Görüşmeyeli uzun zaman oldu. İşte 9. Cilt ile karşınızdayım. Bu cildin teslim tarihi benim için biraz erkene çekilmişti, bu yüzden zamanında teslim edebilmiş olmak içimi rahatlattı.
9. Cilt, web romanındaki “İblis Şehrinin Açılışı” arkının devamı sayılır ve açıkçası yazmayı bitirdikten sonra, 8 ve 9. ciltlerin içeriğini tek bir kitaba tıkıştırmayı düşünmüş olmamın tam bir delilik olduğunu anladım. Bir önceki cilt sayfa sayısı azalarak normale dönmüştü ama bu cilt, şey, yine tavan yaptı. Evet, yo-yo gibi fırladı. Diyetim başarılı olmuştu, gardımı düşürdüm ve bum, başladığım yere geri döndüm. Aslında kendi kilom da aynı durumda; yazarken egzersiz yapmaya vaktim olmadığı için yaklaşık yedi kilo geri aldım. Bir dahaki sefere durumun böyle olmaması için olayları biraz daha zamana yaymaya çalışacağım.
Cidden, burada ilk ele alınması gereken şey kurgu. Tabii “kurgu” terimi biraz muğlak kalıyor, bu yüzden daha somut ifadeler kullanalım.
Öncelikle, hikâyede yer alacak karakterleri ve olayları tek tek yazmak gerek!
En azından bunu yapmalısınız. Bunu acı bir tecrübeyle öğrendim, zira zaman çizelgeleri ve ilişki tabloları ikinci planda kalıyor.
Neden mi böyle söylüyorum? Çünkü yazmanın sonlarına doğru durmadan “Ah, şu olayı eklemeyi unuttum!” veya “Ah, şu karakteri henüz dahil etmedim…” gibi ciddi hatalar yapıp durdum.
Dürüst olmak gerekirse, bu ciltte haddinden fazla karakter var. Bundan biraz pişmanlık duyuyorum ama yine de dobra dobra söyleyeceğim. Elimden bir şey gelmedi. Bu ciltte büyük bir festival anlatılıyor ve kimseyi çıkarmak kolay değildi.
Bu durum bana editörüm Bay I ile serinin başlarında—belki de 2. Cildi yazarken—yaptığım bir konuşmayı hatırlatıyor.
“Bu ciltte ilk defa ortaya çıkan çok fazla karakter tanıtmaman hoşuma gitti.”
“Öyle mi düşünüyorsunuz?”
“Evet. Okuyucular karakterleri hatırlayamazsa, kimin kim olduğunu anlamakta zorlanmaya başlarlar. O zaman da hikâyeye odaklanamazlar.”
“Anlıyorum…”
“Bunun yanında, hepsi için görsel tasarım hazırlamak da zor olabiliyor tabii.”
“Acaba bazılarını çıkarsam mı? Kurobe gibiler pek görünmüyor zaten. Belki Hakuro ile demirci karakterini birleştirebilirim?”
“Yok, şu an gayet iyi gidiyorsun. Slime’da çok fazla özgün karakter var, bu yüzden onları tuhaf şekillerde kırpman daha büyük bir sorun olur bence!”
İşte buna benzer bir konuşmaydı. Hafızama eskisi kadar güvenemiyorum, bu yüzden bazı bulanık kısımları kendimce tamamlamış olabilirim ama konuşmanın ana hatları böyleydi.
O zamanlar sadece, Ah, harika, demek ki kimseyi çıkarmak zorunda değilim, diye düşünmüştüm. Kurobe bugünkü varlığını Bay I’ya borçlu. Böylece, aldığım bu dokunulmazlık kartıyla yeni karakterler eklemek konusunda kendimi tutmayı bıraktım.
Ardından 7. Cildi yazarken bir gün kendisiyle iletişime geçtim…
“Şey, biraz konuşabilir miyiz acaba…”
“Tabii, ne oldu?”
“Hinata’nın hizmetine birkaç kişi daha vereceğim ama sorun olur mu?”
“… Kaç kişiden bahsediyoruz?”
“Şöyle ki, altı yüzbaşı, bir de yanlarına üç kişi falan planlıyorum.”
“Bana biraz fazla gibi geldi—”
“Şey, bir dakika durun. Biliyorsunuz Hinata iki farklı gruptan sorumlu, değil mi? Sizce de emrindeki hatırı sayılır sayıda kişiye isim vermemiz gerekmez mi?”
“Öyle söyleyince…”
“Ayrıca Luminus tarafını da güçlendirmek istiyorum, o yüzden oraya da birkaç ana karakter eklemeyi düşünüyordum!”
“Anladım! Pekala. O halde öyle yapalım!”
Böylece pek sevdiğim Luminus’a torpil geçtiğimi fark etmesine rağmen Bay I; Arnaud ve diğer paladinlerin yanı sıra Üç Savaş Bilgesini de eklememe ikna oldu.
Şimdi, 8. Cilt’ten 9. Cilt’e geçerken tüm bu karakterler yenileriyle harmanlanınca ortalık devasa bir kalabalığa dönüştü. Aklımdan geçen tek şey, Aman tanrım, tam bir kaos olacak, şeklindeydi. En başta herkesin adını bir kenara yazsaydım bu tür hatalardan kaçınabilirdim. Her geçen gün yeni bir şey öğreniyorum sanırım ve bu bilgiyi bundan sonraki çalışmalarımda kullanacağım.
Son kontrolü tamamlarken tüm bunları hatırladım ve sonra fark ettim ki:
Bir dakika, Üç Savaş Bilgesi hiç görünmüyor, değil mi?
Düşününce, Glenda Luminus’a kazık atıp Rozzoların yanına kapaklandı ama Saare ile Grigori bu esnada ne haltlar karıştırıyordu acaba? Hepinizin 9. Ciltte gördüğü gibi— Ah, dur bir dakika, göremediniz çünkü hiç ortaya çıkmadılar.
Neyse artık. Olur böyle şeyler. Yazarın bile neredeyse unuttuğu ve bu sefer görünmeyen karakterler gelecekte mutlaka geri dönecektir, o yüzden onların marifetlerini dört gözle bekleyin!

Sıradaki konuya geçersek, yaptığım bir hata hakkında herkese bir bilgilendirme yapmam gerekiyor.
Japonca baskıda İmparator Luminus, birinci tekil şahıs olarak kendisinden warawa diye bahsediyor; bu da (benim aklımda) oldukça resmi ve titiz bir soylu kadını yansıtıyordu. Fakat meğer Japoncada warawa, aslında kendini alçakgönüllü gösteren, tevazu belirten bir kişi zamiriymiş. Tamamen yanlış bir izlenime kapılmışım.
Aslında Luminus’un basılı roman versiyonunda ortaya çıktığı sırada bunu öğrenmiştim ama bu saatten sonra bir şeyleri değiştirmenin çok tuhaf kaçacağını düşündüm, bu yüzden hâlâ warawa ile devam ediyorum.
Web romanı versiyonunda bir keresinde Japonca yakubusoku terimini, aslında “bir görev için fazla nitelikli olmak” anlamına gelirken “bir görevin altından kalkamamak” manasında kullanmıştım ve birçok kişi bunun yanlış olduğunu belirtmişti. Dürüst olmak gerekirse bunu basılı versiyonda da öylece bırakabilmeyi çok isterdim. Terimi yanlış kullanmış olsam dahi okuyucuların ne demek istediğimi anlayacağını ummuştum. Gelgelelim basılı bir edebiyat eserinde kelimeleri kasten yanlış kullanmak, insanların ileride o kelimelerin doğru anlamlarını öğrenmelerine engel olabilir. Bir yazara ifade özgürlüğü tanınması gerektiğini düşünüyorum ama evet, kelimeleri doğru kullanmak ya da en azından yanlış kullanımın önüne geçmek de önemli.
Luminus meselesine gelirsek, onun için hiçbir değişiklik yapılmadı; bu yüzden burada açıkça belirtmek isterim:
Luminus’un kimseye karşı alçakgönüllü ya da hürmetkâr davranmak gibi bir niyeti kesinlikle yok!!
Siz yalnızca onun yaydığı o baskın havaya uygun bir şekilde, küstahça ve kibirle kendisine warawa dediğini düşünün yeter. Teşekkürler.

Artık son söz sayfalarımın sonuna gelmek üzereyim. Yine Bay I beni arayıp “Hey, altı sayfa son söz lütfen, tamam mı?” dedi. Vay canına. İlk taslakta zaten tonla metin vardı ve düzenlemeler yaptıkça bazı karakterlerin tasvirlerini daha da genişlettim—şimdi de bu son söz çıktı. Görünüşe bakılırsa Bay I, bu ciltlerin gittikçe kalınlaşmasına karşı direncini yine tamamen kaybetmiş durumda.
Şikâyet edemem, zira sayfaları kırpmamın istenmesinden katbekat iyidir. Pekâlâ, bu tam olarak doğru sayılmaz. Ama bir sonraki cildin nasıl olacağı konusunda biraz endişeliyim. Kurgu cidden hareketlenmeye başlayacak sanırım, bu yüzden…
Bizi bekleyen tüm bu olaylarla birlikte, hikâyeyi nasıl toparlayıp bir araya getireceğimi görmek beni heyecanlandırıyor. Bu ciltte tam olarak detaylandıramadığım labirentteki bir sahneden başlayarak bu sefer gerçekten kurguya odaklanmayı umuyorum.
Bir sonraki ciltte görüşmek üzere!
