Açıkçası, Senpai ünlü ve hareketleri tahmin etmesi kolay; bu yüzden onu tamamen tesadüfen karşıma çıkacağı bir durumu hiç hayal etmemiştim.
Onu tanıyan Shiki’nin şu an yanımda olmaması bir bakıma şans. Belki buna sevinmeliyim… Ama sevinmiyorum.
Yanılmıyorsam, Shiki bugün tüm günü Asora’da geçirecek.
Yani, Senpai’yle karşılaşma ihtimali yok.
Düşüneyim… Senpai’yle ortak tanıdıklarımız Limia’nın kralı ve Prens Joshua olurdu.
O hâlde bu ikisinin, benden Senpai’ye “Raidou” diye bahsettiklerini varsaymak daha güvenli.
Ama Senpai benim Misumi Makoto olduğumu biliyor; dolayısıyla Raidou olduğumu bilmiyor olmalı.
Öyleyse şimdi kendimi Raidou olarak mı tanıtmalıyım, yoksa Raidou olduğumu gizlemek mi daha iyi?
Kendimi Raidou diye tanıtırsam, Raidou’nun Kuzunoha şirketinin lideri olduğunu da öğrenir. Senpai buraya kesin Kuzunoha şirketinin burada olduğunu bilerek geldi, değil mi?
Bu da demek oluyor ki şimdi gizlesem bile bu gerçek er ya da geç ortaya çıkacak gibi.
Dur. Senpai’nin Raidou olduğumu öğrenmesi sorun mu?
Limia’ya gittiğimde kendime Raidou dememiştim sanırım.
O hâlde burada Raidou diye tanıtmazsam, yakın gelecekte bunun ortaya çıkma ihtimali hayli yüksek?
Öyleyse doğrusu söylemek daha iyi?
Hareketlerimin fark edilmesini istemediğim biri (bir tanrıça) olduğu için sahte bir isim kullandığımı açıklayabilirim.
Ve burada yalan söylemeye çalışsam bile Senpai’nin şüpheli hâlimi fark edeceği hissini de atamıyorum.
… Tamam, kendimi Raidou diye tanıtayım.
Bu daha kolay ve gelecek açısından da daha iyi.
Aklımdan türlü düşünceler geçerken kafam epey karmakarışık, ama bir şekilde karar veriyorum.
「Misumi-kun?」 (Hibiki)
Senpai, olduğum yerde donup kaldığım için sesleniyor.
「Ah, Senpai, aslında…」 (Makoto)
Senpai şaşkın bir bakış atarken, artık Raidou adıyla dolaştığımı açıklıyorum.
Nedense, Raidou olduğumu öğrenince Senpai aşırı şaşırıyor.
Kral ve prens.
Benden Senpai’ye ne anlatıyorsunuz siz!
「Aa, sen Raidou musun? Kuzunoha şirketinin başındaki kişiyle aynı isim bu, değil mi?」 (Hibiki)
「E-evet. Kuzunoha şirketinde liderlik görevini ben yürütüyorum. Gerçi çevremdekiler bana çok yardım ediyor.」 (Makoto)
「Misumi-kun… Raidou… Bir dakika, bu da önemli ama daha önemli bir ayrıntı yok mu?!」 (Hibiki)
「Ha?」 (Makoto)
「Sen de mi kahramansın? Bu dünyada iki kahraman olduğunu tanrıçadan duydum. Senin burada olman, üçüncü biri olduğun anlamına gelmiyor mu?」 (Hibiki)
「Aa… Hayır, benim durumum siz Senpailerden biraz farklı. Tanrıçanın söylediği doğru: İki kahraman var, çünkü ben kahraman değilim.」 (Makoto)
「Ama buraya çağrıldın, değil mi? Onun tarafından.」 (Hibiki)
「Şey, evet. Ah, affedersin. Önce seni Kuzunoha şirketine götüreyim.」 (Makoto)
Görünüşe göre Senpai’nin en başından beri şirketle işi varmış.
Böyle ayakta konuşmak yerine oraya gitmek daha iyi.
「Kuzunoha şirketine mi? Hmm… Sanırım öyle. Peki, o zaman kısa bir süreliğine misafiriniz olayım.」 (Hibiki)
「Elbette, buyur. ‘Kısa bir süreliğine’ derken, başka önemli işlerin de var demek, Senpai?」 (Makoto)
Lorel’e gidiyor olması gerekiyordu; pek boş olduğunu sanmıyorum.
Yine de sorayım.
Konuşmamız sanki karşılıklı soru-cevap olacak gibi ama garip de bir heyecan duyuyorum.
Yanında olması gereken yoldaşları vardı; ama şu an yalnız.
Üstelik, bu akademi şehrinde insanların silahlı dolaşması alışıldık olmadığından, silahı olduğu söylenen kılıcını sırtında bezle sarılı biçimde taşıması da tuhaf.
Senpai bir kahraman; hırsızlık dert etmeyeceği lüks bir handa kalıyor olmalı. Silahı oraya bıraksaydı dolaşması daha kolay olurdu.
Şehrin tehlikeli bölgelerine gidecekse yanında taşıması mantıklı; ama o zaman da yoldaşları niye yanında değil, anlamıyorum.
Şimdilik, kafamda türlü düşünceler uçuşurken Senpai’nin uç noktadaki kıyafetini ve onu görünce düşüp kalktığım hâlimi zihnimden silip atıyorum.
Bu yüzden, Senpai’yi önden götürdüğüm kısacık zamanda pek konuşmuyorum.
O da sanki kendi içinde bir şeyler düşünür gibi, sessizce peşimden geliyor.
◇◆◇◆◇◆◇◆
「Ve sonra, Kuzunoha şirketinde usta cüceler olduğu söylendi.」 (Hibiki)
「Yani bizimle işin, kılıcının tamiri için. Ama Senpai, bizim ustalarımızla bile bugün bitmesi imkânsız.」 (Makoto)
Şirketin görüşme odasında Senpai’yi dinlerken, bu kadar aceleyle akademi şehrine neden geldiğini anlatıyor.
Limia’nın kraliyet başkentinde yaşanan savaşa da değindik ama Shiki ya da Larva isimleriyle bizim aramızda bağlantı kurmadı; bu beni gerçekten rahatlattı.
Limia’dan Lorel’e doğrudan güzergâhta olmayan Rotsgard’a uğrama sebebi, Kuzunoha şirketinin zanaatkârları.
Limia halkı bizim hakkımızda epey bilgi sahibi demek.
Ya da Otonashi-senpai’yi, Limia Krallığı’yla işbirliği talebi için bilerek buraya gönderdiler.
Japonya’dayken de insanları peşinden sürükleyen biriydi.
Elbette şimdi de öyle.
Japonya’da uzaktan hayranlık duyduğum o Senpai, hâlâ aynı.
「Silahımın bir günde tamir edileceğini ummuyordum. Bir hafta kadar burada kalacağım, o zamana yetişirse sorun yok. Beren-san burada olsaydı kolaydı, kendisi şu an buralarda mı?」 (Hibiki)
Beren?
Beren’in adı burada niye geçti?
「Beren mi? İlk dükkânımız olan Tsige’de çalışıyor. Onu tanıyor musun?」 (Makoto)
「O kılıcı, Beren-san’a yaptırtmıştım. Gerçi ilk aldığım hâline göre biraz farklı görünüyor.」 (Hibiki)
Beren, Senpai’ye silah mı yaptı?
Benim haberim olmadan tuhaf bir bağ kurulmuş.
Tsige’de yaklaşık bir ay kaldığını söylemişti; o zaman mı oldu?
Bunca dükkân arasından bizi seçmesine minnettarım ama Senpai ve kafilesi Vahşi Topraklar’da hünerlerini bileyleyip durduysa, bu kadar geç karşılaşmamamız da ilginç.
Şans mı, şanssızlık mı bilemedim.
Her neyse; hazır yapılmış bir ürünü almamış, bizzat onun için üretilmiş bir silah.
İsmini bu kadar düzgün hatırlayacak kadar aralarında bir bağ var, demek.
O zaman görmezden gelmeyip şimdi düzgünce teyit edeyim.
「Biraz bekleyin lütfen. Buradaki usta birazdan gelir.」 (Makoto)
Beren’in yaptığı bir silahsa burada bırakılmasında sakınca yok.
Bu gece Asora’ya götürür, kendisine de gösteririm.
Bir haftası varsa, Beren kendi yaptığı silahı elbette onarır.
「Çağırmış mıydınız, Waka-sama?」
「Fufu~」 (Hibiki)
Senpai, bir şeyler komikmiş gibi gülüyor.
Dönüşte kapıda 「Hoş geldiniz, Waka-sama!」 diye bağırılarak karşılandığımızda donup kalmıştı; şimdi ise eğlenceli buluyor gibi.
“Waka-sama” dendiğinde her seferinde böyle tepki veriyor.
Senpai’den bezle sarılı kılıcı alıp gelen Eldwa’ya uzatıyorum.
Senpai gerçekten güzel.
Bu dünyada da güzel kadın olarak kabul ediliyor.
Öyleyse diğer kahraman da muhtemelen yakışıklıdır.
Onunla tanışmayı biraz merak ediyorum ama aynı zamanda dert.
「Bu kılıcı onarmanı istiyorum. Yapıp yapamayacağını teyit et.」 (Makoto)
Şirketin başı olarak ustaya ricada bulunuyorum.
Gereğinden fazla samimiyetin iyi olmadığı söylendi.
Özellikle demi-human söz konusuysa—görünüşte bile olsa—ipleri sıkı tutmalıymışım.
Rembrandt-san ve Zara-san böyle dedi; doğru kabul edip uyguluyorum ama yine de içime sinmiyor.
「Emredersiniz. Öyleyse hemen inceleyeyim.」 (Eldwa)
「Lütfen.」 (Hibiki)
Eldwa kılıcı çıplak hâliyle eline alıp ciddi bir ifadeyle incelerken, Senpai oturduğu yerden eğilip saygıyla selam veriyor.
Benimle konuşurken olduğundan da kibar…
D-demek ki nihayetinde Japon; zanaatkâra hürmet önemli, evet.
「Söylemesi acı ama bu, akla aykırı durumlarda kullanılmış görünüyor. Çetin savaşlar gördüğünü varsayarak çalışacağım.」 (Eldwa)
「… Evet. Defalarca hayatımı kurtardı.」 (Hibiki)
Usta kılıcı dikkatle, ince ince süzmeyi sürdürüyor.
Ona bakıyorum. Fark ediyor; düşünce iletimiyle konuşuyorum.
[Bunun Beren’in işi olduğunu söyledi. Asora’ya götürüp ona gösteririz, şimdilik kabul edebilirsin mi?] (Makoto)
[Bu Beren-dono’nun eseri miydi? Hemen anlayamadığım için hâlâ acemiyim demek.] (Eldwa)
[Lütfen.] (Makoto)
[Dediğiniz gibi yapacağım.] (Eldwa)
「Adınız Otonashi-sama’ydı, değil mi?」 (Eldwa)
「Evet. Nasıl? İlk başta salladığım gibi sallayabilecek şekilde onarılabilir mi?」 (Hibiki)
「Sorun olmayacaktır. Yakından bakınca meslektaşlarımdan birinin işi olduğunu görüyorum. Üç gün verilirse yeterli işlemi yapabileceğime inanıyorum.」 (Eldwa)
「Gerçekten mi! O zaman emanet edebilir miyim?」 (Hibiki)
「Buna benim gibilerin karar vermesi uygun değildir. Hüküm verebilirim ama talebi kabul edip etmeyeceğime karar veremem.」 (Eldwa)
Eldwa hızla bana bakıyor.
“Tamam” dedim.
Artık bu küçük gösterilere gerek yok.
「Elbette talebinizi kabul edeceğiz. Neticede karşımda benim Senpai’m var. Bu başka dünyada karşılaştığım bir başka Japon.」 (Makoto)
「Sağ ol, Misumi-kun.」 (Hibiki)
「Rica ederim. Götürebilirsin; dikkatle işle.」 (Makoto)
「Bana bırakın. Öyleyse Otonashi-sama, silahınız emanetimdir.」 (Eldwa)
Kılıcı elinde tutan Eldwa başını derince eğip odadan çıkıyor. Onu yolcularken hafifçe iç çekip koltuğa gömülüyorum.
「Tahmin ettiğim gibi, o tavrı sürdürmek zor oldu.」 (Hibiki)
「Şirketin başı olarak davranırken bu tür şeylerin gerekli olduğu öğretildi. Anlıyorsun, değil mi?」 (Makoto)
「Anlıyorum. Sen, kulüpte kouhai’lere karşı bile o havayı takınamayan tiptin, değil mi?」 (Hibiki)
「Oldukça bilgilisin. Beni hatırlayacağını hiç sanmıyordum.」 (Makoto)
Ben hiç öne çıkan tip değildim.
「Senin için doğru olabilir, Misumi-kun. Ama okçuluk kulübü başlı başına dikkat çekerdi. O kulüpte başkan yardımcılığına kadar dayanmış olman belli bir ilgi uyandırıyordu. Aa, Nakakou’da bazıları sana kahraman demez miydi?」* (Hibiki)
(ÇN: *Nakakou — Nakatsuhara Lisesi’nin kısaltması.)
「… Böyle tuhaf şeyleri hatırlatma lütfen. Çok yakışıklı değilim diye, okçuluğu seviyorum diye okçuluk kulübünde olmam bu kadar mı garipti?」 (Makoto)
Pek de albenili biri olmadığım hâlde bir yıldan fazla okçuluk kulübünde kaldım. Bu yüzden kurtulmak istediğim bir lakabım vardı.
Elbette, kulübe sırf yakışıklıları görmek için katılanlar çoktu; bu yüzden birinci sınıflara daha baştan sıkı bir temel eğitim verilirdi.
Öyle eleme yapılırdı.
Böylelikle, sadece “yakışıklı avı” için gelen, okçuluğa ilgisi olmayanların epey kısmı ayrılırdı. Seçmeler her yıl sonbahar gibi netleşir, eğitim gevşerdi.
O yakışıklıların o süreci atlatabilmesi ise dünyanın yedi harikasından biri sayılmalı.
Sırf bir yıl fazla dayandı diye birine “kahraman” demek yine de tartışılır bence.
Farkına varmadan kulübü ve liseyi epeydir ilk kez anmışım.
「Elbette. Hmm, buraya nasıl geldiğinin hikâyesini ayrıntılı dinlemek isterim ama…」 (Hibiki)
「Ama?」 (Makoto)
「Şu an birden bire çok nostalji bastı. Bunları başkasına anlatamam; biraz Japonya’dan mı konuşsak?」 (Hibiki)
「Ee?!」 (Makoto)
Olur mu ki?
Japonya hakkında konuşmak, nasıl geldiğime dair sorguya çekilmekten çok daha keyifli; bu açıdan memnunum.
Ama bu, Otonashi Hibiki-senpai.
Bilgi olarak da dövüş olarak da kusursuz.
Kahraman olarak duyduklarım olağanüstü.
Böyle “anılara dalmalı”, boş muhabbetler yapacak biri midir?
Sanmıyorum.
「Ha, buraya gelmeden epey önce olmuştu ama okçuluk kulübünün başkanıyla sevimli olduğu söylenen birinci sınıf bir kızın ikisi birden sinirlenmişti ya, öyle bir olay? Aynı kulüpte olduğuna göre hatırlıyorsundur.」 (Hibiki)
…
Ayrıntısına kadar hatırlıyorum!
Dur, konuşamayacağım bir konuyla mı açılış yapıyoruz?!
「Başkan yardımcısı olduğuna göre o konuda bir şeyler bilmiyor musun? Oradayken söyleyemeyeceğin şeyler elbette vardı ama artık buradayız; sanki fiziksel bir zamanaşımı var, şimdi anlatabilirsin, değil mi?」 (Hibiki)
Ne demek “fiziksel zamanaşımı”!
「O- o da…」 (Makoto)
「Bugün yapmam gereken her şeyi hallettim. Zaten kişisel işlerimdi; o yüzden herkesden ayrı hareket ediyordum. Kılıç işimi de çözdüm. Bence ikimiz için de Japonya anılarını düşünmek iyi gelir.」 (Hibiki)
Senpai gülünce, gerçekten çok güzel oluyor.
Dünyadaki eski sosyal statülerimizi ister istemez hatırlayıp, o gülüşün gücüyle başımla onaylamak dışında bir şey yapamıyorum.
Senpai–kouhai ilişkisi böyle; spor kulübündeki ben gibi biri için, kabul ya da ret hakkı yok sanki.
Neyse, Japonya’dan konuşurken bu kadar kasmaya gerek yok.
Tanrıça ya da Larva.
Konuyu bunlara kaydırmadan oyalarsam, aynı kasabadan iki insanın tatlı, boş bir sohbetiyle işi kapatabilirim belki.
Hem iyi konuşan hem de iyi dinleyen Senpai’yle sohbetim, hayal edebileceğimden çok daha canlı geçiyor.
Misafir odasında oturup memleketimizi anarken uzun, keyifli bir sohbete dalıyoruz.
