Youjo Senki Cilt 11 – Bölüm 5 / Sahne

Sahne

10 KASIM, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK GÜNEY SINIRI YAKINLARI, GECE

Albay Lergen’in hızlı bir şekilde buraya tayin edilmesinin ardından Sekizinci Zırhlı Alay, Genelkurmay Başkanlığı’nın ana teşekküllerinden biri olarak görülmeye başlanmıştı. Güney sınırına yönelik taarruzun öncülüğünü yapmak üzere katı emirlere uyacaktı.

En son teknoloji tanklar, şaşırtıcı derecede bol yakıt stoku ve İmparatorluk’un yetiştirdiği en iyi eğitimli askerlerle donatıldığı için taarruza liderlik etmek üzere seçilebilecek en doğru alaydı—gerçi bu raddeye geldikten sonra temel esasları tam olarak kavrayabilmiş herkes “en iyi” kabul ediliyordu.

Son yıllarda bir İmparatorluk alayının savaşa bu denli hazır olması nadir görülen bir durumdu. Savaş öncesindeki seçkin tümenlerle kıyaslandığında bile takdire şayandı.

İldoa’ya karşı yürütülecek mücadelede üstleneceği rolün hayati olacağını söylemeye gerek bile yoktu. Harekâtın her an başlaması beklenirken, yoğun olanlar yalnızca Genelkurmay subayları değildi. Dolayısıyla Albay Lergen, Korgeneral Jörg’ün kendisini çağırdığını öğrendiğinde, meselenin alayla ilgili olduğunu düşündü.

Albay Lergen birliğin komutanıydı. Ya yeni bir sorun çıktığını ya da halledilmesi gereken acil bir durum olduğunu varsayarak hızla komuta merkezine gitti fakat karşılaştığı manzara karşısında hazırlıksız yakalandı.

Komutan hiçbir yerde görünmüyordu.

Bunun ne anlama geldiğini merak ederek odaya bakındı, derken komutanın yaveri tek bir bakışıyla kendisini yanına çağırdı. Albay, ne olup bittiğine dair en ufak bir fikri olmadan subayı takip ederek komutanın özel odasına geçti.

Vardıklarında, komutanın yaveri albayı yalnız bırakacağını söyleyerek çevredeki personeli uzaklaştırdı ve odadan çıktı. Başka hiçbir açıklama yapılmayınca albayın içine bir şüphe düşmüştü. İçinde bulunduğu durumu tam olarak kavrayamamış olsa da Albay Lergen odanın sahibine dönerek usulünce selam verdi.

“Emirleriniz üzerine geldim efendim.”

Korgeneral Jörg başıyla onaylayarak “Hoş geldin,” dedi ve ardından buruk bir şekilde gülümsedi. Herhangi bir emir vermeden, yüzünde şaşkın bir ifadeyle tanıdık bir zarf çıkardı.

“Albay Lergen, Genelkurmay Başkanlığı’ndan sana gelen mühürlü bir mesaj var.”

“Bana mı?”

“Sen onların subayı olduğuna göre bana aldırış etmene gerek yok. Yine de ne hakkında olabileceğine dair birtakım tahminlerim var. Bahse girerim General Zettour’dan gelen özel emirlerdir. Muhtemelen senin için özel bir şeyler tezgahlamıştır. Baş ağrıtıcı bir şey olabilir ama onun sana yükleyeceği her türlü işin üstesinden gelebileceğini biliyorum.”

“Bir göz atayım… Umarım çok baş ağrıtacak bir şey değildir.”

Albay teşekkürlerini ilettikten sonra dikleşti ve mesajı okumaya başladı. Albay Lergen çok geçmeden, amirinin Dehşet ve Huşu Harekâtı’nın arkasındaki dâhi beyin olduğunu unuttuğu için kendine lanet edecekti.

Gözleri kararmaya başladı.

“…?!”

Dik durmaya çalışarak kendini toparlamaya gayret etti fakat baş dönmesine engel olamadı.

“Albay? Hey, bir sorun mu var?”

Korgeneral Jörg’ün endişeli sözleri Albay Lergen’in yüz ifadesini anında eski haline getirdi.

“Bağışlayın efendim, ben… sadece halletmem gereken bir şey olduğunu hatırladım.”

“O halletmen gereken şey bu emirlerle mi ilgili?”

Korgeneral, mesajı okuduktan sonra Albay Lergen’in bocaladığını görmüştü; bu yüzden şüphelenmesi son derece doğaldı. Artık albayın bu durumu gizlemek için yapabileceği ya da söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Ancak komutan, albayı azarlamak yerine omuz silkti ve acı bir tebessümle kıkırdadı.

“Kusura bakma… Sormamam gerekirdi.”

Bu konuda daha fazla üstelemeyecekti.

İyi ya da kötü, korgeneral teşkilatın bir ferdiydi ve bir İmparatorluk Askeri olarak ne zaman kendi işine bakması gerektiğini çok iyi biliyordu.

“Ne yapman gerekiyorsa yap. Fakat harekâtımızla ilgili tek bir şey sormama izin ver. Gidip ne yapacaksan yap, intikal etmeden önce biteceğine güvenebilirim, değil mi?”

“Evet efendim, uzun sürmeyecek.”

Albay Lergen’in odadan çıkmasına bir “Peki,” ile izin verildi. Vakit kaybetmeden en yakındaki askeri inzibat subayını buldu ve kendisine ordugahın en yakın uzun mesafe telgraf tesisine kadar eşlik etmesini emretti.

Görev dışı olan subayın gösterdiği direnç albay tarafından tamamen görmezden gelindi. Albay Lergen, çıkarılan her türlü pürüzü bir kenara iterek sarsılmaz bir kararlılıkla hareket etti. Telefon başındaki hoşnutsuz bir grup subay ve askeri dışarı atarak tek kişilik bir haberleşme odasına el koydu. Ardından askeri inzibata, tüm personeli odadan uzak tutmasını kesin bir dille emretti.

Doğal olarak üste telefonu kullanmak isteyen tek kişi Albay Lergen değildi. Bir subayın ya da askerin telefon etmek istemesi için pek çok farklı sebep vardı: ailesi, arkadaşları, sevdikleri ve işi. Her kademeden subaydan her türlü şikâyeti almasına rağmen Albay, Genelkurmay’ın kendisine verdiği yetkiyi kullanarak askeri inzibatın diğerlerini odadan uzak tutmasını sağladı.

Haberleşme odasında nihayet yalnız kalan Albay Lergen derin bir nefes verdi. Sırtından süzülen soğuk terleri hissederken titremekten kendini alamadı.

Yine de en kötüsüne kendini hazırlayarak ahizeyi kaldırdı.

“İldoa’ya uluslararası bir arama yapmak istiyorum.”

“Saatin geç olması sebebiyle ben…”

“Genelkurmay’ın yetkisine dayanarak, derhal bağlamanızı talep ediyorum.”

İmparatorluk santral görevlisini bu makul olmayan talebine uymaya zorladıktan sonra Albay Lergen not ettiği numarayı okudu.

“Affedersiniz efendim, ancak bu numara bir İldoa askeri tesisine ait. Burası bir askeri üs olsa bile, yalnızca İldoa mensuplarının kişisel işleri için bu numarayı aramasına izin verilmektedir…”

“Bu askeri bir meseledir. Sorgulama yetkinizin olmadığı bir mesele hem de. Yoksa kendi kafanıza göre İldoa ordusuna iletilecek bir mesajı engelleyeceğinizi mi söylemeye çalışıyorsunuz? Bu resmi bir aramadır. Eğer resmi bir itirazda bulunacaksanız, doğacak tüm sonuçların sorumluluğu size ait olacaktır.”

İldoalı santral memurunun itiraz etme çabası, albay “sonuçlar” kelimesini telaffuz ettiği anda boşa çıktı. Ancak belki de son direniş biçimi sayılabilecek şekilde, santral memuru aramayı bağlamak için iyice ağırdan aldı.

Nihayet bağlantı kurulduğunda, ilk çalışta ahize kaldırıldı.

“Alo, burası Nostrum askeri üssündeki İldoa Ordu Karargâhı.”

“Albay Calandro orada mı?”

“Bağışlayın ama adınızı alabilir miyim?”

Santral görevlisinin ses tonundan, albaydan ne kadar şüphelendiği kolayca anlaşılıyordu. Muhtemelen İldoa tarafında şans eseri santral nöbetine denk gelmiş bir subaydı. Sesindeki genç tona bakılırsa, görevlerini ihtimalen harfiyen nizamnameye göre yürütüyordu.

Bir subay için bu her zaman kötü bir şey sayılmazdı fakat bu tür bir katılık ancak vakit olduğunda tolere edilebilirdi—ve Albay Lergen’in vakti tükenmek üzereydi.

“Bu acil bir durum. Bana bir an önce Albay Calandro’yu bağlaman gerek. Önemli bir şey olmasa bu saatte şehirlerarası hattan arayacağımı mı sanıyorsun?”

“Arayan kişinin adını ya da arama sebebini bilmeden albaya çıkamam.”

Nizamnameden fırlamış gibi bir cevaptı. Bu atışmanın bir yere varmayacağını anlayan Albay Lergen, ahizeyi daha da sıkı kavrayarak telsizden bağırdı.

“İldoa Genelkurmayı’na neyin iletileceğine karar verme yetkisine sahip misin sen?!”

“İşte bu yüzden adınızı ve arama nedeninizi—”

“Boş lafı kes artık! Ona bir iş ortağından arama geldiğini söyle! Bu kadarı yeterli olacaktır! Albay Calandro’nun gecenin bu saatinde bile o telefonu kaldıracağına eminim! Yoksa sadece kendi yetkine dayanarak bu acil meseleyi engellemenin sonuçlarını üstlenmeye hazır mısın?!”

Albay Lergen bunu talep ederken Albay Calandro’nun keskin zekasına ve namına güveniyordu. Gönülsüzce de olsa santral görevlisi nihayet boyun eğdi.

Albayın telefonun birdenbire kesileceği yönündeki derin bir korkuyla boğuştuğu kısa bir bekleyişin ardından, nihayet beklediği kişiye bağlandı.

“Evet, ben Calandro. Kimin aradığını öğrenebilir miyim?”

Albay, İldoalı muadilinin bariton sesini duyduğuna daha fazla sevinemezdi. Şimdi rolünü oynama vaktiydi. Albay Lergen derin bir nefes aldı ve bu sözel manevra harbine girişmeden önce kendini toparladı.

“Benim, Albay Calandro. Sesimden ve konuşma tarzımdan kim olduğumu anladınız mı?”

“… Siz misiniz, Albay?”

“Adımı yüksek sesle söylemediğiniz için teşekkür ederim. Lütfen bundan fazlasını söyleyemeyeceğimi anlayışla karşılayın.”

Kimin dinliyor olabileceğini bilmiyorlardı. Uykusundan uyandırılmış olmasına rağmen Albay Calandro her zamanki kadar dinçti.

“Yapmayın. Siz olabileceğinizi sezdiğim için yataktan fırladım… Acil bir durum olduğunu varsayıyorum? Bakılırsa nöbetçi subaya bayağı bir veriştirmişsiniz…”

“Bürokrasiyle uğraşacak ne vaktimiz ne de lüksümüz var. Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.”

“Evet, elbette. Saat kaç olursa olsun, sizi bu kadar beklettiğim için özür dilerim.”

“Bu işimi kolaylaştırır…”

Hm? Albay Lergen, muadilinin ahizeden gelen yutkunma sesini duyabiliyordu.

“Peki, bu kadar acil olan şey nedir?”

“Şu an için, sadece sizi aradığım gerçeğini aklınıza kazımanızı istiyorum.”

General Zettour’un emirleri net ve basitti. Albayın, taarruza geçecekleri gerçeğini sızdırması gerekiyordu. Bunu kişisel bir iyilik gibi gösterip isimsiz bir bildirimde bulunması gerekiyordu. Dolaylı bir mesaj göndererek bir güven duygusu yaratabilir ve İldoa’nın sempatisini kazanabilirdi. Bütün bunların, işgalden sonraki müzakereler için diplomatik bir temas noktasını korumak amacıyla yapıldığı kendisine açıklanmıştı.

Böyle bir temas kanalının kalacağı fikri neredeyse komikti ancak albay, bilgi sızdırılacak kişinin kendisi için çoktan seçilmiş olması karşısında dona kalmıştı. General Zettour, sızıntı haberinin doğrudan İldoa Ordusu’na ulaşmasını sağlamak için General Gassman’ın çömezi olan Albay Calandro’yu bizzat seçmişti.

Albay, saldırıdan sonra müzakerelerin mümkün kalabilmesi için belli bir güven düzeyini titizlikle korumak zorundaydı. Ancak saldırının zamanı veya yeri hakkında onlara bilgi vermesine izin verilmiyordu.

Emirler yalnızca İldoalıların yaklaşmakta olan muhtemel bir belaya karşı teyakkuzda olmalarını çıtlatmasına izin veriyordu.

Bu kirli bir oyundu. Kesinlikle albayın parçası olmak isteyeceği bir şey değildi.

Şu ana kadar sarf ettikleri birkaç kelime bile, aramayı gerçekleştiren Albay Lergen’i ezip geçmeye yetmişti. Vermesine izin verilen bilgiler, zaman kısıtlamaları ve kendi içsel çalkantılarıyla sınırlandırılmış olarak elinden gelenin en iyisi buydu.

“Üzgünüm, Albay Calandro… Şimdilik söyleyebileceklerim bu kadar…”

Belki daha fazlasını söyleyebilme fikriyle boğuştu ancak boğazı o kadar kurumuştu ki neredeyse konuşamıyordu. Yaptığı şeyin eşi benzeri yoktu. Baskın düzenlemek üzere oldukları ülkenin üst düzey subayını uyaran, bir ordunun üst düzey subayıydı.

Zihninde, bunun harekâtın vazgeçilmez bir parçası olduğunu anlayabiliyordu. Diplomasi kapısının tamamen kapanmasını önlemek için yapılmış sinsice bir girişimdi.

General Zettour’un emirlerinde başka bir niyeti olmasına imkân yoktu. Aynı zamanda, Albay Lergen de idrak ediyordu. Bunu şevkle yapamayacağını biliyordu. Çünkü özünde canavar ruhlu bir Genelkurmay subayı değildi. O bir insandı.

Yine de bir şey söyleyecekti… söylemesi gerektiğini hissettiği bir şey.

“Albay Calandro… Sağlığınız ve harptaki bahtınız için dua ediyorum.”

Düşmanının harptaki bahtı için dua etmek, en iyi zamanlarda bile tuhaf bir şeydi. Hangi varlık düşmanları için yapılan böyle bir duaya icabet ederdi ki? Tanrı’ya mı dua etmeliydi yoksa şeytana mı?

Zihninden geçen bu semeresiz düşüncelerle ahizeyi sıkıca kavrarken, içinde bulunduğu bu garip durumun kendisiyle oyun oynadığını hissediyordu.

“Sizi gecenin bu saatinde aradığım için bağışlayın. Artık kapatmam gerek.”

Bu, albaya fazla vakitlerinin kalmadığını anlatmanın üstü kapalı bir yoluydu. Albay Calandro hiç tereddüt etmeden mesajı aldığını hissettirdi.

“Bilirsiniz, sizinle daha uzun konuşmak isterdim ama doğrusu benim de halletmem gereken bir şey olduğu aklıma geldi. Umarım yakın zamanda tekrar konuşabiliriz.”

“Ben de öyle umuyorum. Bu gece sizi aramamın nedenlerinden biri de buydu… Telefonda daha fazla kalamayacağım için beni bağışlayın.”

Bunlar son sözleri oldu ve telefonu kapattı. Bitkin düşen Albay Lergen koltuğuna yaslandı ve omuzlarındaki gerginliğin akıp gitmesine izin verdi. Bu durum onu gerçekten sınırlarına kadar zorlamıştı.

Albaya iletmesi gerekeni iletmiş olsa da, bu arama sözlü iletişimin ulaşabileceği mutlak sınırları öğrenmesi adına mükemmel bir fırsat olmuştu. Bu durum, diplomat rolünü üstlendiği dönemde tohumları atılan Danışman Conrad’a duyduğu saygıyı daha da pekiştirdi.

“Bir asker talihsiz kaderine mahkûm olabilir ama bir diplomat… asla olmak isteyeceğim bir şey değil.”

Genelkurmay’ın emirleri doğrultusunda hareket ediyor olsa da, az önce yaptığı şey vatana ihanetle eşdeğerdi. Üstüne çöken ağır baş dönmesini bastırmaya çalışan Albay Lergen sigarasına uzandı.

“Böyle bir şey asla benim aklıma gelmezdi…”

İmparatorluk Ordusu, Albay Lergen ve Albay Calandro üzerinden diplomatik temas kanalını korumaya çalışıyordu. Uyarısı düşmana manevra alanı sağlayacak olsa da, bu dostluk gösterisi diplomatik ilişkileri gerçekten açık tutmaya yarayacak mıydı?

Böyle bir düşünce garipti fakat denenmeye değer hissettirecek kadar da ikna ediciydi.

İldoa’nın, İmparatorluk’un bu diplomatik kanalı koruma arzusunu anlayıp anlamadığını merak etti. Albay Calandro’nun görüşmenin sonunda bir sonraki konuşmalarından bahsetmiş olmasına bakılırsa öyle olduğunu varsaydı. Buna dayanarak, İldoa’nın müzakere etmeyi reddetmeyeceğine inanmak makul görünüyordu.

“İmparatorluk’un bu bilgiyi aktarmak için bundan daha uygun bir kanal bulabileceğini sanmıyorum… Yine de elde ettiğim başarıdan ötürü sevinmeli miyim, emin değilim.”

Planları bir baskın taarruzuydu; yine de yaptığı bu telefon araması, baskın unsurunu zayıflatacak bir uyarı işlevi görecekti. Standart askeri mantıkla bakıldığında bu akıl almaz bir fikirdi.

Bir yanı yaptığının neden gerekli olduğunu anlasa da, emrini başarıyla yerine getirdikten sonra kendisini bu kadar huzursuz hissedeceğini hiç düşünmemişti.

Bu nahoş duygu tarif edebileceği bir şey değildi; bu yüzden hissettiği şeyleri dumanla boğmaya çalıştı. Ciğerlerini sigara dumanıyla doldurduktan sonra Albay Lergen’in yapabildiği tek şey, hissettiklerini koyu gri bir duman bulutuyla dışarı üflemek oldu.

“Olaylar nasıl bu hale geldi…?”

Hiçbir zaman böyle bir subay olma niyetinde olmamıştı.

İdeal bir kurmay, ideal bir asker olacağından zihninde en ufak bir şüphe yoktu. Stratejiler üretmek onun işiydi. Birliklerine komuta ederken kurşun yemeye bile hazırdı.

Gelgelelim şu an durduğu yer burasıydı. Muhtemelen pek çok askerinin hayatına mal olacak bir arama yapmıştı. Albay Lergen başını salladı ve ardından ağzındaki sigarayla şapkasını düzeltti.

Böyle zamanlarda bir askerin yapması gereken en doğru şey önündeki göreve odaklanmaktı. Albay, bu sonraki harekâtta öncü birliğe liderlik etme onuruna sahipti ve bir subay olarak yapılması gerekeni yapmak adına inisiyatif almak onun göreviydi.

Albay tüm bunların yalnızca eylemlerinin bir bedeli olduğunu biliyordu. Önündeki görevden kaçmayacak kadar dürüst bir subaydı ama onu tüm kalbiyle benimseyecek kadar güçlü de değildi.

Yine de…

“Bana verilen emri yerine getirdim. Artık geriye sadece taarruza liderlik etmek kaldı.”

Ayağa kalktı, ardından Sekizinci Zırhlı Birlik’in komuta merkezine gitmek üzere haberleşme tesisinden ayrıldı. Askeri inzibata bölgeden ayrıldıklarını söyledi ve kendisini buraya getiren zırhlı araca geri bindi; çok geçmeden içine bir rahatlama duygusu yayıldı.

Komutana döndüğünü tekmil verip harp odasına geçtiğinde omuzlarındaki yük hafifledi.

Bir harp haritasına bakmak, haberleşme odasındaki bir telefon kadranına bakmaktan zihnen çok daha az yıpratıcıydı.

“Başlamamız uzun sürmeyecek…”

Harekâtın şafak vaktiyle, güneşin doğuşuyla birlikte başlaması planlanmıştı. Albay Lergen, kafasını dağıtmak için acı bir kahve içmeyi düşünürken buruk bir şekilde gülümsedi.

“Kafamı dağıtmak, ha…? General Zettour gerçekten de söyledikleri gibi aşağılık bir düzenbaz.”

Stresi hafifletmek amacıyla başka bir harp sahasına gönderildiği fikrinin kocaman bir yalandan ibaret olduğu ortadaydı. Belki tüm bunların içinde albayın ruh sağlığına dair ufacık bir düşünce payı da vardı ancak generalin onu buraya göndermesindeki asıl niyet, stratejik ve kurnazca bir diplomatik kozdu.

Hayır.

Albay Lergen bakış açısını kastı olarak değiştirdi.

“Sözlü görevimi yerine getirdim. Şimdi aynı şeyi harp sahasında yapmalıyım.”

AYNI GÜN, İLDOA SINIR KOMUTANLIĞI

Albay Lergen’in mesajının iletilip iletilmediğine gelince: Kesinlikle iletilmişti.

Gecenin bir yarısı yapılmış ansızın bir aramayıdı. Açıkçası içeriği, anideliği kadar imalıydı. Aptal bir istihbarat ajanı bile, aramanın içeriğinden ziyade böyle bir aramanın gerçekleşmiş olması gerçeğine daha fazla önem verirdi.

Bu bakımdan Albay Calandro, hayal gücünden yoksun olmaktan kesinlikle çok uzaktı.

Aksine, İldoa Ordusu için mükemmel bir istihbarat subayıydı. Telefonu kapattığı an harekete geçti. Bu anlamda Lergen’in sözleri işini görmüştü.

Mesajı alan kişi, hâlâ elinde tuttuğu ahizeyle hızlı ve kararlı adımlarla harekete geçti. İlk yaptığı şey gecenin ortasında alarm çaldırarak tesisteki tüm subayları uyandırmak oldu.

Yarı uykulu haberleşme subaylarını doğruca masalarının başına geçirip gerekli tüm makamları uyarmalarını sağladı. Aramanın ayrıntılarını elden ulaştırmak için bir subay gerekecekti ancak zamanın kritik olduğunu bildiğinden ilk raporunu hızla gönderdi.

Albay Calandro gerektiğinde büyük bir basiretle hareket edebiliyordu.

“Ulaşabileceğiniz en yüksek rütbeli subaylara bağlayın beni! İmparatorluk tarafında bir şeyler oluyor. Büyük bir şeylerin patlak vermek üzere olduğunu öngörüyorum!”

“Böyle bir saatte komuta kademesini ayağa kaldırmamızı mı istiyorsunuz? Üstelik böyle bir görüşmenin telefon üzerinden yapılması bile usule aykırı…”

Muhafazakâr haberleşme subayları yönetmeliklere harfiyen uymaya çalışsa da Albay Calandro emrinde kararlıydı.

“Dediğimi yapın.”

“Fakat Albay’ım…”

“Onları şimdi uyandırmazsak, tepemize yıldırım düşeceği kesin.”

Duvardaki saatin kaçı gösterdiğinin hiçbir önemi yoktu.

Ortada acil bir durum vardı ve albay bunun gayet farkındaydı.

“Bağışlayın Albay’ım, fakat kaynağınızdan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Sivil olduğu anlaşılan birinden gelen anilikle yapılmış bir telefon aramasıydı bu. Bunun yeterli bir gerekçe olduğunu sanmı…”

“Bilgi kaynağımı mı sorguluyorsun, subay? Bak, buradaki küçük dostum sana bilmen gereken her şeyi anlatacaktır.”

Albay Calandro tabancasını subaya doğrulttu.

Albay Lergen, mesajını alan adamın sahip olduğu çelik gibi iradeye muhtemelen minnettar olmalıydı. Albay Calandro’nun, Albay Lergen’den gelen bu telefona güveni tam görünüyordu.

“Ş-şaka yapıyorsunuz herhalde, Albay’ım.”

“Evet, şimdi derhal işini yap da bunun bir şakadan ibaret kalmasını sağla. Hemen şimdi diyorum, subay.”

Albay Calandro, dediğini yapmazsa adamı oracıkta vurmanın eşiğindeydi. Taş gibi sertleşmiş yüzünde en ufak bir tereddüt kırıntısı bile yoktu; bu da odadaki herkes için durumun vahametini gözler önüne seriyordu.

“Böyle bir vakitte bize ulaştılar. Bir blöf olsa dahi nasıl karşılık vereceğimizi belirlemek için derhal harekete geçmeliyiz!”

Albay Lergen bir Genelkurmay subayıydı. Sırf arkadaşlık olsun diye arayacak bir adam değildi.

Birlikteki geçmişlerine bakıldığında adamın bir istihbarat ajanı olduğuna dair tek bir emaresi de yoktu.

Asıl sorun, onun gibi birinin neden bu kadar acil bir arama yaptığıydı?

Albay Calandro’nun benliğindeki her bir hücresi, hızlı hareket etmesi gerektiğini haykırıyordu. İmparatorluk’un niyetleri hususunda şüpheleri daha önce de haklı çıkmıştı.

Kalıcı bir barışın tadını çıkaran Ildoa için albayın çabuk karar verip derhal harekete geçme yeteneği biçilmiş kaftandı.

Ildoa’nın eşi benzeri görülmemiş bu barış dönemi karşısında, General Zettour dâhil hiç kimsenin Lergen’in aramasını bu kadar ciddiye alması beklenmezdi.

Yine de ortada… o gece yayılacak uyarıda hayati bir yanlış yönlendirme bulunuyordu.

Albay Calandro’nun üstlerine yapacağı uyarı, gerçekten de İmparatorluk tarafında garip gelişmelerin yaşandığına işaret edecekti.

Bu bakımdan uyarısı isabetliydi. Büyük bir şeylerin patlak vermek üzere olduğundan emindi. Albay Calandro, üstlerinin raporu eldeki bilgiler ışığında analiz edeceğine inanıyordu. Şüphesiz Ildoa Genelkurmayı da tam olarak bunu yapmaya koyuldu.

İstihbarat analistleri, İmparatorluk’taki son gelişmeler hakkında bulabildikleri tüm bilgileri toplamak için derhal harekete geçti. Gecenin bir yarısı çağrılmış olmalarına rağmen, ajanlar inanılmaz bir verimlilikle çalıştı. Mesajın neye işaret edebileceğine dair ilk hipotezlerini oluşturmaları uzun sürmedi.

Ne var ki bu hipotez, bir İmparatorluk vatandaşının kulağına gitseydi kafasını darmadağın ederdi. Düğmeler daha ilk analizden itibaren yanlış iliklenmeye başlanmıştı.

“Bu acil bir durum! İmparatorluk’ta siyasi bir çatışma baş göstermiş olabilir…!”

“Derhal İmparatorluk başkentindeki büyükelçiliğimize mesaj çekin! Orada neler olup bittiğini kesin olarak öğrenmeliyiz…”

“Siyasileri ve hükümet politikaları hakkında bilgiye ihtiyacımız var…!”

Uyarı gönderildi. Analistler de acil bir durumun tırmanmakta olduğunu öngörebilmişlerdi.

Ancak sorun şuydu ki, insanlar genellikle kendi değer yargılarına dayanarak değerlendirme yaparlardı. Başkalarının da kendileriyle aynı şekilde düşündüğüne inanırlardı.

Kültürlü Ildoalılar, yalnızca kendi işleyiş mantıklarına göre düşünebiliyorlardı. Bilge Ildoalı analistlerin sonunu getiren şey de tam olarak bu son derece incelmiş zihinleri olacaktı.

Analistler ne yazık ki İmparatorluk siyasilerinin artık kendileri gibi incelmiş bir zihniyete sahip olmadığını unutmuşlardı.

Başka bir deyişle, uluslarının başına gelmek üzere olan şey en çılgınca hayallerinin bile ötesindeydi—çünkü komşuları şiddeti sıklıkla tek çözüm yolu olarak görüyordu. Böylece Ildoalı analistler, durumun bambaşka bir şey olabileceğinden en ufak bir şüphe dahi duymadan tüm güçlerini İmparatorluk’un siyasi arenasının yeniden değerlendirilmesine adayacaklardı…

11 KASIM BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Genelkurmay Başkanlığı’ndaki odalardan birinin duvarında bir saat asılıydı. Odadaki tüm gözler, saatin yelkovan ile akrebinin daireler çizerek yavaşça ilerleyişini izliyordu.

Oda, huzur ile huzursuzluğun harmanlandığı yoğun bir atmosferle dolup taşıyordu.

Kolalanmış gıcır gıcır üniformaları ve gösterişli kordonlarıyla şıklık yarışı içindeki Genelkurmay subayları, saatin her tıkırtısını izlerken huzursuzca kıvranıyorlardı.

Subaylarının aksine, General Zettour olabildiğince sakindi.

Gerginlik sanki ona hiç teğet geçmiyordu. Yaklaşmakta olan şeylerle hiçbir alakası yokmuşçasına keyifle purosunu tüttürüyor, hatta okumak için bir kitap çıkarıyordu.

Sayfaları çevirirken yüzünde bir tebessüm beliriyordu.

Okuduğu sulu komediye kendisini kaptırmışçasına, tebessümünü gizlemek için purosunu nazikçe kenara bırakıyordu.

“Dünya bir sahnedir, insanlar da birer oyuncu. Ah, klasikler nasıl da bu kadar ilgi çekici olabiliyor.”

İlginç anekdotları not etmek generalin hobilerinden biriydi. Fakat burası kesinlikle hobilerle uğraşılacak yer ve zaman değildi; bu da generalin tüm dikkatini toplamayı rica etme görevini yaveri Yarbay Uger’e yüklüyordu.

Yaver olmanın kesinlikle en zor yanlarından biri buydu. Keyfi yerinde olan bir üstü bölmek asla kolay değildi. Yine de harekâtın başlamak üzere olduğu düşünüldüğünde…

“Efendim… Keyfinizi böldüğüm için özür dilerim fakat…”

“Evet, Yarbay Uger? Bu kitabı sen de mi okumak istiyorsun? Bitirdiğimde sana ödünç vermekten memnuniyet duyarım.”

“Hayır, efendim… “Haddimi aşmak istemem ama ben…”

“Okumayı o kadar mı çok istiyorsun? Romantik romanların bu kadar meraklısı olduğunu bilmiyordum. Neyse, tavsiye edebileceğim bir tane daha var. Kadınlardan nefret eden bir adamla erkeklerden nefret eden bir kadının birbirine aşık olmasını anlatıyor.”

Uger üstüne bakıp yüzünü ekşitti; kendisiyle eğlenildiğini fark ettiğinde General Zettour purosunu ağzında çoktan doğrultmuştu bile.

Dışarıya kocaman bir duman bulutu üfleyişinde öylesine rahat bir hava vardı ki. Rütbesi gereği Yarbay Uger, üstünün bu takılması karşısında yüzünü buruşturmaktan başka bir şey yapamazdı.

Ve tabii ki General de gayet rahat tavrını sürdürdü.

“Hepiniz fazla gerginsiniz. Belirli bir odaklanma düzeyini korumak önemlidir ama kendinizi endişeye kaptırmamalısınız. Sahadakilerin görevlerini yerine getireceğine güvenmek zorundayız.”

“Bana kalırsa bu gerginlik insanın alışabileceği türden bir şey değil.”

“Kafanın karışmasına izin verme, Yarbay. Tarafsız bir ülkeye ilk kez sal saldırıyoruz, değil mi?”

“Doğru… Tarafsız bir ülkeye karşı düşmanca eylemleri ilk kez bizim başlatıyor olduğumuz konusunda haklısınız.”

Yarbay Uger bir mendil çıkarıp alnındaki teri sildi.

General konuyu açana kadar bunu düşünmemişti ama haklıydı. Bir savaşı başlatmanın getirdiği o ağır gerginlik hissi, odadaki herkes için bir ilkti. Diğer tüm harekâtlardan önceki anlara kıyasla çok daha sinir bozucuydu.

Yarbay Uger’in sırtından soğuk terler boşanıyordu. General’e şöyle bir göz attı… ve burnunu yeniden kitaba gömmüş olan General Zettour’un bu haline şaşırsa mı yoksa hayran mı olsa bilemedi. Bir an bocalasa da, üstünün bu kendinden emin duruşunu güven verici buldu.

Yine de sinirlerini başka türlü yıpratan o sessizliği bozmak için aklındakileri pat diye ağzından kaçırıverdi.

“Muharebeye planlanan saatte başlanması öngörülüyor. Tek duam, yine planlanan saatte sona ermesi.”

“Yarbay Uger… Sen hâlâ bir insandın, unutmuşum.”

“Efendim?”

General, Yarbay Uger’e sırıtarak baktı.

“Genelkurmay subayları iblisin akrabalarıdır. Özellikle de hesap yaparken bu böyledir.”

Hesapların bir ürünü olduklarında, başarı da başarısızlık da hatasız olurdu. Genelkurmay subaylarının şeytanı ayrıntılara gizlemesi, insan zekasının sınırlarını zorlaması ve zaferi kaderin pençesinden söküp alması gerekiyordu. Topyatun savaş, onların birer canavara dönüşmesini talep ediyordu.

“Başarımız için dua mı etmek istiyorsun? Bu bir insanın yapacağı şeydir. Dua etme işini asker olmayan birilerine bırakabilirsin. Bizim izleyeceğimiz yol farklı.”

İnsanların çoğu saatin tik taklarını izlerken kaygıya kapılırdı. Yine de Zettour, akranlarına yolu gösterebilecek tek savaş vaiziydi.

“Bunu sakın unutma.”

Hakiki bir subay olan o kibirli, entelektüel canavar, şu anda zaferinden adı gibi emindi. İnce elenip sık dokunarak hesaplanmış rakamlar asla yalan söylemezdi. Umuda kapılarak hata yapan insani yanını bir kenara fırlatıp atmıştı.

“Bir Genelkurmay subayı neden sıradan bir insana kaybetsin ki? Kibirli olduğumu mu düşünüyorsun? Haklısın. İnisiyatifi ele geçirmiş bir Genelkurmay subayı, bir planı hiç aksatmadan sonuna kadar götürebilir. Zaferin yarısı hazırlık aşamasında kazanılır.”

Savaşın sisinin her zaman var olacağını ve sürekli bir direnişle karşılaşılacağını kabullenebilirdi; bunlar kucaklanması gereken gerçeklerdi. Kesin sonuçlu hamleler yaparken belirli bir düzeyde iç çatışma yaşanması da anlaşılabilirdi. Yiyecek sıkıntısı yaşanmaması için ikmalin çok iyi yönetilmesi gerekiyordu. Tüm bunlar ana plan oluşturulurken hesaba katılmıştı.

Bir Genelkurmay subayının yeteneğini tavırlarıyla değil, elde ettiği sonuçlarla kanıtlaması gerekirdi. Şiddet aygıtının çarkları, insan gücünün elverdiği en iyi durumda tutulmalıydı. Düzenli olarak parlatılan o çarklar, kendi içlerinde adeta birer tanrı gibiydi. Ya da belki de asıl iblisler bu çarkların içinde barınıyordu. Savaş makinesinde hiçbir arızaya yer yoktu.

General Zettour, astını teselli etmek istercesine yumuşak bir ses tonuyla konuştu.

“İlk darbenin başarılı olacağından hiç şüphe yok.”

Yarbay Uger, General’in sözlerinin büyüsüne kapılmıştı; General de bu ilgiyi karşılıksız bırakmayıp nazik bir edayla açıklamasını sürdürdü.

“Çünkü anlayacağın… Ildoalı dostlarımız savaşı yalnızca kendi hayal güçlerinde tecrübe ettiler. Gerçek bir muharebenin ne getireceğine dair hiçbir hazırlıkları yok.”

“Baskınımızın bu kadar etkili olacağına inanıyor musunuz?”

“Onları yataklarından tekmeyle fırlatmak üzereyiz. Kaybetmemizin mümkün olup olmadığını sorguluyorum doğrusu. Sonuçta ordumuz bir aslanın karşısına çıkmaya hazırlanan bir ev kedisi değil ya.”

General büyük bir özgüvenle konuşuyordu. Ancak özgüveninden daha çok şey anlatan şey, gözlerinde parıldayan o sarsılmaz kararlılıktı. Gülümseyişiyle kısılan gözlerinde en ufak bir neşe kırıntısı bile yoktu.

Yarbay Uger, kazara doğrudan o gözlere bakınca gayriihtiyari yutkundu. Üstünün muazzam yeteneklerinin —neredeyse kusursuz düzeyde— zaten farkındaydı, ancak bu marifeti şimdiye kadar yalnızca harekât bağlamında görmüştü. General’in strateji alanında da bu derece vahşi olabileceğini düşünmek dehşet vericiydi.

O anda Yarbay Uger belki de biraz fazla rahatlamıştı. Yüzünde meraklı bir ifade belirdi. Belki de içinde bulundukları beklenmedik şartlardan ya da İkinci Başkan Zettour’un her zaman bir B planı olduğunu duyduğundandı.

Durum her ne olursa olsun, düşüncesini henüz zihninde tam olarak toparlayamadan laf ağzından dökülüverdi.

“Peki ya bu iş başarısızlıkla sonuçlanırsa ne yapacağız?”

Yarbay Uger sorduğu andan itibaren bu sorudan pişmanlık duydu. Olası bir stratejik hezimet konusunda odayı sarmış olan o muazzam kaygı düşünüldüğünde, bu soruyu sormak oldukça patavatsızcaydı. Yarbay özür dilemeye hazır bir şekilde dimdik hazırola geçti, ancak General Zettour eliyle rahatlaması yönünde işaret etti.

General okumakta olduğu romantik komediyi kapattı… ve eliyle ensesini ovdu.

“Başarısız olursak kellem giyotine gider. Gerçi o da kendi içinde yalnızca bir zaman meselesi.”

“Efendim?”

“Önemli bir şey değil,” dedi General Zettour ve purosunun başına dönmeden önce başını iki yana salladı. Yüzündeki o dingin ifade, bir taarruzun hemen öncesindeki anlarda bir komutandan beklenen türden bir şey değildi.

Fakat bu duruş onun için son derece doğaldı; nitekim böyle anlarda baş gösteren her türlü gerginliği aşalı çok uzun zaman olmuştu.

“İnsanlar eninde sonunda ölür. Bana kalırsa, ömrümüzün geri kalanını sonuna kadar savaşarak geçirmek en iyisi.”

General ardından saate baktı. Taarruz için bizzat belirlediği vakitti bu. Bunu unutması imkânsızdı; unutsa bile etrafındaki subayların giderek tırmanan gerginliği buna asla izin vermezdi. Tavırlarındaki bu fark, sırmalı kordonlar takan oradaki subayların çoğunun içten içe hâlâ birer insan olduğunu da bir kez daha hatırlatıyordu.

Hakiki Genelkurmay subaylarına rastlamak zordu—bu neredeyse hüzün verici bir gerçekti. Ancak İmparatorluk’un mevcut durumuna düşmesinin sebebi de tam olarak buydu.

Bu gerçek aklından geçerken, General Zettour’un içinde çocuksu bir merak filizlendi. Duvardaki saatin gerçekten doğru gösterip göstermediğini merak etti. Sonuçta duvarda asılı rastgele bir saatten ibaretti. Kim bilir, belki de birkaç dakika şaşmıştı. Kol saatini kontrol etti; nitekim duvardaki saatle birebir örtüşüyor gibi görünüyordu.

Önceden kurulmuş bir harmoninin mükemmel bir örneğiydi bu. Hiç de savaşa yakışmayan bir düzen.

Her şey bir yana, bir savaş başlatmak üzere olsalar da bu, geniş savaş cephesinin yalnızca bir parçası olan sınırlı bir harekâttan, stratejik bir askeri manevradan ibaretti. Son derece aşikâr ve olabildiğince kıymetli bir harekât.

Sahadaki komutanlar muhtemelen stratejik hünerlerini yarıştıracaklardı. Doğudaki karmaşanın ortasına atılmış biri olarak buna ancak gıpta edebilirdi.

Yine de bu kez fitili ateşleyen kendisiydi. Tetiği çekecekti; bu da artık boş boş yakınacak durumda olmadığını gösteriyordu.

Ildoa’ya saldırdıklarında Birleşik Devletler de savaşa dahil olacaktı. Bu da işleri çok daha zorlaştıracaktı. Bu kadarlık kısmını biliordu. Bu durumu göz önünde bulundururken bile yaptığı hesaplar taarruzun şart olduğunu söylüyordu… Bu kararı daha fazla erteleyemeyeceğini biliyordu; işte tam da bu yüzden, en azından şu an için, bir stratejist olarak sınırlı bir savaş yürütmek istiyordu.

Ya da… şan ve şeref uğruna vereceği ilk ve belki de son savaşı olabilirdi bu. Bu savaşın son muharebelerini başlatma vakti yaklaşmıştı.

Duruşunu düzeltmeden önce purosundan son bir nefes çekti. Vakit gelmişti. Saat tam planlanan zamanı gösterdiğinde, General Zettour odadaki diğer kişilere mırıldandı:

“Eğlenceli geçmesi gereken bir muharebenin zamanı geldi. Hadi başlayalım.”

Bu sırada, saatin yelkovanı ile akrebi başka bir yerde yine aynı önceden belirlenmiş anı gösteriyordu.

Ildoa sınırında konuşlanmış olan Semender Muharebe Grubu’nun komutanı Yarbay Degurechaff, askerleriyle kısa ve öz direktifler paylaşıyordu.

“Silah arkadaşlarım! Size harika haberlerim var!”

Tanya, Semender Muharebe Grubu’nun kurulmasından bu yana ilk iyi haberin bu olduğunu göz önünde tutarak heyecanını dışarı yansıtıyordu. Harekât ve stratejinin bir araya gelmesi her zaman heyecan verici bir şeydir.

“Bu taarruzda inisiyatifi biz ele alacağız!”

Bir taarruz. Tam teşekküllü, topyekün bir taarruz. Üstelik son derece net bir taarruz. Artık savunmaya dayalı hareketli harp, geciktirme muharebeleri veya düşmanın karşı taarruza geçmesini beklemek yok.

Planları çok basit: Düşman topraklarını işgal etmek. Bir hizmet sektörü çalışanı için oturup şikayetlerin işleme alınmasını beklemek yıpratıcıdır; neticede herkes hayatında en az bir kez küstah bir müşterinin ensesine tokadı indirmeyi hayal eder. Buna gerçekten izin verilmesi ise şüphesiz stresi sıfırlayan bir çalışma ortamı yaratırdı.

“Bu kez dilediğimiz gibi hareket etmekte serbestiz! Artık düşmanın etrafında fır dönmek zorunda değiliz! Bu görev, alışık olduğumuz şeylerle kıyaslandığında katbekat daha kolay olacaktır!”

Ildoa’ya saldırmak elbette ki iyi bir şey değil. Bunu yapmamamız gerektiğini herkes biliyor. Tanya bu harekâtın pek de akıl kârı olmadığından emin, ancak bunu açıkça dile getiremez. Yine de bir komutanın gözünden bakıldığında, bu son derece kolay bir harekât olmalı.

“Nihayet bir kez olsun keyifli bir muharebe zamanı geldi. Keyfini çıkarmanızı istiyorum, silah arkadaşlarım.”

Tanya ellerini arkasında kavuşturur ve yüzündeki tebessümle askerlerini cesaretlendirir.

Eski Romalılar da böyle yapardı. Askerlerin güçlü yönlerini mantıklı bir şekilde açıklayarak savaş ruhlarını ateşlemek, muharebelerde defalarca kanıtlanmış geleneksel ve güvenilir bir doktrindi.

Fiziksel bir temele dayanmayan mücadele hırsı değersizdir. Ancak somut bir gerçekliğin üzerine inşa edilmiş bir ruh da hafife alınacak bir şey değildir. Tanya’nın, askerlerinin her birinin yeteneklerini en üst düzeyde sergilemesine ihtiyacı var. Saha personeli işe koyulmadan önce onları gayrete getirmek, yönetici konumundaki bir idareci için son derece doğaldır.

İşte bu yüzden konuşmasının ardından Tanya, Muharebe Grubu’nun her bir birim liderini tek tek bulur. İşin başında mekanize birliklerin komutanı olan adam vardır.

“Yüzbaşı Ahrens. Bu muharebede her şeyimiz hızımıza bağlı. Harekâtın her aşamasında olmanız gereken yerde olduğunuzdan emin olun.”

“Düşman hattını yarmayı hedefleyeceğiz.”

“Hedefleyecek misiniz? Benimle kafa mı buluyorsunuz siz?”

Tanya iç çekerek astını düzeltir. Bu kadar kritik bir hususu yanlış anlamalarına izin veremeyiz.

“Düşman hattını yarmak, ulaşmaya çalışacağınız bir hedef değildir. Başarmakla yükümlü olduğunuz bir sorumluluktur. O hattı yaracaksınız. Ne pahasına olursa olsun, ne yapıp edip.”

Ildoa’ya karşı verecekleri savaşta zaman hayati önem taşıyacak. Harekâtın başarısı, bu adamın birliklerinin zamana ayak uydurabilmesine bağlı. Zaman, bu harekâtta en çok eksikliği çekilen kaynaktır. Bu hususta hataya yer neredeyse hiç yok.

Tarihte bu kadar az esneklik marjı tanıyan kaç plan örneği vardır acaba?

Hiç olmadığını sanmıyorum. Fakat o birkaç tanesinden kaçı gerçekten zafere ulaşmayı başarabildi? Şaşırtıcı bir şekilde, bu harekâtın başaran o birkaç örnekten biri olarak tarihe geçmesini sağlama sorumluluğu Tanya’nın omuzlarına yüklenmiş durumda.

Boş teşvik sözleri savurup astlarından yüksek performans beklemek işe yaramaz bir amirin yapacağı şeydir! Bunlar yöneticilerin en aşağılık sınıfıdır; gerçekliği görmezden gelip yine de sonuç talep eden tip.

Daha normal zamanlarda Tanya, böyle bir şeye kalkışan bir amirine derhal patlardı. Ancak bu kez durum farklı.

“Bir uzman olarak görevinizin üzerinize düşen kısmını başarıyla yerine getireceğinize olan inancım tam. Yine de zaferimiz için dua etmenize gerek yok. Nitekim bu işte şeytan ayrıntılarda gizlidir.”

Masada önlerinde duran tek engel düşman hattını yarmaktan ibaret. Aksine, başarımızda rol oynayacak diğer tüm değişkenler ve faktörler neredeyse yok denecek kadar az.

Takviye birliklerimizin geride kalması yüzünden alınacak aptalca bir yenilgi örneğini ele alalım. Düşüncesi bile tam anlamıyla saçmalık. Arkamızda hücuma hazır, en seçkin birliklerimizden bazıları beklemede olacak. Üst kademe, başarımız için gerekli tüm düzenlemeleri yaptı. Öncü birliğin tek yapması gereken zaman çizelgesine uymak.

Takviye birliklerin geride kalıp harekâtın başarısız olmasına yol açıp açmayacağı… Tanya’nın sorumluluğunda değil. Ve bu harika bir şey! Toplu hücumu bizzat gözetleme yükümlülüğünden muaf.

“Bu harekâtın başarısı göstereceğiniz performansa bağlı. Muharebe Grubumuz, Federasyon birliklerini yararken bile defalarca ne kadar etkili olduğunu kanıtladı.”

Bunları göz önünde bulunduran Tanya büyük bir neşeyle konuşur:

“Gökyüzünün kontrolü bizde olacak, siz de aşağıda karadaki hücumu yöneteceksiniz. Tek yapmanız gereken her zaman yaptığınız şeyi yapmak… Tabii aranızdan biri Ildoa Ordusu’nun Federasyon’dan daha büyük bir tehdit oluşturduğunu ve standart taktiklerimizin yetersiz kalacağını iddia etmiyorsa. Aramızda bu kadar aptal biri olmadığını umuyorum.”

Yüzbaşı Ahrens onu anlamış gibi hafifçe başını sallar. Neden anlamasın ki? Mantığım kusursuz. İyi bir vatandaş, görevini dürüstlük ve ciddiyetle yerine getirmelidir.

“Bugün hayata geçireceğimiz şey, mükemmel bir şekilde icra edilecek bir iş bölümüdür, silah arkadaşlarım.”

Muharebe Grubu, askerlerinin içeri sızıp ülkeyi fethetmesi için yolu açacak. Klasik, geleneksel ama aynı zamanda nispeten modern bir yaklaşım.

Savaşın gerçekleri son derece sadakatle uygulanmalıdır. Temel ilkeleri daima akılda tutmakta fayda var.

“Arkamızda sağlam takviye birlikler varken bu işin bitmesi gerekir. Savaş sanatı budur. Silah arkadaşlarım, doğuda verdiğimiz o kadar emeğin meyvesini Ildoalılara gösterelim.”

Klasik iktisatçı Ricardo, bu güzel iş bölümü karşısında takdirlerini sunardı. Kimileri işin basitleştirilmesinin çalışmanın neşesini yok ettiğini iddia edip şakalaşır… ancak savaşın basit olmasında bir sakınca yoktur. Tanya savaşın neşesini asla takdir edemeyecektir. Yine de kendi duruşumu başkalarına empoze edecek kadar kibirli değilim… Nihayetinde ben bir barışseverim.

Tanya elini sallayarak kenardan kendilerini izleyen subaya seslenir.

“Üsteğmen Tospan. Size ölmenizi emretmeyeceğim. Ama askerlerinize, canları pahasına marş düzeninde ilerlemelerini emretmenizi istiyorum. Var gücünüzle ileri atılın.”

“Yani doğuda yaptığımızdan çok daha kolay olacak efendim!”

“Bunu anlayacak kadar zeki olmanıza sevindim!”

Piyadelerin komutanıyla neşeyle sohbet eder ve görevlerini beceriyle icra etmelerini temenni eder.

Ölesiye savaşmaya hazır olan bu subay, muhtemelen dur emri gelene kadar hücumunu sürdürecektir.

Tanya’nın yaklaştığı bir sonraki kişi, topçuları yöneten subaydır. Yüzünde kasvetli bir ifade vardır.

Diğer subayların aksine, bu yaklaşan muharebeye girerken moral bozukluğunu gizlemeye çalışmıyor bile.

Ve kim onu suçlayabilir ki? Sonuçta görevi, bir manevra harbinde ordunun toplarını taarruz boyunca sürükleyerek herkesin hızına yetişmeye çalışmak. Üstelik bu toplar devasa boyutta. Düşman topraklarını işgal ederken manevra harbinde örtü ateşi sağlamak, ordudaki en çok insan gücü gerektiren yıpratıcı işlerden biridir. Kendisinin ve birliklerinin kaza kurşunundan ziyade aşırı iş yükünden ölme ihtimali çok daha yüksek.

Ne var ki şansına, güzel bir haber var.

“Yüzbaşı Meybert, maalesef bu harekâtta pek bir aksiyon göreceğinizi sanmıyorum. Bu kez Muharebe Grubumuzun topçu desteğini dost birlikler üstlenecek.”

“Topçu tümeni burada mı?”

Yüzbaşı Meybert, gözlerinde bir umut ışığıyla başını kaldırıyor. Ancak bu adam kıdemli bir asker; umut tarafından yeterince kez hayal kırıklığına uğratılmış, bu yüzden ona hemen güvenmemeyi öğrenmiş. Tereddüdü, muhtemelen sonradan kazanılmış bir hayal kırıklığı refleksinden ibaret. Gerçekten yürek burkan bir manzara. Yine de bu defa Tanya’ya inanabilir. Topçu Tümeni—yani övülmeye değer tek gerçek tanrı—orada durmuş onları kolluyor. Genelkurmay… ya da daha doğru bir ifadeyle General Zettour, bu sefer gerçekten hızır gibi yetişmişti.

“Bu taarruzda bizi gözeten son derece cömert bir tanrımız var. Kendisi, tepelerimizden mühimmat yağdıran merhametli bir ilah.”

Topçuları, ihtiyaç duydukları anda ihtiyaç duydukları yerde hazır bulunacak.

“Y-yani, demek istediğiniz…?”

“Yoğun bir topçu bombardımanı sadece bir telefon uzağımızda. Kullanım önceliği bize verildi; bir saha generali bile bu durumu kıskanırdı.”

“Tüm bunlar doğruysa, bahsettiğiniz bu tanrıya ruhumu satmaya dünden razıyım.”

Tanya bu espriyi oldukça komik bulsa da adamın yüzündeki ifadeyi görünce tebessümünü kendine saklıyor. Benim gibi mantıklı bir liberal için, bu kadar kesin ifadelerle nasıl konuşabildiğini anlamak güç. Yine de adamın gayet ciddi olduğu açık. Gözlerindeki ve sesindeki renksizlik bunu fazlasıyla netleştiriyor.

“Size yalan söyleyecek değilim. Yarma harekâtımızı desteklemek üzere tahsis edilmiş, pırıl pırıl mermilerden oluşan yoğun bir ateş perdemiz olacak. Hatta her şeyin hıza ayak uydurabilmesini sağlamak için kundağı motorlu topçular ve kamyonlar bile gönderdiler.”

Ülkemizde bu tür kaynakların kıtlığına rağmen, akılcı bir planlama ve çabayla bu harekât için ihtiyacımız olan her şeyin tedariki sağlandı. Harekât yöneticisi olarak geçirdiği zaman ve doğudaki deneyimi sayesinde, General Zettour’un liderlik uzmanlığı ustalık seviyesine ulaşmıştı. Kaynakların nerede olması gerektiğini biliyor, onları oraya ulaştırıyor ve lojistiği inanılmaz bir sevk ve idare kabiliyetiyle yürütüyor.

Bu durum Tanya’ya yeni bir iş arama kararını neredeyse pişmanlıkla sorgulatıyor. Bu savaş başladığında komuta onun elinde olsaydı…

İşten ayrılırken daha iyi bir yönetimle karşılaşan çoğu çalışanın bu pişmanlığı hissettiğinden eminim.

Böyle olağanüstü bir amirin desteğini arkasına alan Tanya, Yüzbaşı Meybert’e kocaman bir tebessümle güvence verebiliyordu.

“Tek yapmanız gereken teçhizatı nakletmekse, bu harekât yürütülebilir demektir, değil mi?”

“Yollar boyunca mı? Bu yeterince kolay olmalı…”

“Bunun karşılığında, tek yapmanız gereken zaman çizelgesine harfiyen uymak. Anlaşıldı mı?”

Yüzbaşı Meybert’in kararlı baş sallayışı, bunun söylenmesine bile gerek olmadığını gösteriyor. Geç kalmaktansa kendini bir topun içine doldurup gitmesi gereken yere fırlatmayı tercih edecek tiplerden olduğuna eminim. Aptalca bir benzetme olduğunun farkındayım ama dürüst olmak gerekirse ondan bunu bile beklerdim. Bu haberle ne kadar coştuğu ve savaş yüzünden ne kadar çileden çıktığı ortada. İşini severek yapan bir personel, her zaman işinden nefret edenden daha yüksek performans gösterir. İnsan doğası tam olarak böyledir. Tanya savaştan ne kadar nefret etse de, kendisi için seve seve sahaya inip savaşacak çalışkan mesai arkadaşlarına sahip olmak güzel bir şeydi.

Ziyaret ettiği son subay, sadık ikinci komutanından başkası değildir.

“Pekala, Binbaşı Weiss. Büyücü taburunu ikiye böleceğiz. Siz ana birliklerimizi savunacaksınız. Üzgünüm ama Grantz ile birlikte cephedeki yükün büyük kısmını omuzlamak zorunda kalacaksınız.”

“Anlaşıldı. Peki siz hangi kritik noktada konuşlanacaksınız Yarbayım?”

“Ben mi? Sizi arkadan sevk ve idare edeceğim. Bu seni kıskandırdı mı?”

Tanya kibirli bir tavır sergiliyor ama astlarının bu muğlak ima ile kandırılamayacak kadar zeki olduğunu biliyor.

Nitekim Binbaşı Weiss, başını sertçe sallayarak durumu anladığını belli ediyor.

“Kıskandım doğrusu. Taktik destek görevinde olmak güzel olmalı.”

“Kesinlikle öyle. Doğrudan general ile birlikte çalışacağım. Tek endişem, hepinizin bunu ne kadar kıskanacağı.”

Tanya, ihtiyaç duyulan yere sürülen bir piyon olacak. En azından göreve sevk edilene kadar dinlenmek için ekstra zamanı olacağını hesaplıyor. Ama… kime, nerede ve ne için lazım olacağı tamamen onu kimin kullanacağına bağlı.

Üsteğmen Grantz, şaşkınlıkla açılan gözlerini ve inançsızlığını gizleyemiyor.

“General Zettour için mi…?”

“O da ne, Üsteğmen Grantz? General ile tekrar çalışmakla ilgileniyor musun? İstersen senin bölüğünün de benimkiyle yan yana savaşmasını sağlayabilirim.”

“Lütfen olduğumuz yerde kalmamıza müsaade edin! Üst makamlarla ilgilenmek biz alt kademedekilerden ziyade buna daha uygun birilerinin işidir!”

İşte bu örnek bir cevaptı. Üsteğmen Grantz, generalle muhatap olmayı kesinlikle istemediğini göstermek üzere, başını insan sınırlarını zorlayan bir hızla sağa sola sallıyor. Biraz abartılı olmadığını söylemek yalan olurdu. İçini bir şüphe kaplayan Tanya, üsteğmenin bu tepkisini sorgulamaya karar verir.

“Hadi ama. Kendini tutmana hiç gerek yok. Harp okulundan yetişmiş bir üsteğmenin rütbe tırmanmaya heves duyması son derece anlaşılır bir durum. Askerlerimden hiçbirinin önünü kesmek istemem doğrusu.”

“Nezaketiniz için minnettarım efendim ama lütfen beni de kariyerimi de dert etmeyin!”

“General ile aranı iyi tutmakla hiç mi ilgilenmiyorsun? Onunla sağlam bir münasebet kurmanın değerini yeniden değerlendirmeni öneririm.”

İmparatorluk Ordusu aleni kayırmacılıktan uzak, katı bir liyakat düzenine sahip olabilir ama bir amirin desteği yine de nüfuzlu bir güçtür. Mesela General Zettour’un iyi referansı olmasaydı, Tanya buradaki en genç kişi olmasına rağmen asla bu konumda olamazdı.

Nesnel öz farkındalığı sayesinde Tanya, bu bakımdan iyi amirlerle lütfuflandırıldığının bilincindedir.

“Yeteneklerine büyük değer veriyorum Üsteğmen Grantz. Fırsat verilirse general için harika işler çıkarabileceğini biliyorum.”

Bir başkasının kariyerini yönetirken her zaman samimi olunmalıdır. Astlarının muharebe meydanındaki asıl varlık amacı etten duvar olmak olsa bile, onlar yine de birer bireydir. Dürüst bir insan olan Tanya, kariyer hususunda onların önünü tıkamak gibi utanç verici bir şeyi asla yapmazdı.

“Amirin olarak yapabileceğim bir şey var mı? Sana memnuniyetle bir tavsiye mektubu yazabilirim.”

“Lütfen merhamet edin! General beni düşmanın topçu ateşinin ortasına mı sürer yoksa panzer birliklerinin önüne mi atar bilmiyorum ama kesin olan bir şey var ki, onun verdiği görevler her zaman çeliğe ve cehennem ateşine giden tek yönlü bir bilettir!”

“Ne?”

O kadar çaresiz görünmektedir ki, sanki bir milyon Federasyon keskin nişancısı her hareketini izlemektedir. Üsteğmen Grantz, ciddileşen yüzü ve yüksek bir ses tonuyla Tanya’nın teklifini reddeder.

“Büyük adam olmayı, buna uygun olan kişilere bırakmak istiyorum sadece!”

Rasyonel bir sivil olan Tanya, savaş çığırtkanlarının geride çalışmaktan nefret ettiklerini neden bağır çağır haykırdıklarını bir türlü anlayamamaktadır. Yine de bu şekilde düşünen insanların varlığından haberdardır. Şunu da eklemek gerekir ki Tanya, insanların farklı değerlere sahip olduğunu kabul etmekte ve kendi hassasiyetlerini onlara dayatmayacak kadar basiretli davranmaktadır. Kendisini iyi bir birey yapan şeylerden birinin de bu olduğundan emindir.

Bu yüzden onun hislerini anladığını göstermek adına yüzünü ekşiterek elini sallar.

“Duyduk mu, ikinci komutan? Şimdiki gençlerde hiç hırs kalmamış gibi görünüyor.”

İnsanların arzuları konusunda daha dürüst olmalarına izin verilmeli değil miydi? Zihninde bu temel soruyla Tanya, adamın bu yanlış anlamasının dar bakış açısından kaynaklandığını çok geçmeden keşfedecekti.

“General Zettour’un sizi cephede nasıl kullandığını gördüm. Maalesef, mümkünse kendimi bu konumun dışında tutmak isterim.”

İkinci komutanının sözleri Tanya’nın zihnine ulaşır ve bir an için bunların üzerinde derin derin düşünür.

“Ha?”

Tanya kollarını kavuşturur ve düşünür… Haklı; kesinlikle işim hiç kolay olmadı.

General Zettour her ne kadar Tanya’yı el üstünde tutmuş olsa da, emeğinin karşılığını henüz tam anlamıyla vermiş değil. Sorumluluklarıyla orantılı olarak maaşı artmıyorsa, bu mevcut iş yükünü meşrulaştırması mümkün değil. Mantıklı düşünen genç askerler, sadece parasını aldıkları kadar iş yapmayı bilirler. Başlarına durduk yere daha fazla iş açmamaları son derece makul.

“Haklı bir noktan var… Söyleyince fark ettim de, gerçekten pestilim çıkarıldı.”

Zaten bu yüzden iş değiştirmeye çalışıyor. Geriye dönüp bakıldığında aslında gayet basit. Bu neslin kariyerinde yükselmek istememesine dair o akıl almaz psikoloji, fiyakalı maliyet-etkinlik merceğinden bakıldığında çok daha anlaşılır hale geliyor. Toplumsal statünün bedeli, o prestiji korumak için ödenen çabadan ibarettir.

Mesele bu olmalı.

Serbest piyasanın yüceliğini bir kez daha doğrulayan bu aydınlanmayla birlikte Tanya’yı sarsılmaz bir rahatlama hissi kaplar.

“Bunu senden duymak, astlarımı net ilkelere sahip olacak şekilde eğittiğimi gösteriyor. Sana teşekkür ederim Üsteğmen Grantz.”

Bu sözlerle birlikte odadaki gerginlik hızla dağılır. Havayı dolduran neşeli kahkahalarla birlikte, herkesin aklını yaklaşan muharebeden uzaklaştırma konusunda üzerime düşeni yapmış olmanın gururunu yaşıyorum.

Yine de ikinci komutanımın omuzlarındaki gerginlik gider gitmez, konuyu hemen tekrar işe getirir.

“Yine de insan gücümüzün bu şekilde tahsis edilmesini sorgulamadan edemiyorum. Birliklerinin yetersiz olduğunu ima etmek istemem ama Üsteğmen Wüstemann’ı ihtiyatta tutmak…”

İkinci komutanım, deneyimsiz birliklerin acil durum desteği sağlamak üzere geride tutulması konusunda endişelenecek çok şey olduğunu yerinde bir tespit ile ortaya koyuyor. Acil durum ne kadar çetin olursa, ihtiyaç duyulan desteği etkili bir şekilde sunmaları da o kadar zorlaşacaktır. Yersiz bir endişe olmasa da günün sonunda bu bir denge işidir.

“Biraz karmaşık bir konu ama manevra harbinde ihtiyatlar genelde gedik kapatıcı olarak kullanılır. En güçlü birliklerimizi cepheden çekmeyi kesinlikle göze alamayız.”

Acil durumlara hazırlıklı olmak hayati önem taşısa da harekâtın kendisi, her şeyden önce doğru personelle etkili bir şekilde yürütülmeyi gerektirir. Yetkin askerlerin konuşlandırılması, insan kaynakları bakımından kısıtlı bir tümenin omzuna binen zorlu bir karardır. Elimizdekileri etkili kullanmak, belirli bir düzeyde riski ve tavizi kabul etmek anlamına gelir.

“Herkesi olduğu yerde tutacağız. Sen ve Üsteğmen Grantz taarruza önderlik edeceksiniz; Üsteğmen Wüstemann ile ben ise geride yastıklarımızı kabartacağız.”

Hak ettiğim uykuyu çekeceğim. Tanya astlarına sırıtır… her ne kadar bunun ideal bir konum olmadığının tamamen farkında olsa da. Sıcak bir savaş alanına hızlı tepki vermenin zorluklarını bilen Üsteğmen Serebryakov da derin bir iç çekişi gizlemek için hiç çaba sarf etmez.

“Ve kaçınılmaz olarak ilk siren sesinde uyanacağız…”

Sesindeki kasvet tecrübeden gelmektedir. Bunu daha da net ortaya koyan şey, yüzündeki neredeyse takdire şayan kabulleniş ve yenilmişlik duygusudur. Emir subayının alenen yüzünü buruşturması, bunu yapmayı kesinlikle istemediğini göstermektedir.

“İşini biliyor gibisin emir subayı. Tıpkı Ren Cephesi’ndeki gibi.”

“Evet Yarbayım… Haftanın yedi günü, yirmi dört saat mesai yapmayı hiç ama hiç iple çekmiyorum.”

“Biliyorum, biliyorum. Benim de pek neşeli olduğum söylenemez.”

Bir amirin asla yapmaması gereken şeylerden biri, kendi dertlerini ve şikâyetlerini astlarına yansıtmaktır. Ancak Üsteğmen Serebryakov’un şikâyetlerine tüm kalbimle katıldığımı söylemeliyim.

Normal bir acil müdahale nöbetinde olsaydık sırayla izin kullanabilirdik. Fakat bütün bölük yedi yirmi dört nöbette olacağı için uyuyor, yemek yiyor ya da banyo yapıyor olmamız fark etmeyecek; ilk alarm sesinde anında harekete geçmek zorunda kalacağız. Dinlenmeye zamanımız olmayacak.

Daha da kötüsü, bu muharebeyi destekleyecek yeterli ihtiyat birliğinin bulunmaması. En kötü senaryoda, her gün yirmi dört saat boyunca aralıksız sahada kalmamız gerekebilir; yani tabiri caizse her an.

“Her neyse, Binbaşı Weiss. Ne olursa olsun acımasızca hücum ettiğinizden emin olun. Düşmanı bir an önce ve temiz bir şekilde bertaraf etmenizi bekliyorum.”

“Anlaşıldı Yarbayım! İhtiyacınız olan o mışıl mışıl uykuyu alabilmeniz için elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsiniz!”

“Senden de aksi beklenmezdi zaten. Sizi harekete geçirmek için bizzat uçup arkadan kıçınıza tekmeyi basmak zorunda kalmamı istemezsiniz herhalde.”

“Artık Dakterliği’ndeki adam değilim. Bana güvenebilirsiniz.”

Tarihçiler olayların nasıl başladığına dair ayrıntılı kayıtlar tutmuşlardır. İlk taarruz, savaş ilanıyla tamı tamına aynı anda gerçekleştirilmişti. O ana kadar yan gelip yatan İmparatorluk Dışişleri Bakanlığı, bu hususta hiçbir çabayı esirgememişti. Bir saniye bile gecikmeksizin, savaş ilanını İmparatorluk’taki İldoa büyükelçiliğine tebliğ ettiler.

Neye uğradığını şaşıran İldoa büyükelçileri şoktan çıkıp durumu teyit etmek için İmparatorluktaki muhataplarını arayana kadar, mermiler çoktan ülkelerinin sınırını dövmeye başlamış ve İldoa’nın sabah gökyüzünü aydınlatmıştı.

Hava taarruzu da aşağı yukarı aynı zamanlarda başladı. Dur emri olmadığını teyit eden her tümen, İldoa sınırını geçerek kendi hedeflerine saldırdı.

General Zettour’un hava taarruzunu uzmanlaşmış bir odakta toplama kabiliyeti doğudaki günlerinde benliğine işlemişti ve uygulamasında son derece titizdi.

İlk topyekün taarruza her şeyini yatırmıştı. Askeri havaalanını ön cepheye kadar ilerletmek sadece bir başlangıçtı. Yedek parça, mühimmat ve yakıt stoklamanın yanı sıra ordu, sorti sayısını azamiye çıkarmak için Eğitim Dairesi dâhil İmparatorluk’un dört bir yanından bakım personelini topladı.

Aralıksız sortileri mümkün kılmak adına, sadece önleme görevlerine bakan sıradan personel yerine, Batı Hava Muharebesi sırasında agresif hava savaşını bizzat tecrübe etmiş hava trafik kontrolörleri kasıtlı olarak görevlendirildi.

Tüm bu düzenlemeler, gökyüzündeki hâkimiyeti garanti altına almak için yapılmıştı. Eğitim dairesi, batı sanayi bölgesinin hava savunması, tüm doğu savunma hattı ve imparatorluk başkenti üzerindeki hava desteği pahasına İldoa’da bölgesel bir üstünlük sağlama çabaları meyvesini verecekti.

Gökyüzünü kontrol eden hava filosuyla birlikte karadaki birlikler de ilerledi.

Modern İmparatorluk Ordusu için eşi benzeri görülmemiş bu hava üstünlüğü sayesinde, İldoa savunma hattını un ufak etmek için demiryolu toplarını bile sahaya sürebildiler.

Çelik ve kan, İldoa topraklarını sarsan bir şok dalgası gibi hızla ülkenin siyasi mekanizmasına kadar ulaştı. Savaştan etkilenen herkes kısa sürede paniğe kapıldı ve ne olduğunu anlayamadan bu kolektif panik devasa bir kaos kasırgasına dönüştü.

İmparatorluk’tan ya da kendi ülkesinin sınır kontrolünden daha fazla bilgi gelmesi için bütün gece bekleyen Albay Calandro için de durum farksızdı. Ne de olsa alarmı veren kişi kendisiydi. Amacı gelecek her türlü duruma hazırlıklı olmaktı, bu yüzden odasına bocalayarak giren panik içindeki subayı görünce şaşırmadı.

“A-A-Albayım!”

Histerik haldeki subay genç bir üsteğmendi. Odaya dalarken kendi ayağına takılıp tökezlemesi, Albay Calandro’ya durumun ne kadar vahim olduğunu gösterdi.

Albay Calandro derin bir nefes aldı ve tezgâhlanan her türlü komploya hazırlıklı bir şekilde, subayı kararlı bir ses tonuyla sorguladı.

“Darbe mi oldu? Yoksa hükümet halkı mı bastırıyor? Siyasi bir tasfiye mi? Ne olduğu önemli değil. Sadece ne biliyorsan anlat!”

“İm-İm-İmparatorluk, onlar…”

“İmparatorluk mu?”

Bunun İmparatorluk’ta bir şeyler olduğu anlamına geldiğini varsaydı. Adamın tereddüdü huzursuz edici olsa da devam etmesini bekledi.

“Harekete geçtiler! Seferber oldular!”

Albay Calandro astının ne anlatmaya çalıştığını tam olarak kavrayamadı.

“Geliyorlar!”

Konuşması bir anlam ifade etmiyordu. Subay her ne söylemeye çalışıyorsa, bunu ifade edemeyecek kadar telaşlıydı. Adam tamamen histerik davranıyordu; hele ki bu genç subay soğukkanlılığını kaybedecek bir tip hiç değildi… Sonuçta kendisine komutanlıktan gelen mesajları iletme görevi verilmiş bir subaydı. Her zamanki soğukkanlılığına ne olmuştu? Nesi vardı böyle?

“Üsteğmen, derin bir nefes al. İmparatorluk harekete geçti de ne demek?”

“İm-İm-İmparatorluk, İmparatorluk! Başladılar! Taarruza geçtiler! Savaş ilan ettiler!”

“Anlamadım?”

Adam ne söylemeye çalışıyordu? Albay bazı anahtar kelimeleri yakaladı ve bunlar çok geçmeden zihnine dank etti. Adamın ne demeye çalıştığını tahmin edebiliyordu ama bunu idrak edemediği için adamın sözlerini papağan gibi tekrarlamaktan başka bir şey yapamadı.

“Savaş… mı ilan etmişler…? Saçmalık! Savaş mı ilan ettiler…?!”

Albay cümlesini “bize mi” diye tamamlayamadı; zira buna vakti yoktu. Hızla arkasını döndü, subayı arkasında bırakarak koşmaya başladı. Panik ve kargaşa içindeki askeri kamptan hızla geçerek doğrudan komuta merkezine koştu ve çok geçmeden meslektaşlarıyla buluştu.

Hepsinin ifadesiz yüzlerinde dile getirilmemiş aynı düşünce okunuyordu. Hissiyatları tekti: Nasıl olurdu böyle bir şey?

Ülkenin çok uzaklarında, İldoa’nın başkenti de aynı şok dalgalarıyla sarsılıyordu. Savunma hattına olan uzaklık, sarsıntıların şiddetini en ufak bir şekilde hafifletmiyordu. Hatta şok dalgalarının başkente ulaşana kadar daha da güçlendiğini söylemek yalan olmazdı.

Yüksek rütbeli subayların her biri birbirlerine avazları çıktığı kadar bağırırken ağızlarından tükürükler saçılıyordu.

“İmparatorluk bunu neden yapsın ki?!”

Düş görmüyorlardı. Yanaklarını çimdikleyerek uyanabilecekleri bir kâbus değildi bu. Yine de bu durum birkaçının denemesine engel olmadı. Yanaklarında hissettikleri acı, bunun gerçek olduğunu ve bildiklerini sandıkları gerçekliğin kendi yaşadıkları mantıkla yönetilmediğini söylüyordu.

Belki de savaşta daha aktif bir rol oynamış olsalardı, olayları daha iyi kavrayabilirlerdi. İmparatorluk Genelkurmayı’nın bağlı kaldığı mantık, İldoa’nınkinden çok farklıydı. Rasyonel eylemlere yön veren vahşi ve canavarca bir bakış açısıydı bu.

İldoalıların topyekün savaş kavramını hiçbir zaman tam olarak kavrayamamış olmaları ne kadar acıydı—ya da belki de ne büyük bir şanstı. Orduları bile savaşı bir istisna, barışı ise kural olarak görüyordu.

Krallık İldoa Ordusu’nun askeri ve diplomatik mutabakatı, tarafsızlık ve savaşın dışında kalma bayrağı altında kendi çıkarlarını azamiye çıkarmaktı. Bütün komşu ülkelerle iyi ilişkiler sürdürmenin en iyi yolunun bu olduğuna inanıyorlardı. İmparatorluk’la savaş halinde olan ülkeler için bu tutum, İldoa-İmparatorluk İttifakı’na nifak tohumları ekilmesine zemin hazırladığı için başlı başına bir zaferdi.

Ayrıca İmparatorluk ile dünyanın geri kalanı arasında arabulucu rolü de oynayabilirlerdi. Sadece şekilde kalsa bile, İmparatorluk için meşru bir diplomatik kanaldı. Uzun süredir topyekün bir savaşa göğüs geren İmparatorluk için İldoa, onları çok arzuladıkları çatışmaların sonuna ulaştıracak bir rehber olabilirdi. İldoalılar İmparatorluk’a gizlice stratejik kaynaklar gönderebilir ve ülke için kısıtlı da olsa faydalı tedarik hatları oluşturabilirlerdi.

Ülkenin Birleşik Devletler ile yaptığı silahlı tarafsızlık ittifakı, ancak savaşın sonu göründükten sonra imzalanmıştı. İldoa’nın tarafsızlığı için oluşturduğu bu nadir stratejik dayanak noktası dokunulmaz görünüyordu ve liderleri her iki tarafın da sempatisini kazanabileceklerini düşünüyordu. Arabuluculukta başarısız olsalar bile, bu durum kendi ülkelerine bir zarar vermeyecekti. Kaybettikleri her türlü çıkar, savaştan sonra İmparatorluk’tan yavaş yavaş geri alınabilirdi. Üstelik İldoa ile ittifak arayışında olan diğer ülkelerle yeni kazanımlar elde etmek için hâlâ fazlasıyla alan olması gerekirdi.

Aslında İldoa, savaşa girerek canlarını kumara atmadan tüm bunları başarabilmeliydi. Sonuçta onlar, her iki taraftaki ülkelerin birbirine ulaşmasını sağlayan paha biçilmez bir köprüydü. İldoa’ya karşı art niyet besleyen, en azından onun sunduğu diplomatik kanalı kaybetme riskini göze alacak kadar düşmanca yaklaşan tek bir devlet bile yoktu. Eğer İldoa ile İmparatorluk arasında bir taraf taarruza geçecek olsaydı, bu kesinlikle İldoa olurdu. Onda bile bu karar, ancak İmparatorluk’un yenilgisi ufukta kesin olarak belirdiğinde alınacak ve savaşa katılımları sadece sembolik olacaktı. Ülke sınırının bu savaştan tek bir sıcak temas bile görmemesi gerekiyordu.

İldoalılar en azından böyle düşünüyordu. O zamanki varsayım buydu. Şok geçiren generaller artık bunun ne kadar saflık olduğunu anlamışlardı.

İmparatorluk Ordusu’nun sınırlarını ihlal ettiği haberi, İldoa Ordusu yetkililerinin tepesinde adeta yıldırım gibi patladı.

Bu akıl almaz durum karşısında neye uğradıklarını şaşırsalar da… bu durum bir bakıma eski müttefikleriyle yeni bir şeyi paylaşacakları anlamına geliyordu: Topyatun savaşın acı gerçeğini.

Artık ikisi de bu lanetli savaş dünyasında birer kader ortağıydı.

Zorunluluk düsturu altında İmparatorluk, sınırlarını aydınlatan görkemli bir gövde gösterisiyle komşularını bu yeni dünyaya buyur etti.

Tarih kayıtları zaman zaman, istenmeyen tesadüflerin dönemin gidişatında öngörülemeyen değişikliklere yol açtığını anlatır. Sonradan Otoyol Muharebesi olarak anılacak olan olay da bu durumlardan biriydi.

Bu garip askeri başarıyı öğrenecek olan öğrenciler, öğretmenlerinin anlatırken zorlandığı kadar bu olayı kavramakta zorlanacaklardı. Kısaca özetlemek gerekirse, beklenmedik bir liderlik örneği olarak tanımlanabilirdi. Bu elbette Albay Lergen ve Sekizinci Panzer Alayı liderliğindeki hücuma bir göndermeydi.

Kimse böyle bir şeyin yaşanacağını tahmin etmemişti. Sonuçta General Zettour hücumdan önce hava üstünlüğünün sağlanmasını istemişti ve elde edilen sonuçlar kusursuzluğun resmiydi. Panzer birlikleri sınır savunmasını tek bir noktadan yardıktan hemen sonra planın ikinci aşamasına geçildi: İldoa garnizonlarını baskı altına almak.

Düşman kuvvetlerinin çoğunun sınırdan hayli uzağa konuşlandırılmış olması sayesinde tank birliği rahatça ilerleyebiliyordu. Tanklar savunmasız bölgede hızla ilerledi ve her şey İmparatorluk’un planına uygun şekilde seyrediyordu.

Bu nedenle, ulu General Zettour’un bile Sekizinci Panzer Alayı’nın zaman çizelgesine uygun şekilde ilerleyeceğini varsayması son derece doğaldı. Ne var ki plan ne kadar kusursuz olursa olsun, insanlar asla kusursuz değildi.

Bir ordunun isteyebileceği en iyi hava desteğine sahip olunsa bile, karadaki kuvvetleri düşman uçaklarından tamamen korumak imkânsızdı. Tesadüfün ilk halkası, Sekizinci Panzer Alayı’nın ilerleyişinin pürüzsüzlüğüyle başladı. Alay sınırı yaracak ve plana uygun olarak ülke içlerine doğru ilerlemeye devam edecekti. Korgeneral Jörg’ün kuvvetleri, diğer dost birliklerle kıyaslandığında bile muazzam bir hızla ilerliyordu. Korgeneral, hücuma liderlik etmek için inisiyatif alan diğer komuta subaylarıyla birlikte bir tankın içine tıkışmıştı. Hem kendisinin hem de subaylarının morali yüksekti.

Kurmay başkanı olarak Korgeneral Jörg ile birliklerin her biri arasında aracılık görevi üstlenen Albay Lergen, bu ilerleme hızı karşısında hop oturup hop kalkıyordu. Düzeni bozmadan ilerleyebilecekleri en yüksek hızla hareket ediyorlardı.

Tam azami hıza ulaştıkları sırada düşman tepelerindeki gökyüzünde belirdi.

“Düşman uçakları!”

Uyarı telsizden haykırıldığında Albay Lergen ne yapması gerektiğini biliordu.

“Bütün araçları terk edin! Yoldan çekilin!”

Albay bu emirleri verirken muhabere aracından dışarı atlamaktaydı. Kamyonlar piyadelerin yetişebileceği bir hızla ilerliyor olsa da yere çarpma şiddeti, yerçekiminin gücünü ona iyi bir şekilde hatırlattı. Çarpmanın etkisi canını yaksa da hareket etmesini engellemedi.

Vücudu, bir hava taarruzunun ne kadar büyük bir tehdit oluşturabileceğini acı bir şekilde öğrenmişti. Bu, savaşta yer alan herkesin istese de istemese de kaçınılmaz olarak öğreneceği bir şeydi. Her halükarda, açık yollar en büyük riski teşkil ediyordu. Düşman unsurları ister büyücü ister uçak olsun, açıkta duran her şey mükemmel bir hedef oluştururdu.

“Siper alın! Yollardan uzaklaşın! Çabuk, çabuk, çabuk!”

Sürücü aracını gizlemek için elinden geleni yaparken, Albay Lergen adamlarına siper almaları için bağırmaya devam etti.

İrtifa tek başına başlı başına tehlikeli bir silahtı. Albay ve adamları, çamurun içinde saklanmak zorunda kalacak raddelere gelmişti! Adamlarını acele etmeleri için sıkıştıran Albay, düzeni falan bir kenara bırakıp hepsinin derhal siper almasını emretti.

“Dağılın ve yere yatın! Bir arada toplanmayın!”

Yapabilecekleri en iyi şey, mütevazı bir siper ve korunma noktası bulmaktı. Düşman uçaklarına monte edilmiş en basit makineli tüfekler bile bir insanı parçalamak için fazlasıyla yeterliydi. Askerler yere yatıp saklandı, ardından mermilerin kendilerini bulmaması için dua ettiler.

İmparatorluk kuvvetleri için kendilerini düşman ateşi altında bulmalarının en sinir bozucu yanı, bu karşılaşmanın tamamen ve kesinlikle bir tesadüften ibaret olmasıydı.

Uçaklar, işgal edildiklerini öğrenince durumu kavrayabilmek adına inisiyatif alıp havalanma kararı veren firari bir birliğe aitti. Elleri kolları bağlı oturup uçaklarının daha kalkamadan havaalanlarında yok edilmesini beklemektense bunun daha iyi olacağını düşünmüşlerdi.

Firari komutanın hızlı karar alma yeteneği, kısa süre sonra uçaklarını ve pistlerini imha edecek olan İmparatorluk uçaklarıyla karşılaşma riskinden kaçınmalarını sağlamıştı. Ne kadar şanslı olduklarının farkında bile olmayan uçaklar, keşif yapmak amacıyla kuzeye doğru yol aldı.

Tam da bu esnada, otoyolda ilerleyen bir mekanize piyade öncü birliğini fark ettiler. Keşfin ardından pilotların atacağı ilk doğal adım, Ildoa Ordusu’na acil bir rapor göndermeye çalışmak oldu. Ancak telsizin çekmemesi, kararı onlar adına verdi.

Bir anlık tereddüdün ardından, başlangıçta keşif için yola çıkan pilotlar geri dönmeye karar verdi. Bütün olay bundan ibaret kalsaydı, İmparatorluk askerleri bu karşılaşmayı sadece çamurlanan üniformalarıyla atlatmış olacaktı.

Ancak Ildoa askerleri eli boş gelmemişti; taşıdıkları mühimmatı bütünüyle bocalayacaklardı. Uçakları Ildoa yapımı seksen kiloluk bombalar, Milletler Topluluğu yapımı hava-karada roketler ve küresel lisanslarla üretilmiş otomatik toplarla donatılmıştı.

Ildoa askerleri için bu silahların kullanımı esasen bir test atışından farksızdı.

Doğrudan birliğin başındakileri hedef alıp mühimmatlarını bıraktıktan sonra üslerine doğru yola çıktılar. Saldırının boyutu, bunun küçük çaplı bir temas olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Patlamaya maruz kalan panzer birlikleri için bu, ön saflara yakın birkaç tankın kaybı ve baskı ateşinden fazlası olmayan, en fazla ciddi bir rahatsızlıktı.

Ancak savaş, öngörülemez kaoslarla doluydu.

İmparatorluk subay ve askerlerinin çoğu, uçakların dönüşünü izlemek için başlarını çamurdan ciddiyetle kaldırdıklarında, az öncesine kadar tıkır tıkır işleyen harekâtlarının hızla bir kargaşaya dönüştüğünü fark ettiler.

“Komutan öldü!”

Ne olduğunu anlayan Sekizinci Panzer Alayı subayları öncü birliğin önüne koştu; Komutan Jörg ve zırhlı kamyonda birlikte seyahat ettiği kurmay subayların çoğunun tamamen havaya uçtuğunu gördüler. Komuta kademesindeki subayların bizzat taarruza liderlik etmesinin yarattığı ana sorunun bariz bir örneğiydi bu.

Komutanın temsilcisi olarak görev yapan Albay Lergen, bu kafa karıştırıcı rastgele temasın ardından hayatta kalan en kıdemli subay olduğunu kabul etmek zorundaydı.

Diğer tüm tümenlerle temas kurmak için hasar görmemiş olan haberleşme aracını kullandı ve sahada gerçekten de en kıdemli subay olduğunu teyit etti.

Korgeneral Jörg ile birlikte seyahat eden üst düzey subayların tümü ikişer rütbe birden atlamış oldu. Ne yazık ki geriye kalan tek subay kendisi ve genç bir binbaşıydı. Bu yetersiz kadro, neredeyse alaydan veya taburdan birkaç komutan ödünç almayı düşündürtecekti.

“Görünüşe göre sadece sen ve ben kaldık, Binbaşı Joachim.”

“… Emirleriniz nelerdir, Albay Lergen?”

Binbaşının endişeli yüz ifadesi hem trajik hem de cesurcaydı.

Hm. Albay Lergen acı bir tebessüm sergiledi.

Bir albay için genç sayılırım ama Binbaşı Joachim harp okulundan mezun olalı kaç yıl geçti ki?

Binbaşı pratik olarak bir çocuktu, yüzbaşı olacak yaşa ancak gelmişti. Bu durum albaya, mevcut ordudaki kıdemli üyelerden biri olduğunu idrak ettirdi. Ayrıca albayın, çok uzun süredir sürdürdükleri savaşın daha da bilincine varmasına yol açtı.

“… Komuta yetkimi kullanacağım. Yüce Tanrım, sıradan bir albayın koskoca bir tümeni komuta etmek zorunda kalacağını düşünmek bile delilik.”

Derin bir iç çektikten sonra haberleşme aracından tümenin geri kalanına komutayı devraldığını bildirdi. Bereket versin ki saldırı, teçhizatlarına veya emir iletme kabiliyetlerine pek zarar vermemişti.

Mesele, emirleri kimin vereceğiydi.

Albay Lergen bundan sonraki hamlelerini tartışmak için bir harita serdi ancak çok geçmeden binbaşının sunabileceği pek bir tavsiyesi olmadığını öğrenerek hayal kırıklığına uğradı.

“Hâlâ belli bir dereceye kadar hava üstünlüğüne sahibiz ancak bu kesinlikle kusursuz değil. Gün ışığında taarruza devam etmemizin çok riskli olabileceğini düşünüyorum.”

“Ne önermektesiniz?”

“Daha fazla ilerlemeden önce gecenin karanlığını beklememiz gerektiğini düşünüyorum.”

Şüpheci Albay Lergen, binbaşının şaka yapıp yapmadığını anlamak için baktı ama ifadesiz ve sert bir bakışla karşılaştı. Anlaşılan ciddiydi. Elbette binbaşının ne demek istediğini anlıyordu. Yırtıcı kuşlar gece uyurdu. Dolayısıyla genç binbaşının önerisi mantıksız da sayılmazdı. Ancak zaman bu kadar kritikken bunu değerlendirmek bile imkânsızdı. Albay Lergen kasvetli bir ifadeyle sessizce başını salladı.

“Gece çökene kadar beklersek zamanında yetişemeyiz.”

Alayın, değerli vaktini saati izleyerek boşa harcamaktansa gündüz vakti ilerlemeye devam etmesi daha iyi olacaktı. Evet, riskliydi ancak daha fazla zaman kaybetmeyi göze alamayacak durumdaydılar. Taarruzlarının başarıyla sonuçlanması şarttı.

Burası Ildoa’nın pek gurur duyduğu güney otoyoluydu. Arada bir tek tük araba veya at beliriyor olsa da, doğudaki bataklıkla kıyaslandığında, hedefleriyle aralarında duran hiçbir şey yoktu. Sadece bu da değil, düşman henüz bir savunma hattı bile kuramamıştı. Bu yolu kullanabilecekleri süre kısıtlı olsa da, Ildoa başkentine uzanan ve orada öylece kullanılmayı bekleyen doğrudan bir hattı.

“Zamana karşı yarışıyoruz. Düşmana tepki vermesi için ihtiyaç duyduğu zamanı tanıyamayız.”

“Fakat, ya başka bir—”

“Binbaşı Joachim, şimdi durursak General Jörg’ün ölümü boşa gitmiş olacak.”

Baskınlarının etkili olmasının bir sonucu olarak, düşman saldırıları hâlâ seyrek gerçekleşiyordu.

Tümen, hava üstünlüğü ve kendilerini takip eden güçlü takviye birlikleriyle destekleniyordu. Doğuda çektiği zorlukları hatırlamak için gözlerini kapatması yetiyordu ve önünde bir yol beliriveriyordu.

Taarruzlarını sürdürebildikleri sürece, şimdilik düşman hattını yarıp geçebilirlerdi.

Düşmana verilen her an, onların toparlanması için bir fırsattı. Aniden her an bir duvar örülebilirdi. Düşman bir savunma hattı oluşturamadan önce bu büyük atılımlarını tamamlayamazlarsa, en başa dönmek zorunda kalacaklardı.

“General Zettour’un zamanlama hususındaki bu hassasiyeti işte bu yüzdendi…”

Korgeneral Jörg’ün taarruzun en önünde gitmeye takıntılı olmasının sebebi de aynıydı; bu harekât için hızın ne kadar hayati olduğunu biliyordu. Albay, aklı başında bir subay olarak adamın yerine geçip onun uğruna çabaladığı şeyi heba edemezdi.

Albay Lergen derin bir iç çekerek, az önce kamyondan atladığında ezilen kâğıda sarılı tütününe uzandı. Ezilmiş sigarasından bir tüttürürken haritayı dikkatle inceledi. Düşmanın hareketlerine bakılırsa yapmaları gereken şey gün gibi ortadaydı.

İleriye doğru bastırdıkları sürece önlerinde açık bir yol vardı. Yarma yapmak istedikleri nokta hâlâ tamamen açıktı. Peki ya eylemsiz kalırlarsa? Her an kapanabilirdi.

Bu yüzden bu fırsatı yakalamaları gerekiyordu.

Önceden belirlenmiş rotayı kullanarak taarruzlarına devam ettiler. Tam konumlarının düşmanın eline geçtiği düşünüldüğünde, verilmesi zor bir karardı.

“Binbaşı Joachim, tepemizde bir şemsiye olsaydı kendini daha rahat hissederdin, değil mi?”

“Üstümüzdeki gökyüzünü emniyete alabilirlerse kesinlikle çok iyi olurdu…”

Albay Lergen, yollarına tek tük çıkan her uçakta durmak zorunda kalırlarsa, bunun hızlarını ciddi şekilde etkileyeceğini düşündü. Doğrudan başlarının üzerindeki gökyüzünü koruyacak birilerini istiyordu.

Mesele şuydu ki, düşman uçaklarının büyük kısmını uzakta tutmak adına hava kuvvetleri zaten sıkı bir rotasyonla görev yapıyordu. İşler plana göre yüzde seksen oranında bile ilerliyor olsa, onları koruyacak tek bir personelleri bile kalmamış demekti.

General Zettour’un planı ince ayarlanmış bir başyapıttı. Savaş bestesini icra edebilmek için orkestrasındaki tüm fazlalıkları şüphesiz budamıştı. Savaş makinesi, tüm parçalarıyla kusursuz bir uyum içinde hareket ediyordu. Yine de albayın çağırabileceğini bildiği biri vardı. Yedek bir parça olarak değerlendirilebilecek biri.

Bilgi güçtü ve her zaman da öyle kalacaktı.

“Sanırım dostluğun gücünü takdir etmem gerekecek.”

Bağlantılar nereye uzanıyorsa orada kullanılmalıydı. Albay Lergen bir muhabere subayının yanına doğru yürürken hafifçe gülümsedi. Yeni komutanı takip eden genç Genelkurmay subayı ona endişeli bir bakış attı.

Albay onun öncü birlik hakkındaki şüphelerini anlayabiliyordu; tüm riskleri göz önünde bulundurmak önemli bir şeydi. Yine de Binbaşı Joachim nizami bir saha subayıydı. Etrafındaki subaylara ve askerlere herhangi bir endişe belirtisi göstermesine izin verilemezdi.

Genç subayın bu eksikliğini fark eden albay, onu yatıştıracak birkaç kelam etmeye karar verdi.

“Destek talebinde bulunacağım. İki büyücü bölüğünün bu iş için fazlasıyla yeterli olacağını düşünüyorum. Sen ne dersin?”

“İki bölük dolusu büyücüyü nereden bulacaksınız ki?”

“Benden böyle şüphe duymana müsaade edemem. Benim kadar uzun süre Genelkurmay subaylığı yaptığında, her an harekâta hazır duran bir iki ihtiyat tümenini öğrenmiş oluyorsun.”

“Özür dilerim, Albayım. Her şey için teşekkür ederim…”

Sözlerimi düzeltmem gerek, diye içinden kendi kendine sövdü Albay Lergen. Binbaşı Joachim tam anlamıyla endişeden felç olmuş durumda. Yine de endişelenecek ne var ki tam olarak? Bu muharebenin ne kadar basit ve görevimizin ne kadar açık olduğu düşünüldüğünde… Bu kadar kendini hırpalayacak ne var ki…? Şaşkınlıktan kafamı yana yatırma isteğimi neredeyse boynumda hissedebiliyorum.

“… Şimdi düşününce, birazdan arayacağım kız da sık sık kafasını yana eğer.”

Bu ani idraki ya büyük bir keşifti ya da kızı anlama konusunda katettiği bir aşamaydı. Yarbay Degurechaff’ın o gün zihninde belirdiği ilk an değildi bu. Onu çağırmak konusunda isteksiz olsa da, elindeki kozların heba edilmesine izin verilemezdi.

“Bana telsizi ver.”

Albay Lergen el telsizini muhabere subayından alır almaz uzun mesafeli bir mesaj gönderdi. Şifresiz bir mesaj göndermeyi kesinlikle istemiyordu… Ne yapabileceğini bir an düşündü.

“Bunu bir şifreyle göndereceksem bir yolunu bulmam gerek.”

Gerçi karşısındaki kişi Degurechaff’tı. Güvenilebilecek bir subay cidden harika bir şeydi.

“Öncü Muharebe Grubu’ndan Komutan Muavinine: intikal talep ediliyor.”

Binbaşı muhtemelen bu mesajı kavrayamayacak olsa da bu kadarı fazlasıyla yeterliydi. Bu süreyi alaya kısa bir mola emri vermek için kullanmaya karar verdi.

Alay, yolları temizlemeyi ve saldırıda hayatını kaybedenlerin naaşlarını toplamayı henüz bitirmişti ki Albay Lergen, şaşkınlık içindeki Binbaşı Joachim’in kendisine doğru koştuğunu gördü.

“S-Sizin için bir rapor var efendim! Büyücü birlikleri geldi! 203. Hava Büyücü Taburu’ndan iki bölük bize destek olmak için geldi! Bizi derhal koruma altına almaya başlayabileceklerini söylediler!”

“Öyle mi? Onlardan iyi yararlanalım.”

“Özür dilerim ama sormam gerek. Buraya gelmelerini nasıl sağladınız?”

Gözlerinde derin bir hürmetle Albay Lergen’e bakıyordu binbaşı. Albay istifini bozmadan ona kendi füzesini fırlattı.

“Onları General Zettour’un cebinden ödünç aldım.”

“Onları size ödünç verdiğine inanamıyorum.”

“Bunu gizlice yaptı.”

Bunu duyduktan sonra binbaşının yüzünde beliren o boş ifadeyi tarif etmek zordu. Belki de kıdemlilerin çömezlerle uğraşmayı sevmesinin nedeni buydu: böyle bir yüz ifadesi görmek. Toy genç subayları eğitmek kıdemlilerin göreviydi… üstelik bu aynı zamanda nefes aldırıcı bir ferahlıktı; bu yüzden albay, Binbaşı Joachim’in bu kafasızlığına nezaketle karşılık verecekti.

Ne var ki, her ikisi için de ne yazık ki, Kuzey Muharebesi’nden bu yana savaştan sağ çıkmayı başaran Albay Lergen, olabilecek en kıdemli subaylardan biriydi.

Bu kadar genç bir subay, kendisinden pek de yaşlı olmayan geçici bir tümen komutanının emrinde savaşa girmek üzereydi. Kısa bir süre öncesine kadar böyle bir ikili düşünülemezdi bile.

“Komutanlarıyla oldukça yakınım.”

Bu açıdan bakılacak olursa, gökyüzündeki o çocuk da yetişkin kabul edilirdi. Hayır, yaşça bakıldığında hâlâ küçücük bir çocuktu. Sanırım okul çağında bir kız çocuğu olması gerekirdi… gerçi sevimli genç bir kız olma hususunda Yarbay Degurechaff’ın eksik kaldığı pek çok şey vardı.

Bununla birlikte Albay Lergen, zihninin kolayca başka yönlere kaymasına bir dur dedi. İleriye doğru birkaç adım attı ve kendisini Ildoa gökyüzünü izlerken buldu. Her zamanki gibi masmaviydi ama rengindeki bir şey kendi akıl sağlığından şüphe etmesine yol açıyordu. Derken albay ansızın bir baş dönmesi hissine kapıldı. Bir anlığına, fiziksel yorgunluğu ve bu ağır sorumluluğun getirdiği zihinsel baskı onu tamamen ezdi.

Yani, burada uğraştığımız şey süs köpeği falan değil. Bizzat bir av köpeğini çağırdım…

“Albayım?”

“Aman, görünen o ki tahmin ettiğimden biraz daha yorgunum.”

“B-bu bir sorun yaratacak mı…? Yani, G-Genelkurmay Başkanlığı’nın ihtiyatlarını izinsiz kullanıyorsunuz, değil mi?”

Genç subayın endişeli sözleri, albaya kendi durumunun ne kadar kötü olduğunun bir işaretiydi. Bir komutanın dik durması, yorgun olmadığı zamanlardan ziyade asıl yorgun olduğu zamanlarda daha önemliydi. Omuzlarını gevşetti ve hiçbir sorun yokmuşçasına gülümsedi.

Etrafındaki subayların ve askerlerin bilincinde olarak, ne düşündüğünü net bir şekilde ortaya koydu.

“Destek talebinde bulunmayı yasaklayan bir kural yok, öyle değil mi? Bunu hallettiğimize göre…”

Albay Lergen, etrafındakilerin dikkatini çekmek için bir an duraksadı. Şahsen daha önce hiç orkestra şefliği yapmamış olsa da, büyük bir konserden önce onların da böyle hissedip hissetmediğini merak etti.

Zihninden geçip giden bu anlık düşünceyi bir kenara iten Albay Lergen, kararlı bir ses tonuyla emirlerini ilan etti.

“İlerliyoruz!”

Zafere giden yolda beni takip edin.

Askerlerine net ve sade bir umut ışığı gösterdi. Bir komutan, her an şartların farkında olduğunu göstermek zorundaydı. Söz konusu komutan, emri geçici olarak devraldığında bu durum çok daha geçerliydi.

Askerlerle kendisi arasında kurulmuş güçlü bir güven bağı olmadan, onların umudunu kaybetmesini engelleyecek şekilde hareket etmeliydi. İşi ağırlıklı olarak bürokrasiye dayanan bir subay olsa bile, nihayetinde o bir Genelkurmay subayına yakışırdı. İmparatorluk’ta, orduda ve dünyadaki savaş çarkının bir parçası olarak en çok deneyime sahip türden bir canavardı. İyi bir insan olsa bile, bir Genelkurmay subayı makinedeki bir çarktan fazlası değildi; ama son derece mükemmel bir çarktı.

Çark ne kadar büyükse, etrafındakilerin de bir o kadar kusursuz işlemesini beklerdi.

“Yarbay Degurechaff, lütfen her zamanki gibi yapın. Önümüzdeki yolu açmanıza, gökyüzümüzü emniyete almanıza ve yapabiliyorsanız ilerideki trafiği düzenlemenize ihtiyacımız var.”

“Genelkurmay nasıl arzu ederse.”

Tam da Albay Lergen’in umduğu gibi, 203. Hava Büyücü Taburu engin tecrübelerinin getirdiği çok yönlülüğü sergiledi. Her şeyi yapabiliyorlardı: gökyüzünü gözetlemek, düşman ateşine karşı tetikte olmak, karadaki askerleri desteklemek, keşif yapmak, emirleri iletmek ve hatta tıkalı trafiği açmak. Doğuda edindikleri tecrübe eşi benzeri olmayan türdendi. Özellikle bu iki bölük, General Zettour tarafından eşek gibi çalıştırıldıkları süre sayesinde verilen hemen her görevin üstesinden gelebiliyordu. Albay Lergen için onun üstü olarak davranmak, içinde bulundukları durum açısından oldukça etkiliydi.

Her zamanki gibi Yarbay Degurechaff, kendisinden istenen her talebi sineye çekmek zorundaydı. Bu düşünceleri bir kenara iten Albay Lergen, durmaksızın ilerleme emirleri kükredi.

“Bu sektörü geçmemiz gerek! Tüme tam sürat ilerlemesi emrini verin!”

“At-atlara ne olacak?”

Albay Lergen, bir yandan adamlarına ilerleme emri verirken diğer yandan emir subayına ne yapıp edip halletmesi için bağırdı.

“Hıza her şeyden fazla öncelik vermeliyiz! Tümen komutanlığı derhal en ön safa geçsin!”

Doğudaki tecrübesi sınırlı olsa da bu kadarı işin alfabesiydi. Bir komutan en önde durmalı ve harp sahasına dair hakimiyetini her daim korumalıydı. Bizzat yüce General Zettour’un sergilediği liderlik anlayışının aynısıydı bu. Sadece bunu yapmak bile, komutanlık kavramına yüklenen o muğlak yetkiyi alıp birliklerini ileri taşıyacak bir güce dönüştürmeye fazlasıyla yetiyordu. Korgeneral Jörg de aynı taktiği uygulamıştı ancak asil alay komutanının zamansız ölümüyle birlikte ipleri eline alma yükü albayın omuzlarına binmişti.

Albay Lergen neleri yapabileceğini biliyordu ve bunu tek başına başaramayacağının da farkındaydı. Tek başına hareket edecek olsaydı düşman hattını yarmasının imkânı yoktu, bu yüzden tümenini hemen arkasında tutmak için elinden gelen her şeyi yapmalıydı.

Bu da etrafındaki genç subayların fikrini değiştirme isteklerini reddetme rolünü üstlenmesini gerektiriyordu.

“B-bu gidişle kanadımızı tamamen açıkta bırakacağız! Arkamızdaki birliklerin yetişmesini beklememiz gerek! Buraya ulaştıklarında—”

“Korunmak için denizden yararlanacağız.”

Binbaşı Joachim’i tersleyip bir kenara iterek, tümenin ilerlemeye devam edeceğini net bir şekilde belirtmeyi sürdürdü. İlerleyebiliyorken ilerlemeleri gerekiyordu; durup beklemeleri için hiçbir neden yoktu. Ne de olsa hava büyücüleri önlerindeki nehri çoktan emniyete almıştı. Albay Lergen, ileri doğru yürümeye devam ederken yeni korunma noktalarını işaret etti.

“D-Deniz mi, Albayım?! Peki ya açık kara tarafı ne olacak?!”

“Hızımıza öncelik vereceğiz. Başka sorusu olan?”

“Tümenimiz zaten takvimin ilerisinde!”

“Endişelenmeyin, Binbaşı. Muharebe Grubu bizi kara tarafımızdan koruyacak. Diğer tümenlerin yetişmesi için fazlasıyla yeterli zamanı kazandırabilirler.”

“Fakat Komutanım?”

“Semender Muharebe Grubu yanımızda.”

Onlara güvenebilirdi. Gökyüzünde Yarbay Degurechaff, yanlarında ise onun bizzat sıfırdan yetiştirdiği askerler varken Muharebe Grubu’nun düzeni olabildiğince sağlamdı. Tam teçhizatlı bir Federasyon zırhlı birliği hücuma kalksa bile bu sorun teşkil etmezdi.

Yollarına çıkan her şeye üstünlük sağlayıp taarruzlarına devam edebileceklerini biliyordu. Doğudaki askerî başarıları, Albay Lergen’in kendi Muharebe Grubu’na sarsılmaz bir güven duymasını sağlıyordu.

“Haydi subaylar, eşyalarınızı toplayın. Islanmalarını istemezsiniz.”

Onu en çok endişelendiren şey, öndeki nehri aceleyle geçmek zorunda kalmalarıydı. Tümen için henüz yeni olduğundan, emirlerini uygulamak için bayrağı altındaki komutanlara devredecekti. Birlik komutanları olarak asli görevi, emirlerini yerine getirmeleri için ihtiyaç duydukları desteği ve araçları onlara sağlamaya çalışmaktı. Mevcut durum göz önüne alındığında, bu nehri nasıl geçeceklerini bulması gerekiyordu. Köprü yoktu ve nehrin karşısına geçmek için ihtiyaç duydukları ekipmanları bekleyerek zaman kaybetmeyi göze alamazlardı. Zırhlı birlikler son derece ağırdı.

“Binbaşı, bu tümenin istihkâmcıları yeterli düzeyde mi?”

“Evet, Albayım.”

Anlaşıldı. Albay Lergen başıyla onayladı ve düşüncelerini toparladı. İstihkâmcıların yanında su engellerini aşmak için her zaman ekipman bulunurdu fakat bunlar basit botlardan ibaretti.

Bu botlar hem sayıca sınırlıydı hem de yavaştı. Planları bir köprü ele geçirmekti ama en yakındakini arayacak vakitleri olmadığından eksiklerini önceliklendirmeleri gerekiyordu. Gerekli araçları temin etmek zorundaydılar; eldekilerle görevi yapmanın bir yolu yoksa bunu düşmandan zorla almaları gerekecekti. Bu ilkeyi General Zettour’un emrinde görev yaptığı sırada öğrenmişti.

Peki bunu nasıl yapacaktı? Albay telsizine uzandı ve biraz makul olmayan bir emir vermeye karar verdi.

“Yarbay Degurechaff, nehrin karşı tarafında kullanabileceğimiz herhangi bir araç var mıdır?”

“Civarda birkaç küçük deniz aracının bulunduğundan eminim.”

Albay başını iki yana salladı. Başlangıç için kötü bir nokta değildi ama yeterli olmayacaktı. Telsize yeni bir talep iletti.

“İdeal olarak, hızlı hareket edebilen bir şey istiyoruz.”

“Motorlu bir şey mi acaba? Uygun bir şey bulmayı umuyorsak arama alanımızı genişletmemiz gerekebilir.”

En son isteyeceği şey zaman kaybetmek ve insan gücünü dağıtmaktı. Harekete geçmek için içinde bulundukları acele nedeniyle bunlar kabul edebileceği koşullar değildi.

“… O halde daha küçük teknelerle idare etmek zorunda kalacağız. Büyücülerin botları bizim için çekmesini istiyorum.”

Sergilediği o nadir tereddütten, Yarbay Degurechaff’ın bu talep karşısında muhtemelen şaşkına döndüğünü anlayabiliyordu. Bir an sonra vereceği yanıtta sesindeki öfke belirgindi.

“… Biz römorkör değiliz! Biz büyücüyüz!”

“Yapabilirsiniz, değil mi?”

Bunu takip eden kısa isteksizlik anı neredeyse sevimliydi. Çok geçmeden Yarbay Degurechaff pes edecek ve talepleri karşısında beyaz bayrak çekecekti.

“Halledilebilir…”

Duyması gereken tek şey buydu. Albay Lergen telsizi kaldırırken bir tebessüm ve baş onayıyla, “Güzel,” dedi. Mesele neyin yapılabileceğiydi. Büyücülerin memnuniyetsizliğiyle daha sonra ilgilenilebilirdi. Şu anda tümenin her şeyden çok ileri atılması gerekiyordu. Çünkü sorun yetenek değil, zaman sorunuydu.

Her zaman böyle olurdu.

“Bu acele ettirilme hissi…”

Zaman, zaman, zaman. Ne zamandır işler bu şekilde yürüyordu? İmparatorluk neden kendisini her zaman böylesine katı bir zaman baskısı altında buluyordu?

“Bu benim kafa yoracağım bir şey değil.”

Üst kademe —General Zettour— bu konuda ne düşünüyordu? Sahadakilerin düşüneceği bir soru değildi bu, dolayısıyla endişelenmenin de anlamı yoktu. Sahadaki en kıdemli komutan olarak tek görevi, tanklarının düşman başkentine ulaşmasını sağlamaktı.

“Ah, belki de bu yüzdendir…”

Hayır, kesinlikle bu yüzdendir. Yarbay Degurechaff’ın zaman zaman neden rahatsız bir edayla fikrini belirttiğini aniden kavramıştı.

“Neden asla farkına varmıyorlar?”

Düşünmeden bunu yüksek sesle söyledi. Bir an için yakınındaki birinin bunu duymuş olabileceğinden endişelendi ama derin bir nefes alarak kendini topladı.

Geridekilerin sahada ne olup bittiğini göremediğinden bahsediyordu. Arada bir göz atmanın anlamalarını sağlamaya yetmeyeceğinden. Neden böyleydi?

Belki de bu, bir komutanın ancak savaş alanında kan kustuktan sonra güç bela kabullenebileceği bir şeydi? Eğer anlamayı sağlayacak tek yol bu deneyimse… o zaman General Rudersdorf ne yazık ki General Zettour’un zihninin derinliklerini asla kavrayamazdı.

“İşte bizi buraya getiren de bu…”

Ildoa’daki zaferleri kesindi. En azından askerî hedeflerine ulaşacakları neredeyse kesindi. Bu, General Zettour’un cephe hattından döndükten sonra hazırladığı bir stratejiydi.

Yine de planla ilgisi olmayan faktörler hakkında söylenecek bir şey yoktu. Yine de Lergen’in içindeki Genelkurmay subayı, kendisini harekât dışı her şeyden uzak tutmak yönünde içgüdüsel bir istek duyuyordu. Bu harekâtı yürütmenin siyasi sonuçları hakkında düşünmek istemiyordu.

Görevi, kendisine verilen harekâtı yerine getirmekti. Eğer bu, savaş alanındaki tuzakları son derece iyi bilen bir adam tarafından kurgulanmış bir askerî harekâtsa, yapması gereken tek şey kendisine düşen rolü başarıyla tamamlamaktı.

“Sonuçta buraya izinli olarak geldim… Bu kadarcık bir şeye göz yumulmalı.”

AYNI GÜN, SEMENDER MUHAREBE GRUBU

Semenderler, Ildoa karayolu boyunca güneye doğru yapılan taarruza neden öncülük ettiklerini sorgulamayı akıllarından bile geçirmedi. Her zaman öncü birliğin başını çeker, her zaman da hemen arkasından takip ederlerdi. Bir başka deyişle, savaş alanının her yerinde daima onlar vardı.

Bu durum artık bir rutin hâline geldiğinden, Semenderler ordunun diğer sınıflarını kendilerinin ebedî takviye birlikleri olarak görüyordu. Taarruza liderlik ederken, birlik komutanı Binbaşı Weiss, bu konumun getirdiği özel ayrıcalığı hiç tereddüt etmeden kullanacaktı.

“Nehri geçmek için deniz araçları toplayacağız! Müttefiklerimiz varmadan önce bulabileceğiniz her şeyi bulun. Üsteğmen Grantz, kusura bakma ama nehrin karşı tarafına geçip bulabildiğin her şeyi bana getirmeni istiyorum.”

Binbaşı Weiss’ın bu emri abesle iştigal çıkacaktı. Zira 8. Zırhlı Alay, düşmanın elindeki tüm botları çoktan yağmalamıştı. Ancak geride kaldıkları düşüncesi, Semender Muharebe Grubu için akıl almaz bir şeydi. Bu düşünce ne Binbaşı Weiss’ın ne de askerlerinin aklından geçmişti.

Ne de olsa onlar müttefiklerinin hep önünde ilerlemek için oradaydılar. Düşmanın geride bıraktığı ne varsa tepe tepe kullanmak onlar için sıradan bir uygulamaydı.

Üsteğmen Grantz ve adamları hiç tereddüt etmeden havalanırken, ihtiyaç duydukları şeyi kaşla göz arasında getireceklerinden emindiler. Onlara duyduğu güven, tam da bu yüzden en baştan nehri geçmeye kalkışmalarının sebebiydi.

Bu yüzden Üsteğmen Grantz, Binbaşı Weiss tarafından kendisine verilen rapor karşısında neye uğradığını şaşıracaktı.

“Binbaşım. Müttefiklerimiz görünüşe göre önümüze geçmiş.”

“Ne? Müttefiklerimiz mi?”

Binbaşı Weiss, üsteğmenin ne dediğinden hiçbir şey anlamadığını gösterircesine gözlerini açtı. Üsteğmen Grantz da aynı şok içinde, tiz bir sesle raporunu verecekti.

“Aşk olsun, öncü birlik biziz sanıyordum ama zırhlı birlikler önümüze geçmiş. 8. Zırhlı Alay bu; nehri çoktan geçmişler bile.”

“Bizi geçtiler mi? Bahsettiğin kişilerin dost birlik olduğundan emin misin?”

Binbaşı Weiss bu bilgiyi idrak etmekte zorlanıyordu. Doğu cephesinde her zaman mızrağın ucu olmaya alışkındı. Eşsiz hızları ve şimdiye dek başardıkları şeylerin haklı gururuyla Ildoa’ya gelmişlerdi.

Muharebe Grubu Unvan Sahibi büyücülerle doluydu. Tankçıları, topçuları ve piyadeleri de en az onlar kadar yetenekliydi. Diğer alaylarla kıyaslandığında herkes olağanüstüydü. Tüm askerler, Yarbay Degurechaff’ın keskince süzülen gözleri altında sıkı bir eğitimden geçmişti.

Bu savaşta pişmiş askerlerin sürekli muharebenin tam ortasına atılmalarının bir nedeni daha vardı. Daima öncü birlikte olmak, alayın düşman tarafından terk edilen her türlü teçhizatı yağmalama hakkını elde etmesi demekti. Binbaşı, kendisinin ve diğer büyücü birliklerinin en çok ihtiyaç duyulan yerlerde eksiksiz bir şekilde kullanıldığından tamamen emindi.

Yine de tam olarak bu büyücüler geride mi kalmıştı? Eğer bu doğruysa, oldukça büyük bir sürpriz olurdu. 8. Zırhlı Alay kendi seçkin büyücü birliğini kurmuş olmalıydı.

“Avımıza başkasının bizden önce konacağını düşünmek… Görünüşe göre İmparatorluk’ta henüz tanımadığım personel var. 8. Zırhlı Alay’dı, değil mi? Büyücü birliklerinin başında kim var?”

“Şey, mesele şu ki…”

“General Romel’i buraya kadar bunun için mi getirdiler?”

“Hayır, pek sayılmaz. Ama çok da uzak değilsiniz… ha-ha-ha.”

Binbaşının zihninde alarm zilleri çalmaya başladı. İçgüdüleri ona duymak istemediği şeyi söylüyordu.

“Yarbay. Kendisi…”

Hah. Bu durum ona tamamen mantıklı gelse de Binbaşı Weiss üsteğmenin sözünü kesecekti. Ne de olsa insan her zaman yanılmış olmayı umabilirdi.

“Evet, İmparatorluk’ta henüz tanımadığım pek çok personel var. Eminim pek çok kadın yarbay vardır, Üsteğmen.”

“Ama Binbaşı Weiss. Hangi yarbaydan bahsettiğimi biliyorsunuz, değil mi?”

“Anlaşılan o ki aynı çok sevgili tabur komutanımızdan —Genelkurmay Başkanlığı’ndan olan şu Hava Büyü subayından— bahsediyoruz.”

Başka birinin olmasına imkân bulunmadığından emin olan Binbaşı Weiss’ın bu inancı, Üsteğmen Grantz’ın içtenlikle başını sallamasıyla teyit edildi.

“Başka kim olabilir ki?”

Dünya gerçekten de küçük bir yerdi. Ya da belki de küçük olan savaş alanlarıydı?

Savaş alanında yaşamak dedikleri tam da buydu.

“Yarbayın bir sürü minik botu nehrin karşısına çekerkenki yüz ifadesini görmeliydiniz. Görünüşe göre tüm botlara ilk o el koymuş.”

Hım. Bu durum binbaşının kollarını kavuşturup iç çekmesine neden oldu.

8. Zırhlı Alay’ın nehri geçmek için botları büyücülere çektirdiğini duymak, hedeflerine ulaşmak için her türlü yola başvuracaklarını ona açıkça gösteriyordu.

“Görünüşe göre ganimete ilk o konmuş.”

İlerleyişlerinde kesinlikle yavaş değillerdi ama belki de rehavete kapılmamalıydılar.

“Yarbayla yarışacağımızı düşünmemiştim…”

Telsizden duyulabilecek bir iç çekişle bu beyhude sitemini dile getirdi.

“Bu hiç de şaka değil.”

“Kesinlikle değil.”

Üsteğmen Grantz’ın da belirttiği gibi, konu yarbayla yarışmak olunca işler hiç de kolay olmayacaktı. İnsanın bir iki söylenmek istemesi son derece doğaldı. Fakat vekâleten komutan olarak bir seçim yapması gerekiyordu; telafi edici önlemler şarttı.

“Bunu senden istemek zorunda kaldığım için üzgünüm Üsteğmen, ancak dışarı çıkıp bulabildiğini bulmak zorundasın.”

Muharebe Grubu’nu toplamadan ve durumu paylaşmadan önce Üsteğmen Grantz’a emirlerini verdi.

“İşler karmaşık bir hâl aldı.”

Aceleci Yüzbaşı Ahrens, gözü pek bir sırıtışla ilk yanıt veren oldu.

“Düşman mı tespit edildi?”

“Hayır, Yüzbaşım. Dost birlik.”

Ha? Aradığı yanıt bu değildi. Binbaşı, muhtemelen kendisinin de sadece birkaç an önce takındığı ifadenin aynısını adamın yüzünde gördü. Yüzlerine bakmaya dayanamayan binbaşı lafını tekrarladı.

“Yüzbaşım, dost birlik diyorum. Önümüzdeki birlikler müttefiklerimiz.”

En boş bakışları atan tank subayı, anladığını göstermek için ellerini çırptı.

“Taarruzda bizi takip eden birliklerin başına bir şey mi geldi? Belki de piyadeler gecikiyordur?”

Binbaşı adamın ne düşündüğünü görebiliyordu. Yüzünden okunuyordu: Bunun her zamanki durumdan ne farkı var ki? Ayrıca başka birliklerin önlerine geçmiş olduğu gerçeğinin de kafasına yatmadığı açıktı. Adamlarından herhangi birinin yoldaşlarına güven duymasının üzerinden uzun zaman geçmişti. Aynı duyguları paylaştığı için tüm bunlar binbaşı için de acı vericiydi. Ne de olsa Muharebe Grubu için normal olan buydu.

Yine de bu garip duruma ister hayal dahi edilemez bir olaylar zinciri ister bir ters köşe densin, kaderin bazen ne kadar tuhaf olabileceğini içinden geçirdi.

Bu tür ön yargıların gerçeklik algılarını bulandırma riski taşıdığını fark eden Binbaşı Weiss, adamlarına mevcut durumu anlatmaya karar verdi.

“Önümüze geçen dost birlikler var.”

Mekanize birliklerin başındaki adamın bu konuda söyleyecek bir şeyi olmalıydı. Yüzünde boş bir ifadeyle Yüzbaşı Ahrens, binbaşıdan lafını tekrarlamasını istedi.

“Bağışlayın, sanırım yanlış duydum. Az önce ne dediniz?”

“Başka bir tümendeki yoldaşlarımızdan bahsediyorum. İlerleyip önümüze geçtiler.”

Tüm taburundaki her bir yüzün bu sözü şaka sanıp geçiştirdiğini gören Binbaşı Weiss, durumu daha ayrıntılı açıklamayı üzerine aldı. Belki de hepsi biraz fazla kibirlenmişti.

“Bu bir gerçek. Müttefik bir zırhlı birlik öne fırladı. 8. Zırhlı Alay… Sadece küçük bir farkla öndeler ama ne olursa olsun şu anda taarruza onlar öncülük ediyor.”

Hiçbirinin buna inanması kolay değildi.

Anlayışla başını sallayıp açıklamasına devam ederken gözlerindeki şaşkınlığı görebiliyordu.

“Ayrıca sevgili yarbayımızın da onlara bizzat yakın hava desteği sağladığını belirtmeliyim.”

Düşman saldırısıyla bile sarsılmayan asker topluluğunun başını döndürmeye bu haber yetti de arttı bile. İyi ya da kötü, adamlar bu beklenmedik gelişme karşısında neye uğradığını şaşırdı.

“Hadi ama, bu hiç adil değil… Neden geride kaldığımızı şimdi anladım.”

Yüzbaşı Meybert’in bu çocukça söylenmesi tüm taburda derin bir yankı uyandırdı. Hepsi aynı düşünceyi paylaşıyordu.

Bu hiç adil değil.

Yine de bu durum, ortak düşünce süreçlerini sıfırlamaları için bir fırsat sundu. Hepsi içinde bulundukları koşulları düşündü.

Ve yarbay ön saflardayken artık taarruza kendilerinin öncülük etmediğini biliyorlardı. Bu düşünceye kapılan subayların hepsi geride kalmanın onlar için ne anlama geldiğini düşünmeye başladı. Yüksek sesle söyleyemeseler de hepsinin aklında taarruza öncülük etmenin belirli bir avantajı vardı: En iyi ganimet her zaman en öndeki ilk askerleri beklerdi.

Kelimenin tam anlamıyla, sahneye ilk çıkan istediği her türlü mala el koyup kullanabilirdi. Öncü birliğin en önündekiler her zaman istediğini alırdı. En öndeki konumları fiilen çalındığından, diğer tümenlerle yarışmak zorunda kaldıklarında ellerine ancak kırıntılar geçecekti.

Bozguna uğratılan düşmandan yağmalayabilecekleri petrol, erzak ve diğer teçhizatlar, taarruzlarını besleyen önemli bir teşvikti. Bu bakımdan düşmandan ele geçirilebilecek her türlü kaynak hayati önem taşıyordu. Kendi ülkelerinden ikmal sağlamanın her zaman zor olduğu doğuda bu durum özellikle geçerliydi.

Yine de düşmanın kaçınılmaz olarak geride bırakacağı teçhizat sınırlıydı ve bunun için kendi müttefikleriyle yarışmaları gerekiyordu.

Zamana ve koşullara bağlı olarak en önden gitmek gerekiyordu ancak ganimetsiz kalmak taarruzlarının aksamasına neden olabilirdi.

Bu açıdan bakıldığında, tereddüt nedir bilmeyen Üsteğmen Tospan herkesin aklındaki noktaya parmak bastı.

“Belki de bu sefer kendimizi çok fazla zorlamamalıyız.”

Binbaşı Weiss mekanik bir şekilde “Evet,” diyerek başını sallamaya başladı. Öncü birliği takviye kuvvetlerle buluşturmak önemli bir askerî görev olsa da onun bu önerisine katılmak zordu. Bunun sebebi açıkça ortadaydı.

“Hımm, nasıl desem… Bu benim de içime sinmiyor.”

Binbaşı Weiss’ın içindeki büyücü subay başını iki yana sallamasına neden oldu. Astlarının kendisine boş gözlerle baktığını gören binbaşı, biraz daha açıklama yapması gerektiğini anladı.

Deneyimli bir büyücü subayı olarak mana sinyallerini tespit etmek binbaşı için artık ikinci bir doğa hâline gelmişti.

“Yarbay Degurechaff sanırım bize ulaşmaya çalışıyor. Sinyalinin kesintisiz ve kararlı akışını hissedebiliyorum. O bizi izlerken geç kalırsak…”

Dehşet verici bir düşünce. Kendilerini fırçalayacağını şimdiden zihinlerinde canlandırabilmeleri neredeyse korkutucuydu. Yetişkin subaylardan oluşan grup hep birlikte titredi. Fırça yeme korkusu zihinlerinde neredeyse garip bir heyecan dalgası yarattı.

“Yoksa… siz de mi öyle düşünüyorsunuz? Ama hayır…”

Adamlardan biri şoke olmuş bir ifadeyle seslendi. Az öncesine kadar kollarını kavuşturup sessizce duran Yüzbaşı Ahrens soğukkanlılığını kaybetmeye başladı.

“Bir büyücünün kesintisiz bir mana akışı yaratması demek… orada olduğunu bilmemizi istiyor demektir, değil mi?”

Yüzbaşı derhal komuta aracına dönmek istedi. Bu isteği yüzünden açıkça okunuyordu ve endişeleri silah arkadaşları tarafından gayet iyi anlaşılmıştı.

“Haklısınız Yüzbaşı Ahrens! Sonuna kadar haklısınız!”

Sanki paçaları tutuşmuş gibiydi. Binbaşı Weiss’ı yoğun bir aciliyet hissi kapladı ve neredeyse bağırarak emirlerini sıraladı.

“Tam da komutanın söylediği gibi!”

Binbaşı Weiss, Yarbay Degurechaff’ın kendisine büyük bir titizlikle verdiği uyarıyı unutacak değildi.

“Diğer tümenleri bilmem ama öncü birliğe liderlik etmek için özel emir aldık! Karşımızdaki yarbay bile olsa diğer tümenlerin hiçbirinin gerisinde kalmayı göze alamayız!”

Böyle doğrudan emirler verdikten sonra onları affetmesine imkân yoktu. Emirleri neredeyse aşırı basitti ve kendisi istisnalara müsamaha gösterecek bir tip değildi. Yarbay Degurechaff’ın ön saflarda olması emirlerini en ufak bir şekilde bile değiştirmiyordu. Bu kadarı aşikârdı; tartışmaya bile değmezdi.

Emir emirdi. Diyelim ki güneş aniden doğmayı bıraksa, yani kıyamet kopacak olsa bile bu gerçek değişmezdi. Görevlerini yerine getirmeleri gerekiyordu. Adamlar, boş boş dikilip sohbet edecek ve hele ki hızlarını yavaşlatmaktan bahsedecek vakitleri olmadığını çabucak kavradılar.

Onlara öncü birliğe liderlik etmeleri söylenmişti. Hepsi buydu. Emirleri buydu. Dolayısıyla Muharebe Grubu’nun tam da bunun için çabalaması şarttı.

“Bize emirleri verirken taarruza liderlik etmemiz konusunda neden bu kadar ısrarcı olduğunu daha çok düşünmeliydik.”

Kavramış bir ifadeyle Binbaşı Weiss kollarını kavuşturdu ve başıyla derin bir onay verdi.

“Dost kuvvetlerin öne fırlayacağını biliyordu. Bize böyle spesifik emirler vermesinin nedeni buydu!”

Tanya’nın kastettiği şeyin ne olduğunun önemi yoktu; astları emirlerini bu şekilde yorumlamıştı.

Deneyimleri ve askerî odaklı düşünce yapıları, onları Tanya’nın aslında niyet ettiğinden farklı olabilecek bir sonuca götürdü. Yine de kendisi orada olmadığından, Tanya’nın askerleri kendi buldukları bu cevaba uygun olarak hareket edeceklerdi.

İkinci kez herkes adına konuşan kişi Üsteğmen Tospan oldu.

“Bu gidişle… ordunun diğer sınıflarıyla bir sonraki çalışmamızda Semender Muharebe Grubu tembel olarak damgalanabilir.”

Yüzbaşı Meybert vahim bir ifadeyle başını salladı.

“Şimdiden duyar gibiyim; ordunun her tümeninden seçilmiş en iyilerin taarruzda nasıl geride kaldığını konuşacaklar…”

Muharebe Grubu için istedikleri itibar bu değildi. Gecikme kavramı onlar için tamamen yabancıydı. Her zaman plana ve takvime uygun hareket ederlerdi.

Bu onlar için küçük bir gurur kaynağıydı, sayısız başarılarıyla desteklenen bir gurur. Ortada en ufak bir kibir kırıntısı bile varsa… bundan kurtulmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaları gerekiyordu.

“Yakıtı falan daha sonra düşünürüz.”

Subay grubu Binbaşı Weiss’ın bu sözü üzerine hep birlikte başlarını salladı. Baş sallamaları bitene kadar hepsi tam bir uyum içinde hareket etti. Oradan sonra alışkanlıkları ordunun hangi sınıfından olduklarına göre farklılık gösterdi.

Zırhlı birlikten Yüzbaşı Ahrens bir an önce tankına dönme isteği sergiledi.

Yüzbaşı Meybert topların taşınmaya nasıl hazırlanacağını düşünürken yerinde duramıyordu.

Piyadelerin hepsi, sarsılmaz kararlılıklarını simgeleyen derin, düşünceli bir ifade takındı.

İfadeleri farklı olsa da hepsi aynı hedefi paylaşıyordu. Binbaşı Weiss’ın taarruz etmeleri gerektiği yönündeki fikrine tek bir asker bile itiraz etmedi. Ne de olsa uzakta bir yerlerde Yarbay Degurechaff, harekete geçmeleri için onlara bayrak sallıyordu.

Ne pahasına olursa olsun öncü birlik konumlarını geri kazanmaları gerekiyordu. Odaklarını korumak için net emirlerini yeniden teyit eden Muharebe Grubu subayları, önceliklerini doğru bir şekilde belirlemişlerdi.

“İlerleyeceğiz. Yarbayın emirleri bir yana, Lergen Tümeni’nin önümüze çok fazla geçmesine izin veremeyiz.”

Binbaşı Weiss vermesi gereken emirleri verdi. Devam ederken buruk bir gülümseme sundu.

“Yüzbaşı Meybert, özür dilerim ama senden zor bir şey istemem gerekecek. Sanırım en nihayetinde bizi doğrudan topçu ateşiyle desteklemene ihtiyacımız olacak.”

Topçu birliği taarruzda çok geride kaldığından, olabildiğince hızlı hareket etmeye odaklanmak için tüm kaynaklarını kullanmaları gerekecekti.

“Bu sefer bana düşecek bir şey olmamasına imkân olmadığını biliyordum. Yine aynı hengame.”

Topçu subayı yüzünü ekşitti, ardından derhal kendisi için artık ikinci bir doğa hâline gelmiş görevleri yapmaya koyuldu.

“Atlar ve çekici araçlarla muhtemelen işleri halledebilirim. Yakıtımız azalıyor. Bütün bunlar bittiğinde adamlarım için biraz şarap hazırlasanız iyi edersiniz.”

Yüzbaşı Meybert bu isteğini sitemle dile getirdi, Johann-Mattäus Weiss ise hiç tereddüt etmeden yanıtını verdi.

“Dört gözle bekleyebilirsin.”

“Öyle mi? Peki şarabı nereden bulacaksınız?”

Açıkgöz tank subayı bunu adamları adına sordu. Muharebe Grubu’nun erzak durumu herkes tarafından biliniyordu. Temel hedefleri olabildiğince hızlı ilerlemek olduğundan, gereksiz her şeyi geride bırakmak zorunda kalmışlardı; bu yüzden tüm Muharebe Grubu’nda tek bir damla bile şarap bulunamazdı.

Binbaşı Weiss, bu soruya vereceği cevaptan en ufak bir utanç duymuyordu.

“İhtiyacımız olanı düşmandan temin edeceğiz. Ve eğer onlarda da yoksa, arkamızdaki hücum hattında yanlarına erzak alacak kadar aptal olan dost birlikler bulunacaktır; biz de gidip onlardan alırız.”

Kulağa oldukça basit geliyor, değil mi? Binbaşı Weiss sözlerinden son derece emindi. Normalde her şeye uyum sağlayan tank subayı itiraz edince, bu öneri kaderin garip bir cilvesini doğurdu.

“Yine de müttefiklerden almamız pek doğru olmaz, değil mi?”

Sorusunu sorarken hafif bir şaşkınlık içindeydi; ancak Üsteğmen Tospan ve Yüzbaşı Meybert, yönetmelikleri kutsal ve dokunulmaz görme alışkanlığını çoktan yitirmişlerdi.

“Ne kadar da medenisiniz, Yüzbaşı Ahrens.”

“Yine de binbaşı haklı. Her şey yaklaşımınızda ve elinizdekilerle idare edebilmekte bitiyor.”

İki subay da hayal güçlerini kullanmaya son derece gönüllüydü ve esnekliğe övgüler yağdırıyorlardı. İster iyi ister kötü olsun, donanmada geçirdikleri süre boyunca kendi başlarının çaresine bakmayı öğrenmişlerdi. Limanlarda çalışanların aldığı eğitim bir insanı kökünden değiştirebilirdi.

“Üsteğmen Tospan?”

Piyade üsteğmen, şaşkınlık içindeki tank subayına bakıp hafifçe kıkırdadı.

“İhtiyaç, icadın anasıdır. Biz bunu zamanında limanlarda acı yoldan öğrendik. Nizamnameye harfiyen uyacağım diye savaşta ölmek istemiyorum.”

Son derece ciddi bir ifadeyle gerçek hislerini dile getirdi.

“Kesin olan bir şey var ki, yarbaya neden geç kaldığımızı açıklamak zorunda kalan kişi kesinlikle ben olmak istemiyorum. Beceriksizliği yüzünden birini vurma arzusu duyduysanız, yapmak isteyeceğiniz en son şey kendinizin beceriksiz birine dönüşmesidir.”

Bıkkın bir haldeki Yüzbaşı Meybert, adamlarının yüzündeki boş ifadeleri görünce söze girdi.

“Limanın savunulması konusunda donanmayla nasıl tartışmaya girdiğimizi biliyorsunuz, değil mi? Karşımıza mevzuat saçmalıklarıyla çıkıp bizden resmi evrak talep etmişlerdi. O aptallar yüzünden, Birleşik Krallık Komutanlığı kapımıza haber vermeden dayandığında onları karşılayacak zamanımız kalmamıştı.”

Üsteğmen Tospan da şiddetle başını sallayarak beceriksizlere duyduğu nefrete katıldı.

“O zaman gerçekten canımıza okumuşlardı! Kurallar ve nizamnameler uğruna gerçekleri görmezden gelenlerden nefret ediyorum. Ne kadar işe yaramaz bir grup insan.”

Semender Muharebe Grubu’nu oluşturan bu inanılmaz derecede rasyonel ve mantıklı subayların lideri, zihinlerine altın bir kural kazımıştı: Her zaman gerçeklerle yüzleşmek.

Doğuda Federasyon’a karşı savaştıkları dönemde gerçekçi olmak zorunda kalmışlardı. Aynı şey düşmanları için de geçerliydi. Başlangıçta bir grup Komünist olarak görülen Federasyon karşısında İmparatorluk askerleri, bu cahilce ideolojiyi bir kenara bırakmış ve düşman birliklerini, İmparatorluk savaş makinesinin kılıçlarını bileyeceği bir araçtan başka bir şey olarak görmemeye başlamışlardı.

Düşman topçu ateşi altındayken bürokrasinin kutsallığı hiçbir işlerine yaramıyordu. Kan ve çelikle tamamen vaftiz edilmiş olan bu adamlar, Üsteğmen Tospan’ın öfkesini kabullendi, hatta onunla aynı frekansta birleşti. İster iyi ister kötü olsun, bu durum onların bu savaşa uyum sağlama şekliydi. Zaruret, adamların üsteğmenin bu hissini kabullenmek için ihtiyaç duydukları gerekçeyi sağlamıştı. Birlik, kendi müttefiklerini yağmalamayı meşrulaştıracak kadar ileri gitmeye başlıyordu. Tabii ki bu tür düşünceler tereddütsüz doğmuyordu.

Yine de hepsi aynı şeyi düşünüyordu. Sonuçta kime mazeret uydurmayı tercih ederlerdi ki? Kendi Muharebe Grubu komutanları Yarbay Degurechaff’a mı? Yoksa ordunun başka bir sınıfına mı?

En baştan beri aldıkları emir, var güçleriyle hücuma kalkmaktı. Böylece adamlar hep birlikte anlaşmaya vardılar.

“Seçimimiz bürokratlar ile yarbay arasındaysa, kime öncelik vermemiz gerektiği açık olmalı. Yarbayın karşında gözyaşı dökmek zorunda kalmayı kesinlikle istemem!”

Binbaşı Weiss tüm grup adına kararı verdi ve orada bulunan subaylardan hiçbiri buna karşı çıkmadı. Üzerlerine düşeni yapmaya hazır bir şekilde hepsi başlarıyla onayladı. Görev ve zaruret bunu gerektirdiğinden, kararlarından emindiler. Beceriksiz askerler olup amirlerinin gazabını üzerlerine çekmekten, her türlü düşmandan daha çok korkuyorlardı.

Bazen işler, hesapta olmayan sinerjiler sayesinde hız kazanabilirdi. Sonradan Lergen Tümeni olarak anılacak olan birlik, İmparatorluk ordusunun Ildoa’yı işgalinde öncü birliğe liderlik ediyordu.

Komutayı geçici olarak devralan Albay Lergen için, manevra savaşı kullanarak düşman kuvvetlerini yarıp geçmenin verdiği haz, birliklerini tecrit etme tehlikesinin getirdiği bir endişeye dönüştü. Düşman topraklarında tek başlarına kalıp mahsur kalmaları korkunç bir ihtimaldi.

Artçı birliklerle kurulan her türlü temas dinlemeye açık ve son derece tehlikeli olduğundan, arkadan yaya olarak gelen takviye birliklerine öncü birliğin bu yeni temposu bildirilmemişti. Tam da dost birliklerden herhangi bir destek beklemesinin pek mümkün olmadığını düşündüğü sırada… keşfe çıkmış olan Yarbay Degurechaff’tan yeni bilgiler ulaştı.

Şaşırtıcı bir şekilde rapor, okuyabilmesi için düzenli belgeler haline getirilmişti. Bunları uçarken mi yazdı acaba diye düşündü. Bu hem oldukça ustaca hem de üstün bir beceri gerektirirdi.

“Büyücü birliklerinin kullanışlı olduğunu biliyordum ama bu kadar ileri gideceklerini düşünmemiştim…”

Büyücülerin sağladığı kolaylığın sınırı yoktu. Sadece keşif yapıp koruma ateşi sağlamakla kalmıyor, tümenin farklı birimleri arasında irtibat subayı gibi de görev yapıyorlardı. Deneyimli bir Hava Büyü Subayı hemen hemen her şeyi yapabilirdi.

Ne yazık ki fazla kullanışlıydılar. Elverişli olmalarının her savaş cephesinde aşırı kullanılmalarına yol açması gibi üzücü bir gerçek, kaybedilen personelin ikmal edilmesini son derece zorlaştırıyordu.

Bu kadar el üstünde tutulan bir büyücü için durum daha da vahimdi; kaldı ki söz konusu kişi, üstelik birden fazla Gümüş Kanat Taarruz Nişanı’na sahip bir büyücüydü. Sadece düşman kuvvetleri hakkında bilgi toplamakla kalmamış, kendi birliklerinin durumuna dair keşif verilerini de rapora eklemişti. Hatta düşmanın savunma hattındaki boşluklara dair bilgiler bile mevcuttu. Bu mükemmel rapor, bir birlik komutanının bilmek isteyeceği her şeyi içeriyordu.

Yine de albay, kendi tümenini hangi birliğin takip ettiğini görünce acı acı kıkırdamaktan kendini alamadı.

“Semender Muharebe Grubu’nun arkamızdan geleceğini düşünmek… Bu Yarbay Degurechaff tam bir kurnaz.”

Onu hiçbir zaman sadece savaşmayı bilen bir av köpeği olarak görmemişti; yine de kız, her defasında onun hayal gücünü aşmayı başarıyordu.

Belki de benim gibi sağduyulu insanların kafası biraz fazla kalındır.

Albay, hayranlık mı yoksa şaşkınlık mı olduğu pek anlaşılamayan kelimeler döküldü dudaklarından.

“Birliklerini gerçekten de sıkı bir tasma altında tutuyor.”

Başlangıçta yarbayı ihtiyat görevinde tutma kararını sorgulamıştı… …ama görünüşe göre askerleri kendi başlarının çaresine bakacak kadar iyi eğitilmişti.

Hem yetenekli birer büyücü hem de Genelkurmay subayı olan onlarca adamları olsaydı, manevra savaşı yürütmek şüphesiz çok daha kolay olurdu.

Hayır. Albay Lergen başını iki yana salladı.

“Onun gibi askerleri seri üretime geçirip cepheye sürecek halimiz yok ya…?”

Kendi zihni için bile son derece akıl dışı bir fikirdi bu. Aklına böyle bir düşüncenin gelmiş olmasını bile sorgulayacak raddeye gelmişti. Etrafta uçuşan bu kadar çok Yarbay Degurechaff’ın bulunması devasa bir felaket olurdu.

“Bugün bende gerçekten bir gariplik var.”

Albay, sigarasına ve çakmağına uzanırken kendi kendine mırıldandı. Nikotini içine çekip huzursuz bir iç çekişle koyu bir duman bulutu üfledi; ancak bu bile dikkatini bu konudan uzaklaştırmaya yetmedi.

Az önce daha cana yakın bir Yarbay Degurechaff hayal etmişti. Şimdi ise onu mevcut haliyle seri üretme fikriyle oynuyordu.

“Savaş gerçekten korkunç bir şey…”

Bir an için bile olsa, rasyonel düşünen küçük Degurechaff canavarlarından oluşan bir sürü hayal etmiş olmak yetip de artıyordu. Harp Akademisi’nde onu ilk gördüğü gündeki adam olsaydı, kendi akıl sağlığından şüphe duyacağına şüphe yoktu.

“Aklımı mı kaçırdım ben?”

Gerçekliğin değişme hızı akıl almaz boyuttaydı. Sigarasının külleri yere düşerken albay, kendisini içinde bulduğu bu kurtarılamaz gerçekliğe daha eğlenceli bir açıdan bakmaya karar verdi.

Savaş; onun tüm sızlanmalarını, mırıltılarını ve sağduyusunu yutup yok edecekti. Elinde kalan tek şey mantığı olacaktı.

Bu mantık zalim, berrak ve eğer anlamak gibi bir talihsizliğe uğradıysanız kavraması son derece kolay bir şeydi.

Demek General Zettour beni bu yüzden buraya gönderdi.

Generalin doğudaki en berbat koşulları bilen birine mi ihtiyacı vardı? Yoksa General Zettour, kendi mizaçından tamamen farklı bir ruha sahip bir subay mı arıyordu? Durum ne olursa olsun, yaptığı personel tercihi kesinlikle normal değildi.

Lergen bu fikrin ne kadar rahatsız edici olduğunu düşündü. Verilecek insani tepki buydu ama işler buradan sonra daha da kötüleşiyordu…

“Düşünce yapısını anlayabiliyorum…”

Gerçekleştirmekte oldukları taarruz, yapılabilecek en doğru hamlenin ilk adımıydı.

Albayın sağduyusu içten içe feryat ediyordu: “Olamaz, böyle bir şey mümkün değil!” Mantığı ise zihnindeki masaya ayaklarını uzatmış yanıt veriyordu: “Bal gibi de öyle.” Yarbay Degurechaff gibi askerlerin böyle bir çatışma hakkında ne hissettiklerini merak etti.

“Albayım! Bekleyin, Albayım!”

Albay Lergen komuta aracına binmek üzereyken, Binbaşı Joachim’in kendisine seslenerek koştuğunu duyunca yüzünde hafifçe huzursuz bir ifade belirdi.

“Yine ne var, Binbaşı?”

“Albayım… işler kötüye gidiyor.”

Gökyüzündeki gözlerinin aksine, karada uğraşmak zorunda kaldığı adamlar tam bir baş belası olabiliyordu. Albay Lergen canının sıkılmaya başladığını hissetti ama yine de binbaşının şikayetlerini dinlemeye vakit ayırdı.

“A-askerler sınırlarına dayanmış durumda. Ana düzenimiz üzerindeki kontrolü kaybetmeye başladık Albay Lergen. Birliklerimizin toparlanmasına zaman tanımak için mola vermemiz gerektiğini düşünüyorum.”

“Bunu yapamayız.”

“F-fakat efendim!”

Genç Genelkurmay subayının sesi maruzatını sunarken çaresiz çıkıyordu. Albay Lergen, kendi amirinin her zaman yaptığı gibi adama dönüp bakmadan bile yanıt verdi.

Subayın şikayet etmekle harcayacağı her anı işini yapmaya ayırması gerekiyordu.

“Düşman birliklerine mevzilerini sağlamlaştırmaları için zaman tanıyamayız. Dahası, şimdi durursak Semender Muharebe Grubu’nun böğrü tamamen açıkta kalır.”

Her ikisi de durumun farkında olduğu sürece ne yapılması gerektiği aşikardı. Savaşta zaman ve fırsatlar söz konusu olduğunda ikinci bir şans yoktu. Bir kez ipin üzerine çıktınız mı, ya karşıya geçmeliydiniz ya da aşağı düşmeliydiniz. Onları anavatanlarına bağlayan bir can halatı olmadığına göre, aşağı düşmek ölüme çakılmak anlamına geliyordu. Tek umutları var güçleriyle ileri atılmaktı.

“En iyi seçeneğimiz, düşman henüz şaşkınlığını korurken ilerlemeye devam etmek. Elimizdekilerle tüm bir tugayı rahatça etkisiz hale getirebiliriz.”

“Birliklerimiz daha fazla yıpranmayı kaldıramaz…”

Genç subay doğruları söylüyordu. Albay Lergen, adamın sesindeki tükenmişliği fark edebiliyordu. Söylediği her şey somut birer gerçekti. Askerlere empati gösterse de albay kendi gerekçesini paylaştı.

“Hayatta kaldıkları sürece her şey yolunda demektir.”

Muhatabının, ne demek istediğini henüz kavrayamadığı boş bakışlarından anlaşılıyordu. Yine de, eğer bundan sağ çıkma talihine erişebilirlerse… gerçeği mutlaka öğrenecekti. Sadece Binbaşı Joachim’in değil, tüm subayların öğrenmesi gereken bir gerçek.

“Fırsatın varken ilerlemek zorundasın. Bu, savaşmanın en temel kuralıdır.”

O an, Harp Akademisi’ndeyken Genelkurmay ile çıktığı saçma sapan bir arazi tatbikatını hatırladı. En bitkin olduğu anlarda hocalarının kendisine zorlu taktik soruları ve hakaretler savurduğunu anımsadı. Yorgun beynini, onların talep ettiği hızlı kararları almaya zorlamak zorunda kalmıştı.

Kariyerinde en çok işine yarayacak eğitim işte bu olacaktı. Fiziksel yorgunlukları karar verme yetilerini yiyip bitirse bile, o gün zorunluluklar neyi gerektiriyorsa ilerlemek zorunda olduğunu biliyordu.

“Şu an için yorgun askerlerimiz yalnızca hoşnutsuzlukla yaşamak zorunda.”

Ancak Albay Lergen, hareket kabiliyeti avantajını heba etmenin bir aptallık olacağını büyük bir inançla dile getirdi.

“Yarın muhtemelen hepimiz için berbat bir gün olacak. Askerler siperlerde ölen arkadaşlarının çığlıklarını duymak zorunda kalabilir.”

Düşmana zaman verilirse basit bir harekat üssünü bile kolayca kurabilirlerdi. Ildoalıların ne tür tahkimatlar kuracağını bilmiyordu ama en derme çatma siperler bile baş belası olmaya yeterdi.

Siperlerine saklanan birileriyle savaşmanın canı cehenneme.

Böylesine nafile direniş çabalarını temizlemek uğruna ne kadar çok zaman ve ne kadar çok can heba edilmişti? Sırf bir harekâtta başarısız olmak uğruna hem değerli insan kaynaklarını hem de zamanı boşa harcamak söz konusu bile olamazdı. Böyle bir fikri aklından geçirmek bile istemiyordu.

“Önlenebilecek fedakârlıkların hiçbir anlamı yoktur. Yarına kadar beklersek, askerlerin bugün tutacağı kin, geride kalan ailelerinin besleyeceği nefretin yanında hiçbir şey kalır. Nihayetinde aileler kin beslemek için yaşarlar.”

Eğer merhamet adamlarının ölümüne yol açacaksa, o halde merhamete ihtiyacı yoktu. Acımasız bir örgütün parçası olarak, adamlarını evlerine sağ salim gönderebilmek adına mantık ve zorunluluk doğrultusunda onları iliklerine kadar kullanmak zorundaydı.

Albay Lergen bu acı gerçeği o tereddütlü subayın yüzüne vurdu.

“Zaman kazanmak için hızımızı kullanıyoruz. Yorulduk diye durursak, o zamanı insan hayatlarıyla geri satın almak zorunda kalırız.”

“Bu gidişle düşman etrafımızı sarabilir! Çok fazla ilerlersek tank birliği…!”

Bu konuda şüphe duymakta haklıydı. Çok fazla ilerlemek, her zaman düşman topraklarında tecrit edilme tehlikesini de beraberinde getirirdi. Savaştan önce olsaydı, onun bu fikri makul bulunarak takdir edilirdi. Ancak bu topyekûn bir savaştı ve çaresi tükenen İmparatorluk için riskleri ve getirileri tartma lüksü kalmamıştı.

Doğru cevap her zaman haklı olan demek değildi.

“İlerlemeyi durdurursak bu konuda haklı çıkabilirsin. Şimdi güneye ilerliyoruz.”

“Albayım?!”

Binbaşı Joachim, Albay Lergen’in akıl sağlığını sorgularken, albay bu tepkiye hafif bir kıkırdamayla karşılık verdi.

“Şu anda tek dostumuz hızımız, bu yüzden sızlanmayı kes. Valhalla’ya ulaştığında istediğin kadar sızlanabilirsin.”

“… Ciddi misiniz?”

“Ben komutanım ve Genelkurmay Başkanlığı’nın emirlerine uymaya niyetliyim. Benden başka ne istiyorsun? Şu anda ilerlemeniz gerekiyor. Şimdi tanklarınızı harekete geçirin.”

Lergen Tümeni’nin ilerleyişi, silah arkadaşlarının gözünde kısaca bir intihar taarruzu olarak nitelendiriliyordu. Tümendeki diğer bazı subaylar da komutanlarının akıl sağlığından şüphe etmekteydi. Yine de bu durum tarihe İmparatorluk Ordusu’nun bir başarısızlığı ya da komuta kademesindeki bir zafiyet olarak geçmeyecekti.

“Büyük İlerleme.”

Askeri tarihe nadir, istisnai bir vaka olarak kaydolacaktı.

Her ne kadar bu ilerleyişin asla tekrarlanamayacağı ya da makul bir komuta modeli olarak alınamayacağı şerhi düşülse de, uzmanlar istemeye istemeye de olsa bu harekâtın büyüklüğünü kaleme alacaklardı. Bunu yaparken de böyle bir şeyin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını sorgulayacaklardı. Tarihçiler ise bunu sadece büyük bir mucize olarak öveceklerdi.

Konu hakkında yüzeysel bilgiye sahip olan herkes, çok şey biliyormuş edasıyla, bunun doğuda öğrenilip güneydeki taarruzda uygulanan denenmiş ve kanıtlanmış bir teknik olduğunu anlatıp duracaktı. Ildoa’nın jeopolitik durumuna ve topografyasına son derece hakim olan Albay Lergen doğudan dönmüştü.

Lergen Muharebe Grubu’nu oluşturan dost birlikler böğründeyken, bu deneyimli Genelkurmay subayı, birlikte savaşmaya çok alışkın olduğu tank birlikleriyle başarılı bir taarruza kalkışarak doğru kararı vermişti.

Askeri açıdan bakıldığında aldığı karar övgünün her damlasını hak ediyordu; nitekim bu kararın İmparatorluk’un Ildoa’daki savaş gücüne muazzam bir katkı sağladığı kanıtlanmıştı.

Önemli askeri noktaların tamamını ele geçirdiler, yatay bir savunma hattı emniyete aldılar ve İmparatorluk üzerindeki bir tehdidi bertaraf ettiler.

Böylece Ildoa’nın kuzey topraklarında trajik yeni bir bataklık oluştu. Aynı zamanda Ildoa’nın müttefik kuvvetleri buna karşılık olarak çeşitli stratejiler yürütecekti.

Burası, hayalperest İmparatorluk’un varoluş gayesini yeniden kazanmaya ve hayatta kalmak için savaşmaya çalışacağı yerdi. Oradaki çatışma zamanla “Zettour’un Oyuncak Kutusu” olarak anılacaktı. Mermilerle ve ölümle doluydu. Üst üste yığılan cesetler ya söz konusu varoluş gayesi uğruna savaşan vatanseverlere ya da üste çıkmak için kozlarını oynayan o dolandırıcının masum kurbanlarına aitti.

Dünya ağzını bıçak açmaz halde başını sallıyor, bu konu hakkındaki her türlü tartışmayı reddediyordu.

Tiksindirici bir dolandırıcı olan General Zettour’un savaş sanatı, kaos ve karmaşadan ibaretti. Onun savaşında dövüşen subaylar ve askerler, istemeden de olsa hep aynı hissi dile getirirlerdi.

Korkulması gereken bir adamın var olduğunu.

Savaş alanında onun varlığını her gün yeniden öğreneceklerdi.

Hans von Zettour.

Bir Junker. Cazibeden uzak, akademisyen kafalı, yaşlı ve mülayım bir asker.

Bir oyuncak kutusu yaratmıştı. Üzerine kanla tek bir kelime kazınmış bir oyuncak kutusu: Zaruret.

Ildoa’nın içine sürüklendiği bu çatışmayı asla unutamayacak olmasının başlıca sebebi buydu. Lergen ismi de dahil olmak üzere yaşanan olaylara dair her şeye lanet okudular.

Saldırıdaki rolünü öğrendiklerinde ona duydukları nefret her şeyin üzerine çıktı. O zamanlar kimse onu tanımıyordu ama öğreneceklerdi. Sıklaşan diplomatik ziyaretlerinin, Zettour’un hançerini Ildoa’nın kalbine saplamak için kullandığı bir kılıftan ibaret olduğunu.

Ayrıca Albay Lergen, Ildoa harekâtındaki rolüne zemin hazırlayan olay dizisini anılarında kaleme alacak olsa da, bu taarruzdaki rolünü, savaşmak istemediği bir savaşta İmparatorluk askeri olarak görevini yerine getirmekten başka bir şey değilmiş gibi geçiştirecekti.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla