Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu – Bölüm 209 / Ertesi Sabah İkisi

Ertesi Sabah İkisi

“Sen zaten iyi olmalısın, değil mi Hibiki?”

“Evet. Sadece omzuma bir ok saplanmıştı, o yüzden o kadar da mühim bir şey değildi. Ziyaretime geldiğin için teşekkürler.” (Hibiki)

“Ziyaret mi?”

Mio’nun sözleri orada kesildi ve odada yalnız olan Hibiki ile Mio arasında bir sessizlik oluştu.

“Evet… Onun yarası iyi miydi?” (Hibiki)

“Öyle bir şey, anında iyileşir desu wa. Daha da önemlisi, Hibiki, görünüşe göre gölgelerde epey hareket ediyorsun, ama Waka-sama ile birlikte hareket ettikten ve hatta dün gece onunla bir müsabakaya tutuştuktan sonra, nihayet anladın, değil mi?” (Mio)

“Aslında gölgelerde falan dolandığım yok biliyorsun, Mio-san. Ama gücünü anladığım ve senin dahi takip edeceğin bir kuvvete sahip olduğu doğrudur.” (Hibiki)

Hibiki bu sözleri sanki dişlerinin arasından söylüyordu.

Dün gece, Hibiki ile Makoto bir müsabakaya tutuşmuştu.

Elbette, bu yalnızca Hibiki için bir müsabakaydı ve Makoto’nun hiç de o niyetle hareket etmediği açıktı.

Sonuçta, Hibiki tek bir düzgün saldırı dahi yapamamış, sadece sıyrık seviyesinde bir yara açabilmiş ve Makoto da onun omzuna bir ok saplamıştı.

Makoto’nun teslim olması Hibiki tarafından beraberlik ilan edilmişti, ancak Hibiki için bu ne bir beraberlik ne de bir zaferdi; kaybedilmiş bir dövüştü.

“Bu hiç olmadı, Hibiki. Waka-sama’nın gücünü anlamış olmanı bir kenara bırakırsak, benden bir şeyler saklamaya mı çalışıyorsun? Başkente giderken bizi Hopelace topraklarında konaklatan sen olmana rağmen hem de.” (Mio)

“Mümkün değil. Soyluların bir kısmı Kuzunoha Ticaret Şirketinize yaptığımız davete şiddetle müdahale etti ve Hopelace topraklarını ziyaretiniz de bunun bir sonucuydu. Bunu durduramadığım noktada, sorumluluğun bir kısmını üzerime alıyorum.” (Hibiki)

“…O halde, orada olanlarla ilgili hiçbir şey bilmediğini mi söylüyorsun? Demeye çalıştığın bu, değil mi?” (Mio)

“…Evet. En azından ben ve kraliyet ailesi bilmiyoruz. Bir şey mi oldu?” (Hibiki)

“Hibiki.” (Mio)

“Ne var, Mio-san?” (Hibiki)

“Bizim gözümüzde, sen, kraliyet ailesi, yerel soylular; hepsi aynı Limia Krallığı’sınız. Bu bir kaçış yolu olarak işe yaramayacak.” (Mio)

“…”

Hibiki’nin boğazı hafifçe hareket etti.

Yutkunmasının sebep olduğu küçük bir hareketti bu.

“Araştır bunu. O seviyedeki bir şey sorun teşkil etmez, ama bu senin için yeni bir borç olacak.” (Mio)

“…Anlaşıldı.” (Hibiki)

“Ve? Waka-sama’dan duyduğuma göre, zekiymişsin, değil mi? Her şeyi yapabilen bir dâhi olduğunu duydum.” (Mio)

“Bir dakika, Makoto-kun, Mio-san’ın aklına neler sokuyor böyle?” (Hibiki)

Mio’nun sözlerini duyan Hibiki bir anlığına şaşkına döndü ve yüzündeki gerginlik dağıldı. Aynı anda Makoto’ya yönelik bir şikâyet mırıldandı.

“Waka-sama’yı ve Kuzunoha Ticaret Şirketi’ni hâlâ anlamadın mı? Bakış açını duymak istiyorum.” (Mio)

“…”

“Devam et. Son zamanlarda bir sürü ipucu serpiştirdim, biliyorsun değil mi? Bütün bunlardan sonra hâlâ anlamadıysan, daha da anlaşılır kılabilirim. Belki de ne kadar görmezden gelmek istersen iste, o gözlerine kazınacak bir şeyler yapma ihtiyacı doğmuştur.” (Mio)

“!!”

“Hibiki… Waka-sama nedir? Elde ettiğin bilgilerle, o güzel kafanın vardığı cevap neydi? Söyle bana.” (Mio)

Mio’nun sözleri, sanki son bir uyarıyı haber verircesine odada soğuk bir şekilde çınladı.

Hibiki bir konuda tereddüt ediyordu ama sanki kabullenmişçesine dosdoğru Mio’ya baktı.

“Raidou –Misumi Makoto-kun– o…” (Hibiki)

“…”

“Şeytan. O, Şeytan’ın ta kendisi. Ve ayrıca Limia’da beni kurtaran beyazlı adam.” (Hibiki)

Hibiki’nin alçak ama kendinden emin sözleri Mio’nun yüzünde bir gülümseme belirmesine neden oldu.

Ağzında ve gözlerinde.

Mio tatmin olmuş bir şekilde gülüyordu.

“Aferin. Bu doğru, Waka-sama sizin tarafınızdan Şeytan olarak adlandırılan varlıktır. Ve Kuzunoha Ticaret Şirketi’nin efendisidir.” (Mio)

“Daha önceden bir fikrim vardı. Meiris Gölü’ndeki vakitte bu fikir daha da derinleşti ve deneme müsabakasında artık emindim.” (Hibiki)

“Waka-sama’ya eşlik etmene değmiş. Rembrandt kızına o kostümü vermeye de değmiş.” (Mio)

“Kuzunoha Ticaret Şirketi’nin yarattığı yeni ekipman, değil mi? Yuno Rembrandt adındaki kızın kullandığı o SFX kahraman kostümü. Düşündüğüm gibi, kasıtlı bir bilgi sızıntısıydı ha.” (Hibiki)

“Elbette. Senin hem Waka-sama’nın Şeytan olduğu düşüncesine varmanı, hem de seni kurtaran kişi olduğunu anlamanı istedim ne de olsa.” (Mio)

“İki kez kurtardı beni yani, ha.” (Hibiki)

“Doğru. İlkinde, kutsal bedeninde ağır yaralar dahi aldı; ikincisi Tanrıça ile yapılmış bir anlaşma olsa da. Ama sonuç olarak, ikisinde de Waka-sama seni kurtardı.” (Mio)

“Evet, bu doğru.” (Hibiki)

“O zaman velinimetine yaraşır bir tavır sergile. Waka-sama’ya bakınca iyice anlamış olmalısın, değil mi? Savaş falan istemiyor. Sizi kurtarmasının tek sebebi, aynı dünyadan gelmiş olmanızdı.” (Mio)

“…”

“İyi dinle, sana iş birliği yap demeyeceğim. Sadece Kuzunoha Ticaret Şirketi’ne müdahale eden her türlü eylemi durdurmanı söylüyorum. Ayrıca, tespit edebileceğin bir aralıkta bir şey olursa, onu da engelle. Waka-sama sonuçta sadece insanlara iyilik getirmeye çalışıyor.” (Mio)

Mio’nun en son söylediği şey Hibiki’nin kaşlarını çatmasına neden oldu.

“İşte ondan pek emin değilim.” (Hibiki)

“Ne dedin sen?” (Mio)

“Bir şirket olarak, gerçekten de iyi ürünleri ucuz fiyata sağlıyor. Ama eylemlerinde ulaşmaya çalıştığı tek şey bu mu?” (Hibiki)

Hibiki itiraz etti.

Bu, Makoto’nun bir kısmını gördükten sonra düşündüğü bir şeydi ve eğer Kuzunoha Ticaret Şirketi’nin gerçekten sadece bu niyetleri varsa, şirketin hareket tarzında bununla çelişen kısımlar olduğunu hissediyordu.

“Eğer Mio-san’ın dediği gibiyse, neden savaş gücünü bu denli artırıyor? Eğer basit bir tüccar olarak devam etmek istiyorsa, sadece Tomoe-san ve Mio-san yeterli değil mi? En başından beri bu kadar güçlü olduğunu sanmıyorum. İmparatorluk kahramanı ve ben makul ölçüde güçlüydük, ama onun önceki dünyadaki yeteneğini düşününce, bizle aynı ya da bizden daha zayıf olmalıydı. Ama yine de, bizimkinden farklı, anormal bir gücü bariz bir şekilde elde etmiş.” (Hibiki)

“Waka-sama dünyanın sınırına atıldı. Bu, zorunluluğun getirdiği bir sonuçtu.” (Mio)

“Bu zorunluluğun savaşa yol açmayacağını mı söylüyorsun?! Ondan bir hırs hissetmediğim kesinlikle doğru, ama belki de bir tür entrikası olduğuna dair şüpheler uyandırıyor.” (Hibiki)

“Sen, Waka-sama ile konuşmuş olmana rağmen hâlâ böyle aptalca şeyler mi düşünüyorsun?” (Mio)

“…Onunla konuştum. Ancak ona karşı duyduğum endişe kaybolmuyor. Bu güç ve düşünce tarzı, modern Japonya’da, normal bir ailede yetişmiş olması gereken bir kişiden çok farklı. Sana şunu sormak istiyorum Mio-san, Makoto-kun’un bu şekilde değişmesi gerçekten sorun değil mi?” (Hibiki)

“Böyle bir şeyi dert etmene gerek yok. Waka-sama uygun gördüğü gibi değişebilir ve eğer değişmek isterse, yapar. Ben sadece onu takip edeceğim. Bana sorulursa, cevabım bariz bir şekilde ‘her şey yolunda’ olacaktır.” (Mio)

“…Kuzunoha Ticaret Şirketi ve onunla nasıl bir etkileşim içinde olacağım konusunda sana hâlâ bir cevap veremem.” (Hibiki)

“…Hibiki.” (Mio)

“Var! Hâlâ zaman var. Onu daha yakından tanımak için de hâlâ zaman var.” (Hibiki)

“…Anlıyorum. Pekâlâ. Biraz daha bekleyeceğim. Eğer Waka-sama ile biraz daha konuşmak istersen, bunu kabul ederim. Ama sadece konuşmakla kalacak.” (Mio)

“Anlıyorum.” (Hibiki)

“Fuh~. Ne zahmetli iş. Bu arada, Hibiki, benim bir örümcek olduğumu zaten biliyorsun, değil mi? O kâhin uyandı, doğru mu?” (Mio)

“O—!! Evet, biliyorum. Kara Felaket Örümceği olduğunu duymuştum. Demek doğruymuş.” (Hibiki)

Mio aniden kimliğini Hibiki’ye ifşa etti.

Bunu bu zamanlamada duyurmasını beklemeyen Hibiki hafifçe ajite olsa da, durumu kabullendi.

“Fufufu, o kâhinin Waka-sama’da ne gördüğünü merak ediyorum ama bu keyfi sonraya saklayacağım. Pekâlâ, bu önermeyi dikkate alarak sana bir bilgi vereceğim.” (Mio)

“Bilgi mi?” (Hibiki)

“Waka-sama’nın gücünün anormal olduğunu söyledin, ama o zat bu dünyaya geleli henüz iki hafta olmuşken benimle bir örümcek olarak karşılaştı.” (Mio)

“?!”

“Seninle İmparatorluk kahramanı arasında güç farkları oluşacaktır. Bu farklar belki on günlük, belki de bir aylıktır, ama bildiğim kadarıyla Waka-sama ikinizden de sonra geldi.” (Mio)

“Yani bana diyorsun ki, neredeyse hiç tecrübesi olmadan, Mio-san ile, hayır, Kara Felaket Örümceği ile savaştı öyle mi?” (Hibiki)

Hibiki bunun imkânsız olduğunu düşündü.

Bu dünyaya geldikten sonra savaşa alışmış ve güvenilir yoldaşlar edinmişti, ama onca muharebeye girmiş o örümcekle savaşsa dahi sonucun ne olacağı belliydi.

“Evet.” (Mio)

“Ah… Anlıyorum. Tomoe-san da oradaydı, değil mi?” (Hibiki)

O ajitasyonun ortasında Hibiki, Makoto’nun takipçileriyle tanışma sırasını hatırladı.

Geçmişte Mio, Hibiki’ye Makoto ile Tomoe’den sonra tanıştığını söylemişti.

“Waka-sama bana karşı tek başına savaştı.” (Mio)

“Mümkün değil.” (Hibiki)

“Birkaç yara aldı, ama beni yendi. O vakit, Kara Felaket Örümceği bu dünyada var olmaktan çıktı.” (Mio)

“Yani, en başından beri o çılgın güce sahip miydi? Tanrıça ile hiçbir ilgisi olmadan mı?” (Hibiki)

“Kim bilir. Sadece şu var ki, Hibiki, örümcek olduğum zamanlara dair neredeyse hiç anım yok, ama biraz araştırıp baktığımda…” (Mio)

“…”

“Görünüşe göre Waka-sama ile karşılaşmam sizinle savaştıktan birkaç gün sonra olmuş. O zamandan beri, Waka-sama ile aranızdaki fark sadece artmaya devam etti. Bu gerçeği çok ama çok iyi düşün.” (Mio)

“…”

Hibiki, geçmişteki kendisi ile Makoto arasındaki güç farkıyla yüzleştirilmişti.

“Tabii, bu ülkede olduğumuz zaman itibarıyla.” (Mio)

Tıpkı geldiği gibi, Mio karanlığın içinde eriyerek kayboldu.

Orada bırakılan Hibiki, hâlâ hareket etmiyordu.

‘Fark artmaya devam etti’, Mio’nun bu sözleri kafasının içinde yankılanıyordu.

◇◆◇◆◇◆◇◆

“Hm?”

“…Bir sorun mu var, Patron?” (Lime)

“Bilirsin, Lime.” (Makoto)

“Evet?” (Lime)

“Bana biraz saldırabilir misin? Hiç çekinmene gerek yok.” (Makoto)

“…Efendim?” (Lime)

Mio’nun iyileştirdiği elimi açıp kapatırken bir şeyler düşünüyordum.

Lime tam zamanında odaya döndüğü için ondan bir şey rica ettim ama, eh, tahmin edilebilir bir tepki verdi.

“Yok, şöyle ki, dün gece Hibiki-senpai ile dostça bir maç yaptık, ya da daha doğrusu bir müsabaka veya şey… her neyse, işte onu yaptık, değil mi?” (Makoto)

“Evet…” (Lime)

“Dürüst olmak gerekirse, Senpai’nin Meiris Gölü’nde neler yapabildiğini zaten görmüştüm ve çoğunlukla beklediğim gibiydi, ama…” (Makoto)

“Ama, ne?” (Lime)

“Nasıl desem, zaman zaman beklenmedik şekilde güçlüydü. Savunma açısından pek bir şey yapmadım, o yüzden muhtemelen bir şeyler yapan Senpai’ydi diye düşünüyorum. Sadece, işin doğrusu, savunmamın mevcut durumu hakkında net bir fikrim yok.” (Makoto)

“Y-Yani o savunmaya pek de asılmadığınızı mı söylüyorsunuz?” (Lime)

“Ve işte, en başta söylediğime dönersek, eğer bu Lime’ın bir saldırısı olsaydı ne olurdu diye merak ediyordum. Lütfen, bir tane salla.” (Makoto)

“B-Burada mı yapacağız?!” (Lime)

“Evet.” (Makoto)

Hafifçe yaralansak bile Mio’nun gelmesini bekleyebiliriz.

Eğer hafif bir yaraysa, Lime’a iyileştirmesini söyleyebilirim.

Dışarı çıkıp dikkat çekme zahmetine girmeye hiç gerek yok.

Belki de Lime tavrımı görüp niyetimin değişmeyeceğini fark etmiş olacak ki, bir süre endişelendikten sonra katanasını eline aldı.

“…Gerçekten de hiç çekinmeden yapacağım, tamam mı? Yine de Hibiki’nin seviyesine ulaşacağını sanmıyorum.” (Lime)

“Bunu dert etmene gerek yok. Ayrıca, elindeki silah daha iyi, değil mi? Bir şey olursa Mio’ya hallettiririm, o yüzden sen sadece elinden gelen en iyi saldırıyı yapmaya odaklan.” (Makoto)

“Mio-neesan için bir ön hazırlık yapacaksınız, değil mi?” (Lime)

“Elbette. Senden bunu istedikten sonra gidip beni kurtarmasını isteyecek değilim ya.” (Makoto)

“O halde, müsaadenizle.” (Lime)

Lime katanasını kınından sıyırdı.

Bacaklarını bükerek duruşunu alçalttı ve katanayı sağ elinde, bıçağın keskin yüzü yukarı bakacak şekilde kavradı.

Bu bir saplama duruşuydu.

Bunu isteyen bendim, ama beni dinleyip tüm gücüyle yapan Lime’a minnettarım.

Çünkü hafızamda, hazırlık hareketleri sahip olduğu en yüksek güçlü saldırının duruşuyla aynıydı.

Tıpkı Senpai ile o zamanki gibi, Büyü Zırhı’nı etkinleştiriyorum.

Yerinden kımıldamayan Lime, istikrarlı bir şekilde güç biriktiriyordu.

Bu bir hücum tekniği olduğundan, ne kadar uzun süre birikirse o kadar güçleniyordu; şarj etme konusunda endişelenmesine gerek olmadığı için en iyi saldırı türüydü.

“Ne zaman istersen.” (Makoto)

Lime cevap vermedi.

Bunun yerine, vücudundan büyü gücü sızdı ve hafifçe parlıyor gibi göründü.

Ve sonra, Lime sessizce yeri tekmelerken bacaklarından, belinden ve omuzlarından aldığı gücü katanasına aktardı.

Güçlendirilmiş kuvvet katanada birleşti ve Büyü Zırhı’nı delip geçmeye çalıştı.

Ama…

“!!!”

Tiz bir temas sesi dahi çıkmadan, Lime’ın katanası benden biraz uzakta bir boşlukta durdu.

Düşündüğüm gibi, Lime’ın tam gücü bile onu delip geçememişti.

Diye düşünüyordum ki, o anda Lime bir hamle daha yaptı.

Sağ elini anında kabzadan çekti ve bu sefer sol elinin avucuyla kabzanın sonunu itti.

Sol elinden muazzam miktarda büyü gücü aktı ve aynı anda katanayı ileri itiyordu.

Bir hücum saldırısına ikinci bir hamle!

Bu muhtemelen inanılmaz havalı.

Ama Büyü Zırhı kırılmadı.

“Ah.”

“Geh.”

Benim ve Lime’ın sesi neredeyse aynı anda çıktı.

Sebebi muhtemelen aynıydı.

Lime’ın katanası hafifçe titredi ve… bıçak parçalara ayrıldı.

Hay aksi…

Demek Lime’ın saldırı gücü ile benim Büyü Zırhım arasında kalmaya dayanamamıştı ha.

“K-Kusura bakma, Lime.” (Makoto)

“…Bunu dert etmeyin. Neyse ki Limia’da geçireceğimiz süre boyunca bunu kullanmamı gerektirecek bir olay olacağını sanmıyorum, o yüzden kafanıza takmayın.” (Lime)

“Ne kadar sürede yenileniyor?” (Makoto)

“İşler yolunda giderse, yaklaşık yarım gün. Bu sefer acele etmeye gerek yok, o yüzden bir gün sürer diye düşünüyorum. Bugün gerekli bir şey olursa, yedek bir kılıç kullanırım-ssu.” (Lime)

Bunu söylerken Lime elinde taktığı yüzüklerden birini gösterdi.

Ah, doğru hatırlıyorsam, bir sürü hazırlık yaptığını söylemişti.

O yüzük bir kılıca dönüşebiliyor, değil mi?

Lime ve benim bu kadar kasvetli bir ruh hâlinde olmamamızın bir sebebi var.

Kabza sağlam kaldığı sürece, yenilenme yeteneği oldukça hızlı.

Görünüşe göre yavaşça yapılsa bile normale dönmesi bir gün alabiliyor.

Tam olarak ne kadar sürdüğünü bilmiyordum ama epey hızlıymış.

“Daha da önemlisi, Senpai daha zayıf bir kılıçla savunmamı oldukça kolay bir şekilde aşabildi. Lime, neden olduğuna dair bir fikrin var mı?” (Makoto)

“Hayır. Hibiki’nin şu anki eğitimi, uzun menzilli saldırılar için kullandığı kılıç dalgaları üzerine, ama… gücüne gelince, bunu ancak sıradan olarak düşünebiliyorum. Ona eşlik ettiğim zamana kıyasla, farklı bir şey yapıyor gibi de görünmüyordu.” (Lime)

“Anlıyorum… Bu durumda, belki de Tanrıça’dan aldığı ilahi korumadır.” (Makoto)

“Görünüşe göre o süslü kemer Tanrıça tarafından verilen bir şeymiş-ssu. Gerçi kullanım yönteminin kendisine özgü olduğunu söyledi.” (Lime)

“Kullanım mı? Şu radikal ifşa yönteminden mi bahsediyorsun?” (Makoto)

Biraz alıştım ama… o… inanılmaz.

Senpai savaş gücü arttığı için onu kullanabildiğinden inanılmaz ve gücünü gerçekten artıran bir yetenek olması da inanılmaz.

Ama beklendiği gibi, en inanılmaz kısmı görünüşü.

Evet.

“O artan hıza karşı, dürüst olmak gerekirse bir yol bulmanın zor olduğunu hissediyorum-ssu. ‘Tek bir saldırı almazsa, zırha gerek yok’ diye maceracıların bir kısmı aptalca tartışıyor, ama o seviyedelerse, ağızlarına geleni söyleyebilirler ama bunu gerçeğe dönüştüremezler.” (Lime)

“Hm? O halde, ifşa modundaki Senpai’nin pek savunma gücü yok mu?” (Makoto)

“Hayır. Hibiki o kadar hıza ulaşmış olsa bile, savunmanın önemini unutmuş değil. O görünümde, normalden daha fazla savunması var, ama görünüşe göre savunması saldırı gücünde uzmanlaşmış kişilere karşı zayıf kalıyor, bu yüzden şu anda tüm vücudunu kaplayan savunma alanını yoğunlaştırıp güçlendiriyor.” (Lime)

“Yani güçlü saldırıları karşılamak yerine, onları belirli bir noktada durduruyor ha. Bunu durdurmayı bırakıp doğrudan karşılamayı seçen benim tam tersim.” (Makoto)

Bir beceri olarak Senpai’ninkinin zorluk seviyesinin daha yüksek olduğunu hissediyorum.

Tek bir noktanın savunma gücünü artırıyor ama bu manuel bir savunma olacak.

Diğer noktalarda savunma yeteneği tanrısal seviyede olsa da.

…Ne kadar da seçici.

“Ne… yapıyorsun… Lime?” (Mio)

“Hiiih!!” (Lime)

“Ah, Mio. Hoş geldin.” (Makoto)

“Bazı işler yüzünden yanınızda olamadığım için üzgünüm. Ve Lime, sen ne yapıyordun?” (Mio)

“Bu…” (Lime)

“Açıklamanı sonra da yapsan olur. Önce bir sakinleşeceğim, o yüzden… gel.” (Mio)

“S-Sakinleşeceksiniz, değil mi? O halde, bana gerek olduğunu sanmıyorum.” (Lime)

“Ne diyorsun sen? Sakinleşmem için senin varlığın şart, yoksa sakinleşemem, değil mi?” (Mio)

Asıl garip şeyler söyleyen sensin, Mio.

Lime bir yenilgi aurası yayıyor ve dehşet içinde.

Yapacak bir şey yok.

“Patron!” (Lime)

“Sorun yok, Lime. Seni düzgünce iyileştirip normale döndüreceğim.” (Mio)

“İyileştirmek mi?!” (Lime)

Lime’a yaklaşan Mio, onu incecik eliyle yakaladı.

Sanki kurtulabilecekmiş gibi görünüyor, ama aslında epey bir kuvvet var arkasında.

Hayır, bekle.

Düzgün bir şekilde ilgileneceğimi söylemiştim, o yüzden sözümü tutmalıyım.

Ayrıca, Mio’nun o anki coşkun duygularıyla bana saldırmasını tercih ederim.

“Mio, dur. Lime benim bir ricamı dinliyordu, o yüzden burada sadece küçük bir test yapıyorduk. Bu yüzden, sorun yok.” (Makoto)

“…Test mi?” (Mio)

Mio hareket etmeyi bıraktı.

Ama eli hâlâ Lime’ı tutuyordu.

Elbette, Lime’ın yüzünde tehlikeden kurtulduğunu hissettiğine dair hiçbir işaret yoktu.

Aslında, inanılmaz bir tehlikede olduğunu söyleyen bir yüzü var.

“Evet. Mio, sen de yardım et. Sadece birazcık, senden istediğim… evet, o gurur duyduğun dilimleyen yelpazenle bana saldırabilir misin?” (Makoto)

O katlanır yelpazeyle bir saldırı fırlatıyor.

Gerçekten de başka bir absürt şeyle çıkageldi, ben de karşılık olarak ona dilimleyen yelpaze dedim ve görünüşe göre hoşuna gitti, o tekniğini bu şekilde adlandırmaya karar verdi.

“Waka-sama’da Dilimleyen Yelpaze’yi mi kullanayım?” (Mio)

“Hibiki-senpai ile olan dövüşle ilgili bir şey kafamı kurcaladı da. Lütfen.” (Makoto)

“Hibiki ile… Anlıyorum. Eğer buysa, kabul ederim desu wa.” (Mio)

Lime nihayet serbest bırakıldı.

Daha fazla ikna etmem gerekeceğini sanmıştım ama son zamanlarda Hibiki-senpai’nin adı geçince epey itaatkâr oluyor.

“Pekâlâ, başlıyorum.” (Mio)

Tıpkı Lime gibi, içeride olduğumuzu umursamadan, Mio kapalı katlanır yelpazeyi bana doğrulttu ve savurdu.

“Teşekkürler Mio.” (Makoto)

Farklı güç derecelerine sahip Mio’dan gelen saldırı dalgasını Büyü Zırhımla karşılıyorum ve zırh kırılana kadar devam ettikten sonra Mio’ya teşekkür edip testi bitiriyorum.

“Bu kadar yeterli mi?” (Mio)

“Evet. Neticede Hibiki-senpai’nin kılıcının aşağı yukarı bu güç seviyesinde olduğunu anladım.” (Makoto)

“…O zaman Waka-sama’nın elini yaralayan saldırıdan mı bahsediyorsunuz?” (Mio)

“O saldırıyla da ilgisi var, ama genel olarak Senpai’nin saldırıları tuhaf bir şekilde güçlüydü. Ve işin doğrusu, Mio’nun son yaptığı saldırı oldukça ciddiydi, değil mi?” (Makoto)

Aşağı yukarı aynı güçte bir saldırı yaptığını düşündüğüm Mio’ya soruyorum.

“%80’ini bile kullanmadım desu wa. Hiç de ciddi değildim!” (Mio)

Mio’nun %70’inden fazlası muhtemelen fazlasıyla güçlüdür.

Öyle düşünsem de söylemeyeceğim tabii.

Çünkü görünüşe göre Mio da bu durumdan rahatsız.

Büyü Zırhım temiz bir şekilde biçildi ve testi sonlandırdım.

Deneme müsabakasıyla aynı sonuçlanacağı için, test için fazlasıyla yeterli olduğunu düşündüm.

“Düşündüğüm gibi, hızı bariz bir şekilde iyiydi, ama… o saldırıların gücünün arkasında bir şey var. Senpai ile bir müsabakaya çıktığımda biraz daha sert gitmem gerekecek, yoksa yaralanacağım gibi hissediyorum.” (Makoto)

“…Hibiki ıssız topraklarda mücadele ederken, böyle eşsiz bir saldırı gücüne sahip değildi. Yine de iyi içgüdüleri ve geniş bir görüş alanı olan bir kızdı. Yanlış hatırlamıyorsam, Shiki, Waka-sama ile Limia’da olduğu süre içinde onun aniden güçlü bir saldırı yapabildiğini söylemişti. Döndüğümüzde Shiki ile teyit etmeye ne dersiniz?” (Mio)

“Ah… belki de onları içinde tuttuğu bariyerin yok edildiği zamandan bahsediyordur? Anlıyorum…” (Makoto)

Acaba Tanrıça’dan aldığı yeni bir güç mü uyandı?

Bu gerçekten de bir kahramana yakışır bir gelişim gibi duruyor.

Kendini güçlendirmek için özel bir büyü kullanıyor gibi görünmüyordu ve benim Sakai’m gibi gizlilik türü bir beceriyi etkinleştirme ihtimali de var.

Bu durumda, onu çok da hafife alamam.

“Ama o kız, gerçekten o kadar saldırı gücü elde etti mi? Ona rağmen, yeni bir silah istedi…” (Mio)

“Mio? Sorun ne?” (Makoto)

“H-Hayır, bir şey yok! Hiçbir şey değil desu wa!!” (Mio)

“Şimdi düşününce, bahsettiğin o iş… yanlış hatırlamıyorsam, tek planımız birkaç soylu ve tüccarla görüşmekti, hepsi bu kadardı, değil mi? Yoksa Senpai ile mi görüşüyordun?” (Makoto)

Mio ile Hibiki-senpai…

Eh, Rotsgard’da olanları düşününce endişelendiğim doğru, ama Tsige’de geçici olarak bir usta-çırak ilişkileri vardı, o yüzden çok fazla endişelenmemeliyim.

“Sadece Tsige’de oldukları zaman hakkında biraz havadan sudan konuşuyordum. Ah, doğru! Hibiki yakında kâhin ile konuşabileceğimizi söyledi.” (Mio)

“Kâhin-san ile. Bu… harika. Ayrılmadan önce en azından bir kez onu ziyaret etmeyi düşünüyordum.” (Makoto)

“Evet, mümkün olacağını düşünüyorum.” (Mio)

Ayrıca, o kâhin-san Mio’da ve bende bir şeyler görmüş.

Bunu merak etmediğimi söylesem yalan olur.

Bize gerçekten söyleyip söylemeyeceğini bir kenara bırakırsak, en azından sormayı denemek istiyorum.

Neyse, Rinon’dan yaşça çok da uzak bir kız değil, o yüzden onu zorlamaya niyetim yok elbette.

Şimdi, neredeyse bir yetkilinin gelme zamanı.

Şimdilik şirketle ayrılmak istediğimi ve daha sonra bir cevap vereceğimi söyleyeceğim an olacak.

Zaten farklı bir cevap vermeyeceğim, o yüzden imayı anlayıp pes etseler iyi olurdu.

Hah… Kalenin etrafındaki kasabayı bile doğru düzgün gezemedim.

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Moon-led Journey Across Another World, TsukiMichi, Tsukimichi: Moonlit Fantasy, 月が導く異世界道中, 月光下的异世界之旅
Puan 7.6
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Lise öğrencisi Misumi Makoto, tanrı Tsukuyomi tarafından kahraman olması için fantastik bir dünyaya çağrılır. Ancak, dünyayı yöneten Tanrıça onu çok çirkin bulur ve onun orada olmasından pek memnun olmayarak dünyanın köşesine atar. Tsukuyomi, Makoto'nun diğer Tanrıça tarafından terk edilmesinin ardından Makoto'nun kendi yolunu bulmakta özgür olduğunu ilan eder.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla