YOUJO SENKI Cilt 1 – Bölüm 6 / İlksel Tabur

İlksel Tabur

YOUJO SENKI Cilt 1 – Bölüm 6 / İlksel Tabur

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, 1 NUMARALI TOPLANTI SALONU

“Batı cephesindeki durumun kötüye gidişini nihayet dizginlemeyi başardık.”

Personel Dairesi’nden sorumlu Tümgeneral von Zettour, Genelkurmay Başkanlığı’nın 1 numaralı toplantı salonunda, uzun zamandır ilk kez herkesin derin bir nefes almasını sağlayan o raporu sunuyordu. Batı Cephesi’ndeki vahim tablo kısmen de olsa düzelmişti.

“Lakin genel vaziyete baktığımızda hâlâ köşeye sıkışmış durumdayız.”

Toplantı salonunun duvarında asılı duran harita, Batı Ordusu’nun hâlâ dişini tırnağına takarak direndiğini gösteriyordu. İlk hamleyi yapmaktaki gecikmeler François Cumhuriyeti’nin cephe hattını yarmasına imkân tanımıştı; ancak en azından Ren sanayi bölgesine yönelik ilerleyiş durdurulabilmişti. Tabii ki ön saflardaki birliklerin muharebe gücü sınırına dayanmıştı; bu amansız direniş hemen her birlikte ağır zayiata yol açmıştı. Başkentten alelacele toparlanan tecrübesiz birlikleri parça parça sahaya sürmenin, yani ateşe odun atar gibi cepheye nakletmenin eşiğine gelmişlerdi.

Baskı, tüm hat boyunca yavaş ama kaçınılmaz bir şekilde artıyordu. Artçı mevzilerin bir kısmı dahi düşman büyücülerinin menziline girmişti.

“Büyük Ordu’nun ana unsurlarının toplanması ve intikali tamamlandı.”

Batı Ordu Grubu, milli savunma planı olan 315 Sayılı Plan’da öngörülenden bile uzun süre dayanmış ve hayati önemde bir zaman kazandırmayı başarmıştı. Bu zaman, İmparatorluk’un asıl vurucu gücü olan Büyük Ordu’yu konuşlandırmasına kıl payı yetmişti. Hatların yeniden düzenlenmesi süratle devam ediyordu.

Bu durum doğallıkla kuzeyden batıya devasa bir intikali gerektiriyordu; ancak demiryollarının lojistik kapasitesi, korktuklarından da dar bir darboğaz yaratmıştı. Neticede her şey takvimin gerisinde kalmıştı. Yine de Büyük Ordu’nun oluşturduğu savunma kalkanı sayesinde hatları yeniden tanzim edecek vakit hâlâ vardı.

“… Gerçi son ana kadar ucu ucuna yetişebildik.”

Fakat Genelkurmay üyelerinin yüzlerinde ne bir rahatlama ne de memnuniyet ifadesi vardı. Hem onlar hem de Zettour önlerindeki o can yakıcı gerçeğin farkındaydı: Ellerindeki kısıtlı zamanda hızla reaksiyon göstermenin zorluğu. Zaman, zaman, zaman. Harbin en büyük, en ebedi meselelerinden biriydi bu.

Evet, Büyük Ordu zamanında intikal ettirilmişti ama Genelkurmay bıçak sırtında bir durumdan geçildiğinin bilincindeydi. İç hatlar avantajını kullanarak birlikleri verimli bir şekilde sevk etmeyi planlamışlardı ancak bunun pratikte tahmin ettiklerinden çok daha zor olduğu ortaya çıkmıştı. Bu da harpten önce hesapladıkları stratejik esnekliğe ulaşamayacakları anlamına geliyordu.

Merkezdeki muhafız birliklerinin takviye gücü olarak durumu dengelemesi öngörülmüştü; fakat batı cephesi gösterdi ki bu kadar küçük bir birliği cepheye sürmek, yangına bir avuç su atmaktan farksızdı. Hızlı tepki verebilseler bile sayıca yetersizlik muazzam bir problemdi.

“Personel Dairesi olarak, hızlı reaksiyon gösterme kabiliyetine sahip özel bir birliğin kurulmasına odaklanılmasını teklif ediyoruz.”

“Harekât Dairesi de aynı fikirde; emre amade, yüksek hareket kabiliyetine ve hatrı sayılır bir ateş gücüne sahip bir mobil kuvvete ihtiyacımız var.”

Özünde yapmaları gereken şey, Büyük Ordu’yu hareket ettirmesi kolay bir yapıya kavuşturmaktı. Ordunun bu konudaki görüşü kesin ve ortaktı. Birliklerin devasa ölçekte ve sorunsuz nakliyesini sağlamak adına tren seferlerini yeniden tanzim etmek istiyorlardı. Ne de olsa İmparatorluk’un stratejisi—tüm gücü tek bir cepheye yığarak orada kesin zafer kazanmak—tamamen sürat faktörüne bağlıydı.

Lakin Tümgeneral von Zettour’un sakince dile getirdiği ve Tümgeneral von Rudersdorf’un da desteklediği üzere; her türlü krize hızla müdahale edebilecek rezerv bir hızlı reaksiyon kuvvetine yönelik belirgin bir ihtiyaç da söz konusuydu. Geniş çaplı intikallerin yetişemediği durumlarda yangını söndürecek bir birliğe sahip olmak kritik önem taşıyordu.

“Ayrıca Personel Dairesi, çift cepheli bir harp varsayımına dayanan yeni bir milli savunma stratejisinin araştırılmasını önermektedir.”

Zettour’un bu aniden ortaya attığı ek teklif, birliklerin öncelikli konuşlanma yerlerinin yeniden değerlendirilmesi demekti. Yani bir cephede zafer kazanılırken diğer cephenin çökmesi riski, son yıllarda kabullenilemeyecek kadar büyümüştü. Personel Dairesi’nde, başta Zettour olmak üzere, iç hatlar stratejisinden şüphe duyan ve bu sistemin sonsuza kadar işleyeceğini varsaymanın bir sınırı olduğuna inanan pek çok subay vardı.

Doktrinleri değiştirip iki cepheli bir harbe hazırlanmanın vakti gelmedi miydi? Bölge komutanlıklarının sadece savunmaya odaklandığı, taarruz harekâtları içinse o ihtiyar Büyük Ordu’ya bel bağlandığı sistemin artık sürdürülebilir olmadığını hissediyorlardı.

“Böyle bir araştırmanın yapılmasına prensipte karşı değilim ancak… Pratik açıdan bakarsak, ikinci bir cephenin açılmasına ne pahasına olursa olsun engel olmalıyız.”

Fakat kuvvetleri bölmeme kuralı, askeri tarihin her çağında değişmez bir kanundu. Bütün gücünle tek bir düşmana yüklen, işini bitirince de diğerine dön. Genelkurmay bunu iç hatlar stratejisinin altın kuralı olarak görüyordu.

Her şeyden önce Rudersdorf ve Harekât Dairesi, kuvvet konsantrasyonu sağlayarak düşmanı tek bir cephe taarruzuyla ezmenin efektifliğini göz ardı etmekte zorlanıyordu.

“Harekât Dairesi, her türlü fırtınaya karşı önlem alınması fikrini destekliyor; ancak önceliğimizi çift cepheli bir harpten kaçınmanın yollarını bulmaya vermeliyiz.”

“İmparatorluk’un jeopolitik konumu göz önüne alındığında bu pek mümkün görünmüyor General von Rudersdorf.”

“Bunu inkâr edemem. Lakin teklif ettiğiniz şey, en kötü senaryoda tüm hatlarımızın zayıf ve insansız kalmasına yol açar.”

Lokal üstünlük sağla ve genel zafer elde edilene kadar zaman kazanmak için bölge ordularını kullan. Bu, her tarafı düşmanlarla çevrili bir devlet olan İmparatorluk’un tarihinden ve yalın jeopolitik zorunluluklarından doğmuş bir stratejiydi. Eğer ülke aynı anda iki ayrı cephede amansızca savaşabilecek kadar güçlü olsaydı, bu durum zaten en başından bir problem teşkil etmezdi.

“Peki ya işler planlandığı gibi gitmezse? İç nakliyat ağımızın işlevselliğini artırana kadar bölge ordularını takviye etmekten başka çaremiz yok.”

Bölge orduları makul büyüklükte olmasına rağmen François Ordusu yine de batıdaki birlikleri yok oluşun eşiğine getirmeyi başarmıştı. Eğer Büyük Ordu zamanında yetişmeseydi, hayati önemdeki batı sanayi bölgesinin düşeceği gerçeği de bir kâbus gibi tepelerinde dikiliyordu. İç hatlar stratejisi, tek bir cephenin hattı tutabileceği önermesine dayanıyordu.

Bu nedenle Zettour ve Personel Dairesi’nin, en acil görevin savunmayı güçlendirmek olduğu yönündeki iddiası tümüyle haksız sayılmazdı.

“Şu anki şartlarda askeri bölgelerin geniş çaplı bir yapılandırmaya tabi tutulması imkânsızdır. Başka bir fikri olan var mı?”

Askeri bölgelerin yeniden düzenlenmesi barış zamanında bile devasa bir işti. Etkin bir harp yürütülürken komuta kademelerini yeniden yapılandırmaya çalışmak ise neredeyse imkânsızdı. Bu, bir futbol maçının tam ortasında tüm defans ve forvet oyuncularının yerini değiştirmeye benzerdi. Umabileceğiniz tek şey mutlak bir kargaşadan ibaret olurdu.

“O halde hızlı reaksiyon gösterebilecek özel bir kuvvetin kurulmasını teklif ediyorum. Cepheler arasında süratle intikal edebilen, ihtiyaç duyulan an ve yerde derhal sahaya sürebileceğimiz bir birliğe ihtiyacımız var.”

Hızlı reaksiyon kuvveti fikri, bir süredir bazı çevrelerce zaten savunuluyordu. Çatışmanın yoğunlaştığı her yere hızla sevk edilebilecek ordu ölçeğinde bir birliğin arayışında olanlar her zaman vardı. Özellikle Personel Dairesi, Daire Başkan Yardımcısı Zettour’un etrafında kenetlenerek son zamanlarda bu fikir için ciddi baskı kuruyordu.

“Harekât Dairesi buna onay verebilir. Tabii kurulacak birliğin ölçeğine bağlı olarak.”

Birliklerin pratik kullanımını sevk ve idare etmek zorunda olan Harekât Dairesi de hızlı reaksiyon gösterme kabiliyetinin artırılması gerektiğini kabul ederek Personel Dairesi ile mutabık kalmıştı. Şimdiye dek bu rolü Büyük Ordu’nun üstlenmesi planlanmıştı ancak o da zamanla yönetilemeyecek kadar büyümüştü. Batı Ordusu’nun kahramanca direnişi olmasaydı, batıdaki sanayi bölgesi ele geçirilecek ve İmparatorluk barış görüşmeleri için şartları kaleme almak zorunda kalacaktı.

“Bu noktada Personel Dairesi, Merkezdeki birlikleri takviye ederek ihtiyat kuvvetlerini güçlendirmeyi önermektedir. Batı ve Merkez Ordu Gruplarının anında reaksiyon gösterip sergilediği direniş gerçekten takdire şayandı.”

Zettour’un tekliflerini şu an sunmasının nedeni tam olarak buydu. Acil bir durumda batıya sevk edilebilecek daimi bir ihtiyat kuvveti oluşturma fikri, askerlerin boşta beklemesine yol açacağı gerekçesiyle bugüne kadar hep reddedilmişti; ancak yumurta kapıya dayandığı için artık kimse itiraz edemiyordu.

“Yeniden yapılanmayı gerçekleştirirken doğu ve güney bölge ordularını da hesaba katmamız gerekecek.”

“Kesinlikle. Bütün madalyaları sadece batıdaki birliklerin toplaması adil değil.”

“Liyakat ve başarılara göre harp akademisine verilen kontenjan tavsiyelerinde dengeler bozuldu, Merkezdeki kadroların çoğunu onlar kapıyor. Bu durumun bölge ordularının canını sıktığına eminim.”

Her organizasyonda olduğu gibi, İmparatorluk Ordusu da herhangi bir yapılandırmaya gidecekse dikkate alması gereken pek çok husus vardı. Batı Ordu Grubu’nun sergilediği amansız savunma nedeniyle nişan ve ikramiyelerin aslan payını aldığı bir gerçekti. Bütçe kısıtlamaları yüzünden dağıtılabilecek ödül sayısı sınırlıydı ve diğer bölge komutanlıkları üvey evlat muamelesi görüyordu. Bu durum subay kadrosunda şimdiden huzursuzluk yaratmaya başlamıştı. Bazı subaylar, sadece kendi devrelerinin değil, kendilerinden sonra göreve başlayan kıdemsizlerin bile gerisinde kalıyordu. Harp akademisine yağmursal bir tavsiye akını olunca, Doğu Ordu Grubu istemeye istemeye kendi kontenjanlarının bir kısmını batıya devretmek zorunda kalmıştı.

“Bu durumun yarattığı etkiyi hafife almamak gerek.”

“Aynen öyle. Özellikle Doğu Ordu Grubu bünyesinde hoşnutsuzluk diz boyu. Bütün yükü onlar çekiyor.”

Personel Dairesi’nin de belirttiği üzere, insan kaynakları yönetimi açısından bu hiç de parlak bir tablo değildi. Batı ve Kuzey Ordu Grupları zaferden zafere koşarken, diğer askerler bir kenara atılmış gibi hissediyordu. Bir zamanlar doğu sınırının kritik savunmasını üstlendikleri için el üstünde tutulanlar, aniden daha az maaş alır ve rütbeleri geride kalır hale gelmişti. Bunalıma girmeleri gayet doğaldı. Meydan muharebelerinde gösterilen üstün yararlılıklar takdire şayandı ama astlarının ve devrelerinin gerisinde kalma korkusu, yüzeye vurmasa da içten içe derin bir endişe yaratıyordu.

“Doğu Ordu Grubu’nun ne Anlaşma İttifakı ne de Cumhuriyet ile bir teması oldu. Doğu sınırını bekliyorlar ama insanlar onlara yan gelip yatan tipler gözüyle bakıyor.”

“Muharebe tecrübesi eksikliği de ayrı bir sorun. Bir denge tutturmamız şart.”

Askerlerin hissiyatı ayrı bir meseleydi ama asıl tehlike muharebe tecrübesindeki dengesizlikti. Harbin tamamını sadece Batı Ordu Grubu’nun askerleriyle yürütmek mümkün değildi. Er ya da geç doğudaki birliklerin de savaşa dahil olacağı varsayılmalıydı. Kendi bölgelerinde bir çatışma çıkana kadar onların kenardan izlemesine izin vermek büyük bir kaynak israfı olurdu.

Ancak doğudaki personeli eğitmek için batıdan çok sayıda gazi subayı doğuya kaydırmak da bir o kadar imkânsızdı.

“Yani ağırlıklı olarak Doğu Ordu Grubu’ndan çekilecek birliklerle esnek bir kuvvet mi oluşturmak istiyorsunuz?”

Bu durumda en gerçekçi yaklaşım, hızlı reaksiyon kuvvetini teşkil etmek için Doğu Ordu Grubu’ndan bir birlik çekmek olacaktı. Harekât Dairesi’nden Rudersdorf’un Personel Dairesi ile netleştirmek istediği husus, bu yeni birliğin oluşturulmasında doğudaki kuvvetlerin kullanılıp kullanılmayacağıydı.

Gerçek bir harp tecrübesinin yerini tutmayacak olsa da, onları mücadele duygusundan tamamen yoksun bırakmaktan çok daha faydalı olacaktı. Bu hamle Batı Ordu Grubu’nun omzundaki yükü hafifletmekle kalmayacak, bütçe üzerindeki sürtüşmeleri de azaltacaktı.

“Dolayısıyla bu denemeyi tümen ölçeğinde gerçekleştirmek istiyoruz. Bunu stratejik hareket kabiliyetine yönelik bir tatbikat olarak düşünebilirsiniz.”

Yine de bu teklifin tartışmasız kabul edilmesi beklenemezdi. Zettour’un ekibi bu hızlı intikal deneyine büyük önem veriyordu fakat ellerindeki malzeme ve teçhizat kısıtlıydı. Fikir benimsensa bile ölçek üzerinde uzlaşma sağlanamazsa ortak bir karara varmak imkânsızlaşırdı. Demiryolları Dairesi ile koordineli olarak tümen düzeyinde bir deneme yapılması önerilmişti fakat harp zamanında bu çok ağır bir talepti. Hızlı reaksiyon kuvveti fikri yeniden gündeme gelmişti ama muhalefet kemikleşmiş durumdaydı.

“Ben karşıyım. Doğu cephesinde sadece iki ihtiyat tümenimiz var.”

Harekât Dairesi’nin penceresinden bakıldığında, eldeki kısıtlı ihtiyat gücü düşünüldüğünde oradan asker çekmek söz konusu bile olamazdı.

“Bu çok büyük bir ölçek. Doğu savunmamız tehlikeli derecede zayıflar.”

Geçmişteki hatadan ders çıkarmışlardı: Büyük Ordu’nun yeniden yapılandırılması sırasında batıdaki savunma hattı son derece kırılgan bir hale gelmişti. Batı Ordu Grubu’nun bu derece çetin bir muharebeye mahkûm kalmasının tek sebebi, milli savunma stratejisindeki varsayımların tutmamasıydı. Bu yüzden, Doğu Ordu Grubu ana çatışma alanından uzak olsa bile, oradan fazla sayıda birlik çekmek büyük bir kumar olurdu.

Ne de olsa, sabit konuşlu personel bir kenara bırakılırsa, Doğu Ordu Grubu’nun elinde stratejik ihtiyat olarak sadece tek bir ordu vardı. Asgari sınırda tutulan ihtiyat kuvvetlerinden daha da fazla eksiltme yapılması teklif edildiğinde itirazların yükselmesi son derece doğaldı.

“Gerekli personeli hem doğu hem de güney ordularından ortaklaşa çeksek nasıl olur?”

“Belki kuzeydeki durum çözüme kavuştuktan sonra değerlendirilebilir.”

Kuzeydeki Anlaşma İttifakı birlikleri tamamen temizlendikten sonra elleri biraz olsun rahatlayacaktı. Fakat pratik açıdan bakıldığında, Büyük Ordu’nun ana vurucu gücü düşmanın bel kemiğini kırmış olsa da onları tamamen ezmek zaman alacaktı. Bu aşamada doğudan ve güneyden birlik çekmek, dereyi görmeden paçaları sıvamaktan farksızdı. Ülkenin sınır savunmasını zayıflatmak pahasına bir acil müdahale ekibi kurmak asla kabul edilemezdi.

“O halde planın sadece bir kısmını uygulamaya koyalım. Merkezdeki Hazırlık Komutanlığı’na bağlı bir büyücü taburu teşkil etmeye ne dersiniz?”

Taviz veriyormuş gibi görünse de aslında Personel Dairesi’nin en başından beri hedeflediği şey tam olarak buydu. Hızlı reaksiyon gösterebilecek bir büyücü taburu fikri, zaten Zettour liderliğindeki grup tarafından önceden hazırlanmış bir projeydi.

“Şu senin meşhur şahsi projen mi? Pekala, kabul ediyorum.”

Tabur ölçeğindeki bir deneme, Harekât Dairesi’nin itiraz edebileceği bir büyüklükte değildi. Onların dairesi temel olarak kolordu düzeyindeki taktiklerle ilgileniyordu; alt tarafı bir taburluk büyücü kaybını telafi etmeleri zor olmazdı.

Hatta doğrusunu söylemek gerekirse, cephenin her noktasına esnek bir şekilde sevk edebilecekleri bir büyücü taburuna sahip olmak onların da işine gelirdi.

“Tam bir tabur dolusu büyücüyü kaydırmak istiyorsunuz, öyle mi?”

“Doğu ordusunun elinde bu kaynağın mevcut olması gerekir.” Nasıl olsa bir büyücü taburunu havadan nakletmek çok daha kolay olacaktır. Sahaya intikalleri son derece pratik olur.”

Doğu Ordu Grubu’nun savaş gücünü eksiltmek konusunda tereddüt edenler vardı; ancak diğerleri böyle bir birliğin ne kadar yüksek bir hareket kabiliyetine sahip olacağına dikkat çekti. Bir büyücü taburu sadece otuz altı kişiden müteşekkildi. Nakliyesi, bir piyade bölüğünü taşımaktan bile daha zahmetsizdi.

Otuz altı kişilik bir birliğin kırk beş günlük nizamı ikmal malzemesine ihtiyacı olsa dahi, lojistik üzerindeki yükü nispeten düşük kalırdı. Gerekirse bu birlik, batıdan doğuya tek bir gün içinde bile intikal edebilirdi.

“Pekala, o halde. Genelkurmay Başkanlığı’nın doğrudan emri altında çalışacak deneysel bir büyücü taburunun kurulmasını onaylıyoruz.”

Zaten pek bir itiraz toplayacak fikir değildi.

“Şimdilik bir Hazırlık Komutanlığı kurulması fikrini rafa kaldıralım ama birliğin sergileyeceği performansı görelim.”

Araya sıkıştırmaya çalıştığı Hazırlık Komutanlığı fazla bir talepti belki ama en azından yapmak istedikleri deneye izin verilmişti. Hızlı reaksiyon gösterebilecek bir büyücü taburunun kurulması, ileride bir Hazırlık Komutanlığı’nın tesis edilmesine zemin hazırlayacaktı.

“Pekala beyler, bir sonraki gündem maddesine geçelim.”

Verdiği sözü tutabilecek gibi görünüyordu. Zettour çaktırmadan rahat bir nefes aldı. Ardından zihnini toparlayıp bir sonraki meseleye odaklandı.

23 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1967, LONDİNİUM, WTN BASIN ODASI

Dünya savaşının ardında pek çok gizem yatmaktadır.

Özellikle İmparatorluk’a ait belgeler, çatışmanın son günlerinde yaşanan kaos sebebiyle soru işaretleriyle doludur. Her iki tarafın da suç işlediğine inanılsa da günümüzde her şey hâlâ kalın bir gizlilik perdesinin ardında saklanmaktadır. Ben de World Today News adına cephede görev yapan bir savaş muhabiri olarak bu savaşın bir parçasıydım. Neslimin bu büyük savaşla bir şekilde bağ kurmuş diğer pek çok ferdi gibi ben de hakikati öğrenmek istiyorum.

Mesele birilerine suç yüklemek değil. Sadece gerçekte ne olduğunu bilmek istiyorum. Benimle aynı fikirdeki birkaç arkadaşımla bir araya geldik ve gerçeğin peşine düşmeye karar verdik. WTN yayın kuruluna bir belgesel fikri sunduk.

İtiraf etmeliyim ki nereden başlayacağımı ben bile bilmiyordum. Neyse ki arkadaşlarımın ve bana hak veren üstlerimin desteğini almayı başardım.

Yine de işe nereden başlanacağı sorusu ortada duruyordu. Savaşın hakikati neydi? Kimileri bunun kişiden kişiye değişebileceğini savundu ki bu da yönümüzü kaybetmemize neden oldu. Gizliliği kaldırılan bazı belgeler yayımlandı ama genel resmi netleştirmek yerine sadece daha fazla soru işaretine yol açtı.

Başlangıçta, gizlilik kararlarını nispeten hızlı kaldıran Milletler Topluluğu’na ait belgelere odaklandık. İlk olarak savaşın ikinci yarısındaki Dakar Olayı’nı araştırmayı denedik. Güneyde gerçekleşen ve pek çok kişi tarafından bir şaşırtma taktiği olarak görülen bir harekâttı.

Bilindiği üzere, sancak gemisi Hood da dâhil olmak üzere Milletler Topluluğu Donanması’nın İkinci Filosu’na ait yedi geminin tamamı batırılmıştı. Büyüklüğü ortada olan o filo nasıl oldu da bu kadar aniden dibi boylayabildi? Bu durum, belgelerin gizli tutulma sebebiyle kesinlikle bağlantılı olmalıydı.

Yanıltıcı istihbaratın, İmparatorluk’u engelleme kuvvetlerini Dakar’da toplamaya sevk ettiği hipotezini kurduk. Başka bir deyişle Milletler Topluluğu, savaşı kazanması beklenen İmparatorluk’a kurulacak bir baskının üzerindeki dikkati dağıtmak adına İkinci Filo’yu feda etmişti. Belki de belgelerin neden gizlendiğini açıklayan şey tam olarak buydu.

Savaş alanında bir tür kumpasın döndüğü teorisini ortaya attık. Muhabirlik yaptığım dönemde dönen kirli işlere dair kulağıma çalınan söylentiler, bu belgelerin fikrimizi doğrulayacağından şüphelenmeme yetip de artıyordu. Gizliliği kaldırılan bilgileri okumak için sabırsızlandık ama beklentilerimiz boşa çıktı.

“Milletler Topluluğu Donanması tarihinin en kötü günü xxxxxxxxxxx sebebiyle yaşanmıştır.”

Yalnızca bu tek cümle açıklanmıştı; orduyla uzaktan yakından ilişkisi olan herkes ise ağzını bıçak açmaz halde yorum yapmayı reddediyordu.

Şansımıza tam da o sıralarda askeri tarihçi olan bir tanıdığım son derece ilgi çekici bir şey söyledi. Cephedeki söylentileri dikkatle analiz edersem gerçeğe ulaşabileceğimi ima etti.

Örneğin, on bir karakterlik xxxxxxxxxxx koduna her yerde rastlamak mümkündü. Kendisi bunun yüksek rütbeli bir subayın ya da ajanın kod adı olduğunu tahmin ediyordu. Tarot kartındaki figürden esinlenerek ona On Birinci Tanrıça adını verdik ve incelememize başladık.

Sonuçlar çarpıcıydı. On Birinci Tanrıça, İmparatorluk’un neredeyse tüm büyük muharebelerinde ortaya çıkıyordu. Bulabildiğimiz en erken kayıt savaşın iki yıl öncesine aitti. Bir ülkenin istihbarat teşkilatı, sınır çatışmasının yaşandığı bölgede onu tespit etmişti. Bu da bizi bunun bir tür istihbarat ajanı olabileceği hipotezine götürdü.

Fakat tuhaf bir şey fark ettik. Ön saflarda bulunmuş kişilerden bazıları seçtiğimiz bu isme garip bir tepki veriyordu. Bunun hayatlarında duydukları en berbat şaka olduğunu iddia ediyorlardı.

Belki de on bir x işaretinin arkasında birden fazla anlam yatıyordu ve hepsi birbirine karışmıştı? İstatistikten feyzalp en mantıklı “xxxxxxxxxxx” sonucunu çıkarmak adına bağlamı ve konum ipuçlarını kullanmayı denedik.

xxxxxxxxxxx ifadesi en sık Ren Hava Muharebesi’nde (ki kimi zaman savaşın kaderini belirleyen muharebe kabul edilir) karşılaşılan bir şeydi. Büyücülerin hava sahasında devriye gezdiği, “yüzde otuzu gökyüzü, yüzde yetmişi kan” olan en şiddetli çatışma bölgesi olarak korku salmıştı.

Şansımıza meslektaşım Craig ve ben WTN tarafından oraya sevk edilmişik, dolayısıyla sahneye bizzat tanıklık etmiştik. Pek çok adı vardı: “Şeytanların yaşadığı Ren”, “Unvanlıların mezarlığı”, “Gümüşün bile paslandığı muharebe meydanı”. Barış zamanında bunların hepsi kulağa absürt derecede abartılı ve gerçek dışı gelir ama hepsi doğruydu. Şahsi tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki o muharebe meydanında kanlı canlı bir şeytan vardı.

Mesela bir barda dost canlısı bir büyücüyle tanışıp harika vakit geçirdiğimi varsayalım. Sadece altı saat sonra kendisi birkaç et parçasına dönüşmüş oluyor ve ben onun cenazesine katılıyordum. Bu sıra dışı bir durum değildi. Benim başıma üç kez geldi.

Yakınlaştığım bir hava büyücüsü subay bir keresinde, “İnsan orada insan olmaktan çıkıyor,” demişti—savaştan hemen önce öldürülmeden hemen önce. Hâlâ dün gibi canlı bir şekilde hatırlayabiliyorum. O muharebe meydanı, insan cinnetinin her türlüsünün toplandığı bir yerdi.

Ren Cephesi’ndeki muharebelere dair muhtelif raporlar, gizlilik kararlarının oluşturduğu ağır bir perdenin arkasında kaldı. Bu durum, o anormal ve kana doymuş dünyada yaşananlara dair söylentilerle bağlantılı olmalıydı.

Her halükarda On Birinci Tanrıça, Ren Hava Muharebesi’nde mutlak bir varlıktı. Zihnimiz ona saplanıp kalmıştı. Umutsuz olduğunu bilmemize rağmen o dönem İmparatorluk Ordusu’nda bulunan birkaç kişiyle mülakat yaptık; beklendiği üzere araştırmamızın tek ortaya çıkardığı şey, “bilmesi gerekenler” duvarının düşündüğümüzden çok daha kalın olduğuydu. Genelkurmay’ın eski bir üyesi bize tek bir kelime verdi.

Artık kendisiyle iletişim kuramayacağımız bir raddeye geldiğimizde bunu kamuoyuna açıklamammızı istedi. Ne demek istediğini sormak istedim ama bu konuda onunla iletişime geçmeye çalıştığımda bir daha haber alamadım. Günümüze kadar kendisine ulaşamadığımı da kayıtlara geçirmek isterim.

Verdiğim söze hürmeten, isminin gizli kalması şartıyla bana söylediği kelimeyi buraya yazıyorum.

V600.

Bu gizemin kökenine ineceğiz. O cinnet döneminde neler yaşandığını öğrenmek istiyoruz.

(Metin: Andrew, WTN özel muhabiri)

KLÜGEL CADDESİ, ÜÇÜNCÜ BÖLGE, ZOLKA KAFESİ

Doğrusu, Harp Akademisi’nde eğitime vakit ayırabilmek büyük bir lükstü. Bu yüzden savaş zamanında pek çok konu yüzeysel geçilse de müfredat bir o kadar pratik hâle gelirdi. Hatta bazıları bunun daha iyi olduğunu bile düşünüyordu. Normalde iki yıl süren bir eğitim programı bir yıldan kısa bir süreye sıkıştırılmıştı ama çok daha yoğundu. Bizzat akademide eğitim gören biri olarak ben de bunun bir gelişme olduğunu düşünüyordum.

Yeteneklerimin sınıf arkadaşlarımdan aşağı kalır yanı olmadığını düşünmek isterim fakat geleceğin bu kadar çok kahramanıyla yan yana oturmak bana dünyanın ne kadar büyük bir yer olduğunu hatırlatıyordu. Yine de kendimi şanslı hissediyordum.

Ailem beni asker olmaya zorlamamıştı ama harp okulundan mezun olduğumda sanki bunu kendileri başarmışçasına gururlanmışlardı. Asla layık olamadığım eşimle tanışmayı en büyük mutluluğum sayardım.

Daha geçen gün dünyaya gelen kızım ise benim için her şeyden kıymetliydi.

Belki de taze bir baba olmam, daha önce hiç dikkat etmediğim bir şeyi sorma isteği uyandırmıştı içimde.

Aziz Gregorius Kilisesi’nin yakınındaki sakin bir kafedeydim. Tam da bana denildiği gibi, küçük bir kız tüfeğini ve hesaplama mücevherini masaya gelişigüzel bırakmış, öğle yemeği siparişi veriyordu. Tanıdığım bir askeri inzibat üyesi, onun her pazar burada yemek yediğini haber vermişti.

Onun teorisine göre bunun sebebi, kilisenin yanında tesadüfen bulunan ve silahla girilebilen başka bir kafenin olmamasıydı.

“Yüzbaşı Uger, sizi burada görmek ne büyük sürpriz.”

Bir anda Üsteğmen Degurechaff’ın garsunun bakışlarını takip ederek bana yöneldiğini fark ettim. Beni kusursuz bir asker selamıyla karşıladı. Selamına karşılık verip masasına yaklaştım; garsona öylesine bir şey sipariş edip eline bir miktar bahşiş sıkıştırarak baş başa kalacağımız kısa bir zaman satın aldım. Etrafta bu kadar insan varken bu konuşmayı yapmak kolay olmayacaktı.

“Şey, her zaman burada yemek yediğinizi duydum da. Bir dakikanızı alabilir miyim?”

“Tabii ki. Lütfen buyurun.”

Oturmam için sandalye gösterirken üzerindeki üniformayı en ufak bir yapmacıklık olmadan ne kadar doğal taşıdığı dikkatimi çekti. Açıkçası ona o kadar çok yakışıyordu ki onu sivil kıyafetler içinde görsem tanıyamazdım. Onu on bir yaşında bir çocuk olarak çağırmaktansa bir üsteğmen olarak hitap etmek çok daha mantıklıydı.

Devlet tarafından kendisine verilenler dışında şahsi hiçbir eşyası yok gibi görünüyordu. Masaya serilmiş gazeteyi, Londinium Times’ı ve her tarafı notlarla dolu WTN özel sayısını saymazsak tabii. Ha, evet. Harp Akademisi bizi çevre ülkelerin dillerini öğrenmeye teşvik ediyordu. Tarafsız bölgelerden gelen Londinium Times ve WTN dergisi, temin edilmesi kolay olan en iyi materyaller arasındaydı. Ama bunlara şahsi mülk demek biraz zorlama olurdu.

“Buraya sık gelir misiniz, Yüzbaşı?”

Gazeteye bir şeyler yazmayı bırakıp bana baktı. Niyeti bu olmasa da omurgamdan aşağı bir ürperti yayıldı. Bu küçük kız, İmparatorluk Ordusu’nun en seçkin büyücülerinden biri, Asların Ası’ydı. Yine de kızı olan bir baba olarak öğrenmem gereken bir şey vardı.

“Bayan Degurechaff, kabalığımı bağışlayın ama neden orduya katıldınız?”

“Ha?”

Ona ne soracağımı uzun uzun düşündüm ama lafı dolandırmanın bir anlamı olmadığına karar verdim. Bu patavatsız soru o düşüncelerin sonucuydu ama şimdi kulağa fazla sığ geliyordu ve o da ne sormak istediğimi anlayamamıştı.

Üsteğmen Degurechaff’ı bocalarken göreceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Demir bir maske taktığı söylenirdi ama görünen o ki onun da jest ve mimikleri vardı. Belki sayıları azdı ama öyle söylemek saygısızlık sayılsa da onda insani bir şeyler bulmak içimi rahatlatmıştı.

“Şey, lütfen bunu bir yüzbaşının sorusu olarak görmeyin. Sadece meraklı bir sınıf arkadaşının sorusu.” Üst kademelerin duymak isteyeceğini düşündüğü şeyleri söylemesini istemiyordum. Gerçekte ne hissettiğiyle ilgileniyordum. “Sizin yeteneğinizdeki biri için seçenek sıkıntısı olmamalı. Neden ordu?”

Sadece yetenekli bir büyücüden ibaret olsaydı seçenekleri daha kısıtlı olurdu. Ordu, yetenekli büyücülere açtı ve yatkınlığı olan herkesi yaşına bakmaksızın topluyordu; bu yüzden genç yaşına rağmen askere alınmış olsaydı bu pek de şaşırtıcı olmazdı. Hepsi bu kadar olsaydı, sıradan bir silah gibi kullanılır geçerdi.

Yine de onu orduya almalarından önce önünde vakit kalmış olmalıydı. Harp Akademisi’ne sadece kendi bileğinin hakkıyla girdiğini unutmamak gerekirdi. Henüz on bir yaşında bir çocukken, en alt sırada da olsa, Harp Akademisi’nin şerefli On İki Şövalyesi’nden biri olmuştu. Sadece büyü yatkınlığı olsaydı yalnızca bir silah olurdu ama bu yeteneğiyle bir araştırmacı ya da mühendis de olabilirdi—yani her şey olabilirdi. İmparatorluk Üniversitesi erken kabule izin veriyordu ve üstün başarılı öğrencilerin sadece öğrenim ücretini karşılamakla kalmıyor, üstüne burs da veriyordu. Bütün yollar ona açık olmalıydı.

“… Babam askerdi.”

“Askerdi mi? Yani kendisi… Başınız sağ olsun.”

“Askerdi” kelimesi kulağımı tırmaladı ve ne anlama geldiğini anında kavradım. Bu çok tanıdık bir hikâyeydi. Ölüm, İmparatorluk Ordusu mensuplarından hiçbir zaman uzak olmazdı. Herkes her an ölebilirdi.

Ve ölen her askerin arkasında bıraktığı bir evi, bir ailesi vardı.

“Lütfen kendinizi üzmeyin. Bu devirde durumum hiç de sıra dışı değil.”

Üsteğmen Degurechaff, sanki bu duruma çoktan alışmış gibi en ufak bir üzüntü belirtisi göstermeden gülümsedi; fakat bu yaşta bu kadar çok şeyi kabullenmek zorunda kalmasının trajik olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Orduya intikam almak için mi katılmıştı?

“Benim gibi bir yetim için başka yol yoktu. Dünyada fazla bir seçeneğimiz olmuyor.”

Fakat verdiği yanıt, hayalimden bile geçmeyecek türden bir şeydi.

“Ancak Harp Okulu’nu kazandınız. Kesinlikle normal bir liseyi de seçebilirdiniz.”

Onca engeli aşmıştı, hem de bu yaşta. Onun gibi bir harika çocuğu desteklemekten gurur duyacak insanlar tanıyordum. Neden başka seçeneği olmadığını söylemişti ki?

“Yüzbaşım, bağışlamanıza sığınarak söylüyorum, bence ailenizin durumu oldukça iyi olmalı.”

“Pek sayılmaz. Mutlu bir aileydik, evet ama gayet sıradandık.”

Babam orta kademe bir bürokrattı, annemse ortalama bir aileden geliyordu. Yüksek bir statüyle hiçbir bağımız yoktu. Baba tarafımdan dedem deniz kuvvetlerindeydi; bu yüzden orduya ilgi duyduğumu belirttiğimde sevinmişlerdi, hepsi bu.

Üsteğmen Degurechaff’ın bir sonraki söyledikleri beni kelimelerin ötesinde bir şoka soktu.

“Ah, size gerçekten imreniyorum. Bir yetimin basitçe hiçbir seçeneği yoktur. Tek yapabildiğim günbegün hayatta kalmaya çalışmaktı.”

Zihninde, bir zamanlar aç kaldığı günlere geri dönüyor gibiydi. Ağzından tek bir kelime çıkmasa da tüm vücudu koşullarının ne kadar korkunç olduğunu anlatan bir aura yayıyordu. Atmosfer ağırlaştı ve ne olduğunu anlamadan sırtım sandalyenin arkalığına çarptı. On bir yaşında bir kız çocuğu tarafından baskı altına alındığımı fark ettim.

“Fakat babanız askerdeyse… mutlaka bir yetim maaşı olmalı.”

“Yüzbaşım, ben öz annesinin yüzünü bile hatırlamayan gayrimeşru bir çocuğum. Yetimhane olmasaydı, şu anda sokaklarda ölmüş olurdum.”

Kilise yetimhanelerinden biri. Bu durum pek çok şeyi açıklıyordu. Hayata zor bir başlangıç yapmış olsa da kilise tarafından kurtarılmıştı. İbadetlere katılma konusunda bu kadar istekli olmasının sebebi bu muydu? Belki de bu yüzden bu kadar coşkuyla dua ediyordu.

Ama bu doğru olsa bile…

“Yine de… bilirsiniz ya. Nasıl desem? Hâlâ bir çocuksunuz. Orduyu bırakmalısınız.”

Bir savaşın ortasında ayrılmasının hiçbir yolu olmasa bile, gelecekteki diğer olası yollardan vazgeçmemeliydi. Asker denen bu yaratıklar, doğaları gereği işsiz güçsüz takılmaya alışkın kimselerdir. Ve yine de zamanı geldiğinde ölmeye hazır olmaları gerekir.

Bir çocuğun böyle bir mesleği seçmesi bir trajedidir.

“… Yüzbaşı Uger, yeteneğimden şüphe mi ediyorsunuz?” Bembeyaz bir yüzle bana bu soruyu sorarak çok ileri gittiğimi ihsas ettirdi. İstemeden de olsa bir askere acımaya varan bir duygu gösterme hatasına düşmüştüm. Genç olabilir ama gururu ve onuru vardı.

“Kesinlikle hayır! Sadece sizin gibi bir çocuğun savaşa gitmesinin yanlış olduğunu hissetmekten kendimi alamıyorum.”

Kendimi savunmaya çalışıyormuşum gibi duyuluyordu ama içimden gelerek söylüyordum. Gözleri bana meydan okuyordu fakat o hâlâ bir çocuktu, korunması gereken küçük bir kız çocuğu. Kim kızını savaşa göndermek isterdi ki?

Yeni doğan çocuğumu muharebe meydanına gönderme düşüncesi bile beni çıldırtmaya yetiyordu. İmparatorluk uğruna canını ortaya koyan Üsteğmen Degurechaff’ın babası da kesinlikle bunu istemezdi. Bir baba olarak bunu sadece hissedebiliyordum.

“Bu benim görevim. Asker olduğum sürece bundan kaçınamam.”

Yanıtı sakindi, sarsılmaz bir kararlılık ifadesiydi. Asker olmanın ne demek olduğunu şahsında tecessüm ettiriyor gibiydi. Bu basit bir gösteriş değildi; sanki gidecek başka yolu kalmadığından benliğini ordunun bir mensubu olmak üzerine inşa etmişti.

Peki kendi öz benliği neredeydi?

“Cidden böyle mi düşünüyorsunuz?”

Sonunda böyle manasız bir soru sormuş bulundum. Ama bana baktı ve bakışları o kadar ciddiydi ki niyetimi gözden kaçırmadığını anladım. Söylediklerini asla bir şaka ya da yalan olarak ifade etmiş olamazdı.

Üstelik bolca muharebe tecrübesine sahipti. Sözleri, hiç savaş görmemiş birinin içi boş söylemlerinden ibaret değildi. Kurşun ve barut dumanıyla kaplanmış, sarsılmaz bir inançtı.

“Yüzbaşım, bir sorun mu var?”

Endişelerimden bir şey sezmiş olmalıydı. Nezaketini korumaya özen göstererek beni sınıyordu. Bu durumu neredeyse dayanılmaz buluyordum.

“Eşimin bir bebeği oldu. Bir kız olduğunu duydum.”

“Bu harika bir haber.”

Tebriklerini sundu ama bu sırf nezakettendi; hatta bir miktar üzgün bile görünüyordu. Bir çocuğa duyulan sevgiden ziyade, hayırlı bir olayın gerektirdiği şey tebrik etmek olduğu için hissizce konuşuyordu. Sanki o dünya ile kendisinin en ufak bir alakası yokmuş gibi görünüyordu.

“Sana bakınca, elimde olmadan kızımın da savaşa gidip gitmeyeceğini merak ediyorum.”

Aslında kapılarını epey açmıştı. Hatta gerçek duygularını paylaştığını bile düşünüyordum. Fakat ne yazık ki, hâlâ aşılması imkânsız bir çelişki ve huzursuzluk duvarına tosluyordum. “Sevimli ve küçük çocukları savaşa gönderen bir toplumda bir sakatlık var, sizce de öyle değil mi?” Ne demeye çalıştığımı kendim bile tam bilmiyorum. Sadece içimden yükselen duygulara tercüman oluyorum.

Beni incelediğini görebiliyorum. Dürüst olmak gerekirse kendimi bu derece kaybedeceğimi tahmin etmemiştim. Ama laf bir kere ağızdan çıktı mı, geri dönüşü olmuyordu. Beni uzun uzun süzdükten sonra Üsteğmen Degurechaff, ilahi bir mesaj ileten bir kehanet rahibesi gibi tane tane cevap verdi.

“Yüzbaşım, siz makul bir adamsınız. İstifa etmenizi öneririm.”

Sanki konumlarımız birdenbire yer değiştirmişti.

“Bir sonraki adımda ne diyeceğini asla kestiremiyorum. Bu savaşın gelecek nesillere sıçramaması için onu sonlandırmamız bu kadar hayatiyken, terk edip gitmemi nasıl söyleyebilirsin?”

“Siz cephe gerçeklerini bilen, rasyonel bir adamsınız. İstifanız aslında ordumuz için bir kazanç dahi olabilir.”

Bunu bir düşünün der gibiydi; iddiasını vurgulamak istercesine minik yumruğunu masaya bastırdı. Ayrılmalısınız.

“Ben de bir askerim. Başka nasıl olunur bilmem.”

“Hayır Yüzbaşım. Siz mantıklı bir zihne sahipsiniz. Dönem arkadaşınız olarak bir tavsiye vereyim: Asıl cinnet kopmadan önce en azından geri hizmete geçin.”

“Buna asla izin vermezler.”

Bu bir savaştı. Masa başında rahatça çalışılan o kolay günler geride kalmıştı. Hem arkadaşlarımı, sınıf arkadaşlarımı ve silah kardeşlerimi bırakıp tek başıma utanç içinde nasıl geri çekilebilirdim ki? Birlikte savaşmaya ant içmiştik. Onları asla yüzüstü bırakamazdım.

“Yüzbaşım, yaşamak zaten tek başına bir savaştır. Kızınızı bu hengamenin dışında tutmak için de savaşabilirsiniz.”

“… Bunu düşüneceğim.”

Verecek tek bir karşı argümanım bile yoktu. Bu fikre karşıydım ama bunu ifade edecek başka yolum kalmamıştı. On bir yaşındaki bu çocuk beni tamamen nutkum tutulmuş halde bırakmıştı. Söylenecek kelime kalmamıştı.

“Pek zaman kalmadı. Bir an önce karar verseniz iyi olur.”

“Genelkurmay üyesi gibi konuşuyorsun.”

“Aldığım tek eğitim bu.”

Doğru dürüst düşünemiyor olmalıydım. Harp Akademisi’ndeki bir sınıf arkadaşına Genelkurmay subayı gibi konuştuğunu söylemek tamamen anlamsızdı. Zaten tam olarak bu rol için yetiştiriliyorduk.

Aslına bakılırsa söylediğim şey bir iltifattı; ben ise bu cümleyi kullanılabilecek en yanlış şekilde kullanmıştım. Bu durum, ne kadar derinden sarsıldığımı bir kez daha anlamamı sağladı.

“… Anlıyorum. Haklısın, elbette.”

Haklısın. Ağzımdan çıkabilen tek şey buydu. Sözlerin böyle tükenişi karşısında şaşkına dönmüştüm.

“Ah, yemeğimiz geldi. Haydi birlikte yiyelim.”

“… Evet, yiyelim.”

Öğle yemeğinde Yüzbaşı Uger ile buluştuğumda, kızının doğumu yüzünden kafasının bir hayli karışık olduğu görülüyordu. Eh, ebeveyn olmanın büyük psikolojik değişimlere yol açtığı fikrine kesinlikle katılıyorum.

Her halükarda, Yüzbaşı Uger artık Harp Akademisi’ndeki terfi yarışından çekilmiş olacaktı. Rakibin duygusal açıdan en savunmasız olduğu anda hamleni yapmanı savunan faşist her kimse, kesinlikle şeytani bir dahiydi. Yüzbaşı Uger, geri hizmet tayini istediğinde itibarının darbe almasına itiraz etmeyecek kadar basiret sahibiydi. Onun da aradan çekilmesiyle, akademideki yüz öğrenci arasından ilk on ikiye ucu ucuna girebilecektim. Bu sayede, tek bir nesil için de olsa ismime “von” unvanını ekleyebilecek ve Genelkurmay üyesi olabilecektim.

Harp Akademisi’ndeki tecrübelerimi bir kariyer inşa etmek için kullanabilecektim. Çok fazla yükselirsem ileride başım belaya girerdi fakat rütbem çok düşük kalırsa da serbestçe hareket edemezdim. Bu bakımdan, “üstün” dereceler alıp Harp Akademisi Şövalyesi şerefli unvanını kazanmak gayet makul görünüyordu. Bütün mesele ders çalışmak ve eğitmenlerle iyi geçinmekten ibaretti.

Savaşma azmimin sorgulandığı düşünüldüğünde, mevcut durumum gayet uygundu. Bir az daha iddialı olmam gerekecekti. Şans her zaman benden yana olmayabilirdi, bu yüzden dikkatli olmalıydım.

En azından bugün turnayı gözünden vurmuştum. Yüzbaşı Uger’ı tamamen parmağımda oynatıyordum. Ayrıca bu akşam Genelkurmay Başkanlığı’nda akşam yemeğine davet edildim, bu yüzden kesin altında bir şeyler yatıyor olmalı. Kafeteryalarındaki yemekler donanmanınki kadar lezzetli olmasa da gayet yenebilir olduğunu duymuştum. Dört gözle bekliyor olacağım.

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, 1 NUMARALI YEMEKHANESİ (KARA KUVVETLERİ)

Harp Akademisi’nden birkaç sınıf arkadaşı şehirdeki bir restoranda kariyerleri üzerine tartışırken, benzer bir konuşma da protokol ve geleneklerin gölgesinde Genelkurmay Başkanlığı’nın 1 numaralı yemekhanesinde yenilen yemek esnasında geçiyordu.

Zamanında İmparatorluk Kara Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde oldukça şatafatlı bir yemekhane inşa ettirmişti. Ancak kimse burayı pek beğenmemişti; askerler bunu katıksız bir israf olarak görüyor, subaylar ise kullanışsızlığından şikâyet ediyordu. Fakat Donanma’dan gelen tek bir laf, herkesin tavrını bir anda değiştirmeye yetti. Birileri, “Kara Kuvvetleri yemekhanelerinde bile kaynakları nasıl heder edeceğini gerçekten çok iyi biliyor,” diye bıyık altından gülmüştü.

Donanma bu duruma kıs kıs gülerken Kara Kuvvetleri de harp gemilerinin inşasındaki aşırılıkların azaltılması gerektiğini söyleyerek yanıt verdi; “yüzen otellerde” savaşa giden insanları anlayamadıklarını belirttiler.

Artık Kara Kuvvetleri bu konuda o kadar kenetlenmişti ki, ziyafet salonuna yönelik en ufak bir eleştiri neredeyse vatan hainliğiyle eşdeğer tutuluyordu. Sırf Kara Kuvvetleri’nin burayı aktif olarak kullandığını kanıtlamak adına yemekli toplantılar dahi bu salonda düzenlenir olmuştu. Şatafatlı salonun bir başka öğle yemeği toplantısına ev sahipliği yapacağı haberi, Yarbay von Rerugen Kuzey ve Batı cephelerindeki teftiş gezisinden dönüp evrak çantasını Harekât Dairesi’ndeki masasına bıraktığı sırada kendisine ulaştı. Bu tür konferanslara alışkındı; onu asıl huzursuz eden şey masadaki gündem maddesiydi.

“Ben buna karşıyım. Kesinlikle karşı çıkıyorum.”

Mektubu açtığında gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu. Bunu asla kabul edemezdi. Aklı tamamen bu meseleye takıldığından sabahleyin doğru dürüst çalışamamış, önündeki yemeğe de neredeyse hiç dokunmamıştı. Masadaki yüksek rütbeli subaylar arasında muhalefet eden tek ses olarak, kendi duruşunu savunmak için amansızca mücadele ediyordu.

“Yarbay von Rerugen, fikrinize son derece saygı duyuyorum ama biraz daha objektif olmalısınız.”

Ne yazık ki doğrudan amiri olan Genelkurmay Harekât Dairesi Başkan Yardımcısı Tümgeneral von Rudersdorf onun bu bakış açısını desteklemiyordu. Ne de olsa bu, generallerin dört gözle beklediği taktiksel iyileştirmelerin bir parçasıydı. Böyle bir plandan kolayca vazgeçmesi beklenemezdi. Ancak durumu sahada kendi gözleriyle görmüş olan Rerugen için bu teklif son derece tehlikeliydi.

“Hızlı müdahale taburunun komutasını ona vermek kesinlikle kabul edilemez. O, herkes ölene kadar ilerlemeyi durdurmayacak türden biri. Büyücülerinizi bile bile ölüme atmış olursunuz!”

Üsteğmen von Degurechaff, Harp Akademisi’nden mezun olur olmaz yüzbaşılığa terfi ettirilmişti. Rerugen zaten bundan korkuyordu fakat bir şeyleri değiştirmek için hâlâ vakit vardı. Kızın Teknik Daire’ye veya eğitim birimine verilebileceğini düşünerek gardını düşürmüştü. Üst kademenin, kızın doğrudan komutası altında deneysel bir tabur kuracağını rüyasında görse inanmazdı.

Tanrıım! Bu, tam anlamıyla bir kabus olurdu. O kız çok tehlikeli. Kaleme aldığı o tez, onun gerçek doğasını gözler önüne seriyor.

“Evet, itirazlarınızı dinledik fakat Harp Akademisi’ndeki eğitmenler onun askerlerini çok sevdiğini söylüyor.”

Akademi’deki bazı öğretmenlerin Rerugen’in görüşünü desteklediği doğruydu. Kızın savaşa biraz fazla düşkün olduğunu belirtmişlerdi.

Ancak Harp Akademisi’ndeki akademisyenler farklı düşünüyordu. Kurmay tatbikatındaki en zorlu koşullarda bile askerlerini kolladığını ve zayiat vermekten kaçındığını dile getirmişlerdi. Vardıkları sonuç; kızın bunu samimi bir niyet taşımadan başarmış olamayacağı yönündeydi. Bu görüş, tamamı Harp Akademisi mezunlarından oluşan Genelkurmay nezdinde belirleyici bir ağırlığa sahipti.

“Savaşa karşı amansız bir arzusu var fakat yine de sağduyusunu koruyup her türlü kayıptan kaçınıyor.” Özetle, onun karakterinin son derece üstün olduğuna karar vermişlerdi.

“Sizce de ön yargılarınıza biraz fazla esir olmuyor musunuz?”

“Müsaadenizle soruyorum komutanım, akademi günlerindeki raporları görmediniz mi?”

Geri adım atmaya niyeti olmayan Rerugen, kız hakkındaki en vahim belgeleri bulup değerlendirmeleri için heyete sunmuştu. Ancak Rerugen’in kendisi de Harp Akademisi’nden mezun bir kurmay subaydı. Kimin değerlendirmesinin daha fazla itibar göreceğini düşünmeden bile biliyordu. Yanı başındakilere güvenmek ordunun fıtratında vardı.

“Nihayetinde, aldığı eğitim sayesinde olgunlaştığını söyleyebileceğimize inanıyorum. Harp Akademisi herhangi bir sorun bildirmedi.”

Eğer akademide en ufak bir pürüz çıkarsaydı, sicil notları düşük gelirdi. Oysa o, dereceyle mezun olmuş ve akademi şövalyesi seçilmişti. Kusursuzdu.

“Davranışları aldığı eğitimin bir sonucu değil; o kızın gerçek kişiliği bu! Bir taburu onun insafına teslim edemeyiz!”

En azından muhalefetini kayıtlara geçirmeliydi. Kariyeri zarar görecek olsa bile bir asker olarak görevinden kaçamazdı. Eğer tabur ona verilirse, askerlerin daha düşmanla karşılaşmadan onun ellerinde can vermesi işten bile değildi. Bir asker olarak buna izin veremezdi.

“En basitinden, henüz çok genç ve rütbesi çok düşük!”

“Üsteğmen von Degurechaff’ın yüzbaşılığa terfisi zaten kararlaştırıldı. Bir bölük komutanlığına çakılı kalmamalı; o bir taburu yönetebilecek kapasitede.”

“İmparatorluk, yetenekli bir askerin körelmesine göz yumamaz. Bunu siz de biliyor olmalısınız.”

Üst kademe kararını çoktan vermişti. Rerugen, Rudersdorf’un bu tezleri savunduğunu duyduğu anda kendisi için yolun sonunun geldiğini anladı. Bu hamle, acil müdahale sorununu çözmeye yardımcı olmak içindi. Komuta kademesi, önemsiz detayları görmezden gelmeye dünden hazırdı.

“O halde eğitim birimine iade edilmeli ya da araştırmalara gönderilmeli. O daha bir çocuk. Çocukların ne kadar masumane bir acımasızlığa sahip olabileceğini bilmiyor musunuz?”

Başka bir açıdan yaklaşmayı denedi. Genelkurmay, farklı bakış açılarının hataları azaltacağı inancıyla tartışmaları öteden beri memnuniyetle karşılardı.

“Yarbay von Rerugen, sizi dinliyoruz. Fakat bu mesele zaten karara bağlandı.”

“Bu, Genelkurmay’ın kararıdır. Sanırım bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuzdur.”

Aksi düşünülemezdi; bir kez tartışma bitti mi, artık hiçbir aykırı sese müsamaha gösterilmezdi. Enine boyuna tartışılmasını teşvik ederlerdi fakat politika bir kez belirlendi mi, ona tek bir vücut halinde, pürüzsüzce sadık kalınmasını isterlerdi. Çizgiden sapmak, Genelkurmay’dan aforoz edilmek demekti.

“… Bağışlayın komutanım.”

Yani kısacası, kararlarını çoktan vermişlerdi öyle mi? Rerugen’in omuzları çöktü. Genelkurmay kordonunun gözüne bu kadar kordon gibi batıp midesini bulandırdığı başka bir gün olmamıştı ama kendini dizginlemeyi bildi. Aslında prensip olarak Merkez’i bu şekilde sıkıştırması düşünülemezdi bile. İçindeki o huzursuzluk hissi bir türlü geçmek bilmiyordu.

“Pekala. Yüzbaşı von Degurechaff komutasında yeni bir tabur, planlandığı gibi kurulacaktır.”

“Birliğin toplanması tamamlandığında tebliğ edilmek üzere binbaşılığa terfi evrakını ve tabur komutanlığı emrini hazırlayın.”

“Bu iş bu kadar. Sıradaki konuya geçelim.”

Bu gerçekten doğru bir karar mıydı?

“Gözlerinle görmeden inanmayacaksın derler, gerçekten öyleymiş.”

Emir erinin Tanya’nın önüne koyduğu tabaktaki yemeğe verdiği dürüst tepki tam olarak buydu.

Bunun Schlachtplatte adı verilen geleneksel bir yemek olduğunu biliyordu. Yemeği sevmiyor değildi, üstelik cephede mumla aranan türden bir buğulama yemeğiydi. Tabii yüksek ısı, siperlerde zaten kıt olan tüm C vitaminini yok ediyordu; böylesine şatafatlı bir yemeğin tadı ancak geri hizmette çıkarılabilirdi.

Bu yemekhane cepheden dönenler tarafından da kullanılıyordu ve Tanya sadece burada bulunabilecek menü seçeneklerinin sunulmasını takdirle karşılıyordu. En azından cepheye ayrılan kaynaklarla idare ettiklerini, burada sadece alem yapmadıklarını göstermenin bir yoluydu.

Buraya kadar her şey güzeldi.

Asıl sorun ekşiden ziyade adeta bir tuz kalıbını andıran domuz etiydi. Üstelik az pişmişti. Yemeğin berbatlığı karşısında hayret etmekten başka bir şey yapamıyordu; yanında patates servis edilmemiş olsa gözünü kırpmadan çöpe atardı.

Yetmezmiş gibi verdikleri ekmek de K-Brot yani ikame savaşı ekmeğiydi. Güya bunu tutumluluk propagandası ve halkı teşvik etmek amacıyla yapıyorlardı ama dürüst olmak gerekirse Donanma’nın çavdar ekmeği lezzet ve besin değeri açısından katbekat üstündü. Şunlara buğdayı ve patatesi normal insanlar gibi ayrı ayrı servis etmelerini haykırmak geliyordu içinden.

Donanma kafeteryasına gitse çok daha iyi yemekler yiyeceğinden emindi, oysa her iki yer de aynı bütçeyle işletiliyordu.

Sebebi gayet basitti. Kara Kuvvetleri bunu asla dile getirmezdi ama yemekhaneyi tefriş etmek için cüzdanın ağzını fazla açtıklarından, şimdi bütçeyi dengelemek için boğazdan kestikleri bilinen bir sırdı. Ayrıca Donanma’nın aksine Kara Kuvvetleri kalitesiz yemekle yetiniyor gibi görünüyordu; bu durum aşçıların yaratıcılığını körelttiği gibi, mutfak personelinin sık sık değişmesi de ustalaşmalarına imkân tanımıyordu.

Söylentiye göre bu K-Brot ekmeğini alabilmelerinin sebebi, en ucuz ve en az tercih edilen tür olmasıydı. Genelkurmay Başkanlığı’ndaki Kara Kuvvetleri ziyafet salonunun yemekleri, Donanma’nın gurur kaynağı subay salonlarını bırakın, astsubay salonundaki menülerin bile eline su dökemezdi. Kara Kuvvetleri’nin, bütçeyi çarçur ettikleri konusunda Donanma’nın haklı eleştirilerini kabullenmemekteki bu dik kafalılığı Tanya’yı hayrete düşürüyordu. Dünyanın en berbat yemeği yarışmasında Birleşik Krallık’ı alt etmeye falan mı çalışıyorlardı? Haggis bile bundan daha yenilebilir olurdu.

Normal bir insan bunu kendi arzusuyla asla yemezdi.

“Nasıl buldunuz Yüzbaşı? Genelkurmay Başkanlığı’nın spesiyalidir.”

Evet, kendi arzusuyla buraya adım atmazdı ama Genelkurmay Personel Dairesi’nden Albay von Kordel ve Lojistik Dairesi’nden Tümgeneral von Zettour’dan gelen bir davet geri çevrilemezdi.

“Açık konuşmak gerekirse komutanım, derin bir saygı duymaktan kendimi alamıyorum—özellikle de cephenin her yerde olduğunu bana hatırlatış şekline.”

“Ha-ha-ha-ha! Harika bir cevap, sizce de öyle değil mi General von Zettour?”

Zettour’un sorusunu yanıtlarken bir yandan nezaketini korumaya, diğer yandan gerçek hislerini hissettirmeye özen göstermeliydi. Askerlerin kötü yemeklere katlanması gerektiğini biliyordu ama bu kadarı da biraz fazla değil miydi?

Yine de verdikleri cevaptan epey hoşnut kalmış gibi görünüyorlardı. Kordel bile bıyık altından gülümsüyordu. “Belki de buranın adını Daimi Cephe Kafeteryası koymalıyız,” diye mırıldandı. “Tavrınız takdire şayan Yüzbaşı, ama lütfen çekinmeyin.”

“Aman efendim, ben doyuma ulaştım. Lütfen bana bakmayın.”

Anlaşılan onlar da buraya yemeğin lezzeti için gelmemişlerdi.

“Emin misiniz? Gelişme çağında bir kızsınız—iyi beslenmeniz gerek.”

“Yemek için her zaman elimden geleni yapıyorum komutanım, fakat mideri biraz küçük.”

Bu yorum, konumu gereği Genelkurmay ziyafet salonunu kullanmak zorunda olan—ve buraya mahkûm kalan—Zettour’dan gelmişti. Büyük olasılıkla Genelkurmay’a yeni tayin edilenlerle de böyle takılıyordu. Tanya, Harp Akademisi’ndeki bazı eğitmenlerin arada sırada böyle şakalar yapmayı sevdiğini biliyordu.

Ama bu sadece yemek bitene kadardı.

Kordel, masayı toplayan emir erine kahve getirmesini ve bir süre kendilerini yalnız bırakmasını söyledi; asıl mesele işte o zaman başladı.

“Pekala, sadede gelelim. Bu arada gecikmiş de olsa terfinizi tebrik ederim Yüzbaşı von Degurechaff.”

Harp Akademisi’nden mezun olur olmaz yüzbaşılığa terfi etmesini bizzat onaylayan kişi Kordel’di. Şimdi ise bunu alenen tebrik etme gereği duyuyordu.

“Teşekkür ederim Albayım.”

Tanya, minyon fiziği nedeniyle daha yüksek bir sandalyede oturmak zorunda kalmıştı ama sırtını dikleştirdiğinde bile Albay’ın yüzünü görmek için başını yukarı kaldırması gerekiyordu. Yine de bir muvazzaf subaydan duymayı bekleyeceğiniz o berrak ve kendinden emin ses tonuyla şükranlarını sundu.

Ordu gibi devasa bir organizasyonda protokollere ve teamüllere harfiyen uyulması gerektiğini çok iyi biliyordu.

Nitekim Personel Dairesi’nden olan ve daha önce hiç karşılaşmadığı Albay, ona samimi ve geniş bir gülümsemeyle bakıyordu. Bunu sırf yapması gerektiği için yapıyordu belki ama nezaket asla boşa gitmezdi. En azından pazarlıklar sırasında rakibin zayıf noktalarını yoklamak için kullanabileceğiniz bir araçtır.

İçinde en ufak bir ilgi kırıntısı dahi hissetmemesine rağmen oldukça iddialı konuşuyordu. Terfi belgeleri çoktan düzenlenmişti bile.

Albayın nazik tebrikleri olmasa da bunu zaten biliyordu. Tıpkı asıl önemli hususun birazdan tartışacakları konu olduğunu bildiği gibi.

“Şimdi, sizi buraya sadece terfinizi tebrik etmek için çağırmadık. Bir de yeni tayininiz meselesi var.”

Evet. Mezuniyet sonrası izleyeceği yol. Harp Akademisi mezunlarının nihai kaderine akademi müdürü değil, Genelkurmay karar verirdi; yani personel kararları dar ve nüfuzlu bir klik tarafından alınırdı. Doğal olarak, onların şimşeklerini üzerinize çekerseniz bedelini öderdeniz, ancak bunun tersi de geçerliydi.

“Mümkün olduğu ölçüde sizin isteklerinizi de dikkate alacağız.”

“Müteşekkirim efendim.”

Kordel onun isteklerini dikkate alacaklarını söylüyordu ama asıl mesaj, onu dinliyormuş gibi yapacaklarıydı. Personel Dairesi’ndekiler genellikle tamamen tek taraflı emirler vermezlerdi. Yine de ne kadar dostça davranırlarsa davransınlar, gardınızı düşüremezdiniz. Tanya bu insanların yapmacık nezaketlerle örülü bir dünyada yaşadıklarını çok iyi biliyordu. Eh, kendisi de yüzeysel bir karşılık vermekle yetinecekti.

“Fakat ben bir askerim. Nereye tayin edilirsem edileyim, emri saygıyla kabul ederim.”

Boş bir laftı. Düzeni bozmaktansa verilecek her türlü tayini saygıyla kabul edeceğini söylemek daha iyiydi. Tabii ki en kötü piyangoyu çekmemek için de dikkatli olmalıydı.

“Bunu duyduğuma sevindim. İşte sizin için gelen evraklar.”

Albay onun bu cevabından memnun görünüyordu. Özenle bir deste personel talep formunu çıkarıp ona uzattı. Bunların hepsi, hem büyücüye hem de subaya çaresizce ihtiyaç duyan cephe birliklerinden geliyordu; ancak aralarında geride yeniden yapılandırılan bazı birlikler de gözüne çarptı. Anlaşılan epey rağbet görüyordu. Elbette, yanlış bir hamle yaparsa tüm seçeneklerinin yok olacağından ve mümkün olan en berbat yere gönderileceğinden hiç şüphesi yoktu.

“Ha, bir de Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen bir talep var.”

Ona uzattığı son formda, sadece Genelkurmay’ın kendisinin oraya tayin edilmesini talep ettiği yazıyordu.

“Üstün başarılarınız göz önüne alındığında, Personel Dairesi size hiçbir şeyi dayatmayacaktır. Hangisini isterseniz onu seçin.”

“Yani seçim hakkım var mı? Zor bir karar.”

Gerçekte, sadece bir seçim hakkım varmış gibi görünüyor. Personel kararlarını veren zaten Genelkurmay Başkanlığı. Kaç yerden teklif aldığımı haber verme inceliğini gösterdiler herhalde.

Genelkurmay çağırdığında gitmeyecek kadar aptal değildi. Bunu reddetmenin hiçbir yolu yoktu.

“Tahmin edebiliyorum…”

Albay, ciddiyetle bu konu üzerinde etraflıca düşünmesini tavsiye etti. Hepsi bir tiyatrodan ibaretti ama albay, kariyerindeki bir sonraki adıma karar vermeye çalışan hevesli genç bir askere tavsiyeler veren deneyimli bir subay rolünü kusursuz oynuyordu. Harika bir aktördü. Zaten en başından beri, kendi berbat oyunculuğunu alttan almaya başladığı andan itibaren, bunun sonucu belli, üçüncü sınıf bir senaryo olduğunu biliyordu.

“…” “Ancak, hangi devirde olursak olalım kolay iş diye bir şey yoktur.”

“Emredersiniz efendim.”

Cevap verirken dimdik duruşunu bozmadı. Albay da meşguldü. Anlaşılan bu kötü yazılmış müsamereye daha fazla eşlik edecek vakti yoktu.

“Genelkurmay Başkanlığı’nın sizinle ne planladığını bilmiyorum. Sadece size bol şans dileyebilirim.”

“Mütehassıs oldum, Albayım.”

Bol şans. Kişisel bir temenni. Bu mesaj, albayın ona karşı duyduğu şahsi hürmeti barındırıyordu. Bir şey albayın ona yüksek değer vermesini sağlıyordu.

Başka bir deyişle, ne istediklerini bilmediği bir yalandı; ne istediklerini bildiğini varsaymalıydı. Elinde bir bilgi olup olmadığını sormak istedi ve farkında olmadan kendisini, tam da bir çocuğa yakışır şekilde başını yana eğerken buldu.

Cevap olarak albay anladığını belirtircesine başını salladı ve ayağa kalktı. “Tatlı için kalamadığım için çok üzgünüm ama artık gitmeliyim.”

“Vaktiniz için teşekkür ederim Albay von Kordel, sonra görüşmek üzere.”

Albay, görüşme bitmişçesine aceleyle ziyafet alanından ayrıldı. Onu gözleriyle takip eden Zettour, yakınlarda beklettiği emir subayını çağırdı. Kendisine uzatılan evrak destesini alarak, onu buraya çağırmasındaki en önemli meseleye geldi.

“Gelin sizin hakkınızda konuşalım Yüzbaşı. Ve gerçekçi olalım. Genelkurmay Başkanlığı’nda görevlendirileceksiniz. Doğrudan amiriniz olmayacağım ama temel olarak benim için çalıştığınızı varsaymanızı istiyorum.”

“Emredersiniz efendim. Dört gözle bekliyorum.”

Sakin ve son derece resmi bir konuşmaydı. Fakat hayatının büyük bölümünü hizmete adamış olan Zettour bile, on bir yaşındaki bir çocuğun kendi emri altına gireceği günü göreceğini asla hayal edemezdi.

Savaş akademisine bu kadar hızlı uyum sağlamasını kendisi bile beklemiyordu. Ancak şövalye unvanına layık bir yeteneğe sahipti ve cephe tecrübesi de düşünülünce, yaşı pek sorun teşkil etmiyordu.

Bu küçük yüzbaşının kafası, onlara durumları sadece dış görünüşe göre değerlendirmenin ne kadar büyük bir aptallık olduğunu öğreten fikirlerle doluydu. Normal şartlarda, sadece bu durum bile rahatsızlık vermeye yeterdi. Bu kadar genç birinden böylesine olağanüstü bir yetenek görmek hiç alışıldık bir şey değildi.

Ürettigi özgün fikirleri övmeli miydiler, yoksa kendisini deli olarak mı nitelendirmeliydiler, karar veremiyordu.

Fakat onu bir muvazzaf subay olarak kullanabilirler miydi? Zettour ve Genelkurmay’ın ilgilendiği tek soru buydu. Eğer ondan faydalanabiliyorlarsa, üzerine konuşulacak başka bir husus kalmıyordu.

“Pekala.”

Daha önce hiç bölük komutanlığı yapmamış olmasına rağmen, bir taburun sorumluluğunu üstlenme konusunda en ufak bir tereddüt bile göstermiyordu. Bu durum, böyle bir tayinin yolda olduğunu zaten tahmin ettiğini gösteriyordu.

Harp okulu kütüphanecilerinden, kendisinin askeri tarih arşivlerinde tabur ölçeğindeki manevralar üzerine araştırmalar yaptığını duymuştu. Kendine sonsuz bir güveni olmasaydı, bu kadar hazırlıklı olmayı aklından bile geçirmezdi. Bu anlamda, karşısında oturan Yüzbaşı von Degurechaff, henüz resmi emirler çıkmadan önce bile zihnen tabur komutanı olmuştu.

“Yüzbaşı, Genelkurmay en kısa sürede size bir tabur teslim etmeyi planlıyor.”

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kadar hevesli olması son derece anlaşılırdı. Bir büyücü taburu, muazzam bir hareket kabiliyetini korurken aynı zamanda belli bir yetki ve muharebe gücü anlamına geliyordu. Eğitmenlerin çoğu onun kendisini en çok cephe hattına yakıştırdığını söylemişti; Zettour da onların ne kadar haklı olduğunu şimdi gözleriyle görüyordu. Askerlerinin hayatına değer vermesine rağmen, muharebe tarzının son derece cesur ve saldırgan olduğunu belirtmişlerdi.

Demek ki karşısında hem hırslı bir kıta subayı hem de mükemmel bir büyücü duruyordu. Bir miktar birliği arkasına alıp en ileri hatta kendi bildiğini okumaya dünden razı olduğu açıktı.

“Gurur duydum, efendim.”

Ancak Zettour, harp okulundan mezun olan bu bir avuç büyücü subay için biçilen rolün çok daha büyük olmasını umuyordu. Bir bakıma, bunu mükemmel bir fırsat olarak bile görüyordu.

“Güzel. Yine de emrinize verilecek olan tabur, yeni teşkil edilecek bir büyücü birliği olacak.”

“Yeni mi teşkil edilecek, efendim?”

“Teşkilatın işleyişi böyle. Hazırlıklı olun; pek kolay bir süreç olmayacak.”

Birliği baştan kurması, eğitmesi ve üzerlerinde otorite kurması gerekecekti. Deneyimli birkaç subayın yardımı olmadan bu görevlerin her biri son derece meşakkatliydi. İnsanlar teşkilatları oluştururdu, ancak teşkilatlar insanı var edemezdi.

Bu yüzden, bir şeyleri organize etme yeteneğine sahip olanlar İmparatorluk Ordusu’nun ana direkleri sayılırdı. İşte tam da bu yüzden, kurmayı başardıkları bu taburu şimdi onun omuzlarına yüklüyorlardı.

“Durum böyle olunca, yarın veya öbür gün kurucu subay olarak da emirlerinizi alacaksınız.”

İti ite kırdırmak gerekir derlerdi; Zettour da elindeki her idari imkândan sonuna kadar yararlanmayı düşünüyordu. Bu gayet anlaşılır bir durumdu—hiç bölük yönetmemiş bir yüzbaşıya bir büyücü taburu teslim etmek epey bir çaba gerektirecekti.

Örneğin “kurucu subay” konumu, paralı askerlerin nizami orduya dahil edildiği Orta Çağ’dan kalma bir unvandı. Bu unvanı hak etmek için sadece subay olmak yeterliydi; bölük komutanlığı tecrübesine hiç gerek yoktu. Birine birden fazla paralı asker birliğinin denetimini vermenin idari bir yoluydu. Üç yüz yıl öncesinden kalma bir sistemdi belki ama ilga edilmediği için hâlâ geçerliliğini koruyordu.

Kağıt üzerinde düzgün göründüğü sürece kimse itiraz etmezdi. Tabii bunun sebebi, büyük ihtimalle kimsenin kurucu subayın ne olduğunu bile bilmemesiydi.

“‘Kurucu subay’ mı? Bu biraz demode bir unvan değil mi?”

Fakat Tanya son derece gözü açıktı. Unvanın çağ dışı kaldığını anında fark etmişti. Yakında bunun, kabul ettirmek istediği şeyi kılıfına uydurmak için mevcut sistemleri kullanmanın bir yolu olduğunu kuşkusuz anlayacaktı.

Bu kıza kesinlikle güvenebilirdi. O kadar olağanüstüydü ki erkek olsaydı torununu onunla evlendirmekten memnuniyet duyardı. Öyle güvenilirdi ki karşısındaki askerin henüz küçük bir kız çocuğu olduğu gerçeğini unutmak işten bile değildi.

“Bir yüzbaşıya tabur komutası vermek çetin iştir. Birliği başarıyla kurduğunuzda, sizin için binbaşı rütbesini kapmaya çalışacağım.”

Belki de bunu açıkça söylememeliydi. Ancak kendisinin onun yanında olduğuna ikna olursa muhtemelen daha da hırsla çalışırdı. Sıfırdan bir tabur kurmak devasa bir işti. Personel Dairesi’ne karşı teyakkuzda olması gerekmediğini bilmesi onun için büyük avantaj sağlardı.

“… Yani her bakımdan ben bir tabur komutanı mıyım?”

“Siz sadece işinizi yapmaya bakın. Tayininizi ve terfinizi ben halledeceğim.”

Anlaşılan, zamanında bir tabur istediğini söylediğini unutmamıştı. Henüz bir üsteğmendi ve karşısındaki de bir tuğgeneraldi. Sıradışı bir kararlılığa ve özgüvene sahip olduğuna hiç şüphe yoktu. Üstelik yetenekleri de son derece gerçekti.

Hem bir büyücü hem de bir komutan olabilen o nadir insanlardandı. Diğer dairelerin oklarına ve eleştirilerine katlanmak anlamına gelse bile onu en iyi şekilde kullanacaktı.

“Tepki çekebilecek bir şey söyleyebilir miyim?”

Yüzündeki ifade son derece masumdu, ancak yine de izin isteyecek kadar temkinli davranıyordu. Tepki çekebilecek bir şey mi? Zaten yeterince çekmişti. Doğrudan üst kademeye başvurup tabur kopardığı söylentisi henüz yayılmamış olsa da hızlı yükselişi nedeniyle şimdiden göze batıyordu. Ancak bu huzursuzluğu kabul ediyorsa, hakikati kavramış ve yardım istiyor demekti.

“Endişelenmek için biraz geç kalmadınız mı? Nedir? Söyleyin.”

“Birliğin teşkilatlanması üzerinde tam yetkiye mi sahip olacağım?”

“Söylediğim gibi, istediğiniz personeli ve teçhizatı temin edebilmeniz için elimizden gelen her şeyi yapacağız.”

Sorusuna verilen yanıt son derece netti. Dilediği gibi hareket edebilirdi. Gerekirse Personel Dairesi de onu desteklemeye hazırdı. Toplantıda Kordel’in de bulunmasından anlaşılacağı üzere, Personel’i bile bir dereceye kadar ikna etmişlerdi.

Anlaşma en başından beri bu şekildeydi. Personel ve teçhizat hususundaki tercihlerini olabildiğince karşılamak adına gerekli tedbirler alınmıştı.

“Birliği dilediğiniz gibi örgütleyebilirsiniz. Yalnızca üye sayısını kırk sekizin altında tutun.”

Düşünceli davranıyordu; bir bakıma, ona sıfırdan bir tabur kurdurduğu için özür dileme şekliydi bu. Bu anlaşmanın en cazip tarafı birliğin mevcuduydu. Takviyeli bir tabur için gerekli bütçeyi koparmıştı. Bunun deneysel bir birlik olduğu gerekçesiyle istisnai bir imtiyaz elde etmişti.

“Kırk sekiz kişi mi? Takviyeli bir tabur. Teşekkür ederim, efendim.”

“Ani müdahale taburumuzun takviyeli olması son derece makul. Sıfır km bir birlik olacağı gerekçesiyle gerekli bütçeyi koparmayı başardım.”

Bütçesi yetersiz bir ani müdahale birliğinden hayır gelir mi sanıyorsunuz, diye fısıldaması yetmişti; Harekât Dairesi projeyi desteklemeyi derhal kabul etmişti. Gerçi kendisinin amaçlarına saygı duyan Rudersdorf’un da azımsanmayacak bir yardımda bulunduğundan şüpheleniyordu.

Fakat hepsinden öte, Rudersdorf’un kararını ikna eden şey pratik mülahazalardı. Elinin altında, kolayca intikal ettirilebilen tek bir birlik; uzakta konuşlandırılmış birden fazla kuvvetten çok daha kıymetliydi. Aklıbaşında herkes buna hak verirdi.

“Tek kısıtlama, Batı veya Kuzey Ordu Grupları’ndan personel çekemeyecek olmanız. Bu husus kesinlikle müzakereye açık değildir.”

Tek sınırlayıcı faktör, personelin nereden temin edileceğiydi. Cephe hattındaki seçkin askerleri cımbızla çekip almasına izin verilemezdi. Bu durum kısmen bölge komutanlıklarını ve Harekât’ı gözetmekten kaynaklansa da, aynı zamanda yeni birliğin nüvesini muharebe tecrübesi olmayan kişilerin oluşturacağı anlamına geliyordu.

Farklı bölge ordularının tecrübelerini paylaşması adına bu iyi bir fırsat olacaktı. Ordular arası ufak bir jest sayesinde iletişim kanallarının yeniden düzenlenmesi de cabasıydı. Bunun İmparatorluk’a her bakımdan faydası dokunurdu.

“Kendi uzmanlık alanınıza uygun şekilde bir hava büyücü taburu olmasına karar verdik.”

Bu zaten malumun ilamıydı. Bir hava büyücü birliği teşkil edilmesi emri fiilen verilmişti bile; gerisi sadece an meselesiydi. Yüzbaşı von Degurechaff da bunu biliyor gibiydi ve hiçbir şey söylemedi. Eh, lüzumsuz gevezelikten kaçınmak kesinlikle verimli bir tutumdu.

“Kime rapor vereceğim?”

Tam olarak bilmek istediği şeyi soruyordu. “Hazırkıta Komutanlığı’na” deyip geçebilseydi işi çok daha kolay olurdu, ancak sadece acı bir tebessümle yetindi.

Bir komutanın kimin emrinde hizmet vereceğini düşünmesi şüphesiz şarttı. Analitik yaklaşımı, bu göreve ne kadar layık olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. İğnelemek için değil, gayet ciddi bir edayla soruyordu.

“Sizinki bir ani müdahale kuvveti olacağı için doğrudan Genelkurmay’ın komutası altında olacaksınız. Birlik kodunuz V600 serisinde yer alacak. Özel bir talebiniz var mı?”

“Özellikle bir talebim yok. Lütfen uygun gördüğünüz birini seçin.”

Tereddütsüz bir yanıt. Kodlara veya gösterişe pek meraklı değildi demek ki? Yine de birliğin tanımlanması açısından bunların gerekliliğini kavradığı anlaşılıyordu.

“O halde 601 olacaksınız. Esasen üstünüzde doğrudan bir komutan bulunmayacak. Sevinebilirsiniz. Doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na rapor vereceksiniz.”

“İşler tereyağından kıl çeker gibi ilerliyor.”

“Öyle, gerçekten de. Herkesin kıskanacağı bir konum.”

Tabur komutanlığı, askeri camiada en cazip görev olarak kabul edilirdi—hem bir komutan olarak bizzat savaşa girebilir hem de muazzam bir özerkliğe sahip olurdunuz. Temelde, liderin kendi savaşını yürütmesine olanak tanıyordu. Bunu icra edebilecek yeteneğe sahip olanlar için son derece tatmin edici bir işti.

Doğrudan Genelkurmay’a bağlı olmak, can sıkıcı bürokratik engellerin çoğunu ortadan kaldırdığı için durumu daha da mükemmel kılıyordu.

“Birliği teşkil etmek için ne kadar vaktim var?”

“Ne kadar çabuk hallederseniz o kadar iyi, ancak kesin bir son tarih yok.”

“Anlaşıldı. O halde seçimlerimi titizlikle yapacağım.”

Konuşlanacakları yere gelince; kuzey ve batı, ana çatışma alanlarına yakınlıkları sebebiyle onları barındıracak kapasitede değildi, güney ve doğu ise siyasi açıdan çetrefilli bölgelerdi. Muhtemelen bu alanların epey uzağında, ikisinin arasında bir yerlerde bulunacaklardı. Detaylarla kendisi yerine yaverleri ilgilenecek olsa bile bu kadarını tahmin edebiliyordu.

“Güneydoğuda bir yerde konuşlanacağınızı tahmin ediyorum.”

“Anlaşıldı, efendim.”

Çatışmaların en yoğun olduğu yerden mümkün olduğunca uzak bir nokta. Başka bir deyişle, göz kırparak astlarını eğitmesi için kendisine dilediği kadar vakit tanındığını ima ediyorlardı. Tanya’nın yüzündeki o çarpık tebessüm, Zettour’a onun hakkında duyduğu bazı nahoş söylentileri hatırlattı. Güya emri altına alacağı personeli seçerken kriterleri fazla sert ve acımasızmış.

“Sizi uyarmam gerek Yüzbaşı. Adaylar konusunda biraz fazla müşkülpesent olduğunuza dair bir ününüz var.”

Ast yetiştirme hususunda yetersiz ve kabiliyetsiz görünmek büyük bir eksi puandır. Askeriyede mesai arkadaşlarını seçemezsin, bu değişmez bir kuraldır. Elindeki imkânlar ve şartlar neyse en iyisini çıkarmak zorundasındır.

Bunu başaramıyorsan, bireysel olarak ne kadar üstün olursan ol, bir subay ve asker olarak çuvallamaya mahkûmsun demektir. En iyi ihtimalle “yalnız bir kurt” olarak görülür, teşkilat içinde başvuracak tek bir dost bile bulamazsın. Ve en nihayetinde, sürü seni sayısal üstünlüğüyle ezip geçer.

“Kabiliyetlerinizden şüphem yok, ancak bu pek de makbul bir şöhret değil. Dikkatli olmanızı tavsiye ederim.”

“Alakanız için teşekkür ederim, efendim.”

Eleştirileri olgunlukla göğüsleyecek soğukkanlılığa sahipti. Bu gayet cesaret vericiydi. Zettour, kızın zihninde birliğe alacağı kişileri çoktan belirlediğinden şüpheleniyordu.

“Her neyse, bunu kendi çabalarınızla bileğinizin hakkıyla kazandınız. Gurur duymalısınız.”

“Kibir, felaketten önce gelir efendim. Mütevazı kalmaya gayret ediyorum.”

“Mükemmel. Bu tutumun size çok faydası dokunacaktır.”

En önemlisi de bu küçük kız, terfilerin ve özel ayrıcalıkların başını döndürmesine izin vermiyordu. Son derece rahat ve açıksözlüydü; ne kadar kayırılırsa kayrılsın benliğini kaybetmiyor, aksine sadece işine daha da hırsla sarılıyordu. Gerçekten nadir bulunan türden bir subaydı. Hatta belki de asil bir ruha sahip olduğu söylenebilirdi. Asalet, esasında sadece soybağından değil, her zaman sergilenen tavır ve duruştan ibaretti. İsmin başındaki “von” takısı her şey demek değildi. Bir insanın hal ve hareketleri aristokratçaysa, kanının bir önemi kalmazdı.

“Resmi evrakların yarın tamamlanmasını bekliyorum. Bu gece yathanenizde kalın.”

“Her şeyi düşünmüşsünüz.”

Sesinde hafif bir hoşnutsuzluk seziliyordu. Eh, anlaşılabilir bir durumdu; rütbesi neredeyse her gün değişiyordu.

“Sadece benim tarafımdan ufak bir özür jesti. Üzerinde durmayın.”

“Yok, çok teşekkür ederim.”

“Sizden beklentim yüksek Yüzbaşı. Üstün başarılar dilerim.”

Kendisine deneysel bir birlik teslim edilecekti. Bu ağır bir sorumluluktu ve Zettour gerçekten de ondan çok şey bekliyordu. Doğrusu, bu deneyin meyve vermesini yürekten umuyordu.

V600.

Bu birlik koduna dair hiçbir yerde tek bir kayıt yoktu. Gizli tutulan bir avuç belge hariç, savaştan sonra kamuoyuna açıklanan tüm materyaller her kodu içeriyordu. Yine de V600 serisine dair en ufak bir iz bulunmuyordu.

İmparatorluk Ordusu’nun numaralandırma sistemi, V000 kodlarıyla Merkez Kuvvetleri’nden başlardı. Tüm bölge orduları toplansa bile bu kodlar ancak V400’lere kadar uzanıyordu. Aklımıza gelebilecek tek istisna, Merkez Teknoloji Dairesi’ne bağlı bir birlik olabilirdi. Fakat kamuoyuna açılan belgeler yalnızca V000’den V500’e kadar olan kısmı kapsıyordu.

Bazı uzmanlar, V600’ün gizlilik derecesini son derece yüksek tutmak amacıyla özel bir deneysel birliğe verilen kod olma ihtimaline dikkat çekiyordu. Büyük Savaş sırasında yaşanan amansız teknoloji yarışı, çatışma öncesine kıyasla çok daha gelişmiş bir dünya baki kılmıştı. Bu yarışı kazanmak ise mutlak bir gizlilik gerektiriyordu. Belki de kimsenin haberi olmasın diye standart numaralandırma sisteminin dışında bir birlik kurmuşlardı.

Bu çıkarım üzerinde durmaya değerdi. Ender’in ekibi, böyle bir projede yer almış olması muhtemel kişilerin listesini çıkarmak için hemen kolları sıvadı. Aynı anda benim ekibim de İmparatorluk Ordusu Teknoloji Dairesi’nden kalan belgeleri taramaya başladı. Derken Merkez’e bağlı çalışan bir mühendise denk geldik.

Kendisiyle yüz yüze görüşme fırsatı elde etmeyi başardık. Adı Adelheid von Schugel’di ve başmühendisti. Savaşın ortasında üretilen ve bir şaheser olarak nitelendirilen Elinium Tip 97 Saldırı Hesaplama Mücevheri projesinin başındaki isimdi.

Dindar Bay Schugel’in her pazar sabahı hiç aksatmadan ayine katıldığını öğrenmiştik. Gittiği kilisenin papazının aracılığı sayesinde bir mülakat ayarlamayı başardık. Şansımıza, sıkı bir gözetim altında tutulacak olsak da bizi kabul etmeyi onayladı.

Bay Schugel, duyduğumuz gibi entelektüel bir adamdı. “Tanrı’ya dua ettiğim bir günde uzaklardan gelen misafirleri ağırlamak benim için bir lütfudur. Rabbin isteği bu olmalı,” diye mırıldandı ve Sebt gününü bölmüş olmamıza rağmen bize büyük bir konukseverlik gösterdi.

Doğrusu bu durum beni gafil avlamıştı. Bir İmparatorluk mühendisinin çok daha aksi ve zor biri olmasını bekliyordum. Bay Schugel gibi hoşgörülü bir insandan şüphe duyduğum için dar kafalılığımı itiraf edip affını istedim.

“Hatanızı anlamışsınız. Her şey O’nun iradesi doğrultusunda gerçekleşir.”

Özrümü gülümseyerek kabul etti ve hemen ardından kendisine V600 birliği hakkında sorular sorduk. Fakat konuyu açtığımız an, mülakatta hakemlik etmek üzere orada bulunan inzibat subayı Bay Schugel’in cevap vermesine engel oldu. Bu işin içinde kesinlikle bir iş vardı. Buna emin olmuştuk.

Ama Bay Schugel, inzibata çarpık bir tebessüm gönderip son derece beklenmedik bir şey söyledi.

“V600 adında bir birlik kodu mevcut değildir. Yine de gidin ve kayıtları inceleyin beyler. Gazetecilerin tarih bilmesi gerekir.”

Bu kafa karıştırıcı cevabı verirken hınzırca gülümsüyordu; biz de V600’ün bir birlikten ziyade başka bir şeyi ifade ettiğine kanaat getirip araştırmamızı bu hat üzerinden sürdürdük. İşin düğüm noktası, kendisinin tarihi incelememiz yönünde verdiği ipucuydu.

Var gibi görünmeyen bir birlik kodu mu? Hayır. Gerçekten de yoktu. Askeri teşkilat uzmanı bir subay ızdırabımıza son verene dek yaklaşık bir ay boyunca bu mesele üzerine kafayı kırdık.

Dış haberler servisinden bir meslektaşımızın bizi tanıştırdığı bu uzman, düştüğümüz hatayı anında fark etti.

“Bir V numarası mı?” dedi. “O bir teşkilatlanma kodudur.”

İmparatorluk Ordusu sisteminde birliklerin teşkilatlanmasını Personel Dairesi yürütür, Harekât Dairesi ise bu birlikleri sahada kullanırdı. Buradaki kritik nokta, örgütlenmeyi yapanlar ile sahaya sürenlerin farklı dairelerde bulunmasıydı. Normalde ikinci grup, birincinin birliği toplarken kullandığı numaraları aynen devralırdı.

Örneğin, Personel Dairesi’nin merkez kuvvetleri takviye etmek amacıyla V101 birliğini teşkil ettiğini varsayalım. Harekât Dairesi bunu 101. Görev Kuvveti olarak sahaya sürerdi. Ancak bir birliğin nereye tayin edileceği belirsizse, yanlış anlamaların önüne geçmek adına normalde kullanılmayan bir kod seçilirdi. Dolayısıyla, altı yüzlü numaralarda hiçbir birlik bulunmasa dahi V600 teşkilatlanma kodunun var olması gayet doğaldı.

Kafamızı karıştıran da tam olarak buydu. Kendi yarattığımız altı yüzlü bir hayaletin peşinden koşup durmuştuk. Halimize güleceğinizi umuyorum. Hakikati çözdüğümüzü sanmıştık ama bakın bakalım nereye vardık.

Bilgi toplamak adına alelacele bir birahaneye gitme kararı aldık; oradaki tüm günü birahanede geçirdiğimizi kayıtlara geçirmekle yetiniyorum. (Ne yazık ki bu seyahat masrafını şirkete ödetemedik.)

Artık anlamıştım. Bilge Bay Schugel, bir şeylerin peşinde olduğumuzu sezmişti. Tek hatası, üstü kapalı tavsiyesini kavrayacak kadar dersime çalıştığımı sanmasıydı.

Ancak artık bir sonuca varıyorduk, buna emindik. Nedense hepimizin kafası çatlarcasına ağrıyordu ama İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı Personel Dairesi’nden kalan birlik teşkilatlanma evraklarını didik didik etmeye başladık. Ve aradığımız şeyi bulmakta hiç zorlanmadık.

Muntazam bir şekilde dizilmiş tüm o dosyaların arasında, sanki “beni bulun” diye bağıran altı yüz numaralı tek bir dosya vardı. Fakat içi neredeyse tamamen boştu. Yalnızca tek bir basit not yer alıyordu:

Dikkatine: Personel Dairesi, İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı

O’na her daim rehberlik eder, asla kaderine terk etmeyiz; yolun olmadığı yere gider, asla boyun eğmez, kıyamete dek muharebe meydanında kalırız. Yaptığımız her şeyi zafer için yaparız. En çetin muharebe meydanları, en mütevazı mükâfatlar, kılıç ormanları ve mermi sağanaklarıyla kararmış günler ve hayatta kalma garantisi olmayan daimi tehlikeler için büyücüler arıyoruz. Geri dönenleri şan ve şeref bekler.

Genelkurmay Başkanlığı 601. Teşkilatlanma Komitesi

Peki ama 601 teşkilatlanma koduna karşılık gelen birlik kodu neydi? Ne yazık ki dosyada o tek kâğıt parçasından başka bir şey yoktu. Yine de bu kadar yüksek perdeden yazılmış süslü bir metin pek alışıldık değildi; nitekim İmparatorluk Ordusu edebi retorik kokan her şeyden nefret ederdi.

Bunu gören herhangi biri mutlaka hatırlardı. Buna kanaat getirerek, o dönem orduda görev yapmış büyücüleri sorgulamaya başladık. Konuştuğumuz ilk kişide bile turnayı gözünden vurduk. Ancak bize anlattığı şey tam bir hayal kırıklığıydı.

“Ha evet, o çok meşhurdur. Propaganda birliği meselesi, değil mi? Başvuranlar köpürerek geri dönmüştü.”

“Propaganda birliği mi?”

“Aynen öyle. Halkla ilişkiler dairesi ‘İmparatorluk’un adaletini ve asaletini temsil edecek’ falan filan bir birlik istemişti.”

“Hımm, propagandadan bahseden herhangi bir belgeye rastlamadık.”

“Rastlayamazsınız tabii. Sırf propaganda uğruna koskoca bir hava büyücü birliğini kullandıklarını insanlar öğrenseydi yer yerinden oynardı.”

“Bağışlayın, ne demek istiyorsunuz?”

“Personel Dairesi’nden ve cepheden şikâyet yağdığını, bunun üzerine projenin tamamen rafa kaldırıldığını duymuştum. Hatırladığım kadarıyla epey bilinen bir hikâyedir.”

Şaşkınlık içinde, o dönemin diğer eski İmparatorluk büyücüleriyle de görüştük. Bir yandan bunu yalanlamalarını umuyor, diğer yandan kabullenmiş bir edayla “Ha evet, ben de duymuştum” demelerini bekliyorduk.

Fakat—kaderin cilvesi mi yoksa mutlu bir tesadüf mü bilmem—gerçeklerin bambaşka olduğu ortaya çıktı. Birkaç büyücü bize çok farklı anlatımlarda bulundu.

“Evet, bunu duymuştum. Hazırkıta Komutanlığı fikri üzerinde bir türlü uzlaşamadılar, sonuç da bu oldu.”

“Propaganda birliği değil miydi?”

“Yok canım, o sadece bir aldatmacaydı. V600’ün, hazırkıta kuvvetine verilen kod adı olduğunu duymuştum.”

“Hazırkıta kuvveti mi?”

“Evet, Büyük Ordu’dan daha hızlı intikal edebilecek bir birlik istiyorlardı ama sanırım ellerinde patladı.”

Bu sözler, Merkez Ordusu’nda görev yapmış eski bir askere aitti.

“Bence V600, Batı ve Doğu Ordu Gruplarının birleşik hâlini ifade etmek için kullanılan elverişli bir tabirden ibaretti.”

“Bunun bir hazırkıta kuvveti ya da propaganda unsuru olduğuna dair bir şey duydun mu?”

“Onlar sırf blöftü. Savaş zamanı böyle şeyler çok olur, bilirsin.”

“Peki V600 nasıl bir birlikti?”

“Kısacası, savaşın ilk evrelerinde ağır darbe alan Batı ve Doğu ordularının yeniden yapılandırılmış hâliydi.”

“Yeniden yapılandırma mı?”

“Öyle. Birlikleri tamamen lağvetmekten daha kolay bir çözümdü.”

“Peki ya diğer söylentiler?”

“Benim duyduğum, bunların İstihbarat’ın blöfleri olduğuydu. Düşmanı, sıfırdan yepyeni ve seçkin bir birlik kurulduğuna inandırıp endişelendirmek için yapılmıştı.”

Bunları söyleyen de Kuzey Ordu Grubu’nun eski bir mensubuydu.

Tümüyle mantıklı olanından neredeyse absürt olanına kadar, bu anlatılanların yanı sıra her türlü spekülasyonu duyduk. Kendi aramızda bir cephe efsaneleri ansiklopedisi derleyebileceğimizin şakasını yaptık—ama bu durum bir sonraki adımda ne yapacağımız konusunda bizi tamamen belirsizlikte bıraktı. Soruşturmayı derinleştirdikçe, su yüzüne daha fazla yeni etken çıkıyordu. Tek bir mutlak gerçek olmadığını söylerler bilirim ama bu kadarı da fazlaydı. Yolumuzu tamamen kaybetmiştik.

Doğru olan neydi? İşe işte bu soruyla başlamaya karar verdim. Bir sürü farklı şey duymuştuk ama bir detay zihnimi kurcalayıp duruyordu. Topladığımız tanıklıklar üzerinde istatistiksel bir analiz yapmayı denedim. Bazen birbirleriyle örtüşüyor, bazen de tamamen çelişiyorlardı. Bu da söylentilerin özünde bir gerçeklik payı bulunduğunu, ancak zamanla kontrolden çıkarak kendi benliklerini kazandıklarını gösteriyordu; artık gerçekte ne yaşandığını hiç öğrenememe ihtimalimiz vardı.

Tıpkı savaşın kendisinin bir mikrokozmosu gibiydi. Bu çatışma hakkında çok şey söylendi ve herkes bunun korkunç bir trajedi olduğunu anladı, fakat meselenin hakikati, gerçekte nelerin yaşandığı hâlâ belirsizliğini koruyor.

V600 ve On Birinci Tanrıça kafamızdaki karmaşayı daha da körükledi.

Fakat aynı zamanda, bu savaşın tam da kalbi olabilirler miydi?

(Andrew, WTN özel muhabiri)

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, TEŞKİLAT DAİRESİ

Genelkurmay Başkanlığı binasının bir köşesinde, yeni bir birliğin kurulmasıyla ilgilenmek üzere “GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, PERSONEL DAİRESİ, TEŞKİLAT ŞUBESİ, 601. TEŞKİLAT KOMİTESİ” tabelası taşıyan bir büro tahsis edilmişti. Ve bu büronun asil sakini, Yüzbaşı Tanya von Degurechaff, dünyanın bu akıl almaz gizemleri karşısında kelimenin tam anlamıyla çaresiz kalmış durumdaydı.

Bu durumun sebebi ise, kendisine özel üretilmiş sandalyesine oturup masasına baktığında kendisini karşılayan başvuru formu dağıydı. Eğer taze mezunları istihdam ediyor olsaydı bu devasa hacim bir nebze mantıklı gelebilirdi; nitekim Genelkurmay’ın maaşları dolgundu, yani yeni mezunlara yönelik açık bir ilan verilmiş olsaydı kendisi bile başvurmayı değerlendirebilirdi.

Fakat karşı karşıya olduğu şey kesinlikle bu değildi. Kendi hislerinin diğer insanlarınkilerle her zaman tam olarak örtüşmediğini zaman zaman hissetse de, bu kadarı tamamen ezberini bozmuştu. Ortada bir yanlışlık olması gerektiğini düşünerek tüm bölge ordularına dağıtılan başvuru kılavuzunu eline aldı ve kelime kelime inceledi; ancak tek bir hata bile yoktu.

Ona her daim rehberlik eder, asla kaderine terk etmeyiz; yolun olmadığı yerden geçer, asla boyun eğmez, ebediyen harp meydanında kalırız. Yaptığımız her şeyi zafer için yaparız. Büyücülerimizi en çetin muharebe meydanları, en mütevazı ödüller, kılıç ormanları ve kurşun yağmurlarıyla kararan günler ve hayatta kalmanın hiçbir garantisi olmayan daimi tehlikeler için arıyoruz. Geri dönmeyi başaranları şan ve şeref beklemektedir.

Onlar aralıksız olarak ön cephelere sürülecek, bir geri çekilme halinde ise hattı en son terk edenler olacaktır. Bu; imkânsız göründüğü anlarda bile düşman hatlarını yarmak zorunda kalacakları, ne teslim olmanın ne de geri çekilmenin bir seçenek olduğu kesintisiz bir harp meydanı taahhüdüydü. Üstelik en zorlu muharebeleri üstlenmelerine karşılık alacakları ödülün son derece kısıtlı kalacağını da dürüstçe kaleme almıştı. Bilgilendirme yükümlülüğünü fazlasıyla yerine getirdiğinden zerre şüphesi yoktu. Hatta kılıç ormanlarından ve kurşun yağmurlarından açıkça bahsetmişti—yani başvuranlar savunmalarını bir saniyeliğine bile düşürseler ölecekleri gerçeğini netçe vurgulamıştı. Duyuruda, hayatta kalmayı başaranlara madalya veya benzeri payeler verileceği yazıyordu ama bu pratikte ellerine hiçbir şey geçmeyeceğini söylemekle aynı şeydi.

Neresinden bakılırsa bakılsın bu ilan, Niyetim sizleri Cehennem’e tek gidişlik bir tura çıkarmak, katılımınız için şimdiden teşekkürler demekten farksızdı. Aklıselim bir insan, böyle bir çağrıya kimsenin yanıt vermeyeceğini bilirdi.

Şahsen kendisi asla başvurmazdı ve askerlerin çoğunun da başvurmayacağından son derece emindi. Bu sayede yeterli gönüllü çıkmadığı gerekçesini öne sürerek zaman kazanabilecekti. Daha birkaç gün önce, Personel Dairesi’nin böyle akıl dışı bir başvuru ilanının yayımlanmasına nasıl izin verdiğine şaşırıp duruyordu.

Büyücüler seçkin bir sınıf olarak en üst düzey muameleyi görürlerdi; bu saçma sapan şartlara müspet yanıt vermelerine imkân yoktu. Bu durum, Wall Street’e “Mesai ücreti ödenmeyecektir; iş kazası sigortası yoktur; hafta sonları ve resmî tatillerde çalışılması mecburidir; düşük maaş; sağlık sigortası bulunmamaktadır. Şirket başarıya ulaştığında çalışanlara tatmin ve gurur duygusu garanti edilir. (Başarı şansı son derece düşüktür.)” şeklinde bir iş ilanı vermeye benziyordu. Hiç kimse bir ekonomistin veya borsacının böyle bir ilana başvurmasını beklemezdi.

Tanya bu gaddar iş tanımını yayımladığında, gönüllü toplama bahanesiyle en az üç ay kazanmayı hesaba katmıştı. Ama işte şimdi, her bölge ordusundan hırslı adayların akın ettiğini gösteren devasa kâğıt dağlarıyla baş başaydı. Daha bir hafta bile geçmemişti.

“Neden böyle oldu ki…?” Masanın üzerinde başını ellerinin arasına alarak kendi kendine inledi. Bu büroyu kurduğunda, gönüllü sayısının tek başına halledebileceği kadar az olacağı yönündeki toy tahmine dayanarak Personel Dairesi’nden asgari düzeyde yardım talep etmişti—ki bu hamlesinden şu an derin bir pişmanlık duyuyordu.

Planının yatması hayal kırıklığı yaratmıştı ama asıl büyük sorun, tek bir kişinin tek başına üstesinden gelmesine imkân olmayan o devasa başvuru dağıydı. Bürokrasi ve evrak işlerinde usta olduğunu düşünürdü fakat kendisinin bile bir sınırı vardı. Ne yazık ki ihtiyaç duyduğu ek personeli temin etmek öyle kolay bir mesele olmayacaktı.

Bir bakıma, bu tam bir stratejik başarısızlıktı. Durumu derme çatma çözümlerle düzeltmek hiç de kolay olmayacaktı. Bir yanı ortak akla tam olarak ne olduğunu sorgulamak istiyordu ama ne olursa olsun, varsayımının feci şekilde hatalı olduğunu kabul etmek zorundaydı. Evet, Genelkurmay Başkanlığı 601. Teşkilat Komitesi teşkilat subayı Hava Büyücü Yüzbaşı Tanya von Degurechaff, acı gerçeklerle yüzleşmiş ve kaybetmişti.

En başta, Genelkurmay Başkanlığı’nın hazırkıta büyücü taburu kurulmasına yönelik geniş kapsamlı deneysel planının kendisine emanet edilmesi zaten beklenmedik bir şeydi. Tanya’nın tek amacı, duruma dair analizlerini raporlayarak meziyetlerini Tümgeneral von Zettour’a kanıtlamak ve bu sayede karargâhtan içeriden bilgi alabilmekti. Şimdi ise üst kademenin, dilediği gibi at koşturması için emrine koca bir tabur verdiğini görmüştü.

“Anlamıyorum!” diye çığlık atmak istediği anlar az değildi. “Bir asker olarak böyle bir göreve layık görülmekten daha büyük bir mutluluk duyamazdım,” gibi samimiyetsiz laflar gevelemişti ama içten içe bu durum ona hiç mantıklı gelmiyordu.

Örgütün onun için yaptığı jestin büyüklüğü, arkasındaki bu devasa destek gerçekten inanılmazdı. Bu durum, insanın gözlerine inanmakta güçlük çektiği o akıl almaz manzaralara benziyordu. O kadar huzursuz ediciydi ki, sırf bunun bir rüya olup olmadığını kontrol etmek için birinin kafasına doğrultup tetiği çekme isteği duyuyordu.

Ne de olsa, birliğini kurarken ordunun hiyerarşisini göz ardı etme izni kâğıt üzerinde kalsa bile, pratikte tamamen serbest bırakılmıştı. Üstelik kurmakta olduğu birlik, takviyeli bir taburdu. Tüm bunların üstüne, kendi takvimini kendisi belirleyebiliyordu.

Tanya tüm bunları endişeyle düşünüp ne yapacağını kara kara kara karıştırırken, masasındaki telefonu gördü ve iş yoğunluğundan tamamen aklından çıkmış olan bir şeyi hatırladı: Bir emir subayı vardı. Evet, kendisine bir emir subayı tahsis edildiğinden son derece emindi. Bu gerçeği nihayet hatırlayınca zihninde bir şimşek çaktı—Emir subayını sekreter gibi kullanamaz mıyım? ve ahizeyi kaldırdı.

“Emir subayı, çabuk buraya!”

Genelkurmay Başkanlığı’nın bir köşesindeki bu küçük büronun kurulmasının üzerinden bir hafta geçmişti. Tanya, emir subayını hatırladığı an ahizeye sarılıp subayı çağırmıştı. Zihni, şu evrak dağının altından kalkabilmek için ne kadar acil personele ihtiyacı olduğu düşüncesiyle tamamen meşguldü. Mümkünse, şu hiçbir detayı kaçırmayan, dırdırcı askeri inzibat subaylarından bir düzine istiyordu.

“Beni mi çağırdınız, Yüzbaşı?”

Hım? Bu genç bir kadının sesiydi, tanıdık bir sesti.

Bu durum onu bir an duraksattı ama beyni tamamen evrak işlerine kilitlenmişti. Kapıdan gelen sese başını bile kaldırmadan, öylesine yanıt verdi. Ancak bu hanımefendi ilk kez tekmil veriyordu. En azından gözlerinin içine bakmalıydı. Başını kaldırıp kendisine bakan tanıdık yüzü gördüğünde, kendi suratının saçma atışıyla vurulmuş bir güvercin gibi şaşkınlıkla kasıldığını fark etti. Bu onun alışılagelmiş duruşuna hiç uymuyordu.

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Yüzbaşı von Degurechaff. Teğmen Viktoriya Ivanovna Serebryakov, göreve hazır efendim.”

Karşısında kusursuz bir asker selamı duran kadın, Tanya’nın sahip olduğu ilk astlardan biriydi. Tanya selama karşılık verirken Serebryakov’un omzundaki rütbe işaretlerini kontrol etti ve gerçekten de teğmen olduğunu gördü. Hızlandırılmış subay eğitim programını tamamlamış ve rütbe almış olmalıydı. Bu sonuca ulaştıktan sonra Tanya nihayet selam duran kolunu indirdi.

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Teğmen Serebryakov. Bu arada, rütbe almanı gecikmeyle de olsa tebrik ederim.”

“Teşekkür ederim, Yüzbaşı.”

Böyle beklenmedik bir yerde, böyle beklenmedik biriyle karşılaşmak az da olsa şaşırtıcıydı.

“Demek yeni emir subayım sensin?”

“Evet, efendim.”

Anlaşıldı, demek üst kademe oldukça düşünceli davranıyordu. Kendisiyle aynı cinsiyetten bir emir subayı atamak zaten yeterince incelikli bir hareketti. Kızın şahsi işleriyle ilgilenmesini zaten planlamıyordu ama her ne kadar bu hareket biraz gereksiz bir incelik olsa da, bir kadının işlerini kolaylaştıracağı düşüncesini takdirle karşıladı.

Ne olursa olsun, Tanya sadece işinin ehli bir emir subayı umut ediyordu. Bu husustaki hesabının şaşmış olmasından fazlasıyla memnundu. Sadece yetenekli olmakla kalmayıp aynı zamanda belli bir güven seviyesine de haiz bir emir subayıyla işler çok daha pürüzsüz yürüyecekti. İşinin ehli olduğuna göre, ne mutlu ki onu tepe tepe çalıştırabilirim.

“Peki, Teğmen. Zahmet olacak ama muhafız komutanının yanına gidip birkaç askeri inzibat ödünç almak istediğimi iletmeni istiyorum.”

Aslında doğrudan askeri inzibat bürosuna bağlanan bir telefon hattı istiyordu ama her nedense Genelkurmay Başkanlığı’ndaki şahsi masalarda harici hatlara ulaşan telefonlara izin verilmiyordu. Belki gizliliği korumak içindi ama bu durum cidden angaryaydı; belki de sadece bir santral kurmakla uğraşmak istemiyorlardı.

“Anlaşıldı, Yüzbaşı. Kaç inzibat talep edeyim?”

“Görevlendirebilecekleri kadar istatistik getir ama mümkünse bir düzine olsun.”

“Anlaşıldı. Derhal irtibata geçiyorum.”

Diyalog öyle pürüzsüz ilerlemişti ki Tanya dudaklarında hafif bir tebessüm belirdiğini hissetti. Yapması gereken işin miktarından canı sıkılmıştı ama işe yarar bir astının olması yükünü epey hafifletecekti. Tabii ki biraz insan gücü toplayana kadar bunu kesin olarak söyleyemezdi. Her halükarda, aşırı fazla gönüllü olması gerçeğiyle bir şekilde baş etmek zorundaydı.

Derin bir nefes aldı ve kararlı bir edayla listeye ikinci kez göz attı. Daha yakından yapılan bir inceleme, kendisine şu an sıcak temasta olmayan birliklerden aday seçmesi talimatı verilmiş olmasına rağmen, nedense batı ve kuzey ordularından da başvuranların olduğunu ortaya koydu. Bütün bu başvuruları ayıklamak için gereken iş yükü düşünüldüğünde, bu muhtemelen bürokratik bir idari hataydı. Bu doğrultuda düşününce, sorunu çözmenin yolunun gönüllü çağrısını yeniden yayımlamak olduğu fikrine kapıldı.

Planı, bürokratik gerekçelerle tüm başvuruları geçersiz saymak ve yeni bir duyuru yayımlamaktı.

“Doğru ya, derhal Tuğgeneral’i görmeye gitmeliyim.”

İdari hataların sayısını protesto etmenin bile kendisine bolca zaman kazandıracağını düşünerek dereyi görmeden paçaları sıvamaya başladı. Ancak ayağa kalkışının henüz yarısındayken fazla aceleci davrandığını fark etti.

Dur, dur bakalım. Bunu enine boyuna düşünmedin.

Asıl çağrıyı kimsenin yanıt vermeyeceği varsayımıyla yayımlamıştı. Muharip potansiyeline olan acil ihtiyaç ve katı şartlar, bu az sayıdaki başvuruyu kılı kırk yararak incelemesi gerektiği anlamına gelecekti ki bu da ona zaman kazandıracaktı. Ama sonra muazzam sayıda insan başvurdu. Eğer fazla müşkülpesent davranırsa, şu evrak dağının üzerinde çok fazla zaman harcamakla suçlanma riski son derece gerçekti.

Bu yüzden Tanya fikrini değiştirdi. Birliği bir an önce kurup ardından onları sağlam birer canlı kalkan hâline getirmek için eğitimlerini olabildiğince uzatmaya çalışmak daha akıllıca olurdu. Kendi güvenliği için, kendisini koruyacak astları hazırlamak adına ne kadar çok zamanı olursa o kadar iyiydi. Batı ve kuzeyden gelen başvuruları görmezden gelmiş gibi yapacağım. “Katı eleme” sürecimin sonunda, bu seferlik onları azat etmeye karar vereceğim—yattıp kalkıp şükretsinler! Muhtemelen zaten gönüllü olmaya zorlanmışlardı; aklı başında kimsenin gitmek istemeyeceği o gaddar harp meydanlarına gönderilmeyip es geçilmekten onlar da gayet memnun kalacaklardı. Başka bir deyişle, umabilecekleri en iyi sonuç seçilmemekti. Onları görmezden gelmek kuşkusuz gizli bir iyilik sayılmalıydı.

Aslında bu kadar çok başvuru olmasını kendi lehime kullanabilirim. Mümkün olan en iyi birliği kurduğundan emin olmak için çıtayı iyice yükseltecekti. Birliğin teşekkülü zaman alacaktı ama yine de kalitesi son derece yüksek kalacaktı. Şansı yaver giderse her türlü zamanı heba edebilirdi. En kötü ihtimalle de seçme sürecinden sağ çıkanların güvenilir birer kalkan olmasını bekleyebilirdi. Bu hiç de fena bir fikir değildi.

Evet. İş bu raddeye geldikten sonra hasar tespit ve kontrolüne odaklanmalıyım. Concorde tarzı aptalca kararlar almaktan kaçınmalıyım.

Hasar kontrolü, kayıpları azaltmak—yani suya sabuna dokunmamak anlamına geliyordu. Sadece bunu başarabilirse hiçbir sorun kalmayacaktı. Çıtayı öyle bir noktaya koyacağım ki kötü ruhlar bile kaçışacak.

İşte bu, hafiften paniğe kapılmış birinin aklına gelebilecek türden bir fikirdi.

İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI BAĞLI KURULUŞU, 7 NUMARALI GÖRÜŞME ODASI

“Üsteğmen Aisha Schulbertz, göreve hazır efendim.”

“Üsteğmen Crane Barhalm, göreve hazır efendim.”

Doğu Ordusu’ndan çağrılan iki genç subay başkente ulaşmıştı. 601. Teşkilat Komitesi’nin karargâhı şehrin banliyölerinde kurulmuştu ve tam da kendilerine talimat verildiği gibi saat on birde saniyesi saniyesine intikal etmişlerdi. Seçkin bir yeni büyücü birliği kuruluyordu. Başvuranlardan kendilerini tanıtmaları istenmişti; hırslı ve görev bilinciyle yanıp tutuşan bu iki genç subay, isimlerini ve rütbelerini büyük bir heves ve azimle haykırdılar.

“Geldiğiniz için teşekkür ederim. Ben 601. Teşkilat Komitesi Başkanı Albay Gregorio von Turner.”

Önündeki masanın üzerinden, adeta ruhlarının derinliklerini okumak istercesine gözlerini iki subaya dikti; muharebe meydanlarında pişmiş o heybetli aura, iki üsteğmenin gayriihtiyari dikleşmesine yol açtı.

Albayın delici bakışları onları adeta oldukları yere çiviledi, ardından kabul edercesine başını salladı.

“İkinizin de bugünkü takvimden haberdar olduğundan eminim ama son dakikada planda bir değişikliğe gidildi.”

Harp Okulu’nda bile takvim ve hedef değişiklikleri sıradan şeylerdi.

Hiç şüphe yok ki esneklik kabiliyetimizi ölçüyorlar. Bu sonuca varan iki üsteğmen, tek bir kelimeyi bile kaçırmamak adına tüm dikkatlerini albayın üzerinde topladılar.

“Bugün saat 14.00’e kadar 7 Numaralı Eğitim Sahası’na tekmil vermeniz gerektiği bilgisini unutun. İkiniz derhal Altıncı Hava Muharebe Birliği Karargâhı’na hareket edeceksiniz.”

“Derhal” kelimesinin altı çizilmişti. Asıl önemli noktanın bu olduğunu düşündüler. Acil emirlere ne kadar hızlı tepki verebildiklerini ölçen bir test olmalıydı.

“Ayrıca, bunu söylememe bile gerek yok ama seçme süreciyle ilgili gizlilik esaslarına harfiyen uymakla yükümlüsünüz.”

Gizlilik yükümlülüğü… Bu son derece mantıklıydı. Gizliliği korumaları gerektiği gerçeğini göz önüne alarak intikallerini nasıl sağlayacaklarını yeniden değerlendirmeye başladılar. Şehir sınırları uçuşa yasak bölgeydi ama muhtemelen standart ulaşım araçlarını kullanabilirlerdi. Bu da temelde bir askeri araç demekti—en ideal olanı, Komutanlık veya askeri inzibata ait bir araç bulmaktı.

“Sizi uyarıyorum, gizliliği koruma kabiliyetinizde en ufak bir şüphe dahi uyanırsa, sicilinize işlenecek bir notla derhal kendi birliğinize iade edilirsiniz.”

“Anlaşıldı efendim!” diye yanıtladılar ikisi birden.

Albayın onları uyarmasına pek de gerek yoktu. Vakit kaybetmeden odadan çekildiler ve aralarında istişare etmeye başladılar.

“Altıncı Hava Muharebe Birliği Karargâhı mı? Bağışla ama oranın nerede olduğunu biliyor musun?”

“Evet, sorun yok. Auksburg Hava Üssü’nde konuşlu olduklarından neredeyse eminim.”

Barhalm bu birliği de karargâhını da daha önce hiç duymamıştı ama şansına Schulbertz biliyordu. Auksburg Hava Üssü, İmparatorluk başkentinin hemen çeperinde yer alıyordu. Hatırladığı kadarıyla, geniş çaplı bir harekâtı sevk ve idare edebilecek kapasitede bir nakliye birliğine ev sahipliği yapıyordu. Seçkin bir birliğin hava kuvvetleriyle bir dirsek temasının olması kaçınılmazdı. Gizliliğin korunması açısından da şehrin dışındaki bir üs son derece mantıklı bir tercihti.

“Demek şehrin çeperinde, ha? Oraya nasıl gideceğiz? Bir yerlerden askeri bir araç tahsis edebilir miyiz acaba?”

Mantık silsilesi, bu iki genç üsteğmen için bile gayet açık ve anlaşılırdı. Ancak bu durum, askeri bir aracı nasıl temin edecekleri problemini doğuruyordu. Ne yazık ki şu an Doğu Ordusu’na bağlıydılar. Diğer birliklere emir verme yetkileri kesinlikle yoktu, bu da ulaşım seçeneklerini son derece kısıtlıyordu. Gizlilik şartı da hesaba katıldığında, üsse sivil bir taksiyle veya benzeri bir araçla dayanırlarsa kapıdan çevrileceklerinden hiç şüphe yoktu.

“Genelkurmay’a bağlı askeri inzibat birliğinin araçları olmalı. Belki bize yedekteki araçlardan birini tahsis edebilirler.” Hızlı düşünen Schulbertz, kendilerine doğru yaklaşan bir inzibatın selam verdiğini görünce fikri derhal yakaladı. Subayın Genelkurmay’a bağlı birlikten olduğunu teyit ederek hemen yanına seğirtti. Ellerinde mutlaka bir araç olacağından emindi; üstelik bu araç doğrudan Genelkurmay’dan çıkacağı için gizlilik açısından da hiçbir pürüz doğmayacaktı.

“Çavuşum, acaba bize bir araç tahsis etmeniz mümkün müdür?”

“Elbette, Üsteğmenim. Lafı bile olmaz.”

Cevap, o daha sorusunu bitirir bitirmez geldi. Gösterilen bu hız ve verimlilikten son derece memnun kalan ikili teşekkürlerini sundu. Askeri inzibatlar iki subayı nizami bir selamla uğurladılar ancak araç gözden kaybolduğu an hepsi derin bir hayal kırıklığıyla iç çekti.

Görevleri; oyuna getirilip birliklerine geri uçurulacak olan bu adayları uğurlamaktı—fakat bunlardan o kadar çok vardı ki.

“Bu kaçıncı oldu, ondördüncü çift mi?” diye geçirdi içinden. Vay be, sayı cidden çok fazla.

“Bugün daha kaç kişi var? Beş çift daha var diye duymuştum sanırım.”

İnzibatlardan daha şimdiden ondört kez araç talep edilmişti—ki bu sadece bugünkü rakamdı. Üstleri, göze çarpacak şekilde etrafta turlamalarını emretmişti. Sadece bir ya da iki çift olsa bunu şanssızlığa yorabilirlerdi ama bu kadarı, sınavı yapan kişinin gerçek niyetini açıkça ortaya koyuyordu.

“Ah be abi. En azından dört çift geçer diye düşünmüştüm.”

Oyuna getirildiklerini ve kuzu kuzu birliklerine geri gönderildiklerini gerçekten de fark edemiyorlar mıydı? O iki hevesli genç subay, hiç şüphesiz Auksburg’dan kalkıp doğuya geri dönecek olan bir nakliye uçağına bindirilecekti.

“Üçüncü Takım haklı çıktı gibi görünüyor.”

Üçüncü Takım kimsenin geçemeyeceğine bahse girmişti. Birinci Takım ise dört çiftin geçeceği üzerine bahse girmişti. Bu arada, adayların en az yarısının geçeceğine oynayan İkinci Takım çoktan havayı almıştı. Ne olur biri geçsin…

Kaybetmek üzere oldukları şişeleri düşünen inzibatlar, adayların başarısı için içtenlikle dua ediyorlardı. Dindar sayılmazlardı ama kendilerini Tanrı’ya sığınmak zorunda hissediyorlardı. Zira hiçbir mürit, kumarbaz kadar koyu dindar olamazdı.

İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI BAĞLI KURULUŞU, 7 NUMARALI MİSAFİRHANE, İKİ GÜN SONRA

“Yani V601’in başından beri sadece bir propagandadan ibaret olduğunu mu söylüyorsunuz?!”

Genç bir teğmen, uğradığı bu haksızlık karşısında ağzından tükürükler saçarak protesto amacıyla bağırıyordu. Sıkılmış yumruğu, her an masayı yumruklamaya hazır görünüyordu. Hâlâ zorda olan Batı Ordu Grubu’na yardım etme umuduyla buraya koşmuştu; ancak Doğu Ordusu’na sadece bir propaganda görevi verildiğini mi öğreniyordu?

Vücut dilindeki her detay, bunun ne kadar saçma bir şey olduğunu düşündüğünü açıkça ortaya koyuyordu.

“Sakin olun, Teğmenim. İnanın bana, size aksini söyleyebilmeyi çok isterdim.” Karşısındaki binbaşı, özür dilercesine başını eğdi. Evet, bir binbaşı adeta bir teğmenden özür diliyordu. O da durumdan en az onun kadar endişeliydi. Teğmene bizzat “Üzgünüm” diyemese bile, bu duygusunu sergilediği tutumla samimi bir şekilde ifade edebiliyordu.

“… Yani bana sadece çenemi kapatıp evime dönmemi mi söylüyorsunuz?”

“Ne yazık ki öyle. Arzu ve hevesinizi takdirle karşılıyorum. İleride bir fırsat doğarsa, gönüllü olmanızı canıgönülden dilerim.”

Binbaşının sesi son derece samimi ve anlayışlı geliyordu. Belki de sesindeki bir şey genç subaya ulaştığı için sıkı tuttuğu yumruğunu gevşetti, kusursuz bir selam verdi ve çıkarken hafifçe başını eğdi.

“İzninizle, komutanım.”

Teğmen kapıyı kapatır kapatmaz, binbaşının görüntüsü dalgalandı ve ardından yok oldu. Aynı anda, optik formüllerle gizlenmiş sandalyeler açığa çıktı. Genç teğmenin, o tutkulu konuşmasını yaparken aslında izlendiğinden en ufak bir haberi bile olmamıştı. İşte bu yüzden izleyiciler derin ve yenilmişlik dolu hezimet iç çekişleri koyuveriyordu.

Rütbeli bir subay acı bir öfkeyle, “Bu durum gerçekten de bir an önce optik formül karşı tedbirleri geliştirmemizi şart koşuyor,” diye tükürürcesine konuştu. O da az önce sadece boş bir duvarın durduğu yerde beliren birkaç kişiden biriydi. Bütün gün aynı monoton, üçüncü sınıf tiyatroyu izlemişlerdi ve bu durumdan hiç memnun değillerdi.

Ne yazık ki gözlemledikleri bu testte, aptallar kurulan aldatmacayı fark edemeden gevezelik edip duruyorlardı. Yaşadıkları hüsran oldukça anlaşılırdı.

Bütün düzenek basit bir hileye dayanıyordu: Optik türler kullanılarak sahte bir üç boyutlu görüntü oluşturulması. Odanın bir köşesindeki masanın arkasına var olmayan bir insanın görüntüsünü yansıtıyor, ardından odanın geri kalanını kamufle edip optik formüllerle düzenleyerek her türlü garipliği gizliyorlardı. Bütün mesele, masanın köşedeki tuhaf konumunu gizlemek adına iç mekân tasarımında illüzyon yapmaktan ibaretti.

Bu yapıldığında, odayı biraz küçük gösterse de masa odanın tam ortasındaymış gibi duruyordu. Geriye kalan gizli alanda ise yüksek rütbeli subaylar oturmuş, her şeyi açık bir hoşnutsuzlukla izliyorlardı. Teğmen son derece samimiydi ama hırsları ve arzuları ihanete uğramıştı. Bu seçkin değerlendirme heyetinin önünde bilmeden tek kişilik bir gösteri sergilemişti.

Heyetin vardığı sonuç, büyücü olmanın, sağduyudan bile daha temel bir düzeyde bilişsel yeteneği garanti etmediği yönündeydi. Teğmen bu eksikliği canlı bir şekilde sergilemiş ve Doğu Ordusu’nun muharebe tecrübesinden ne kadar yoksun olduğuna mükemmel bir örnek teşkil etmişti. Testin konusu düşman ordusu olsaydı bu durum gayet güzel kabul edilebilirdi; fakat hiçbir genelkurmay kendi kuvvetlerinin bu kadar yetersiz olduğunu görmekten memnuniyet duymazdı.

“Öyle değil mi? Yine de dar bir bakış açısına sahip oldukları için onları pek suçlayamazsınız.”

Yüzbaşı von Degurechaff omuz silkti. Doğu Ordusu mensupları daha birkaç gün öncesine kadar onun bu hoşnutsuz tavrına açıkça öfkeleniyorlardı ama şimdi hepsinin yüzü kireç gibiydi.

Bu, Tanya’nın seçkin birliğini oluşturacak üyeleri belirleme testiydi. Doğu’dan neredeyse hiç kimsenin geçmeyi başaramamış olması büyük bir öfke fırtınası koparıyordu.

Tanya ise tam olarak düşündüğü şeyi söylemişti: “Yetersiz, acınası, tembel, kibirli, hazırlıksız, zihinsel engelli, dikkatsiz, gözlem yeteneğinden yoksun… Aleyhte yük olan parazitlerin en beteri.” Vardığı sonuç ise “Doğu Ordu Grubu’ndaki tüm büyücülerin yeniden eğitilmesi gerektiği” yönünde miydi?

Bu kesinlikle gülünüp geçilecek bir mesele değildi; en azından Doğu Ordusu’ndan Genelkurmay Başkanlığı’na köpürerek gelen kurmay subaylara göre. Ve yine de vardıklarında karşılaştıkları şey bu acınası manzaradan ibaretti.

Yüzbaşı von Degurechaff, şikâyetçilere hak veren subayları gözlemci olmaya nezaketle davet ederken, “Size bunu anlatmaktansa göstermemin daha hızlı olacağını düşünüyorum,” demişti. Test basitti: Aday temel optik hileyi fark edebilirse geçiyordu. Fark edemezse eleniyordu.

Adayların karşısına yansıtılan görüntünün fiziksel bir formu yoktu. Bu durum masanın arkasına yerleştirilerek bir nebze gizlenebilirdi ama bütün gün izledikten sonra büyücü olmayanlar bile bir şeylerin ters gittiğini fark etmeye başlıyordu. Her şeyden önce, üç boyutlu görüntü konuşurken sadece ağzını oynatıyormuş gibi yapıyordu.

Yüzbaşı von Degurechaff tarafından oluşturulan sentetik sesi, kenardan uydurma saçmalıklar mırıldanıyordu. Çok dikkatli dinlenirse, sesin karşıdan gelmediğini anlamak mümkündü.

Hile bir kez ortaya çıktıktan sonra sinir bozucu derecede basitti ama neredeyse herkes buna kanmıştı. Adayların çoğunluğu kendilerine söylendiği gibi hava üssüne gitmiş ve doğrudan birliklerine geri gönderilmişti.

Her şey Doğu Ordusu’nun bir azarlanma veya uyarı almadan bu işten sıyrılamayacağını gösteriyordu. Hatta bu durum kesin gibiydi. Protesto etmeye gelen bölge saha ordularının kıdemli subayları, sonunda Genelkurmay üyelerinin eleştirel bakışlarının hedefi haline gelmişlerdi.

“Şimdi anlıyorum. İnsanları sürekli elediğinizde durumu incelemeye geldik ama şimdi mevzuyu kavradık.”

Personel Dairesi Başkan Yardımcısı Tuğgeneral von Zettour Doğu Ordusu’ndan gelen adamlara döndüğünde gözleri soğuktu. Bakışları adeta, “Siz orada ne halt karıştırıyordunuz?” diye hesap soruyordu.

Optik formüller kullanılarak yapılan aldatmacalar hiç de yeni bir şey değildi. Hatta büyücü ders kitaplarında, François Cumhuriyeti Ordusu’nun disiplinli ateşine karşı özellikle etkili olduğu yazılıydı. Sadece bu da değil; Cumhuriyet Ordusu muharebe alanında sık sık optik formüller kullandığından, bunlara karşı koymak her büyücünün temel beceri setinin bir parçası kabul ediliyordu. Bu testteki adayların bu ilkokul seviyesindeki yeteneği bile sergileyememiş olmaları, aldıkları eğitimin seviyesi hakkında çok şey anlatıyordu.

“Muharebe tecrübeleri olmasına rağmen Merkez’deki birliklerin bile sadece yarısı bunu akıl edemedi, değil mi?”

“Sorun şu ki Doğu’daki birliklerin neredeyse hiçbiri bunu başaramadı.”

Üst kademe kendi arasında bu eleştirileri fısıldaşırken, Doğu birliğinin bir üyesi ordusunu savunmak zorunda hissetti ve temkinli bir şekilde söze girdi.

“Bağışlayın efendim, bu durum tecrübeden ziyade bir yetenek meselesi olabilir mi?”

Sorduğu örtülü soru, bu tablonun Yüzbaşı von Degurechaff’ın olağanüstü yeteneklerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığıydı. En azından Doğu Ordusu, Gümüş Kanat Hücum Liyakat Nişanı’na sahip büyücülerin azınlıkta olduğunun farkındaydı. Dolayısıyla aradaki bu uçurumun muharebe tecrübesinden ziyade bir yetenek meselesi olup olmadığını sorgulamak gayet makuldü.

“Optik formülle oluşturulmuş basit bir illüzyondan ibaret. Bu tür formüller savaş alanında şaşırtmaca amacıyla sıkça kullanılır.”

Ancak Yüzbaşı von Degurechaff’ın bu durumu son derece kanıksamış bir edayla verdiği cevap her şeyi özetliyordu. Bu sözler, bir bölüğün toplu ateş disiplininden sırf optik bir yanıltmaca sayesinde sağ kurtulmayı başarmış birinden geliyordu. Devasa bir ağırlık taşıyordu. Üstelik daha önce Batı Cephesi’nde bizzat savaşmış olan Merkez Ordusu askerlerinin neredeyse yarısının bu oyuna gelmediği gerçeği de değişmiyordu.

“Var olmayan bir şeyin, sadece bükülmüş hafif bir ışığın bunları kukla gibi parmağında oynattığını az önce kendi gözlerinizle gördünüz. Onları neden birliğimde istemediğimi herhalde şimdi anlıyorsunuzdur.”

“Peki Doğu Ordusu’nun genel sonuçları nasıl?”

“Yirmi dokuz ikiliden yirmi yedisi illüzyona kandı ve birliklerine geri gönderildi.”

Yakındaki bir yaver raporu soğukkanlılıkla okudu. Bütün günü bu hatalar komedisini izleyerek geçirmelerine rağmen, gözlemci subaylar derin bir iç çekmekten kendilerini alamadılar.

Personel Dairesi’ndeki subaylar, bölge ordularını gerçekten de ciddi bir yeniden eğitime tabi tutmaları gerekebileceği düşüncesiyle şimdiden tasalanmaya başlamışlardı. Askerler bu kadar kolay kandırılabiliyorsa bir savaşı nasıl yürütebileceklerine dair zihinlerde vahim şüpheler uyanmıştı.

“Merkez Ordusu’ndan geçen yedi ikiliden beşini de hesaba katsak, bu sayı ancak bir bölüğe yeter.”

İkili gruplar halinde yürütülen ilk elemeyi yalnızca on iki kişi geçebilmişti. Hepsini kadrosuna alsa bile ancak tek bir bölük kurmaya yetecekti. Hedeflediği sayının sadece yüzde yirmi beşi.

“Şu an için Doğu ve Güney ordularında kalan altmış beş ikiliden daha iyi bir performans umut ediyorum.”

Ses tonu büsbütün karamsar değildi ama gözleri pek de bir beklentisi olmadığını açıkça ele veriyordu.

“Pekala, bu kazanma oranı kabul edilemez.”

Verilen hüküm tüm iyimser olasılıkları çöpe attı. Bu sözleri duyanlar için durum, söyleyen kişi için olduğu kadar vahimdi. Doğu Ordusu’ndan gelen rütbeli subaylar kabullenmişlik içinde omuzlarını düşürdü. Hiç kimse kendi birliğinin yetersiz olarak damgalanmasını istemezdi kuşkusuz ama gerçekler acıydı. Doğu Ordu Grubu’nun büyücülerini öngörülebilir gelecekte oldukça soğuk bir muamele bekliyordu.

“Kabul standartlarınızı biraz düşürmeniz mümkün müdür…?”

“En azından yeniden eğitildikten sonra işe yarayabilecek kişileri seçmek zorundayım. Onları bir araya getirmek ise zaman alacaktır.”

Personel Dairesi’nin açıkça çaresizliğe kapılmış subayları, takvimin yeniden değerlendirilmesini teklif etti. Azımsanmayacak sayıda subay, Doğu’dan gelenlere dik dik bakıyor, içlerinden ‘Ulan siz bunlara ne eğitimi verdiniz?’ diye geçiriyordu. Her halükarda, kabul standartlarını gevşetmek birliğin kurulması için ister istemez daha fazla zaman harcanması anlamına gelecekti.

Birliğin en çetrefilli kısmı olan eğitim süreci muazzam ölçüde uzamak zorunda kalacaktı. Bu durumun sükunetle karşılanması pek beklenen bir şey değildi. Deneyimli askerleri bir araya getirmek ayrı şeydi, tecrübesiz çömezleri sıfırdan eğitmek bambaşka bir şeydi. Birlik üyelerinin yetenekleri arasındaki uçurum çok büyük olursa, bu durum harekâtın başarısını sekteye uğratabilirdi. Birlikteki herkesin aynı standart seviyeye getirilmesi şarttı.

Bir başka deyişle, birliği Yüzbaşı von Degurechaff’ın şimdiye kadar seçtiği o tek bölük üzerine kursalar bile, onu gerçek bir savaş gücüne dönüştürmek vakit alacaktı.

“Tam olarak ne kadar zaman?”

“Yaklaşık bir ay.”

İronik bir şekilde, Doğu Ordusu personelini bu müşkül durumdan kurtaran şey yine Yüzbaşı von Degurechaff’ın ağzından çıkan tek bir kelime oldu. “Bir ay” dediği anda, Doğu Ordusu mensupları tamamen unutuldu ve tüm dikkatler aniden onun üzerinde toplandı. Bir birliği seçip yeniden eğitmek normal şartlarda korkunç derecede uzun bir zaman alırdı.

Fakat o, üst düzey subaylardan oluşan bu heyetin karşısında sanki sıradan bir şeyden bahsediyormuşçasına bu iddialı sözü savurabilmişti.

Bir ay verilirse, bu işe yaramaz beceriksizleri bile adama edebileceğini söylüyordu.

Başka herhangi bir yüzbaşı böyle bir şey söyleseydi, insanlar onun ya bir yalancı ya da bir ahmak olduğunu düşünürdü. Yeni erleri eğitmek iki yıl alıyordu. Büyücü olarak ne kadar tecrübeli olursa olsun, bu işin sadece bir ay süreceğini iddia etmek akıl kârı değildi.

Herkesin dilinin ucuna gelen tek bir sözcük vardı: İmkânsız! Bu yapılamaz. Tamamen gerçek dışı.

Ancak Yüzbaşı von Degurechaff’ın etrafındaki aura, kimsenin bu düşünceleri yüksek sesle dile getirmesine müsaade etmiyordu. ‘Sadece izleyin ve görün’ der gibi bir hali vardı. Eğer bunu destekleyecek kabiliyetini daha önce kanıtlamamış olsaydı, sergilediği bu özgüven küstahlıktan başka bir şey sayılmazdı.

Oradaki subayların her biri, torunları yaşındaki bu küçük kızın karşısında kendilerini tamamen baskı altında ve ezilmiş hissetti. Varlığı o kadar güçlü ve otoriterdi ki, Doğu Ordu Grubu’nu sorguya çekme meselesi geçici olarak rafa kaldırıldı.

“Pekala, başla öyleyse. Onları yeniden eğit—gerekirse biraz sert davranmaktan da çekinme.”

Odada bu senaryoyu önceden tahmin edebilmiş tek kişi belki de General von Zettour’du. Bıyık altından gülümsedi. Biraz sert davranmak. Kimse ölmediği sürece istediği her şeyi yapmakta serbest olduğunu söyleme şekliydi bu.

“Emredersiniz komutanım.”

Yüzbaşı von Degurechaff da tıpkı üstü gibi sırıtıyordu. Avını pençelerinin arasına almış bir vampirinkini—ya da fareyle oynayan bir kedininkini andıran vahşi bir ifadeydi bu.

“Bugünün tutanaklarını eğitim birliğine de gönderin. Güney ve Doğu ordularını da onların yeniden eğitmesini istiyorum.”

Ve son derece verimliydiler. General von Zettour bu emri sanki sonradan aklına gelmiş gibi rahatça vermişti ama bu tutumu, bölge ordularının kalitesizliği meselesini öylece rafa kaldırmaya hiç niyeti olmadığını gösteriyordu. Aksine, bu sorunu tepeden tırnağa düzeltmeye kararlıydı.

“Bu hiç hayra alamet değil. Bundan sonra, eğitim konusunda herkesin aynı çizgide olduğundan emin olmamız şart.”

İMPARATORLUK TOPRAKLARI, ALPEN DAĞLARI, ZUGSPITZE EĞİTİM SAHASI

“Ey Tanrım, koyunlarıma yol göstermem için bana ışık ol.”

Sekiz bin fit yükseklik. Hava büyücülüğü hakkında bildiğimiz her şeyi unutturan, ezber bozan bir irtifa. Çınlayan ses son derece ciddi. İçi direnme arzusuyla yanıp tutuşan kim varsa, o hevesi kursağında bırakıldı. Şimdi tıpkı itaatkar birer koyun gibi, yarı ölü bedenlerimizi ileriye doğru uçmaya zorluyoruz. Hayır, buna mecbur bırakılıyoruz. Bir yandan oksijensizlikten soluk soluğa kalıp ciğerlerimin sıkışmasına odaklanırken, diğer yandan da hesaplama mücevherimi kontrol edecek kadar konsantrasyonumu korumaya çalışıyorum. Her şey—eğer şu bulanık ve pek de güvenilir olmayan zaman algım beni yanıltmıyorsa—yaklaşık beş gün önce başladı.

“Hepinize bir seçim hakkı sunuyorum. Ya beni düşürürsünüz ya da eğitimin tadını çıkarırsınız.”

Bedenlerimiz bitap düşmüş halde, ölü gibi uyuyorduk. En azından başımızı koyacak bir yatağımız vardı ki bu bile Ren Cephesi’ndeki günlerime kıyasla büyük bir lükstü. Yüzbaşı von Degurechaff’ın merhametli bir yanına denk geldiğimizi sanmıştım fakat gardımı indirip uykuya dalar dalmaz, tüm kışlayı havaya uçuran bir büyü saldırısıyla uyandırıldım. Derhal hesaplama mücevherlerimize ve küreklerimize sarılıp savunma kalkanlarımızı aktif hale getirdik. Enkazın altından sürünerek çıktığımızda, Yüzbaşı von Degurechaff’ın o vahşi sırıtışıyla karşılaştık. Ren muharebe hattında bu gülümsemeye alışmıştım ama uyanır uyanmaz ilk gördüğüm şeyin bu olması, kalbim için Elya’nın şakalarından çok daha tehlikeliydi.

Yüzbaşının tüfeğinin ucundaki süngü, av peşindeki bir vampir kadar keyifli görünüyordu. Önünde dikkatsizce sızıp kalacak bir büyücüyü sabırsızlıkla bekler gibiydi; gecenin karanlığına rağmen ay ışığında ışıl ışıl parıldıyordu. Göğsünde taşıdığı hesaplama mücevherinden yayılan devasa mana miktarına bakılırsa, en ufak bir açık gördüğü anda saldırmaya tamamen kararlıydı.

“Dikkatlerinizi çekebildim mi? Önümüzdeki bir hafta boyunca hepiniz B-113 eğitim sahasında intikal tatbikatı gerçekleştireceksiniz.”

Bize verilen haritalarda üç nokta işaretlenmişti. Tatbikat planına göre, başlar başlamaz mümkün olan en hızlı şekilde ilk noktaya intikal edecektik. Zaman sınırı kırk sekiz saatti.

Oraya nasıl ulaştığımızın bir önemi yoktu—önemli olan tek şey başarısız olmamaktı. İntikal etmek işin temelinde vardı; Harp Okulu’ndayken yeterince eğitimini almıştık. Ancak mana sinyallerimiz her tespit edildiğinde, gözetleme destekli topçu ateşiyle ve büyü güdümlü bombalarla tepemize binilmese daha iyi olabilirdi.

Bir büyücünün yaydığı sinyali gizleyerek intikal etmek son derece güç bir işti. Ren Cephesi’nde bu konuda biraz tecrübe edinmiş olmama rağmen ben bile zorlanıyordum. Ne de olsa kışlamız tuzla buz edilmişti. Elimizde kalan tek şey, alelacele savunma formüllerini kullanırken üzerimizde ne varsa ondan ibaretti. Neredeyse içecek suyumuz bile yoktu. Ve şimdi de büyüye dayanmadan intikal etmek zorunda mıydık? Gerçek bir savaş bile bundan daha kolay olurdu. İnsanın oturup ağlayası geliyordu.

Fakat bir şekilde ikinci toplanma noktasına ulaştığımızda, bu kez de optik engelleme harekâtına başlama emri aldık. Söylentiye göre topçu birliklerinin elinde fazla boş vakit vardı, bu yüzden eğitim programı değiştiriliyordu.

“İçinizden tek bir kişinin bile dökülmediğini görmek beni ziyadesiyle memnun etti.”

Yüzbaşıyı nadiren görülen o kulaklarına varan tebessümüyle gördüğümüz an, hepimizin omurgasından gizemli bir ürperti geçti. Bu gülümsemenin çok daha kötü şeylerin habercisi olduğunu biliyordum ve elimde olmadan Tanrı’ya lanet okudum. Hayır, yapma ama!

İfadesinde adeta ‘Hala doymadınız mı?’ der gibi bir hal vardı. ‘Bu kadar dayanıklı bir güruh olduğunuzu fark etmemiştim’ ya da ‘Görünüşe göre bunu biraz daha zorlaştırabilirim’ der gibi bakıyordu. Kahretsin seni Tanrı.

Eğitimin dozunu yeteneğimize göre artırma “lütfunda” bulunacağı gerçeğiyle yüzleşmekten başka çaremiz kalmamıştı.

“Bu işte o kadar iyisiniz ki topçu birliğinin elinde mühimmat arttı.”

Gerisini söylemeye bile gerek yoktu. Yüzbaşı, yüzündeki o sırıtmalamayla ben ve diğer tüm astlarını bir kez daha çaresizlik kuyusuna fırlattı.

“Onların dışlanmasını istemezsiniz, değil mi? Bence topçularla biraz oynamalısınız.” Bir formül kullanarak derhal bir kızılötesi ışın fırlattı. Doğrudan üzerimize, toplanma noktamıza doğru atış hattı boyunca bir eğitim mermisi süzüldü—topçuların konuşlandığımız yere düzenlediği bir saldırı.

Sabit bir noktaya yapılan bir topçu baraj ateşiydi. Iskalama ihtimali olmayan son derece basit bir saldırı. Hepiniz çok yeteneklisiniz. Sizinle gurur duyuyorum. Böyle şeyleri nasıl bu kadar rahat söyleyebiliyordu…?

“Gerçekten fevkalade. Kabul, bu bir eğitim ama yine de topçunun güdümlü ateşinden sıyrılmayı iyi başardınız. Memnun kalmış olsam da anti-topçu eğitimi almadan geçip gitmeniz olmaz, değil mi? Eğitim demek her şeye hazırlıklı olmak demektir. Dolayısıyla topçularla aranızdaki bu ortak tatbikatın bir parçası olarak, pratik yapmak adına bu mevziyi savunacaksınız. Bu bir savunma muharebesidir. Mevzilerinizi hazırlamak için on beş dakikanız var. O kadar endişeli bakmayın. Çok fazla eğitim mermileri yok. Yaklaşık otuz altı saatlik bir bombardımandan sonra mühimmatlarının biteceğini tahmin ediyorum.”

Sevimli olduğu kadar korkunçtu da. Ses tonu o kadar neşeliydi ki sanki piknik planlarını duyuruyordu. Bir an sonra, neredeyse hüngür hüngür ağlayarak siper hazırlamak için koşturuyordum. Bir gün bir istihkam küreğinin gözüme bu kadar değerli görüneceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

“Pekala millet. Ölmek istemiyorsanız, önleyin.” “Ayrıca rotadan sapacak olursanız, şahsen tepenize büyü bombardımanı yağdırırım.”

İşte tam o anda gerçekten öleceğimi düşünmeye başladım. Şimdi geriye dönüp baktığımda, eğitim mermilerinin arasına bizi “kendimize getirmek” için azaltılmış barutlu mühimmat karıştırmış olmalarına şaşırmamam gerekirdi. Karşımızdaki kişi Yüzbaşı von Degurechaff’tı neticede. Sözünün eriydi. “Ölmek istemiyorsanız” lafı öylesine söylenmiş boş bir tehdit değildi.

Topçular ateşe başladı. Hazır olduğumu sanıyordum ama bir yanım buraya nasıl düştüğümü sorgulamadan edemiyordu.

“Ey Tanrım, kullarını koru. Bize azametini ve kudretini göster.”

Neredeyse ilahi bir güce sahip savunma kalkanı açan yüzbaşı hariç, herkes üzerimize yağan mermileri püskürtmek için birbirini eziyordu. Mesafeye bakılırsa, mermileri havada imha etmek için birkaç dakikamız vardı. Düşürebileceğimiz rotadaki mermileri tespit etmek için pürdikkat gözlem yapmalı ve ardından onları gökyüzünden silmeliydik. Söylemesi kolaydı ama yapması insanı dehşet derecede tüketen bir işti.

Sanırım toplamda yetmiş iki kursiyerdik. Bu sayı iki tabura denk geliyordu ancak iş gözlem yapmaya ve sıkı bir kalkan kurmaya geldiğinde, topçu ateşini göğüsleme konusunda pek de becerikli sayılmazdık. Kaçırdığımız tek bir mermi bile anında ağır kayıplar vermemiz anlamına gelecekti.

Bombardıman o kadar amansızdı ki sanki bölgedeki tüm bataryalar seferber edilmişti. Eğitim mermilerinin arasına gerçek mühimmat karıştırıldığını fark etmeseydik, harbiden hepimiz tahtalı köyü boylayacaktık. Bombardıman gece boyunca aralıklarla devam etti; yorgunluğumuz ve kısıtlı görüş alanımız bizi büsbütün çaresizliğe sürüklüyordu. En kötüsü de siz üzerinize düşeni yapsanız bile, takım arkadaşınız çuvalladığında onunla birlikte havaya uçma riskinizin olmasıydı. Yine de sadece kendi savunmanızı güçlendirmeye odaklanırsanız, bir başkasının canından olmasına sebep olabilirdiniz. Yapabileceğimiz tek şey silah arkadaşlarımıza güvenmekti; başarısız olanlar ise acımasızca eleniyordu. Tıpkı cephe hattındaki gibi aşırı uç bir durumun içine fırlatılmıştık. Sonuç olarak neredeyse gözümüzü bile kırpamadık.

Kırk sekiz saat nihayet dolduğunda, yüzbaşı mahcup bir edayla telsizi işaret etti. “Topçu birliği ellerinde hâlâ mühimmat olduğunu bildiriyor.”

Bir sonraki an, havayı yararak üzerimize doğru gelen o tanıdık sesi duyduk. Olay çok basitti: Topçular yeni bir salvoya başlamıştı. Ama bu saldırı tam da biraz olsun rahatladığımız bir anda geldi. Zaten dişimizle tırnağımızla dayanıyorduk, şimdi ise büsbütün sarsılmıştık. İçgüdülerim hayatta kalmak için bağırıyordu ama ödenmesi gereken bedel çok ağırdı.

Yüzbaşının söylediği şeyi ne kadar büyük bir zevkle yaptığını bir kez daha gördük. Nihayetinde bombardıman çok uzun sürmedi ama o noktaya gelindiğinde aday sayısı altmışa düşmüştü bile. Haritadaki üçüncü noktaya doğru yola koyulduk. Koşullar nispeten basitti: Sadece gidin. Zaman sınırı dışında hiçbir şart yoktu. Bir başka deyişle, elimizde neredeyse hiçbir bilgi yoktu.

“Dikkatli ilerleyin.”

Yalnızca bu tavsiyeyle yola çıkarak en kötüsünü hayal ettim. Başımıza ne geleceğini bilemediğimiz için teyakkuz halinde, korkudan titreyerek yürümeye devam ettik. Arada bir, silahlı bir bombalama bölüğü tepemizde keşif uçuşu yapıyordu ama tek yapmamız gereken gözlerden uzak durmaktı. Nedense etrafta devriye gezen askeri Dobermanlar gördük ama onlardan da kaçınmamız yetti. Tabii ki her şeyden kaçınmak mümkündü.

Verdiği uyarı bizi paranoyak etmişti; kesin bir şey olmalıydı. Ancak sanki bizimle alay edercesine, hiçbir kötü niyetli tuzakla karşılaşmadık. Gerçekten de sadece bir intikaldan ibaretti. Elbette zaman sınırı, pestili çıkmış bir grup büyücünün son sürat koşsa bile yetişip yetişemeyeceğini sorgulatacak kadar dar bir sınırdı.

Bütün gücümüz tükenmiş halde üçüncü toplanma noktasına vardığımızda, Yüzbaşı von Degurechaff yüzünde bir sırıtışla bizi bekliyordu. Sıra sorguya direniş eğitimine gelmişti.

Ve sonra, sorgudan da sağ çıktıktan sonra, Alpen Dağları’nın kucağına fırlatıldık. Unutmak istediğim bir kâbustu. Genç bir kadının asla çıkarmaması gereken seslerle, öleceğime emin olarak çığlık atıyordum; yüzbaşı ise istifini bozmadan yanımda yürüyordu. Şeytanın elçisi miydi yoksa Tanrı’nın mı? İkisinden biri olmak zorundaydı.

Ahh, düşmandan daha korkunç bir müttefikim olduğuna inanamıyorum. O insan değil. Buna hayatım üzerine bahse girerim. Ben ve birkaç kişi buna bir kez şahit olduk. Eğitim sırasında takım arkadaşlarımızdan biri ölmüş gibi yere yığıldı. Yüzbaşı ona okkalı bir tekme savurdu ve ne olduğunu anlamadan çocuk tekrar ayağa dikildi. Ben de ölümün soğuk yüzüyle burun buruna gelmiştim.

Alpen Dağları’nda, 7.200 fitte gerçekleşen bir çığ felaketinin ardından bacağım kırılmış halde yerde pestil gibi yatarken başka bir şey gördüm. Anlatsam kimsenin inanmayacağına eminim ama gördüm.

“Seni acemi. Bir çığdan bile kaçamayıp ekibini yavaşlatan bir aptal olmak nasıl bir duygu?”

Yüzbaşı bana hakaretler yağdırdı. Ama biliyorum. Gördüm: Beni kurtarmak için çığın içine daldı.

Arkadaşlarım, benim hurdaya dönmüş bedenimi kullanılmış bir paçavra gibi bir kenara fırlattığını söyleseler bile inanıyorum. İnsanlığı tartışılır olabilir ama kesinlikle harika bir komutan. Elbette hepimiz gülüyoruz ve onun arkasından atıp tutuyoruz.

Sanırım hepimiz kafayı yedik. Belki de yüzbaşının deliliği bulaşıcıdır. Ama Tanrı bana İmparatorluk’u kurtaracağımıza dair bir vahiy verdi. Bu kutsal ulusu koruyacak havarilerin arasında bir lider ol.

Gerçekten ne kadar çıldırmış bir dünya. Eğer yüzbaşı Tanrı’nın bir havarisiyse, bu dünyada sadece şeytan var olabilir demektir. Hayır, mitolojik tanrıların kendi dertleri olan varlıklar olduğunu sezebiliyoruz. Doktrinler tanrılar içindir. Tanrılar bizim hatırımız için var oluyor değil ya.

Yine de her şeyi bilmiyoruz.

Sadece bir ay içinde seçkin bir birlik yetiştirmek mümkün değildir. Evet, bunu bilmek için birazcık sağduyu yeterlidir.

Ama bir grup üst düzey subayın önünde bunu yapacağımı bizzat söyledim. Artık bundan geri dönüş yok.

Normal şartlar altında başarısızlık büyük bir sorun teşkil ederdi. Kariyerime darbe vurur, hatta belki de cepheye cezalandırma tayini almama yol açardı. Fakat adayların o kadar kalitesiz olduğuna, benim gibi birinin bile onlara hiçbir şey öğretemediğine kanaat getirmelerini sağlayabilirsem, durum tam tersine döner.

Muhtemelen olayın üstünü kapatmak, sanki tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi davranmak isteyeceklerdir. Personel Dairesi bana sınırı aşmam konusunda tam yetki verdi. Onları elimden geldiğince acımasızca eğitir, sınırlarını sonuna kadar zorlarsam kesinlikle pes edeceklerdir.

Böylece bu iş, diğer herkesin yüreksiz birer pes ettiren olarak damgalanmasıyla kapanır. Ben de bu işten burnum bile kanamadan sıyrılırım.

Bu yüzden harp tarihinde bilinen tüm özel birliklerin eğitim metotlarından faydalanacağım. Amerikan tarzı uygulamalar suya uyum eğitimini kapsıyor ama biz daha da zor olan irtifaya uyum eğitimini yapacağız. Ellerinde avuçlarında ne varsa ortaya koymalarını sağlayacağım.

Bu safha bittiğinde, sırada o meşum Cehennem Haftası olacak. Dört günde toplam dört saatlik uyku. Zalimce bir yöntem ama insanları kırılma noktasına kadar zorladığınızda kumaşlarının ne olduğunu anlarsınız. Büyücüler zihinlerini soyutlama yeteneğine sahiptir ama bunun da bir sınırı var. Bunu haklı bir gaye uğruna yapıyor, kendi canını silah arkadaşlarından üstün tutan aptalları ayıklıyorum.

Tabii ki astlarıma eziyet etmeye meraklı değilim. Anlamsız şiddetten zevk alacak kadar zayıf iradeli biri değilim. Giriştiğim her acımasız eylemin bir anlamı ve mantıklı bir gerekçesi olmalı, aksi takdirde bunu yapmam.

Bu yüzden her an pes edip ayrılmalarını memnuniyetle karşılıyorum. Hatta bir an önce bırakıp gitseler ne kadar iyi olur! Bu baskıdan kaçmak istediklerine eminim, öyleyse çekip gitmeyi seçsinler! Cehennem Haftası’nı atlatabilen her kim olursa, doğrudan bir haftalık Hayatta Kalma, Kaçma-Kurtulma ve Sorguya Direniş eğitimine girecek. Sorguya direniş ve hayatta kalma eğitimleriyle dolu yoğun bir program olacak.

Sonrasında akıllarını kaçırma noktasına geleceklerinden pes edeceklerine eminim ama yine de dayanmayı başaran savaşa susamış kaçıklar olursa diye mükemmel bir planım var.

Cehennem Haftası ve Hayatta Kalma eğitiminden sonra zaten yarı ölü hale gelecekler ama ben onları bir hafta boyunca Alpen Dağları üzerinden büyüsüz, uzun mesafeli bir intikale süreceğim.

Elbette sadece en asgari düzeyde uyku ve dinlenmeye izin verilecek. Bunu kayıtlara geçmiş en kötü muharebe koşullarını esas alarak hazırlıyorum. Yarı yarıya su istihkakına ne derler acaba? Tabii ki yanlarına yiyecek almalarına izin verilmeyecek. Hesaplama mücevherlerini kullanmak ise doğrudan elenme sebebi olacak. Yalnızca bıçak kullanmalarına izin verilecek—her iki kişiye bir tane.

Belki de bunu, Genelkurmay arazi inceleme gezisinin daha zorlu ve ayrıntılı bir versiyonu olarak açıklarsam mantıklı oturur. Sarp Alpen Dağları’nı yedi günde aşamayan herkes elenir. Ki bu, sağlığı yerinde ve teçhizatı tam olan biri için bile oldukça zorlu bir görevdir.

Şayet bu şartlar altında birisi dahi geçmeyi başarırsa, cidden lanetlenmiş olmalıyım. Ama yapmam gereken tek şey, en ufak bir hata yapanı bile acımasızca elemek. O zaman işler az çok istediğim gibi gitmeli.

Ve ne olur ne olmaz diye, her ihtimale karşı kurşun geçirmez bir sigorta da hazırladım.

Şunu açıkça belirteyim: Buna başvurmak zorunda kalmayı hiç istemiyorum. Niyetim kesinlikle bu değil. Fakat bu kadar kesin sonuç veren başka bir yol da yok.

İşte bu yüzden, evet, içimdeki ızdırabı bastırıp bu sigortayı devreye soktum.

Elenium Arms’taki o kaçık bilim insanının geliştirdiği yeni seri üretim prototipini standart teçhizat haline getirdim. Evet, Başmühendis Adelheid von Schugel adındaki o yürüyen felaketten bahsediyorum. Üzerinde çalıştığı Elenium Arms Tip 97 Taarruz Hesaplama Mücevheri’nin erken dönem seri üretim bir versiyonu bu.

O gıcık adamın yine başımıza iş açacağından ve hesabını veremeyeceğinden adım gibi eminim.

Evet, bir zamanlar ben de tam olarak böyle düşünüyordum. Peki o zaman neden? Hayat sadece bir lanetten mi ibaret? Yoksa insanlığın potansiyeli gerçekten sınırsız mı? Belki de inanç sahibi olmak önemlidir.

Ancak lütfen unutmayın, temennilerden ve hüsnükuruntulardan kendimizi tamamen arındırmalıyız. Deneyimsel bir yaklaşım her zaman öğreticidir.

Lütfen aklınızdan çıkarmayın. Başarısızlıklarınızın çoğu kendi hatanızdır. Ve genelde bunu fark ettiğinizde iş işten geçmiş olur.

Bir anda kendimi yüksek bir platformda dikilirken buluyorum. Belki de hâlâ yarı uykudayım; tam da sabahları nefret eden bedenime ve beklenmedik derecede düşük tansiyonuma sövmem gerekip gerekmediğini düşünürken, karşı konulmaz bir uyku dalgası daha Tanya’yı esir alıyor. Fakat tam o sırada kulakları, kendi ağzından dökülen sözlerin kırıntılarını yakalıyor.

“Bugün itibarıyla değersiz birer solucan olmaktan mezun oluyorsunuz. Bugünden itibaren sizler İmparatorluk büyücülerisiniz. Nereye giderseniz gidin, şu andan geberip gideceğiniz o son ana kadar birbirinize bağlı kalacaksınız; ordunun mensupları hem kardeşiniz hem de silah arkadaşınızdır. Buradan doğruca savaş alanına gideceksiniz. Bazılarınız asla geri dönemeyecek. Ama şunu asla unutmayın: Her İmparatorluk askeri ölür. Bizler ölmek için varız. Fakat İmparatorluk bakidir. Bu da demek oluyor ki, sizler de bakisiniz! Bu yüzden İmparatorluk sizden sonu gelmez bir mücadele beklemektedir!”

Bütün bunları neden söylemek zorundayım ki?

Bütün bu lafları ettiğimi hiç hatırlamıyorum ama sanki söylemişim gibi zihnime kazınmış bir şeyler var. Öncesi ve sonrası ise tamamen bulanık. Ne yazık ki Tanya, belki de eğitim sırasında Elenium Tip 95’i aktif ettiği için hafızasının bazı kısımlarını kaybettiğini kabul etmek zorunda. İşte tam da bu yüzden nefret ediyor ondan.

Büyüme çağında olmasına rağmen boyu bir türlü uzamayan ve teçhizat bedenleriyle başı dertte olan Yüzbaşı Tanya von Degurechaff, özellikle etrafı harika fiziklere sahip savaş görmüş kadın büyücülerle (ne kadar nadir olsalar da) çevriliyken boy kompleksini kafaya takmaktan kendini alamıyor.

Sabır, sabır… Beyin işçisi olabilirim ama masa başı işim bile belirli bir fiziki güç gerektiriyordu. Sağlıklı bir çalışma hayatının düzenli bir yaşam tarzından geçtiğini bildiğim için beslenmeme dikkat ediyorum ama hiçbir işe yaramıyor gibi. Yani, K-Brot yiyerek boyumun uzamasını bekleyecek değildim ya.

Bir başka deyişle, bireysel olarak çabalarımın boşa gitmesini istemiyorsam büyümek zorundayım. Uzamam gerekirken neden uzayamadığımı öğrenmek için askeri hekime gitmeme neden olan şey de buydu. Bu bir gerçek: Bir de baktım ki doktora boyumun uzaması için ne yapmam gerektiğini soruyorum.

Askeri hekim, kaslarım ile yaptığım antrenmanlar arasındaki dengesizlik yüzünden gelişimimin durduğunu söyledi. Bunu düzeltir, bolca uyur ve iyi beslenirsem uzayacağımı belirtti. Yüzündeki o tebessüm bende şüphe uyandırdı.

Hemen ardından, sırf bu anıları zihnimden silmek için tüfeğimi alıp kendi kafama sıkma isteğiyle dolup taştım.

Bir kadına göre oldukça etli butlu bir doktordu. Düşünülecek en berbat zamanlarda incelik yapmayı seçen Genelkurmay’ın belasını versinler. Bu kadın, hem de bana, hemcinsim olarak sempati mi gösteriyordu yani? İşin sinir bozucu yanı, tüm bunlar erkek olduğum halde inanç denen baskı biçimine direnmekle suçlanmamla başladı. İhtimal dahi vermiyordum ama yoksa bir kadın olarak olgunlaşmayı istemem için beynim mi yıkandı?

Hayır, sadece dolaylı kanıtlara dayanarak bir sonuca varmak çok tehlikeli. Elenium Tip 95 yüzünden çok fazla tatsızlık yaşadığım doğru ama düşünce kontrolünün sadece cihaz aktifken gerçekleştiğine eminim.

Kayıtlarıma baktığımda, zihnim üzerinde devam eden bir yönlendirme doğrulayamıyorum. Yine de çok tatsız bir şeylerin piştiğini hissedebiliyorum. Şeytanlar! Siz—hepiniz—özgürlüğüne düşkün bir birey olarak kimliğimle dalga mı geçmek istiyorsunuz?

Bir de bakıyorum ki boynumda nereden geldiğini bilmediğim bir tespih asılı.

Meryem Ana mı? Evet, tıpkı kiliselerde görülenler gibi. Anlıyorum. Rahibelerin bunları dağıttığını sık sık görürdüm. Ama ben sadece izlemekle yetinirdim.

Kaçmayı bırak da gerçeklerle yüzleş.

Bende neden bu yabancı tespih var? Hatta, ne zamandan beri hafıza kaybı yaşıyorum ben?

Bu kötü işte. Anılarıma gerçekten güvenemiyorum. Bir kiliseden edinilmiş bir şey için, son derece yıpranmış ve çokça kullanılmış görünüyor. Etrafını saran bir tarih algısı, adeta buram buram hissettiren bir varlığı olduğu söylenebilir.

Açık konuşmak gerekirse benim geldiğim dünyada kilisenin kutsal bir emanet olarak saklayacağı türden bir şeye benziyor. Öyle ki, bunu olabildiğince çabuk kendimden uzaklaştırmak istiyorum. Elimde olsaydı bunu bir yere bağışlardım. Herhangi bir yere.

Böyle bir şeyin boynunda sallanıp durması insana dehşet bir ağırlık vermeye başlıyor.

O adayları eğittiğimi biliyorum. Zorlu bir seçme sürecini bahane ederek kimseyi geçirmeme niyetinde olduğum da doğru. O aya ait anılarım gayet net. Ama bir şeyler… bir şeyler yanlış.

“Belki de hatam, sekiz bin fitteyken onu bilinçsizce aktif etmekti.”

Evet, en büyük hatam daha da yükseğe çıkabilmek için Elenium Tip 95’i devreye sokmaktı. Belki de ruhsal bozulmanın birikebileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalıyım. Sadece kısa bir süreliğine ağzımı iradem dışında oynatmakla kalmayıp, tıpkı kurşun gibi bedende birikiyor olabilir.

“Ruhsal bozulma testine mi gireyim? İyi de hangi gerekçeyle?”

Sağlık kontrollerimizi yapan askeri tesis, büyü teknolojisinin düşünceler üzerindeki etkilerini araştırıyor. Onlara güvenebileceksem eğer, Gerçek Zamanlı Girişim Teknolojileri Cemiyeti’nin bir toplantısında birinin düşüncelerinin yönlendirilip yönlendirilmediğini anlayabildiklerini ilan etmişlerdi. Hâlâ aklıselim kararlar verebiliyorken belki de hemen şimdi teste girmeliyim.

Ama sorun bir mazeret bulmakta. Zihinsel sorunları olan bir komutan olarak görülürsem, bu sadece gelecekteki kariyerimi değil, bütün hayatımı tehlikeye atar. Kadın yöneticiler pek nadir sayılmaz ama cinsiyet eşitliğinin hâlâ katedecek yolu olduğu İmparatorluk’ta, liyakatleri her zaman sorgulanır. Görünürdeki her türlü pürüz, masa başı bir iş yapmak isteyen biri için hiç de iyi olmaz.

İçimdeki bu huzursuz kıvranış, kapının saygılı bir şekilde çalınmasıyla bölünüyor. Emir subayım olmaya yavaş yavaş alışan Visha bu, yüzündeki ifadeden belanın kokusunu alabiliyorum. Aciliyeti olmayan düşüncelerimi derhal bir kenara bırakıp işime odaklanmak üzere vites değiştiriyorum.

“Yüzbaşım, Genelkurmay Başkanlığı’ndan bir mesaj var.”

“Teşekkürler. Acil cevap bekliyorlar mı?”

Eğer gereksiz bir angaryaysa, mümkünse ağırdan almak istiyorum.

“Evet, komutanım. Biri sizi bekliyor.”

“Ne?”

Şöyle bir göz attıktan sonra kalemi kapıp askeri telgrafı daha dikkatli okuyorum.

Genelkurmay’dan geliyor. Birliğimin kurulumunu tamamlayıp derhal güneydoğudaki bir üsse intikal etmem emrediliyor. Birinci derecede öncelikli.

“Yüzbaşı von Degurechaff? Bir sorun mu var?”

“… Çok erken. Hâlâ çok ama çok erken. Teğmen, Genelkurmay Başkanlığı’nı bağlayın.”

Ne yapacağını bilemeyen üsteğmene Genelkurmay’ı aramasını emrediyorum. Fakat tam o anda, sanki bunu yapmamı bekliyorlarmış gibi üst düzey bir kurmay subay beliriveriyor. Hayır, kesinlikle biliyorlardı; bu yüzden benim gibi sıradan bir yüzbaşıyla konuşması için Genelkurmay Başkanlığı’ndan onu gönderdiler.

“Buna hiç gerek yok, Binbaşı von Degurechaff.”

“Şey, Albay von Lergen. Burada olduğunuzu bilmiyordum.”

Tanıdığım biri bu, Yarbay von Lergen. Çocukların cepheye gönderilmesine karşı çıkan, aklı başında ve iyi bir askerdir.

“Evet. Terfiniz için tebrik ederim Binbaşım. Elçi olarak geldim. Sormak istediğiniz pek çok şey vardır diye tahmin ediyorum.”

Yarbay bu gayriresmî duyuruyu sanki her şey çoktan karara bağlanmış gibi iletiyor. Terfi ettiğimi öğrenmek beni rahatsız etmedi ama buram buram bela kokusu alıyorum. Üst düzey bir yetkili, sırf sıradan bir tabur komutanının terfi evraklarını teslim etmek için normalde asla Genelkurmay Başkanlığı’ndan kalkıp gelmez.

“… İlginiz için teşekkür ederim. Teğmen, bizi yalnız bırakın.”

“Emredersiniz komutanım. İzninizle.”

Emir subayım da dâhil olmak üzere üçüncü şahısları derhal dışarı çıkarıyorum. Sadede geldiğimizde odanın olabildiğince baş başa kalmasını istiyorum. Terfim… Taburun bunun ne anlama geldiğini sezceğinden şüpheleniyorum. Başka bir deyişle, taburun muharebeye hazır hale gelmesi gerekiyor. Birliğin disiplinsiz olduğunu veya henüz kaynaşmadığını söyleyerek biraz zaman kazanabilir miyim acaba?

“Peki, Albayım. Neler oluyor burada?”

Merkez’de birliğin ilk kurulumunu tamamladıktan sonra plan, güneydoğudaki bir üsse intikal etmekti. Savaşın gidişatına bağlı olarak kuzeye veya batıya gitme ihtimalimin sıfır olmadığını biliyorum ama bu emirler derhal güneydoğuya kaydırılmam yönünde.

Standart harekât usullerine göre bir birliğin kurulması için en az altı ay süre verilir. Birliğimin bu kadar çabuk hazır olacağını neden düşündüklerini hiç ama hiç anlayamıyorum.

“Kırk sekiz adamını aldın. Üst kademe birliğin kurulduğunu varsayıyor.”

“Evet, ‘kuruldu’ kurulmasına ama henüz bir birlik sayılmaz.”

Amatörler genelde kadroyu tamamlamakla tam bir birlik haline gelmenin aynı şey olmadığını anlamazlar. Etkili bir savaş gücü yaratmak istiyorsanız, komuta zincirini oturtmak ve herkesin bir arada çalışabilmesini sağlamak için belirli bir zaman ayırmalısınız; aksi takdirde bu sadece rakamlardan ibaret bir birlik olur. Politikacı askerleri bir kenara bırakırsak, bu Genelkurmay’ın işi; dolayısıyla bunu anlamalarını beklerim.

İşte bu durumu daha da korkutucu kılıyor ya. Bunun ne kadar gerçek dışı olduğunu bile bile, onları böyle bir şeye zorlamaya iten sebebin ne olduğunu merak etmeden edemiyorum.

“Birlikler, teçhizat; hiçbir sorun yok. Genelkurmay ne kadar verimli çalıştığınızdan son derece memnun.”

“Çok komik, Albayım. Neredeyse bir eğitim taburundan farksızız; hâlâ birlik dayanışması, uygulamalı eğitim ve komutanlar arasında temel fikir birliği üzerinde çalışıyoruz.”

“Yani birliğinizin bazı harekât kısıtlamaları olduğunu mu söylüyorsunuz?”

“Elbette. Onları bir araya getirip bütünleştirmek için en az yarım yıla ihtiyacım var.”

Bu kaçınılmaz bir gerçek; bir organizasyonu canlı bir uzva dönüştürmek zaman alır. Herkesin birbirini tanıması ve gerekli bağları kurabilmesi en az altı ay gerektirir. Bu bir sorun olmasa bile, bu birliklerin kesinlikle telafi edici muharebe eğitimine ihtiyacı var.

“İlk eğitimi sadece bir ayda tamamladınız. Üst kademe, birliğinizi yarın cepheye sürebileceklerini düşünüyor.”

“Aıllarını mı kaçırdıklarını sorabilir miyim acaba? Kurulmuş bir birlik ile savaşabilecek bir birlik tamamen farklı iki şeydir.”

Kadrosu tam iki birlik kâğıt üzerinde özdeş görünebilir; ancak biri acemi ocağından yeni çıkmışken, diğeri muharebe tecrübesine ve ihtiyaç duyduğu tüm ikmal ile dinlenmeye sahip olabilir. Aradaki fark muazzam olacaktır. İyi eğitilmiş, uyumlu bir organizasyon oluşturmak için zaman şarttır.

“Kurulumdan sonra eğitim hızlı ilerlese bile, birliklere disiplin kazandırmak zaman alır. Bunu herkes bilir.”

“Yani onları toplandıkları an savaşa gönderemez miyiz? Biliyor musun, üst kademe sırf senin komutanda olduğun için bunu yapabileceklerini düşünüyor.”

Bu bir cevap değil. Mantıklı bile değil.

“Beni savaşa tek başıma göndermelerinden memnuniyet duyarım.” Bunu söyleyebiliyorum çünkü yapmayacaklarını biliyorum. Bir birliğin oluşum sürecinin ortasında komutanı başka yere tayin etmek düşünülemez; bu yüzden sert çıkmaktan çekinmiyorum. “Taburun gücünü muharebede sergilemesini istiyorlarsa bu ayrı bir konu, ki bunu gayet iyi bildiklerine inanıyorum.”

Çiçeği burnunda mezunlardan oluşan bir topluluğa anında savaşa hazır muamelesi yapmaları tamamen saçmalık. Bu, sadece birliği eğitmek için ayıracak vaktimizin olmadığını değil, aynı zamanda işe yarar tecrübeli askerlerin de kalmadığını itiraf etmek gibi bir şey. Bir başka deyişle, hastalığın ölümcül safhada olduğu ortaya çıktı.

“… Binbaşım. İmparatorluk Ordusu büyük bir baskı altında.”

“Yani hazırlıksız bir büyücü taburunu muharebeye mi atacaksınız?”

“Büyük Ordu’nun büyücülerinin çoğu batıya çekildi, bu yüzden kuzey tehlikeli bir durumda.”

Şu anda büyücülerimizin çoğu batıda görevlendirildi, çünkü Büyük Ordu’nun çok sayıda büyücüsü tam da oraya kaydırıldı. Yine de diğer bölgesel kuvvetlerde azımsanmayacak sayıda büyücü kalmış durumda. Anlaşma İttifakı zaten can çekişiyor. Kuzey Ordu Grubu tek başına bunun üstesinden kolayca gelebilir.

Tam da bu yüzden, cepheden bu kadar uzak olan güneydoğuda bu kadar acil olan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum. Sırf bizi arkaya tıkmak için takvimimizi öne çekmek, eskidikçe değeri artacak bir şişe şarabı heba etmek ya da peyniri düzgün saklayamamak kadar aptalca görünüyor.

“İşte bu yüzden anlamıyorum efendim. Neden güneydoğu?”

Kuzeyin takviyeye ihtiyacı olduğunu söyleselerdi, adam eksikliğinden kaynaklandığını anlardım. Her şey gün gibi ortada olurdu. Ama şimdi adam eksikliği olduğunu söylüyorlar, yine de bizi çatışmanın tam aksi yönüne gönderiyorlar. Bana pek mantıklı gelmiyor.

“Genelkurmay’ın kararı bu yönde.”

“Nedenini sorabilir miyim?”

“Askeri sırlar söz konusu. Yeni emirler alana kadar güneydoğuda muharebe kabiliyetiniz üzerinde çalışın.”

Yani kararın arkasındaki siyasi nedenleri açıklamayacak. Bu durumda tek yapabileceğim tahmin yürütmek ama bu muhtemelen zaman kaybı olur. Sadece asıl meseleyi aklımda tutabilirim: Genelkurmay’ın doğrudan kontrolü altındaki bir birliğin bir sebepten ötürü güneydoğuya gönderilmesi gerekiyor.

“Aradığınız şey muharebe kabiliyeti ise efendim, tam eğitimli bir birlik kullanmanızı öneririm.”

“Zaten ortalamanın üzerinde olduğunuzu varsayıyorum.”

“Albay von Lergen, görevimin getirdiği sorumluluk gereği sizi bilgilendirmek zorundayım ki bu birliği intikal ettirmek için çok erken ve bunu yapmak, etkili bir şekilde savaşma hazırlıklarına balta vurabilir.”

Bu çıkışım aynı zamanda nabız ölçme çabası. İşinin ehli her tabur komutanı, birliğini hazır hale getirmek için gerekli zamandan mahrum bırakıldığında doğal olarak şikâyet eder.

“Uyaranız dikkate alındı fakat bu kararın geri çekilmesini beklemeyin.”

Ondan aldığım yanıt tam bir bürokrat yanıtı. Sesindeki sert ton üst kademenin kararlılığını gösteriyorsa, bu kararın kesinlikle taşa kazındığına işaret eder.

“Anlaşıldı, efendim.”

Bu yüzden geri adım atıyorum. Yine de bu işi birkaç evrakla veya yazılı emirle halledebilirlerdi. Bizzat birini gönderecek kadar ileri gitmek neden? Kafamdaki bu soruyu bir türlü atamıyorum. Cevabı, elçi olarak işi görünüşe göre biten Albay von Lergen’in eşyalarını toplamaya koyulurken neredeyse kendi kendine fısıldadığı sözlerde buluyorum.

“Aah, bunu senden birazcık daha uzun süre yaşamış birinin tavsiyesi olarak kabul et: Nasıl olsa güneydoğuya gideceksin, hazır fırsatın varken neden Daksça öğrenmeye vakit ayırmıyorsun?”

“Ha? Daksça mı, efendim?”

“Yeni bir dil öğrenmekten asla zarar gelmez, özellikle de biz askerler için.”

Buraya kadar dedikleri doğru. Ama neden özellikle Daksça? İki ihtimal var: Dakterliği ya müttefikimiz oluyor ya da düşmanımız. Dakslar bize katılacaksa, onlarla iletişim kurabilmemiz gerekecek. Yok eğer bizimle savaşacaklarsa, bu bilgi istihbarat toplamada işe yarayacaktır.

“Vakit bulabilirsem öğrenmeye çalışırım. Tavsiyeniz için teşekkür ederim, efendim.”

“Rica ederim. Terfinizi bir kez daha tebrik ederim, Tabur Komutanı von Degurechaff.”

24 EYLÜL, BİRLEŞİK YIL 1924, RANSYLVANİYA BÖLGESİ, TURAO EYALETİ, İMPARATORLUK ORDUSU SAHA TATBİKAT ALANI

Birlik yeni üssüne sevk edildikten sadece birkaç gün sonra, ilk seçim safhasını sonlandıracak olan teftişten geçer.

Gergin harp vaziyeti sebebiyle intikal planı alelacele yürürlüğe konmuş, bu da teftişi öne çekmiştir. Genelkurmay’ın üst düzey subayları, personelin aceleyle bir araya getirilmesinden ötürü birlik disiplini konusunda endişelidir; ancak beklentileri olabilecek en mükemmel şekilde boşa çıkar. O gün, hayal dahi edemeyecekleri bir manzara karşısında hayretler içinde kalırlar.

“Sizi gidi kafasızlar! Çabuk kendinize gelin ve daha da yükseğe tırmanın!”

“Daha henüz sekiz bin fasağdasınız! Sizi gidi pısırıklar. Beni duymuyor musunuz?”

Bir süredir telsizden pürüzsüz, duygudan yoksun bir ses gelmektedir. İnanması güçtür ama bu ses bir çocuğa—küçük bir kız çocuğuna aittir. Mana parıltısı meşum bir şekilde yanıp sönmekte, daha alçaktan uçmaya cüret eden herkesi acımasızca vurmaya hazır olduğunu göstermektedir.

“Yapamıyor musunuz? Pekala. O zaman geberin. Hemen şu dakika geberin. Siz ölürseniz, sizin için heba ettiğimiz kaynaklar silah arkadaşlarınıza gider.”

Şikayet etmeye cüret eden biri olursa, ciddi bir bombardıman formülünün hedefi olacaktır. Ya bilincini kaybetmeden ya da manasını tüketmeden irtifa kaybeden herkes, hiç şüphesiz gökyüzünden vurularak düşürülecektir. Bu absürt bir gözdağıdır ve büyücüler onun bunu uygulamasını beklemezler, ancak çok geçmeden gözleriyle görmenin ne demek olduğunu anlarlar.

“Hadi ama, biraz anlayış gösterin de ya geberin ya da daha yükseğe tırmanın.”

Bugün de emsalsiz bir gündür.

François Ordusu büyücüleri sekiz bin fasağa ulaşabiliyorsa, biz on bini hedeflemeliyiz.

Binbaşı von Degurechaff, teftiş heyetinin gözleri önünde birliğine “derhal” tam sürat tırmanma emri vermeden önce böyle mırıldanır. Normalde altı bin fasağın üzerindeki her türlü muharebe intihar kabul edilir. Fakat o, gayet rahat bir tavırla birliğini sekiz bin fasağa çıkarır.

Çılgınca görünmektedir, ancak bu beceriksiz asker sürüsünü sadece bir ay içinde seçkin bir birliğe dönüştüreceğini söylerken son derece ciddidir. Mübalağa etmiyordur. Başarmıştır. Canlarını okumuştur ama artık onlar seçkin birer askerdir.

“Siz ne düşünüyorsunuz, Albay von Lergen?”

Yarbay von Lergen, 601. Oluşum Birliğini teftiş etme arzusunu dile getirdiğinde, Binbaşı von Degurechaff sanki hiç sorun değilmişçesine bunu gayet ikna edici bir şekilde kabul etmiştir.

Ve hakikaten de bir sorun yoktur. En azından şimdiye kadar eğitimde kimse ölmemiştir. Ve karşılarında gördükleri büyücü taburu, söz verildiği gibi son derece güçlüdür.

“Fevkalade.”

Gerçekten de “fevkalade” demekten başka bir şey gelmez elden. Birlikleri mutlak sınırlarına kadar zorlamak tam bir deha eseridir. Onları yaşamla ölüm arasında tutarak yeteneklerinin son damlasına kadar suyunu çıkarmıştır.

Teftiş heyeti, hazırladığı programın askerlerin kabiliyetlerini mutlak bir ölüm korkusu vasıtasıyla olağanüstü derecede artırmayı hedeflediğini duymuştur. Ve kaçınılmaz bir dehşet simülasyonuyla kovalanarak geçirilen koca bir ayın yeteneklerde patlamaya yol açması mantıklıdır; yine de eziyet çeken askerler için üzülmeden edemez insan.

“Oksijen tüpü olmadan sekiz bin fasağın üzerine nasıl çıkabiliyorlar?”

Hazır bulunan teknik subaylar ise bambaşka bir sebepten ötürü şaşkındır. Evet, bu bir eğitimdir ama sekiz bin fasağa yaklaşırken son derece sakindirler. Sebep Binbaşı von Degurechaff olmalıdır. Onu on iki bin fasağda uçarken görseler şaşırmazlar. Ancak birliklerinin bu kadar yükseğe uçmasını sağlayabilmesi mühim bir başarıdır.

“Ah, son derece basit.” Bu kendinden emin yanıt, rehberlik eden inzibat subayından gelir. Bir fincan çay eşliğinde sohbet ediyormuş gibi bir hali vardır. “Sürekli olarak saf oksijen üreten bir formül kullandıklarını duymuştum.”

Bunun kavranması bir an alır. Sürekli mi? Başka bir deyilşle, formül kesintisiz olarak kullanılmaktadır.

“Sürekli aktif olan iki ayrı formül mü…?”

“Evet. Onlardan istenen mutlak asgari şart buymuş gibi görünüyor.”

Askeri polis bir mühendis değildir, dolayısıyla bunun sahada ne kadar devrimsel bir şey olduğunun farkında değildir.

Ancak Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen mühendisler adeta şaşkına döner. Aralarında bir velvele kopar, hatta bazıları bunun tamamen saçmalık olduğunu fısıldar. Evet. Birden fazla büyü formülünün eşzamanlı olarak etkinleştirilmesi teorik olarak mümkündür.

Araştırmacılar bazı başarılı deneyler dahi gerçekleştirmiştir. Fakat hem paralel sürdürülebilir formüllere imkan tanıyan hem de muharebe kullanımını kaldırabilen bir hesaplama mücevheri üretmenin zor olduğu kanıtlanmıştır. Böyle bir şeyi dünyada nereden bulmuştur?

“Böyle bir strese dayanabilecek bir hesaplama mücevherini cehennemin dibinden mi bulup getirdi?”

Orduya henüz resmi olarak tedarik edilmemiştir. Prototipi kimin yaptığını bilmemektedirler ama kadının ciddi bağlantıları olduğu açıktır. Sadece hayranlık duymakla kalırlar.

Eh, kendisi fevkalade yetenekli bir askerdir. Bir silah üreticisinin yeni bir teçhizatı test etmesi için ona başvurması sürpriz olmaz. Ve nitekim olan da tam olarak budur.

“Elenium Arms’ın seri üretim modelinin ilk partisine el koydu.”

Ha, doğru ya—bu biraz hayal kırıklığı yarattı. Bir dönem orada teknoloji geliştirme bölümünde çalışmıştı. O günlerden kalan bir bağlantı olsa gerekti.

Ancak Elinium Arms gizli projelerle dolu bir yerdi. Genelkurmay Tedarik Dairesi’nin, hatta belki de Personel Dairesi’nin zımnı onayı olmadan oradan bir şey temin etmesi imkansızdı. Aksi takdirde inzibatlar muhtemelen onunla ölesiye bir mücadeleye girerdi.

“Manevralarınızı bu kadar monotonlaştırmayın demedim mi size! Nasıl bu kadar kolay birer hedef haline geldiğinizi neden idrak edemiyorsunuz?!”

Tabur mensupları sekiz bin fasağda istikrarlı bir uçuş sürdürmekte zorlanıyordu. Binbaşı von Degurechaff ise onların üzerinde süzülüyor, bir yandan da alay etmeye devam ediyordu. Nefes kesici derecede akıcı hareketleri, Unvan Sahibi bir büyücü olmanın ne demek olduğunu herkese gösteriyordu. Kaplumbağa kadar yavaş olan kursiyerlerin yanında Binbaşı von Degurechaff bir kırlangıç kadar hızlı ve çabuk uçuyordu.

“Çok güzel. Gerisi sadece muharebe.”

“D-Düzensiz kaçınma manevraları! Hemen şimdi!”

“… İnanılır gibi değil. Formülleri paralel olarak sürdürürken bile kaçınma manevrası yapabiliyorlar mı?”

Önlerinde cereyan eden tatbikat esasen tabur büyücülerinin oradan oraya fırlamasından ibaretti. Dışarıdan bakıldığında bir ebelemece oyunu oynuyorlar gibiydi ve ilk bakışta bir insanın bu kadar acınası durumda olup olamayacağını sorgulatıyordu.

Ancak doğru uzmanlığa sahip biri için bu, akıl almaz bir gösteriydi. Teknik olarak imkansız olması gereken paralel formüllerin istikrarlı bir şekilde etkinleştirilmesini zaten başarmışlardı. Bunu ve düzensiz kaçınma manevralarını—neredeyse muharebe manevralarıyla aynı şeyi—kaldırabilen bir hesaplama mücevheri tam bir rüya gibiydi.

Ama dahası da vardı. Büyücülerin birçoğu, düşman ateşinden kaçınmak için insiyatif alarak optik yanılsamalar konuşlandırmıştı.

“Yanılsama da oluşturuyorlar!”

Başka bir deyişle, kaçınma manevrası yaparken bile optik bir yanılsama yaratacak kadar yedek manalarına sahiptiler.

Yanılsamalar son derece aldatıcı görünüyordu ve hızla konuşlandırılabiliyordu. Hatta birkaç tanesi otonom hareket ediyor gibiydi. Gerçekten muazzam bir performans. Ve tüm bunlar seri üretim için standartlaştırılmış bir teçhizatla yapılıyordu.

“Elenium’un yeni modeli hayal ettiğimizin ötesinde.”

Envantere alacağımız bir sonraki mühimmat bu olmalıydı. Bu manzara karşısında kimse aksini iddia edemezdi. En azından güvenilirlik bir sorun değildi; bu birlik pratik olarak bir dayanıklılık testi yürütüyordu.

Maliyet tek engeldi ancak mücevher seri üretime geçtiğinde bu da oldukça azalırdı.

“Elenium Arms’tan belgeleri istiyorum.”

“Talebi hemen iletiyorum, Albaym.”

Lergen bunu yaverine bırakıp gökyüzündeki izlere doğru baktı. Gerçekten muhteşem hava manevralarıydı. Gökyüzündeki izler o kadar güzeldi ki insan neredeyse içinde kaybolabilirdi. Yetenek ve insanlık bazen ters orantılı olarak ortaya çıkıyordu, değil mi? Kendi acımasızlığını ele veren bu düşüngenin, tezini doğruladığını görmek onu rahatsız etti.

“Bu mükemmel bir fırsat. Müfettişlere değerinizi gösterin.”

“Binbaşı von Degurechaff, biraz aşırıya kaçtığınızı düşünmüyor musunuz?”

O, telsizden birliklerini kışkırtırken Lergen’in zihninde temel bir şüphe belirdi. Kayıplardan nefret ettiği söyleniyordu. Eğer bu doğruysa, bu tatbikat sınırda sayılırdı. Kullanılabilecek insanlar yetiştirmek açısından kesinlikle fazla aşırıydı.

“Hayır, hâlâ kabul edilebilir parametreler dahilindeyiz. Kendi adamlarımı seçmeme ve onları beceriksizliklerinden arındırmama izin vermenizin sonuçlarını lütfen izleyin.”

Ancak cevabı şüphesini daha da derinleştirdi. Neden? “Seçme” ve “arındırma” fikirleri, harp okulundaki konuşmasında tam olarak bahsettiği şeylerdi. “İmparatorluk Ordusu’nu beceriksizlik adı verilen bu vebadan korumak görevimizdir” demişti. İnsanları yetiştirmekten ziyade işe yaramayanları terk ediyordu.

“İnsanların sınırları vardır. Adaylarınızın yarısının başaramadığını duydum.”

Neden?

“Takviyeli bir tabur için gerekli sayıları güvence altına almayı başardım. İnsan kaynakları açısından henüz bir sorunum yok.”

“Anlıyorum. Pekala. Devam edin. Sizi rahatsız ettiğim için üzgünüm.”

Ah, lanet olsun. Demek mesele bu. Evet, şimdi anlıyorum. Kaynak mı? İnsan kaynakları mı? Askerlerimize böyle mi diyorsun?

Askerler senin için sadece değiştirilebilir parçalar mı?

Şimdi neyin yanlış hissettirdiğini anlıyorum. İnsanlara sadece birer sayı muamelesi yapıyor. Karargâh subayları arasında bu durum o kadar da nadir değildir ancak o, insanları birer kaynak olarak görmeye bilincinde olmadan başladı bile. Pekala, o zaman tamamen mantıklı hareket ediyor. Elindekileri en verimli şekilde nasıl kullanacağını hesaplıyor.

“Şimdi her şey anlam kazandı. Evet, bunu yazan kesinlikle sen olmalısın.”

Topyatun savaş ve dünya savaşı kavramlarını daha önce bir yerlerde duyduğuma emindim. Kaynağı yanı başımdaymış meğer. Bütün bunların bu kadar tanıdık gelmesinin sebebi de buydu.

Sayıların deliliği. Dünya cinnete teslim olmuş durumda. Her şey gerçekten çıldırdı mı?

Asker olmak için berbat bir zaman seçmişim. Bu savaş, korkunç insanlarla dolu bir çağda patlak verdi. Eğer uyduruk bir Tanrı gerçekten varsa, şu an şeytanla iş birliği yaptığına eminim.

“Tövbe tövbe, çıldıran o mu yoksa dünya mı, bilemiyorum.”

Önündeki tablonun her şeyi özetlediğini düşünmekten kendini alamıyor. Onun gerçek doğasının bu şekilde yalın halde ortaya çıktığını görmek ne kadar da ürkütücü. O bir canavar.

Genelkurmay üyelerinin iç çekişleri hayranlık ya da endişe dolu olabilir; fakat fısıltıları ve düşünceleri sınırdan gelen tek bir raporla anında kesiliyor.

“Acil durum! Ordu büyüklüğünde bir Dakter birliği sınırı ihlal ediyor. Herelmannstadt’a doğru ilerledikleri değerlendiriliyor.”

Dakterliği, ordu, sınır, ihlal. Bunu düşünmek bile istemiyor ama kelimeler yan yana geldiğinde anlamları dehşet verici bir açıklık kazanıyor. Sınırdan bir çığlık gibi gelen bu rapor savaş demekti; üstelik bir başka ülkeyle daha.

“Teftiş askıya alınmıştır! Askıya alınmıştır! Tüm birlikler derhal yeniden toplansın. Tekrar ediyorum, tüm birlikler derhal yeniden toplansın!” Hava, komutanların bağırış çağırışlarıyla dolup taşıyordu.

“203. Hava Büyücü Taburu’nun teftişi işbu emirle askıya alınmıştır! Beni Sınır Komutanlığı’na bağlayın!”

Karargâh subayları ellerinde telsiz ve telefonlarla oradan oraya koşuşturuyor, oraya bağlanmak ve şuradan bilgi almak için avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Teftiş prosedürleri terk edilmişti. Herkes, tören üniformalarına sıçrayan çamuru umursamadan azami süratle hareket ediyordu.

Gözlemci olarak orada bulundukları için muharebe mevzileri olmayanlar, amaçsızca Karargâh Merkezine doğru yöneliyorlardı. Yarbay von Lergen de onların arasındaydı. Bu gürültü patırtının ortasında hızlı adımlarla yürürken bile omurgasından aşağı soğuk bir ürpertinin indiğini hissediyordu.

“Dünya savaşı… Böyle saçma bir şey…”

gerçekten yaşanabilir mi? diye soracakken, Karargâh Merkezine biraz daha sonra varan Binbaşı von Degurechaff sözünü kesiyor.

“Size kesinlikle katılıyorum, Albayım. İmparatorluk neden bütün dünyayı karşısına almak zorunda kalsın ki?” Kendi astlarından sırf onların bacakları daha uzun olduğu için sonra varmış gibi görünüyordu. Kısa boyuna öfkelenmişçesine çizmeli ayaklarını yere vuruyor ve adeta tiksintiyle tükürür gibi konuşuyor: “O aptal Dakterliler. Dünya barışı ya da her ne karın ağrısıysa onun uğruna yaptıklarına eminim. Onları yerle bir etmemiz için can atıyorlar resmen. Uluslararası iş birliğinin bu kadar berbat bir şey olacağını kim bilebilirdi ki?”

Dünya savaşının kendisine öfkelenmiş durumda. Bütün öfkesiyle bunun gerçekleşeceğini varsayıyor.

Bu büsbütün absürt bir durumdu ancak Binbaşı Tanya von Degurechaff, hayalinde canlandırdığı ve İmparatorluk’un tüm dünyayı karşısına alacağı o akıl dışı gelecek yüzünden küplere biniyordu.

“İyi bakalım. Gelin üzerimize, sizi gidi domuzlar. Ya da şöyle mi demeliyim: Size istediğiniz savaşı vereceğiz!”

Ey Tanrım… Bu…? İstediğin şey bu muydu?

(Saga of Tanya the Evil, Cilt 1: Deus lo Vult, Son)

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla