O gün dünya, gerçek dehşetle bir kez daha yüzleşti. Fırtına Ejderhası Veldora yeniden doğmuştu.
Lonca’nın iblis krallarından gelen son bildiriyi duyurmasından kısa bir süre sonra bu durum, Batı Kutsal Kilisesi tarafından da resmen ilan edilmişti. On kişiden sekize inerek bir Octagram (Sekiz Yıldızlı Konsey) oluşturmuşlardı ve sırf bu bile dünya çapında bir kaos yaratmaya yetmişti. Çok geçmeden tüm ulusların kralları, dünya konjonktüründe günlerce sürüp gidecek, baş ağrıtıcı devasa değişimlerle karşı karşıya kaldı.
Batı Kutsal Kilisesi’nin bizzat kendisi de yakın tarihte eşi benzeri görülmemiş bir çalkantı yaşıyordu.
Hinata Sakaguchi’nin Rimuru ile olan mücadelesinden birkaç gün sonra, krallığının askeri seferine eşlik eden Başpiskopos Reyhiem ile irtibat kesilmişti. Kendisinin düzenli raporlar iletmesi gerekiyordu ve bu raporların gelmemesi, Tempest istilasında bir şeylerin ters gittiğine işaretti.
Durum kendisine iletildiğinde Hinata, Tempest’e bizzat gitmesi gerektiğine anında karar vermişti. Fakat tam o sırada, bunun yerine katedrali korumasına yönelik ilahi bir buyruk aldı. Bunun sebebi ise Fırtına Ejderhası Veldora’ydı. Böylece, Haçlı birliklerinin kısa süre içinde huzurunda toplanmasını beklemesine rağmen, dilediği anda harekete geçmesi engellenmiş oldu.
Bu durumun tam olarak en çok kime yaradığı ise tartışmaya değer bir konuydu. Hazırlıksız bir Hinata’nın Veldora’ya meydan okuması şüphesiz bir yenilgiyle sonuçlanırdı. Ancak ejderhanın varlığından haberdar olup Tempest’i istila etmek adına net bir strateji geliştirebilseydi, o ülke Rimuru henüz ortalarda yokken pekâlâ ele geçirilebilirdi.
Hinata’nın asıl hedefi Veldora değil Tempest’ti ve elinin altındaki güçlerle bu işin üstesinden kolaylıkla gelebilirdi. İnisiyatif onun elindeydi; tabii Veldora’nın sonraki hamlelerini ve Rimuru’nun bunlara vereceği tepkileri layığıyla hesaba katması şartıyla. Yine de ne olursa olsun, iki taraf da kendi adına en kötü senaryodan kaçınmayı başarmıştı.

Yatıştırıcı bir ışığa bürünmüş, ilahi bir bariyerle korunan kutsal bir metropoldü burası.
Bu bariyer uzun yıllar süren araştırmalara konu olmuş, diyardaki en yüksek koruma seviyesine ulaşana dek ayarlanıp mükemmelleştirilmişti. Dışarıdan gelebilecek tüm düşman istilalarını engellemiş, bu vazifeyi geride kalan bin yıl boyunca eksiksiz yerine getirmişti. Bir bakıma, içinde yaşayan herkesin dualarının somutlaşmış haliydi. Güneş ışığını dahi engelleyebiliyor, fanusun içindeki ışık seviyesini ihtiyaca göre otomatik olarak ayarlıyordu; gündüzleri daha parlak, geceleri ise daha loş. İçerideki sıcaklık yıl boyunca neredeyse sabit tutuluyor, bu sayede yazlar daha serin, kışlar daha ılık geçiyor; bölümlere ayrılmış tarım arazilerinde ise mevsimlik mahsuller neredeyse her an yetiştirilebiliyordu.
Sakinlerinin asla açlık kaygısı çekmediği bir ütopyaydı burası. Her çocuk belirli bir zorunlu eğitim alıyor, her yetişkine bir iş imkânı sağlanıyordu. Toplumu kusursuz bir uyuma ulaşmıştı; bu cennet, ona hükmeden asayiş ve düzen tarafından titizlikle denetleniyordu.
Burası Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun başkenti olan Kutsal Şehir Lune’ydi. Son Walpurgis’in ertesi günü Hinata, ana katedrale doğru uzanan yolda yürüyordu. Etraftaki hava hoş bir ılıklıktaydı; ortamın vakur havasıyla dengelenmişti. Burası bereketli bir diyardı. Kimse açlık çekmezdi; sokak kenarlarında tek bir dilenciye bile rastlanmazdı. Herkese uygun bir vazife verilmişti ve herkes bunu layığıyla yerine getiriyordu. Hepsi aynı çan sesleriyle uyanır, aynı saatte uyurlardı. Çalışanlardan eli daha yatkın olanlar, daha az becerikli olanlara yardım ederdi. Ve her şey kusursuz bir ahenk içinde yönetilerek, burada nefes alan her bir yurttaşın mutluluğu güvence altına alınıyordu.
Tanrıları adına bahşedilmiş, ideal ve eşitlikçi bir toplumdu; gözlerinin önüne serilen bu şehir ise o idealin tamamlanmış, ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Hinata yanından geçip giden insanların yüzlerini inceledi. Hepsinin yüzü gülüyor, her biri sakin ve dingin görünüyordu. Fakat onu huzursuz eden bir şey vardı.
Onun gözünde bu kutsal topraklar gerçekten de ideal şehirdi. Batı Ülkeleri’ni ve nihayetinde tüm dünyayı barış dolu, savaşlardan arınmış bir topluma dönüştürmek onun yüce hedefiydi. Güçlülerin hayatta kalmak için artık zayıfları ezmek zorunda kalmadığı bir diyarın özlemini çekiyordu. Ancak gerçekler fazlasıyla kasvetliydi. Englesia Krallığı ile Kutsal Lubelius İmparatorluğu birbirinden fersah fersah farklıydı. Bu durum her defasında Hinata’nın kendinden şüphe duymasına neden oluyordu. Englesia’nın özgürlüğü, Lubelius’un uyumu. Siyasi sistemlerinden temel ilkelerine kadar her açıdan birbiriyle taban tabana zıt görünen iki ulus.
Ve hiçbir şey bu farkı, her iki diyardaki çocukların bakışları kadar bariz kılamazdı. Katedralin bitişiğinde inşa edilmiş eğitim tesislerinin yakınından bazılarının sesini duyabiliyordu. Muhtemelen derse geç kalmış birkaç çocuk binaya doğru uzanan yolda koşuyor, hızlı olanlar geride kalanların kollarından çekiyordu. Gayet sıradan bir manzaraydı, kesinlikle endişelenecek bir durum yoktu. Ancak Hinata tablodaki tezadı görebiliyordu.
Englesia nasıldı peki? Orada gördüklerini anımsadı. Sabah zili çalmadan hemen önce okul kapısından içeri süzülen çocukların nasıl gülümsediğini gördüğü o sabahı hatırladı. Kapı kapanmadan önce aylaklık ederken yakalanan herkes, birazdan hocalarından fırça yiyecekti şüphesiz. Orada ise zamanında yetişenler, geride kalanlarla gururla sırıtarak dalga geçerdi. Peki ya Lubelius’taki gibi el ele koşmaya çalışsalardı ne olurdu? Cevap açıktı; hepsi geç kalır ve müdürün gazabına uğrardı. Karşılaştırma yapmak için bunun saçma bir kıstas olduğunun farkındaydı. Çocuklar birkaç dakika erken uyansalar tüm bunların önüne geçebilirlerdi zaten. Yine de bunu düşünmekten kendini alamıyordu.
Fark neredeydi? Hızlı olan çocuklar zorba mıydı? Hayır. Yavaş olanlara takılıyorlardı belki ama ortada bir üstünlük taslama havası yoktu. Geride kalanlar bile onlara mahcup bir gülümsemeyle karşılık verirdi. Müdürün o sert azarlarına rağmen hayatlarından keyif alıyor gibiydiler. Peki ya Lubelius’ta durum nasıldı? Derse koşan çocukların hepsinde aynı ifade vardı. Tıpkı yetişkinler gibi, o sakin, dingin tatmin gülümsemesi. Rekabete ya da kişisel ifadeye karşı tam bir kayıtsızlık; hepsi aynı yüz ifadesi.
Tamamen kontrol altındaki bir toplum mutluluk sağlayabilirdi belki ama özgürlük sağlayamazdı. Hepsi eşitti; kendilerine verilen görevleri yerine getiriyor, varlıklı olanlar yoksun olanlara bolca destek sağlıyordu. Bu diyarın insanları bu düzeni kusursuzca tamamlamıştı.
Hinata’nın hedefi de buydu; eşit, çatışmasız bir toplum yaratmak. Hiçbir çocuğun ebeveyni tarafından terk edilmediği, herkesin mutluluk içinde yaşamasına izin verildiği bir dünya. Bunun gerçekçi bir fikir değil, bir ideal olduğunu biliyordu Hinata. Fakat bundan tamamen vazgeçmeye hazır hissettiği her an, bizzat Lubelius fikri karşısına dikiliyordu. Rekabet çatışmayı doğururdu ve bu tamamen kontrol altındaki toplumda rekabete yer yoktu. Başka bir deyişle, Hinata’nın ideallerinin hayata geçirilmiş haliydi burası.
Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun siyasi sistemi komünizme oldukça yakındı. Devletin başı olan “tanrıları” sayesinde, toplumun tüm bireyleri arasında mutlak bir eşitlik tesis etmişlerdi. Bu tanrı, Kutsal İmparator’u temsil eden kurum olan Papalık’tı.
Komünizmin en büyük zayıflığı, herkesin üzerinde bir yönetici sınıfın bulunmasının kaçınılmaz oluşuydu. Hükümet eşitlik naraları atmak zorunda kalırken, pratikte bir hiyerarşiyi sürdürmek durumundaydı. Eğer yozlaşma üst tabakayı çürütmeye başlarsa, halkın bunu düzeltmesi neredeyse imkânsızdı. Bu da malların adaletsiz dağıtımına yol açar, uçurumu daha da derinleştirirdi.
Lubelius’un bu soruna bulduğu çözüm ise ilahiyattı. Papalık en başından beri tanımı gereği üstün bir varlık olduğundan, halk arasındaki eşitsizlik teorik olarak bir sorun teşkil etmeyecekti. Yöneticiler elbette diğer devletlerle diplomasi gibi meseleleri yürütüyordu; fakat tanrılarının nezdinde herkes eşitti. Bir aldatmacaydı bu, evet; fakat Kutsal İmparatorluk için bin yıllık tarih boyunca hakikat vazifesi görmüş bir aldatmaca. Daha öncekilerin hiçbirinin başaramadığı eşsiz bir ideal vazifesi görmüştü ve bunun da geçerli bir sebebi vardı…
Bütün bunlara hükmeden tanrı Luminus, aslında İblis Kralı Luminus Valentine idi.
Luminus Valentine; mutlak hükümdar, kanlı canlı bir iblis kralı, Kabuslar Kraliçesi ve gecenin hâkimi… Üstelik Hinata’nın bugüne dek yenildiği yegâne hasım.

Mutlak bir hükümdarın gözünde, bütün insanların değeri eşitti. Luminus için bu bütünüyle yönetilen toplum anlayışı, bir çiftçinin çiftlik hayvanlarına bakmasından farksızdı. Fakat bu ütopik düzenin kusursuzca işlemesinin asıl sebebi de tam olarak buydu.
Birer vampir olan Luminus ve tebaası, insanların etleriyle beslenmek için onları parçalara ayırmıyordu. Tek ihtiyaçları, içindeki yaşam gücüyle varlıklarını sürdürebilecekleri azıcık bir kandı. Vampirin rütbesi ne kadar yüksekse, sürdürdüğü ebedi hayatta ihtiyaç duyduğu kan miktarı da o kadar azalıyordu.
Kurban ne kadar mutluysa, kanının da o kadar tatlı olduğu söylenirdi. Diğer uluslarla kıyaslandığında, buradaki insanların hali fazlasıyla yerindeydi. Bir kurbanın bir kerede çok fazla yaşam gücü kaybetmesi bir sorun teşkil ederdi elbette; ancak Luminus bunu kesin kurallarla yasaklamıştı. Böylece, en tepelerindeki Luminus’un iradesine karşı gelme şansı olmayan alt kademe vampirler sayesinde ülkede düzen eksiksizce korunuyordu. Her şey, Batı Ülkeleri’nin asla başaramayacağı kadar eşitti.
Hinata’yı Kilise’ye katıldığında adaleti şiar edinmeye ve Luminizm’in vadettiği bu eşitliğe inanmaya iten şey de buydu. Artık onun temel öğretilerinin mutlaklığına inanan en hararetli misyonerlerinden biriydi. İnsanlara eşit kurtuluş bahşetmekle görevli bir kutsal şövalye olarak, attığı her adımda adaletin hüküm sürmesini istiyordu.
Hocası Shizue Izawa ona kıyasla fazla gevşek kalıyordu; memleketlisi olan çocuk, Yuuki Kagurazaka’nın kurduğu yapı ise ciddiye alınamayacak kadar hayalperest bir düştü. Yalnızca sorunlar ortaya çıktıkça müdahale ediyor, hiçbir gerçek önleyici tedbir sunamıyordu. Kendini geliştirmeye çabalamak takdire şayan bir gayretti ve Özgür Birlik’in dayanışmacı yaklaşımını takdir ediyordu. Ancak iş karşılığı ücret mantığına dayandığı düşünüldüğünde, onların nezdinde eşitlik nafile bir çabadan ibaretti.
Bu yüzden Hinata, hocasının kanatları altından ayrıldı. Shizue, Hinata’ya yolunu kaybedecek olursa kendisine güvenebileceğini söylemişti; fakat böyle bir şey asla yaşanmayacaktı. Bu, ona fazlasıyla bel bağlamak demek olurdu. Shizue’ye bağımlı kalmaya devam ederse bunun kendisini mahvedeceğini içten içe seziyordu.
………
……
…
Bu dünyada sırtını dayayabileceği tek şey kendi gücüydü. Bu yüzden Hinata, kimsenin hayal bile edemeyeceği türden bir gücün peşine düştü.
Bir şey daha kaybetme korkusuyla, yanında değerli bir şey taşımaktan içgüdüsel olarak kaçınıyordu. İnsanlarla muhatap olmuyor; tek arzusunu güç oluşturuyordu. Batı Kutsal Kilisesi’ne katıldıktan yalnızca bir yıl sonra kutsal şövalye, iki yıldan kısa bir süre sonra ise birlik komutanı olmuş; tarihin en güçlü Kutsal Şövalye Lejyonu olarak övülen birliği kendi elleriyle inşa etmişti.
Fakat Kilise kademelerinde yükseldikçe, gerçek yüzünü daha net görmeye başladı. Ve sonunda Luminizm’in özünde yatan gerçeği keşfetti. Kutsal İmparator Lubelius, aslında Louis adında bir vampirdi. Daha da şoke edici olanıysa, bu Louis’nin bizzat İblis Kralı Roy Valentine’ın ikiz ağabeyi olmasıydı. Gücünü korumak uğruna bir iblis kralıyla iş birliği yapmak… Kendi halkını böylesine hiçe sayan, bundan daha kepaze bir şey olamazdı.
Bunu öğrenmek Hinata’yı öyle bir öfkelendirdi ki, hem Roy’u hem de Louis’yi ortadan kaldırmak için tek başına Kutsal İç Kısım’a daldı. Patlak veren savaşın ardından aldığı ölümcül yaralarla oracıkta boylu boyunca uzanıp ecelini beklemekten başka çaresi kalmamıştı. İşte, o zavallı adalet duygusu ve cılız gücüyle oracıkta yatıyordu; tek bir canı bile kurtarmaya gücü yetmemişti. Herkesi kurtaramayacağın için kimi kurtaracağını seçme “merhameti”… Gözüne ne kadar gülünç, ne kadar anlamsız geliyordu.
Heh… Heh-heh-heh… Buraya kadarmış. Zayıflar, zayıf olarak ölmeye mahkûmdur zaten. Ama en azından dünyayı bir beladan kurtardım…
Yine de… Hinata yanlış bir karar vermediğine inanıyordu. Bu dünyadaki kötülüğü biraz olsun azaltmıştı; utanacağı hiçbir şey yoktu. Yalnızca bu bile içine su serpmeye yetiyordu.
Gözleri kararırken Hinata hafif ayak sesleri duydu. Zihninin kendisine oynadığı bir oyun olduğunu sandı fakat ardından duru, pırıl pırıl bir ses kulaklarını okşadı.
“Kendi yatak odamdan bile duyuluyordu bu gürültü. Ne yapıyorsunuz siz böyle?”
Karşısında gümüş saçlı, göz alıcı güzellikte genç bir kız duruyordu. Biri mavi, diğeri kırmızı heterokromik gözleri tekinsizce parıldıyor; yerde yatan Hinata ile diğerlerine buz gibi bakışlarla tepeden bakıyordu. Çevresinde dalgalanan aura bambaşka bir boyuttaydı; az önce ölümüne dövüştüğü Louis ve Roy’u onun yanında adeta birer çocuk gibi bırakıyordu.
…?!
Ölümle burun buruna gelen Hinata, onun bu mevcudiyeti ve insan aklının sınırlarını aşan güzelliği karşısında dona kalmıştı. Kendisine fersah fersah uzak, duru ve saydam bir mevcudiyet.
Asil bir vakar taşıyor, başkalarına hükmetmeye alışkın birinin aurasını yayıyordu. İyilik ve kötülük kavramları, onun huzurunda birer teferruattan ibaret kalıyordu. Ve sanki bunu kanıtlarcasına:
“Siz ikiniz, beni ardınızda bırakıp öylece ölebileceğinizi mi sanıyorsunuz?”
Ondan yayılan kudret dalgaları, Hinata’nın vurduğundan emin olduğu ölümcül darbelere rağmen İblis Kralı Roy ile İmparator Louis’yi diriltiverdi. Hinata’nın aklının ermediği, akılalmaz bir güçtü bu.
Bitti… Yaptığım her şey boşa gitti…
Yaşam alevi sönmeye yüz tutarken yüreği umutsuzlukla doldu—
“Ve sen de insan. Aklındaki o gururla öylece ölüp gitmene izin verilmeyecek. Adalet nedir ki? Adalet, kötülüğü ezmekten ibaret değildir. Kötülük yapıp yapmadığıma karar verecek cüreti nereden buluyorsun? Her türlü hür iradeyi tatmin edebilecek bir adalet yoktur. Aksini yapabileceğini düşünmek kibirden başka bir şey değildir. Haksız mıyım?”
Sözler Hinata’nın kulaklarında yankılanırken üzerine çöken ılık bir ışık hayatını kurtardı. Yaraları mucizevi bir şekilde yok olurken genç kız konuştu:
“Sana bir hafta. En yakın sırdaşlarımı yenebilecek kadar güçlüysen, Yedi Gün İmtihanı’nın da üstesinden gelebilirsin pekâlâ.” “Ancak o zaman seninle ciddi bir şekilde yüzleşmeye tenezzül ederim.”
İmtihana girdi. Eğitim gördüğü kişilerin güçlerini Gasbederek insanüstü bir kuvvete ulaştı ve imtihanı tamamladı.
Ve ardından, hayatını ortaya koyarak giriştiği bu mücadelede… O genç kıza, Luminus Valentine’a yenilip ona boyun eğdi.

………
……
…
Fakat bu mağlubiyete rağmen kılıç kırılmayı reddetmişti. Aksine, daha esnek, daha güçlü bir hâl aldı; ve böylece Hinata kutsal bir kılıç, ilahiyatın sağ kolu ve her türlü musibetin katili olarak yeniden doğdu.
Hinata için tek önemli olan Luminus’un mevcudiyetiydi. Luminus adil ve eşit bir toplumun anahtarıydı ve onu kaybetmek, tüm düzenin yerle bir olması demek olurdu. Bir ütopyayı ayakta tutmak sürekli bir çaba ve kararlılık gerektiriyordu; bu yolda Hinata da iki ucu keskin bir kılıç misaliydi. Eğer Luminus günün birinde insanlığın düşmanı olursa, Hinata onu bizzat kendi kılıcıyla katletmek zorunda kalacaktı. İmkânsız görünse de bunu yapmaya kararlıydı. İşte bu yüzden bugün dahi kendini sınamaya devam ediyordu.

Çok geçmeden Hinata varış noktasına ulaştı. Orada onu bekleyen kişi, artık kader birliği yaptığı Kutsal İmparator Louis idi. Hinata için inanılmaz bir haberi vardı.
“Kardeşim dün gece öldü.”
Dün gece.
O gece Hinata, katedraldeki kimliği belirsiz bir davetsiz misafiri kovalamıştı. Normalde başka biriyle buluşması gerekiyordu fakat Luminus’tan gelen yazılı emir yüzünden her şeyi iptal etmek zorunda kalınca planlarını değiştirmişti. Neyse ki bu sayede, kutsal toprakları başka birinin kanıyla kirletmeden geceyi noktalaması mümkün olmuştu. Ya da o öyle sanıyordu.
“Şaka yapıyorsun, değil mi? Roy bir iblis kralı. Walpurgis Konseyi’ndeydi.”
“Doğruyu söylüyorum, Hinata. Roy, Leydi Luminus’tan daha erken döndü ve kaçmasına izin verdiğin davetsiz misafir ilk olarak onunla karşılaştı.”
“Olamaz. O davetsiz misafir beni gördüğü an kaçtı. Öyle hızlıydı ki peşine düşemedim ama…”
“Doğru, muhtemelen bunun sadece bir dikkat dağıtma taktiği olduğunu düşündün. Leydi Luminus seni davetsiz misafirleri öldürmekle değil, kutsal toprakları savunmakla görevlendirmişti. Bu bizim İmparatorluk Muhafızları’nın göreviydi; gerçi ne kadar işe yaramaz olduklarını az önce kanıtlamış oldular.”
“Başşövalyesi olduğum muhafızlar. Peki ya Roy’un o seviyedeki biri tarafından öldürülmesi? Şimdi hangisi işe yaramaz oldu?”
Kutsal İmparator’un—Roy’un ağabeyinin—tam karşısında cüretkâr bir tavırla güldü.
Gerçek iblis kralı Luminus Valentine idi; ikiz kardeşler Louis ve Roy ise onun en yakın sırdaşlarıydı. Louis, Kutsal İmparator sıfatıyla dış dünyayı idare ederken Roy ise perde arkasında iblis kralı olarak hüküm sürüyordu. Luminus ise bir tanrı olarak her şeyin üzerinde hükümranlık kuruyordu.
Ulaşmak istedikleri dünya buydu. Luminus’un kendini Kutsal İç Kısım’a kapatıp asla halkın önüne çıkmayarak içe dönük bir yönetim politikasını tercih etmesinin sebebi de buydu.
Onun iblis kralı vekili olarak görev yapan Roy, diğer dokuzuyla aynı masaya oturabilecek kadar fazlasıyla güçlüydü. Sırf bir vampir olarak doğması bile onu rütbe bazında B derecesine denk kılıyordu. Kas gücü, dayanıklılığı, tepki hızı ve diğer her şeyi bir insanın ulaşabileceğinin katbekat üzerindeydi; ırkı ona Çelik Kuvvet, Kendi Kendini Yenileme, Gölge Hareketi, Felç, Cazibe, Baskı, Dönüşüm ve daha pek çok mükemmel yetenek bahşetmişti. Dünyada vampirlerin sayısı azdı fakat sözde üst düzey büyü doğumluların arasında bile dövüş kabiliyeti bakımından fersah fersah öndeydiler.
Louis ve Roy, kadim zamanlardan beri liderleri Luminus’un hizmetinde olan kıdemli soylulardı. Güçlerinin muazzam olduğunu söylemeye bile gerek yoktu ve Hinata da bunun gayet farkındaydı. Vaktiyle ikisiyle de dövüşmüş biri olarak zerre şüphesi yoktu. Bu tek bir anlama geliyordu: Dün geceki davetsiz misafir her kimse, akılalmaz derecede güçlü olmalıydı.
“… Ama pek de bir önemi yok, değil mi?” diye fısıldadı Hinata. “Leydi Luminus güvende olduğu sürece. Gerçi onun için endişelenmeye gerek olduğu da yok ya…”
Hinata bile İblis Kralı Luminus’un gücünün derinliklerini tam olarak kestiremiyordu. Hayal gücünün ötesinde, hem ulaşılması gereken ideal bir hedef hem de gelecekteki potansiyel bir rakip vazifesi gören yüce bir varlıktı. Hinata’nın onun için endişelenmeye kalkışması bile hadsizlik olurdu.
Roy ise sokaktaki bir çakıl taşı kadar bile değerli değildi. Louis’nin kalbini kırmak istemezdi ama Roy’un öldürülüp öldürülmediği pek de umurunda değildi. Zayıftı, öldü ve hepsi bu kadardı. Hinata’ya göre bu tamamen kendi hatasıydı.
“Önemi var. İnsanların Luminizm’e bağlı kalmasını sağlamak için bir tehdit unsuru olarak Roy’un şiddet eğilimini sergilemesine izin veriyorduk. Onun ölümüyle birlikte halkın inancımıza olan bağlılığının zayıflama ihtimali doğdu. Kötücül ejderha Veldora yeniden canlandı; üstelik buna rağmen Jura Ormanı hâlâ istikrarını koruyor.”
“Haklısın…”
Hinata bunun sebebini tahmin edebiliyordu. Parmaklarının arasından kaçırdığı o balçıktı. Bunun hiçbir mazereti yoktu. Tamamen kendi hatasıydı ve bunun farkında olan kendisinden başka kimse yoktu. Dün geceki davetsiz misafiri bırakmak kendi tercihiydi; fakat o balçığı, Rimuru’yu bu dünyadan ebediyen silmek istiyordu. İster istemez onu takdir etmekten kendini alamadı.
Oradan kaçmayı başardığına inanmak bile güç. Tedbirli biri olduğunu biliyordum Rimuru ama böylesi hayal bile edebileceğim bir şey değildi…
“… Ejderha hakkında bir şey diyemem ama sanırım ormanın istikrarını koruması, elimden kaçırdığım o balçık, Rimuru sayesindedir.”
“Hımm. Kendi çapımda biraz araştırma yaptım ve Falmuth Krallığı’nın kuvvetlerinin tamamen yok edildiği doğrulandı. Veldora’nın dirilişinden önceki zamanı hesaplarsak, bu kesinlikle o Rimuru’nun işi olmalı. Senin için dişli bir hasımmış, değil mi?”
“Sanırım onu o Kutsal Bariyer’in içine hapsettiğim an, onu alt etmek için sahip olduğum en iyi fırsattı.”
“Senin dünyandan geldiğini iddia ettikten sonra ona biraz müsamaha göstermiş olmayasın sakın?”
“Tabii ki hayır. Leydi Luminus’un hedefleri o balçığınkilerle uyuşmuyor. Nereden geldiğini biliyorum ve onu kendi haline bırakmak planlarımızı altüst etmekten başka bir işe yaramaz. Bu yüzden söylediklerine kulak asmayıp kasabasını yerle bir etmeye çalıştım…”
“Demek melekler çok geçmeden harekete geçecek.”
“Geçecekler. Şimdilik güvendeler ama kasabayı bu hızla geliştirmeye devam ederlerse kesinlikle harekete geçecekler.”
“Bu can sıkıcı olur. Henüz onlara karşı hazır değiliz. Bir sonraki Tenma Savaşı’ndaki zaferimizin mutlak olmasını garantilemek isterim.”
“Biliyorum. O melekleri paramparça etmemiz gerek, bu yüzden de takvimi öne çekme lüksümüz yok.”
Louis başıyla onayladı.
Dünyadaki şehirler belirli bir seviyenin üzerinde geliştiğinde melekler saldırıya geçerdi. Sebebini kimse bilmese de eylemleri belirgin ve tanıdık bir düzeni takip ediyordu. Bu gerçekleştiğinde sayısız masum can verirdi; Hinata da onlarla savaşmak için kuvvetlerini genişletmiş ve onları tamamen denklem dışı bırakacak bir yöntem geliştirmişti. Luminizm inancını yayması da insanların birlikte hareket etmesini sağlamanın, aralarındaki ahenkli iş birliğini somut bir güce dönüştürmenin bir yoluydu. Bunun, tanrısı olan Luminus’un iradesine uymanın en iyi yolu olduğuna inanıyordu.
Rimuru’nun sergilediği tutum buna engel oluyordu; üstelik artık Rimuru’nun Shizue Izawa’nın ölümüne sebep olduğunu bildiğinden, onunla şahsi bir meselesi de vardı. Ona en ufak bir müsamaha göstermesi için hiçbir neden yoktu. Yanında ise zeki, mantıklı ve insanları anlayan canavarları vardı. Onları bu işe dahil etmek içini biraz acıtsa da Luminus onları düşman ilan etmişti ve onun iradesi kanundu.
Tenma Savaşı’ndaki zafer mutlak önceliğe sahipti ve bunu elde etmek için Hinata gerekeni yapmaktan asla çekinmezdi. Soğuktu, pragmatikti ve her şeyin ötesinde bir rasyonalistti.
“Ama belki de başarısızlığın nihayetinde iyi bir sonuca vesile olur.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Batı Ülkeleri, Jura Ormanı’ndaki tehditle başa çıkmak için muhtemelen birlik olacaktır. Roy da gittiğine göre, insan ırkını etrafında birleştirmek için bundan daha iyi bir düşman mı var?”
“… Öyle mi dersin? İşlerin o kadar kolay yürüyeceğinden şüpheliyim.”
Fakat yine de haklı olabilir miydi? Belki de diye düşündü Hinata, sonuçta iyi bir şey olmuştu. İstedikleri şey istikrarlı bir Jura Ormanı’ydı ve şayet insanlıkla yan yana yaşamayı amaçlıyorlarsa bu çok daha iyiydi. Fakat Rimuru gerçekten Falmuth ordusunu katlettiyse, kesinlikle görmezden gelemeyecekleri bir tehditti.
Yine de…
“Bana istihbaratı getiren Doğulu tüccarları biliyorsun. Dün gece de buluşmayı planlıyorduk. Leydi Luminus’un emri olmasaydı şu an burada bulunamazdım.”
“Öyle mi? Epey iyi bir zamanlama olmuş o zaman.”
“Neredeyse fazla iyi, değil mi? O tüccarlar beni kullanmaya çalışıyordu. Bahane üretmek gibi olmasın ama iyi düşünürsen, belki de Rimuru’yu hayatta ve yerinde tutmak doğru cevaptı.”
Lakin sivrilen çivi daima çekiçle ezilirdi. Falmuth istilasından sağ çıkmış olabilirlerdi fakat dirilen Fırtına Ejderhası‘nın çok geçmeden Rimuru’ya saldırması kaçınılmazdı. Üstelik Rimuru anlaşılan kendine bir İblis Kralı diyordu; bu da diğer onunun öfkesini çekmiş ve ona dün geceki Walpurgis’e bir bilet kazandırmıştı.
“Ben de öyle tahmin ediyorum. Tam anlamıyla hazır olana dek o toprakları Doğu’ya karşı bir siper olarak kullanmayı tercih ederim… Tabii Rimuru’nun Walpurgis Meclisi’nden sağ çıktığını varsayarsak.”
“Doğru. Sence oradan sağ çıkabilmiş midir?”
“Leydi Luminus yakında döner. O zaman öğreniriz.”
“Ona Roy’un ölümünü haber vermek zorunda olmak insanın içini karartıyor.”
“Keyfi epey kaçacaktır, eminim.”
“Ona karşı benim hiç olmadığım kadar nazikti…”
“Mmm. Sanırım ben de pek nazik biri sayılmam. Öz kardeşim öldü ama buna dair en ufak bir üzüntü bile hissetmiyorum.”
Hinata, Louis’ye karşı sadece omuz silkmekle yetindi. Konuşmayı kesip Luminus’u beklemeye koyuldular. Çok geçmeden bir ulak çıkageldi.
“Geri çekilin! Leydi Luminus döndü!”
Katedral bir anda arı kovanı gibi hareketlendi; çok geçmeden Hinata ile Louis, gerçekleşeceğini asla tahmin etmedikleri bir konuşmayla yüzleşmek üzereydiler.

Şimdi, Lubelius Kutsal İmparatorluğu’nun merkezinde yükselen kutsal bir dağ olan İç Manastır’daydılar. Kutsal Kilise’nin karargâhı dağın eteklerindeydi; arazisinde dosdoğru ilerlediğinizde, dağın girişine bağlanan katedrali barındıran Kutsal Mabet karşınıza çıkardı. Onun ötesindeki patikadan yukarı çıkıldığında ise İç Manastır heybetle yükseliyordu.
Burası Kutsal İmparator’un resmi odalarından bile daha kutsal, tüm Lubelius’un en dokunulmaz ve yasak yeriydi.
Orada istirahat eden İblis Kralı Valentine—daha doğrusu Luminus—oldukça öfkeli bir hâlde önceki gecenin olaylarını anlatıyordu.
“İşte her şey bundan ibaret. O sinir bozucu ejderha eline geçen her fırsatta ayağıma dolanmaktan geri durmuyor!”
Hinata’nın Roy’un ölümünü ilk bildirişi de öfkesini katmerlemekten başka bir işe yaramamıştı. “Ne kadar da aptal bir çocuk,” diye mırıldanmıştı karşılık olarak; her zamanki gibi mağrur ve asil bir tavırla İç Manastır’a adım atarken zerre duygu kırıntısı göstermemişti. Walpurgis Meclisi’ni anlatırken yeterince serinkanlı görünüyordu fakat konu Veldora’nın onun gerçek kimliğini ifşa ettiği ana gelince, o kusursuz hatlara sahip güzel yüzü öfkeden kızıla kesti. İçinde biriken tüm duyguları dışa vururken, karşısındakiler üzerinde ezici bir baskı kuruyordu.
“Hem Roy’a da baksana! Gözümün önünde olduğu müddetçe onu diriltebilirdim ama yooook…”
“Kardeşim gayet huzurlu, Leydi Luminus. Önemli olan tek şey de bu—”
“Sessizlik! Sanki Roy’u kendi ellerimle ölüme yollamışım gibi konuşuyorsun!”
“Hayır leydim. Sizin beklentilerinizi karşılayamamak kardeşim Roy’un kendi kusurudur.”
“Ama…”
Ortada bir etken varsa, o da sadece talihsizlikti. Manastır’daki herkes bunun onların suçu olmadığını biliyordu.
“Özür dilerim,” dedi Hinata. “O davetsiz misafiri elimden kaçırdım ve Roy da…”
“Öyle olsun bakalım,” diye yanıtladı Luminus; yüzü gerilmiş, Hinata ve Louis’ye bakıyordu. “Sen sadece emirlerime uydun. Suçlanması gereken kişi benim. Fakat şu an onun yasını tutacak vaktimiz yok. Ejderha dirildi ve karşımızda Rimuru adında yeni bir İblis Kralı var. İnkâr edilemez gerçek bu ve bununla nasıl başa çıkacağımıza karar vermeliyiz.”
“Emredersiniz, leydim.”
“Anlaşıldı.”
Hinata ve Louis başlarıyla onayladılar. Bu soru, Kutsal İmparatorluk’un gelecekte izleyeceği tüm rotayı belirleyecekti.
“Sizin adınıza Veldora’yı alt etmek isterim,” diye teklif etti Hinata.
“Hinata,” diye soğuk bir sesle yanıt verdi Luminus. “Güçlendin, evet, benimle savaştığın zamankinden çok daha güçlüsün. Yedi Gün Ruhbanları’nı çoktan aştın ve benim seviyeme ulaşma yolundasın. Fakat İblis Kralı Rimuru’yu yenebilsen dahi, Veldora’yı asla alt edemezsin.”
“Haklı, Hinata. O ejderha böylesine korkutucu bir varlıktır. Gerçek bir Felaket.”
O ejderhanın geçmişteki gazaplarına bizzat tanıklık etmiş olan Louis, tereddütsüz Luminus’a katıldı.
“O kadar güçlü mü? Ama onu Kahraman mühürlememiş miydi?”
Bir insan bunu vaktiyle başardıysa, Hinata’nın mantığına göre tekrar da başarılabilirdi. Luminus ve Louis bu fikri anında bir kenara itti.
“Bak, Hinata. O ejderha kendi başına doğanın ta kendisi olan bir enerjidir. Kuduran bir fırtınayı dindirmek için büyü kullanabilirsin, evet; ancak o ejderhanın kendi özgür iradesi var. Kılıçla kesilemez, büyüden de etkilenmez. Öfkeye kapıldığında yaratacağı şok dalgaları yeryüzünü yerle bir eder, hem de bizim o cılız büyülerimizden katbekat beter bir şekilde.”
Bu düşünce Luminus’un sahiden canını sıkmış gibiydi. Kötü bir anıyı yeni hatırlamış gibi yüzü solan Louis de başıyla onayladı.
“Gerçekten bir kâbustu,” dedi. “Ah, o dillere destan güzellikteki Gece Gülü Kalesi’nin tanınmaz bir kül yığınına dönüşü…”
“Bana onu hatırlatma, Louis. O kale, vampir irfanının ve ilminin zirvesiydi; şimdiyse yalnızca anılarımızda yaşıyor. Artık sahip olamayacağımız şeyin hasretini çekmenin lüzumu yok.”
“Oldukça doğru.”
Bu konuşma Hinata’ya Veldora’nın ne kadar tehlikeli olduğunu açıkça göstermişti. Yine de… gerekirse, diye kendi kendine sessizce yemin etti, onu öldüreceğim.
Sonra başka bir şeyin daha farkına vardı. İç Manastır’ın bu kutsal dağın tepesinde bulunmasının asıl sebebi… Olası bir Veldora saldırısına hazırlıklı olmak içindi, değil mi? Böylece gökleri sürekli gözleyebilecek ve o daha varmadan onu durdurabilecekti. Kutsal İmparatorluk’un ana şehri Gece Bahçesi de aynı nedenden ötürü tamamen yerin altına kurulmuştu; ejderha istilalarını önlemek ve bir çatışma anında can kayıplarını en aza indirmek için. Luminus, Fırtına Ejderhası’na karşı işte bu denli temkinliydi.
“Hinata, lütfen kendine hâkim ol. Seni de kaybetmek istemiyorum.”
Ve Luminus bunu bu kadar kesin bir dille belirtince, Hinata’nın başını sallayarak onaylamaktan başka çaresi kalmamıştı.
Şimdi ise Rimuru ile olan o karşılaşmayı eline yüzüne bulaştırmış olması boğazına bir dikiş iğnesi gibi batıyordu. Onu bir canavar olarak yaftalamak ve konuşma girişimlerini duymazdan gelmek, ikisi de hataydı. İnancının ona öğrettikleri açısından değil—en azından öyle düşünmek istiyordu—yine de hareketleri doğrudan bu mevcut duruma yol açmıştı. Doğulu tüccarların istediği şey buysa, Hinata bu tuzağa balıklama atlamıştı.
Ne kadar da mide bulandırıcı. Tam olarak nasıl tepki vereceğimi çok iyi bildikleri hâlde bana o istihbaratı vermek… Yoksa onların da kendilerine ait bir muhbiri mi vardı?
İnanması güç olsa da Kilise’den birilerinin o tüccarlarla iş birliği yaptığını tahmin edebiliyordu Hinata. Meleklere yönelik tüm hazırlıklarını çoktan öğrenmiş olabilirlerdi; belki de sırf onların yerine işini bitirsin diye onu Rimuru’nun üzerine salmışlardı. Kilise içindeki bir köstebek hesaba katılması gereken bir ihtimaldi—ancak şimdilik bu düşünceyi askıya alıp demlenmeye bırakmak gerekiyordu. Başa çıkılması gereken başka sorunlar vardı.
“Pekâlâ. Fakat… artık bir İblis Kralı olduğuna göre Rimuru hakkında ne yapacağız?”
“Onu kendi hâline bırakmaktan başka seçeneğimiz yok. Neyse ki Kilise onu henüz ilahi bir düşman ilan etmiş değil.”
“Öyle ama…”
“Bir sorun mu var?”
“… Var. Canavarların inşa ettiği şehir ve anayolların, meleklerin daha erken istilaya geçmesine yol açmasından endişeleniyorum.”
“Ah doğru, bir de o mesele vardı. O küçük böceklerin etrafta uçuşması yeterince sinir bozucu olsa da İblis Kralı Rimuru ve Fırtına Ejderhası Veldora’yı düşman edinmek çok daha beter olurdu. Fakat bizim yerimize daha çok dikkat çekerlerse, meleklerin asıl hedefi hâline gelirler diye tahmin ediyorum. Her iki durumda da şu an bunu düşünmenin pek bir anlamı yok.”
Luminus için melekler neredeyse önemsiz birer teferruattı. Hinata bunu anlayarak onu onayladığını belirtti.
Bunun da ötesinde, başka bir sorun daha vardı:
“Ayrıca kurdukları şehrin bir gerçeği daha var… Luminizm’in temel dogmalarından biri olan ‘canavarlar insanlığın ortak düşmanıdır’ anlayışını tamamen yerle bir ediyor.”
Bu tespit Luminus’un bariz bir şekilde yüzünü ekşitmesine neden oldu. Bir an bunu enine boyuna düşündü. Bu artık kolayca bastırılabilecek bir tehdit değildi; ancak dini dogmalarının bu şekilde dişsizleştirilmesine göz yumarlarsa geçerliliklerini ve kitleler üzerindeki etkilerini kaybederlerdi. Son bin yıldır inşa ettikleri inanç yok olup giderdi ve buna asla izin verilemezdi.
“Belki de,” diye öneride bulundu Louis, “bizim için kullanışlı bir suç ortağı görevi görebilir mi? Kötü bir İblis Kralı olarak?”
Tıpkı Roy’un İblis Kralı rolünü üstlenmesi gibi, Rimuru’nun da bir propaganda günah keçisi olarak kullanılması fikrini daha önce Hinata ile paylaşmıştı. Fakat Hinata’nın tahmin ettiği gibi, Luminus buna pek sıcak bakmadı.
“Bu imkânsız. Rimuru denen bu yeni İblis Kralı… Kendi küçük ulusunda gönlünce yaşayıp eğlenmek istiyor sadece. Hepsi bu. Yüzümüze baka baka insanlara istedikleri tüm korumayı sağlayacağını ilan ediyor. Çünkü onların yardımına ihtiyacı var. Bunu bizzat kendisi söyledi. ‘Buna engel olan kim olursa olsun; ister bir insan, ister bir İblis Kralı, isterse Kutsal Kilise olsun, benim düşmanımdır.’ ”
Çaresiz bir iç çekti.
“Sürekli insan ırkıyla içli dışlı olmasaydı Louis, bu harika bir fikir olurdu,” dedi hayal kırıklığıyla.
Ve Hinata, Rimuru’nun yalan söylemediğini kesin olarak anladı. Gerçekten de başka bir dünyadan aktarılan biriydi. Ne var ki bunun üzerine hareket etmek için artık çok geçti.
Başkalarını dinlememe huyunun körüklediği yanlış varsayımlarla hareket ettiğinin gayet farkındaydı. Kötü bir alışkanlıktı ve fena hâlde elinde patlamıştı. En azından Tanrı Luminus ile İblis Kralı Valentine’ın aynı kişi olduğunu henüz kimse bilmiyor gibiydi. En kötü ihtimalle sadece kendi canından olurdu.
“O hâlde şimdilik elimizden gelen tek şey bekleyip görmek.”
“Haklısın. Her zamanki duruşumuzu koruyalım yeter. Fevri hareketler yok. Ne kadar çok bahane üretirsek, işin içinden o kadar çıkılmaz bir hâl alabilir. Bizim tek sorumluluğumuz dünyadaki müminlerimize gerçeği aktarmak; Fırtına Ejderhası Veldora geri döndü.”
“Pekâlâ, Rimuru ne olacak?”
Hinata kara kara düşünürken, Luminus ve Louis gelecekteki politikalarını çoktan belirliyorlardı.
“Evet… Şey, Rimuru siyasi alışverişe açık bir lider gibi görünüyor. Batı Ülkeleri’ni kolaylıkla yanıltabiliriz. Bu senin için uygun mu, Hinata?”
Bir soruydu ancak Luminus bunu çoktan kararlaştırılmış bir politika olarak dile getirmişti.
“… Uygun.”
“Sana karşı kin besler mi dersin?”
“… Biraz. Onu öldürmeye çalıştım sonuçta.”
“Ah doğru, çalışmıştın. Fakat Rimuru, bunu bizimle düşman olacak raddeye getirecek kadar aptal biri değil.”
Rimuru’nun onun gerçek yüzünü bilmesini bile dert etmeyen bir lider olan Luminus’un iradesi işte böyleydi. Ancak Hinata’nın aklı buna yatmamıştı.
“… Bunu aklımda bulunduracağım,” dedi Hinata ve ayrılırken gerçek düşüncelerini gizlemeye çalıştı.

Bir aydan biraz fazla zaman geçmişti. Hinata bu süreyi yorulmak bilmeden çalışarak geçirmişti. Paladinleri Veldora’ya karşı bir savunma hattı kurmakla meşguldü, İmparatorluk Muhafızları ise onun için istihbarat topluyordu. Bir zamanlar bu casus ağının hayati bir parçası olan Doğulu tüccarlara artık güvenilemezdi; bu yüzden Hinata, yalnızca bizzat toplayabildiği bilgilere bel bağlamaya karar vermişti.
Şimdi ise Ruhban Devleti’nin iki büyük grubu arasında her ay düzenlenen toplantı vakti gelmişti: Hinata’nın doğrudan komutasındaki paladinlerden oluşan Crusaders ve Kutsal İmparator‘a hizmet eden İmparatorluk Muhafız birlikleri, yani Master Rooks. Her iki grup da Lubelius’un gurur kaynağıydı ve en tepelerinde Hinata Sakaguchi duruyordu.
Konferansın başkanlığını o yürütüyordu; Master Rooks’un Baş Şövalyesi, Crusaders’ın Kaptanı ve hiç şüphesiz ülkenin en güçlü şövalyesi olan Hinata. Onun için yüksek bir koltuk hazırlanmıştı; diğer katılımcıların sandalyeleri ise onun etrafında yarım daire oluşturacak şekilde dizilmişti.
Sağ tarafında Crusaders’ı temsil eden altı kişi oturuyordu. İlki, Işığın Asili olarak bilinen, yumuşak ve hüzünlü bir ifadeye sahip Kaptan Yardımcısı Renard Jester’dı. Yanında, güç bakımından sadece Hinata’nın ardından ikinci sırada gösterilen Havanın Arnaud Bauman‘ı vardı. Diğer birlik liderlerinden fersah fersah üstündü ve Crusaders için bir nevi taarruz birliği uzmanı olarak görev yapıyordu.
Arnaud’yu diğer dört komutan takip ediyordu: Büyü yüklü Kutsal Gürz‘ünü düşmanlarının tepesine indirmekte usta, iri yarı ve asık suratlı Toprağın Bacchus‘u; savaş meydanında kutsal ruh Undine’den yararlanan güzel bir şifacı ve elementalist olan Suyun Litus‘u; alev saçan Kızıl Mızrak‘ını savuran uzun boylu bir şövalye ve büyücü olan Ateşin Garde‘ı ve çift kılıcındaki ustalığı kadar rüzgâr büyüsünde de yetenekli bir büyü dövüşçüsü olan Rüzgârın Fritz‘i. Fritz, omuz omuza savaştığı mağrur Crusaders üyeleri arasında nadir rastlanan kurnaz bir taktik ustasıydı. Üniformasını asla kuralına uygun ve kusursuz giymezdi ancak hiç kimse Hinata’ya onun kadar hayranlık ve saygı beslemezdi.
Bu komutanların her biri yirmi kadar paladinden oluşan bir birliği yönetiyor, Arnaud ise tüm bunların genel liderliğini üstleniyordu. Burada oturan bu beş kişi, yüz on civarındaki paladinin en iyileriydi ve yeteneklerinden zerre şüphe duyulamazdı.
Onların tam aksine, Hinata’nın sol tarafında türlü çeşit üniforma ve zırhlara bürünmüş, çok daha derbeder bir topluluk olan Master Rooks oturuyordu. Sayıları yalnızca otuz üçtü ama yine de başlı başına bir tümen oluşturuyorlardı çünkü her biri savaşta birer güç abidesiydi; Kutsal İmparator’un gururla adlandırdığı gibi, her biri birer kale gibiydi. Hepsi seviye cetvelinde en az A rütbesindeydi, hatta içlerinden birkaçı şampiyon düzeyindeydi ve tehdit ölçeğinde birer Felaket sınıfı sayılırdı.
İçlerinden bazıları özellikle dikkat çekiciydi. Masum bir çocuk gibi görünen ama odadaki herkesten daha yaşlı olan “Mavi Gökyüzü” Saare vardı. Hinata görevi devralmadan önce İmparatorluk Muhafızları’nın Baş Şövalyesi oydu.
Sonra, Saare’nin sağ kolu olan ve Geçirmezlik yeteneği sayesinde akıl almaz bir fiziksel dayanıklılığa sahip “Kaya Kütlesi” Grigori vardı. Kasları onun silahıydı ve pek çok metal türünden bile daha sertti; bu da onu zapt edilemez canlı bir kaleye dönüştürüyordu.
Son olarak, birliğe Hinata’dan daha sonra katılmış olmasına rağmen son yıllarda ciddi bir nam salan “Hırçın Deniz” Glenda vardı. Diken diken kızıl saçlarıyla göze çarpan bu vahşi kadın, dövüş becerileri hâlâ gizemini koruyan eski bir paralı askerdi. Glenda’ya yenildikten sonra mevkiini ona devreden Rama haricinde kimse onun tam gücünü bilmiyordu. Bu üçlü Üç Savaş Bilgesi olarak biliniyordu ve altı paladinin karşısında yan yana oturuyorlardı.
Bu dokuz kişi, insan bedeninin sınırlarının fersah fersah ötesine geçmiş, kelimenin tam anlamıyla birer insanüstü varlıktı. Hepsi bir nevi iblis krallarına denk sayılan tescilli birer Aziz‘di ve Hinata ile birlikte topluca On Büyük Aziz olarak anılıyorlardı.
Bir kimse şu ya da bu alanda meşakkatli bir eğitime girdiğinde, böylesi bir çileyi tamamlamasının ardından bazen daha üstün bir varlık formuna evrilirdi. Bunu başarmak onları birer Ermiş yapar, ömürlerini muazzam ölçüde uzatır ve fiziksel bedenlerini yarı ruhani bir yaşam formuna dönüştürürdü. Başka bir deyişle et ve kemikten azat edilirlerdi, bu sayede Ermiş mertebesindeki kişilerin hükmedebildiği enerji miktarı akıl almaz boyutlara ulaşırdı. Kaba kuvvetleri ve büyü güçleri kıyas kabul etmez seviyelere çıkar, bu da onları potansiyel iblis krallarının muadili haline getirirdi.
Onlar, yalnızca belirli zümrelerin ölçütlerine göre olsa dahi, doğru yoldan evrimleşmiş ilahiyat hizmetkârları ve insanlığın koruyucularıydı.
Hepsi sessizce oturmuş, Hinata’nın gelişini bekliyordu. Her komutanın arkasında birkaç paladin yer almıştı; iki tümenin geri kalanı ise çeşitli teçhizatlarıyla ayakta bekliyordu.
Çok geçmeden, ağır kapı gıcırdayarak açıldı.
“Beklettiğim için kusura bakmayın. Hadi başlayalım.”
Böylelikle toplantı başladı.

Hinata’nın arkasında, bambu perdelerin gölgesinde oturan Kutsal İmparator Louis, yerinden ortak konferansı takip ediyordu. Fakat tam toplantı başlamak üzereyken, Saare anında ortalığı karıştırdı.
“Hop hop, geç kalma cüretini nereden buluyorsun bakalım? Sadece Veldora’nın uyanmasına engel olamamakla kalmadın, üstüne bir de yeni bir iblis kralının doğmasına göz yumdun. Ve bizi temsil eden ahmak da sen misin? Eğer bu bir şakaysa, hiç komik değil.”
Hinata herkesçe kabul görmüş lider olsa da tüm askerleri onun verdiği emirleri yerine getirmeye pek hevesli sayılmazdı. Liderlik konumunu kaybetmiş olan Saare, Hinata karşıtı grubun başını çekiyordu.
Geçtiğimiz ay boyunca her iki tümen de Hinata tarafından dünyanın dört bir yanına sayısız göreve gönderilmiş, çeşitli istihbaratlarla dönerek son zamanlarda peş peşe yaşanan felaketlerin birbiriyle bağlantılı olduğunu doğrulamıştı. Rimuru’nun yükselişi, Fırtına Ejderhası’nın dirilişi, Walpurgis Konseyi ve Falmuth Krallığı’ndaki son çalkantılar… Bütün bu olaylar Hinata’nın Rimuru’ya bulaşmasıyla başlamıştı ve Saare bunu ima etmekten hiç de çekinmiyordu.
“Haddinizi aşıyorsunuz, Sir Saare,” dedi Renard soğuk bir sesle, canı sıkılmış vaziyette.
Arnaud, yoldaşı olan paladine başıyla onay verdi. “Haklı, velet. Kaptanımızla bir derdin varsa, seninle kozlarımızı memnuniyetle paylaşırım.”
Saare’nin yanında oturan Grigori, “Oho,” diye terslendi, “süslü püslü şövalyeler bizimle kavgaya tutuşmak istiyor demek? Sırf bilerek yenilecek kadar kibar olan rakiplerin yanında böyle artistlik taslayabildiğinizi düşünürsek, bayağı iddialı konuşuyorsun!”
“Ne dedin sen?”
“Anlaşılan çabucak ölmeye pek bir meraklısın.”
Toplantıdaki gerilim bir anda tırmanmıştı. Hinata ortamı yatıştırmak için araya girdi.
“Bu maskaralık yeter. Şimdi müttefiklerin birbirine düşeceği zaman değil. Saare, buradaki yerimi almak istiyorsan koltuğuma her zaman talip olabilirsin. Ama öncesinde seni bir teste tabi tutmam gerekeceğini sakın aklından çıkarma.”
Bu sözler odayı yeniden sessizliğe bürümeye yetti. Sözleri basit bir öfkenin çok ötesindeydi, bariz bir öldürme arzusu taşıyordu; böyle devam ederlerse kılıcını savurmaya fazlasıyla hazırdı. Oradakiler bunu anlayacak kadar akıllıydı. Hinata’nın böylesine duygu dışa vurumu nadirdi ve bu durum, Saare’yi bile daha fazla üstelemenin tehlikeli olacağını kabul etmeye mecbur bıraktı.
Bunun yerine, sadece hınç dolu gözlerle ona dik dik bakmakla yetindi. “Tch! Bunu aklımda tutacağım.”
Ona zaten bir kez yenilmişti; asla kaybetmemesi gereken bir mücadeleydi o. Kendi gözünde Hinata kesinlikle zayıf taraftı fakat sonuç tam tersini kanıtlamıştı. O günün hatırası, akılsızca bir adım atmasını engelliyordu. Hinata’nın gücünün sırrını çözüp açığa çıkarana dek zaferin asla kendisine ait olmayacağını biliyordu. Bu yüzden, kazanamayacağı bir savaşa girmeye niyeti olmadığından şimdilik onun dediklerine boyun eğdi.
Saare’nin yatışmasıyla birlikte ortak görev toplantısı nihayet başladı.
Jura Ormanı civarındaki saha görevinden yeni dönmüş olan Litus, “Raporumu sunuyorum,” dedi. “Orman kelimenin tam anlamıyla huzur içindeydi. Veldora’nın dirilişine rağmen bölgeye girip çıkan tüccar kafileleri gördüm.”
Blumund’dan gelen kervanlar, Tempest’in başkenti Rimuru Şehri’ne adeta aralıksız akın ediyordu. Ülkenin simgesi haline gelen iyileştirme iksirleri kapış kapış gidiyordu ama tüccarlar ipek kumaşlar ve canavar parçalarından yapılmış silahlar gibi nadir mallar için de sıraya giriyordu.
“Bu nasıl mümkün olabiliyor? Bir iblis kralıyla ticaret mi yapıyorlar?”
“Önce Veldora’yı düşünmeliyiz. Kayıtlar onun son derece saldırgan olduğunu, bastığı her yere yıkım getirdiğini yazıyor ama ben henüz buna dair en ufak bir ize bile rastlamadım.”
Hinata soruları savuşturmak için elini kaldırdı. “Raporun sonunu dinleyelim.”
“Pekâlâ. Tüccarlarla konuştum; Blumund Krallığı’nın Tempest ile eksiksiz ve açık ilişkiler kurduğunu duyurduğunu söylediler. Buna bir güvenlik garantisi de dâhil ve Blumund vatandaşlarının diledikleri gibi gidip gelmelerine izin veriliyor. Tempest’e bağlanan anayol da son derece temiz ve düzenli tutuluyordu; hayvan pislikleri bile anında temizleniyor. Civarda canavarlardan eser yoktu; genel olarak bu güvenlik anlaşmasının meşru ve yürürlükte olduğuna inanıyorum.”
“Bu yoldan bizzat geçtin mi?”
“Evet. Kendi gözlerimle görmek istediğim için gezgin kılığına girdim. Yol boyunca düzenli aralıklarla asayişi sağlayan nöbetçi kulübeleri bulunuyor. Şehre vardığımda, beklediğimden çok daha gelişmiş olduğunu gördüm. Havadaki büyü zerrecikleri (magicules) yoğunluğu anlaşılır bir şekilde normalden yüksekti fakat yine de sıradan insanları etkileyecek seviyenin altındaydı. Bu da bana Rimuru’nun, sözünün eri bir şekilde, gerçekten insanlıkla dostane ilişkiler kurmak istediği izlenimini verdi.”
“… Anlıyorum. Peki ya Veldora?”
“Şey, evet, o konuya gelirsek…”
“Ne oldu?”
“… Varlığını doğrulayamadım. Mühürlü Mağara’ya giriş yasaktı ve ejderhanın gizlenebileceği başka bir yer de bulamadım.”
“Hmm.”
Litus raporunu bitirirken Hinata sakin bir şekilde başını salladı.
Fritz, “Veldora’nın varlığını doğrulayamıyorsak,” diye sordu, “diriliş haberi bir yanılgı olabilir mi—?”
Hinata onu susturacak bir bakış fırlattı. “Luminus’un ilahi tebliğleri asla yanılmaz. En azından artık Rimuru’nun faaliyetlerinden daha eminiz. Devam edelim.”
Toplantıyı sürdürdü; tartışmaya başlamadan önce herkesin mevcut tüm bilgilere vakıf olmasını sağlamak için her katılımcının görüp duyduklarını rapor etmesini sağladı.
“Englesia’da bulunduğum süre boyunca başından sonuna kadar her şey sakindi. Eğer Falmuth’taki rakipleri düşecek olursa, mevcut güçlerini genişletmek için bu fırsatı değerlendireceklerine inanıyorum.”
Bilgilendirmeler devam etti. Master Rooks üyeleri Batı Ülkeleri’ni diledikleri gibi ziyaret etme serbestisine ve sınırları içinde konuşlanmış Tapınak Şövalyeleri’ne emir verme yetkisine sahipti. Ne de olsa yerel Tapınak komutanlarından bile üst rütbedeydiler ve (basit bir emir-komuta zincirini korumak adına) geleneksel olarak yalnızca Lubelius’tan gelen emirlerle hareket etseler de Master Rooks acil durumlarda onlara doğrudan emir verebiliyordu. Bu da onların batıda adeta kanunların üzerinde faaliyet göstermelerine ve hatta bazı gizli bilgilere bile kolaylıkla ulaşmalarına olanak tanıyordu.
Onlarla paladinler arasındaki farklardan biri buydu. İkinciler de yabancı ülkelere benzer şekilde engelsiz seyahat ayrıcalığına sahipti ancak Tapınak Şövalyeleri’ne emir vermeleri yasaktı. Bazı Tapınak Şövalyeleri sonradan paladinliğe geçiş yapsa da bu iki örgüt tamamen ayrı yapılardı. Her iki grubun da artı ve eksilerini değerlendirip onları en çok fayda sağlayacakları yerlerde görevlendirmek Hinata’ya kalmıştı.
Sıra en sonunda Saare’ye geldi.
“Tüm bu raporları dinledikten sonra,” dedi, “sanırım Hinata’nın neyi öğrenmeye çalıştığını anlamaya başlıyorum. Sırada ben varım ve tahminimce benim raporum son noktayı koyacak, öyle değil mi?”
“Doğru. En önemli görev olduğu için bu işi sana verdim. Lafı uzatmadan anlatırsan memnun olurum.”
“Pekâlâ. Şey, Falmuth’tan gelen son haberlere bakarsak… Kral Edmaris tahttan çekildi ve görünüşe göre güç devri barışçıl bir şekilde gerçekleşti. Fakat yeni kral Edward, yetenekli paralı askerlerden oluşan bir ordu toplamakla meşgul ve buna karşılık soylular da telaşa kapılmaya başladı. Bana kalırsa ufukta bir iç savaşın ayak sesleri duyuluyor.”
Rimuru’nun yükselişine dair haberler Batı Ülkeleri’nin gündemini çalkalasa da Blumund’un Tempest ile yaptığı ticaret tüm ülkeye adeta can suyu olmuştu. Bu sırada Falmuth’taki durum bundan daha kaotik olamazdı. Soylular binbir farklı yöne savruluyor, pek çoğu alelacele askeri güçlerini pekiştirmeye çalışıyordu. Hatta bazıları Batı Kutsal Kilisesi ve Konsey’e liderlik eden yaşlı heyetiyle temas kurmuştu. Kılıçların çekilmesi an meselesiydi. Halk üzerindeki etkisi şimdiden muazzamdı; fiyatlar fırlamış, tedarik zinciri çökmüştü. Yirmi bin askerin kaybedilmesi, hükümetin zorunlu askerlik ilan etmesine bile yol açmıştı. Acemi askerlerin savaşta pek bir faydası olmayacaktı fakat Falmuth öylesine köşeye sıkışmıştı ki başka çareleri kalmamıştı.
Her şey tek bir noktaya işaret ediyordu: iç savaş. Çevreleyen küçük krallıklar buna nasıl tepki verecekleri konusunda fikir birliğine varamamıştı fakat hepsi havadaki gerilimin kokusunu alarak Falmuth’a karşı teyakkuza geçmiş, olaya bulaşmamak için sınırlarını tahkim etmişti. Hepsi o uğursuz günün çok geçmeden kapıya dayanacağını tahmin ediyordu.
“… Tabii ki tek başına bu, İblis Kralı Rimuru’nun bu işe parmağının karışıp karışmadığına dair kesin bir sonuca varmak için yeterli bir bilgi değil.”
“Doğru. Eee?”
“Ben de Kral Edward’ın temas kurduğu herkesin listesini çıkardım. Önemli Konsey liderleri, Özgür Birlik yöneticileri, Doğulu bazı tüccarlar ve hatta bizzat bizim askerlerimiz. Boş durmamış yani.”
“Askeri gücünü takviye etmeye mi çalışıyor?”
“Tam üstüne bastın. Aynen öyle, Hinata.”
“Pekâlâ, mesele anlaşıldı o halde. Bu yeni kralın herhangi bir savaş tazminatı ödemeye zerre niyeti yok. Hiçbir iblis kralı yüzüne atılan bu tokadı karşılıksız bırakmaz ve Rimuru’nun da ondan bunu beklemeyecek kadar ahmak olduğunu sanmıyorum.”
“Hmm. Yani tüm bunların yeni iblis kralımızın planının bir parçası olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Evet.” Hinata başıyla onayladı.
Parçaların böylesine yerine oturması neredeyse gülünçtü. Buradan çıkarabileceğimiz kadarıyla, her şey önceden belirlenmiş bir sona doğru ilerliyor gibiydi… Biri kesinlikle perde arkasından ipleri elinde tutuyordu.
Duydukça buna olan inancı daha da pekişiyordu. Kimdi peki? Yalnızca tek bir cevap olabilirdi; yıllarca Batı Ülkeleri’nde sinsi sinsi cirit atan o sahtekâr Clayman artık yoktu ve onu taklit etmeye bile cüret edebilecek tek kişi sahneye yeni çıkan bu Rimuru’ydu.
Bundan hiç hoşlanmamıştı. Onun yanındayken gardını asla indiremezdin. Böylesine ince ince hazırlanmış stratejiler kurabilecek kadar zekiydi. Belki de gerçekten bir zamanlar Japon’du…
Geriye dönüp Rimuru’yu sakince yeniden değerlendirdiğinde, tüm bunlara en başta o Doğulu tüccarlara inanmasının sebep olduğunu gördü. Yıllar içinde güvene dayalı bir ilişki kurmuşlardı ve Hinata kendisine anlatılan masallara tamamen kanmıştı. Ölümcül bir hataydı ve bundan pişmandı; işin en kötü yanı ise tüccarların ona verdiği istihbaratın çoğunun doğru çıkmasıydı. Yalnızca konu Rimuru’ya geldiğinde gerçekler hafifçe eğilip bükülmüştü. Bağımsız olarak doğrulanması imkânsız olan bu ufak yalanlar Hinata’nın kandırılmasına yetmişti. İkisi de aynı yerde karşı karşıyayken Rimuru’ya inanmış olsaydı, belki de olaylar çok daha farklı gelişirdi. Ama geçmişe takılıp kalamazdı.
Derken Saare’nin raporunda dikkatini çeken bir şey fark etti.
“Saare, Edward’ın tüccarlarla da temas kurduğunu söylemiştin, değil mi? Ona ne anlattılar?”
“Hm? Tüccarlar neden ilgini çekti ki? İblis kralı tuzağa düşmemiz için bir tezgâh kurdu ve bitti, öyle değil mi? Bence asıl konuşmamız gereken şey bundan sonra izleyeceğimiz yön. Şu anda ne gibi adımlar atmalıyız?”
“Bunu konuşmamız gerekiyor elbette ama yine de bilmek istiyorum. Anlat bana.”
“Peh. O tüccarların paradan başka bir şey konuştuğunu sanmıyordum.”
“Öyle değil. Sadece lafı içgüdüsel olarak kendilerine para kazandıracak şeylere getirme gibi bir alışkanlıkları var. İçlerinden biri beni de oyuna getirdi, bu yüzden hepinizin dikkatli olması gerek. Peki, onlardan ne öğrendin?”
“Vay canına. Senin gibi kılı kırk yaran bir kadını parmaklarında oynatmayı başardılarsa, cidden takdire şayan doğrusu.” “Hmm… Aklıma öyle özel bir şey gelmiyor doğrusu. Aa, dur bir dakika… Senin baktığın bölgede bir ticaret alanı vardı, değil mi Glenda? Doğu ve Batı’dan gelen tüccarlar orada birbirine karışıyor. İlginç bir şeyler duydun mu hiç?”
Saare, Hinata’dan pek hazzetmese de görevine son derece sadıktı. Onun yeteneklerini takdir ediyor ve hakkını teslim ediyordu; ne de olsa bir avuç derme çatma şövalyeden Crusaders’ı var eden onun liderliğiydi. Canavarlara karşı acımasızdı; insanları korumak uğruna her şeyini ortaya koyuyordu. Saare, kalbinin bir köşesinde buna saygı duyuyordu. Bu yüzden Hinata’nın verdiği tüm emirlere harfiyen uyar, öğrendiği hiçbir şeyi ondan gizlemezdi. Mevkiini ondan geri almak konusunda aklında birkaç fikir olabilirdi ama onu arkasından vurup ayağını kaydırmak gibi bir niyeti yoktu. Liyakate inanırdı ve iyi ya da kötü, yaptığı her işte samimi ve dürüsttü. Hinata da bunun farkındaydı.
Glenda ise tam aksine…
“Şey, benim bildiğim kadarıyla şüphe uyandıracak hiçbir şey yoktu.”
…gözünü bile kırpmadan yalan söyleyebiliyordu. Bir paralı asker olarak yeraltı dünyasında yolunu bulmakta ustalaşmış, sayısız ölümcül tehlike atlatmıştı. Havadaki gerilim ona adeta tatlı bir kazanç kokusu gibi geliyordu. İnanç ayrı bir şeydi, kâr elde etmek bambaşka bir şey. Glenda böyle işlerdi; insanlar onu dindar bir Luminist olarak görse de gerçeğin tamamı bu değildi. Glenda’nın asıl istediği, Luminizm’in tüm dünyadaki nüfuzunun sağladığı güçtü. Bazen para, bazen istihbarat, bazen de askeri güç; fakat Glenda hepsine birden muhtaçtı. Şu anki konumu ona tüm kapıları açıyordu ve bunu asla ama asla kaybetmek istemiyordu.
Saare’nin bahsettiği ticaret bölgesinde Doğulu tüccarlarla yaptığı görüşme de dâhil olmak üzere pek çok şeyi Hinata’dan saklamasının sebebi buydu. Ayrıca Konsey liderlerinden biriyle gizli temaslar bile kurmuştu. Onlara para ödüyor, karşılığında ise kendisi için asılsız dedikodular yaymalarını sağlıyordu. Şimdi değil, vakti saati geldiğinde.
Şimdilik Hinata’nın niyetlerini sorgulamasına asla izin veremezdi. Hinata düşmanlarına karşı soğuk, affetmez ve acımasızdı. Hiçbir an saldırıya açık bir gedik bırakmazdı. Fakat aynı zamanda müttefiklerine—daha doğrusu Luministlere—karşı anlayışlı, hatta neredeyse yumuşak başlıydı. Onun gözünde aynı inancı paylaştığı dindaşları bir nevi aile gibiydi. Glenda bunu son derece net görebiliyordu. Hinata’nın Saare’nin ukala laflarını hoş görmesini sağlayan bu yumuşaklığıydı; ona ihanet etmeye çalışanları fark edememesine sebep olan da yine bu yumuşaklığıydı. Ve Glenda’ya göre çok yakında bu yumuşaklık, tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği mevkiine mâl olacaktı.
“Yine de o kadar ilgini çekiyorsa Kaptan, oraya daha kapsamlı bir göz atabilirim.”
“Bakar mısın? Teşekkürler. Yalnız tüccarların seni kandırmasına izin verme, anlaştık mı? Gardını sakın düşürme.”
“Merak etme. Birkaç bağlantım var, bazı detaylara ulaşabilirim.”
Glenda’nın, Hinata’ya pek düşünmeden hemen söz verme gibi kötü bir huyu vardı. Bu kadar hevesle razı gelmesinin Hinata’nın aklını kolayca okumasına imkân tanıdığından haberi bile yoktu.
Hinata bir anlığına Glenda’yı dikkatle süzdü ve içten içe iç geçirdi.
Beni cidden bu kadar aptal sanıyor olmalı. Yoksa adamlarıma karşı yumuşak davrandığıma dair yanlış bir izlenime mi kapıldı?
Eğer öyleyse, diye düşündü, bu gerçekten acınası bir durumdu.
Glenda’nın yanıldığı bir nokta vardı: Hinata yoldaşlarını öyle pek de değerli gören biri değildi. Onları Luminus uğruna kullanılacak piyonlar olarak görürdü ve işte tam da bu yüzden onlara böylesine özen gösterirdi. Hepsi Luminus’a aitti ve hiçbirini heba etme lüksü yoktu.
Kendi eliyle yetiştirdiği, eli kolu gibi olan Crusaders ona mutlak bir inançla bağlıydı; adeta Hinata’nın şahsi ordusu gibiydiler ve o da bu inanca güveniyordu. İmparatorluk Muhafızları şövalyeleri ise aksine, sık sık çekilmez derecede bencilce eylemlere girişirdi. Buna göz yummasının tek sebebi, onların da Luminus’a iman etmiş olmasıydı.
Saare bunun en bariz örneğiydi; Hinata’ya diklenir, elinden gelen her şekilde isyan etmeye çalışırdı. Fakat hem o hem de Saare bunun sadece bir vitrinden ibaret olduğunu bilirdi. Mızmızın tekiydi ama emirlere her zaman uyardı; bu da bir bakıma onu idare etmeyi son derece kolaylaştırıyordu. Üstelik Saare, Luminus’un aslında kim olduğunu da bilmiyordu. Sadece o da değil. Hinata dışında hiç kimse Tanrı Luminus’un yaşayan kanlı canlı bir varlık olduğunun farkında değildi.
Onlara neredeyse acıyorum. Bir zamanlar benim de bilmediğim gibi, hiçbir şeyden haberleri yok…
Glenda’nın gerçek hırsları vardı. Güzelliğe, yeteneğe ve fazlasıyla özgüvene sahipti. Hinata, beni devirmek için gereken her şeye sahip olduğuna gerçekten inanıyor olmalı, diye düşündü. Hatta bu amaç uğruna Kutsal İmparator Louis’ye yaranmaya bile çalışıyor olabilirdi. Onun bir vampir olduğunu bilmediği için Hinata’yı saf dışı bırakmak adına ona yağ çekmeye çalışması gayet doğaldı.
Neyse, canı ne istiyorsa yapmakta özgür… fakat…
Fakat davaya ihanet ediyorsa, işte bu bambaşka bir meseleydi.
Hinata, emrindeki birliklerin ne yaptığına asla tek kelime laf etmezdi; yeter ki kendisine veya Luminus’a ters düşmesinler. Ancak aralarında bir hain olma şüphesi varken Glenda’nın sergilediği tavırlar sorun teşkil etmeye başlıyordu. Hinata şu anda bir tasfiye başlatmayı düşünmüyordu—belki de birisi kadını kullanıyordu—ancak tetikte olması şarttı.
Disiplinin bozulmaya başladığını görüyorum. Belki de onlara bir ders verip hizaya sokmanın vakti gelmiştir.
Bu düşünce Hinata’nın canını sıktı. Fakat ortada çok daha acil meseleler vardı. Zihnini toparlayıp odağını değiştirdi ve konuştu.
“Pekâlâ. Herkes raporunu verdiğine göre, artık mevcut durumu herkesin anladığını varsayıyorum.”
“Evet,” dedi yardımcısı Renard. “Fırtına Ejderhası’nın dirilişi beklenenden daha az etki yarattı; şu ana kadarki tek kayıp konuşlandırılan Falmuth ordusu oldu. Fakat bu durumun Rimuru tarafından uydurulan bir kılıf olma ihtimali yüksek olduğundan, gerçek kayıp sayısı sıfır bile olabilir.”
“Madem durum bu,” diye ekledi Saare, “olaydan sağ kurtulan Başpiskopos Reyhiem’i dinlemek isterim. Veldora’nın döndüğünü biliyoruz ama savaş meydanında tam olarak ne yaşandığını fena halde merak ediyorum.”
“Ben de öyle düşünmüştüm. Onu çoktan çağırttım. Neredeyse gelmiş olması gerek…”
Hinata, Kardinal Nicolaus ile çoktan irtibata geçmiş ve Reyhiem’i yanına getirmesini emretmişti. Reyhiem o hezimete bizzat şahit olmuştu ve Rimuru’yu kendi gözleriyle görmüş olması muhtemeldi. Üstelik, Veldora’nın ortaya çıkışı ile Falmuth’un yenilgisi arasında birkaç günlük bariz bir zaman farkı olduğu düşünülürse, komşu ülkelerde dolaşan Veldora’nın tüm o orduyu tek başına yok ettiği söylentileri pek inandırıcı gelmiyordu. Hayatta kalan biri olarak Reyhiem’in ifadesi son derece faydalı olacaktı. Bu sabah varması gerekiyordu fakat anlaşılan gecikmişti.
“Bunu sabırsızlıkla bekliyorum. Ne anlatacağını duymak için can atıyorum.”
“Belki Veldora hakkında da bir şeyler biliyordur.”
“İblis Kralı Rimuru’nun Veldora ile pazarlık yapıp öfkesini dindirdiğine dair söylentiler de vardı,” diye ekledi Arnaud, “fakat buna da ne anlam vermeliyim, bilemiyorum. Ejderhanın dirildiği kesin, şu ana kadar sessiz sedasız beklediği de ortada. Bütün bunlar göz önüne alındığında, kulağa gayet mantıklı geliyor.”
Odadaki herkes bu sözleri başıyla onayladı. Hepsi içten içe Fırtına Ejderhası ile iblis kralının birbiriyle bağlantılı olduğu sonucuna varmıştı. Durum böyle olunca, Hinata da Luminus’un kendisine anlattıklarını daha fazla gizlemek için bir sebep görmedi.
“… Doğru. Bu kadarı doğru. Şunu söyleyebilirim ki, Efendimiz Luminus’tan aldığım buyruklar arasında Rimuru’nun Fırtına Ejderhası’nı kontrol ettiğine dair bir bilgi de vardı. Bu yüzden,” dedi, “şu an için İblis Kralı Rimuru’ya kesinlikle dokunmamalıyız. Bunu aklınızdan çıkarmayın.”
“Y-yani…?”
Hinata ayağa kalktı. Olabildiğince otoriter bir ses tonuyla, “Açık konuşacağım,” dedi. “Bu meselede perde arkasında kalmalıyız. Bu iblis kralıyla olan hiçbir ilişkimiz halka sızmamalı.”
Bu, özünde herkese Rimuru’dan uzak durmasını emreden bir talimattı. Bu karar hepsini şaşırttı.
“Ne?! Falmuth’ta sergilediği tüm bu maskaralıkları öylece görmezden mi geleceğiz?!”
“İblis krallarına kural gereği dokunulmaz, evet, ama hatırlarsanız bu sadece halkın gözü önünde geçerli. On Büyük Aziz’in hiçbirine denk olamazlar!”
Saare haksız sayılmazdı. İnsanlık, iblis krallarının teşkil ettiği S-seviye tehdit karşısında tamamen çaresiz değildi. Gerektiğinde karşı koyabilecek yeterli gücü biriktirmişlerdi; On Büyük Aziz’in de dahil olduğu Aydınlanmış sınıfı işte bu güçtü. Hinata’nın değerlendirmesine göre Arnaud, Renard ve Grigori’nin her biri Özel A-seviye bir düşmanı alt edebilecek güçteydi; On Büyük Aziz arasında bile Saare’nin gücü yalnızca Hinata’nın gerisindeydi. Bir iblis kralına karşı Saare öyle kolay lokma olmazdı. Zaten gerçek hayatta masallardaki gibi teke tek düellolara pek rastlanmazdı ama iş o noktaya gelse bile başa baş bir mücadele olacağını tahmin ediyordu. Söz konusu kişi Batı Ülkeleri’nin o sinsi tilkisi Clayman olsaydı, şans ibresi Saare’den yana bile kayabilirdi.
Ne var ki bu durum yalnızca iblis kralı taslakları için—bu unvana yetecek güçte olup henüz evrimleşmemiş olanlar için—geçerliydi. Gerçek bir iblis kralı karşısında ise On Büyük Aziz’in nihayetinde hiçbir şansı yoktu. Luminus’u yakından tanıyan Hinata için bu gerçek gün gibi aşikârdı.
Rimuru da öyleydi…
Falmuth ve onun ölçeğindeki diğer ülkeler, çok sayıda ötedünyalıyı çağırıp onları birer savaşçı olarak yetiştiren kapsamlı sistemlere sahipti. Pek çok kişi bunu bir insan hakları ihlali olarak eleştirse de insanlığı yok eden canavarların ortak tehdidi karşısında, gerçek ihtiyaçlar asil niyetlerin önüne geçme eğilimindeydi. Bu güçlerin arasında, defalarca reenkarnasyon geçirerek büyü doğumlu statüsüne kadar ulaşmış saray büyücüsü Razen ve Falmuth Kraliyet Şövalyeleri Birliği’nin merhum komutanı Folgen de vardı. O muazzam güç doğrudan İblis Kralı Rimuru’ya yöneltilmiş, yine de mağlup olmuşlardı. Buna bir de Luminus’un Hinata’ya Rimuru’nun Clayman’i nasıl göz açıp kapayıncaya kadar öldürdüğünü anlatması eklenince, ister On Büyük Aziz olsun ister olmasın, hiç kimsenin onun eline su dökemeyeceği ortadaydı. Tabii kelimenin tam anlamıyla daha da evrimleşip gerçek birer Aziz olmadıkları sürece. Tıpkı Hinata’nın olduğu gibi.
Şu an onu birden Rimuru’ya saldırsa, Hinata hariç hepsi canından olurdu. Böyle beyhude bir çaba uğruna hayatlarını heba etmelerini istemiyordu. Üstelik…
“Yine de düşününce… Artık karşımızda hem bu iblis kralı hem de Fırtına Ejderhası var. Atılacak en ufak yanlış bir adımın daha büyük bir kaosa yol açacağına şüphe yok.”
Renard’ın sakince işaret ettiği üzere Veldora, Tempest ile iş birliği içindeydi. Lubelius tüm gücüyle Tempest’e yüklense bile kazananın kim olacağını kestirmek imkânsızdı.
“Fakat iblis krallarının insanların topraklarında diledikleri gibi at koşturmasına izin veremeyiz!”
Grigori’nin haykırışı, alevlenen tartışmayı yeniden derin bir sessizliğe gömdü. Bu sözler bir bakıma oradaki herkesin içinden geçenlerin bir özetiydi. Bütün gözler Hinata’ya çevrildi. O ise istifini hiç bozmadan, sakin bakışlarla karşılık verdi.
“Luminus’un buyrukları kesindir. Onlara karşı gelmemiz söz konusu dahi olamaz.”
“Yapmayın! Falmuth’un yerle bir edilmesine göz yummamızı mı istiyor yani?”
“Hayır, Litus. O ülkenin asıl sorunu kapıdaki iç savaş. Korunması gereken soylular değil, halktır. Bölgeyi yakından takip etmeli, sıçrayacak kıvılcımların ne Falmuth halkına ne de komşularına zarar vermemesini sağlamalısınız.”
“Yani?”
“Devlet başkanlarında bazı değişiklikler görebiliriz fakat buna müdahale etmek iç işlerine karışmak olur. Hatırlarsınız, onların ötedünyalı çağırma projelerine son vermeye çalıştığımız her seferde öne sürdükleri bahane de tam olarak buydu. Daha önce işlerine yaradı ve şimdi de yine yarayacağını varsayıyorlar.”
Hinata gerçekleri soğuk bir tavırla sıralarken yüzünde hafif bir tebessüm bile belirdi.
“Bu durumda,” diye sordu Grigori, “öylece oturup Rimuru’nun canı ne istiyorsa yapmasına göz mü yumacağız?”
“Evet. Öyle yapmalıyız. İblis kralı, insan ırkıyla düşmanlık gütmekle ilgilenmediğini beyan etti; bizim de artık ona karşı düşmanca davranmamız için bir sebep kalmadı. Falmuth Başpiskoposu Reyhiem istila birliğinin bir parçasıydı, bense bizzat Rimuru’yu alt etmeye çalıştım. İkimiz de başarısız olduk. Şimdi ise muhtemelen ikimizi de düşman olarak gördüğüne göre, sessiz kalmaktan başka bir seçeneğimiz olduğunu sanmıyorum.”
“Fakat bunlar Batı Kutsal Kilisesi’nin—ve sizin şahsi hatalarınız! Lubelius’un hatası değil!” Grigori öfkeyle kükredi.
Hinata dimdik durdu, gülümsemesi buz gibi soğudu. “Aynen öyle. İşte tam da bu yüzden elinizi sürmemeniz gerekiyor. İşler en kötüye varırsa, ona karşı harekete geçmenin Batı Kutsal Kilisesi’nin keyfî bir kararı olduğunu ilan edeceğim… Başka bir deyişle, benim kararım olduğunu.”
“Ne?!”
“Leydi Hinata!!”
Hinata, Usta Kaleler’e hitap ederken kutsal şövalyeler itirazlarını dile getirdi. Saare bile verecek bir cevap bulamadı.
“Sakin olun. Bizimle de savaşa girmek istediğini hiç sanmıyorum.”
Bu sözler kimseyi rahatlatmaya yetmedi.
“Yapma Hinata, ona gerçekten bu kadar güveniyor musun?” diye sordu Saare.
“Daha önce onu öldürmeye kalkışmış birinden duymak garip gelse de evet, bence ona güvenebiliriz. Kendisi de bir ötedünyalı olduğunu bana bizzat söylemişti. O sırada bunu görmezden gelmiştim ama anlaşılan benimle çatışmaktan kaçınmaya çalışıyordu.”
“Bir ötedünyalı mı?! Yani İblis Kralı Leon gibi bir büyü doğumlu olarak mı reenkarne oldu?”
“Hayır. Söylediğine göre kendi gezegeninde ölmüş ve bu dünyada bir balçık olarak dirilmiş.”
“Dalga mı geçiyorsun?”
“Şakalardan ne kadar haz etmediğimi biliyor olman gerek, Saare.”
“Pöh. Yine de böylesini daha önce hiç duymamıştım. Yeniden doğan insan örnekleri var, doğru, ama o da sadece önceki hayatındaki anılarını korumaktan ibaret. Fakat bunu yaparken dünyalar arası geçiş yapmak mı…? Olabilir belki ama…”
“Ben de hiç duymadım,” dedi Renard, kendi hafızasını yoklayarak.
“İyi de bir balçık olarak reenkarne olma ihtimali nedir ki?” diye sordu Arnaud. “Düşünsene Litus, aynısı senin başına gelseydi ne yapardın?”
Litus’un biçimli yüzü hoşnutsuz bir ifadeyle buruştu. “Hayal bile etmek istemezdim. Dili bile konuşamıyorsam, insanlara ne düşündüğümü nasıl anlatabilirdim ki? Dünyadaki okuryazarlık oranları göz önüne alındığında, aptal bir hayvan olmadığımı insanlara kanıtlayabilir miydim, emin değilim. Sonuçta balçıkların konuşamaması gerekir.”
Konuşma yetisi yok, kol veya bacak yok. Aynı dili konuşuyor olsanız bile kullanamazdınız. Bunu düşününce Litus, Rimuru’ya birazcık acımaya bile başladı.
“Haklısın.”
“Doğru…”
“Konuşmalarını bir canavarın hezeyanları diyerek kestirip atmıştım,” dedi Hinata, “fakat sanırım başından beri doğruyu söylüyordu. Geldiğimiz noktada, ona gereksiz yere biraz fazla sert davrandığımı hissediyorum.”
Eğer Rimuru yalan söylemiyorsa—ona karşı dürüst olmak için elinden geleni yaptıysa—iletişim kurmak için en ufak bir çaba bile göstermediği için Hinata’dan iliklerine kadar nefret ediyor olabileceğini şimdi fark ediyordu.
“Eh, seni kim suçlayabilir ki?” diyerek mantık yürüttü Saare. “O bir canavar.”
“Evet,” dedi Renard, “ayrıca inancımız onlarla temas kurmayı yasaklıyor.”
İkisi de o durumda kalsaydı muhtemelen Hinata’nın yaptığının aynısını yapardı. İnançlarında gri alanlara yer yoktu. Bir canavara kulak vermek akılalmaz bir şeydi ve Hinata bunu yapsaydı çok ciddi sorgulamalara yol açardı.
“Üstelik bana ustamı öldürenin Rimuru olduğu söylenmişti…”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bundan daha önce bahsetmiştim. O Doğulu tüccarlar beni kullanıyordu. Bana canavarların insan kılığına girip diğer ülkelere sızarak onları içten içe kemirdiğini—kendi ülkelerini kurup çevredekileri kandırdıklarını söylediler. Ayrıca başlarındaki isim bahşedilmiş canavar Rimuru’nun ustamı katlettiğini anlattılar. Ben de hiç tereddüt etmeden onu öldürmeye karar verdim.”
Saare keyifsizce başını iki yana salladı. “Ve elinden kaçmasına izin verdin. Şimdi bakınca, belki de o kadar kötü bir şey olmamıştır, ha…?”
Haklıydı. Bu noktada, Hinata’nın tüccarlardan aldığı bu istihbaratın başına dertten başka bir şey açmadığı gün gibi ortadaydı. Bunu biliyordu ve Rimuru ile karşılaşması nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, ardında bıraktığı koca bir enkazla uğraşmak zorunda kalacağının da gayet farkındaydı.
“Yine de söyleyeyim, kaçma konusunda doğuştan bir yeteneği var. Şimdi ise bir iblis kralı oldu. Şüphesiz ki evrimleşti, bu yüzden onunla yeniden boy ölçüşmek pek akıl kârı olmaz.”
Kimse itiraz etmedi. Buyruk verilmişti; bu meseleyi dinî gerekçelerle tartışmaya açmanın bir faydası yoktu. Bir şekilde uzlaşma yoluna gitmeleri gerekecekti.
“Peki ne yapacaksınız?” diye sordu Renard.
Hinata sakince, “Hiçbir şey yapamam,” diye yanıtladı.
Karşısındaki bir insan olsaydı, onunla savaşmak için gözünü kırpmadan hayatını tehlikeye atardı. Fakat İblis Kralı Rimuru diğer ülkelerle diplomatik ilişkiler kurmak istiyorsa, Hinata bunu sessizce kabullenmeye hazırdı. Luminus’un iradesine sırt çevirmek gibi bir niyeti yoktu. Öte yandan, Rimuru’nun eylemleri sözleriyle çelişmeye başlarsa, o zaman işler değişirdi.
“Peki ya Rimuru sizi düşmanı olarak görürse?”
“Aynen, sonuçta onu öldürmeye çalıştın. Artık çok daha fazla güç kazandığına göre, belki de intikam almaya kalkışır, ha? Adama kızamazdım doğrusu.”
Hinata bu endişeyi bir kenara itti. “Söyledim ya; her şeyin benim bencil kararım olduğunu söyleyeceğim. Fakat herhangi bir çatışmaya girmeden önce, oraya bizzat gidip onunla konuşmayı denemek istiyorum. Gerekirse kendisinden özür de dilerim.”
Bunu öylesine sıradan bir şeymiş gibi dile getirmişti ki ortak toplantıdaki kimse bunu öylece sineye çekemezdi.
“Bu delilik!”
“İnanılmaz derecede tehlikeli!”
“Fırsatını bulduğu anda o iblis kralı sizi öldürmek için bir tuzak kurabilir, Leydi Hinata!”
“Evet! Öyle yapmasa bile, ya tüm o canavar orduları üzerinize çullanırsa?”
“Sakin olun. Yarın elimi kolumu sallayarak oraya gideceğimi söylemiyorum. Önce Rimuru’nun zihniyetini tam olarak anladığımdan emin olmam gerek…”
Ancak odadaki tansiyonu düşürmeye çalışırken, Hinata kişisel olarak pek bir sorun çıkacağını tahmin etmiyordu. Raporların hepsi Rimuru’yu oldukça yumuşak kalpli biri olarak resmediyordu. Onunla olan kısa deneyiminde de bunu sorgulamasını gerektirecek hiçbir şey görmemişti. Birbirleriyle açıkça konuşabilirlerse… Bencilce bir umut olduğunun farkındaydı ama peşinden gitmeye değer görünüyordu.
Ne var ki bu, asla gerçekleşmeyecek bir umuttu. Kendi çıkarlarının peşinden koşan bunca aktörün kördüğüm olmuş arzuları arasında, işler artık Hinata’nın bile tahmin ettiğinden çok daha kötü bir yöne doğru ilerliyordu.

Toplantı odasının kapısı çalındı. Sonunda gelenin Reyhiem olduğunu varsayan Hinata, kısa ve net bir şekilde, “Gir,” diye yanıtladı. Diğer taraftaki muhafızlar emre uyarak ağır kapıyı açtı; içeriye tam da beklediği kişi—en güvendiği dostlarından biri olan Kardinal Nicolaus ve arkasında oldukça gergin görünen Başpiskopos Reyhiem—adımladı.
Buraya kadar olan her şey önceden planlanmıştı. Fakat arkalarından içeri süzülen grup, Hinata’nın kaşlarının yukarı kalkmasına neden oldu. Yedi Gün Ruhbanı buradaydı.
(Seni tekrar görmek ne güzel, Hinata.)
(Sağlığın yerinde mi?)
(Neden bu kadar şaşırmış görünüyorsun?)
Hinata şaşkınlığını gizleyemedi. “Sizlerin burada ne işi var…?” diye gayriihtiyari fısıldadı. Normalde vakur duruşuyla bilinen kardinal bile gergin görünüyordu, Reyhiem’in ise yüzü kireç gibi bembeyazdı.
“Bunlar da kim, Hinata?” diye sordu Saare.
“S-sessiz ol, Saare!” diye aceleyle araya girdi Nicolaus. “Yedi Gün’ün huzurundasın!”
Nicolaus irkilerek dikleşti. “… Yedi Gün mü? Şu efsanelerdeki mi?”
“Aynen öyle,” diyerek onayladı Hinata—bunun üzerine odadaki herkes ayağa kalkıp selam durdu.
Yedi Gün Ruhbanı’nın üyeleri, Aydınlanmışlar mertebesini dahi aşmış, yeni nesil Kahramanları eğitmekle görevlendirilmiş, bilge ve son derece yetkin kişilerdi. Varlıkları birer efsane konusuydu, gizemle örtülüydü ve asla halkın arasına karışmaz, yalnızca masallarda anılmakla yetinirlerdi. Kutsal şövalyeler bile onların varlığından haberdar değildi; Hinata ve Nicolaus da dahil olmak üzere sadece birkaç kişi onlarla doğrudan temas kurabilmişti. Onlarla tanışabilmek için Batı Kutsal Kilisesi’nin en tepesinde yer almak gerekiyordu.
İnsanlığın sonraki Kahramanlarını ve şampiyonlarını belirlemeye yarayan bir sınav olan ve Hinata’nın da bizzat geçtiği Yedi Gün Sınavı’nı yöneten grup işte buydu. Bu sorumluluk, Ruhban Heyeti’ni Kilise’nin hayati bir parçası kılıyordu.
Fakat Hinata onlardan nefret ediyordu. Luminus tarafından teşkilatı denetlemek ve mensuplarını eğitmekle görevlendirilmiş, Kilise’nin en üst düzey danışmanlarıydılar. Ne var ki Hinata görevine başlamadan önce Haçlılar sadece kâğıt üzerinde var olan bir örgüttü. Hinata’ya göre bu tam anlamıyla bir görev ihmaliydi.
Şimdi düşününce, elimde fırsat varken güçlerini ellerinden almalıydım.
Hinata’nın Benzersiz Yeteneği Gaspçı iki şekilde çalışıyordu. Gasp adı verilen ilki hedefin yeteneklerini elinden alıyor, Kopya adı verilen diğeri ise bu yetenekleri bizzat öğrenmesini sağlıyordu. Sınavı sırasında Ruhban Heyeti’ni Luminus davasına efsanevi katkılar sağlamış kimseler olarak gördüğünden, güçlerinden ders çıkarıp kendini geliştirmek adına doğal olarak Kopya’yı kullanmıştı. Bu açıdan bakıldığında kendisi Ruhban Heyeti’nin bir çırağı bile sayılabilirdi… ama Yedi Gün bunu asla kabullenememişti. Kendilerini aşma cüretini gösterdiği için Hinata’yı dışlamış, bulabildikleri her fırsatta onun işine çomak sokmuşlardı.
Bunlar, Kilise’nin karanlıklarında pusuya yatıp kim bilir ne kadar zamandır ipleri elinde tutan kurnaz bir gruptu. Ancak eylemlerinde üretken hiçbir taraf yoktu. Sınava girip bunu fark ettiği anda Hinata onları derhal işe yaramaz birer fosil olarak nitelemiş, yeteneklerini alıp oradan ayrılmıştı. Şimdi ise öğrendiklerini Arnaud ve diğer birlik komutanlarını eğitmek için kullanıyordu.
Acaba Luminus’un en başta beni Yedi Gün Sınavı’na sokmasının sebebi bu muydu…
Eğer öyleyse, Luminus’un hakkını teslim etmek gerekirdi. Ne inanılmaz bir bilgelik. Ona göre Ruhban Heyeti, yeni nesli eğitme misyonunu açıkça bir kenara bırakmış, yalnızca kendi paçalarını kurtarmaya odaklanmıştı. Fakat Luminus onların bu şekilde köhneleşmesine izin verdiyse, bunun mutlaka bir sebebi olmalıydı. Bu yüzden onlara asla karşı gelmemişti. En azından herkesin gözü önünde.
Herkes yeniden yerine oturduğunda Hinata gruba yöneldi.
“Peki, bugün buraya teşrif etmenizin sebebini öğrenebilir miyim?”
(Hi-hi-hi! Telâşa hiç lüzum yok.)
(Yok, yok. Başpiskopos Reyhiem buraya İblis Kralı Rimuru hakkında bazı bilgiler getirdi, öyle değil mi?)
(Bizler sadece bu bilgileri kendi kulaklarımızla duymak istedik.)
Zihninde yankılanan sesler bunlardı. Yedi Gün Ruhbanı ona cevap vermek için Düşünce İletişimi kullanıyordu. Onları bir kez daha süzdü.
Tüm heyet değil, aralarından yalnızca üç kişi gelmişti ve Hinata’nın değerlendirmesine göre bunlar bütün grubun içindeki en yozlaşmış olanlarıydı.
Aralarında ateşe hükmeden Salı Rahibi Arze de vardı. Shizue Izawa ile kıyaslandığında gücü tek kullanımlık bir çakmaktan farksızdı. Öğretebileceği hiçbir şey yoktu ve Hinata onun sınavını tamamlamak için Gaspçı’ya ihtiyaç bile duymamıştı—fakat her nedense Arze, Hinata’nın onun yeteneklerini Gasp edemeyeceğini sanmıştı. Bu yüzden ona sürekli tepeden bakıyordu ki bu da Hinata’nın fena halde canını sıkıyordu.
Odada bulunan diğer ikisi, Pazartesi Rahibi Dena ve Cuma Rahibi Vena’nın niyetlerini ise Hinata kestiremiyordu. Muhtemelen Arze’ye arka çıkıyorlardı.
Ne büyük baş belası. Üstelik Luminus bu işi olabildiğince çabuk ve sancısız halletmemi emretmişti…
Hinata gerilmeye başladı. Rimuru’nun onun hakkındaki izlenimi zaten kötüydü. Eğer bu Ruhban Heyeti’nin burada ayağına dolanmasına izin verirse onunla bir daha asla uzlaşamayabilirdi—fakat amaçlarını tam olarak çözemediği sürece Reyhiem’e odaklanmak zorundaydı. Zihnini susturup ona kulak verdi.
“Ahmaklık ettim,” diye başladı Reyhiem. “Korkunç, hiçbirimizin boy ölçüşemeyeceği kadar korkunç bir düşmana meydan okuduk. O, en ufak bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir iblis kralıdır. Kendi ahmaklığımız yüzünden yeni bir iblis kralının doğuşuna bizzat zemin hazırladık!”
O anlara ait anıları onu bir hezeyana sürüklemişti; gözleri kan çanağına dönmüş, sesi neredeyse bir çığlığa dönüşmüştü. Bu doğuşa yol açan olayları—yaptığı tüm o hatalı işleri—hiçbir şeyi atlamadan apaçık anlatmaya devam etti. Birinin emriyle hareket etmiyordu; sanki bunu mutlaka yapması gerektiğine dair karşı konulamaz bir dürtüyle sürükleniyordu. Acılarından kurtulmayı ve tanrısı tarafından bağışlanmayı umuyorsa, günahlarından arınması gerekiyordu.
O anlattıkça, kutsal şövalyeler kendi aralarında fısıldaşmaya başladı. Bu hasmın tüm mantık sınırlarını aşan mutlak kudreti karşısında sükûnetlerini korumakta zorlanıyorlardı. Ne bir büyü karşıtı bariyer ne de uzun menzilli büyü savunma duvarı bu canavarları durdurmaya yetmişti; hatta kutsal bir bariyer bile o ışık parıltılarına karşı zerre savunma sağlayamamıştı.
Ne var ki Hinata kararlılığını korudu. Reyhiem’in anlattıklarına dayanarak, bunun yoğunlaştırılmış güneş ışığıyla yapılan bir saldırı olduğunu tahmin etti. Ve sanki bu teoriyi desteklemek istercesine, Yedi Gün Ruhbanı kendi yorumlarını fısıldamaya başladı.
(Hmm. Belki de bu, Gren Hazretleri’nin her zaman çok usta olduğu türden bir güneş ışığı büyüsüdür.)
(Işığı büken büyü mü? Büyü karşıtı bir bariyer onu engellemez miydi?)
(Üstelik Gren’inkinde bu denli bir tahrip gücü yoktu.)
Pazar Rahibi Gren, ışığa hükmeden büyüsüyle Ruhban Heyeti’nin başıydı. Büyülerinden biri güneş ışığını benzer bir şekilde yoğunlaştırıyordu; Ruhban Heyeti teorilerinde yanlış yolda olsa da Hinata ile benzer bir izlenim edinmişlerse, Hinata haklı olduğunu varsaydı.
Aptallar. Güneş ışığını doğrudan büyüyle bükmüyor; ışığı başka bir şeyden yansıtıp tek bir huzmede odaklıyor. Aksi takdirde bir bariyer bunu kolayca engelleyebilirdi. Öyleyse su ve rüzgâr elementalleri onunla iş birliği mi yapıyordu? Ama bu son derece karmaşık hesaplamalar gerektirirdi…
Yine de korkacak bir şeyi yoktu. Arkasındaki numarayı bildikten sonra karşı koymak kolaydı. Isıyı dağıtmak için koruyucu bir tabaka oluşturup ışığı kırmak amacıyla havaya toz saçmak, tehdidi etkisiz kılmaya yeterdi. Eğer yararlandığı tek şey güneş ışığıysa, saldırı istismar edilebilecek açıklarla doluydu. Hinata’ya göre bu saldırı bir hiçti.
Anladığım kadarıyla bu saldırı için öteki dünyadan getirdiği bilimsel bilgisini kullanıyordu. Buradaki insanların bununla başa çıkamamasına şaşmamalı. Ne olduğunu anlayamıyorlardı bile. Yine de bunu büyü savunmalarında delikler açmak için kullanması zekiceydi. Hiçbir detayı atlamamış…
Bu saldırıyı tasarlamak, aynı anda birden fazla büyüyü sürdürmenin yanı sıra muazzam bir hesaplama gücü gerektirirdi. Bu ciddi bir tehditti fakat Hinata gerçeği öğrendiğine göre artık o kadar da korkutucu görünmüyordu. Ne var ki Hinata hüküm vermekte acele ediyordu. Reyhiem’in anlatacakları henüz bitmemişti. Dahası vardı… Hatta asıl mesele şimdi başlıyordu.
“Bir dakika. O gizemli saldırı korkunç bir şeydi. Folgen Hazretleri çaresizce katledildi; Razen Hazretleri ona karşı hiçbir şey yapamadı. Sanırım en seçkin şövalyelerimizden yaklaşık on bini o saldırıyla can verdi. Lakin…”
Burada duraksadı; endişeyle yutkunurken başından aşağı terler boşanıyor, içindeki dehşeti zapt etmek için tüm gücünü harcıyordu.
“… Asıl kâbus bundan sonra başladı. Bir sonraki an, savaş meydanı tamamen sessizliğe gömüldü.
“Kimi bilincini kaybetmiş, ölümcül şekilde yaralanmıştı; kimi yerde yaralı yatıp çığlık atıyordu; sapasağlam olup da aklını kaçırmış gibi etrafta dolananlar bile vardı. Hepsinin bir araya getirdiği o kakofoni savaş meydanını bir curcunaya çevirmişti. Yine de… hemen bir sonraki an,” dedi Reyhiem, “tüm sesler bıçak gibi kesildi.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Tam olarak söylediğim şeyi kastediyorum, Leydi Hinata. O anda, yirmi bin kişilik ordunun geriye kalan tüm mensupları öldü. Yalnızca üç kişi hayatta kaldı: Razen Hazretleri, Falmuth Kralı Edmaris ve ben. Buna şahit olmak aklımı başımdan aldı. Öyle bir korkuya kapıldım ki oracıkta bayılmışım.”
Reyhiem’in anlattıkları karşısında kutsal katedralin içine de benzer bir sessizlik çöktü. Tek bir canavar, yirmi bin kişilik bir orduyu bir anda katletmişti. Bu hakikati kelimelerle ifade etmek neredeyse imkânsızdı. Ve bu ağır gerilimin ortasında, herkesin zihninde aynı efsane canlanıyordu—tek bir kişinin koca bir şehri yerle bir edip bir iblis kralına dönüşmesinin hikâyesi.
Derken Hinata, bizzat Luminus’un kendisine anlattığı bir şeyi hatırladı.
Batı Kutsal Kilisesi’nin temelleri en az on iki asır önce atılmıştı—kayıtlar yalnızca bu kadar geriye gitse de muhtemelen çok daha öncesine dayanıyordu. Ne var ki halkı buraya ilk kez iki bin yıl önce, Veldora krallıklarını yok ettikten sonra kaçarak yerleşmişti. Ejderhanın gücü ve ölümsüzlüğü umutları tamamen tüketiyordu; onunla savaşmaya kalkışmak yalnızca ölü sayısını artırırdı.
Burayı yurt edinen vampirler için Veldora’nın etrafta cirit atıp insanlığı yok etmesi yiyecek kıtlığı anlamına geliyordu. En saf ve yüksek kaliteli yaşam enerjisi yalnızca insanlardan elde edilebilirdi; Luminus ve ailesi güvende olsa da bu durum alt kademe vampirler için bir ölüm kalım meselesiydi. Bu nedenle Luminus, insanlığı korumaya yönelik mevcut iş birliği yaklaşımını geliştirmek zorunda kalmıştı. Aslında onları kurtarmıştı ve şimdi ona bir tanrı olarak tapıyorlardı.
Ve her şey Veldora’nın dizginsiz yıkımının suçuydu. O, her türlü doğal afetten daha beter, tedbir alınması imkânsız bir tehditti—bir Felaket. Bu da onu derecelendirmede insanlığın kesinlikle başa çıkamayacağı Özel S sınıfına sokuyordu… ama dünyaları böylesine geniş çapta yok eden tek varlık o değildi. Şu anda Özel S derecesinde bilinen tek varlıklar varlığı teyit edilmiş dört ejderhaydı. Fakat bu yalnızca halka anlatılan kısmıydı. Mitolojide ise benzer bir ölüm ve delilik seferi yürüten iki iblis kralının kayıtları vardı. Bunlar Karanlığın Lordu Guy Crimson ve Yok Edici Milim Nava’ydı. Bütün iblis kralları S derecesi alırdı fakat bu derecelendirmeler arasında uçurumlar vardı. Tıpkı bu ikisi gibi bazı varlıklar perde arkasında Özel S olarak değerlendirilebilirdi—ve Luminus’un açıkladığı üzere bu durum, potansiyel bir iblis kralının devasa bir yıkım gerçekleştirip ölenlerin ruhlarını emerek uyanmasıyla gerçekleşiyordu. Bunun sonucunda hayal gücünün ötesinde bir Evrim meydana gelirdi.
İblis kralı tabiri teknik olarak bu evrimi geçiren gerçek olanları ifade ediyordu ve o zaman bile bu durum birkaç farklı kademede gerçekleşebiliyordu. Bu sayede bazı iblis kralları ejderhalar kadar kudretli hale gelmişti; hatta Luminus, Guy ve Milim’in bunun da ötesine evrilip evrilmediğini merak ediyordu. Gerçek bir iblis kralı olan Luminus’un bile onlara karşı hiçbir şansı yoktu. Hinata’ya, “Milim’le savaşacak olsaydım,” demişti, “belki kurnazlığımla onu alt edebilirdim. İş o noktaya varırsa belki dişime göre bir dövüş olurdu. Ama en nihayetinde asla kazanamazdım.” Peki ya Guy? “Hah! Bunu söylemek beni dehşet verici derecede öfkelendirse de tamamen nafile olurdu. O bambaşka bir dünyada yaşıyor.”
Luminus gibi kendine aşırı güvenen ve Hinata’nın kudretini tahayyül bile edemediği birinin, Guy’ın gücünü bambaşka bir boyuta aitmiş gibi tanımlaması… Bu durum Hinata’yı Guy hakkında ve geçmişte onunla bizzat yüzleşmiş olan Milim hakkında derin düşüncelere sevk etti. Bunu tasavvur etmek bile zordu.
İşte Özel S derecesi tam da bu yüzden vardı. Bütün insanlık bir araya gelse belki böyle bir canavarla başa çıkabilirdi—fakat bu bile saf bir temenniden ibaretti, zira insan saflarında bir Kahramanın varlığını şart koşuyordu. Şu anda ortalıkta bir Kahraman yoktu, dolayısıyla hiçbir şansları da bulunmuyordu.
Üstelik şimdiki iblis kralları kadrosu—yani Octagram—Rimuru da dahil olmak üzere bambaşka bir tehlike seviyesindeydi. Luminus, Rimuru’nun hâlâ uyanış sürecinde olduğuna inanıyordu ve Reyhiem’in sözleri bunu doğrulamak için fazlasıyla yeterliydi.
Çok geçmeden diğerleri de gerçek iblis krallarının, yani o korkunç varlıkların hikâyelerini anımsamaya başladı. Paniğe yol açmasın diye halka açıklanmamışlardı fakat tamamen gerçeklerdi ve büyük birer tehdittiler.
İlk ejderha gücünü kaybettiğinde, bilinmeyen bir nedenden ötürü kendini yeniden oluşturduğuna dair hiçbir işaret göstermemişti. Diğer üçünden biri yakın zamana kadar mühürlüydü; ancak şimdi geri dönmüştü ve tek başına yirmi bin kişilik bir orduyu katleden bir iblis kralını, Rimuru’yu destekliyordu. Bu, uzun zaman önce diğer iki iblis kralının yaptıklarına denk bir durumdu. Belki fiziki bir yıkım yaşanmamıştı ama elde ettiği ruh sayısı akıl almaz boyutlarda olmalıydı.
Odayı ağır bir sessizlik kapladı. Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir iblis kralının doğduğunu kimsenin kabul etmek istemediği çok açıktı. Potansiyel bir iblis kralı ile gerçek bir iblis kralı arasında ezici bir fark vardı ve odadaki herkes bunu gayet iyi anlıyordu.
Sessizliği nihayet usulca bozan kişi Hinata oldu.
“Anlıyorum. Demek İblis Kralı Rimuru’nun uyandığını varsaymalıyız…”
Bu sözler sessizliği keskin bir bıçak gibi yararak, bu durağanlığa daha fazla tahammül edemeyenlerin fitilini ateşledi.
“Sanırım öyle yapmalıyız. Peki şimdi ne olacak? Onu kendi haline bırakırsak başa çıkamayacağımız bir tehdide dönüşmeyecek mi?”
“Sakin olun. Rimuru eskiden bir insandı. İnsanlıkla bir arada yaşamayı amaçlıyorsa onunla savaşmamıza gerek kalmaz.”
“Doğru. Nasıl tepki vereceğini görmemiz lazım.”
“Fakat yirmi bin şövalyeyi hiç tereddüt etmeden biçtiğini kesin olarak biliyoruz! Apaçık bir tehdit olduğu ortada. Ona öylece güvenebileceğimizden emin misiniz…?”
Renard’ın bu son yorumu herkesin aklından geçenleri özetliyordu. Pek çok savaş tam da böyle başlardı; zihnin oyunlar oynaması ve potansiyel bir düşmana karşı duyulan korkuyu körüklemesiyle. Bu durum insan ırkının kendi arasında bile fazlasıyla geçerliyken, karşılarındaki hasım bir iblis kralı olduğunda ona güvenmek büsbütün zorlaşacaktı. Eğer bu hasım her an avlanabilecek biri olsaydı sorun teşkil etmezdi fakat Rimuru baş döndürücü bir hızla güçleniyordu. İnsanlığı koruyan kutsal şövalyeler ve Kutsal İmparator’un kılıcı olarak hizmet veren şövalyeler için, o gerçekten zapt edilemez bir hale gelmeden önce onunla yüzleşme fikrini hesaba katmak bir zorunluluktu.
Fakat Hinata geri adım atmadı. “Herkes sussun,” dedi kesin bir dille. “Ferman mutlaktır.”
Kimsenin söyleyeceği hiçbir şey onun fikrini değiştiremezdi. Haçlıların kaptanı ve İmparatorluk Muhafızları’nın başşövalyesi olarak Lubelius Kutsal İmparatorluğu’nun kalbine ve zihnine yön veriyordu. Her bir yurttaşa örnek olmalı, emri altında görev yapanlar için sarsılmaz bir liderlik sergilemeliydi. Kararı yalnızca Luminus’un iradesi doğrultusunda değişebilirdi. Onu böylesine kararlı ve tavizsiz kılan da buydu.
Ve böylelikle ortak oturum sona erecek, herkes istihbarat toplama vazifelerine geri dönecekti. Ya da öyle olması gerekiyordu—lakin şer, en umulmadık çatlaklardan sızmanın bir yolunu her zaman bulurdu.

(Ah, Reyhiem, bize ileteceğin başka bir mesaj var mıydı?)
Tam Hinata toplantıyı sonlandırmak üzereyken, Yedi Gün Ruhbanı nihayet söze girdi. Bu soru Reyhiem’in aklını başına getirmiş gibiydi; cebinden kristal bir küre çıkarıp hürmetle Hinata’ya uzattı.
“B-Bende aslında şu var. İblis Kralı Rimuru’dan size bir mesaj olduğu söylendi, Leydi Hinata…”
“Bir mesaj mı?”
Şüphe dolu bakışlarla küreyi teslim aldı. Rimuru’dan gelen bir mesaj muhtemelen görmezden gelebileceği bir şey değildi.
Ruhban Heyeti’nin dürtmesiyle Reyhiem tarafından sunulan bu kristal küre, son derece değerli bir büyü eşyasıydı. İçine hareketli görüntüler kaydetmeye olanak tanıyor, bu da onu mesaj iletmek için kullanışlı bir araç haline getiriyordu. Uluslararası müzakerelerde de kullanılıyor, yazılı bir mektuptan daha güvenilir bir kanıt olarak görülüyordu.
Rimuru’nun bunu nereden temin ettiğine bakılmaksızın, Hinata hemen kaydı oynatmaya girişti. Buradaki tüm ileri gelenler göz önüne alındığında, Rimuru’nun neye benzediğini herkesin görmesi için harika bir fırsat olabilirdi.
Fakat mesele bundan ibaret değildi.
Görüntüde güzel bir kız belirmişti ancak o bir kız değildi. Bizzat iblis kralının kendisiydi. Hinata’nın hocası Shizue Izawa’yı andıran yüzü, izleyene soğuk ve duygusuz bir ifadeyle bakıyordu. Sahip olduğu o heybetli varlık hissi, video kaydının arasından bile tüm ağırlığıyla hissediliyordu.
Hinata şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Ne büyük bir sürpriz. Birkaç ay öncesine kıyasla bambaşka biri gibiydi… Gözleri görüntüdeki Rimuru’nun gözleriyle buluştu. Bu bir tesadüf müydü, yoksa…? Ne kadar gerildiğini fark etmeye başlamıştı. Rimuru, aynı memleketten bir yurttaş. Yufka yürekli bir iblis kralı. Belki de duygusallığı, bu tehdidi hafife almasına neden oluyordu. Mantıken bunun farkındaydı. Ve sanki bu şüphesini doğrulamak istercesine…
“Seninle dövüşeceğim. Sen ve ben, teke tek bir düelloda.”
Mesajın tamamı bundan ibaretti. İnanılmaz derecede sadeydi; yanlış anlamaya zerre yer bırakmıyordu. Kaydı izleyen herkes aynı sonuca vardı: Rimuru öfkeden deliye dönmüştü. Önüne çıktığı için Clayman’i öldürmüştü ve sıradaki kişi Hinata’ydı.
Bir değişiklik olarak, Nicolaus bile tedirgin görünüyordu. “N-Ne yapmalıyız, Leydi Hinata?” Fakat Hinata cevap veremeden önce:
“Leydi Hinata, emirlerinizi bekliyorum! Bu iblis kralının cüretini ezmek için bir orduya memnuniyetle liderlik ederim!”
Her zamanki gibi tez canlı bir asker olan Arnaud konunun üzerine gitti. Münakaşa yeniden alevlenmişti.
“Hadi ama,” diyerek Arnaud’ya hayret dolu bir bakış attı Saare. “Usta bir kılıç ustasısın, ona lafım yok ama kafanı da biraz çalıştırman gerekmez mi?”
“… Ne?”
“Hinata az önce yarım saat boyunca ‘karışmayın’ deyip durmadı mı? Ona dokunursak diğer iblis kralları bunu öylece sineye çekmeyecektir. Ayrıca tamamen uyanmış bir iblis kralıysa, onu kışkırtmak büsbütün ahmaklık olur. Bence sakinleşip hasmımızın talebini kabul etmeliyiz.”
“Haklı, Arnaud,” dedi Litus başıyla onaylayarak. “İşin içine bir de Veldora girerse kazanma şansımız sıfır. Zafer, ancak altından kalkılması imkânsız kayıplarla mümkün olabilir. Eğer hasım bir düello istiyorsa, Hinata’nın bunu kabul etmesi hepimiz için en iyisi.”
Orduların topyekûn bir çarpışması, hiçbir zafer garantisi olmaksızın korkunç kayıplara yol açardı. Bunun yerine Kutsal İmparatorluk’un en güçlü şövalyesinin öne çıkması çok daha makul görünüyordu. Hatta bu fikir Saare ve Litus’un içini bir nebze de olsa iyimserlikle doldurmuştu. Hinata’nın kazanacağından şüpheleri yoktu.
Bu esnada Hinata ise seçeneklerini tartıyordu.
Arnaud’nun orduyla saldırma teklifi kesinlikle söz konusu bile olamazdı. Kendi ulusunu bu işe dahil etmek, Litus’un korktuğu topyekûn savaşa yol açar; muhtemelen diğer Batı Ülkeleri’ni de içine çekerek bir dünya savaşına dönüşürdü. Böylesi krizlerde korumaya yemin ettikleri halk ciddi bir dezavantaja dönüşürdü; üstelik bu, Luminus’un arzularına da ters düşerdi. Veldora da başlı başına bir tehditti. Kayıpları asgari düzeyde tutmak açısından, Rimuru’nun düello teklifi bundan daha doğru bir zamanda gelemezdi.
Fakat:
Bunu nasıl yorumlamalıydım…?
Bu durum Hinata’yı duraksattı. Geriye dönüp baktığında, oradaki vaziyeti tam olarak kavramadan Tempest’ı işgal etmediği için son derece şanslıydı. Bunu Luminus’un engin hikmetine borçluydu. Eğer hasımları gerçek bir iblis kralına dönüştüyse, meydandaki asker sayısı gibi unsurların artık hiçbir hükmü yoktu. Ne kadar azimli olurlarsa olsunlar, oldukça yüksek bir seviyeye ulaşmadıkları sürece bir işe yaramazlardı. Falmuth’un başına gelen felaket bunun en açık kanıtıydı.
Lakin… hayır. Rimuru Falmuth ile savaştığında, bu henüz yükselmeden önce gerçekleşmiş olmalıydı. Bu iş için “gerekli” olan ruh sayısını ortaya çıkaran şey onların yenilgisiydi. Henüz uyanmamışken bile yirmi bin kişiyi yeryüzünden silmişti.
Gerçekten de ne canavardı ama…
Rimuru ile yaptığı savaşı düşündüğünde, onun böyle bir şey yapabileceğine ihtimal vermiyordu. Belki de kendini tutmuştu—fakat şimdi, şüphesiz onun ölümünü istiyordu.
Fakat ondan nefret ediyorsa, intikam için neden bir düello teklif etme zahmetine girmişti ki? Bu durum hiç doğal görünmüyordu. Hinata ve Batı Kutsal Kilisesi’nin ayağına dolanan bir diken olduğunu düşünüyorsa bile, böyle bir dürtüyle harekete geçmek için oldukça garip bir zamandı. Bunu göremeyecek kadar ahmak olsaydı, Falmuth’a karşı onca gizli kapaklı dolap çevirmekle uğraşmazdı.
Belki de bambaşka bir sebebi vardı.
Ondan beklenmeyecek bir hareket, evet. Bir şeyler mi değişti? İblis krallığına yükselişi insanlığının yok olmasına mı mal olmuştu yoksa?!
Bir anda böylesine muazzam bir güç elde etmek, herhangi bir insanın ruhunu paramparça etmeye yeterdi. Shizue’nin Ifrit’in çıldıran gücünü zapt etmekte ne kadar zorlandığına bizzat şahit olmuştu. Bu durum herkesi kolaylıkla çıldırtabilirdi—hele ki artık gerçek bir iblis kralıysa.
Ama belki de öyle değildi. Öyle olsaydı, insan uluslarıyla müttefik olmak için hiçbir sebebi kalmazdı.
Luminus, Rimuru’nun insanlığı güvende tutmaya ant içtiğini söylemişti. İnsan kalbi artık geçmişte kaldıysa, kendi şehrini kuracağına dair beyanı da anlamını yitirirdi. Değerlendirecek yeterince bilgi yoktu, diye düşündü Hinata. Tartıcı yeteneği hiçbir cevap vermiyordu. Hakikat hâlâ bir yerlerde gizli gibi görünüyordu.
Üstelik bu kristal küre hamlesi de başlı başına garipti. Gerekirse saatlerce görüntü saklayabilirdi fakat mesajı yalnızca birkaç saniye sürüyordu. Bunun arkasında gizli bir niyetin yattığı izleniminden bir türlü kurtulamıyordu.
Üstelik:
Salı Rahibi az önce Rimuru’nun bana iletecek bir şeyi olduğunu bildiğini ağzından kaçırmıştı. Neden?
Reyhiem raporunu vermişti. Rimuru’nun mesajına dair tek bir kelime bile etmemişti. Fakat Arze ona, “Bize ileteceğin başka bir mesaj var mıydı?” diye sormuştu; ve Hinata onun bu yapay kelime seçimini hemen fark etmişti. Şüphe tohumları zihninde filizlenmeye başlamıştı fakat onları içine gömüp yüzüne yansımasına izin vermedi. Bunun yerine, en ufak ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan durumunu tartmaya devam etti.
Ne yazık ki elinde işe yarar çok az veri vardı. Her zaman yaptığı gibi hesaplamalar yaparak kendini bir çözüme yönlendirmeyi deneyebilirdi fakat bu sefer hiçbir sonuca varamıyordu.
Bir iç çekişle, “Neyse,” diye kestirip attı. “Madem beni meydana çağırıyor, sanırım bizzat gidip durumu ona kendim açıklamak zorunda kalacağım.”
Rimuru istiyorsa, düellodan pek de çekinmiyordu. Fakat meseleyi konuşarak halletme şansı gerçekten hiç yok muydu? Öncesinde bundan tamamen emin olmak istiyordu. Onunla görüşebilirse cevabını alırdı. Kendi kendine kuruntu yapmaktan daha akıllıca görünüyordu.
Ne olursa olsun, iş bu noktaya geldiyse bunu çözmek bana düşer.
“Bu çok tehlikeli!” diye telaşla itiraz etti Nicolaus. “Bizzat gitmenize hiç gerek yok! Hele ki size karşı beslediği bariz husumet ortadayken!”
Bu sözler Hinata’nın fikrini değiştirmeye yetmedi. “Niyetini tam olarak anlamadığımız sürece bunu asla kesin olarak bilemeyiz, değil mi? Ayrıca bir de dilemem gereken özür var. Onunla bir kez olsun görüşüp meseleyi konuşarak çözmeye çalışmak daha akıllıca değil mi?”
Bunun tartışmaya bir son vereceğini ummuştu. Fakat yine tam da doğru anı beklercesine, Yedi Gün Ruhbanı söze karıştı.
(Heh-heh-heh. Kararın bu yönde mi? Pekâlâ!)
(Tanrı Luminus’un himayesi seni muhafaza eylesin.)
(İblis Kralı Rimuru bir tehdit, evet.)
(Fakat görüşmeleriniz çıkmaza girse dahi endişelenmene gerek yok.)
(Onu alt etmek için gereken kudrete kesinlikle sahipsin.)
(Lakin Hinata, unuttuğun bir şey var.)
(Gerçekten de öyle. O ejderhanın varlığı.)
(Korkarım senin gibi biri bile böylesi bir belayı alt edemez!)
(Gücünü gözünde fazla büyütme, Hinata.)
(Hiçbir saldırı o ejderhayı sarsamaz.)
(Yine de ferah tut içini, Hinata.)
(Sana bunu emanet edeceğiz.)
(Adı Ejderhakıran!)
Of. Bundan daha yüzsüz olabilirler miydi? Tek söylediğim onunla konuşacağımdı ama beni şimdiden kılıç çekmeye sürüklüyorlar. Üstelik asıl amaçları Veldora’yı benim halletmemi sağlamak, değil mi? Yoksa…?
Yedi Gün Ruhbanı, bizzat Luminus’un takdirine mazhar olmuş eski insanlardan oluşan bir gruptu. İnançları sadece ve sadece ona yönelikti. Luminus’un bu denli endişelendiği bir ejderhayı ortadan kaldırmasını istemelerini anlayabilirdi… fakat tek gayelerinin bu olmadığını çoktan biliyordu. Korkuyorlardı. Luminus’un teveccühünün kendilerinden uzaklaşıp yeni bir dehaya kaymasından korkuyorlardı. Genç nesli eğitme konusunda bu denli isteksiz olmalarının sebebi buydu. Yollarına çıkan herkesi saf dışı bırakmak için harıl harıl entrikalar çevirmelerinin sebebi de buydu.
Aptallar sürüsü. Luminus için zarardan başka bir şey değillerdi…
Fakat Hinata onlara karşı çıkacak bir adım atmadı. Bu bizzat Luminus’un kararıydı ve Hinata müdahale edebilecek bir konumda değildi. Bunun yerine serinkanlılığını korudu.
Cuma Rahibi Vena’dan Dragonbuster’ı teslim alırken, “Memnuniyetle kabul ediyorum,” dedi hissiz bir ses tonuyla. Vena ve işbirlikçileri tatmin olmuş bir edayla başlarını salladılar.
(Umarız işler senin için yaver gider.)
(En kötü ihtimalde bile o kılıç seni koruyacaktır.)
(Ve şayet bu girişim fiyaskoyla biterse, bütün mesuliyet senin omuzlarına yıkılacak.)
Ruhban Heyeti bu tavırla huzurdan ayrıldı.
“Leydi Hinata…”
Paladinler itirazlarını dile getirmeye yeltendiler. Hinata eliyle onları susturdu ve perdenin ardındaki Louis’ye doğru kaçamak bir bakış fırlattı.
“Pekâlâ. Herkes görevini aldı. Bu ortak oturum burada sona ermiştir.”
Üç Savaş Bilgesi, ona söylemek istedikleri onca şeye rağmen dillerini tutup öylece oturdular. Paladinler de liderlerinin kararına hürmet göstererek durumu uysalca kabullendiler.

Hinata hafif bir uykudan uyandı.
Kendi içine çekilip geçmiş anılarına dalması onu uyutmuş olmalıydı. Bilinci toparlanmaya başladıkça burnuna kahve kokusu geldi. Kendini sevdirmek istercesine her zamanki o aşırı nazik tavırlarıyla Nicolaus, bitişik odada kahvaltı hazırlarken görülebiliyordu.
“Ah, uyandınız mı?”
Karşısındaki kişi Kardinal Nicolaus Speltus’tu; Hinata’ya göre onu tarif edecek en uygun kelime “sıra dışı”ydı. Lubelius’un mutlak lideri olan Kutsal İmparator’un güvenilir danışmanıydı; bu da onu bu topraklardaki gücün tam zirvesine yerleştiriyordu. Fakat Hinata’ya karşı bir yavru köpek kadar sadık ve sevgi doluydu.
“Gelin lütfen, kahvaltı hazır. Bir şeyler yemek ister misiniz?”
Bu durum neredeyse komikti. Onun gibi birinin bir başkasına kahvaltı hazırladığını hayal etmek bile zordu. Kendisini tanıyan diğer herkesin gözünde Nicolaus, Aziz maskesi takmış bir iblisti.
“Evet. Teşekkürler.”
Nicolaus mutlulukla başını sallayarak karşılık verdi.
Bu, uzun zamandır Hinata’nın dürüstçe keyif aldığını söyleyebileceği ilk öğün oldu. Son zamanlardaki yoğunluğu ona uyuyacak vakit bile bırakmamıştı—fakat artık bunun da sonuna geliniyordu.
“… Gidiyor musunuz?”

“Evet. Bu benim görevim.”
“Fakat Reyhiem’e buraya gelmesini emreden bendim…”
“Buna ses çıkarmadan izin veren de bendim. Kendini suçlamana gerek yok.”
“Sizi ikna etmenin hiçbir yolu yok mu… ah, yani gitmemenizi sağlayamaz mıyım?”
“Yeter artık. Endişelenmeyi bırak. Henüz kesin bir savaş çıkacağı bile belli değil.”
Çıksa bile, bu kesin bir hezimet yaşanacağı anlamına gelmezdi. Hinata’nın hâlâ gizli bir kozu vardı—öyle uyduruk bir Dragonbuster değil, çok daha yüce, çok daha asil bir şey. Üstelik Luminus bizzat kendisine aşırıya kaçmamasını tembihlemişti.
Hinata’nın ölmeye zerre kadar niyeti yoktu. İş çatışmaya varsa bile, Rimuru ister evrim geçirmiş olsun ister olmasın, şimdilik hâlâ alt edilebilecek bir hedef olduğuna inanıyordu. Endişelenecek hiçbir şey yoktu. Zaferden yüzde yüz emin olmasa da kendisinden daha güçlü hedeflerin karşısına dikilme konusunda fazlasıyla tecrübeliydi. Üstelik elinde birden fazla gizli koz vardı. Sabah öyle güzeldi ki. Böylesine kasvetli konuşmalarla tadının kaçmasına gerek yoktu.
“Her şey yoluna girecek, Nicolaus. Her zamanki gibi. Hiçbir şey için endişelenmene gerek yok.”
Gülümsedi—küçük, nazik bir tebessüm belirdi yüzünde. Uzun zamandır ardında ince hesapların yatmadığı ilk tebessümdü bu.

