「Kuhahaha! Anladım, demek şeytan general-kun’un kaderi buymuş!」 (Susanoo)
Susanoo-sama bu manzaraya yüksek sesle gülüyor.
Şimdilik ziyafetten memnun görünüyor.
Susanoo-sama’nın ensesinden tutup havaya kaldırdığı ejderha, onun gür sesinden ürkmüş gibi kocaman açılmış gözleriyle bakıyor.
Evet, bu, şeytan generali Reft-san’dan geriye kalan hâl.
Zihni bir bebek seviyesine gerilediği için inanılmaz sevimli bir bebek ejderhaya dönüştü.
Gerçi sadece görünüşü sevimli; Şeytan Kral’la konuştuğumda büyütmesi zor olacak.
Gerçekten, ne yapmalıyım acaba.
Demon general olduğunu duyduğum an refleksle Tomoe’ya onu hemen geri göndermesini emretmiştim, ama iyice düşününce mevcut hâliyle iade etmenin epey sorun çıkaracağını fark ettim.
Zaten dört tane olan demon generalden biri nasıl oldu da Kaleneon gibi ücra bir ülkedeydi?
Ben mi kötü zamanda mı karar verdim?
Öyle mi yani?
「Gücü nefis şekilde tüketilmiş; şimdi bildiğin evcil bir şeye benziyor, değil mi?」 (Susanoo)
「Makoto-dono için hiç de gülünecek bir durum değil; bu hâle güldüğünü farkındasın, değil mi?」 (Daikokuten)
Daikokuten-sama benim adıma araya giriyor.
Kibar ama aynı zamanda biraz ürkütücü de, değil mi?
Az önce Yata-garasu hakkında bir şey sormuştum, verdiği cevap akıl alır gibi değildi.
Güneşin tecessümü olduğunu ve layık olmayanların gözlerini ezip kör ettiğini duymuştum; bunu sordum.
Ve sonra:
“Sana güneşi taşıtsalar sıcak olur, değil mi? Demek ki farkında olmadan kavrayıp ‘eziyor’.”
Bana söyledikleri buydu.
Ölçek bambaşka.
“Kavrayıp ezmek” derken ne demek istiyor?
Muhtemelen yüzümdeki şaşkınlığı görünce Daikokuten-sama bir benzetmeyle açıkladı:
“Yanan bir puroyu avucunda kavrayıp ezmek gibi,” dedi.
(ÇN: Japonca “nigiritsubusu” hem “sıkıca tutmak/kavramak” hem “ezmek/söndürmek” anlamlarını bir arada taşır.)
Buna ne diyeceğimden giderek emin olamaz hâle geldim.
Sadece bu mu yani?
「Nasıl bir çıkış yolu düşünüyorsun?」 (Athena)
Athena-sama merakla soruyor.
Kendisi çok ciddi bir tanrıça izlenimi bırakmıştı ama biraz içkiyle canlanan tiplerden biri gibi görünüyor.
Japon içkisini sevmiş gibiler.
Susanoo-sama da övdü; demek ki epey başarılı taklit etmişiz.
Lezzetli olduğunu kabul ettiler.
Bu üçü Japon içkisini bayağı seviyor anlaşılan.
Tomoe da buna tuhaf biçimde sevindi.
「… Mümkün olduğunca toparlayıp fırsat kollamayı, sonra da demonların topraklarında bir patlama yapmayı düşünüyorum.」 (Makoto)
「Ne sabırlı plannn! Hey, Athena! Madem Makoto’ya bir hediye getirmedin, burada çalışmalısın!」 (Susanoo)
Susanoo-sama yine akıl almaz bir ricada bulunuyor.
Athena-sama’dan bir şey beklemiyorum ki, Susanoo-sama’dan ya da Daikokuten-sama’dan da.
Hem şu böcek tanrıçadan burayı saklamama yardım edeceklerini söylediler, bu fazlasıyla yeter.
Bir dakika, “hediye” mi dedi?
Susanoo-sama ya da Daikokuten-sama’dan bir şey aldığımı hatırlamıyorum?
Yata-garasu’yu bana bırakmayı falan mı düşünüyorlar?
O kadar koca bir şeyi verseler başım derde girer.
「Ben mi?」 (Athena)
「Aynen! Vücudunu şöyle bir doğru dürüst onarıp, hani, bir aylık falan hafızasını silsen mesele kalmaz, değil mi?」 (Susanoo)
Ne kadar da kolay söylüyor.
Zaten Shiki çabuk iyileşemeyeceği için uzun soluklu bir mücadeleye hazırlıklıydım.
Bir tanrı onu çabucak iyileştirebilir mi acaba?
「… İçmiş olsam da bu basit bir iş. Hmm, ona hediye vereceksem en iyisi tamamen bana itaat edecek hâle getirip ilahî korumamı bahşetmek olur.」 (Athena)
Demek mümkün…
「Harika fikir, yap gitsin, hemen yap!」 (Susanoo)
Ateşi körükleme!
… yani, lütfen körüklemeyin.
Bir de “Makoto-kun” demeniz utandırıyor; Athena-sama, rica etsem ya hitabı ya bıraksanız.
「Burası bizim için yabancı bir diyar, farkındasın? Burada fazla taşkınlık edersek o kızdan farkımız kalmaz.」 (Daikokuten)
「… Doğru.」 (Athena)
「Susanoo’nun dediği gibi, bedenini onarıp anılarını silersen sorun kalmaz. Zihnine kazınmış korkunun bir kısmı kalabilir ama hepsini kökünden kazımaya gerek yok. Susanoo, sen daha sarhoş bile değilsin; genç hanımı kışkırtma.」 (Daikokuten)
「… Tsk. Oysa çok ilginç olacaktı.」 (Susanoo)
「Şey, Susanoo-sama. Bu hediye meselesi, ben pek…」 (Makoto)
「Anladım! Demek bekliyormuşsun, Makoto! Merak etme, kesin şaşırtacağız!」 (Susanoo)
Susanoo-sama sarhoş değil, değil mi?!
Bu görünüşle böyle şakalar yapmaya mı çalışıyor?!
Bilmeme fırsat vermeden bedenime tanrı gücü basılıp az daha ölmek hiç de hoşuma gitmiyor, bilmiş olun!
Yine de.
Ne Susanoo-sama ne de Daikokuten-sama bu hediyenin mahiyetine dair ayrıntı verdi.
Belki de şeref misafirleri, yani tanrılar, kupaları dikercesine içtiği için gecenin şöleni gayet güzel geçti.
Eğlenceden ve yemekten memnun olmaları beni sevindirdi.
Gecenin en akılda kalıcı anı Athena-sama’nın şeytan generali Reft-kun üzerinde yaptığı “sihir” gösterisiydi.
“İyileş!” diye neşeyle haykırdı Athena-sama.
Reft-kun, Hindu mitolojisindeki Naga’ları andıran koca, görkemli bir ejderhaya dönüştü.
Epey çarpıcıydı.
Salon alkışla inledi.
Buna “sihir” mi denir, dersin?
Reft-kun’un zihni hâlâ geride kaldığı için yaptığı maskaralıklar sarhoşların hoşuna gitti.
Athena-sama mest oldu.
Susanoo-sama onunla restleşmeye kalktı.
Daikokuten-sama durdurdu.
Nedense karaoke yarışması başladı.
Pastalar havada uçuştu.
… Gerçekten akıl almazdı.
Çok içmeye niyetli değildim ama gecenin sonunda başım dönüyordu.
Tanrılar tarafından utanç verici bir şekilde odama kadar götürüldüm.
Gönüllülerin sabaha kadar çalışması sayesinde bu sıradışı şölen sabaha kadar sürmüş.
◇◆◇◆◇◆◇◆
Kendime soruyorum.
Bedenimde hiç güç kalmamış bir durumda, kendi kendime soruyorum.
Toprak serinmiş, ha. Yok, değil mesele.
Benim elimden gelen bu kadar mı?
Doğru seçim bu muydu?
…
Düşünmeye bile değmez sanırım.
Şu an yerde böyle uzanıyorum.
Parmağımı bile kıpırdatamıyorum.
Hâl bu.
Öyleyse, iş kadını görünümlü Athena-sama’yı rakip almak hata mıydı?
Yerine Susanoo-sama’yı ya da Daikokuten-sama’yı mı seçmeliydim?
Hiç komik değil.
Şüphe yok ki “bu kadarla” kalmış olmaktan pişmanım.
Ondansonra kimseyi değil, yalnızca onu seçebilirdim.
Eldwa’ların benim için yaptığı Yumi Azusa ile daha adı koyulmamış oklar gözlerimin önünde yuvarlanıyor.
Hasar görmemişler.
Usta işi başka oluyor; üst düzey zanaatkârlar bambaşka.
Ne kadar da acınasıyım.
Sadece ben.
Dayak yemişim, kımıldayamıyorum.
「Makoto, Athena’dan biraz eğitim al.」 (Susanoo)
Kahvaltıdan sonra Susanoo-sama böyle bir öneri getirdi; elbette “beni bu işten bağışlayın” diye cevap verdim.
İlk sebep, rakibimin bir tanrıça, yani “dişi tanrı” olacak olmasıydı.
“Peki, ben mi isterdin yoksa ihtiyar Daikoku mu? Güç ayarını bir kez bile kaçırırsak bizzati ‘yok edilme’ dersine girersin ama.”
Ciddi bir yüzle bunu söyleyince mecbur Athena-sama’nın karşısına çıktım.
Sonuçlarını da görüyorsun işte.
Tomoe, Mio ve Shiki en başından beri izliyordu; bir ara Mio araya girmek istedi gibi oldu ama ötekiler engelledi.
Düşününce, bu dünyaya geldiğimden beri parmağımı kıpırdatamayacak kadar bitap düştüğüm ilk sefer bu.
Bu hissi kolluyordum, hatta “umutsuzca” arıyordum, ama düşünmemeye karar vermiştim.
Sınırımın neye benzediğini bilmediğimin farkındaydım; bu yüzden bu benim için büyük bir kazanım.
Tesellim, yere yığılmadan hemen önce “çok teşekkür ederim” diyebilmeyi kıl payı başarmış olmam.
Savaş tanrıçası Athena, o Athena.
Gücü adına layık.
Korkunç güçlü.
Bunun aslı olmadığını, doğru dürüst donanım da kuşanmadığını biliyorum. Ciddiye aldırabildiğimden bile şüpheliyim.
Ciddi olsaydı belki heykellerindeki gibi bir himation* giyerdi.
(*Antik Yunan pelerini)
Ofis kadını Athena-sama’ya karşı zerre varlık gösteremedim.
Görünüşüne aldanıp dikkatsizdim, bu doğru. Şu böcek tanrıçaya karşı içimde filizlenen temelsiz üstünlük duygusu da cabası.
Ama “kadın” oluşuna güvenmem ilk saldırısıyla buhar oldu.
Mızrak bedenimi delmedi ama büyü gücü zırhımı yarıp geçti; eğilip bükülerek zor kurtuldum.
Üstelik tanrıçaya çıktığım için zırhı en baştan azami yoğunlukta kurmuştum.
Dövüş böyle başladı.
Elinde bir pala-mızrak, peş peşe ciritler çağırıp orta-uzun menzilden tempoyu tuttu.
Ben de bu dünyada öğrendiğim büyüleri, yayımı ve büyü gücü zırhımı serbestçe kullandım.
Sona doğru, azıcık daha büyü gücü için çaresiz kalıp kıyafetlerimi ve yüzüklerimi çıkararak Surehit* temelli güce abandım.
(*“Hedefi mutlaka vurma”; Makoto’nun kesin isabet tekniği)
Athena-sama planıma uymak zorunda bile değildi ama uydu.
Buna rağmen sonuç benim için düpedüz hezimet.
Az farkla değil, düpedüz hezimet.
Nitekim nefes nefese kalmasına rağmen yırtılan yerlerini düzeltti, ceketini çekiştirdi ve şimdi Susanoo-sama’larla gayet normal konuşuyor.
Ben ise kımıldayamıyorum.
Saldırılarımın çoğu büyük, yuvarlak kalkanına çarpıp sekti.
O kalkan havada yüzüyor, zaman zaman şekil değiştiriyor, çoğalıyordu.
Defalarca “bu kadarı da saçmalık!” diye içimden haykırdım.
Karşıma çıkanların bende duyduğu hissin bir parçasını ben de anlamaya başladım sanırım.
Yine de güzel vuruşlarım da oldu, fakat kollarıyla karşıladı, savuşturdu. Kısacası etkisizdi.
「… Sonda bütün gücünü tüketmen hataydı ama genel olarak iyi iş çıkardın, Makoto. Dürüst olmak gerekirse beklediğimden çok daha uzun dayandın. Maçın ortalarına kadar bunun sana lüzumsuz bir ders olacağını düşünmüştüm.」 (Susanoo)
Susanoo-sama.
Gözlerimi sesin geldiği yöne devrince üç yoldaşımın da yanıma koştuğunu gördüm.
İyi ki izleyenler onlar ve tanrılardan ibaretti.
Asora’daki herkese gösterilecek gibi değil bu perişanlık.
Haha, en azından bu rahatlatıyor.
「Şaşırtıcı. Bu kadar dişli olman… Şimdiye dek sert dövüşlerin az olduğu için başta dikkatsizdin. Bir an ‘burada doğrayıp bitirelim’ diye hayal kırıklığına uğradım; şimdi içim rahat.」 (Daikokuten)
Susanoo-sama ile Daikokuten-sama tam birer şeytan.
Okçuluk hocamla yarışır bir sertlikleri var.
「Evet ama yiğitçe savaştın, Makoto-kun. Hadi, toparlayalım seni.」 (Athena)
Dünkü içkiden hâlâ ayıklaşamadım herhâlde; adımın sonuna “-kun” takan Athena-sama aralarında en yumuşağı.
「Hayır, Athena-sama. Gerek yok. Uzun zamandır böyle hissetmemiştim, biraz böyle kalmak istiyorum.」 (Makoto)
Dünyada antrenman sonrası sürekli böyle hissederdim; insanı hiçbir şey yapamayacak kadar yoran o derin yorgunluk.
Buraya geldiğimden beri bir kez olsun hissetmemiştim.
Bugünden yarına daha ileri gidebileceğime inanmam için gerekli bir histi bu.
O yüzden biraz daha bu duyguya bırakmak istiyorum kendimi.
「Makoto, bu bir tanrı. Yüzüne bakmadan anlayamayacağın şeyler vardı, değil mi?」 (Susanoo)
「… Evet.」 (Makoto)
「Olmaz ya, günün birinde o tanrıçayla dövüşmen gerekirse bu tecrübe sana lazım olacak.」 (Susanoo)
「Evet.」 (Makoto)
Böceğe ne yaptıklarını soramam.
Ama—
En azından, tamamen ortadan kaldırmamışlar.
「Ceza olarak, dünyaya müdahalesinin çapını sınırlamak ve nüfuz artışını askıya almak da dahil bir dizi kısıt koyduk. Bunlar bile anikim iyileşmenin ilk safhasına girince alabildiğimiz önlemler.」 (Susanoo)
「Demek Tsukuyomi-sama yakında tamamen iyileşebilir? Bu harika bir haber.」 (Makoto)
Gerçek olursa.
Ömrüm vefa ederse onu bir daha görmek isterim.
「Sağ ol. Aniki de memnun olur. Her neyse, o kısıtlamaları delmesin diye izleme tertibatı kurduk.」 (Susanoo)
「Terbiye istiyorsan tasma takarsın. Memnun olmaması anlaşılır; bu yüzden ben de dikenli tasma yerine şokör—yani choker—karar verdim. Şu dikenliyi takmaya niyetlenince bu iki beyefendiyle konuştum. Erkekler kadınlara karşı daima müsamahalıdır, dedim.」 (Athena)
Athena-sama, ürkütüyorsunuz.
「Bu sefer o tasarımı geride bırakmayı seçtik sadece. Demek istediğini anlıyorum. Tanrıçayı adıyla anmamamızdan fark etmişsindir; biz o hususu her daim hesaba katmak zorundayız. Bunu yok sayarsak ondan farkımız kalmaz.」 (Daikokuten)
Tahmin ettiğim gibi, özellikle adını söylemiyorlar.
Zaten sezmiştim.
Yani, o böcek belki benim bildiğim bir tanrıça.
Aklıma birkaç aday geliyor ama hangisi?
「Hâlâ tanrı gücüne sahip. Buna şu an yapabileceğin bir şey yok ama aranızdaki ön anlaşma var. Hyumanlara açıkça düşman kesilirsen o tanrıça doğrudan sana karşı harekete geçer, Makoto-dono.」 (Daikokuten)
「… Evet.」 (Makoto)
「Daha erken gelseydik o anlaşma yapılmadan işi bitirebilirdik. Ama böyle kalmasına da izin vermeyeceğiz. Makoto’ya tanrılarla dövüşme tecrübesi kazandırmak zorundayız. Anikimden ilahî güç almış senle o kurnaz tanrıça arasında seçim yapsam, sen daha ‘sevimlisin’.」 (Susanoo)
「Çok… teşekkür ederim.」 (Makoto)
「Aynen. Unutma, gücünü tamamen tüketme. Maçın ortalarındaki sakin dövüşün iyiydi. Hep o kıvamda kal. Büyü gücünü artırmaktan korkma, yayını çek. Böyle yaparsan sorun yok. Ve vakti gelirse, o choker’ı asla kırma. Kolay kolay da zarar görmez ama izleme cihazı kaybolursa o aptal seni yok etmek için her yolu deneyebilir.」 (Susanoo)
「Evet, utanılacak bir dövüş değildi.」 (Athena)
「Hmm.」 (Daikokuten)
Demek tanrıların övgüsüne layık bir dövüşmüş.
Haha, biraz içim ferahladı.
O tanrıçaya el kaldıramadığım bir gelecek istemem.
Görünen o ki onun choker’ı çıkmadıkça ben avantajlıyım.
Bilmesi güzel bir bilgi.
Muhtemelen kendi başına çıkaramaz.
Çıkarabilse izleme aracının anlamı kalmazdı.
Ama bu tecrübeyle—
Kendimi yeniden tüketebileceğimi hissediyorum.
Zihnimde hâlâ yeterince canlı bir imge var.
「Pekâlâ. Biz artık dönelim. Yandaşların seni güzelce toparlasın.」 (Susanoo)
「Makoto-dono, yayını her gün çek. Susanoo ile benim hediyemizi çabucak keşfet lütfen.」 (Daikokuten)
「Senin ömründe yeniden karşılaşmamız pek muhtemel değil. Bir gün, ömrün tükendiğinde seni güler yüzle karşılayacağız.」 (Athena)
Ne kadar ani.
Gelişleri de ansızındı, o yüzden pek şaşırmıyorum.
「Pekâlâ. Tsukuyomi-sama’ya şunu iletin lütfen. Ondan aldığım güç sayesinde bir şekilde hayatta kalıyorum, deyin.」 (Makoto)
「… Evet, anikime mutlaka söyleyeceğim. Çok keyif aldım. Ha bu arada, Aneki Yata-garasu’yu da sever; o yüzden sana veremem. Nadir bir güneş tanrıçasıdır, pek mühim bir ilâhtır; kızdırması zahmetli olur.」* (Susanoo)
(*Ablacığım)
Aneki.
Ah, Amaterasu-sama.
Aklımdan tamamen çıkmış ama hatırlasam da hakkında çıkarım yapacak kadar bilmiyorum zaten.
Athena-sama’yla dövüşüm hiç fena değildi, belki “iyi savaştın” demek istiyor.
Yani.
Yata-garasu-san’ı geri götürürse Aneki memnun olur; diyecek yok.
「Waka!」
「Waka-sama!」
「Waka-sama!」
El sallayan üç tanrı gözden kayboluyor.
Gider gitmez yandaşlarım adımı çağırarak yanıma koşuyor.
「Beni tedavi etmeye kalkmayın. Bencilliğimi mazur görün. Bugün böyle yatayım. Rotsgard’dakilere iyi bir mazeret uydurun.」 (Makoto)
Derin bir uykuya doğru çekip götüren yorgunluğa direnmeye çalışıyorum.
Tanrılar da artık burada değil.
Oh.
Şuurum hızla kayıyor.
Her şey, çok tanıdık.
Lanet olsun.
Bir gün tanrıçayla dövüşmem gerekirse—
O gün geldiğinde mutlaka ayağa kalkıp onu devireceğim.
Başa baş bir dövüş istemem.
Sen… bekle… mutlaka… ezip geçeceğim…
◇◆◇◆◇◆◇◆
「Evettt. Athena-chan, neren ağrıyooor~?」 (Susanoo)
「Bu cinsel taciz; Kushinada-sama’ya söylerim.」 (Athena)
(Kushinadahime: Susanoo’nun eşi olan Şinto tanrıçası)
「İlk işim, karıma ispiyonlamak ha!」 (Susanoo)
「Komiklikleri sonra saklayın. Neyse, Athena küçük hanım. Aslında savunmada kullandığın sol kolunu hiç hissetmiyorsun, değil mi?」 (Daikokuten)
「… Sağ kolumu da hissetmiyorum.」 (Athena)
「Makoto-kun bir yerden sonra üzerindeki baskıyı bayağı artırdı, değil mi? Doğru ekipmanını çağıracak mısın diye sırıtıp durduk biliyor musun?」 (Susanoo)
「… Bir insan—yok, o kızın elinden çıkma bir hyuman—buna muktedir olabilir mi?」 (Athena)
Athena kollarını bağlayıp heybetli bir poz alıyor.
Daikokuten tokmağıyla bacağını hafifçe tık ediyor.
「Şöyle.」 (Daikokuten)
「Hyaauh!」 (Athena)
Athena sırtüstü düşüyor.
Beklendiği gibi—Shiva… yani—beklendiği gibi, Athena durumunu numaradan ağır gösteriyormuş.
「Makoto’nun büyü gücü zırhından esinlenip kendi büyünle kendi bedenini doğrudan hareket ettirmek… güzel marifet. Kendini kukla gibi kontrol ettin, değil mi?」 (Daikokuten)
「Bununla dövüşün akışını Makoto’nun elinden aldın, ha? Sonra da odağını kaybedip ardı ardına bedeni yoran hücumlara abanarak kendini tüketti; kendi kendini devirdi yani. Beklendiği gibi, Athena; yılların hikmetini konuşturdun!」 (Susanoo)
「Ben hâlâ gencim! Yaşımla ilgili yorum yapacak en son kişiler sizsiniz!」 (Athena)
『Wahahaha!』
Tanrılar Yata-garasu’nun sırtında, Japonya’nın bulunduğu—Makoto’nun bir zamanlar yaşadığı—dünyaya dönüyor.
Sohbet konuları Makoto ile Athena’nın düellosu.
「Valla Makoto bu kadar güçlüyse, tanrıçayla dövüşürse de sorun olmaz.」 (Susanoo)
「Büyük ihtimalle sorun olmaz. Oldukça etkileyici.」 (Daikokuten)
「Gururumu incitse de kabul edeyim: ezildim. O çocuk artık insan çerçevesini aşıyor.」 (Athena)
「Öyle olsa bile bir hyuman. O dünyada zaten iki saf insan var. Tanrıçanın tıkandığı bir geleceği biçimlendirirken işe yaradığı için olsa gerek, insanlar ile Makoto’nun bir araya gelişi olağanüstü.」 (Susanoo)
「Çekiç ile keskiye benziyor. İnsanlar potansiyelini azıcık dürtse Makoto onu alıp geçiriyor, açıyor. O iki insanın genişlettiği sayısız paralel dünyayı tasfiye etmek hakikaten dertti. Makoto’nun süreci hızlandırması da az pay sahibi değildi.」 (Daikokuten)
「O tasfiyenin ardının toparlanması… Makoto’ya ‘hediye’ veriyoruz dedin ama temizliği ona yaptırmayı planlıyorsun, değil mi, ihtiyar? Bizim çektiğimiz eziyetin rövanşı mı?」 (Susanoo)
「Hohoho. Gençken meşakkate talip olmak iyidir. Küçük hanım ona bir daha görüşmeyeceğini söyledi ama bilmem. Ben yine de karşılaşacağımızı görüyorum.」 (Daikokuten)
「… Bahse var mısın?」 (Susanoo)
「Elbette. Küçük hanım görüşmez ama ben görüşürüm. Ya sen, Susanoo?」 (Daikokuten)
「Ben de görüşürüm herhâlde. Yürüyen sürpriz kutusu gibi; imkânsızı mümkün kılacakmış gibi bir hissim var.」 (Susanoo)
「Bir dakika, bahisten ben hiç söz etmedim!」 (Athena)
「Hey hey, ulu Athena-sama başkasına söylediklerine kendinde güvenmez mi? Böyle müphem konuşuyorsun; yoksa o tanrıçayla aynı kefeye mi düşüyorsun?」 (Susanoo)
「Ugu…」 (Athena)
「Takılma, mühim bir bahis değil. Eğlencesine, eğlencesine! Boş ver!」 (Susanoo)
Susanoo Athena’nın sırtına pat pat vurur.
Athena suratını asıp homurdanır.
「Küçük hanım, iki şey soracağım; olur mu?」 (Daikokuten)
「Nedir?」 (Athena)
「İlki, Makoto’nun gücü hakkında. Tsukuyomi-dono’nun kudreti Makoto’nun içinde ne tür değişimler doğurdu?」 (Daikokuten)
「O…」 (Athena)
「Saklama, tamam mı? Senin de merak edip Makoto’dan yokladığını gayet iyi biliyorum. Zaten bu yüzden onu seninle yüzleştirdim.」 (Susanoo)
「… Artık çok kurnaz; bunu sezmiş olmalısınız.」 (Athena)
「Şu Asora denen yerden mi söz ediyorsun?」 (Susanoo)
「Evet. Kıvılcım muhtemelen uzayı büken biriyle yaptığı mukaveleydi ama büyük miktarda tanrı kudretini kullanıp o minicik alanı koca bir dünyaya genişletmiş görünüyor. Aslında kendi yeteneklerini büyütmesi gereken güç, burada harcanmış. Bir bakıma o dünyayla rabıtası var, denebilir.」 (Athena)
「Yani… Aniki’nin gücü yalnızca o tuhaf araya girme yetisi olarak mı tecessüm etti? Oldukça eksik bir kabiliyet. Adı Sakai miydi ne? Yalnızca ince ayarı anikimin tarzını andırıyor.」 (Susanoo)
「Ne kadar kadim olsa da ay tanrısının yaratılışa katkıda bulunduğunu hiç duymadım. Belki de bu, insanlar ile tanrıların etkileşiminin doğurduğu yeni ihtimallerden biridir.」 (Daikokuten)
「Bu kadar ‘Japonvari’ olması da memleket hasretinin tesiri herhâlde. Tanrıça bulsaydı fena uğraşırdık ama…」 (Susanoo)
Susanoo, Makoto’nun dünyasının Japonya’ya ne kadar benzediğini hatırlayıp şaşkınlığını tazeler.
「Büyük etkidir, evet. O kızın oraya müdahalesini imkânsız kıldık; şimdi kaygı yok.」 (Athena)
Daikokuten başını büyük bir onayla sallar.
Muhtemelen hemfikir.
「Pekâlâ, ikinci mesele. Surehit, neticede baş belası çıktı mı?」 (Daikokuten)
「… Evet. Epey musallat oldu. Özellikle de savaşa gömülüp duygularını unutması, zerre acımadan dövüşmesi yüzünden. Üstüme durmadan yağdırdı; kollarımı kaldıramaz hâle geldiğimde karşımdaki bir makineymiş gibi hissettim. Şimdi bile hatırlayınca titriyorum.」 (Athena)
「Vah vah. Geliştirdiği ana yeteneğin yaycılık olması iyi. Makoto için en hayırlısı o. Şimdiden Surehit’i sadece yayda değil, büyülerinde de kullanıyor.」 (Daikokuten)
Daikokuten birden gözlerini kısmış, Susanoo’ya bakıyor.
İfadesi azarlayıcı.
「Hey hey, ben sadece Makoto bir gün bir tanrıyla dövüşmek zorunda kalırsa idare edebilsin diye hazırlık yöntemi önerdim.」 (Susanoo)
「… Biz de bunun kâfi gelmesi için dua etmekten başka bir şey yapamıyoruz ya, bu can sıkıcı. Duyacağımız bir sonraki haberin o dünyanın ‘yok edilme talebi’ olmamasını dilerim.」 (Daikokuten)
「Aynı dilek bende de.」 (Susanoo)
「Bende de. Tanrıların müdahalesiyle harap olan dünyalar acıklı varlıklar.」 (Athena)
Üç tanrı, Makoto’yu konuşarak uzaklaşır.
Onların bıraktığı “hediye” yüzünden Makoto’nun haykıracağı gelecek, sandıkları kadar uzak değildir.
