos yaratırken inisiyatifi elinde tutabilmesi ve kendilerini belirli bir bölgeye hapsetmeden düşman kuvvetlerini bozguna uğratabilmesiydi. Bu, İmparatorluk için stratejik bir zaferdi ve generaller içten içe de olsa bunu takdir etmekten kendilerini alamıyorlardı. Bu beyefendiler nihayetinde birer askerdi; üstelik generaldiler. Mevcut zaferin tadını çıkarmalarına izin verseler bile, gerçekleri daima zihinlerinin ön planında tutmaya özen gösteriyorlardı.

“Bir sorum olacak Generalim. Düşmanın sahra ordularına ağır bir darbe indirdiğimiz açık ama yedi tümen tahmini biraz fazla mı… …iyimser?”

“Bunu size düşündüren nedir?”

“Zaman. Düşmanın ihtiyat birliklerinin sefere konulması kaçınılmaz olarak uzun sürmeyecektir. Ayrıca Ildoa, önceki muharebelerde pek çok büyücüsünü tüketen mevcut savaşan tarafların aksine, küçümsenmeyecek miktarda yedek büyücü birliğine sahip olmalı.”

“Bu konuda haklısınız. Şu an bile ihtiyatlarını cepheye sürüyor ve taze büyücü birliklerini konuşlandırıyorlar. Ancak bu sadece sayılarını artırmaya yarayacak.”

Komutanlar, General Zettour’un bu iddialı tespiti karşısında hep birlikte şaşkın bir ifadeye büründüler. Belli ki verdiği yanıt hayal güçlerinin ötesindeydi.

“Bu yeni askerler baylar, tamamen silahsız olacak.”

“Silahsız mı? Ildoa teçhizat temin etmekte zorlanıyor mu? Öyle olsa bile, böyle bir sorunun çözülmesi an meselesidir.”

“Tam olarak öyle,” dedi General Zettour. Bu sorunun cevabına zaten sahipti ve kurmay subaylara hafifçe çıkıştı. “Sorunun zamanla çözüleceği konusunda haklısınız. Birileri onlara ihtiyaç duydukları şeyi verecektir.”

İşte tam bu noktada beyefendiyi düzeltti.

“O zaman sandığınız kadar çabuk gelmeyecek. Tam olarak ne zaman olacağını söyleyemesem de bu kadarının sözünü verebilirim.”

Herkesin dikkatini topladıktan sonra General Zettour duraksadı; yüzünde rahat bir tebessüm belirdi.

“Görüyorsunuz ya, tüm ağır teçhizatlarına el koyduk.”

Lojistiği yöneten ve kendi ülkesinin işleyişine dair derin bir örgütsel görüşe sahip olan General Zettour, ulaştığı bu sonucu astlarıyla paylaşırken son derece emindi.

“Sanayilerinin temel taşını ellerinden aldık.”

“Buna üretim araçları da dâhil mi?”

Başını salladı.

“Elbette. Kuzey Ildoa’daki üretim hatlarıyla birlikte on tümenden fazla topçu teçhizatını güvence altına aldık. Ateşkes süresince kendi ihtiyaçlarımızı karşılamaya yetecek kadarlarını topladık.” “Kısacası, Ildoalılar bize saldırmadan önce bizim onlara saldırmış olmamız isabet oldu diyelim.” Generalin gözleri kahkahayla parlasa da sakin, tekdüze ses tonunu koruyarak konuşmasına devam etti. “Düşmanın geride bıraktığı ve imha ettiğimiz eski teçhizat ile mühimmatı da hesaba katarsak, daha yeni teçhizatlarını ele geçirdiğimiz gün gibi ortada.”

Kuzey Ildoa, ülkenin en gelişmiş sanayi bölgesiydi. Bu durum altyapısı, fabrikaları ve insan gücü için de geçerliydi. Bunlardan tek birinin bile kaybı, Ildoa’nın askeri-sınai tedarik zincirine indirilen ölümcül bir darbe demekti. İmparatorluk, Ildoalıların kaybetmeyi asla göze alamayacağı, yeri doldurulamaz stratejik kaynakları ele geçirmeyi başarmıştı. Bunların zaptı, İmparatorluk’un kendi sanayi havzasını kaybetmesinden çok daha kritik bir önem taşıyordu.

Geçmişte verdikleri mücadeleler gibi sıradan bir savaş olsaydı, Ildoa’nın yenilgisi bu noktada kesinleşmiş olurdu; yine de direnmeye devam ediyorlardı. Bu korkunç bir gerçekti; General Zettour’un ruhunun derinliklerinde yalnızca kendisinin hakiki bir korkuyla karşıladığını bildiği bir gerçek.

Kaygılarını paylaşacak tek bir dostunun bile olmaması gibi bir talihsizliğe sahipti; ne kadar da yalnız bir kader. Böyle anlarda eski dostunu ölesiye arıyordu ama işlediği suçun bedeli de buydu işte. Bu yüzden general korkusunu kendine saklamak, soğukkanlılığını koruyarak toplantıya devam etmek zorundaydı.

“Yerel üstünlüğümüzün tadını çıkarmaya devam ediyoruz.”

General Zettour, dostu Rudersdorf’un yapacağını bildiği şekilde kışkırtıcı ve kibirli bir edayla konuştu. Kendi elleriyle yarattığı o korkusuz general imajının verdiği özgüvenle konuşmayı sürdürdü.

“Sadece askeri açıdan bakacak olursak, düşmanı ezme kabiliyetimizi artırmayı başardık. Bu, yalnızca şu an yararlanabileceğimiz bir ayrıcalık. Dolayısıyla, düşmanın sahra ordusundan geriye kalanları biçmek için tüm gücümüzü kullanmalıyız.”

Zettour duraksadı, herhangi bir itiraz olup olmadığını görmek için odayı süzdü. Konu siyaset olsaydı, birinin onu durdurmaya çalışacağı an tam olarak bu an olurdu. Ne yazık ki bu odada böyle bir manzaradan eser yoktu. Meslektaşları, sonraki sözlerini heyecanla bekleyerek umut dolu gözlerle onu izliyordu.

Güzel, diye düşündü Zettour; hafif bir kabulleniş edasıyla başını sallayarak.

“Hedefimiz basit. Bu ivmeyi arkamıza alarak Ildoa krallık başkentini ele geçireceğiz.”

“Ooo!”

Oda, yutkunma sesleri ve heyecanlı mırıltıların karışımıyla doldu.

Biraz tekrara düşecek olsa da Zettour bu noktayı zihinlere iyice kazımaya karar verdi.

“Bu konuda açık olayım: Amacımızın başkenti işgal etmek olmadığını hepinizin kavramasını istiyorum.”

Duraksadı, niyetini onlarla paylaşmadan önce odanın sessizliğe bürünmesine izin verdi.

“Asıl hedefimiz başından beri neyse yine o: Düşman ordusunu bozguna uğratmak. Dolayısıyla, araçların amaca hizmet etmesi kritik önem taşıyor. Düşmanı savunma pozisyonuna zorlamalı, onları başkentlerine hapsetmeliyiz. Kilit nokta burası.”

Sözlerinin komutanlarının zihnine iyice kazındığından emin olan General Zettour, hızla mevcut durumu değerlendirmeye geçti.

“Cebri keşif birliklerimizi püskürtmelerinin bir sonucu olarak düşman kuvvetleri, başkentlerini savunabileceklerine dair o zehirli inancın tadına baktı. Gazete haberlerine bakılırsa bu çatışmayı kazandıklarını sanıyorlar.”

Ildoa Ordusu, ilerleyen İmparatorluk Ordusu karşısında bir tutunma noktası elde etmeyi başarmıştı. Sadece bu bile onlara yaklaşan bir zafer algısı aşılamaya fazlasıyla yetmişti. Savaşa henüz ısınan Birleşik Devletler ordusu içinse bu durum iki kat geçerliydi… Askerleri bir zafer rüyasına inanmak istiyordu.

“Mükemmel tuzağımızdaki yemi hiç düşünmeden yuttular. Gurur denen o zehir şu sıralar midelerine oturmuş olmalı. Bu insanları hoşnut etmek için sadece el sallamanın yettiğini bilmek güzel.”

Bu “binbir güçlükle kazanılan” zafer için fedakârlıklar yapmışlardı, bu yüzden kolayca vazgeçecekleri bir şey kesinlikle değildi. Koalisyon üyeleri kendi gözlerinde savaşı çoktan kazanmıştı ve hiç kimse hakkı olduğuna inandığı bir zaferi elinden kaçırmaya niyetli değildi.

General Zettour, hem kamuoyunun hem de düşmanın egosunun, zaferin o tatlı şarabının sarhoş edici etkisi altında olduğundan emindi. İmparatorluk’taki tecrübelerinin ona söylediği şey tam olarak buydu. Devlet aklına harfiyen bağlı kalan Ildoa bile kamuoyu denen o canavara boyun eğmekten kaçamıyordu. Bu bilginin ışığında General Zettour, kurmay subaylara adeta caka satıyordu.

“Düşman için başkent, sırtlarında taşıdıkları o külfetli yükten başka bir şey değil.”

Generalin oynadığı kurgu ustacaydı. Krallık başkenti, tüm kutsallığı ve itibarıyla, düşmanın dövüşmeden teslim etmeyi göze alabileceği bir yer değildi. Onur illüzyonu, rakiplerinin terk etmeyi reddettiği ve en nihayetinde sonlarını hazırlayacak batan bir yatırımdan farksızdı. Tarih, ders çıkarılacak muazzam bir bilgi hazinesine sahiptir.

“Düşman, ikamesi imkânsız olanı korumak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Bu onlar için epeyce acı verici olacak, dolayısıyla acılarına son vermek bizim insanlık görevimizdir.”

Kurtarmak için dişe diş dövüştükleri krallık başkentini hiçbir ordu kaderine terk etmezdi. Ellerinde tuttuklarına inandıkları bir mevziyi terk etmek anlamına geliyorsa, askerlerin cephe hattını yeniden düzenlemeye bile yanaşmadıkları bilinen bir gerçekti. İmparatorluk kurmay subayları bunu çok iyi biliyordu; bu yüzden General Zettour’un niyetini yanlış anlamalarına imkân yoktu. Hedefleri düşman sahra ordusunu imha etmekti, krallık başkenti ise bir dekordan ibaretti.

Soru sormak için elini ilk kaldıran kişi, daha genç ve zeki bir subay oldu.

“Bir sorum olacak.”

“Buyurun.”

“Başkenti ele geçirdikten sonra oradan çekilecek miyiz? Asıl hedefimiz sahra ordularıysa, senaryoya bağlı olarak başkenti erkenden terk etmek daha tedbirli bir hamle olabilir gibi geliyor.”

“Aah.” Zettour genç komutana babacan bir edayla başını salladı. “Harika bir soru.”

Komuta kademesinin ele alması gereken parametreler göz önüne alındığında oldukça yerinde bir soruydu; bu da Zettour’a karşısındaki savaş uzmanlarının kendi çaplarında son derece parlak olduğunu gösteriyordu. Aynı zamanda, böyle bir soru akıllarına gelebilecek en iyi şey gibi görünüyordu; bu yüzden Zettour zihninde zaten hazır olan cevabı doğrudan verdi.

“Dürüst olmak gerekirse şu an bunu söylemek zor.”

“Mümkünse her iki ihtimali de lehinizde kullanmaya çalıştığınızı mı söylemek istiyorsunuz efendim?”

Genç komutan Zettour’a şüpheci bir bakış attı; bu bakış omuz silkme ve takılmayla karşılık buldu.

“İşgalden sonra çekilmek gerçekten de düşündüğüm bir şey. Nihayetinde, mesele toprak ile birlikler arasında bir seçim yapmaya gelirse, önceliğimiz düşman birliklerini bozguna uğratmak olacaktır. Ancak başkentlerini ele geçirmek, tüm dünyaya kırmızı matador pelerini sallayıp meydan okumakla eş değerdir. Mümkünse bu durumdan sonuna kadar yararlanmak isterim.” General o vakur ses tonunu korudu. “Bana kalırsa, bu şehir üzerinde basitçe bir açık artırma düzenleyeceğiz. Düşman yemi yutar da yüksek bir teklif vermeye razı olursa, kalıntıları ellerine teslim etmeden önce son beşliklerine kadar iliklerini sömüreceğiz. Mümkün olan en yüksek fiyata satmak istiyoruz.”

Zettour, sanki bir sigara molası vakti geldiğini belirtmek istercesine bir puro çıkardı. Sözlerinin zihinlerde iyice yer ettiğinden emin olmak için tekrar söze başlamadan önce gözleriyle odayı bir kez daha süzdü.

“Her şey, en başta düşmanın bir teklif vermeye yanaşıp yanaşmayacağına bağlı.”

Zettour, sanki olayların tamamen dışında bir gözlemciymiş gibi konuşuyordu.

“Yeni Dünya, yani Birleşik Devletler ordusu bir ilgi göstermezse, boş bir başkenti elde tutmak için diretmemize gerek kalmaz. Şehir huzuruna kavuşur, bu da bizim için yüzümüzde patlayan bir tokat manasına gelir.”

Zettour için en önemli husus, rakiplerinin bu yemi yutmasıydı. Eğer düşman başkentle ilgilenmezse, ilgilerini çekecek bir yol bulmak zorunda kalacaktı.

Bu, onun tüm dünyaya karşı yürüttüğü stratejisiydi. Gerekirse yeryüzündeki her bir insanı dolandırır, hepsine yalan söylerdi. Sevgi ve görev uğruna Zettour, İmparatorluk çıkarına ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmezdi.

“Durum ne olursa olsun, bu harekâtın ana hedefi İmparatorluk sınırlarını pekiştirmektir.”

Bu elbette kuyruklu bir yalandı, fakat ağzından tereyağından kıl çeker gibi pürüzsüzce dökülmüştü.

“Ve ordumuz bu hedefe giden ilk adımı zaten başarmış bulunuyor. Zaten kazandık.”

Hırsızlar, hırsız olmadan önce genellikle yalancı olurlar.

Zettour, kelimelerinin küstahça yalanlardan ibaret olduğunu, içinin tamamen boş olduğunu biliyordu. Budala dostu Rudersdorf’un bu rolü ne kadar da çok oynamış olması gerektiğini düşündü… O her zamanki sert mizacının ardında aslında ne kadar da savunmasız kalmış olabileceğini… Zettour kendisini yapayalnız hissediyordu.

General’e en çok korku ve üzüntü veren şey, sadece yüzlerine bakarak bile komutanlarının ne kadar derinden etkilendiğini görebilmesiydi. Yağan övgü ve takdir yağmurunu, ancak belirsiz bir ifade olarak adlandırılabilecek bir tebessümle karşıladı. Dünyayı kandırmaktan en ufak bir vicdan azabı duymazdı ancak kendi ailesini aldatmak zorunda kalması bambaşkaydı. Yine de bu, onun omuzlaması gereken günahı—ve göreviydi. Şüphelerini içine gömdü ve gözünü bile kırpmadan konuşmaya devam etti.

“Düşmanımıza, bilhassa da Ildoalılara ağır bir darbe indirdik. Kuzeyi işgal etmemiz, yalnızca yarımada boyunca ilerleyecek harekâtımızın stratejik derinliğini değil, Ildoa Ordusu’nun sanayi altyapısını da doğrudan etkileyecektir.”

Bu harekât, İmparatorluk’un uzun zamandır elde ettiği ilk başarıydı; konuşmasının komutanlar tarafından bu kadar iyi karşılanmasının sebebi de bu olmalıydı.

Belki de bu, saf askeri taktikler söz konusu olduğunda kendilerine duydukları güvenin bir göstergesiydi. Yüzlerindeki ifadeler, Zettour’un son derece hafif fakat zoraki bir tebessüm etmesine sebep oldu.

“Bu da ne? Gülümsüyorsunuz, Generalim.”

Zettour bu neşeli takılmayı eliyle geçiştirdi.

“Bazen her şeyi insanın içinde tutması zor olabiliyor.”

O ve dinleyicileri, yüzlerinde ışıl ışıl, kocaman gülümsemeleri paylaştılar. Bu havanın sebebi Ildoa’da bulunuyor olmaları mıydı? Eğer durum buysa, Zettour bu ülkeye karşı gerçekten derin bir nefret beslemeye başlayacağından endişeleniyordu… bu saldırı kendi suçu olsa bile.

“Buraya geldiğimize memnunum.”

“Generalim?”

“Hava temiz. Oldukça ferahlatıcı. Ve hava, insan İmparatorluk’un dondurucu kışlarından kaçmak için buraya geldiğimiz günleri hatırlatıyor. Ama hepsinden güzeli, kazanmamız gereken bir savaş var. Şu an bulunabileceğimiz daha iyi bir yer düşünemiyorum.”

Bütün oda kahkahalara boğuldu. Bu koca koca adamlar küçük çocuklar gibi katıla katıla gülüyorlardı. General, okul müdürünün koltuğuna oturup silah arkadaşlarının dostane şakalaşmalarını izledi. Okul binasının içinde kimse dizginlenemez kahkahalarını tutmaya çalışmıyordu. Uzak bir diyardaki bu okul binası, orta yaşlı askerlerin zafer hayalini paylaşmaları için oldukça iyi bir mekândı. Bu adamlar—İmparatorluk—doğa kanunlarına karşı koyabilecek miydi?

Ah, keşke daha genç olsaydım…

Zettour’un yüzünde efkarlı bir tebessüm belirdi. Çok uzun zamandır insanmış gibi yaptığı onun için aşikârdı; artık kendini pek de bir insan olarak görmüyordu. Bu duruma yas mı tutsun, dudak mı büksün yoksa gülsün mü bilemiyordu. Bu yüzden sadece başını salladı ve bu gereksiz düşünceleri zihninden uzaklaştırdı. Ordu tütününe uzandı ve yakıp içmeye başladı. Üflediği duman kümeleşirken kelimelerle ifade edemediği bir bıkkınlığı yansıtıyordu; odanın yatışmasını bekledi ve ardından sigarası hâlâ ağzındayken aniden ayağa kalktı. Herkesin dikkatini yeniden topladıktan sonra tekrar konuştu.

“Birinci evreyi kazandığımıza göre, ikinci evrenin hedefi bir savunma hattı tesis etmektir.”

Toplanan komutanlar ona her şeyi anladıklarını belirten bakışlar attılar. Anladıklarını göstermek için hepsi başlarıyla onayladı. Açıkça söylemek gerekirse, güneydeki tehdit büyük ölçüde azaltıldığına göre İmparatorluk’un yeni topraklarını sağlamlaştırması gerekiyordu. Sorun, bundan sonrasının ne olacağıydı.

“Ildoa yarımadasında sağlam ve derin bir köprübaşı elde edeceğiz. Sadece doğu cephesine odaklanabileceğimiz bir ortam yaratmak istiyorum.”

Zaferin ardından ordularını Ildoa’dan diğer cepheye kaydıracaklardı. İç hatlar stratejisi doktrini, geçmiş savaşlarda görev yapmış generaller için gayet tanıdıktı.

“Bununla birlikte, fırsat verildiğinde düşmanı biçip geçmekten çekinmeyeceğim. Bizim açımızdan en az kayıpla düşmana en ağır bedeli ödetmek her zaman en ideal olanıdır.” Zettour bilerek komutanlarına haince bir sırıtış sergiledi. “Bu yüzden doğuya dönmeden önce Ildoalı sonradan görmelere iyi bir ders vereceğiz. Aynı şey Yeni Dünya’dan gelen dostlarımız için de geçerli. İmparatorluk’tan neden korkulması gerektiğini bizzat tecrübe ederek öğrenmeliler. Dolayısıyla her birinizin, Ildoa başkentine yapacağımız taarruzun bizim için küçük bir ikramiyeden başka bir şey olmadığını anlamasını istiyorum.”

İmparatorluk güney sınırını pekiştirirken bu ufak bir ikramlık olacaktı. Güçlerini düşmanlarının gözünü korkutmak için kullanacaklardı—hepsi bundan ibaretti. Kulağa basit gelse de bu durum, her bir komutanın ne zaman ilerleyip ne zaman geri çekileceğini kılı kırk yararak tartmasını gerektiren çetin bir sınavdı… Zettour’un kurmay subaylarının her birinin canıgönülden üstlenmeye hazır olduğu bir sınav. Müdür koltuğuna yeniden oturmadan önce odayı hızlıca süzmüş ve endişelenecek bir şey olmadığını anlamıştı.

Takip eden birkaç soruyu yanıtlarken tütününü tüttürmeye devam etti. Böylece bu toplantı, kül tablalarında dağ gibi kül birikmeden sona erdi. Boş kül tablaları huzurlu bir toplantının işaretiydi; bağrışmaların, kederin ya da zorlu görevler hakkında boş şikayetlerin olmadığı bir toplantı. İnsanları kenetlemek konusunda zaferin ve hızlı ilerlemenin eline kimse su dökemezdi. Zaferin, her türlü sorunu çözen mucizevi bir deva olduğu ortadaydı. Savaş zamanlarında bu kadar cazip olmasının sebebi de buydu. Askerî bir zafer, o rahatlama geçici olsa bile, pek çok illeti ortadan kaldırır ve aksi takdirde katlanılamaz olan acıları dindirirdi.

Yine de kimi zaman bir zaferi hazmetmek güç olabiliyordu. General Zettour’un penceresinden bakıldığında, zafer adına iddia ettiği şeylerin çoğu, askerî bir mantık cilasıyla kaplanmış ikincil bir hedeften ibaretti. İmparatorluk askerlerinin acı hapı yutmasını kolaylaştıran tatlı, şeker kaplı bir mantık. İçmeleri gereken ilaç ise gerçek bir zaferden son derece uzaktı. Gerçek şu ki Zettour, çok daha kurnazca bir taarruz başlatacağı bir siper kazmak adına bizzat uçurumu derinleştirmenin peşindeydi.

Krallık başkentine yapılan saldırının başarılı olup olmamasıyla ilgilenmiyordu. Yegâne niyeti, elverişli ve yeni bir düşman yaratmak adına Birleşik Devletler’i bu savaşa çekmekti. Komutanlarının çoğunun bunu neden yaptığını kavrayamayacağını biliyordu. Çünkü bu, askerî bir güç gösterisinden ziyade bir dolandırıcılıktı. Düşmanlarında duygusal bir tepki uyandıracak soğukkanlı, haince bir kumpas… siyasi bir hile.

Askerler, özellikle de siyasetten pek anlamayan İmparatorluk askerleri, uluslarının kaderini belirleyen siyasetin kendisine zerre kadar itibar etmeyi reddederlerdi. İşte bu yüzden onların gülen yüzleri Zettour’a bu kadar göz alıcı geliyordu. Nedenini bilmese de bu manzaradan nefret ediyordu… Belki de bu, kendi zayıflığının bir tezahürüydü.

Toplantı sona erdikten sonra subaylar ikişer üçerli gruplar halinde okul binasını terk ederken General Zettour kendini almaya gelen araca doğru yürüdü… tek başına. Ne emir subayı ne de başka bir kurmay subay yanındaydı. Büyücülerden oluşan koruma ekibi bile geri gönderilmişti. Başkan yardımcısına yakışır bir manzara değildi bu.

İçinde taşındığı araba, emrindeki bir erden bulup buluşturmasını istediği küçük, sivil bir araçtı. El koyduğu bu Ildoa arabası konfor için üretilmişti ve kesinlikle kalitesiz değildi. Ancak İmparatorluk Ordusu’nun o ulu, hain elebaşının binmesi beklenen türden bir araba da değildi.

Ordunun elindeki imkânları kullanarak askerî bir entrika harekâtı sahnelediği bir evcilik oyunu gibiydi; Kuzey Ildoa’yı çalkalayan sözde dahi beyin bu muydu yani? Tarih kitaplarında kendisiyle nasıl alay edeceklerini hayal bile etmek istemiyordu. Ordunun, en azından görünürde bile olsa, kronik fon yetersizliği hakkında bir şeyler yapması gerekiyordu.

Tarihe göstermem gerek… dünyaya… bir illüzyon…

Bununla birlikte Zettour, dünyayı kandırmadan önce kendini kandırması gerekeceğini fark etti. Ve üzerinde ilerledikleri muazzam yol da bunu kesinlikle kolaylaştırmıyordu! Küçük arabanın arka koltuğunda oturuyor, üzerinde sürüklendiği o konforlu yoldan iliklerine kadar tiksinirken purasından keyif alıyormuş gibi yapıyordu. Asfalt. Tertemiz şehir manzarası. Güzel, rengârenk binalar. Her şey İmparatorluk’tan farklıydı. Üzerinde güneşin hızla batmakta olduğu, yanıp kül olmuş Reich’tan farklıydı.

İtiraf etmekten nefret ediyordu ama…

“Neden bu kadar farklı? Nerede yanlış yaptık…?”

İmparatorluk tek bir şeyde iyiydi—askeriyede—bu da anakarayı kasvetli bir gri tona mahkûm etmişti. Ildoalıların ordusu zayıftı, israfla dolup taşıyordu. Ya kasabaları? Bir askerî süper güç olan İmparatorluk ile kıyaslandığında muazzam durumdaydılar.

Bir zamanlar bu renkler İmparatorluk sokaklarında da görülebiliyordu. Zettour ve onun gibiler anakaranın tüm rengini emip bitirmişti.

Korunması gereken şeylere öncelik verme hususunda, askerler olarak vahim bir muhakeme hatası mı yapmışlardı? Bu düşünce zihninden geçerken generali dondurucu bir boşluk hissi kapladı. Ildoalılar ellerindeki kısıtlı askerî gücü siyaset için kullanıyorlardı. Buna karşılık İmparatorluk, siyaseti zerre umursamadan muazzam askerî gücünü savurmuştu; iki ulusu bugün bulundukları noktaya getiren de işte buydu.

Gülünç derecede küçük arabanın arkasında tek başına oturan Zettour, diğer kurmay subayların bu renk farkını fark edip etmediklerini merak etti.

“Kimse bunu sorgulamıyor…”

Bunu kendi kendine mırıldandı ama yüksek sesle söylenmesi gerektiğini biliyordu. İmparatorluk, savaşa verdiği tüm o emeğin dönüp dolaşıp kendi başını yakacağını bilmeliydi.

“Durum bundan da kötü…”

İmparatorluk askerleri aptal değildi. Bıçak kemiğe dayandığında, en azından yüzeysel düzeyde de olsa siyasetin önemini kavrayabilirlerdi. Yine de bu, ancak mecbur kaldıklarında gerçekleşirdi. Muharebe meydanında siyaseti bir silah olarak kullanmak asla akıllarına gelmezdi.

“İmparatorluk askerine yakışan da budur zaten.”

Zettour sürücüsünün yanında daha fazla konuşmaktan kaçındı ama bu talihsiz duruma vah etmeden de duramadı. Arada bir yanılmakta sorun yoktu! Neyi yanlış yaptığını bilebilmek, hataya pay bırakabilmek insanı insan yapan ve barış içinde yaşamasını sağlayan şeydi.

Derin bir iç çekişe engel olamadı. Bütün dünya bu savaşa fazlasıyla batmıştı. İmparatorluk dönüşü olmayan noktayı çoktan aştığı için Zettour, memlekette millî bir krizle karşı karşıya olan vatandaşlarına odaklanmak zorundaydı. İşler çığırından iyice çıkıyordu. Etrafındaki askerî uzmanlar, önlerindeki muharebeyi nasıl kazanacaklarından başka hiçbir şeye odaklanmıyorlardı. Oysa savaş, yalnızca muharebe meydanında yürütülen bir şey değildi.

“Nihayetinde bu, topyekün bir savaş…”

General iç çekip başını salladı. Topyatun savaş. Topyatunluk; kamusal imajı, efsaneleri ve gerektiğinde bilhassa bir aktör gibi rol kesmeyi de kapsıyordu.

“Sayısal üstünlüğe sahibiz ve yerel ölçekte avantajın tadını çıkarıyoruz…”

İmparatorluk ülke genelinde üstün bir konumdaydı; bu gerçek, generalin içinde nihilist ve acımasız bir boşluk duygusu bırakıyordu. Doğuda güç dengesi kritik eşikteydi. Batıda ise savunmaya çekilmek zorunda kalmışlardı. Düşmanları onları her iki yandan sıkıştırırken Zettour, uluslarının çöküşüne doğru geri sayan kum saatini tersine çevirecek tek bir yol bile bulamıyordu. Nesnel olarak bakıldığında, ellerindeki yerel üstünlük büyük resimde neredeyse hiçbir anlam ifade etmiyordu.

General kollarını kavuşturdu.

Yine de nesnel konuşmak gerekirse, Ildoa cephesinde üçüncü bir tarafın yargılayabileceği şekilde İmparatorluk Ordusu’nun iç mekanizması ortada değildi.

“Ildoa cephesi bizim son sahnelerimizden biri ve dünya haber ajansları her zaman ilgi çekici hikayeler peşinde.”

General bütün dünyayı kandırmaya hazırdı. Dünyayı devasa bir balon hayvancık gibi kıvırıp şekillendiren bir palyaço olacaktı.

“Onlara iyi bir gösteri sunmam gerek.”

Bu öylesine söylediği iç monolog, içinde bulunduğu durumu kusursuzca özetliyordu. Tamamen çaresizlikten ve ihtiyaçtan doğan yeni bir fikir gelmişti aklına. Artık ne yapılması gerektiğini bilmesi, bundan sonra atacağı adımı kaçınılmaz kılmıştı. General karargâha dönüş yolunu, ne türden alçakça bir hileye başvurabileceğini takıntılı bir şekilde düşünerek geçirdi.

Bu çetin bir görevdi ama… yapmak istediği şey için önünde çok iyi bir emsal vardı. Kendisi için biraz utanç verici bir anı olsa da, genç Yarbay Degurechaff’ın izinden gitmeye ve yapacağı saldırıyı ilan etmeye karar verdi.

Tıpkı vaktiyle Moskva’da yaptığı gibi. Bu mükemmeldi. Dacia’ya yaptığı ilanı hatırlayınca hafifçe kıkırdadı. Onun yönteminden ders alacak ve iki saldırıyı birleştirecekti.

General Zettour’un tek yapması gereken rolünü iyi oynamaktı, gerisi kusursuz olacaktı. Doğrusu, keskin feraseti onu, elinde kalan tek seçeneğin bu rolü oynamak olduğu acı gerçeğini kabullenmeye zorluyordu.

Yüreğindeki bu kararlılıkla sonunda geçici karargâha döndü ve muhafızların eşliğinde bir sonraki noktaya geçti. Orada güvenilir astı Yarbay Uger’i, dönüşü için her şeyi kusursuzca hazırlamış beklerken buldu. Cephe hattında müthiş bir hareketlilik vardı ve planlardaki ani değişiklikler günlük bir rutin haline gelmişti; buna rağmen geçici komuta karargâhı, ordunun komuta mekanizmasını tıkır tıkır işletmek için gerekli tüm donanıma sahipti ve bütün bunlar Albay Uger’den başkasının başarısı değildi.

“Albay Uger, tam zamanında. Benim için bir seyahat programı hazırlamanı istiyorum.”

“Anlaşıldı efendim, planlarda bir değişiklik olduğunu varsayıyorum?”

Uger’in amirini memnun etmek adına verdiği dürüst yanıta, Zettour’un öylesine patlattığı bir bomba karşılık geldi.

“Sahadaki komutanlara bir mesaj gönder. Harekâta başlamalarını söyle. Bizzat sahada olacağımı da ilet. Bu kadar.”

“S-sahada mı olacaksınız…?”

Uger, generalin isteyebileceği şeyler konusunda belirli bir sezgi geliştirmeyi öğrenmişti. Başının belada olduğu yönündeki sezgisi, hafif kalırdı. Aldığı emir, uygun olmadığını bilmesine rağmen gözle görülür şekilde irkilmesine yol açtı. Çabucak toparlandı ve generalin karşısında olabildiğince duruşunu bozmamaya çalıştı.

Zettour, astının sergilediği bu duruşu izledi ve bir gülüşle geçiştirdi.

Yüreğinde kararlılık, yüzünde sahte bir muziplikle dünyayla oynayacaktı.

“Bana bir telefon bağlayın.”

Sırıtarak ahizeyi kaldırdı ve santralisti aradı. Araması ordu açısından pek de resmi bir iş sayılmayacak olsa da, ordunun koyduğu kurallara uymaya özen gösterdi. Zettour telefonu kişisel bir iş için kullanıyordu. Dünyayı aldatmaya yönelik o büyük planının bir parçası olduğu düşünülürse, bu kişisel arama—en azından yüzeysel olarak—vatanseverce görülebilirdi. Yine de, görev başındayken böyle kişisel bir arama yapılabilir miydi? Barış zamanında bile bu durum bir dizi kural ve yönetmeliği çiğnemek demekti—ki şu an savaş zamanı yürütülen bir harekâtın ortasındaydılar. Bu arama normal şartlarda sistemden asla geçemezdi.

Fakat generale izin verildi.

“Santral mi? Evet, benim.”

Bir talepte bulunması yeterliydi. Kendini açıklamasına bile gerek yoktu. Normalde kılı kırk yaran santralistler, hattın ucundaki bir general—üstelik Başkan Yardımcısı—olunca gıklarını bile çıkarmadılar. Sonuçta muhabereden sorumlu olan Zettour’du; bu yüzden işine burnunu sokmadılar ve General Zettour’un birazdan tarihe geçecek olan telefon konuşmasını yapmasına izin verdiler.

“Ildoa’daki numaraları var mı? Evet, teşekkürler.”

Bağlamalarını rica etti ve talebi tereddütsüz yerine getirildi. Ildoa’daki Milletler Topluluğu Büyükelçiliği’ni arıyordu.

“Büyükelçilerin nasıl bir tepki vereceğini merak ediyorum.”

Dürüst olmak gerekirse Zettour, ne kadar çocukça davrandığının farkında olsa da, aramayı kim açarsa açsın onun nüktedanlığına bel bağlamıştı—tıpkı bir çocuğun oyuncak kutusunun içinde ne olduğunu görmek için beslediği türden bir umutla. Şartlar göz önüne alındığında, belki de gerekenden çok daha fazla öne çıkmaya çalışacaktı. Milletler Topluluğu diplomatlarının birazcık feraset sahibi olmalarını istemek çok şey istemek olmamalıydı.

Ancak General Zettour, yüzünde sıkılmış bir ifadeyle telefonu yerine bıraktı.

“Milletler Topluluğu çok uzun zamandır savaşta. O çay delisi centilmenler güruhunun mizah anlayışını kaybedebileceğini düşünmek bile üzücü.”

General kendi kendine mırıldandı. Eğlenceli hilesinin pürüzsüzce, en ufak bir sorun çıkmadan tıkır tıkır işleyeceğini düşünmenin küstahlık olduğunu biliyordu. Her halükarda, bu aramadan tek bir şey öğrenerek ayrılmıştı: Kaderi yönetme gücüne sahip olmadığını. Bunu anlamak için tek bir telefon görüşmesi yetmişti.

Kendi ordusunun bürokrasisinde dilediği gibi hareket edebiliyordu. Dehası ve kabiliyeti, askerî yetkilileri ve yönetmelikleri uygun gördüğü şekilde altüst etmesine olanak tanıyordu. Yine de gökler onu terk etmişti. Çünkü tesadüfen bile olsa, yabancı muadilleri hiçbir zaman beklentilerini karşılayamıyordu.

“Pah, adam tam bir kural delisiydi. Ağzı hâlâ süt kokuyor olmalı. Umarım yarın da orada olur…”

Konuştuğu kişi Milletler Topluluğu’nun bürokratlarından biriydi—bir zamanlar keskin zekalarıyla tanınan bir zümre—ama onlar bile Generale aradığı eğlenceyi sunamamıştı.

Bu acı gerçek üzerine derin bir iç çekti; bu sırada başından beri kendisini izleyen Albay Uger nihayet Generale doğru haykırdı.

“G-G-Generalim! Saldıracağımızı söyleyerek az önce gizli bilgileri ifşa ettiniz!”

Böyle bir anda verilmesi gereken muhtemelen en doğru tepki buydu. Uger’in yüz ifadesinden son derece ciddi olduğu Zettour için gayet açıktı. Son derece kabiliyetli bir subay olmasına rağmen, uzmanlık alanının dışındaki konularda hâlâ toy sayılırdı.

“Tiyatrodan anlar mısınız?”

“Bunun konuyla ne alakası var—?”

“Kurgunun manasını, ya da belki de insan psikolojisinin inceliklerini demek daha doğru olur, kavramak önemlidir.”

“Generalim?!”

Albay Uger’in panik içindeki nidası, kayıtsızca omuz silkilerek karşılandı. Albay, her daim ciddi ve aklı başında olmaya dair takıntısıyla son derece insani ve toy davranıyordu. Albayın bu tecrübesizliği, generalin neredeyse gülesini getirdi.

Aynı zamanda, Hans von Zettour ile kıyaslandığında, onun bu masumiyeti âdeta parlak bir ışık gibi ışıldıyordu. Astının—tecrübesizlikten kaynaklansa dahi—doğru ve yanlış duygusunu koruyabilmesi Zettour’da hafif bir kıskançlık uyandırdı.

General bütün gün kendi ruhunu törpüleyip durmuştu, bu yüzden başını sallayarak bu hususta daha derin düşünmekten vazgeçti. Bunun yerine, yaptıklarının arka planını Albay Uger’in anlayacağı bir dille izah etti.

“Ben, namlı bir dolandırıcı olarak düşmanın başkomutanını aradım. Üstelik Ildoa’ya değil, doğrudan Milletler Topluluğu Büyükelçiliği’ne.”

“Ne yapmaya çalıştığınız hakkında en ufak bir fikrim yok…”

“Aynen öyle. Düşmanın da yok.”

“Ne?”

Albay Uger boş gözlerle bakakaldı; muhtemelen kafası son derece karışmıştı—ki bu, Zettour’un düşmanlarından da almayı hedeflediği tepkinin birebir aynısıydı. Şu anda tam olarak böyle hissettiklerini ummaktan başka elinden bir şey gelmiyordu.

Onun kaçık, ne yapacağı kestirilemeyen biri olduğunu düşünmelerine ihtiyacı vardı.

“Bir şeyi anlayamamak insana tuhaf hissettirir, tahmin edebiliyorum. Şüphe, daha fazla sorunun ve daha fazla kuşkunun üreme alanıdır.”

Kaygı böyle doğardı ve kaygı da korkuyu doğururdu. Zettour onlardan korkmalarını istiyordu—İmparatorluk’tan değil, bizzat kendisinden.

“Karşımızdaki Milletler Topluluğu. İstihbaratlarıyla gurur duyarlar. İhtimallerin hayaleti zihinlerini esir aldıkça, muhakemeleri katılaşacaktır.”

Düşmanın uzmanlık alanında oynanmış küçük bir oyundu bu, her ne kadar düşük bütçeli bir yapım olsa da. Hızlı ve kirli bir dolandırıcılıktan fazlası değildi; saygın bir generalin asla tenezzül etmeyeceği türden bir şeydi. Ancak vatanını seven Zettour için elindeki her kozu oynamak şarttı. Eylemlerini belirleyen tek şey mantıktı, yalnızca mantık. Uger’e karşı kendini küçümseyen bir edayla güldü ve devam etti.

“Kader tanrıçası beni terk etti nitekim.”

“Generalim?”

“İşi şansa bırakmadığım sürece kazanabilirim.”

Bunu kendini azarlamak için mi yoksa aşağılamak için mi söylediğini kestirmek zordu. Gerçekte ne hissettiğine dair bilinçsiz bir itiraftı bu. Yine de bunu yüksek sesle dile getirdikten sonra farkında olmaktan başka çaresi kalmamıştı. Zettour yüreğinde biriken hıncı çıkardı ve düşmanlarına lanet yağdırdı.

“Hıncımı şu lanet Albion diplomatlarından çıkarıyorum.”

“Çıkarıyor musunuz?”

“Bir centilmene yakışır şekilde. İstihbaratçılığı pek severler, ben de onlara üzerine kara kara düşünecekleri bir şey verdim. Kendim söyledim diye demiyorum, gayet centilmence bir davranıştı.”

Tam anlamıyla hezimete uğramış bir ifade takınan Albay Uger’in söylemek istediği çok şey vardı. Bu durum General Zettour için bir sır değildi; albaya konuşma fırsatı vermeden lafına devam etti.

“Pekala, bütün eğlenceyi onlara bırakamayız, değil mi? Biz de biraz keyfimize bakmalıyız.”

Zettour, tüm bunlardan dehşete düşmüş görünen kurmay subayı pis bir oyuna davet etti.

“Peki biz en iyi neyi yaparız? İstihbarat Milletler Topluluğu için neyse, savaş da İmparatorluk için odur. Gelin bundan biraz keyif alalım.”

Albay Uger gözleri odaklanamıyormuş gibi Zettour’a kısarak baktı; tam o sırada Zettour gayet pişkinlikle ilan etti…

“Savaş alanını bizzat kendi gözlerimle göreceğim, üstelik en ön sıradan. Tarih sahnesinde hem bir izleyici hem de bir aktör olacağım.”

Albay Uger’in şaşkınlığı kaynama noktasına ulaşmış olsa da savaş alanını görmekten bahsedilmesi, generalin neyi kastettiğini anlamasına yetecek kadar netti.

“Bağışlayın ama tam olarak ne yapmaya çalışıyorsunuz, Generalim?”

Zettour, astının isteyip durduğu niyet beyanını sunarken genişçe gülümsedi.

“Ön safları arada bir ziyaret etmek gerekir.”

“Ne söylediğinizin farkında mısınız, Generalim?! Siz olmadan komuta zinciri…!”

Yine haklı bir sebebe dayanan, son derece doğru bir argümandı bu. Zettour’un mantığı Albay Uger’in sözlerini tamamen doğruluyordu. Fakat ne yazık ki devir değişiyordu. Topyatun savaşın alevleri generali içten içe yakıp kavururken, öne sürülebilecek hiçbir argümanın hükmü yoktu. Kelimelerin ve mantığın önemi yoktu—generalin dünyayı şoke etmesi gerekiyordu.

“İnsanların kader dediği şeyi katletmemiz gerek. Tarihi yazan insandır ve bunu o lanet tanrıçanın kafasına sokacağız.”

İşte bu yüzden senden rica ediyorum ey dünya, bu numarayı yut. Düşmanın olarak beni tanımana ihtiyacım var.

AYNI GÜN, İMPARATORLUK ÖNCÜ BİRLİĞİNDEKİ SEMENDER MUHAREBE GRUBU’NDA

Bir sorun çıktığında, bu neredeyse her zaman sahada gerçekleşir. Ne var ki sorunun kökeni bambaşka bir yerde yatıyor olabilir. Hatta sahada olanlar çoğunlukla masum birer kurbandır. Binbaşı Weiss, bu korkunç haberi aldığı anda bu garip hisle bizzat boğuşmaktadır. Peki söz konusu haberi nasıl karşılar? Yüz ifadesi tek başına her şeyi özetlemeye yeter; binbaşının açık kalan ağzı tam bir inanamama tablosudur.

“Ne?! Gelip… birlikleri gayrete mi getirecek…?!”

“Doğru,” diyerek başımla onaylıyorum. Binbaşı Weiss’ın daha önce hiçbir şey karşısında bu kadar afalladığını görmemiştim. Belli ki bunun gerçekleştiğini kabullenmekte güçlük çekiyor. Gerçekten de inanılmaz bir durum olduğundan tepkisi gayet anlaşılır. Durumu ona mümkün olduğunca açık bir şekilde izah etmem gerekecek.

“General Zettour birliklerimizi denetlemek istiyor. Buraya, yanımıza gelerek.”

“N-neden burada?! Olabilecek en ileri hatlardayız?!”

Birinci subayın şüpheleri son derece haklı. Muharebe Grubu, emir geldiği an taarruza geçmeye hazır şekilde Ildoa birliklerine yakın kalabilmek için ilerlemeye devam etti.

Fırtınanın tam ortasında duruyoruz. Böyle bir zamanda gelmeye çalışan belli biri için oldukça tehlikeli bir yer. Keşke bu sadece bir romandan alınmış bir sahne olsaydı. Bu felaket Tanya ve birliklerinin başına çökmek üzereyken soğukkanlılığımı korumakta zorlanıyorum.

“Sakin olun, Binbaşı Weiss. Burasının başkentteki o resmigeçit törenlerinden biri olmadığının ben de gayet farkındayım.”

“Öyleyse fikrini değiştirmeniz gerek! Onu ikna edebilecek biri varsa, o da sizsiniz!”

“Bunu yapamam.”

Birinci subayım kolayca pes edecek gibi değil, ancak direnişin beyhude olduğunu binbaşıya anlatmak için elimle yaptığım tek bir hareket yeterli oluyor.

“Şunu unutmamalısınız Binbaşı. General Zettour tamamen farklı bir mahluktur.”

“Sanki bir hayvandan bahsediyormuşsunuz gibi konuşuyorsunuz… Yine de ön cepheye gelmek son derece tehlikeli.”

“Bu konuda haksız değilsiniz. Bulunduğumuz yerde keşif kollarıyla karşılaşmak gündelik bir olay. Bir keskin nişancı generali bir anlığına bile görse sevinçten gözyaşlarına boğulurdu.” Kollarıma kavuşturup iç çekiyorum. “Ama söyleyin bana, bunun o adam için bir anlam ifade ettiğini mi sanıyorsunuz? Bu kadar bariz bir şey yüzünden fikrini değiştireceğine gerçekten inanıyor musunuz?”

Generalin bu gerçeğin tamamen bilincinde olarak cephe hattına neşeyle adımlayışını gözümde canlandırmam hiç de zor değil. General Zettour zeki ve anlayışlı bir adamdır. Üstelik Tanya’ya her zaman adil davranmıştır. Bu da onu bulunması zor bir amir kılıyor.

Tek bir kusuru var —ki bu oldukça kritik bir kusurdur— o da bastırılamaz sevgisidir. Milletini, vatanını ve diğer hayali toplulukları gereğinden çok fazla seviyor. Benim bakış açımdan bu hiçbir şekilde rasyonel değil. Bazen General Zettour’un güdülerini anlamakta zorlanmamın sebebi de tam olarak bu. Üstümün ne düşündüğünü kestirememek bir sıkıntı kaynağı. Bazen onun eylemleriyle bir türlü uzlaşamadığı zamanlar oluyor.

“Gerekli görüldüğü takdirde cephe hattının bizden bile daha derinlerine dalmaya hazır insanların var olduğu gerçeğini kabullenmeliyiz.”

General, özünde bir savaş çığırtkanıdır. Hatta şimdiye dek çok daha vahim bir şeye dönüşmüş olması işten bile değil. Dürüst olmak gerekirse, kişisel düzeyde General Zettour’u her zaman entelektüel bir müttefik olarak görmüşümdür… Stres sonunda ona da mı ulaştı acaba? Bu da savaşın acımasızlığının bir başka kanıtı. Ne olursa olsun, Binbaşı Weiss Tanya’nın sağ kolu olsa dahi örgütün en üst kademesini yermesi saygısızlıktır. Gözünü boyamaya çalışmanın pek bir faydası olmadığını anlayarak çok sert tınlamayacak bir ses tonuna bürünüyorum.

“Ben de onun gibi entelektüel bir adamın böyle bir şey yapacağına inanmakta zorlanıyorum… İçimden bir ses, sıradan bir denetim yerine bizzat sıcak çatışmayı görmek istediğini söylüyor.”

“Aklım almıyor. Cephe hattına böyle elini kolunu sallayarak girebileceğini mi sanıyor?”

“Doğu cephesini hatırlayın. Silahı eline memnuniyetle alma ihtimali bile var.”

“Korkunç bir şey ama galiba haklısınız.”

Tamamen katılarak başımı sallıyorum.

“Karşımızdaki kişi general sonuçta. Sahne ve kürsü varsa, oraya çıkma ihtimali hayli yüksek.”

Binbaşı Weiss yüzünü buruşturuyor. Söyleyecek başka şeyleri var gibi görünse de lafını yutuyor. Belki de nihayet gerçeklerle yüzleşiyordur. Bunun üzerine birinci subayım ve ben, önceden belirlenmiş kaderimizi sessizce kabullenip işleri halletmek üzere harekete geçiyoruz.

Öncelik sırasına göre. Generali ağırlama sorumluluğunu paylaşan subaylarla bir toplantı yapıyoruz. Bu kadarı zaten bariz olmalı; ama günün en kötü haberini, yani General Zettour’un ön cepheyi denetleyeceğini duyunca subayların hiçbiri sevincinden havalara uçmuyor. Yüzbaşı Ahrens inanamayarak gökyüzüne bakarken, Yüzbaşı Meybert bir topa yaslanmış halde duruyor. Üsteğmen Tospan ise mevcut mevzileri güçlendirmeye yönelik titiz planlarla dikkatini gerçekten uzaklaştırıyor. Belki de her biri farklı tepkileriyle kendi ordu sınıfını temsil ediyor, ama ne olursa olsun onlar hâlâ birer asker. Kaçınılmaz olanı bilmek, en azından onlara sinirlerini çelikleştirmeleri için bir fırsat veriyor.

Tanya von Degurechaff başka bir dünyadan gelme bir varlıktır. İmparatorluk’un militarizmiyle kıyaslayıp karşılaştırabileceği ikinci bir değerler kümesine sahiptir. Huzurlu, medeni bir toplumda inşa edilmiş, son derece sıradan normlara dayanan bir değerler kümesi. Savaşa girmekle üstünü hoş tutmak arasında bir seçim yapması gerektiğinde, on durumda onunda da üstünü seçeceğinden emin olmasını sağlayan şey işte bu değerler kümesidir. İş takviminin altüst olmasının eğlenceli bir şey olduğunu söyleyemez elbette, ancak bir örgütün parçası olan birinin özgürlüğün tadını sonsuza dek çıkaramayacağını gayet iyi anlamaktadır.

Her şeyin bir bedeli vardır. Savaş zamanındaki bir ordu için acı gerçek şudur ki; özgürlük, karşılanamayacak kadar lüks bir harcamadır. İş savaşa girmekle bir üstü ağırlamak seçeneklerine kaldığında bu zor bir seçim değildir; Tanya elbette üstünü ağırlamayı seçer. Kim seçmez ki? Bir patronu idare etmek, bir düşman üssüne taarruz etmekten on milyar kat daha kolaydır.

Generalle görüşme sırası bana geldiğinde yüzümde bir tebessüm olmasının sebebi de işte budur. Adamlarım ve ben, kendisini karşılamak üzere durabileceğimiz en dik pozisyonda hazır ola geçiyoruz. Toplumun dürüst ve saygın bir ferdi için astlarıyla sıraya girip misafir karşılamak büyütülecek bir mesele değildir.

Şaşırtıcı derecede az eşya ve personelle seyahat eden general ve maiyeti belirdiğinde kendi kendime telkin ettiğim şey tam olarak bu. Zaten başlangıçta bile sayıca o kadar fazla değiller. Koruma ekibi, motosikletli birkaç askeri polisten ibaret. Generalin bindiği motosiklete gelince, sivil bir araç gibi görünüyor. Maiyetinin hep birlikte çektiği o mide-bağırsak kramplarını gözümde canlandırmam hiç de zor değil. Sadece onlara bakarak bile o sancıyı neredeyse hissedebiliyorum.

İşin en korkunç kısmı ise generalin motosikletten inerken takındığı ifade. Yüzünde üzerimize parıldayan parlak Ildoa güneşinden farksız bir tebessümle General Zettour olabildiğince mutlu görünüyor.

“Ooo, merhaba Albay. Bu güzel günde sizi gördüğüme daha fazla sevinemezdim.”

Aynı samimi tebessümle el sallıyor. Üstelik adeta sekerek doğrudan yanıma kadar geliyor. Bütün bu yaşananlarda rol icabıymış gibi hissettiren bir şeyler var. Zihnimin derinliklerinde bir alarmın çaldığını duyabiliyorum. Bir hava kontrol operatörünün ani bir ses tonu değişikliğiyle en yüksek tehdit seviyesine karşı acil kalkış emri verdiği andaki tehlike hissiyle tam olarak aynı seviyede.

“Nasılsınız bakalım? Kış ortasında olmamıza rağmen insanı ısıtan güzel bir bahar günü gibi.”

“Aaa, merhaba Generalim!” Bedenimdeki her bir hücre yüksek alarm durumundayken, mümkün olan en diplomatik dille cevap veriyorum. “Bu muazzam havanın etkisi olsa gerek, çok dinç görünüyorsunuz. Bizi görmeye geldiğiniz için öyle mutlu oldum ki!”

Göze göz, dişe diş. Bir tebessüme daha büyük bir tebessümle karşılık verilmeli; süslü, boş laflar ise daha abartılı jestlerle karşılanmalıdır.

“Pekala, böyle söylemeniz çok nazikçe. Son zamanlarda işler nasıl gidiyor?”

“Bu dinmeyen güneş yüzünden endişelenmemiz gereken pek çok şey var. Bulutların bulunmayışı ne yazık ki mükemmel bir topçu havası yaratıyor.”

General Zettour sessizce dinliyor ve Tanya’nın endişelerini anladığını gösteriyor.

“Sanırım güzel havanın bile kendine göre dezavantajları var. Yine de burasının çok güzel olduğunu kabul etmelisiniz, öyle değil mi?”

“Nasıl yani efendim?”

“Yılın en güzel zamanı bu, çiçek yaprakları dökülmeye başlamadan hemen öncesi.”

Bu yorum o kadar irkiltici ki gülümsememi korumak son derece güçleşiyor. Ne kadar uğursuz bir laf böyle. Güzel çiçeklerin dökülüşünde şüphesiz bir zarafet var, ancak Ildoa’nın o meşhur bahçesinde elinde elektrikli testereyle dolaşan bir adamın ağzından duymak biraz garip.

“Koparmak için burada olduğumuz çiçekler mi? Solup gittiklerini görmek beni üzüyor.”

“Pek bir duygusalsın. Savaş alanında sen de zarif, küçük bir çiçek yaprağı gibisin.”

Bu hafif takılmaya verebileceğim tek karşılık, boynumu büküp mahzun görünmek oluyor.

“Sizin yanınızda esamem bile okunmaz, efendim…”

“Neden böyle söylüyorsun? Sana iltifatta bulunmaya çalışıyorum.”

“Ve bu benim için bir onurdur! Ancak ben sadece sıradan bir askerim. Ulusumun iradesine sadık, çarktaki küçük bir dişli. Sizin huzurunuzda bir hiçim.”

Bunun sorumluluğunu taşımıyorum! Ben yalnızca yasal emirlere uyuyorum! Hukuk okumuş herkes bu sözlerin mahkemede pek bir hükmü olmadığını bilir. Ancak hukuk tarihine biraz kafa yormuş biri, yasaların zamanla nasıl değiştiğini bilmenin faydasını görür.

Örneğin, “Ben sadece verilen emirleri uyguluyordum” cümlesi. Bu söz Birinci Dünya Savaşı’nda her iki tarafça da savaş suçlarından yargılanan çeşitli kişiler tarafından bir mazeret olarak kullanılmıştı. Hatta o kadar çok kullanıldı ki, böyle bir mazeretin yetersiz kaldığı bir mahkemenin kurulması ihtiyacını doğurdu. Kurulması ise… bir sonraki büyük savaşa kadar gerçekleşmeyecek olan bir mahkeme. İşte bu yüzden, şu anda bahsi geçen ilk savaşın bataklığına saplanmış durumdaki ben, bu konuda pek de endişelenmiyorum. Bu cümleyi kullanmam kusursuz bir hamle. Bir dirhem tedbir, bin dirhem tedaviden evladır.

Bir tür kaçış yöntemi olarak tüm bunları zihnimde evirip çevirirken, General Zettour acımasızca beni gerçeklerle yüzleşmeye zorluyor.

“Bunu bir onur olarak görmene sevindim. Bu, Ildoa’nın bir süreliğine göreceği son güzel çiçek mevsimi olabilir ama bu bizi ilgilendirmez. Onların canına okumanı istiyorum.”

Bana fırlattığı bakış, bu işten kaytarmanın hiçbir yolu olmadığını açıkça ortaya koyuyor.

Kabul edilebilir tek cevap “Emredersiniz”dir. Bu içgörüyü kendime saklayarak tam da askeri ders kitaplarında gösterildiği gibi hazır ola geçip vakur duruşumu koruyorum.

“Sadece emretmeniz yeterli, efendim.”

“Ben de öyle yapacağım. Emirler şu an yolda olmalı. Önceliğimiz düşmanlarımızı hezimete uğratmak.”

Mesele bu kadar açık ve net ortaya konduğunda, sahadaki askerlere pek bir seçenek kalmıyor. Kaçınılmaz emirlere boyun eğmeye hazırlanıyorum.

“Anlaşıldı. Öyleyse Generalim, öncü birliğe komuta etmek üzere görevimin başına döneyim.”

Şimdi, müsaadenizle… Daha vedalaşma fırsatı bulamadan, İmparatorluk’un en kıdemli generali yüzünde bir tebessümle sol elini bana doğru uzatıyor.

Uzatılan o boş ele bakakalıyorum, Zettour ise sırıtıyor.

“Ayrılmadan önce senden istediğim bir şey var.”

Bir “ha?” bile diyecek zaman bulamıyorum.

“Korumalara ihtiyacım var, Albay Degurechaff. Güvenlik ekibim için… Böyle zor bir hususta ısrarcı olmanın biraz makul dışı olduğunu biliyorum, bu yüzden tek bir büyücü bölüğüyle yetineceğim. Lütfen gerekli düzenlemeleri yapın.”

Korumalar.

Koskoca bir bölük dolusu.

Böyle bir zamanda.

Bu kelimeler zihnimde yaşadığım şokun büyüklüğü ve şiddetiyle eşdeğer bir biçimde yankılanıyor. Bu yer yerinden oynatacak türden bir talep.

“Şu subayın adı neydi…? Ha, Grantz. Üsteğmeni bana ver. Mizacımı kavradığı için onunla çalışmak benim için daha kolay olacaktır.”

“Generalim, bağışlayın ama… Düşmana saldırmam konusunda sizden henüz emir aldım. Düşmanın imha edilmesinin her şeyden öncelikli olduğunu açıkça belirttiniz, değil mi?”

İtiraz ediyorum… Fikrini değiştirme ihtimali binde bir bile olsa… Bu şansı değerlendirmeliyim. Buna direnmek için elimden gelen her şeyi yapacağım. Beyhude bir savaşta var gücümle direnirken edindiğim huyum bu işte.

“Aynen öyle. Her iki emri de yerine getirmeni istiyorum.”

Derin bir iç çekiyorum. Bu işlerin nasıl yürüdüğünü biliyorum. Bunlar emirdir ve kendisi Tanya’nın amiridir. Buraya neden kayda değer bir koruma ekibi olmadan geldiği şimdi anlaşılıyor. Buralara varınca bir ekip edinmeyi planlıyordu; bu yüzden buraya kadarki yolculuk için asgari sayıda adam getirmişti ve doğrudan verilen emirler gereği bunu ona temin etmek Tanya’ya düşüyordu.

İmparatorluk Ordusu’nda General Zettour’un emirleri kanundur. Dolayısıyla Tanya’nın konumundaki bir orta kademe yöneticinin yapabileceği tek bir şey vardır; o da sorgusuz sualsiz derhal gereğini yerine getirmektir.

Generalle şöyle bir göz göze gelmek bile, yüzündeki kocaman tebessümün aksine gözlerinde zerre kadar gülümseme kırıntısı olmadığını anlamaya yeter.

Burası “Nein!” diye feryat edebileceği bir ortam değil. 1

Bu durum onun için ne kadar baş ağrıtıcı olursa olsun, emre itaat etmek zorunda.

“Üsteğmen Grantz’i bana getirin! General Zettour kendisini çağırıyor!”

Harita başında savaş haritasını incelemekte olan Üsteğmen Grantz, aniden üzerine çöken ve tuhaf bir çığlık atmasına sebep olan tarif edilemez bir ürpertiyle sarsıldı.

“Ayy!”

Üsteğmen, ürpertinin omurgasından aşağı doğru kayıp gittiğini hissetti. Burası Ildoa da olsa mevsim neredeyse kıştı. Yılın bu zamanı bu garip hissi açıklayabilirdi belki, ama yine de gözlerini haritadan ayırıp sıcak bir içeceğe uzanırken bu hissiyatta uğursuz bir şeyler vardı.

“Üsteğmen Grantz…? İyi misiniz?”

“Ha, evet. Bir an için tuhaf hissettim. Ama iyiyim.”

Grantz sıcak çayından yudumlarken Üsteğmen Tospan’ın endişeli bakışlarını geçiştirdi.

“Sadece anlık bir titremeydi. Güneş sıcak olabilir ama dışarıda hava hâlâ soğuk.”

“Belki de bir doktora görünmelisin.”

“Alt tarafı rastgele bir ürperti. Her üşüdüğümde doktora gitseydim, revir çadırından çıkamazdım.”

“Soğuk bir kışı yatakta geçirmenin nesi kötü ki?”

“Kışın gerçek tek tehdidi Muharebe Grubu komutanımız.”

“Bu iyiydi işte!”

Ha-ha-ha. İki üsteğmen haritaya tekrar odaklanmadan önce kısa bir kahkaha paylaştılar. Savaş alanı dakikası dakikasına değişmeye devam ettiği için haritayı mümkün olduğunca güncel tutmak onlar için önemliydi. Haritanın en son halini her an ezberlerinde tutmak onların göreviydi. Bunu yapmak epey odaklanma gerektiriyordu; iki subay da haritayı incelerken istihkaklarından çıkan ucuz çaya bolca şeker atıp yudumlayarak konsantrasyonlarını koruyorlardı. Ancak bu kez, bu şeker yüklü ritüeli en son yaptıklarından beri büyük bir değişiklik yaşanmış gibi görünmüyordu. Düşmanın yakın zamanda harekete geçmesini beklemiyorlardı.

Haritayı güncellemeyi bitirdiklerinde kendilerine vakit ayırabileceklerdi. Çay istihkakının yanında kendi paralarıyla aldıkları atıştırmalıkların tadını çıkarabilir, hatta yeterince adam bulabilirlerse iskambil bile oynayabilirlerdi. Bu bakımdan işleri kolay sayılırdı. Haritayla işleri bittiğinde, onu karargâha götürmeleri gerekenler sadece Yüzbaşı Meybert ve Yüzbaşı Ahrens olacaktı.

Üsteğmenlerin takviminde biraz daha esneklik vardı, bu da rahatlayıp kafa dinleyebilmek adına gayet hoş bir şeydi.

Tabii bu durum, General Zettour’un Semender Muharebe Grubu’nu ziyaret ettiği gerçeği göz önüne alındığında geçerliydi—kampın geneline yayılmış kendine has bir gerginlik vardı. Yine de rütbe tırmanma gibi bir hırsı olmayan Grantz, generalle ilgilenme işini üst kademelere bırakmaya dünden razıydı.

Binbaşılar, albaylar ve generaller generalin ağırlanmasıyla ilgilenirken, Grantz ve Tospan geride kalıp erbaş ve erlerle ilgileneceklerdi. Askeri geçit törenlerindeki istisnai anlar haricinde, yüksek zümreye mensup bu kişilerle muhatap olmak onların harcı değildi. Onda bile onları yalnızca resmigeçit saflarından uzaktan görebilirlerdi.

Özel olarak yağ çekmeye meraklı değilse, generali görmek için ekstra çaba sarf etmesine hiç gerek yoktu.

Grantz haritaya bir kez daha baktı, her bir coğrafi detayı hafızasına kazıdı… Ne kadar sıradan bir iş olursa olsun, bunda bir huzur buluyordu.

Tek kelimeyle dingindi. Daha detaylı ifade etmek gerekirse, o düzeni seven bir adamdı ve böyle öngörülebilir bir görevden daha fazlasını isteyemezdi! İyi bir asker olan Grantz, bu konumda bir tatmin duygusu bile bulabiliyordu. Ki bu son derece doğaldı; zira bu konforlu görev onundu ve kendisi de bunu hakkıyla yaptığından emin oluyordu.

Sonrasında Tospan’la iki el iskambil atıp takılabilmek işin tatlısıydı. İşlerini bitirdikten sonra, kendilerine oyunda katılacak diğer askerleri bulmak üzere yola koyuldular, ancak tam o sırada doğruca üzerlerine gelen tek bir asker tarafından durduruldular. Askeri iskambil oyununa davet etmek için el işareti yapan Grantz için askerin ağzından çıkanlar durup dururken tepesinden inen bir yıldırım gibiydi.

Asker, Grantz’in Muharebe Grubu Karargâhı’na tekmil vermesi gerektiğine dair emirlerle gelmişti. Bu tür emirler acil olsaydı genellikle telsiz üzerinden verilirdi. Bir askerin mesajı sözlü olarak iletmesi, kural olarak konunun çok yüksek öncelikli olmadığı anlamına gelirdi. Garip olan ise askerin Grantz’i geri götürmek için sepetli bir motosikletle gelmiş olmasıydı.

“Albay’a bir şey mi oldu?”

Motosikletin sürücüsüne sordu, fakat kendisini bizzat Albay’ın çağırdığı bilgisini aldı. Deneyimli bir subay olan Grantz için bu kadarı bile ya harekat alanlarına yeni düşman birliklerinin geldiğini ya da stratejide bir değişiklik olduğunu anlamaya yetti. Taburlarının büyük bir taarruza katılmak üzere gönüllü olma ihtimali de vardı.

Durum ne olursa olsun, bilge Yarbay Degurechaff’ın onunla iletişim kurmak için telsiz kullanmamayı tercih etmesinin bir sebebi vardı. Büyük bir şeyler oluyordu. Bu kadarı kesindi. Her ne olursa olsun, Grantz’in tecrübesi buna hazırlıklı olması gerektiğini öngörmesini sağladı.

Dört gözle beklediği o huzurlu istirahat vakti beklemek zorunda kalacaktı. Grantz ufukta çetin bir görevin belirdiğini hissedebiliyordu ve muazzam bir asker olarak görevinden geri adım atacak değildi. Derin bir nefes aldı. Sinirlerini çelikleştirmek için yapması gereken tek şey buydu. Görev ne olursa olsun bocalamayı reddetti. Bu onun kendini savaşa hazırlama biçimiydi; artık hiçbir şey zihinsel zırhını kıramazdı.

Kendisini ve yoldaşlarını bekleyen her türlü çile ve meşakkate hazır bir şekilde çadıra girdi, fakat girer girmez bıçakla kesilebilecek kadar yoğun bir gerilim duvarıyla karşılaştı. Onu en çok şaşırtan şey ise, komutanın sanki çetin bir karar vermek zorundaymışçasına takındığı o katı, gergin ifadeydi. Bu kadarı bile Grantz’i dehşete düşürmeye yetti.

Albay Degurechaff’ın böyle görünmesine ne sebep olmuş olabilirdi ki?!

Odada sadece kendisi ve birinci subayı Binbaşı Weiss vardı. Çok yüksek gizlilik derecesine sahip bir şey olmalıydı. Yine de zihninden bu düşünceler geçerken, yeni bir soru aklını kurcalamaya başladı.

Eğer durum buysa, kendisi gibi biri neden buraya çağrılmıştı? Neden Yüzbaşı Meybert veya Yüzbaşı Ahrens ya da diğer üsteğmenlerden biri değil de kendisi?

Tam kafa karışıklığı büsbütün zihnini kaplarken, üstü gülümseyerek ona döndü.

“Üsteğmen Grantz. Tebrik ederim.”

“Efendim?”

“Amirim tarafından seçildin… Senden oldukça hoşlanmış.”

Grantz tam kendi üstüne boş gözlerle bakarken, omzuna pat diye inen bir el hissetti. İrkilerek döndüğünde yaşlıca bir beyefendinin yüzüyle karşılaştı. Varlığını tamamen gizlemiş olmalıydı, çünkü Grantz tam o ana kadar arkasında birinin durduğunu fark etmemişti bile… ki bu durum kafa karışıklığını daha da artırdı, ama tam o anda bu yüzü tanıdığını fark etti.

Beyni henüz tam bir cevap üretemeden, içgüdüsel olarak karşısındaki bu gerçekliği bir anda reddetme moduna geçti.

Ne yazık ki onun için askerler, katı standartlara sahip bir örgütün parçasıdır. Bakışlarını kaçırdı, ancak gözleri beyefendinin yakasına, orayı süsleyen rütbe işaretini açıkça gösteren yere takıldı.

General rütbe işareti içgüdülerini tetikleyince, Grantz derhal hazır ola geçti. Bu şartlanma, büyük ihtimalle Yarbay Degurechaff’ın verdiği eğitimin bir ürünüydü.

Topuğu üzerinde çark edip tüm gövdesiyle döndü, çakı gibi hazır ola geçti. Tüm bunları otopilotta yaptıktan sonra, Grantz’in bilinci nihayet bu beyefendinin tam olarak kim olduğu gerçeğine erdi.

“Merhaba Üsteğmen. Doğu cephesinden beri görüşmemiştik. Nasılsın bakalım?”

Orgeneral Hans von Zettour, rütbe atlama hırsı olan herkes için bir lütuf sayılabilecek bir tebessümle Grantz’e seslendi.

Üsteğmen Grantz’in kesinlikle sahip olmadığı türden hırslar.

“Âm, ben, şey…”

Kelimeleri toparlayamadığı açıkça belli olan astına belki acıdığından, belki de bir dostluk göstergesi olarak Degurechaff araya girip odağı Grantz’in üzerinden aldı.

“Generalim, lütfen Üsteğmen Grantz’in üzerine gitmeyin.”

“Sadece tanıdık birine selam veriyorum. Biliyorsun, benim yaşımdaki bir adamın keyif alacağı pek az nezaket cümlesi kaldı. Zihnimi ve sinirlerimi bir şekilde zinde tutmam gerekiyor, değil mi?”

“Henüz genç olduğum için, genç askerlerin çektiği çilelerle empati kurma eğilimindeyim.”

Grantz, amirinin savaş alanındaki kahramanlıklarına defalarca şahit olmuştu, ama onun resmi bir makam karşısında bu şekilde mücadele ettiğini görmek son derece duygulandırıcıydı. Onu böyle bir siper ateşi sağlarken izlemek, onu parıldayan bir ışık feneri gibi gösteriyordu—ufak tefek cüssesine rağmen sırtı son derece heybetli ve güçlü duruyordu.

“Tam üstüne bastın. Pekala, sadede gelelim öyleyse.”

General umursamaz bir edayla başını salladı; rahat tavırları tüm bu diyaloğun önceden iyice pratik yapıldığını düşündürüyordu… ki bu durum Grantz’i hızla en baştaki sorusuna geri döndürdü.

Buraya neden çağrılmıştı? İçinde bir his vardı… ve eğer bu hissiyatında en ufak bir haklılık payı bile varsa, Grantz en kötü korkularının gerçekleşmemesi için dua etmek zorunda kalacaktı.

Bunun herhangi bir şekilde mümkün olabileceğine dair o kısa ömürlü umut, merhametli komutanı tarafından acımasızca paramparça edildi.

“Taburumda bile Üsteğmen Grantz en yetenekli büyücülerimden biridir. Yine de dikkat ve tertip hususunda epey arzulanandan uzaktır. Kanaatime göre bir yaver veya birinci subay olmaya uygun değil, bu yüzden belki de bu kararınızı tekrar gözden geçirmelisiniz…”

“Bir av köpeğini çoban köpeği olarak kullanmamı tavsiye etmiyor musun?”

“Bu tazı bir çoban köpeği olmak için fazla huysuz, efendim.”

“Öyle mi? Sanki söylemek istediğin şey… Üsteğmen Grantz’ın kişisel muhafızım olmaya uygun olmadığıymış gibi geliyor?”

Bu görevi istemediğini açıkça söyleyemeyen Grantz, astları uğruna üst kademeye karşı gelmeyi bile göze alan Yarbay Degurechaff’a umut dolu gözlerle bakmaktan başka bir şey yapamıyordu.

“Bu rol için uygun olup olmadığını gerçekten sorguluyorum. Taburumu oluşturan büyücüler daha çok bir mızrağın ucu gibidir. Savunma mevzusunda bile bir kalkanı değil, bilenmiş uçlarını kullanırlar.”

“Benim için sakıncası yok.”

“Yalnızca her büyücünün kabiliyetinin farklı olduğunu belirtmek istiyorum, efendim.”

Semender Muharebe Grubu’nun gururlu komutanı, destansı bir direniş sergiliyordu. Üsteğmen Grantz, kendi davasını savunan komutanını hayranlık dolu gözlerle izliyordu. Sergilediği bu cesaret, sırtını bir çocuğunkinden çok daha heybetli gösteriyordu.

“Kendisi taburumun vazgeçilmez bir parçasıdır, Orgeneralim. Vatanımıza en çok öncü birlikte hizmet edebilir. Tek arzum, doğru askerin doğru makamda bulunmasıdır.”

“Yani onu bana ödünç vermeye karşı çıkıyorsun.”

“Kaynaklarımızın bu şekilde tahsis edilmesine tam anlamıyla katılamıyorum.”

Bir saha subayının bir generale böyle sözler sarf etmesi; aynı fikirde olmaması, itiraz etmesi ve direnmesi muazzam bir cesaret gerektiriyordu. Yine de Yarbay Degurechaff, Grantz arkadan izlerken onu korumak için elinden gelen her şeyi yapmaya devam etti. Hissettiği minnetin sınırı yoktu.

Astlarının iyiliğini düşünen bir üst olduğunu biliyordu fakat bu kadar ileri gideceğini asla tahmin edemezdi!

Bu manzaradan derinden etkilenmişti ve komutanının çabaları sonuç verecekti… en azından kaçınılmaz sonunu kabullenmesine yardımcı olmak hususunda.

“Yarbay Degurechaff. Tavsiyeni tutanaklara geçirmek üzere not ediyorum. Peki, başka bir şey var mı?”

Generalin makamından gelen otoritesi ona ezici bir üstünlük sağlıyordu.

“Orgeneralim, Genelkurmay’ın büyücü taburunun komutanı olarak vazifemiz İmparatorluk’a ve vatanımıza hizmet etmektir, yoksa—”

“Bu harekât boyunca sergileyeceğiniz performansı değerlendirirken bir bölüğünüzün eksik olduğunu göz önünde bulunduracağım. Yine de tek bir bölüğün eksikliğinin taburunuzun neticeleri üzerinde o kadar da büyük bir etki yaratacağından şüpheliyim.”

“Tek bir askerin bile önemi büyüktür, Orgeneralim.”

“Ne yazık ki bu bir savaş. Elimizdekilerden en iyi şekilde yararlanmak zorundayız.”

“Ve ben de elimdekileri korumak için elimden gelenin en iyisini yapmanın görevim olduğuna inanıyorum.”

Orgeneral Zettour, Yarbay Degurechaff’a sert bir bakış fırlattı fakat buna rağmen Tanya, Grantz için mücadele etmeye devam etti. Doğrusu, karşısındaki kişi bir generaldi. Grantz’ın söyleyebileceği veya yapabileceği hiçbir şey olmadığından, onun pes etmesini çok daha erken bekliyordu. Ne var ki bu atışma sürdükçe acı gerçek de üzerlerine çökmeye devam ediyordu. Yarbay Degurechaff bir yarbaydı, Orgeneral Zettour ise bir general. Biri asttı, diğeri ise üst.

“Başka bir endişen var mı? Kusura bakma ama bunun çoktan karara bağlandığını anlamanı rica ediyorum.”

Yarbay sessizliğe gömüldü. Grantz’a acıyan gözlerle bir bakış attı; bu bakış durumu fazlasıyla netleştiriyordu: Hiçbir takviye birlik gelmeyecekti. Askerlik kariyerinde ilk kez Grantz, kuşatılmış ve yapayalnız kalmıştı.

Şaşkına dönmüş üsteğmene müzakerenin sonuçlarını duyururcasına, ceketinde yıldızlar parıldayan yaşlı beyefendi, sahte olduğu her halinden belli bir tebessümle dikkatini ona çevirdi.

“Pekala Yarbayım. Görünüşe göre geriye sadece üsteğmenin rızasını almak kaldı.”

“Evet… Haklısınız.”

Grantz’ın komutanı istemeyerek de olsa net bir şekilde başını salladı. Son ve tek savunma hattı da düşmüştü, üstelik hiçbir takviye gelmiyordu. Grantz’ın karşısında ürkütücü bir şekilde gülümseyen bir general duruyordu. Teşkilatın, yani ordunun zirvesinden ona ışık saçıyordu. Grantz’ın konuşmasını beklerkenki bakışları, beze sarılmış keskin bir bıçak gibiydi. Tecrübelerinden yolun sonuna geldiğini biliyordu. Direnişin faydasız olduğunu… Artık beyaz bayrağı çekme vakti gelmişti.

“S-Size yeniden eşlik edebilmeyi ve elimden gelen her şekilde yardımcı olabilmeyi sabırsızlıkla bekliyorum!”

“İşte ruh bu, Üsteğmen Grantz. Sizin gibi bir adamdan da daha azı beklenmezdi zaten. Bu mühim vazifeye kendi rızanızla talip olmanıza sevindim.”

Buna gönüllü olduğuna dair en ufak bir hatırası yoktu; hayretler içinde kalmıştı. Generalin eli, çökmüş omuzlarında ağır bir yük gibi hissediliyordu.

“Tadını çıkarmaya bakalım üsteğmenim. Endişelenecek hiçbir şey yok.”

“Endişeli gibi mi görünüyorum?”

“Bu görevle kariyerine leke sürmeyi değil, başarılarına yenilerini eklemeyi hedefliyorum.”

AYNI GÜN, ILDOA GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Adam, Ildoa Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’nın kapısından içeri adımını attığı an, mevcut durum ile binanın bir zamanlar sahip olduğu atmosfer arasındaki inkâr edilemez farkı idrak etti.

“Şunun dünyayı getirdiği hale bak…”

Albay Calandro, bir zamanlar kendi çalışma odası olan yere adım attıktan sonra kendi kendine kederle iç geçirdi.

“Topyekûn dünya savaşı denen bu cinnet…”

Ildoa Ordusu bir zamanlar İmparatorluk Ordusu’na güler geçerdi. İmparatorluk’un topyekûn bir savaşa girecek kadar aklını yitirmiş olması gerektiğini düşünürlerdi. Subayların ellerinde şarap kadehleriyle salonlarda üzerine sohbet ettikleri mevzu buydu. Devletin varlık sebebini göz önüne aldığında, subayların hiçbirinin kendi uluslarının böylesine aptalca bir işe kalkışacağını hayal etmesi mümkün değildi. Onlara göre savaş, siyasetin bir uzantısından ibaretti; sırf savaşmış olmak için savaşmak ise tamamen akıl dışıydı. Eğer savaşmak zorundalarsa, bu ancak uluslarının menfaatleri doğrultusunda olmalıydı. Bunun aksi, yani bir ulusun savaşın kölesi hâline gelmesi, hastalıklı ve sapkın bir düşünceydi.

En azından albayın ömrü boyunca düşündüğü şey buydu.

“Bizzat savaşın ortasında kaldığında dünya bir başka görünüyormuş.”

Peki, hakiki bir savaş patlak verdiğinde ordularına ne olmuştu? Bir zamanlar İmparatorluk ile alay eden Ildoa, şimdi onun savaş alevleriyle kavruluyordu… Eskiden Genelkurmay Başkanlığı’na sinmiş zarif bir koku gibi duran o vakar ve mağrur eda tamamen yok olmuştu. Kapılardan girip çıkan sivillerin ve askerlerin yüz ifadeleri olabildiğince kasvetliydi. Unutuluşa mahkûm edilmiş, dünyada amaçsızca dolaşan insanların çehresiydi bu.

Dışarıdan bakan bir göz için bu halleri dayanılmaz bir acıma hissi uyandırıyordu. O eski, refah içindeki Ildoa’dan eser kalmamıştı.

“Fakat… bu anlaşılabilir bir durum.”

Calandro, kaçınılması imkânsız olan gerçekliğin dehşeti karşısında kendi kendine mırıldandı.

Askerî güçlerinin çekirdeği darmadağın edilmiş, yedek birlikleri seferber edip silahlandırmak için gerekli teçhizatı daha dize getiremeden kaybetmişlerdi. Yaşananları kabullenmek zordu ama bu konuda kendini kandırmanın da bir âlemi yoktu. Bu sefil gerçeklik bizzat Ildoa’nın kaderiydi.

İmparatorluk’un amansız saldırısı neticesinde Ildoa Ordusu çöküşün eşiğine gelmişti. Albay, bir haftalık ateşkes olmasaydı tablonun ne kadar korkunç olacağını hayal bile etmek istemiyordu.

Derhal konuşlandırılabilecek tümenlerin çoğu çoktan yok edildiğinden, bu kısıtlı zamanı yirmi küsur tümen kurmaya yetecek kadar asker toplamaya harcamışlardı. Acı gerçek şuydu ki… bu tümenlerin savaşa hazır olduğunu söylemek bin şahit isterdi. Ellerinde ne varsa, olması gerekenin kuru bir kabuğundan ibaretti.

Sebepsiz yere savaşmaya devam ettiği söylenerek sık sık alay edilen o savaş çığırtkanı İmparatorluk Ordusu, tek bir hususta cidden mahir olduğunu kanıtlayıp duruyordu: Savaş. Ildoa’nın başına gelenler, zamanında ettiği o sessiz alayların bedeliydi.

Albay, Zettour denen o canavar hakkında düşünmek bile istemiyordu. Kısa bir süre önce o generalle konuşmuş olduğu gerçeği hâlâ kanını donduruyordu. O adam ve ordusu, Federasyon’a yaptıklarının aynısını Ildoa’ya da yapacaktı.

“İmparatorluk’un doğu cephesinde ona karşı bir bağışıklık kazandığımı sanıyordum ama yanılmışım.”

Düşmanın psikolojisini bozmasına izin verirse, bu muharebeyi daha başlamadan kaybedeceği Calandro için çok netti. İşlerin artık sadece kendisini ilgilendiren bir mesele olmaktan çıktığını da biliyordu. Durum son derece vahimdi. İmparatorluk, muzaffer bir ordunun ivmesiyle yarımadalarında kasıp kavuruyordu; Ildoa Ordusu ise nizami mevcudunun yarısından bile azıyla savaşmak zorunda kalmıştı.

Çöküşün henüz gerçekleşmemiş olmasının tek sebebi, şu anki en büyük umutları olan Birleşik Devletler ile yaptıkları ittifaktı. Ildoa’ya süratle ulaşan müfreze kuvvetlerin varlığı, Ildoalı yetkililer için bir nefes alma vesilesi olmuştu. Birleşik Devletler’in geri kalan birliklerini beklerken sadece zaman kazanmaları gerekiyordu. Ateşkesin bittiği andan itibaren izleyecekleri strateji de tam olarak bu olacaktı.

Albay Calandro başını iki yana salladı.

“Zaman kazanmak istiyorsak önce kendi birliklerimize güvenebilmemiz lazım.”

Calandro, Zettour adıyla bilinen o iblisin daha önce iş başındayken neler yaptığını bizzat görmüştü… Vatandaşlarının o iblisin gaddarlığına dayanacak iradeye sahip olup olmadığından şüphe duyuyordu.

“Üst kademedekiler bizzat iblisin kendisiyle karşı karşıya gelmenin ne demek olduğunu biliyor mu acaba…?”

Söylemeye lüzum yok ki Calandro, generallerle görüşmesinden döner dönmez bunu üstlerine iletmişti. Elinden gelen her şekilde onları uyardı.

Ne var ki ne zaman uyarsa hep aynı yanıtla karşılaştı: “Endişelerinizi anlıyoruz.”

Hakikatte, General Gassman önderliğindeki başkenti savunmakla görevli komuta kademesi, albayın stratejik uyarılarından birine kendi yöntemlerince kulak kabartmayı başarmıştı. İmparatorluk’un ilerleyişinin yavaşladığını fark ettiklerinde, tahkim edilmiş savunma mevzileri kurarak onları durdurmaya karar verdiler. Dağılmış tümenlerden geriye kalanları kullanarak savunma hattı boyunca üsler oluşturdular. Bu, muhtemelen doğru bir karardı. Planlamacılar, mevcut ordularının nelere muktedir olduğunun bilincindeydi ve ellerinden geleni yapmışlardı.

Kararın makullüğü, Albay Calandro’yu bu fikre karşı çıkan tek kişi olarak yalnız bırakmıştı. Albay’ın mantığı, toprak savunması yapmanın son derece tehlikeli olduğu yönündeydi. Calandro, tezini bizzat General Gassman’a dahi sunmuştu.

“İş meydan muharebesine dönerse karşı koyacak gücümüz yok. Olduğumuz yere kök salmak, esasen İmparatorluk Ordusu’na muhtaç olduğu o zamanı altın tepside sunmaktır…”

Albay Calandro’nun bu itirazı, geleneksel askerî mantık tarafından reddedildi. Hattı korumak her şeyden önce geliyordu. Ildoa Ordusu savunulması gerektiğine inandığı şeyleri savunmayı seçti; hem askerî hem de siyasi mantık bu hareket planını destekliyordu.

Böylece Albay Calandro, Ildoa’nın Kassandra’sı olmaya mahkûm bırakıldı. O, trajedinin kâhiniydi. Uyarıları ne kadar isabetli olursa olsun, emsalleri tarafından asla dikkate alınmayacaktı.

BİRLEŞİK YIL 1927, 6 ARALIK, ILDOA CEPHESİ

Üsteğmen Grantz’ı adeta canlı bir kurban gibi sunduktan sonra, Tanya ve Semender Muharebe Grubu’nun diğer subayları nihayet rutin işlerine dönme özgürlüğüne kavuşmuştu. Düşmanın burnunu sürtmeye dair o çetin emri hâlâ taşımaktadırlar; fakat artık en tepedeki subayların gözetleyen bakışları enselerinde olmadan, bu emri kendi bildikleri gibi tatbik edebileceklerdir.

Bunun üzerine Tanya, emri yerine getirmeden önce harekâtın son teyitlerini yapmak amacıyla subaylarını bir araya toplar. Üsteğmen Serebryakov kendisinin yaverliğini üstlenirken; Binbaşı Weiss, Yüzbaşı Meybert, Yüzbaşı Ahrens ve Üsteğmen Tospan da kendi sınıflarını temsil etmektedir. Ekip hep birlikte önlerine serilmiş harp haritasına kasvetli bakışlar fırlatır. Tanya, tecrübe kazanması adına Teğmen Wüstemann’ın da toplantıda hazır bulunmasını sağlamıştır.

“Söyleyin bakalım subaylarım. Düşman hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Sorumu yanıtlamak üzere sözü alan ilk kişi zırhlı birliğin başındaki Yüzbaşı Ahrens olur.

“Haritaya her baktığımızda gördüğümüz şey değişmiyor komutanım. Sadece haritaya bakarak hüküm verecek olursak, müstahkem mevkileri iyice siperlenmiş ve neredeyse hiç açık vermiyorlar.”

Yüzbaşı Meybert başıyla onaylayarak söze devam eder.

“Düşman bu muharebe için iyi hazırlanmış. Muhtemelen yoğun destek ateşi sağlamak adına topçu birliklerini geride mevzilendirdiler. Asıl mesele kamuflajlarında; bu da keşif birliklerimizin onların tam konumunu tespit etmesini zorlaştırıyor.”

Zırhlı Birlik ve Topçu sınıflarının yaptığı bu çetin değerlendirmelerden muhtemelen doğrudan etkilenmeyecek olsa da Binbaşı Weiss da benzer şekilde sıkıntılı bir ifadeyle iç çeker.

“Siz ne düşünüyorsunuz Binbaşım?”

“Doğrudan cephe taarruzları hiçbir zaman kolay değildir fakat… son zamanlarda karşılaştığımız üslerde hava büyücülerine karşı tam teşekküllü önlemler alınmış; bu da oraları yarıp geçmeyi daha da zorlaştırıyor.”

“Anlıyorum… Peki ya siz ne diyorsunuz Üsteğmen Tospan?”

Piyadelerden sorumlu subay sorum karşısında yalnızca başını sallar.

“Ekleyecek bir şeyim yok komutanım. Elimizden geleni yapacağız ancak müstahkem bir üsse hücum etmenin her zaman ağır kayıplara yol açacağına inanıyorum.”

Yine karamsarlık. Düşmanı hafife almak asla iyi bir şey olmasa da bu durum toptancı bir yaklaşıma dönüşmemeli. Yüzümü ekşiterek üçüne bakıyorum.

“Üçünüz de cidden fazla tedbirlisiniz… Savaşı yürütenlerin insan olduğunu unutmamalısınız. Bunu göz önünde bulundurarak Ildoan askerlerine bakmamız gerekir.”

Ben eski bir insan kaynakları uzmanıyım ve modern insanla samimiyetle iletişim kurabilme yeteneğimle gurur duyarım. Bir ömürlük tecrübem bana bu çıkarımımın doğru olduğunu söylüyor.

“Ildoa’nın harp konseyi zeki planlamacılardan oluşuyor. Ancak şansımıza, bizzat savaşmaya gelince tecrübeleri yok denecek kadar az. Hepiniz sevinmelisiniz.”

“Sevinmeli miyiz?”

Aldığım ilk karşılık şüphe dolu bir bakış oluyor ama bunu umursamıyorum. İyi şans ile kötü şans aynı madalyonun iki yüzüdür.

“İlki, Ildoalılar savaşsız bir hayat sürdüler. İkincisi, tecrübesizlikleri yüksek zekalarıyla birleştiğinde onları yenilgiye açık, kolay bir lokma haline getirecek.”

“Şey…”

Subaylarım sessizce cevap verecek kelime aramaya çalışırken ben bir el hareketiyle onları sakinleştiriyorum.

“Bunu anlamak o kadar da zor değil. Düşmanlarımız bu savaşı uzaktan incelemek için epey zaman harcadı. Yine de yenilginin getirdiği o yıkıcı ivme gibi, bizzat yaşamadan idrak edilemeyecek pek çok şey vardır.”

İster örgütlerden, ister bir bütün olarak insanlıktan, isterse tek tek bireylerden bahsediyor olun, bu böyledir. Başka bir deyişle düşman, serbest düşüşte olduğunun farkında bile değil.

“Arka arkaya yenilgiler alırken savunmaya çekilen bir ordu, o muharebeyi zaten kaybetmiş demektir.”

Bu seriyi başlatmak için büyük bir muharebe olması bile gerekmez. Rastgele gerçekleşen tek bir temas dahi kâfidir. Askerlerinin cesaretini alevlendirecek küçük bir zaferleri dahi olsaydı, önlerindeki savunma hattı şüphesiz çelik kadar geçilmez olurdu. Fakat kaleleri saklanan porsuklarla doluysa…? O halde zayıftırlar ve bu zayıflıktan istifade edilmelidir.

Bunu tecrübelerimden biliyorum.

“Yenilginin tek çaresi zaferdir. Kendine inanmayan askerlerle dolu bir ordu, kuru rakamların öngördüğünden şaşırtıcı derecede daha zayıftır.”

En mükemmel inşa edilmiş üs bile, içindeki askerler muharebe bitene kadar kendilerini korumak için içeriye saklandığı sürece hiçbir işe yaramaz.

Odawara Kuşatması buna güzel bir örnektir. Aynı şey Osaka Kalesi için de geçerli. Direnme azmini kaybeden Odawara savunucuları, kaleyi saldıranlara tıpış tıpış teslim etmişlerdi. O ihtişamlı Osaka Kalesi’nin yükseltilmesi için harcanan tüm planlama ve çabaya rağmen, yetersiz savunucular yüzünden düşmüştü. Zaferinden emin askerlerle baş etmek zordur fakat yaklaşan felaketlerinden korkan askerler, ilk temasta ekseriyetle dağılırlar.

Düşmanın iyi tahkim edilmiş mevzilerine dik dik bakıp askerlerin ruh halini zihnimde canlandırarak bir an düşündükten sonra… Kolay bir sonuca varıyorum. İçerideki askerlerin ruh hali kesinlikle perişan durumda. Durum buysa, yapmamız gereken tek şey korkularını körüklemek ve panik içindeyken onları imha etmek.

“Yüzbaşı Ahrens, bu harekât için zorlu bir görevi üstlenmenizi istiyorum.”

“Çoğu harekâttaki emirlerim zaten bu tanıma uyduğuna göre, bu sefer bizden ne yapmamızı isteyeceksiniz komutanım?”

Rahatça verdiği yanıtta onurlu bir kabulleniş var. Görünüşe göre bu askerler, akıl dışı taleplere işe yarar bir şekilde uyum sağlamışlar. Yüzbaşı Ahrens’in amiri ve hepsinden önemlisi iyi bir orta düzey yönetici olarak, aramızda tesis ettiğimiz bu güven seviyesiyle gurur duyuyorum.

Hafifçe kıkırdadıktan sonra, kasıtlı bir sükunetle emirlerimi sıralıyorum.

“Tanklarınızın cidden gürültü koparmasını istiyorum.”

“Müsaadenizle, sebebini sorabilir miyim…?”

“İdeal senaryoda, sizi Albay Lergen’in 8. Panzer Tümeni sanacaklar. Onları sahte bir sayı üstünlüğü algısıyla korkutacağız.”

Sahte hedefler ve tuzaklar. Askeri ders kitaplarında bu şaşırtma taktiğine ayrılmış koca koca bölümler vardır.

“Epey yakıt ve mühimmat harcatacaktır…”

“Ziyanı yok. Bunun yapılmasını istiyorum Yüzbaşım. Düşman bu zırhlı düzeni asıl kuvvetlerimiz sanacak olursa, bu ödeyeceğimiz küçük bir bedel olur. Elinizde ne var ne yoksa üzerlerine yağdırmanızı istiyorum!”

Düşman kapısının eşiğinde bir panzer birliği olduğuna inanırsa, savunma hattı hiç şüphesiz sarsılacaktır. Basitçe ifade etmek gerekirse, askerler korkacak, komutanları ise tereddüde düşecektir.

Üsteki birliklerin direnci bu tümen karşısında şüphesiz kırılacaktır.

“Yüzbaşı Meybert! Yüzbaşı Ahrens’e destek ateşi sağlama görevi sizde. Sizden de cephanenizi tıpkı bir tümenmişçesine cömertçe kullanmanızı bekliyorum.”

Düşmanın korkusunu zirveye tırmandırmak adına hiçbir fedakârlıktan kaçınılmayacaktı. İnisiyatifi ele alıp düşmanın en çok korktuğu şeyi yapmalıyız.

“Binbaşı Weiss ve Yüzbaşı Tospan, tanklara eşlik etme gibi mühim bir görev de size düşüyor. Benimle şöyle kısa bir tura çıkacaksınız.”

İki adam başlarıyla onayladı, ardından Weiss ikisi adına soru sormak üzere öne atıldı.

“Nereye kadar gideceğiz komutanım?”

“Düşman üssüne. Neredeyse akşam yemeği vakti geldi ve içimden bir ses Ildoa üslerinin Federasyon ve Milletler Topluluğu’ndaki her şeyden çok daha lezzetli olduğunu söylüyor.”

AYNI GÜN, ILDOA KRALİYET BAŞKENTİ / ILDOA ORDU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Başkentin savunmasını yönetmekle görevlendirilen komutan, eldeki en büyük sorunun ne olduğunun gayet farkındaydı.

“Bu iş için yanlış adamı seçtiler.”

Komutan —General Gassman— kendi kendine mırıldandı. General, ülkesinin başkentini savunmak için ne kadar uygunsuz bir isim olduğunun fazlasıyla bilincindeydi. Kendini iyi tanıyordu ve askeri idareye daha yatkın olduğunu ilk kabul edecek kişi yine kendisiydi. Göreve getirildiğinde yaptığı ilk şey, kendisinin cephe gerisine ait olduğunu ve kendi makamında bir stratejistin bulunması gerektiğini kabul etmek olmuştu; hatta görevi devretmeye bile çalışmıştı. Ne var ki, ne yazık ki onun adına… General Gassman, kendi iyiliğine engel olacak kadar yetenekli bir askeri idareciydi.

Bir bakıma, göklerin onu kendi haline terk ettiği söylenebilirdi. Nitekim kariyeri boyunca milletinin, hükümetin, sarayın ve halkın güvenini neredeyse gereğinden fazla kazanmayı başarmıştı. Siyasiler onu onurlu bir general olarak görüyor, saray işi bilen bir komutan sayıyor, Ildoa halkı arasında ise güvenilir bir adam olduğuna dair genel bir kanaat bulunuyordu.

General Gassman’ın takım elbisesi içinde oldukça şık görünmesi de bu durumu değiştirmiyordu. Barış zamanında ödenek sağlamak ve siyasi düzenlemeler yapmak için giydiği o kıyafet, Ildoa’nın bu zor günlerinde insanlara kolayca anlaşılan bir güven hissi sunuyordu.

Peki bu yetkiyi kendisinden daha muktedir birine devretmeye çalıştığında ne mi olmuştu? Hem istifa hem de tavsiye mektupları bir tür alçakgönüllülük olarak görülmüş ve yüksek komuta makamı adeta üzerine yıkılmıştı.

Bu da onu mevcut müşkül durumuna getirmişti: Alışkın olmadığı, hiç bitmeyen bir karar alma zinciri yüzünden tükenmek.

İşin en kötü yanı, düşmanın ne düşündüğüne dair en ufak bir fikrinin olmamasıydı. İmparatorluk’un attığı her tuhaf adım, zamanla daha da yoğunlaşan korkutucu bir sis perdesine dönüşüyordu.

“Ne yaptıklarına dair hiçbir fikrim yok…”

General Gassman, odasında tek başınayken kendi kendine inledi.

“Her zamanki stratejilerim bu işi çözmeye yetmeyecek.”

Karargâh subaylarının fikirlerini almış, harp cephesine dair sayısız referans belgesini incelemiş ve her biri kendi içinde haklı birkaç farklı değerlendirme bulup bunları tek bir çatı altında toplamıştı… …her zaman yaptığı gibi. Ancak her nasılsa, bu çaba net bir stratejiye dönüşmüyordu.

Yaptığı şey sadece idarecilikti. Derhal karar vermesi gereken biri için bu süreç çok fazla zaman alıyordu. Gassman koordinasyon ve idare konusunda iyiydi ancak kararlılık gösterme hususunda hiçbir yeteneği olmadığı kendisi için gün gibi ortadaydı. Bunu herkesten iyi biliyordu ama bilmesi bir işe yaramıyordu; sonuçta kararları kendi yerine başkasının vermesini isteyemezdi. Lider olan kendisiydi ve kararları kendi iradesiyle almak zorundaydı.

Gassman’ın ikileme düşmesinin tam nedeni de buydu. Daha sıradan bir düşmanla karşı karşıya olsaydı, bu kadarı onun için bir sorun teşkil etmezdi. Bu bakımdan en büyük hatası, düşmanını tanımaya çalışmaktı. İmparatorluk’un perspektifinden düşünerek kurnaz Zettour’un aklından neler geçtiğini anlamaya çalışmıştı… …ancak tüm bunlardan ne elde etmeye çalıştıklarına dair en ufak bir fikri bile yoktu.

“Gerçekten başkentimize saldırmaya mı niyetliler? Yoksa bu, tıpkı mütarekede olduğu gibi müzakerelerde daha fazla koz elde etmek için yapılmış kuru bir tehditten mi ibaret? Ya da belki… …başka bir şeyin peşindeler?”

General gördüğü şeylere ikna olmamıştı. Haritaya bakıyordu fakat ön cepheden raporlar yağdıkça rakibinin saldırıları daha da anlamsız bir hal alıyordu.

Başkente doğru ilerleyen iki güçlü panzer birliği vardı. Bu iki birlik güçlüydü, ancak sadece tekil kuvvet anlamında.

“Tek başına bu, başkenti gerçekten tehdit etmeye yetmez. İmparatorluk, tankların meskûn mahal çatışmalarında ne kadar yetersiz kaldığını hiçbirimizden daha az bilmiyor.”

Bu birlikler açık arazide bir tehditti ve Ildoa savunma hattını yarma potansiyeline kesinlikle sahipti, ancak… …bağımsız hareket eden iki birliğin icabına bakılabilirdi.

Gassman kendi ordusunun görece zayıflığını hesaba kattı ve astı Albay Calandro’nun kendisine sunduğu çok sayıda kapsamlı uyarıyı göz önüne alarak İmparatorluk Ordusu’nun askeri tehdidini hafife almaya hiç niyetlenmedi.

Tüm bunları dikkate aldıktan sonra bile, askeri mantık onu her seferinde aynı sonuca ulaştırıyordu.

“Çok büyük bir tehlike altında olmadığımızı söylemek makul görünüyor.”

Sonuçta bir savunma savaşı yürütüyorlardı. Karmaşık acil durum planları, yeri geldiğinde yapılan karşı taarruzlar ve ordugahlarındaki inisiyatif sayesinde işler planlarına uygun gidiyor gibi görünüyordu. En azından İmparatorluk’u mesafeli tutmaya yetecek kadar.

“Ren’de ve doğuda derslerini aldılar. Müstahkem bir mevziye yönelik cepheden taarruz, sayıca üstünlük gerektirir ve her zaman büyük fedakârlıkları beraberinde getirir.”

Savunmaya çekilmek saldıran tarafa inisiyatif kazandırsa da, savunan tarafa mevzi avantajı sağlıyordu. Başka bir deyişle, savunma savaşını kaybetmek zordu. Bu gerçeklik, generalin İmparatorluk’un Ren’deki savaşına dair raporların sayısız analizinden bildiği bir şeydi… …ya da en azından general kendi kendine bunu söylüyordu.

“Calandro’nun endişesi oldukça yersiz görünüyor. Mükemmel bir asker, ancak doğuda geçirdiği zaman muhakeme yeteneğini bulandırmış olmalı.”

General, kafasında rakamları tartarken astını İmparatorluk’un doğudaki acımasız taarruzuna maruz bıraktığı için pişmanlık duydu.

İmparatorluk uzun zamandır topyatun savaş yürütüyordu. Kronik kan ve demir kayıpları yüzünden ağır sıkıntılarla karşı karşıyaydı. İmparatorluk tüm dünyayla çok uzun süre savaşmıştı. Askeri bir güç merkezi olsa dahi, bir ülke olarak kesinlikle son demlerini yaşıyordu.

Aklından bunları geçirmek yeni bir soruyu gündeme getirdi. Doğuda sınırsız gibi görünen kaynaklarını tükettikten sonra… …İmparatorluk Ildoa’da daha da fazla kan dökerek ne elde edebilirdi ki?

“Albay Calandro’nun cepheden taarruz konusundaki endişesi muhtemelen bir şaşırtmaca, bizim nasıl hareket ettiğimizi bilerek tezgâhlamaya çalıştıkları bir numara. Bu da şu anlama gelebilir… …Birleşik Devletler uzmanlarının haklı olduğu ve İmparatorluk’un başkenti pas geçerek sahra birliklerine saldıracağı.”

Bypas et, kuşat ve hareketli harp ile yok et. Ildoa’nın üslerinin etrafından dolanacak, üssün arkayla olan bağını kesecek ve ardından tecrit edilmiş üsse saldıracaklardı. Bu, gaddar İmparatorluk’un ve bilhassa General Zettour’un doğuda sıkça başvurduğu bir taktikti.

“Her şey hedeflerinin ne olduğuna bağlı… Ildoa ve Birleşik Devletler birliklerinin mi peşindeler? Yoksa sahra ordularımızı kraliyet başkentine mi hapsetmeye çalışıyorlar?”

Birliklerin kaçacak hiçbir yeri kalmadığında ne olacaktı?

“Çaresiz durumdaki İmparatorluk için, bir şehirde sıkışıp kalmış bir düşman ordusu iyi bir pazarlık kozu olabilir.”

Bütün birlikleri katledebilir ya da onları müzakerelerde koz olarak kullanabilirlerdi. Kaderleri İmparatorluk’un insafına kalacaktı ve işin içinde General Zettour olduğuna göre General Gassman, onun bu insanların canlarını siyasi emelleri doğrultusunda kullanacak pek çok yol bulabileceğinden neredeyse emindi.

Tüm bunları kendi kendine mırıldanan General Gassman, sonunda acı bir tebessümle kıkırdadı.

General Zettour… Savaş dışındaki meselelerde de siyasi düşünebilen bir İmparatorluk generalinin varlığını kabul etmeyeli uzun zaman olmuştu.

“Ve eğer Albay Calandro’nun endişeleri haklı çıkarsa…”

Başkent düşecek ve muazzam bir kargaşa baş gösterecekti. General ne pahasına olursa olsun en çok bundan kaçınmak istiyordu. Yine de ihtimaller, bu tehdidin bir şaşırtmacadan ibaret olduğunu kuvvetle gösteriyordu.

“Savaşın sisi, ha…? İnsan bunu her zaman duyar ama haritaya bakıp düşmanın ne yapmaya çalıştığından emin olamamak tekinsiz bir his.”

Asıl hedefleri tam olarak neydi?

“Başkent mi? Sahra birlikleri mi? Kanı bozuk birer savaşçıysalar, başkenti enkaz yığınına çevirirler. Fakat o kurnaz sahtekâr, bir matadorun kırmızı pelerinine bu kadar bodoslama dalar mı gerçekten?”

Ya Ildoa’yı buna inandırmak için bir dolap çeviriyorsa? Ya da ikisinin birden peşindelerse? General Gassman derin bir iç çekti.

“Orada ne düşündüklerine dair en ufak bir fikrim dahi yok. Neyin peşinde olabilirler ki?”

General kollarını kavuşturdu ve meseleyi bir kez daha düşündü.

“General Zettour şu anda ne yapıyor?”

Düşman general neye odaklanmıştı? General, onun şimdiye kadar yaptıklarının bir kronolojisine sahipti ve nihai hedefinin ne olduğundan oldukça emindi.

Albay Calandro’ya bakılırsa aklının ucundan yenilgi bile geçmiyordu. Gerçi albay sadece düşmanın gözdağı vermesine kapılıyordu. Yine de General Zettour’un en azından Ildoa’nın tamamını işgal etmekle ilgilenmediği kuvvetle muhtemeldi. Dolayısıyla peşinde olduğu başka bir şey olmalıydı.

Gassman’ın düşünceleri buraya kadar gayet derli topluydu.

“Dışarıdan şiddetli bir feveran gibi görünen şey, aslında kuzeyi işgal etmesi mi…? Bütün ülkeyi ele geçirmek isteyeceğini hayal etmek zor.”

Ildoa tarafsızdı. Yani, birbiri ardına yaptıkları ittifaklarla İmparatorluk’u kışkırtıp kuzeyde bir tampon bölge oluşturma arzusu doğurana kadar öyleydi. Mantıksız bir düşünceydi ama nihayetinde İmparatorluk’un gerçekten Ildoa’ya saldırmasına yol açmıştı.

General Gassman’ın perspektifinden bakıldığında, ağır bir darbe olsa da… …bu, uluslarını baskı altında tutmaktan başka bir şey değildi. Onları tamamen saf dışı bırakmak için değil, korkutmak için atılmış bir kroşeydi. Yine de general, düşman ilerleyişini durdurduğunda kuzeye yerleşip mevzileneceğine inanıyordu.

“Yani bu demek oluyor ki… …korku salmak için başkente saldıracaklar. Yoksa sahra birliklerimizi çekip onları orada yok etmek için mi?”

Zettour’un ne yapacağı net değildi ancak mantıken bu ikisinden biriydi. Ildoa kuvvetlerini kuzeyden uzaklaştırıp başkent yakınında hapsetmek için atılmış bir kroşe olması muhtemeldi ve bu darbeyi dosdoğru sineye çekmek aptallık olurdu. Zira Ildoa Ordusu zaten muazzam kayıplar vermişti ve karşı koyacak yeterli tümeni kalmamıştı.

Ellerinde kalan son kuvvetleri de kaybederlerse, Ildoa savunmasız kalacak ve İmparatorluk’un merhametine muhtaç olacaktı.

Ve sonra… General Gassman, yalnızca başkente özgü bir sorunun endişeleri üzerinde kara kara düşündü.

“Hâlâ endişelenmemiz gereken bir kraliyet ailesi var. Kralın başkenti tahliye etmesini mi sağlamalıyım? Yoksa yerini koruması mı daha iyi olur…?”

Agh. Aynı anda patlak veren aşırı fazla sorunu düşünmeye devam eden general, elleriyle başını tuttu.

AYNI GÜN, İMPARATORLUK ORDUSU ÖNCÜ BİRLİĞİ

Savaş alanında işler basittir. Kural şudur: İşler karmaşıklaştığında hayatta kalmak her zaman en yüksek önceliğe sahiptir.

Fiziksel açıdan bakıldığında Nobel Ödüllü bir beyin bile diğer beyinlerle aynıdır. Bir mermi yediğinde en parlak zihin de en aptalı gibi patlayıp dağılır; düşünerek harcadığınız her saniye vurulma ihtimalinizi artıran bir fırsattan ibarettir. Nükleer silahları icat eden zihinler bile tek bir mermiyle duvara sıçrar; bir cesedin içindeki lapaya dönmüş beyinden kimseye hayır gelmez. Tanya’nın büyük bir barış savunucusu olmasının arkasındaki sebeplerden biri de işte budur.

“İnsanlar bir savaşla meşgul olmadıklarında ne kadar harika şeyler başarabiliyorlar.”

İlerleyen bir İmparatorluk aracının üzerinden bu yorumu yaptıktan sonra telefona uzanıyorum. Bu arada bu telefon, doğrudan üzerine oturduğum tankın içine bağlanıyor. Tankın üzerinde sarsıntılı yolculuğa göğüs geren yolcuların, motorun o enfes kükremesi yüzünden kulakları sağır olan sürücülerle iletişim kurabilmesi için bir telefon şarttır. Şunu da belirtmek gerekir ki bunlar standart donanım değildir. Cephedeki işleri kolaylaştırmak adına yapılmış ufak bir pratik zeka ürünü; gerçi bu tür tadilatlar teknik olarak yönetmelik ihlali sayılsa da… …tesadüf bu ya, tankın zırhında bir telefon kablosunun geçebileceği kadar geniş birkaç boşluk bulunuyordu. Yeterince pratik zekayla her şey mümkündür.

Her neyse, telefonla panzer birliğinin komutanı Yüzbaşı Ahrens ile konuşuyorum.

“Düşman takviyelerine dair bir iz var mı?!”

Bağırtım, kükreyen tank motoru yüzünden neredeyse savaş alanının gürültüsü kadar baskındı; bu yüzden Yüzbaşı Ahrens de sesini duyurabilmek için bağırmak zorundaydı.

“Raporlara göre hiçbir şey tespit edilmedi! Düşman sahte taarruzumuza kanmıyor olabilir!”

“Öyle görünüyor!”

Cevap verirken yakınlardaki hava bükülüyor. Bir havan mermisi rahatsız edici derecede yakına düşmüş olmalı. Düşman askerleri direniş gösterme konusunda fena iş çıkarmıyor. Üzerlerine yağan topçu ateşi hiç kesecek gibi durmuyor.

Savunma kalkanımı incelerken içine ne tür bir şarapnel saplandığını kestirmekte zorlanıyorum. Bir top mermisi mi, füze mi, yoksa uçaksavar topu mu?

Tanya koruyucu kalkanına parmağıyla hafifçe vurup acı bir tebessüm sergiler. Yerden ilerleyen, kendilerini koruyacak ne bir koruyucu filmleri ne de bir savunma kalkanları olan piyadelerin sınırlarına dayanmış oldukları kesindi. Ancak onlardan farklı olarak Tanya ve taburu, tank desantının bir parçası olma ayrıcalığına sahipti…!

İnsanları canlı kalkan olarak kullanmak konusunda hiçbir vicdan azabı çekmesem de, kendi bedenimle bir tanka kalkan olmak bana bile garip geliyor. Akıl silsilem tamamlanıp da bu saçma fikrin sahibinin kendim olduğunu anlayana kadar, böylesine akıl dışı bir fikrin kimin aklına geldiğini merak ediyorum. Kendi akıl sağlığımı mı sorgulamalıyım yoksa savaşın absürtlüğünü mü suçlamalıyım?

“Dünya bir barışsever için oldukça acımasız bir yer.”

Burada suçun kimde olduğunu bir kenara bırakırsak, düşmanın etkileyici ateş hacmi ve sahte taarruzumuza tepki vermeyişi, normal şartlarda yakıt ve mühimmat tasarrufu sağlamak adına topuklarımızı yağlayıp buradan kaçmamız gerektiğinin işareti olurdu.

Düşman topçu ateşinden başka hiçbir şeyle karşılık vermiyor, ya da en azından dışarıdan öyle görünüyor. Üssün kendisinde bu kadar az hareketlilik olması neredeyse tuhaf.

Sezgilerimin beni yanıltıp yanıltmadığını sorgulasam da, içimde bir heyecan dalgası da kabarıyor.

“Yüzbaşı Ahrens! Hissediyor olmaları gereken korkuyu göz önünde bulundurmalıyız. Ya sahte taarruzumuzu göz ardı etmiyorlarsa?! Ya doğrudan saldırımızın tamamını yok sayıyorlarsa?!”

“Bağışlayın komutanım, az önce ne dediniz?!”

“Saldırımızı yok sayıyorlarsa bu durumu nasıl yorumlarsınız diye soruyorum.”

“Bu doğru olamaz, değil mi?!”

Onunla aynı fikirde olmak istiyorum. Eğer düşman kendisini üssüne kapatıyorsa… Eğer bizi topçu ateşiyle savuşturmaya çalışıp dışarı adım bile atmıyorlarsa…

Muharebe Grubu bu fırsatı derhal değerlendirmeli, hem de hızlıca. Doğru hamle içeri uçmak, onları darmadağın etmek ve hayatta kalanları dağıtmak olurdu. Ancak bunu yapmak büyük bir kumar olurdu.

Bir düşman üssüne cepheden saldırmak ağır bedeller getirir. İyice düşünülmüş bir karşı taarruz hazırlamışlarsa, İmparatorluk kolayca püskürtülebilir.

İçgüdülerime inanmak istiyorum. Kişisel arzularımı işin içine kattığımda bu artık pek objektif bir karar olmuyor… …ama…

İster bir alay olsun ister bir tümen, o üssün içindeki her neyse en ufak bir yaşam belirtisi göstermiyor. Karşı taarruzda inisiyatif alma konusundaki bu mutlak ihmalkarlık, içeridekilerin köşeye sıkışmış porsuklar —ya da çantada keklik— olduğunu gösteriyor. Üslerinde tek bir delik açmak, çökmeleri için fazlasıyla yeterli olabilir. Hatta çökmelerinden de öte. İmparatorluk üssü tamamen ele geçirebilir.

Bir an için gözlerimi kapatıyor ve zihnimde potansiyel getirileri ağır risklerle tartıyorum. Bu üssü ele geçirme ihtimali ve iyi savunulan bir üsse saldırmanın tehlikeleri.

İpi göğüsleyip her şeyi riske atma fikri ızdırap verici, ancak sezgilerim deneyimlerimle destekleniyor —kan ve terle ödediğim harçlar bana bunun alınmaya değer bir risk olduğunu söylüyor.

Şansımızı denemeliyiz ve bu büyük bir hamle olmalı.

Zorlamalı keşif yapma zamanı geldi. Büyücülerin en iyi yaptığı şey budur.

“Büyücü taburu! Taarruza hazırlanın! Tekrar ediyorum, büyücü taburu, taarruza hazırlanın!”

Şiddet aygıtını çalıştırmak için net emirler. Savaşa hazır büyücü taburum tüfeklerini kavrayıp hesaplama mücevherlerinin devirlerini artırırken, her biri Tanya’ya sorgulayan gözlerle bakıyor; Tanya ise bu sorunun cevabını bir sonraki hitabında verecek.

“Zorlamalı keşif harekâtına girişiyoruz. Hedefimiz, düşman üssü! Tekrar ediyorum! Hedefimiz düşman üssü!”

203. Birlik, düşmanlarının kanına bulanmış kanlı bir büyücü taburuydu —ve bunu Paslı Gümüş unvanıyla en çok kişiselleştiren komutanı, Ren cephesindeki siperlerde savaşarak büyümüştü. Kıdemli askerlerin elmastan bile nadir olduğu bir çağda, dişlerini kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda bileyen bu büyücü taburu, İmparatorluk için paha biçilmez bir stratejik varlıktı —ve Tanya bu paha biçilmez varlığı tek bir taarruza yatıracaktı.

“Üslerinde saklanabileceklerini mi sanıyorlar?! Öyleyse biz de onların harp bekaretini bozmak zorunda kalacağız!” Hava Büyücü Taburu! Bizler gururlu yoldaşlarız! Ünvanlı büyücülerden oluşan taburumuz dünyayı yutacak! Neler yapabileceğimizi tüm dünyaya gösterme vakti geldi!”

Evet, büyücüler tank savar muharebesinde son derece üstündür. Tepeden yapılan bir taarruz karşısında tankın o zırhlı dış kabuğu pek bir anlam ifade etmez. 2

Hava savunma ateşine karşı mücadele etmek daha zor olsa da bunun da üstesinden gelebilirler. Anında yön değiştirebilme, göz açıp kapayıncaya kadar havalanıp inebilme yetenekleri sayesinde büyücüler, geleneksel uçaklardan bambaşka bir yörünge izleyebilirler; bu da onlara yaklaşan uçaksavar ateşine karşı çok daha üstün bir savunma sağlar.

Destek ateşi de büyücülerin bir diğer güçlü yanıdır. Söylemeye bile gerek yok, hızlı ve etkili hava ateş desteğinde patlama ve optik formülleri başı çeker. Bizler özünde uçan topçularız. Gerçek topçu birlikleriyle eş güdümlü kullanıldıklarında, hem topçu gözlemcisi olurlar hem de eksikleri tamamlayabilirler.

Yine de İmparatorluk Ordusu’nun hava büyücüleri esasen birer tazıdır. Varlıklarının yegâne sebebi, düşmanlarını ısırtıp parçalamaktır. Dönüştüğüm şeye karşı duyduğum tiksintiyi ve kabullenişi gizleyerek birlikleri topluyorum.

“Benim İmparatorluk tazılarım! Takip edin beni! Taarruza ben liderlik edeceğim!”

Havalanmadan önce birkaç emir daha haykırıyorum; askerlerimin, kendini adayıp öne düşmeye hazır bir komutandan başka bir şeye ihtiyacı yok. Yaveri her zamanki gibi arkasını kollarken, Tanya’nın peşinden gidiyorlar.

Yanımda Teğmen Serebryakov varken çoğu zorluğun üstesinden gelinebilir. Ya diğer astlarım? Onların takip edip etmeyeceği konusunda da endişelenmeye hiç gerek yok. Subaylarımın görevlerini yerine getirmeme ihtimali milyonda bir bile değil. İşte hava büyücülerinin en çok parladığı an bu! Yollarını kesen o sağlam tahkimatı yıpratıp aşındırmak, hatta belki içeri süzülüp orayı tek başlarına hâkimiyet altına almak.

Bütün bunları açıklamak zorunda kalmamalıyım. Bu kadarı her bölük komutanının kafasına zaten kazınmıştı; nitekim tank üstü indirme harekâtı yürüten dört bölükten üçü, taarruz emri verildiği anda hemen bir araya geldi. Mevcut kama düzenlerinde, üsse doğru hızla ilerlerken yere yakın seyrediyorlar. Düşman tüfeklerinin ve makineli tüfeklerinin baskı ateşi, koruyucu kalkanlarımıza karşı neredeyse etkisiz; ayrıca düşmanın bizi vurmasını en baştan zorlaştırmak için küçük kaçınma manevraları eklemek çocuk oyuncağı. Bunu bir İmparatorluk Büyücü Panzerkeil’i olarak düşünebilirsiniz. 3

Taarruza liderlik ederken, genelde saklı tuttuğum Elinium Tip 95’i çıkarıyorum. Özgür irademi kirletmesi karşılığında bu cihaz, en kalın koruyucu kalkanı sağlıyor.

“Rabbim ve kurtarıcım, yoluma ışık tut. Zorlukların peşinde, seninle yürüyorum. Dikenli bir dağa tırmanacak ve onun sarp zirvesinden senin şanını yücelteceğim.”

Ildoa topraklarını bu laf kalabalığıyla kirletirken, birbiri ardına optik yanılsamalar meydana getiriyorum. Bu, bir avcı uçağının hızıyla birleştiğinde başarılı bir taarruz için fazlasıyla yeterli olacaktır.

Şaşkına dönen düşman bu ani harekâta yetişecek vakit bile bulamıyor; ışıl ışıl büyüler gökyüzünü patlamalarla doldururken, çok geçmeden korkudan altlarına pisledikleri şeyle yeniden kucaklaşacaklar.

“Baskı altına alın onları! Her şeyi hâkimiyet altına alın! Benim taburum! Ezip geçin!”

Patlama formülleri üssü döverken, tek bir nüfuz etme formülü duvarı patlatıp geçiyor ve büyücülerin temas ettiği üs bölgesini yeryüzündeki bir cehenneme çeviriyor. Bahsi geçen köşenin dış duvarı taarruz karşısında kolayca çöküyor.

İster efsanevi bir kahraman ister başka biri olsun, üste her kim varsa yüreğine korku salmaya kararlı olan ve baskın konusunda uzmanlaşan 203. Hava Büyücü Taburu duvarları delip içeri giriyor.

Delip geçmek için en az bir top gerektiren kalkanlara sahip Ünvanlı büyücü sürüsü üzerlerine çullanırken, Ildoa Ordusu’nun iyi askerleri titreyen elleriyle tabancalarını çıkarıyor.

Gerçekten ateş edebilenler modern zamanın hakiki kahramanlarıdır. Önce nişan almaya çalışanlar ise bilge zatlardır. Fakat bu takdire şayan çabalarının hiçbiri, İmparatorluk savaş sanatının zirvesini hava büyücülerinde bileyleyen o zengin deneyimin karşısında hiçbir anlam ifade etmez.

Şimdi, karşılarındaki bu korkunç tehdit eşliğinde, cesur kardeşlerinin ezilişini izlerken hissettikleri o mutlak şok kim bilir ne denli şiddetlidir? Ele geçirilemez sandıkları üssün yerle bir oluşunu seyretmek ne kadar da ağır bir darbedir?

Sonuç basittir. İkinci savunma hattı, birinci hattın tek bir darbede çöküşünü izler.

“Demek ki sorunun üstüne topu topu otuz büyücü sürünce böyle oluyormuş.”

Tanya kendi kendine iç çekip arkasına döndüğünde yaverinin mahcup bir şekilde gülümsediğini görür.

“Yani… bahsettiğimiz kişiler biziz efendim. Başka bir büyücü grubu olsaydı durumun farklı olacağını düşünüyorum.”

“Gazi bir birlik olabiliriz ama bu şekilde dağılmaları düşman kuvvetleri hakkında çok şey anlatıyor.”

Ekleyecek başka şeyleri var gibi görünen Teğmen Serebryakov’u görmezden gelen Tanya, üsten ele geçirdiği anlaşılan telsizi alıp dinlemeye başlar.

“Kaos, kargaşa ve sıfır soğukkanlılık. Hımm, kaybeden bir ordunun gidişatına benziyor. Ah, duymak ne kadar da huzur verici.”

Tanya kulaklarına kadar sırıtır.

Sağlam bir savunma, ancak savunan taraf savunma yaparken inisiyatifi ele geçirmeye çalıştığı takdirde etkili olur. Dogmatik ve katı Federasyon bile savaşın başından itibaren inisiyatifi ele geçirme hırsı sergilemişti.

“Düşman, savunma savaşını sadece hattı korumaktan ibaret sanıyor. Anlaşılan savunmanın ne demek olduğunu unutmuşlar.”

Bu taarruzla birlikte, düşman kuvvetlerinin misilleme olarak ele geçirilen toprakları yeniden almaya veya imha etmeye henüz kalkışmamış olması, bana düşmanın savaşma azmi hakkında genel bir fikir veriyor.

Savunma savaşları misillemedir, süreci tıkanıklığa uğratma çabasıdır ve zaman kazanmak için alandan feragat etmektir; bunu yapmak için de her yol mübahtır. Ama şu aptallara bir bakın.

“Galiba Ildoalıları seveceğim, Visha.”

“O halde sanırım ben de taburun geri kalanı da onları seveceğiz efendim.”

“Eminim öyledir! Yüzbaşı Ahrens’in az önceki tepkisine bakılırsa, gerçekten de ortak bir mantığı paylaşıyoruz.”

Ortak bir mantık paylaşmak güzel şeydir. İki mesai arkadaşının iyi geçinmesi kutlanmaya değer. Her şey yolunda gidiyor.

Pekala, birlikleri arama vakti geldi.

“Yüzbaşı Ahrens, beni duyabiliyor musunuz?”

“Taarruz keşfi nasıl gitti?”

“Savunma hatlarını darmadağın ettik. Kusura bakmayın, size yapacak bir şey kalmadı.”

“Aman Tanrım…”

Telsizden gelen yüksek tank motoru gürültüsü bile yüzbaşının şaşkınlığını bastırmaya yetmiyor. Yine de tepkisi bu nida ile sınırlı kalıyor; nitekim Yüzbaşı Ahrens bu taburla, böyle haberleri sözlü olarak sorgulamaması gerektiğini bilecek kadar uzun süredir birlikte çalışıyor.

“O zaman… Sanırım şimdi düşmanı takip edip sıkıştırma sırası bizde?”

Bunun yerine, durumla ilgili bir soruyla karşılık veriyor. Ne zaman fikir sunması gerektiğini bilen iyi bir subay. Operasyonumuza daha fazla katma değer sağlama konusundaki şevkini takdir ediyor, kaliteli bir insan kaynağı olduğu için onu takdir ediyorum. Yine de bu memnuniyet verici yanıtını bir kenara bırakırsak, düştüğü ufak bir yanlış anlaşılmayı düzeltmem gerekiyor.

“Tam olarak öyle değil, Yüzbaşı. Onları takip etmeyi bekleyemeyiz.”

“Kraliyet ordusu yolda mı?”

“Hayır, pek sayılmaz!”

Tanya, gözlerinin önüne serilen bu beklenmedik manzarayı Yüzbaşı Ahrens de bu güzel haberin tadını çıkarsın diye ona aktarırken kendi coşkusuna yüzünü buruşturmaktan kendini alamıyor.

“Görünüşe göre düşman komutası bu mevziyi bırakmaya niyetli değil. Üslerinin başka bir kesimine çekilip siper alıyorlar. Anlaşılan onları takip etmemize hiç gerek kalmayacak. Zaten bizim için ayağımıza kadar burada kalacaklarsa ne gerek var?”

“Ne? Geri çekilip yeniden organize olmayacaklar mı?”

“Aklın ve mantığın gereği bunu yapmaları yönünde ama belli ki Ildoalılarla aynı mantığı paylaşmıyoruz. Savaşmak için bu üsse adeta çakılıp kaldılar.”

Bu kez yüzbaşı şüphesini gizleyemiyor.

“Bu gerçek olamaz, Albayım.”

“Nedenmiş o, Yüzbaşı?”

“Hemen arkalarında bir şehir var! Meskun bir mahalle kaçan bir sivil bile takviye birlikler gelene kadar dayanıp muharebeyi geciktirebilir. Ama siz bana kuşatılmak pahasına açık arazide kalacaklarını mı söylüyorsunuz?”

Düşmanın şehre doğru yöneldiğine dair en ufak bir belirti yok. Zengin bir tecrübeye sahip bir asker için, aksini yapmamanın imkânsız görülmesi gayet mantıklı. Yüzbaşı Ahrens’in düşmanın bu tutumu karşısında tam bir katıksız şaşkınlık içinde olduğu sesinden netçe anlaşılıyor.

İşte bu yüzden, medeni bir insan olarak ona bu bariz gerçeği öğretmeyi kendime görev ediniyorum.

“Sakin olun, Yüzbaşı. Dünyadaki çoğu ordu için bir şehre sığınmak söz konusu bile olamaz.”

“Ne? Hayır, Ildoalılarla kendi şehirlerinde savaşmayı canıgönülden istediğimi falan söylemiyorum ama…”

Hayır, hayır. Telsiz başında olmama rağmen elimle hayır işareti yapıyorum. Beni anlamıyor.

Yüzbaşının düşüncesi bu büyük savaşta çarpışan biri için doğru, fakat medeni bir insan olmanın son derece temel bir unsurunu unutmuş durumda.

“Bu insanlar topyekûn savaştan anlamıyor.”

“Ne demek istiyorsunuz, Albayım…?”

“Ildoalılar hâlâ akıl sağlıklarını koruyor. Büyücülere karşı kullanılacak tankları, topları veya Gatling tüfeklerini sivillerin yaşadığı yerlere sokmaktan ölesiye korkuyorlar.”

Bu büyük savaş için mantıklı ve olağan olan şey, dünyanın geri kalanı için tamamen kabul edilemez. Bu bana, İmparatorluk kuvvetlerini askeri gözlemci olarak görmeye gelen Albay Calandro’yu hatırlatıyor. Titriyordu. Doğu’daki savaşın vardığı durum karşısında titriyordu.

Tanya ve İmparatorluk’un geri kalanı bu savaşta çarpışmanın ne anlama geldiğini çoktan kabullendi, fakat dünyanın geri kalanı için bu, cehennemin en derin çukuru gibi görünüyor olmalı. Bu gerçekliğin tarafsız bir gözlemcisi olarak Tanya’nın, aralarındaki bu göreceli değer farkından kişisel bir çıkar hissetmesi işten bile değil.

“Düşman fazla medeni.”

Ve tam da bu yüzden…

Tanya alaycı bir şekilde kıkırdıyor.

“Bu medeni dostlarımıza, şiddet aygıtının ihtiyacı olan dozunu enjekte etmeliyiz.”

Tanya düşmanlarının zihnine girdiğine göre, artık kendini tutmasına gerek kalmadı.

“Semender Liderinden 8. Panzer Tümeni’ne. Düşman hattını seçeceğiniz bir noktadan yarın ve onları kuşatın.”

AYNI GÜN, 8. PANZER TÜMENİ

Askerleri yüreklendirme bahanesiyle alayın yanında bulunan Orgeneral Zettour, rahat bir edayla etrafta dolaşıp yakından tanıdığı her bir yüzü selamlıyordu; sıra şimdi vekil komutan Albay Lergen’deydi.

Düşmanla savaşmak tek başına yeterince karın ağrısı değilmiş gibi, generalin yanında oturup yarma harekâtının gerçekleştiğine dair raporu sabırsızlıkla beklemesi, sindirim sisteminde bambaşka bir düğüm yaratıyordu. İyi ya da kötü, bir askeri bürokratın demir maskesini takınmayı alışkanlık haline getirmiş olan Albay Lergen, yüz ifadelerini kontrol altında tutarken haritaya bakıyormuş gibi yaptığı sürenin zihinsel bir işkenceden farksız olacağını biliyordu. Bu yüzden albay, bir an önce feraha kavuşmak için dua ediyordu.

Kaderin bir cilvesi olarak, yüce bir güç bu zavallı ruha acımış olmalı ki duaları, koşturarak gelen bir muhabere subayı kılığında karşılık buldu. Heyecanlı subay, doğrudan ön cepheden gelen inanılmaz haberi —tam da beklediği o müjdeyi— içeren mesajı albaya uzattı. Albay mesajı okudu, kendi kendine başını salladı ve ardından metni memnuniyetle Orgeneral Zettour’a uzattı.

“‘Düşman hattını seçeceğiniz bir noktadan yarın ve onları kuşatın’ mı?”

General, Albay Lergen’in notunu okumayı bitirip sırıtırken çenesini sıvazladı.

“Öncü birliğin kararı bu demek.”

Yarbay Degurechaff’ın gerçekten de fevkalade geniş bir vizyona sahip olduğu söylenebilirdi. İmparatorluk üstün konumdaydı. Üstelik düşmanın ana vurucu gücü olan hava büyücüleri çoktan saf dışı bırakılmıştı. Gökyüzü de tamamen temizdi. Doğu ve batıdan çekebildikleri kadar kuvvet çeken İmparatorluk, şimdiye kadar hava üstünlüğünü korumayı başarmıştı. Elleri zaten güçlüydü ama yine de ön cepheden istenilen noktadan yarma harekâtı yapılabileceğine dair raporlar almak işlerin varabileceği en mükemmel noktaydı.

Orgeneral Zettour’un bir seçim yapması gerekiyordu. Düşünceli bir şekilde kollarını kavuşturdu.

“Evet.”

Düşman hattı boyunca irili ufaklı delikler açılmıştı, bu yüzden herhangi birinden sızıp yarılabileceklerine dair rapora katılıyordu. Yine de general, üslerini kuşatma fikri karşısında hazırlıksız yakalanmıştı.

Doğal olarak, kraliyet başkentini ele geçirmeyi düşünürken meskun mahal muharebesini en ince ayrıntısına kadar değerlendiren ilk kişi kendisiydi. Her şey Ildoalıların savunmayı nasıl yürüteceğine bağlıydı. En kötü senaryoda, Kraliyet Başkenti’ni fethetme planından tamamen vazgeçmek zorunda kalmayı kabullenebilirdi. Fakat düşmanın sahra birliklerini şehir dışında kuşatabilirlerse? O zaman dizginler tamamen İmparatorluk Ordusu’nun eline geçerdi. Hatta aynen bir önceki gece büyükelçiliğe telefon ettiği gibi, akşam yemeği için başkentlerine bile gidebilirdi.

“Ne düşünüyorsunuz, Albay Lergen? Görünüşe göre Albay Degurechaff, o keskin tazı burnuyla muazzam bir fırsatın kokusunu almış.”

“Katılıyorum, Komutanım.”

Albay hızlı bir yanıt ve baş sallamayla cevap verince Zettour’un yüzünde memnun bir tebessüm belirdi.

“O halde Albay. Sanırım sizin de sahaya inip koşuşturma vaktiniz geldi.”

“Bu işi başarmak için elimden gelen her şeyi yapacağım! Müsaadenizle efendim!”

Albay Lergen selam verdi ve ardından ilerleme emirlerini iletmek üzere komuta merkezinden süratle ayrıldı. Emir bekleyen 8. Panzer Tümeni’nin tamamı, onun talimatıyla tam gaz harekete geçti.

Bu ani tempo değişikliği neredeyse bir paniği andırıyordu ancak tam olarak yapmaları gerekeni yapan askerler topluluğu, kusursuzca akort edilmiş bir orkestradan farksızdı. Şapkalarını sallayan askerlere ve subaylara selam vermesi, önceden belirlenmiş bir uyumun ürünüydü.

General, taarruzun sonuçlarını duymasının çok sürmeyeceğini biliyordu. Mutlak bir zafer kazanacaklardı.

“Komik. Düşman çöktü mü, hep bir anda çöküyor.”

Düşman, İmparatorluk’un ağır taarruzuna karşı koyamıyordu. Zettour, sergiledikleri bu gösteri karşısındaki tatminsizliğini kendi kendine mırıldanmaktan alamadı.

“Ildoa ve Birleşik Devletler birliklerinin kurduğu savunma hattı sağlam görünüyordu ama bu sağlamlık yalnızca üslerin içindeki askerlerin iradesi kadardır.”

Bu ona, gözlemci olarak görevlendirildiği gençlik yıllarındaki bir dönemi hatırlattı. Hatırladığı kadarıyla, mevzi savaşında savaşma azminin önemi üzerine Rudersdorf ile tartışmıştı.

“Ben savunan tarafın avantajlı olduğunu iddia etmiştim, o ise her şeyden önce savaşma azminin önemli olduğunu savunmuştu.”

Bu sonuçlara bakılırsa, tartışmanın her iki tarafı da haklı görünüyordu.

Güçlü bir savaşma azmi olmadan içine saklanan askerlerin bulunduğu bir üs, kararlı bir saldırgan karşısında tutunamazdı. Öte yandan, bir üssün içinde güçlü bir savaşma azmine sahip savunmacılar varken orayı aşmak neredeyse imkânsızdı. Bu, aşikâr bir sonuç olarak kabul edilebilirdi. Yine de, savunanlar ne kadar istekli olursa olsun ya da üsleri ne kadar tahkim edilmiş bulunursa bulunsun, en nihayetinde ateş gücü ve ulusal güç galip gelirdi. Güç, her türlü savunmayı silip süpürme yeteneğine sahipti ve sonuç olarak ulusal strateji her şeyin başı ve sonuydu.

“Ağhh.”

Zettour homurdandı. İmparatorluk Ordusu’nun başkomutanıydı ve aptalca bütün dünyaya savaş açan yalnız bir adamdı. Dünyayı gerçekten alt edebilecek bir ulusal strateji üretebilmek için gösterebileceği hiçbir çaba yeterli olamazdı. Böylesine aciz bir konumda bulunmak ne kadar da yalnızlaştırıcıydı.

“İmparatorluk ve ordusu şüphesiz çok güçlü.”

Ulusunun elindeki tek şey, Ildoa’yı ve Birleşik Devletler’in yardıma gönderdiği askerleri pataklayabilecek yumruklardı. Zırhlı birliklerin merkezde yer aldığı İmparatorluk Ordusu’nun bu güç gösterisi adeta ders kitaplarından fırlamış gibiydi.

Bu, Yarbay Degurechaff ve Albay Lergen sayesinde mümkün kılınmış bir başarıydı. İmparatorluk Ordusu, başkentin dışında mevzilerini korumakta ısrar eden Ildoa Ordusu’nu kuşattı. Düşmanı kuşattıktan sonra müttefiklerinin yardımına koşan Birleşik Devletler kuvvetlerinin saldırısına uğradılar; İmparatorluk bu kuvvetlerin kuşatmayı yarmasına kasten izin verdi, ardından arkalarındaki gediği kapatıp kuşatmaya devam etti.

Eğer bu bir boks maçı olsaydı, yapılan manevra mükemmel şekilde icra edilmiş bir kontra yumruk olurdu. Yüzyılın ringinde düşmanı nakavt etmek için kullanılan tek bir kontra darbe.

Ildoa vatandaşlarının şehirden umutla izlediği askerlere ne mi oldu? Ringde yüzükoyun, kendilerinden geçmiş halde yatıyorlardı ve başkenti savunmasız bırakmışlardı.

Vatandaşlar savunmalarının yerle bir olduğunu fark ettiklerinde, İmparatorluk Ordusu 8. Panzer Tümeni Ildoa kraliyet başkentinin kalbine ayak basmıştı bile. Tabii ki bu hızlı tempo, İmparatorluk Ordusu’nun çaresizce ihtiyaç duyduğu bir şeydi. Yerli ve yabancı sivillerle dolu bir şehri kontrol altına almak… hata yapma lüksünü neredeyse sıfıra indiriyordu.

Albay Lergen komuta merkezini şehrin içine taşıdı ve hemen işgali yönetmeye, mantar gibi türeyen birçok yeni sorunla ilgilenmeye başladı… ki Orgeneral Zettour seviyesindeki bir adamın bu işlere müdahale etmesi gereksizdi.

Bunun yerine general, muhafızları tarafından üsten çıkarılıp aracına götürüldü. Daha kesin bir ifadeyle, işi tamamen albaya bırakıp kaçıyor değildi ama… orada bulunma amacı —yani moral vermek için yanında durduğu askerler— zaten inanılmaz bir başarı elde etmişti. Subayların çoğu, korumalarının görev başarıyla tamamlandıktan sonra generali oradan uzaklaştırdığını varsayıyordu…

Ancak Zettour, onların bu varsayımına uyma gereği duymadı. Koruma ekibinin nihayet kendisine nispeten özel bir alan tanımasından memnuniyet duyarak, bir sigara yakıp düşüncelere dalmak için vakit ayırdı.

Durum iyiydi. Düşman, bu ani taarruzla birlikte savaşma azmini kaybetmişti. Hayatta kalanların yeniden örgütlenip bir karşı taarruza geçme ihtimali vardı… fakat hemen yanı başında duran iyi bir koruması vardı.

Zettour zihninde riskler ile getirileri tarttıktan sonra şu sonuca vardı: Degurechaff önderliğindeki hava büyücüleri yanındayken, bu plan denenmeye değerdi.

Yani adını tarihe kazıma planı.

Dünyanın okuyacağı tarih kitaplarına kazınacak olan kendi adı olacaktı. Bunun gerçekleşmesini engellemek için can atmıyorsa, Ildoa’da hak iddia ettiği tam da bu anda tereddüt etmesi akıl dışı olurdu.

Nihayetinde askeri mantığın, siyasi ve ulusal talepler karşısında diz çökmesi gereken zamanlar vardı.

“Teğmen Grantz. Vaktiniz var mı?”

Genç büyücü teğmen koşarak generalin yanına geldi. Muhtemelen ciddi bir duruş sergilemek istiyordu ama yüz ifadesi sadece gergindi. Genç adamın içgüdüleri kuvvetliydi ama Zettour merhamet gösterecek durumda değildi. Bu yüzden genç adamı bir askerin anlayacağı dilden ikna edecekti.

“Beni başkente götürün. Acele etmeliyiz. Tereddüt etmek, bu muazzam fırsatı kaçırmamıza neden olabilir.”

“Emredersiniz komutanım!”

Grantz başıyla onayladı ve itaatkâr bir asker olarak hemen işe koyuldu. Hazırlıkları uzatmaya ya da zaman kazanmak için herhangi bir oyuna başvurmaya çalışmadı. Aksine, konvoy kısa süre sonra Ildoa başkentine doğru yola çıktı.

Ülkenin güzel yollarında rahat bir yolculuktu. Aracını koruyan hava büyücü bölüğü bir kenara bırakılırsa, sürüş için son derece keyifli bir gündü.

“Korumalarım başımın etini yemiyor. Nihayet kendime ayıracak biraz vakit bulabildim.”

Orgeneral Zettour, bu sessiz ve huzurlu anın tadını çıkarırken arabasının arka koltuğunda purosunu tüttürüyordu. Ancak iyi bir asker olan Üsteğmen Grantz’ın, tam olarak nereye gittiklerini merak etmesi çok sürmedi.

“Nereye gittiğimizi sormamda bir sakınca var mı acaba?”

“Başkente vardığımızda öğrenirsiniz.”

General muğlak ifadelerle yanıt verdi, ancak şehir sınırlarına girdiklerinde bu durumu sürdürmek daha da zorlaştı.

“Komutanım, saraya mı gidiyoruz, yoksa bir hükümet binasına mı? Yoksa yeni karargâhta Albay Lergen ile mi buluşacağız?”

“Ha? Ha, bu resmi bir ilerleyiş değil.”

Genç üsteğmen bu sözler karşısında tamamen afallamıştı. Muhtemelen generali, işgalle ilgili resmi bir görev için şehre götürdüğünü varsayıyordu… Aklının karışık kalması çenesini kapalı tutmasını sağlıyordu, bu yüzden pek de büyük bir sorun teşkil etmiyordu.

“Sanırım yeterince ilerledik.”

Zettour, Grantz’a genişçe gülümsedi. Bu kadarı bile zavallı çocuğun nasıl bir çıkmazın içine düştüğünü anlamasına yetti. Üsteğmen anında kaskatı kesildi. Bunu gören Zettour, komutan generali olarak nazikçe sordu:

“Ne dersiniz, Üsteğmen Grantz? Biraz yürümeye ne dersiniz?”

“Komutanım, arabadan inmeye niyetiniz yok, değil mi?”

Üsteğmen Grantz, arabanın dışına alenen temkinli bir bakış atarak üstüne bunu yapmaması için adeta yalvarmak adına elinden gelen her şeyi yaptı. Üstüne karşı gelemese de endişesini tam anlamıyla belli ediyordu. İyi bir genç adamdı ama bunun hiçbir hükmü yoktu.

“Caddenin ne kadar harika olduğuna baksanıza. Küçük bir yürüyüşe çıkmak istemem çok mu inceliksizce olur? Hadi dışarı çıkalım.”

Elbette Üsteğmen Grantz’ın endişeleri generalin gözünden kaçmış değildi.

Meskun mahal ortamı, onun güvenliğini sağlamakla görevli olanlar için tam bir kâbustu. Bu beton ormanın içinde her yönde kör noktalar vardı ve yüksek binalar düşman kesin nişancılarına sayısız görüş açısı sunuyordu. Düşmanca tavır içindeki sivil halk göz önüne alındığında, herkes potansiyel bir tehditti.

Koruma ekibini oluşturan seçkin hava büyücüleri için bile onu bu ortamda korumak son derece zorlu bir görevdi.

Ancak generalin gitmek istediği yer tam da burasıydı.

“Orgeneral Zettour, gerçekten burada yürüyüşe mi çıkacaksınız?”

Grantz generalin bunu yapmaması için yalvardı. Ne pahasına olursa olsun generalin fikrini değiştirmesini sağlamalıydı. Yine de o sadece bir üsteğmendi. Generale fikrini beyan etmesi bile küstahlıktı.

“Beni duymadınız mı? Kraliyet başkentinin düşüşü tarihi bir olaydır. Bu nadir fırsatı değerlendirip kasabada zafer yürüyüşü yapmalıyız.”

“Yürüyüş mü…? Şey, güvenlik gerekçeleriyle ben—”

“Güvenlik mi? Askersin sen evlat, kendine gel. Dünyanın benim korkak bir tavuk olduğumu düşünmesini mi istiyorsun?”

Aksi huylu General ona ters bir bakış atınca Grantz titremeye başladı. Terin üniformasının yakasını ıslattığını hissedebiliyordu, hatta başı bile dönmeye başlamıştı. Yine de generalin koruması olarak görevini yerine getirmesi gerekiyordu.

“Bağışlayın komutanım ama düşman topraklarındayız! Burası daha yeni ele geçirdiğimiz başkent! Dışarısı son derece tehlikeli!” Lütfen… arabada kalın!”

“Meseleyi yanlış anlıyorsun.”

“Ne demek istiyorsunuz efendim?”

“İmparatorluk Ordusu Genelkurmay İkinci Başkanı’nın arka koltukta bir korkak gibi saklandığını mı düşünsünler? Gizlenip sinmek benim için daha dangerous.”

Bir orgeneralin bu tarz terslemesi, alt rütbeli bir asker için tam bir kâbustu.

“Anlaşıldı efendim… Yürürken etrafınızı saracağız.”

“Kafan çalışmıyor mu senin? Belki de Albay Degurechaff’ın senin korumalık yapmaya uygun olmadığını söylediğinde onu dinlemeliydim. Dinle, bütün mesele zaten kendimi bir korkak gibi göstermemek. Beni uzaktan koruyun.”

Ve böylece orgeneral, keyfince arabanın kapısını açıp Ildoa yoluna adım attı. Başlangıç olarak Orgeneral Zettour, gayet doğal bir edayla sırtını esnetti. Ardından kollarını esnetip bir puro çıkardı ve güzel Ildoa gökyüzüne doğru dumanını üfledi.

Kaliteli bir purodan keyif alan bir adamın sade ifadesiyle yürümeye başladı. Yürürken dik duruyor, duman üstüne duman üflüyordu.

Şık ve parlak ayakkabıları taş yolda tıkırdıyordu; kendisini hazırlayan çalışkan emir erinin sayesinde kolalanmış pantolonu, sanki bir resmigeçitteymişçesine kusursuz görünüyordu.

Vakur bir edayla, yol boyunca ağırdan alarak yürüdü. Kurumlu yürüyüşü, dünyada hiçbir şeyden korkusu olmayan bir adamın öyküsünü anlatıyordu sanki.

Özellikle bu cadde tarihi yapılarla dolu gibiydi; orgeneral tıpkı tipik orta yaşlı sivil bir turist gibi arada sırada duruyor, oraya buraya çakılmış ve mekânın önemini anlatan metal levhaları okuyordu.

Burası düşman toprağıydı ve bu yaşlı turist bir orgeneraldi. Yaka iğnelerindeki rütbe işaretleri yeterince dikkat çekmiyormuş gibi, hemen arkasından bayrağında flamasını taşıyan sivil bir araç takip ediyordu. Bu manzaranın yarattığı katıksız korku, koruması Grantz’ın mide bulantısıyla başını döndürüyordu. Ya binalardan birinde bir keskin nişancı varsa ne olacaktı? Fark etmezdi ki, orgeneral apaçık ortadaydı. Onu indirmek için usta bir keskin nişancı olmaya bile gerek yoktu.

“Biraz daha hızlı yürümeniz mümkün mü acaba?”

Grantz kendi kendine mırıldandı ama adımlarını hızlandırmak için en ufak bir çaba göstermeyen Orgeneral Zettour, bu endişeyi tamamen Görmezden geliyordu. Denk geldiği tarihi mekânla daha çok ilgileniyor gibiydi, hatta arabadan bir fotoğraf makinesi getirmeye bile gitti.

Orgeneral, sanki bir hatıra fotoğrafı çekiliyormuşçasına güvenlik ekibini toplayıp poz bile verdirdi. Grantz içten içe kendini yiyordu ama orgeneral ona hiç aldırış etmeden durduğu yerde kısa bir mola verdi. Askerlerle kaynaşmak iyi subayların yaptığı bir şeydi fakat yine de… Grantz bir subay olsa da aynı zamanda orgeneralin güvenliğinden sorumluydu; dehşete düşmesinin sebebi de buydu.

Diğer askerlere puro ikram eden güler yüzlü orgeneral, adeta açık bir hedef gibiydi. Şehir sokaklarının sunduğu kamuflaj sayesinde, daha o gün silah sıkmayı öğrenmiş birinci yıl er bile onu rahatlıkla vurabilirdi.

Mevcut şartlar göz önüne alındığında, orgeneral adeta ecele meydan okuyordu. Sanki düşmanı buna kışkırtmaya çalışıyor gibiydi.

“Her an… her yerde…”

İzlerken düşünmekte bile zorlanıyordu. Her sokak başında bir düşman gören Grantz’ı, içini kemiren o katıksız huzursuzluk yakıp kavuruyordu. Peki ya orgeneral?! Olabildiğince keyifli bir şekilde, salına salına geziniyordu! Korumaları onu savunmak için orada olmazsa bu manzara neye benzerdi?!

Orgeneral Zettour’un korumaları da onun bu rahat tavrına kapılmış olmalıydılar ki, en ufak bir tedbir belirtisi göstermemeye başlamışlardı.

İyisiyle kötüsüyle, etraftaki Ildoalılar gruba kötü gözlerle bakmıyordu… fakat bir insanın ne zaman birini öldürmeye kalkışacağını kestirmek zordu. Grantz bunu Ren’deki, Arene’deki ve doğudaki tecrübelerinden biliyordu. Gökyüzü ne kadar mavi olursa olsun, Ildoa’nın da bir farkı olmadığını biliyordu.

Tehlike hissinin verdiği dürtüyle Grantz, sonunda komutanının üstüne doğru koştu.

“Ah, Teğmen Grantz. Puro ister misin?”

“T-teşekkür ederim efendim, ama ciğerlerime dikkat etmem gerekiyor. Düzenli olarak yüksek irtifada uçtuğumuz için sigara içmekten kaçınmamız hayati önem taşıyor.”

Anın getirdiği telaşla Grantz puroyu reddederken dürüst bir cevap vermişti ama ortadaki sorun solunum sağlığından çok daha vahimdi.

“Orgeneral Zettour, apaçık ortada ne kadar uzun süre kalırsak, kötü niyetli birilerinin bunu fark etme olasılığı o kadar artar. Tek bir yerde çok uzun süre kalmayalım.”

“Ah, Teğmenim. Çok masumsun. Çevrene bir bak hele.”

Orgeneral Zettour elini Grantz’ın omzuna koydu ve yüce gönüllü bir edayla konuştu.

“Tam olarak nerede bir tehdit görüyorsun? Bana sorarsan, şu an bulunduğumuz yerde tehdit edici hiçbir şey yok.”

“Şey, düşmanın saha ordusunu bozguna uğrattık.”

“O zaman endişelenecek ne var?”

“Haddimi aşmak istemem efendim ama ordularını yenmiş olsak da ortalıkta hâlâ pusuda bekleyen potansiyel düşmanların olduğu bir gerçek. Sizi güvende tutmak açısından bu durum ideal olmaktan çok uzak.”

Grantz bunu söylerken bir yandan da düşünüyordu.

Fazlasıyla açıkta ve savunmasızız. Siz bir İmparatorluk orgeneralisiniz, var olan en yüksek rütbeli generalsiniz! Ya birileri intikam peşindeyse? Ya da mükemmel bir atış yapmayı bilen hayatta kalmış bir asker veya dışarıda öylece bekleyen gözü dönmüş bir vatansever varsa?

“Çok kuruntulusun. Sana emretseydim beni Federasyon’daki cephe hattına bile götürürdün, değil mi? Güvenliğim hususunda senin gibi mükemmel bir bölüğe güvenmekle yanıldım mı yoksa?”

“Emirleriniz ne olursa olsun yerine getirmeye hazırız efendim.”

“O zaman bu konuda başımın etini yemeyi kesmeni emredersem keser misin?”

Grantz çatışmaya girmeye dünden hazırdı. Gerekirse orgenerali korumak için serseri bir kurşunun önüne kendini atardı. Fakat şehrin bu noktasında, siper olamayacağı çok fazla kör nokta vardı.

“Zorluk çıkarmak istemem efendim ama biz büyücüler sandığınız kadar her şeye kadir değiliz.”

Bir büyücü, başkalarını korumak için büyüsünü ve savunma kalkanını kullanabilse de… uçan kurşunlardan daha hızlı hareket edemezdi. Bölüğündeki askerler kelimenin tam anlamıyla gerçek birer yakın koruma bile sayılmazdı. Seçkin birlik olsalar dahi, Grantz’ın tecrübesizliği onu tedirgin ediyordu. Dahası, meskûn mahal ortamında birini korumak için tek bir bölüğün insan gücü kesinlikle yetersizdi.

Orgeneralin güvenliğini temin etmek için etraftaki tüm binaları aramaları gerekiyordu ama elinde yeterli asker yoktu. Elindeki bir avuç askeri etrafa dağıtmak, okyanusa bir damla su damlatmaktan farksızdı. Yapabileceğinin en iyisi, birkaçını önden yürütüp geri kalanını arkadan takip ettirmekti. Gerçi Grantz’ın zaten piyadelere emir verme yetkisi de yoktu.

Onlara emir vermesi gereken kişi orgeneralin kendisiydi ama o, kendi can güvenliğini zerre umursamadan Ildoa sokaklarında öylece yürüyordu. Üstelik insanla dolu sokaklarda!

Grantz bu absürtlüğün karşısında neredeyse ağlayacaktı. Orgeneral Zettour, teğmenin bu kasvetli ifadesinde bir kusur bulmuşçasına yüksek, gösterişli bir iç çekti.

“Teğmen Grantz. Hâlâ gençsin. Bugünü güzel bir zaferi kutlamak için değerlendirmeye ne dersin?”

“Albayımız bize zaferden sonra miğferimizin kayışını daha da sıkmamızı tembihlemişti.”

“Harika bir tavsiye. Gerçi bir insanın vermek zorunda kalmaması gereken türden bir tavsiye.”

Üstünün üstü olan bu adam istediğini söyleyebilirdi ama Grantz kendini ona hak vermeye veya karşı çıkmaya yetkili göremiyordu. Grantz kendisini eski bir sözü hatırlarken buldu.

Söz gümüşse sükût altındır. Eskilerin söylediği bir şeydi bu.

“Senin komutanın, başkalarının da tıpkı kendisi gibi yapabileceğine inanan bir canavar. Haksız mıyım Teğmen?”

“Albayımız son derece kabiliyetli biridir, neticede…”

“İmparatorluk Ordusu’nun binbir yüzü olduğu söylenir ama o, geri kalan herkesten fersah fersah üstün.”

Orgeneral Zettour, tatmin olmuş bir ifadeyle çenesini sıvazladı. Ardından ağzındaki puroyu düzeltip bir anlığına yeniden tadını çıkardı.

“Bununla birlikte, yeri geldiğinde sevinmeyi de bilmeli insan. Her fırsatı sonuna kadar değerlendirmeyi ihmal etmek, ruh sağlığını epey yıpratabilir.”

“İyi bir ilerleme katetmek, her şeyi bırakıp sevinmeyi gerektirir mi?”

“Şu başkente bir bakmanı istiyorum. Müttefiklerin mühimmatını ele geçirdik, bunca düşmanı ezip geçtik. Ve şimdi bu güzel başkent bizim.”

Orgeneral tiyatral bir edayla konuşuyordu fakat dediklerinde bir doğruluk payı da vardı. Grantz, ona öylece hak vermenin ne kadar kolay olacağını kendine hatırlattı.

Yine de Grantz, kendisine öğretildiği üzere acı gerçeklerden gözünü kaçırmayı reddetti. Karşısındaki bir orgeneral olsa bile kendisini hülyalara kaptırmayacaktı.

“Komutanım, düşman kuvvetleri sadece tek bir kanatta kaybetti.”

Gerçek gerçekti, dünya da dünya.

Grantz, dünyanın asla insanın arzuladığı gibi olmadığını, katı ve acımasız bir gerçeklikte yaşadıklarını idrak etmek zorunda kalmıştı.

İşte bu yüzden, ordusunun en tepe komutanıyla konuşurken bile kendi bakış açısını savunmaktan geri adım atmıyordu.

“Bugünkü zafer, olsa olsa küçük bir zaferdi.”

“Son derece haklısın.”

Orgeneral sigarasını yere tükürüp ezdi; yumuşak ifadesi anında sertleşirken Teğmen Grantz’ın gözlerinin içine ölümcül bir ciddiyetle dik dik baktı.

“Söylediklerin son derece doğru ve yerinde. Bu süssüz, olduğu gibi sözlerin için sana teşekkür ederim.”

Bunu söylerken teğmeni yakasından tuttu ve şaşırtıcı bir güçle kendine doğru çekti.

“İşte tam da bu yüzden o lanet çeneni kapatmanı istiyorum.”

Dondurucu bir şiddetle Grantz’ın kulağına fısıldadı.

“Ben… ne?”

“Aklın ve mantığın karşısında diz çökmeyeceksin.”

Orgeneralin eylemlerindeki amansız kararlılık, buz gibi ses tonundan netçe okunuyordu.

“Şimdi gülümse Teğmen.”

Orgeneralin arkadaş canlısı tavrı yok olmuştu; kelimeleri gergindi.

“Gülümse dedim; gerçek olmasına gerek yok. Aptal bir budala gibi gülümse. Bu bir emirdir.”

“Gülümsememi mi… istiyorsunuz?”

“Aynen öyle. Zayıflığını onlara gösterme. Sahte olsa bile umurumda değil, düşmanın İmparatorluk’un şu anda ne kadar vahim bir durumda olduğunu öğrenmesine asla izin vermeyeceksin,” dedi Orgeneral Zettour, az önce söyleyeceği her şeyi yutmak zorunda kalan Grantz’a sıfırın altındaki bir tonla fısıldayarak. “Tavrını bir kenara bırak. İyi rol yapmana gerek yok, sadece senden ne istiyorsam onu yap.”

Grantz dosdoğru orgeneralin gözlerinin içine baktı; ki bundan anında pişman oldu.

“Sen bir fatihsin. Kendi kendine söyle, ‘Ben güçlüyüm’ de. Bu konuda kendini kandırman gerekiyorsa bile umurumda değil. Yeter ki seni izleyen hiç kimseye bunun gerçek olup olmadığını anlama fırsatı verme.”

Orgeneralin gözlerine bakarken, hakiki bir hiçliğin derinliklerini gördü. Sanki dipsiz bir uçuruma bakmak gibiydi.

“Bütün dünyayı kandırmalısın. Güzel bir yüz takınmak çok bir şey istemek sayılmaz. Hadi, durma yap.” Kendini kandır.”

Ne diyordu böyle?

Askerler, akranların ve sıradan insanlar gözlerini sadece iki şeye dikerler. Rütbene ve yüzüne. Bu sana harp okulunda daha en başında öğretilen bir şeydir.

“A-aklımda tutacağım efendim.”

“Asla unutma. Gülümsemek bir subayın görevinin bir parçasıdır. Albay Degurechaff’ın emrinde çalışırken hiç mi bir şey öğrenmedin?”

O noktada Orgeneral Zettour durduğu yerde kendini toparladı. Çenesini bir kez sıvazladıktan sonra buruk bir şekilde kıkırdadı. Grantz’ın anlayabildiği kadarıyla bu, adamın bütün gün yüzünde beliren çarpıtılmamış ilk gerçek tebessümdü.

“Senin komutanın samimiyetle gülüyor olabilir. Burada yaptığımız şeyi içtenlikle eğlenceli buluyor olabilir.”

“Sonuçta albayımız…”

Grantz kendisini ona hak verirken buldu. Doğruydu, kadının yüzünde her zaman bir gülümseme vardı. İster kendini tiye alan bir sırıtış ister neşeyle mırıldandığı bir savaş marşı olsun, onun bir kez bile paniklediğini görmemişti. Tuhaftır ki, ne zaman sınırlarını zorlayıp çaresiz kalsa, komutanına bakmak her zaman kendi yüzüne de bir tebessüm kondururdu. Kendini bildi bileli, köşeye sıkıştığında onun en ufak bir sıkıntı emaresi gösterdiğini görmemişti.

Bir yanı, emir subayı Visha için de durumun aynı olup olmadığını merak etti ama bu bir tahminden ibaretti.

“Ne olursa olsun gülümsemeni istiyorum Teğmen. Gülümsemek önemlidir.”

Orgeneral Zettour’un kendi yüzünde de bir tebessüm belirdi.

“İmparatorluk Ordusu düşmanlarımızın canına okuyacak. Gazetelerde kendin göreceksin. Gücümüz tarihe geçecek.”

Gazetelerde muhtemelen bunu tasvir eden makaleler ve karikatürler yer alacaktı. İmparatorluk’un haşmeti, kudreti ve saçtığı o dehşet.

İşte bu yüzden orgeneral, genç teğmenin kulağına son bir düşünce fısıldayacaktı.

“Bütün dünyaya çizmelerimizin tadını iyice tattıracağız, duydun mu?”

1 Tanya “HAYIR!” demek istiyor! Fakat yapamayacağını biliyor. Patronuna karşı gelemez. Tıpkı katıksız bir orta kademe yönetici gibi, onun dalkavukluğunu yapmak zorunda.

2 Anlaşılan o ki tanklar ve diğer zırhlı araçlar yukarıdan gelen saldırılara karşı zayıftır; bu da üst kısımlarına saldırmanın onları saf dışı bırakmanın kolay bir yolu olduğu anlamına gelir. Bu aynı zamanda Carlo Zen evreninde pek çok yazım hatasına sebep olan sihirli bir kelimedir; bizzat kendim de sık sık “Top Down Attack/Top Up Attack” yazarak bu hataya düşüyorum. Yine de yayıncım, rastgele bir “Top Down Up” yazım hatasıyla bu konuda tüy dikmeyi başarıyor.

3 İlerleyiş için oluşturulmuş kama şeklinde bir tank düzeni. Bu esasen anti-tank savunmalarıyla ağır şekilde tahkim edilmiş mevzilere taarruz ederken kullanılır. Görünüşe göre tankçılar mevzilenmiş düşmanlarla savaşmaktan nefret ediyor. Bu arada anti-tank nişancılarının da tanklarla savaşmaktan nefret ettiği ortaya çıktı, yani hisler karşılıklı.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla