Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu – Bölüm 223 / Şinto Tapınağı……

Şinto Tapınağı……

“Düşündüğüm gibi, görünüşe göre yalnızca bir kişi var.” (Makoto)

“Waka-sama dahi böyle hissediyorsa o halde hata yoktur. Bu denli geniş bir arazide yalnızca bir kişinin olduğuna inanmak güç-ja…” (Tomoe)

Tomoe bir şeyler düşünüyor gibiydi.

Şinto Tapınağı’nın arazisine girdiğimizden beri henüz tuhaf bir şey olmadı.

Tek öğrendiğimiz şey, bu aşırı geniş arazide yalnızca bir kişinin olduğuydu.

Hareket ediyor gibi de görünmüyor.

Bu da bizi beklediği anlamına gelmeli.

“Bir Şinto tapınağı arazisi için tuhaf hissettiriyor.” (Mio)

Mio bizi takip ederken merakla etrafına bakınıyordu.

Shiki de hemen hemen aynısını yapıyordu.

“Tanrıça’nın tapınağından tamamen farklı. Eğer burası bir tapınağın arazisiyse, Tanrı’sı kim ola ki?” (Shiki)

Görünüşe göre kendi başına cevap bulamayacağı bir soruya takılıp kalmıştı, bu yüzden belki de Mio’dan biraz farklı bir şey yapıyordu.

Yine de Mio gibi ben de etrafı kolaçan ediyorum.

Sıra sıra uzun ağaçlar dizilmişti.

Her biri o kadar uzundu ki bakmak için başımı kaldırmam gerekiyordu.

Yarattıkları atmosfer sakin, vakur ve yine de rahatlatıcıydı.

Belki de bunu yapan gerçek bir Tanrı olduğu içindir.

Efsanevi bir orman ya da kadim bir orman demeye yakışır bir yerdi.

“Gerçekten de bir Şinto tapınağına yakışır bir yer. Bu kadar alanı varsa, Büyük Tapınak dahi denilebilir.” (Makoto)

“O kadar mı? Eğer durum buysa, asıl mekândan çok şey bekleyebiliriz ha.” (Tomoe)

Tomoe’nin gözleri parlıyordu.

Farkında olmayabilir ama nefes alıp verişi de hızlanmıştı.

En çok merak ettiğim şey ise buradaki kişinin “ne zamandır” burada olduğu.

Yeri düşününce, belki de bir Şinto rahibidir?

Ama bunun Daikokuten-sama’dan bir hediye olması gerekiyordu.

Bu durumda, Japon tarzı bir Budist tapınağının daha uygun olacağını düşünüyorum.

Üzerinde hiç yaprak olmayan merdivenleri birer birer tırmandık.

Görünüşe göre temizlik düzgün bir şekilde yapılıyor.

Tek bir kişinin bu kadar büyük bir yerde yapması gereken temizliği düşününce, bu bir cezadan farksız olurdu ama muhtemelen işin içinde büyü vardır.

“Tuzaklarla dolu, daha zahmetli bir orman olacağını sanmıştım.” (Mio)

Mio, burası bir zindan değil.

Bir Şinto tapınağında böyle bir şey yapamazsın… herhalde.

Gerçi, zerre kadar düşmanlık barındırmayan bu atmosferin beni biraz hayal kırıklığına uğrattığı da doğru.

Şimdi düşününce, denizi aldığımda da kayda değer bir şey kurmamışlardı.

Muhtemelen bana Şinto tapınağıyla ilgilenecek birini ya da benzeri bir şeyi hediye ettiler.

Ne de olsa Asora(İç Düzlem)’da hiç Şinto tapınağı veya Budist tapınağı yok.

“Ah, şimdi görebiliyorum. Waka-sama’nın dünyasında görülebilen Şinto tapınağı bu mu?” (Shiki)

Tıpkı Shiki’nin dediği gibi, görmeye alışkın olduğum bir Şinto tapınağı binası görüş alanımıza girdi.

Şimdi bizzat bakınca, epey büyük.

Şaşırtıcı derecede büyük.

“Ooooh!!” (Tomoe)

Tomoe titriyordu.

İnanılmaz derecede duygulanmıştı.

Yüzümde buruk bir gülümseme belirdi.

Ama gülümsemem kısa sürede dondu.

Bunun sebebi, yanlarda aniden gördüğüm diğer binalardı.

Bu… ne böyle?

“Şey, Waka-sama? Benim gözümde, öndeki ve sağdaki binaların pek bir benzerliği yok gibi. Gerçi, birkaç benzerlikleri var. Ama soldaki, atmosferiyle diğerlerinden tamamen farklı değil mi?” (Mio)

“E-Evet.” (Makoto)

Mio’nun sorusuna sadece başımı sallayabildim.

Gerçekten de Mio’nun dediği gibiydi.

“Aksine, sanki sadece soldakinde Tanrıça’nın tapınağından izler var gibi, nasıl desem, benim görmeye alıştığım tapınaklara benziyor. Öndeki ve sağdaki ise bana tamamen yabancı.” (Shiki)

“…Evet.” (Makoto)

Shiki’nin sözlerine de başımla onay verdim.

Soldaki bina daha çok Tanrıça’nın tapınağını andırıyordu.

Buraya hiç uymuyordu.

Şinto tapınağı arazisinde ayrı mabetlerin olduğunu biliyorum.

Benim genel kültürümde dahi bu konuda bilgi var.

Jingu-ji denilenler.

Ayrıca Tapınakların Koruyucuları veya Saray Muhafızları olarak da adlandırılır; Şinto ve Budist senkretizminin somutlaşmış hali.

Şinto tapınağını koruyan mabetler, diye düşünüyorum.

Hobi olarak bildiğim bu kadar.

Modern çağı bir kenara bırakırsak, Budist tapınakları ile Şinto tapınaklarının bariz bir şekilde anlaşmazlığa düştüğü zamanlar olmuştu, bu yüzden Jingu-ji’lerin bir Budist tapınağı mı yoksa bir Şinto tapınağı mı olduğuna bağlı olarak değiştiğini sanıyorum.

“…Waka, bundan inanılmaz derecede etkilendim lakin solumda gördüğüm şey tüm havamı söndürüyor. O da bir Şinto tapınağı mı?” (Tomoe)

“Değil. Daha doğrusu, öndeki kesinlikle bir Şinto tapınağı, ama sağdaki bir Budist tapınağı. Soldaki ise yabancı bir ülkenin tapınağı.” (Makoto)

“Şüphelendiğim gibi, sağdaki bir Budist tapınağı! O zaman bu Jingu-ji denilen şey, değil mi?! Tıpkı Toshogu tapınağındaki gibi. Anlıyorum, anlıyorum, demek olay bu ha.” (Tomoe)

Demek ki onlara sahip bir yeri bile biliyor.

Tomoe’den beklendiği gibi.

Ne de olsa Gongen-sama’ların, Buddha-sama’nın geçici formları olduğu varsayılır.

Yine de…

“Şu şey… o kadar yersiz ki. Bir Şinto tapınağının çok fazla derinliği olsa bile, sanırım bu biraz fazla derin…” (Makoto)

“Yabancı bir ülkenin tapınağı. Şimdi düşününce, Waka-sama’nın dünyasında gerçekten de çeşitli dinler vardı.” (Shiki)

“Evet, öyle. Bu bağlamda ele alırsak, burada 3 dinimiz var demektir.” (Makoto)

“3, öyle mi? Bu epey kafa karıştırıcı.” (Shiki)

Shiki’nin söylediği tamamen doğruydu.

“Pekâlâ, öndeki Şinto tapınağı; yani Şintoizm.” (Makoto)

Öndekini işaret ederek Shiki’ye anlatıyorum.

“Sağdaki tapınak, Budizm.” (Makoto)

“Fumu, fumu.” (Shiki)

“Ve soldaki bir Partenon tapınağı… sanırım. Bir sınıflandırma yapmam gerekseydi, Hristiyanlık mı olurdu?” (Makoto)

“Neden bunu bir soru olarak sordunuz?” (Shiki)

“Tasarımı ayakta kalmış, ancak tarih tarafından yutulmuş ve defalarca değişikliğe uğramış, sonunda pek çok farklı din tarafından sahiplenilmiş bir yer.” (Makoto)

“Başka bir deyişle, öğretilerinden geriye hiçbir şey kalmamış mı?” (Shiki)

“Evet, sanırım durum bu. Benim bildiğim kadarıyla tabii.” (Makoto)

Yunan mitolojisi, bir din olarak adlandırılıp günümüze kadar ulaşmış bir şey değil.

Yunanistan Roma tarafından fethedildi, Olimpos Tanrıları isim değişikliğine uğradı ve İsrail dininden etkilendikten sonra Roma İmparatorluğu’nun bir sonraki tapınma hedefi olarak yerleşti.

Fakat o İsrail dininden doğan Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nun resmi tanınırlığını kazanmış ve diğer dinleri ortadan kaldırmış, ya da ona benzer bir şeyler olmuştu.

Roma’ya akan başka halkların mitleri de varmış ve Hristiyanlık ilk başlarda bunlardan bir karışım oluşturmuş diye hatırlıyorum.

Noel’i düşününce, aslında Roma’daki Tanrılar için yapılan bir festival olduğuna dair teoriler de vardı.

Hmm, yanlış hatırlamıyorsam… Satürn…

Bir şeyler yanlış gibi geliyor.

Ama aynı adı taşıyan o eski oyun konsolunun adına güldüğümü hatırlıyorum, o yüzden adının Satürn olduğundan şüphem yok. Kış gündönümüyle ilgili bir tür festival miydi acaba?

Okulda öğrendiklerimin biraz daha derinine inip araştırdığım bir bilgi sadece, başkasına öğretebilecek kadar yetkin değilim ama yine de elimden geleni yaptım.

İnsanın bazen biraz hava atmak istediği zamanlar oluyor işte.

“Hristiyanlık deyince, dünyanın en yaygın dinlerinden biri, değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam, Budizm de onlardan biriydi.” (Shiki)

“Evet, doğru. Bu arada, Hristiyanlık tek tanrılı bir dindir ama mitlerinde birçok Tanrı ortaya çıkar. O yüzden kendini zorlayıp bir din kategorisine sokmamak daha iyi olabilir. Kafanı karıştırdığım için özür dilerim.” (Makoto)

“Önemli değil.” (Shiki)

“Yunan mitolojisi dini veya Helenizm dini gibi bir isim vermek uygun olurdu sanırım. Ama o din günümüze kadar varlığını sürdüremedi ne de olsa. Mitleri ise dünya çapında ünlüdür.” (Makoto)

“Waka-sama’nın dünyasında gizemli öğretiler var.” (Shiki)

“Ahaha…” (Makoto)

“Yine de, başlangıçta çok daha fazla Tanrı varken şimdi sadece bir tane var. Tanrılar ‘battle royale’ falan mı yaptılar acaba?” (Shiki)

B-Battle Royale.

Bir bakıma, doğru sayılabilir.

Gerçekte savaşanlar insanlardı ve bu daha çok temsilciler arasında bir mücadeleydi.

“Shiki, buna bir ad verilecekse, Kodoku demek daha münasip olur, değil mi? En güçlü Tanrı diğerlerini yutar ve adını sonraki nesillere duyurur.” (Tomoe)

Tomoe, bunu Kodoku olarak tanımlamak biraz…

Gerçi, hem battle royale hem de Kodoku, ölümüne bir mücadele sonuçta.

Din tarihinin kana bulanmış olduğu bir gerçek ve en güçlünün hayatta kalmasının hiç de yanlış olmadığını düşündüğüm için bende bir sorun var galiba.

“H-Her neyse, bu konuları bir kenara bırakalım. Tomoe’nin dediği gibi Jingu-ji’ler olduğundan Budist tapınağı o kadar da garip değil, ama soldaki tapınağı daha önce hiç görmedim. Sanırım bu bir Parthenon tapınağı, belki de ona Jingu Parthenon demek uygun olur?” (Makoto)

Tamamen beyaz ve taştan yapılmış sonuçta.

Açıkça farklı bir atmosfer yayıyor. Etrafındaki ağaçlar da hiç hatırlamadığım bir tür.

“Kulağa pek hoş gelmiyor. Neden böyle bir şey burada?” (Shiki)

“Neden olduğuna dair ufak bir fikrim var. Daha önce buraya gelen Tanrıları hatırlıyor musun?” (Makoto)

“Evet, o üçlü grup, değil mi?” (Shiki)

“Bunlar muhtemelen o üçüne ait tapınaklar. Öndeki Susanoo-sama’ya veya belki de Tsukuyomi-sama’ya ait; sağdaki Daikokuten-sama’ya; soldaki ise büyük ihtimalle Athena-sama’ya.” (Makoto)

“Hohoh~. Bu durumda, farklı organizasyonlardan Tanrılar zahmet edip Asora’ya kadar geldiler demek? Bu ilginçmiş.” (Shiki)

Ah.

Doğru ya. Eğer Athena-sama’dan bahsediyorsak, o ağaç bir zeytin ağacı olabilir.

Yanlış hatırlamıyorsam, zeytin ağacı ile Athena-sama’nın derin bir bağlantısı vardı. Romalı Minerva-sama olsaydı, muhtemelen farklı bir ağaç olurdu. Ama Yunan tapınaklarıyla Roma tapınaklarını ayırt edemiyorum. Gerçi kendisi Athena olduğunu söylediği için haklı olduğumu düşünüyorum.

Ne de olsa daha önce hiç zeytin ağacı görmedim.

Gördüğüm en fazla, olgunlaşmış ve tamamen kararmış meyvesiydi.

“Ve o varlık, öndeki tapınaktan geliyor. Görünüşe göre karşı tarafın kendi başına dışarı çıkmaya niyeti yok. Madem buraya kadar geldik, bir mabet ziyareti yapmalıyız. Ne de olsa böyle yerlere gelince adabın bu olduğunu düşünüyorum.” (Makoto)

“Buradaki doğru görgü kuralı nedir, Waka?” (Tomoe)

“Normal olan 2 selam, 2 alkış ve 1 selam ritüelini yapalım. Eğer doğru olan bu değilse, içerideki kişi muhtemelen bize söyler. Bakın şurada, bir su yeri var. Tomoe, Mio ve Shiki’ye nasıl kullanılacağını öğret.” (Makoto)

“Anlaşıldı! Mio, Shiki, beni takip edin!” (Tomoe)

Oldukça büyük ve görkemli bir su yeri var.

Sanki ona önermemi bekliyormuş gibi, Tomoe, Mio ve Shiki’yi yanına alarak su yerinin nasıl kullanılacağını bizzat yaparak onlara öğretiyor.

Her tarafı çakılla kaplı geniş bir alan.

Sağda Budist tapınağı, solda Parthenon.

Kesinlikle tanıdık bir manzara. O kadar ki, bir anlığına bilinçsizce Asora’yı unuttum. Gerçekten beni eskilere götürdü.

Buna genelde ‘su yeri’ mi denir, yoksa ‘el suyu’ mu?

İkisi de doğru olduğundan birinde karar kılmak zor.

Yeri gelmişken, ben ‘su yeri’ diyorum ama bu kişiden kişiye tamamen değişir. Duyduğuma göre ise çoğu insan ‘el suyu’ tabirini kullanırmış.

Pekâlâ, Asora’da buna su yeri diyelim.

Çünkü onlara diğer adlandırma şekillerini de öğretmem gerekirdi.

Kukuku.

Ben bunları düşünürken, üçlü su yerindeki işlerini bitirmiş gibiydi.

Ben de gidip hızlıca ellerimi ve ağzımı temizledim.

Ağzından su fışkıran bir yılan ya da ejderha yoktu, onun yerine taştan yapılmış ve içinden doğal olarak su çıkan bir çiçek leğeni vardı.

Belki de çiçek leğeninin dibinden su çıkıyordu, suyun yüzeyinde dalgacıklar vardı.

Pekâlâ, o zaman mabet ziyaretini yapalım.

Muhtemelen içi boş olan bağış kutusunun önünde duruyorum.

Burası Asora’da bir mabet olduğu için, Tomoe’nin yaptığı Asora para biriminden koyuyorum.

Kişi başı 1 ryo, yani toplamda 4 ryo.

Ardından, üzerinde bir çan bağlı olan ipi tutuyor ve yüksek sesle çalıyorum.

“Benim yaptığımın aynısını yapabilirsiniz. Bu bariz olabilir ama düşmanlık göstermeyin.” (Makoto)

Üçü de başıyla onaylar.

Önce hafifçe eğilerek selam verirler.

İki derin selam, iki alkış ve ardından bir selam daha.

Sonunda da hafif bir selam.

Başlangıç ve sondaki selamlar muhtemelen bir tür selamlama.

Bu his gerçekten nostaljik.

Tsukuyomi-sama, bir şekilde hâlâ hayattayım.

Hedeflerimden biri, imkânsız olduğunu söylediğiniz Japonya’ya geri dönmek, ama yapmam gereken başka şeyler olduğu için şimdilik onlara öncelik vermeyi düşünüyorum.

Gelecekte ne olursam olayım, bana söylediğiniz ‘Özgürce yaşa ve dilediğini yap’ sözleri benim için bir destek oldu.

Lütfen kendinize iyi bakın ve huzurlu bir kalple iyileşin.

Son selamım biraz uzun sürdü.

Başımı kaldırıp derin bir nefes alıyorum.

“Tamam, bitti. Aferin.” (Makoto)

Üçüne dönüyorum.

Varlık hareket etti.

Solumuzda, ana mabedin içinden.

Her zamanki gibi, düşmanlık yok.

Henüz bir temas olmadı ama bize oldukça yakın bir mesafeye geldi.

Bu kötü. Bir mabedin içine girme konusunda hiç tecrübem yok.

Eğer dua etmek içinse, çocukken yapmışımdır muhtemelen ama şimdi hatırlamıyorum.

Varlığın olduğu yöne bakıyorum.

Hm?

Şu bir Omamori tezgâhı mı?

Ne de olsa orada muskalar var.

…Eh?

“Görünüşe göre oraya gitmemizi söylüyor.” (Tomoe)

“O kişinin Waka-sama’yı küçümsüyor gibi hissettirmesi hiç hoş değil-desu wa.” (Mio)

“Tomoe-dono az önce çanı çalmanın Tanrı’ya bir selamlama anlamına geldiğini söyledi. O kişi bu yüzden hareket etmiş olmalı.” (Shiki)

“Neyse, gidip bir bakalım. En azından bize önce Budist tapınağına ve Parthenon tapınağına gitmemizi söylemediği için minnettar olalım.” (Makoto)

Dürüst olmak gerekirse, bir Parthenon’da nasıl dua edilir bilmiyorum.

—-

Omamori tezgâhına gittiğimizde, orada bir dizi muska, adak levhası ve tören oku sıralanmıştı.

Burasıyla önceki dünyam arasındaki fark, bu eşyaların açıkça büyü gücüyle bezenmiş olmasıydı.

Muskalardan bahsedecek olursak, bunlar pasif bir etki sağlayan nazarlık gibi şeylerdir.

Ama buradakiler daha çok tılsım gibi ve aktif bir etki yayıyorlarmış gibi hissettiriyor.

Muhtemelen oldukça etkili muskalar.

—-

Ana mabedin içi sürgülü kapılarla ayrılmış.

Ama o kişi kesinlikle orada.

“Artık yüz yüze görüşmemizde bir sakınca yok, değil mi?” (Makoto)

Kararımı verip o kişiye seslendim.

Sözlerime yanıt verircesine perdeler sessizce açıldı ve ardından kapı aralandı.

Yerde üç parmağını yere bastırmış bir mabet kızı-san vardı.

Kapıyı açmak için ellerini değil de bir büyü kullandı ha.

Kendisi ise başını derince eğmişti.

Nedenini bilmiyorum, ondan hiç korku ya da o kadar büyük bir güç hissetmiyorum ama yine de tuhaf bir şekilde boğucu.

Buna zihinsel baskı mı denir bilmiyorum ama o kızdan bir şeyler hissedebiliyordum.

Bilinçsizce yutkundum.

Sonra, kız yavaşça başını kaldırdı.

Beyaz, teni inanılmaz derecede beyazdı.

Siyah saçları, hafif parlak açık kahverengi gözleri ve mabet kızı kıyafetleri bir anlığına onun Japon olduğunu düşünmeme neden oldu.

Ama sanki teninin kendisi onun bir insan olduğunu inkâr ediyordu.

Makyaj olduğunu sanmıyorum. Daha çok boya gibi bir beyazlıktı.

Ama saf beyaz değildi, içinde hafif bir mavilik hissedebiliyordum.

Gözüme, rengi doğal görünmüyordu.

“Tanıştığımıza memnun oldum, Goshujin-sama. Tsukuyomi-sama’nın mabet kızı olarak hizmet ediyordum, ancak Makoto-sama’ya hizmet etmem emredildi. Lütfen önümüzdeki uzun yıllar boyunca bana iyi bakın.”

Güzel ve nazik bir gülümsemeyle bana Goshujin-sama dedi.

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Moon-led Journey Across Another World, TsukiMichi, Tsukimichi: Moonlit Fantasy, 月が導く異世界道中, 月光下的异世界之旅
Puan 7.6
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Lise öğrencisi Misumi Makoto, tanrı Tsukuyomi tarafından kahraman olması için fantastik bir dünyaya çağrılır. Ancak, dünyayı yöneten Tanrıça onu çok çirkin bulur ve onun orada olmasından pek memnun olmayarak dünyanın köşesine atar. Tsukuyomi, Makoto'nun diğer Tanrıça tarafından terk edilmesinin ardından Makoto'nun kendi yolunu bulmakta özgür olduğunu ilan eder.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm yorumları göster

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla