Tam zirve sona yaklaşırken ve artık kapanış yapmanın vaktinin geldiğini hissederken:
Güm!!
Biri içeri fırtına gibi dalınca kapılar ardına kadar açıldı.
“Hepsini duydum! Tempest yerle bir olacak!!”
Karşımızda kanatlı, minik bir kız duruyordu; görünüşüne bakıp inanmak zor olsa da dünyanın on iblis kralından biri olan Labirentin Ramiris’iydi.
Buna nasıl bir tepki vermem gerektiğinden pek emin değildim. Gözlerimi fal taşı gibi açıp “N-ne dedin sen?!” falan mı demeliydim? Tepki vermek için pek vaktim olmadı çünkü Ramiris doğrudan üzerime doğru uçarken Beretta arkasından kapıyı nazikçe kapatıyordu. O iblisin beden dilini tarif edecek olsam herhalde ‘çilekeş’ derdim ve bahse varım haklıydım da. Bütün gün Ramiris’in emirlerine maruz kalmak herkesi o hâle getirirdi.
Şimdi ise uşak kıyafeti içinde kusursuz görünen Diablo onun tam önünde dikiliyordu. Arkamda mevzilenmiş, görüşmeleri sessizce dinliyordu ama bu davetsiz misafirin öylece içeri dalmasına izin vermeye hiç niyeti yoktu. Ve sahiden de Ramiris’i havada bir yusufçuk yakalar gibi kolayca yakalayıverdi.
“H-hey!” diye bağırdı, sağa sola çırpınarak. “Bana ne yapıyorsun sen?!” Bu kıza bayılıyorum ya. Bir iblis kralına zerre kadar benzemeyen tavırları o kadar sevimli ki.
“Rimuru-sama,” dedi Diablo bana doğru yürürken, “bir davetsiz misafir yakaladım. Kendisini ne yapmamı emredersiniz? Bu kasabanın yerle bir olacağı hakkında sayıklayıp duruyordu; bu saygısızlığına nasıl karşılık vermeliyiz?”
Ramiris’e baktım. Diablo’nun pençesinden kurtulmaya çalışarak çaresizce kanat çırpıp duruyordu. “Gaaaah! Bütün büyü gücümü kullanıyorum ama yine de elinden kurtulamıyorum ha?! B-bu sıradan bir koruma falan olamaz! Kimsin sen? Sana ne kötülüğüm dokundu ki?!”
Çenesi hiç durmazdı zaten. Üstelik kimse kusura bakmasın ama aralarındaki akıl almaz güç farkına bakılırsa Diablo’nun onu elinden kaçırması pek mümkün görünmüyordu. Bir de bu iblis kralı olacaktı, öyle mi? İşte tam da bu yüzden bazen iblis kralı olmanın öyle pek de ahım şahım bir numara olup olmadığını sorguluyordum.
“Bu periyi tanıyor musunuz, Rimuru-sama?” diye sordu Fuze. Ha, doğru ya, zirvenin tam ortasındaydık. Hatta neredeyse bitmek üzereydi. Birkaç dakika daha geç gelseydi ne olurdu sanki… Ortamın havasını okuma konusunda da zaten ezelden beri berbattı.
“Evet, tanıyorum. Bu Ramiris; pek öyle göstermiyor olabilir ama o da bir iblis kralı sayılır herhalde?”
“Hey! Ne demek ‘göstermiyor’ ya?! Haberiniz olsun, ben on iblis kralının en güçlüsü olarak nam salmış biriyim bir kere!”
Hâlâ Diablo’nun parmakları arasında kıstırılmış vaziyetteyken ve ne kadar zararsız göründüğünün zerre farkında değilken takınabileceği en kibirli tebessümle bana baktı. Salondakiler afallamıştı; birkaç kişi “Ha? Bir iblis kralı mı…?” ve “Böyle biri mi?” gibi mırıltılar çıkarıyordu.
“…” “Ne? Neeee yani? Hadi ama, derdiniz ne sizin? Daha çok şaşırmanız gerekiyordu! Ben bayağı iblis kralıyım millet! Kanlı canlı Labirentin Ramiris’iyim ben, anladınız mı?! Neden hepiniz bu kadar ilgisiz davranıyorsunuz?!”
Yani, iblis kralı olsan da olmasan da şu an resmen iki parmak arasında sıkışıp kalmış durumdasın. Tahminimce herkes senin ucuz bir sahtekâr falan olduğunu düşünüyor. Tabii bunu yüzüne vurmayacak kadar kibar biriyim ama…
“…” “Şey, Rimuru-sama’nın bizzat kendisi de bir iblis kralı olduğuna göre diğer iblis krallarını tanıması gayet doğal sanırım…”
“Açıkçası Fırtına Ejderhası’nın dirilişi o kadar büyük bir şoktu ki bu saatten sonra hiçbir şey beni şaşırtamaz gibi geliyor…”
Dinleyiciler birbirlerini başlarıyla onaylıyordu. Aslına bakılırsa oldukça mantıklıydı.
Ramiris ise bu durumdan hiç mi hiç memnun kalmamıştı.
“Ha? Fırtına Ejderhası mı? Veldora dirildi mi yani? Sizi kandırıyorlar! Ben o Veldora’yı tek yumrukla yerin dibine gömdüm be! O herif kuru gürültüden başka bir şey değildi. Hem onun devri kapandı artık. Korkacak birini arıyorsanız, bugünden tezi yok benim huzurumda tir tir titremeye başlayabilirsiniz!”
Sözlerini tiz ve kibirli bir kahkahayla noktaladı. Büyüklük taslama konusunda Veldora’dan bile daha beter bir çeneye sahipti. Diablo’ya kızı bana vermesini söyleyip onu Veldora’nın yanına götürdüm.
“Veldora, şu kızı biraz oyalar mısın benim için? O da aşağı yukarı bir iblis kralı sayılır, belki seninle arkadaş olmak ister.”
“Hı? Şu an muazzam bir gizemi çözmekle meşgulüm.”
Onun nazını çekecek vaktim yoktu.
“Ha, şu manga mı? Katil [GİZLENDİ] çıkıyor. Rahatladın mı şimdi? Hadi eyvallah.”
Bu acımasız hamlenin ardından yerime geri döndüm. Veldora gözleri fal taşı gibi açılmış, donakalmıştı. Belki pek hoş bir hareket değildi ama zirvenin ortasındaydık sonuçta. Canının istediği gibi at koşturmasına izin vermek yerine yaptıklarını biraz düşünmesini istiyordum.
Zaten Veldora’yı görmesiyle birlikte Ramiris oracıkta bayılıp kalmıştı. Böylece iki sorunlu çocuğu tek hamlede aradan çıkarmış oldum.

Kapanışı yaparken, yapmamız gereken her şeyin üzerinden bir kez daha geçmek istedim.
“Benimaru, sıradaki hedefimiz Clayman. İşinin bitirilmesini istiyorum!”
“Tam da duymak istediğim şey!” Benimaru, gözlerinde tekinsiz alevler dans ederken bana cüretkâr bir tebessümle karşılık verdi. Salondaki diğer Tempestliler de benzer şekilde heyecanlanmıştı; zamanla hepsi birer savaşçıya dönüşmüştü anlaşılan. Daha birkaç gün önce kasabada büyük bir meydan savaşı vermemişler miydi? Neyse. Yüksek moral hiçbir zaman fena sayılmazdı.
“Üç Canavar Soylusu ve onların emrindeki canavar-insanlara gelince…”
“Lafı bile olmaz,” diye hırladı Alvis. “Emrinizdeyiz, Rimuru-sama.” Phobio ve Sufia da en az onun kadar hevesli görünüyordu. Sormaya bile zahmet etmemeliydim.
“Ve bu ekiple onu yenebileceğini mi düşünüyorsun, Rimuru?”
“Yeneceğim. Beni fena hâlde damarıma bastı.”
“Anlıyorum…” Gazel bana buruk bir tebessümle baktı. “Öyleyse sözüne güveniyorum.” Ardından sadece benim duyabileceğimi düşündüğüm daha kısık bir sesle ekledi: “Ben de seni astım olan bir talim arkadaşı sanıyordum. Fazlasıyla gelişmişsin…”
Endişeli görünen Erald, “Fakat Clayman’i hafife alma lüksünüz olduğunu sanmıyorum,” diye araya girdi. “Muazzam bir büyü doğumlu ordusuna hükmediyor ve Doğu İmparatorluğu ile yakın bağları olduğuna dair söylentiler var…”
“Fark etmez. Savaş nicelik değil, nitelik meselesidir!”
“Tanrım, şu anda sağduyumun çatırdama seslerini duyabiliyorum sanki…”
Gerçekten de sağduyudan tamamen yoksundu ama onu susturmaya yetmişti. Artık elimdeki güce merak duyduğunu anlayabiliyordum. Bunun delice bir fikir olduğunu ben de biliyordum ama aynı zamanda haklı olduğumu da biliyordum. Normalde savaşı daha kalabalık olan ordu kazanırdı fakat bu kural bu dünya için geçerli değildi. Ork Kralı bunun en güzel örneğiydi. Liderin kellesini alabildiğin sürece, sonucu belirleyen daima daha maharetli savaşçılar olurdu.
Üstelik bu sefer sayıca da pek geride sayılmazdık. Lafı uzatmamak adına zirvede bahsetmemiştim ama Souei, Clayman’in hareketleri konusunda beni çoktan bilgilendirmişti. Souei kesin sayıyı netleştirmeye çalışıyordu ancak hantal bir şekilde ilerliyorlardı ve hâlâ Milim’in topraklarında sıkışıp kalmış durumdaydılar. Yine de Klon’u yakında buraya dönerdi, nihai kararımı o zamana saklayabilirdim.
O strateji toplantısını sonraya bırakabilirdik; şimdilik Falmuth’un fethi için hazırladığımız senaryonun kusursuz işlediğinden emin olmamız gerekiyordu. Kralı serbest bırakacak, ardından Marki Muller ve Kont Hellman’ın onun üstüne gitmesini sağlayarak başarısızlığının sorumluluğunu üstlenmesini talep ettirecektik. Kralın vereceği tepkiye göre de Youm harekete geçecekti.
“Onlarla çıkabilecek fiilî bir savaşa gelince, bu bizim halletmemiz gereken bir mesele olacak. Şimdilik hepinizin bana güvenmesini ve Falmuth konusunu bize bırakmasını istiyorum. Çok geçmeden, Youm’u yeni neslin kahraman kralı yapmamız için sizden yardım isteyeceğim.”
Salondakiler onaylarcasına başlarını salladı. İnsanların meseleleri söz konusu olduğunda, tek başımıza hareket etmek yerine onlara bel bağlamak çok daha az hata yapmamızı sağlardı. Desteklerini sabırsızlıkla bekliyordum.
“Şimdi Fuze, senden gizlice Muller ve Hellman ile iletişime geçmeni istiyorum.”
“Halledilmiş bil,” diye yanıtladı.
Yine ayrıntıları muhtemelen daha sonraki bir toplantıda belirleyecektik ama artık bir eylem planımız vardı. İlk olarak olayları sanki kralı elimizden Youm ve birliği kurtarmış gibi gösterecektik. Ardından Marki Muller’in kralı koruması altına almasını sağlayacak ve başından sonuna kadar Youm’a arka çıkacaktık. Bu arada, şu üç savaş esirine gelirsek:
“Bu arada Shion, o üçünün senin sorgunla arası nasıl? İşimize yarar bir şeyler anlattılar mı?”
Bunu unutmuştum—büyük resme bakınca pek de önemli değildi gerçi—ama esirlerimizi bunca zamandır Shion’un gözetimine bırakmıştım.
“Heh-heh-heh… Anlatmaz olurlar mı hiç, Rimuru-sama!”
Ooo. Birileri pek bir özgüvenliydi. İçime kötü bir his doğdu. Bütün sorgu boyunca orada bulunması gereken Youm ve Mjurran’a döndüm. Gözlerini mahcup bir şekilde kaçırdılar.
“Şey,” diye söze başladı Youm. “Evet, şey, sorgu mu? İfade alma mı? Her ne dersen de, bayağı konuştular dostum.”
“Gerçekten de konuştular,” diye onayladı Mjurran. “Ama o bir sorgu falan değildi. Gerçeküstü bir şeydi. Buna ifade alma bile denebilir mi emin değilim.”
Daha fazlasını duymak istemiyordum gerçekten, kalsın. Shion işin suyunu çıkarmıştı, şüphe yoktu—ama tabii buna ben izin vermiştim. Şimdi şikâyet etmek bana yakışmazdı ve öyle bir niyetim de yoktu zaten. Şiddetli öfkesini durdurmak isteseydim bile sonuçta mağaraya kapanmıştım ve ulaşılamaz durumdaydım. Bir bakıma, orada bulunmamış olmak benim hatamdı. Hiç fark etmemişim gibi davranalım en iyisi.
Kusura bakmayın Falmuth halkı. Ama yine de ilk saldıran sizdiniz. Umarım hayatta kaldığınız için kendinizi şanslı sayarsınız.
Ne olursa olsun, elimizde üç tutsak vardı ve Shion’un işken—öhöm, sorgusunun ardından konuşmaya epey hevesli görünüyorlardı.
“Öncelikle,” diye başladı Shion, “Ed, Ednoyol mu? Ed…”
“…” “Kral Edmaris mi?” diye kulağına fısıldadı Shuna. Sağ olasın Shuna. Ama cidden mi Shion? Kralın adını bile aklında tutamadın mı yani? Gerçi biraz tuhaf bir isim olduğunu kabul ediyorum ama…
“Görünüşe göre Kral Edmaris bir tüccarla temas kurmuş; adam ülkemizden getirdiği ipek kumaşlarla onun fetih iştahını kabartmış. Kral ayrıca gelecekte ticaretin bizim ülkemize kayacağından endişelenmiş, bu da onun bu tür adımlar atmasına yol açmış…”
Shion özet geçmeye devam etti; anlattıkları beni pek de şaşırtmamıştı. Merak ettiğim tek şey, o tüccarın Edmaris’i kasten mi kışkırttığıydı.
“Bu tüccarın kim olduğunu biliyor muyuz? Karaborsacı falan mı?”
“Özür dilerim efendim. O kadarını bilmiyoruz.”
O kadar üzgün bir hâl aldı ki aceleyle onu teselli etme gereği duydum. Zaten soru o kadar da mühim değildi. Konuyu Başpiskopos Reyhiem’e çevirelim en iyisi.
“Sorun değil. Peki ya Kilise ne âlemde?”
“Ha, evet! Perde arkasında kendisini kimin yönlendirdiğini açıkladı. Adı—”
Bayağı uzun bir isim Shion. Onu hatırlayabileceğinden sahiden emin misin?
“…” Shion’un attığı yalvaran bakışın ardından Mjurran araya girerek, “Bütün bu işlerin merkezindeki isim Kardinal Nicolaus Speltus’tu,” dedi. Shion insanlardan laf alma konusunda harikaydı ama gerisi? Unut gitsin. Özel isimleri hafızasında tutmasına engel olan zihinsel bir bariyeri vardı sanki. Bir dahaki sefere ona başka bir görev versem iyi olacaktı. Neyse ki Mjurran yanındaydı. Youm’dan da eleştirel analiz konusunda pek bir şey bekleyemezdim zaten, bu yüzden Mjurran kesinlikle çok faydalı bir destek sağlamıştı.
Mjurran’ın aktardığına göre Nicolaus, tanrılarının iradesine açıkça karşı gelen bir ulus olduğumuz gerekçesiyle hepimizin kökünü kazımayı planladıklarını belirtmişti. En azından planları buydu.
“Anlıyorum,” diye mırıldandı Fuze. “Yani Başpiskopos Reyhiem, tanrısız bir düşmanı yenmenin tüm şanını tek başına toplayıp merkezdeki otoritelerin gözüne girmek istemiş, öyle mi?”
Herkes bu çıkarımı onaylar gibiydi.
“Ne olursa olsun, hâlâ hareket alanımız var. Batı Kutsal Kilisesi henüz kesin bir karar vermiş değil. Düşman ilan edilmekten müzakere yoluyla kurtulmanın bir yolu olabilir belki.”
“O hâlde,” dedi Fuze, “bunu bana bırakın.”
Onun yaklaşımı, Konsey’in varlığından faydalanmayı içeriyordu. Tempest ulusunun tanınması gerektiğini ilan eden bir bildiri yayımlayacak ve Kilise üzerinde harekete geçmesi için baskı kuracaklardı. Konseye başvurmak, Tempest’ın bir dizi yeni ticaret yolunun üzerindeki bir mola noktası olarak daha fazla dikkat çekmesini de sağlayacaktı. Orada canavarların yaşıyor olması bir sorundu elbette ama hepsi yabancılara karşı hem nazikti hem de gayet akıcı konuşabiliyorlardı. Hatta canla başla sizinle dost olmaya çalışırlardı.
Bunu zaten çoktan kanıtlamıştık. Ya da daha doğrusu, bu şaşırtıcı evrimler silsilesi sayesinde bunu gerçeğe dönüştürmüştük. Kısacası amacımız, cücelerin, elflerin ve diğer yarı insan ırkların gördüğü muamelenin benzerini insanlardan görebilmekti. Kral Gazel de bizimle canlı bir ticaret ilişkisini sürdürerek ve Tempest’ın faydalarını her zamankinden daha büyük bir şevkle tanıtarak bize arka çıkacaktı.
Tahminimce bu, Batı Kutsal Kilisesi’nin temel öğretilerinden vazgeçmesini sağlamaya yetmeyecekti. Ancak Dwargon ve Blumund çoktan Tempest ile resmî ticaret ilişkileri kurmuştu bile. Bu anlaşmaları feshedecek güç Kilise’de dahi yoktu. Üstelik bizim gibi böylesi küçük bir grup insan ulusuyla bu kadar derin bağlarımız varken diğer ülkelerin de meraklanması an meselesiydi. Bir de üstüne Thalion Büyü Hanedanlığı ittifakını ilan etmişti. Bu da meseleleri tatlıya bağlaması için Kilise üzerindeki baskıyı katbekat artırıyordu.
“Bunu söylemek bana düşmez gerçi,” diye ekledi Fuze, “ama Tempest’ı tanımak iki ucu keskin bir kılıç gibidir. Bu süreçte kazara kendi canımızı yakmamak için hepimizin dikkatli olması gerek.”
Haklıydı. Aralarında en sıkışık durumda olanı Blumund’du. Dwargon ve Thalion esasen Kutsal Kilise’nin etki alanının tamamen dışındaydı. İkisi de birleşmiş Batı Ülkeleri’ne bile kök söktürebilecek kadar güçlü devletlerdi. Blumund ise sınırlarının dışından gelecek baskılara fazlasıyla açık, haritada bir noktacıktan ibaretti.
Tabii tüm bunlar artık geçmişte kalmıştı.
“Heh-heh… Fuze’du, değil mi? Hiç endişelenmene gerek yok. Biz cüceler de sizin pazarlarınıza ulaşmak için Tempest üzerinden geçiş yapabiliriz. Bunun ülkenize kazandıracağı güçlü konum sayesinde Konsey de size karşı temkinli davranmayı akıl edecektir.”
Gazel haklı, diye düşündüm. Farklı kültürlere ve teknik uzmanlıklara sahip iki ulus, Dwargon ve Thalion, Tempest aracılığıyla birbirleriyle etkileşime giriyordu. Bu kasabanın katlanarak büyüyeceğinden adım gibi emindim—ve ardından yepyeni bir kültür filizlenecekti. Kültür ve teknoloji. Thalion’un gurur duyduğu büyü bilimi ile Dwargon’un geliştirdiği ruh mühendisliği tam kapımızın eşiğinde birleşecek, iki farklı teknoloji ekolü tek bir potada eriyecekti. Doğrudan fantastik bir dünyadan fırlamış bir sanayi devrimi yaratabilirdi bu ve Blumund Krallığı da bunun meyvelerini ilk toplayan olma ayrıcalığına erişecekti. Sırf muhasebe rakamları açısından bakıldığında bile potansiyel kazanç muazzamdı.
Bu esnada Youm tarafından kurulacak yeni Falmuth Krallığı da tüm bölgenin tahıl ambarı olarak yeniden doğacak, insanların karnını doyururken yepyeni bir yemek kültürünün tohumlarını ekecekti. İttifak üyelerinden hiçbirinin kendi uzmanlık alanında birbiriyle rekabet etmemesini sağlamak için zenginliği dengeli şekilde dağıtmamız gerekecekti—ama zaten bunu çaktırmadan halletmeyi planlıyordum. Hikmet Kralı Raphael’in hesaplama yeteneği, kuantum bilgisayarlarının bile başa çıkabileceğinin çok ötesindeydi. Küresel ekonomik etkileri hesaplamak onun için çocuk oyuncağıydı; üstelik Japonya’daki Dünya Simülatörü süper bilgisayarının bile erişebileceğinden katbekat yüksek bir hassasiyetle. Bu durum beni sanki dünyayı perde arkasından yöneten bir “gölge adam” gibi gösteriyordu ama ne de olsa bir İblis Kralıydım, yani en azından rolüme tam oturuyordu.
Fuze’un endişesini de anlayabiliyordum. Blumund öylesine küçüktü ki, sığınacak hiçbir kapı bulamadan daha büyük komşuları tarafından sömürülüp gitmesi işten bile değildi. İşte bu yüzden, kendileri gibi küçük uluslara oldukça dostane yaklaşan Konsey’e sırt çevirmek onlar adına son derece zordu. Elbette endişelenmekte haklıydı.
Belki de kısa vadede Konsey ile ilişkilerini sürdürmek onlar için daha hayırlı olurdu. Tüm istihbarat becerilerini bir araya getirseler, Blumund belki de Batı Kutsal Kilisesi’ni bize karşı topyekûn bir savaşa kışkırtabilirdi bile. Bizimle ilk karşılaştıklarında böyle bir yolu seçmiş olsalardı, çoktan katledilmiş olabilirdim. Fakat Blumund halkı bunu tercih etmemişti. Bana güvenmiş ve aynı yolda yürümeye karar vermişlerdi.
İyilik yapan, karşılığını da almalıydı.
Blumund çoktan benden yana seçimini yapmıştı. Benim de bu jeste karşılık vermemek için hiçbir sebebim yoktu. Zaten uyum içinde bir arada yaşamak, ideallerimin tam merkezinde yer alıyordu.
“Fuze, ülkene döndüğünde krala kendisinden bir ricam olduğunu iletmeni istiyorum.”
“Bir rica mı? Yine baş ağrıtacak cinsten bir şey değildir umarım?”
“Biraz kaba olmadı mı bu söylediğin? Açıklaması biraz uzun sürer ve muhtemelen sana da derdimi tam anlatamam, bu yüzden daha sonra bizzat uğrayıp kralınızla ayrıntıları görüşeceğim.”
“Hah! Kaba olan ben miyim yani? Beni bildiğin ahmak yerine koyuyorsun!”
“Yok canım, öyle demek istemedim. Sadece, şey… ekonomi hakkında pek bilgin var mıdır ki, Fuze?”
“Ben… Pekala. Krala haber verip uygun bir zaman ayarlayacağım.”
“Harika.” Başımı salladım.
Blumund’un buradaki görevi, bölgedeki tüm temel mamul malların ticaret hacmine dair istatistikleri tutmak olacaktı. Her ülkeden ithal ve ihraç edilen ürünleri incelemelerini sağlayacak, ardından hangi mal nereye lazımsa tam oraya sevk edilmesini güvenceye alacaktım. Başka bir deyişle, Blumund’u dünyanın ilk büyük ölçekli ticaret şirketi haline getirecektim. Bu işi doğru kıvırırlarsa, artık bu ülke için “küçük” tabiri tarihe karışırdı. Hayal bile edilemeyecek bir nüfuza sahip, finansal bir süper güce dönüşeceklerdi.
Blumund’un coğrafi konumunu göz önüne alarak gelecekte bir ticaret merkezi olmasını istiyordum. Ancak bu, diğer her şey hallolana kadar beklemek zorundaydı. Önce Clayman’i alt etmem gerekiyordu. Youm’un yeni bir ülke kurması; Fuze ve Blumund’un ise en azından biz zafer kazanana dek bilgi ağlarını kullanarak Batı Konseyi ve Kilise’nin hareketlerini takip etmesi gerekiyordu.
Asıl endişem Kilise’ydi. Ani bir hamle yapacaklarını sanmıyordum ama yine de göz hapsinde tutulmaları şarttı. Ne onlar ne de Kutsal Lubelius İmparatorluğu ulusumuzu tanımaya niyetliydi. Aramızdaki herhangi bir çatışmayı olabildiğince ertelemek, ortak uyuma olan bağlılığımızı ve faydamızı kanıtlamak için bize zaman kazandıracaktı. Savaşmak zorunda kalırsak bile bunu barışçıl yollarla çözmek isterdim… ama Hinata’nın bana karşı takındığı tavra bakılırsa, bu pek kolay olmayabilirdi.
Bu sorunların hiçbiri öyle tereyağından kıl çeker gibi çözülmeyecekti. Her şey bundan sonra ne yapacağımıza bağlıydı.

Peki ya o üç mahkûm meselesi… hm? Kral Edmaris var, Başpiskopos Reyhiem var, bir de… Diğer adam kimdi? Ah, doğru ya! Saldırımdan sağ kurtulan herifti. Onu öylece salıvermemiz gerçekten güvenli miydi?
“Shion, elimizde üç savaş esiri vardı, değil mi? Onca kıyımdan sağ kurtulan biri vardı hani. O herifin başımıza çorap örme ihtimali epey yüksek, değil mi?”
“Ha? Şey, evet. Şu korkudan tir tir titreyen adam.”
Korkudan titreyen mi? Hımm. Belki de sadece tamamen şans eseri hayatta kalmayı başarmış pısırığın tekiydi.
“Hoh? Son kurtulan mı? Bir tahminde bulunmam gerekirse, şövalyelerinin komutanı Folgen olabilir mi?”
Gazel o ordudaki birini ismiyle biliyorsa, en azından kayda değer bir subay olmalıydı. Yani onu serbest bırakmak riskli olabilir miydi? Diablo’ya döndüm.
“Nasıl biriydi? Epey güçlüydü, değil mi? Onu salıvermemizde bir sakınca yok mu sence?”
“Hayır, Efendi Rimuru,” diye yanıtladı yüzündeki tebessümü koruyarak. “Kendisi hiçbir sorun teşkil edemeyecek kadar önemsiz, küçük bir balıktan farksızdır. Lakin insan standartlarına göre büyü konusunda oldukça mahir görünüyor.”
Büyücü mü? O halde Folgen gibi bir şövalye komutanı değildi herhalde.
“Adını biliyor musun, Shion?”
“Evet! Ramen, efendim!”
Ramen mi. Hımm. Doğrusunu söylemek gerekirse yıllardır ramen yememiştim. İşte gece boyu teslim tarihine yetişmeye çalışırken buharı tüten bir bardak hazır erişte gibisi yoktur. Özlemişim be. Belki daha sonra biraz yapmayı denerim.
“Ramen mi?” Geçmiş hayatımın tatlı anılarına dalmışken Fuze sordu. “Falmuth’ta öyle biri var mıydı ki?”
“Bana hiç tanıdık gelmiyor,” diye karşılık verdi Erald. “Bir de büyücü olduğunu mu söylüyorsunuz? Orada hâlâ yaşıyor olması gereken, Razen adında bir büyü doğumlunun varlığından haberdarım gerçi…”
“Şampiyon Razen mi? Mm, lafı açıldığında asla göz ardı edilmemesi gereken bir adamdır.”
“O ismi biliyorum,” diye söze karıştı Phobio. “Canavar Krallığı’nda bile gayet iyi tanınır. Ulu Falmuth topraklarının koruyucusu ve büyü doğumluların en zekilerinden biridir!”
“Evet, ben de tanıyorum onu. Büyüde uzman büyücü seviyesine ve hatta ötesine ulaşmış bir insan. Ona meydan okumak için hep bir fırsat kollamışımdır!”
“Yakın dövüşte kazanacağımıza şüphem yok ama kesinlikle hafife alınacak biri değil, evet…”
Canavar Soyluları’nın hepsinin onu tanıması beni şaşırtmıştı. Falmuth’ta geriye böyle biri mi kalmıştı yani? Şu Ramen denen tip umurumda değildi ama Razen kesinlikle dikkatle ilgilenilmesi gereken biriydi.
“Elimizdeki adamın adının Ramen olduğuna emin misin, Shion?”
“E-evet, yani… Muhtemelen. Ama o sadece genç bir adam! Bu kasabaya saldıranlardan biriydi. Kesinlikle hepinizin bahsettiği o usta büyücü olamaz!”
Cümlesinin ilk yarısına kıyasla ikinci yarısında sesi çok daha kendinden emin çıkmıştı. Ama bir dakika, Diablo az önce tutsağımız Ramen’i bir büyü kullanıcısı olarak tanımlamamış mıydı? Meraklanıp olayı birkaç görgü tanığından daha dinlemeye karar verdim.
Kesin olarak bildiğimiz şey, esirimizin saldırıya katılmış diğer dünyalı genç bir adam olduğuydu. Herkes bu konuda hemfikirdi.
“Diablo, Efendi Rimuru’nun övgüsünü kapmak için kafandan hikâyeler mi uyduruyorsun yoksa?” Shion ona laf soktu.
“Asla. Böylesine düşük kalibreli birini alt ettiğim için övgülere boğulmayı zaten beklemem. Ben yalnızca hizmet ettiğim efendimin bana bahşettiği vazifeyi layıkıyla yerine getirdiğimin bilinmesini arzuluyorum.”
Doğru söze ne denir. Diablo iyi bir hizmetkâr olduğunu bilmemi istiyordu ama rakibinin zorlu olduğuna dair tek kelime bile etmemişti. Eline geçen her fırsatta adamı yerin dibine sokuyordu. Yani…
“… Şimdi düşününce,” diye mırıldandı Hakuro, “Geld ile ben o diğer dünyalıyı köşeye sıkıştırdığımızda, oldukça güçlü bir büyü kullanıcısı araya girmişti. Sanırım o adamın adı gerçekten de Razen’di. Her an serbest bırakmaya hazır olduğu bir tür nükleer büyü hazırlamıştı.” “Bu büyücü çok daha yakın ve tehlikeli bir tehdit oluşturduğu için diğer dünyalıyı bırakmak zorunda kaldık.”
Yani Ramen değil de Razen miymiş? Gözümü üzerinde tutmak istediğim şu Razen denen herif en başından beri savaşın içindeydi demek ha?
【Rapor】 【Ruhani büyü alanındaki bazı gizli ayinlerin kullanılması, kişinin fiziki bedenler arasında geçiş yapmasını mümkün kılar.】
Ah, doğru ya. Şu mesele.
“Şu Razen denen adamın genç herifin bedenini ele geçirmiş olma ihtimali var mı dersiniz?”
“Ne?!”
Shion donakalmıştı. Zaten tutsağımızın ismi konusunda hiçbir zaman tam emin gibi görünmüyordu. Teorimin doğruluğundan neredeyse emindim.
“Heh-heh-heh-heh-heh… Eminim gözetimimiz altındaki kişinin gerçek adını çok geçmeden öğreneceğizdir.”
Diablo, Shion’un tabutuna son çiviyi çakmıştı. Neredeyse kızcağızı ağlatacaktı.
Sonuçta bizim adamın Razen olduğu ortaya çıktı. Meğer ortalıkta Ramen diye biri yokmuş. Oldu mu şimdi? O yüzden Shion’un üstüne bu kadar gitmek yeter artık. Ondan ne bekliyorsunuz ki? O Shion işte. Zaten en başından Shion’dan kafa yormasını beklemek bir hataydı.
Ama:
“Bizzat Razen’i o kadar kolay mı saf dışı bıraktınız?!”
“İnanamıyorum. Yüzyıllar boyunca Falmuth’u ayakta tutan o şampiyon…”
“Büyücülükte benim dengim olan nadir insanlardan biriydi. Hatta benden üstün bile denebilir…”
Odadaki tüm şaşkın bakışlar Diablo’ya çevrildi. Düşününce, bu herif gerçekten tam bir gizemdi. Neden benim hizmetkârım olmaya bu kadar hevesliydi ki? Karşılıksız çalışmaya can attığını söylemişti, bu yüzden onu geri çevirmek için geçerli bir sebebim yoktu. Böylesine muazzam bir büyücüyü “küçük bir balık” diye nitelemesi, ne kadar güçlü olduğunu bir nevi kanıtlıyordu. Üstelik bu ona isim vermemden önceydi…
Ve şu anda bu adam, Shion’a üstünlük taslamanın tadını çıkarıyordu. Tartışmayı kendisi başlatıp fena halde kaybettiği için hırsından dişlerini sıkıyordu kesin. Neyse canım. Shion işi inada bindirip onu ezeli rakibi bellemeye kalkmadığı sürece bundan bir sorun çıkmazdı. Bir yanda yetenekli, diğer yanda şapşal bir sekretere sahip olmak kesinlikle epey kıskançlığa yol açacaktı, orası kesindi.
Pekala! O zaman şöyle yapalım:
“Youm, bu üç mahkûmu alıp benim için gereğini yapmanı istiyorum. Diablo, sen de ona katılacaksın.”
Şimdi de Diablo paniklemiş bir halde bana bakıyordu. Shion’un ona kıs kıs güldüğünü görebiliyordum ama bu emri onun hatırına vermiş değildim. Bu, çok daha ciddi bir düşünce sürecinin ürünüydü. Kasabanın güvenliğini sağlaması için Veldora’yı burada bıraktığımı varsayarsak, Youm’un ekibine yardım etmesi için kimi görevlendirebileceğimi düşünüyordum. Yeterince zeki, karşısına çıkabilecek her türlü durumun üstesinden gelebilecek kadar güçlü ve gerektiğinde hızlı hareket edebilecek biri lazımdı.
En iyi seçenek Souei olurdu ama ona savaş meydanında ihtiyacım vardı. Benimaru benim baş komutanımdı. Shion zaten söz konusu bile olamazdı. Hakuro Gölge Hareketi ya da Boyutsal Hareket kullanamıyordu, bu yüzden bir yere gidip gelmesi zaman alırdı. Geld ve Gabil ise insan toplumunda fazlasıyla göze batardı.
Yani bütün şartlarımı karşılayan tek kişi Diablo’ydu. Sıra Falmuth’u dize getirmeye geldiğinde yardım edeceğini söylemişti, bu yüzden herhangi bir itirazı olacağını sanmıyordum. Ayrıca Razen gibi tehlike potansiyeli yüksek birine göz kulak olmakta da hiç zorlanmazdı.
“Bu işi sana emanet ediyorum, Diablo!”
“Ah, anlaşıldı, Efendi Rimuru!”
Yüzüne memnun bir tebessüm yerleşti. Bana bu işte biraz tuhaflık var gibi geldi ama kabul ettiğine göre şikâyet edecek halim yoktu. Şu anda Diablo, muhtemelen Veldora ve benden sonraki en güçlü üçüncü kişiydi. Ne olursa olsun, göz açıp kapayıncaya kadar hallederdi.
“Bu görev birkaç yıl sürebilir, o yüzden sabırlı olacağını umuyorum. Herhangi bir durum olursa benimle Düşünce İletişimi ile irtibata geç.”
“Hiç sorun değil, efendim. Bu vazifeyi bana tanınan süreden çok daha önce tamamlamaktan mutluluk duyacağım.”
Kendine olan güveni tamdı doğrusu. Sonuçta onlardan koskoca bir ülkeyi çökertmelerini istiyordum… ama işte, bu görevi ona gönül rahatlığıyla vermemin bir sebebi de buydu. Artık tüm planlar netleştiğine göre bu uluslararası zirveyi noktalayabilirdik; böylece aklımda hiçbir şüphe kalmadan tüm dikkatimi Clayman ile olan topyekûn savaşa verebilirdim.
Kapanışı yaparken başka söz almak isteyen olup olmadığını sordum.
Bir el havaya kalktı. Umut dolu gözlerle bana bakan Erald’a aitti.
“Evet?” diye sordum.
Erald da tam bu anı bekliyordu. “Ülkelerimiz birbirlerinden son derece tehlikeli ve geçit vermez ormanlar ile dağlarla ayrılmış durumda. Şayet bu bölgenin içinden doğrudan bir bağlantı kurabilirsek, seyahat mesafesini kayda değer ölçüde kısaltmış oluruz. Özellikle bir anayol inşa edilmesi, bu yolculuğu çok daha kolay hale getirecektir…”
Bana bir bakış fırlattı. A-ha. Nereye varmak istediğini anlamıştım. Şayet Thalion ile resmi ilişkiler kuracaksak, aramızda doğrudan bir bağlantı olmasını elbette biz de isterdik. Bunu yapmak zorunda kalacaktık zaten. Eskiden ulaştırılması için uzun dolambaçlı yollar gerektiren mallar, daha düzgün bir yolumuz olduğunda doğal olarak çok daha cazip hale gelecekti. Bu zaten en başından beri planımın bir parçasıydı.
Tabii bu aynı zamanda önümüzde koca bir inşaat mühendisliği işi olduğu anlamına geliyordu; ağaçları kesmek, tüneller açmak, yolları düzlemek… Bütçe devasa olacaktı ve bir süper güç olsalar bile böyle bir bütçeyi denkleştirmek onlar için de pek kolay sayılmazdı. Şüphesiz Erald, bütün işi bizim sırtımıza yıkma umuduyla kafasında şimdiden kabataslak rakamlar çıkarmıştı bile.
“Erald,” diye araya girdi Gazel, “fazla ileri gidiyorsun. Böylesine devasa bir taahhüdü Rimuru bile öyle kolayca kabul edemez.”
Yahu bir dakika. Cüce Krallığı’na giden anayolun tüm masraflarını ve iş gücünü bizim üstlendiğimize adım gibi eminim ama, değil mi?!
“Saçmalamayı kes, Gazel! Bunu söyleyen Efendi Rimuru olsa kabullenirdim ama herkes dese de senin söylemeye hiç hakkın yok!”
Ah. Anlaşılan Erald da durumu biliyordu.
Yani Gazel’in işini çoktan kabul etmişken Thalion’a “olmaz” demek ayıp mı kaçardı? Dürüst olmak gerekirse, bu görevin bana kalmasında benim açımdan hiçbir sakınca yoktu. Bizi tanımaları karşılığında bir anayol yapmak, doğrusunu söylemek gerekirse küçük bir bedeldi. Fakat deyim yerindeyse böyle masraflı işleri karşılıksız kabul edip durursam, bundan sonra karşılaşacağımız her ülke benzer bir avantanın beklentisine girebilirdi. İnsanlar böyle kurnazdır işte; Blumund’daki deneyimim bana bunu fazlasıyla hatırlatmıştı. Beni tam da istedikleri tuzağa düşürmüşlerdi.
Daha ileri gitmeden önce şu işin esasını bir netleştirelim bakalım.
“Önerinizi anlıyorum, Dük Erald. Anayol talebinizi seve seve kabul ederiz. Ancak…”
“Ancak?” Erald bana bakarken gergin bir şekilde yutkundu. Rahat ol dostum. Öyle abartı bir şey isteyecek değilim.
“Ancak, anayolun güvenliğini ve konaklama tesislerinin işletmesini bizim üstlenmemize izin vermenizi istiyorum. Elbette bu hizmetlerin işletme masraflarının yanı sıra, cüzi bir geçiş vergisi şeklinde bunun karşılığını da alacağız.”
Bir nevi paralı yol işletmek gibi olacaktı. Düzenli ve makul aralıklarla kontrol noktaları kuracak, insanların ilerleyebilmesi için ücret ödemesini sağlayacaktık. Bu da bize daimi bir gelir kaynağı sağlayacaktı. Başlangıçta zararda gibi görünsek de uzun vadede muhtemelen kâra geçecektik. Kendi çıkarlarımızı devreye soktuk da denebilirdi. Üstüne üstlük anayolun bakımını da onlar için biz üstlenecektik. Gerçekten bulunmaz bir fırsattı.
“… Anlıyorum. Etkileyici. Ve bu kadarını talep etmeniz de gayet doğal. Yine de birkaç yılda bir bu geçiş vergisini yeniden müzakere etme hakkını saklı tutmak isterim.”
Hohh? Erald da az değilmiş doğrusu. Ne yapmaya çalıştığımı anında kavramıştı. Elbette iki taraf da uzlaşmaya varmadan bu iş olmazdı. Vergiyi çok yüksek tutmanın da bir anlamı yoktu. Teklifi kabul edeceğim.
“Pekala. Öyle yapalım!”
“Bu kadar mı?!”
Fuze donakalmış gibi görünüyordu ama üzerinde durmadım. Diplomaside hızlı karar alma yetisi her şeyin üstündedir.
“Geld! Sana yeni bir iş çıktı!”
“Emredersiniz efendim! Bunu duymak beni bahtiyar etti. Operasyonun her aşamasını yürütecek ekip ruhumuz, gerekli malzemeleri taşıyacak ikmal hatlarımız ve toprağı yoğurup kontrol eden yeteneklere sahip adamlarımız var. Bize bahşettiğiniz her iş bizim için bir gıdadır Efendi Rimuru; hayal edebileceğimiz en mükemmel askeri eğitim alanıdır!”
Ha?! Şey, evet ya… Motivasyon kaynakları bu demek ha? Ben de Geld’in biraz sağduyusu olduğunu sanırdım. Belki de pek yokmuş? Öyle şaşırtıcıydı ki bir an nasıl tepki vereceğimi bilemedim.
“Şey, evet. Öyleyse bir an önce işe koyulabilmeniz için şu savaşı aradan çıkarsak iyi olur.”
“Kesinlikle. Pek yakında günlük eğitimlerimizin meyvelerini memnuniyetle izleyeceksiniz!”
Geld gerçekten de savaşa fena bilenmişti. Clayman’e karşı verilecek mücadelede büyük bir koz olacağına şüphem yoktu.
Aldığım son geri bildirim de buydu—böylece, binbir dönemeçten sonra zirvemiz nihayet sona ermişti.
Bugün pek çok ulus müzakere masasına oturmuş, insanın ve canavarın el ele yaşadığı bir dünya arayışında her biri kendi emelleri doğrultusunda kelimelerle kıyasıya bir mücadeleye girişmişti. Aniden gelişmiş olsa da, İnsan ve Canavar Zirvesi olarak anılacak bu buluşma, daha sonraları tarihin dönüm noktalarından biri haline gelecekti.
İdealime doğru bir kez daha dev bir adım atmıştım.

Ülke liderleri arasındaki görüşmelerimiz tamamlandığına göre, nihayet Clayman karşıtı strateji toplantımızın vakti gelmişti. Önce hepimizin Souei’nin raporunu dinlemesi gerektiğini düşündüğümden, toplantı salonunun yeniden hazırlanmasını emrettim.
Bunu yaparken içimde bir şeyleri unuttuğuma dair kemirici bir his vardı. Ve tesadüf bu ya, gerçekten de unutmuştum. Ramiris. O gürültücü küçük peri neyin peşindeydi acaba? Hâlâ baygın mıydı?
Endişelenip Veldora’nın yanına gittiğimde karşılaştığım manzara şuydu… Eh, tahmin edin bakalım. Okuduğu manganın büyüsüne kapılmış bir Ramiris! Onunla ilgilenmezsem avazı çıktığı kadar ağlamaya başlar diye endişelenmiştim ama meğer dert edecek hiçbir şey yokmuş.
“…” “Hey.” “Baksana, ne yapıyorsun sen?”
“Bir saniye sus be. Tam da en heyecanlı yerine gelmiştim.”
Başını kaldırıp yüzüme bile bakmadı. Buraya ne için gelmişti sahiden? Şu an bütün dikkati o mangadaydı ama buraya önemli bir iş için gelmemiş miydi bu kız?!
Muhtemelen ayılmış, bana tekrar bağırmak için yola koyulmuş ve ardından kanepenin her yerine saçılmış manga ciltlerini fark etmişti. Aklını öylesine başından almış olmalıydılar ki zirvenin bittiğini bile fark etmemişti. Veldora’yla da arayı düzeltmiş olmalıydı; zira o bayılma faslı hiç yaşanmamış gibi Veldora şimdi Beretta’nın sunduğu hizmetin keyfini sürüyordu. Aman ne âlâ.
Beretta’ya doğru döndüm.
Kibarca eğilerek, “Bir İblis Kralı’na evrimleştiğiniz için tebrik ederim,” dedi. “Büyük Efendim, söz konusu evrimin nimetlerinden pay almama vesile olduğunuz için size teşekkür etmeme izin verin. Sayenizde bir baş golemden kaos golemine dönüştüm.”
Bu evrim, bünyesine hem kutsal hem de iblisane güç unsurları kazandırmıştı. Bu, esasen kullanıcının tamamen zıt iki özü aynı anda elde etmesini sağlayan Tersyüz Edici yeteneği sayesindeydi; Beretta’nın durumunda bu, hem iblisane hem de meleksi güçlerin nitelikleriydi sanırım. İçinde yeni bir ruh çekirdeği doğmuş, eski iblis çekirdeğiyle kaynaşarak yeni bir kaos çekirdeği meydana getirmişti. Bu sayede, eskiden zayıf olduğu kutsal element saldırılarına karşı koyabiliyordu.
Bunun inanılmaz derecede haksız bir avantaj olduğunu düşünen tek kişi ben olamazdım. Zaten çoğu fiziksel saldırıya ve büyüye karşı bağışık olan o kaya gibi sağlam büyülü çelik gövdesi, şimdi sahip olduğu o birkaç zayıflığı da telafi etmişti. İnsan bundan daha iyi bir geliştirme dileyemezdi.
Bu Benzersiz Yetenek Tersyüz Edici, anlaşılan benimle de bağlantılı bir şeydi. O sırada hissettiğim paniğin büyük kısmı Beretta’ya geçmiş olmalıydı. Kutsal Alan içine hapsolduğumda, mühürlenen büyü zerrecikleri (magicules) yüzünden çaresiz kaldığım anki duygularım, bu gücün ortaya çıkış şeklini etkilemişti bence. Bir baş golemin büyü zerrecikleriyle çalıştığı göz önüne alınırsa, kendisinin de olduğu yerde donup kalacağından korkmuş olmalıydı. Bu yüzden böyle bir karşı tedbir geliştirmişti.
Tersyüz Edici ve o kaos çekirdeğiyle birlikte Beretta, son derece ilginç bir araştırma konusuna dönüşüyordu.
【Bilgi. Benzersiz Yetenek ‘Tersyüz Edici’, Nihai Yetenek ‘Sadakat Kralı (Uriel)’ bünyesine çoktan entegre edilmiştir. Etkisi, metalik elementlere Kanun Hakimiyeti uygulanarak yeniden oluşturulabilir. Yeni bir kaos çekirdeği oluşturmak, uygun koşulların ve materyallerin sağlanmasını gerektirir…】
Ne?!
Raphael bunu öylesine yumurtlayıvermişti ama ne kadar işe yarar olduğuna inanamıyordum. Tabii ya, Besin Zinciri! Nihai Yetenek Oburluk Kralı Beelzebuth’un bir parçası olarak Besin Zinciri’ne sahip olduğumdan, dostlarımın sahip olduğu tüm yeteneklerin orijinal modelini elde edebiliyordum.
Beretta da buna sahipti, bu yüzden konu hakkında biraz sohbet ettik. Yetenekten ve labirentte yaptığı deneylerin eğlencesinden oldukça memnun görünüyordu. Kendi evriminin ardından, benzer bir şeyin bana da gerçekleşmiş olması gerektiğini tahmin etmişti.
“Her neyse,” dedim, “hâlâ iyi durumda olmana sevindim. Şu işler bir durulsun, biraz daha derinlemesine konuşuruz.”
“Haha! Bunu söylediğinize çok memnun oldum. Artık dört gözle bekleyeceğim bir şey var.”
“Evet. Ayrıca Ramiris’in sözünü dinlemeye devam etmene de sevindim. Çok saçma emirler vermediği sürece böyle devam et.”
“Memnuniyetle efendim. Beklentilerinizi boşa çıkarmayacağıma söz veriyorum!”
“Harika. Sık dişini. Bu arada, siz buraya ne için gelmiştiniz?”
Hâlâ mangasından başını kaldırmayan Ramiris’e bir bakış attım.
“Biz…”
Beretta da unutmuş olmalıydı. Doğruca Ramiris’in yanına gidip onu daldığı hülyadan uyandırdı.
“Leydi Ramiris, sırası değil. Lord Rimuru’ya o haberi vermeliyiz…”
“Kapa çeneni! Şu an çok meşgulüm!”
“Lütfen leydim, buraya gelirkenki amacınızı hatırlayın.”
“Söyledim ya sana! Kader beni manga dedikleri bu muhteşem şeyle buluşturdu! Ah, sonunda hangi talibini seçecek acaba…?”
Bu tutkulu mantığa karşı çıkamazdınız. Gerçek anlamda çıkamazdınız. Ah, Beretta’nın çektiği çileye bak. Bunun böyle devam etmesine izin veremezdim. Ne okuduğuna dair az çok bir fikrim vardı, bu yüzden iç çekerek onu biraz tehdit etmeye karar verdim. Yoksa seriyi bitirene kadar hepimiz beklemek zorunda kalacaktık; kırk cildi aşan devasa bir seri olduğundan, benim gibi Buda misali engin bir sabra sahip biri bile o kadar uzun süre dayanamazdı.
“Baksana Ramiris? Kiminle birlikte olacağını söyleyip sürprizini kaçırmamı istemiyorsan, hemen buraya neden geldiğini anlat!”
Tehdit anında etkisini gösterdi. “Emredersiniz!” diye bağırdı; bana bir selam çakıp dünya umrunda değilmişçesine telaşla havaya süzüldü. Zaten öyle ciddi bir şey olamazdı; her zamanki gibi aşırı tepki verip yaygara koparıyordu işte. Ayrılmaya hazırlanan diğer konuklarımız da Ramiris’in hâlâ orada olduğunu hatırlayıp sohbetlerini kesmişti. Sanırım gitmeden önce hepsi merakını gidermek istiyordu.
İlginin üzerinde olduğunu fark eden peri, gururla (olmayan) göğsünü kabarttı, kollarını kavuşturdu ve bana olabilecek en kendinden emin şekilde başını salladı.
“Bir kez daha söylüyorum! Tempest yerle bir olacak!!”
“N-ne dedin sen?!” Rolümü oynayarak, hiç de hevesli olmayan bir sesle yanıt verdim. Yemi yutmuştu.
“Hıh! Biliyorsun ya,” dedi tepeden bakan bir tavırla, “bunun yaşanmasını ben de istemem elbette. Bu yüzden sana haber vermek için kalkıp ta buralara kadar geldim. Bana teşekkür etsen iyi edersin!”
Bana laf sokmalarını elimden geldiğince görmezden gelmeye çalıştım. Onlara takılmak konuşmayı uzatmaktan başka işe yaramazdı.
“Peki neden yerle bir oluyoruz?”
“Şey, anlatmadan önce…” Duraksadı, etrafındaki yüksek rütbeli yetkilileri süzerek ciddileşti. Sonra kendi kendine başını salladı. “Ah, sanırım bu mesele siz insanları da fazlasıyla ilgilendiriyor. Pekala, hepiniz beni iyi dinleyin. Clayman az önce bir Walpurgis Konseyi düzenlemeyi teklif etti!”
“Walpurgis neyi?”
“Evet, Walpurgis Konseyi. Tüm İblis Kralları’nın özel bir toplantısı!”
Ha. “Düzenlemek” deyince ilk başta devasa bir büyü türü falan sanmıştım. Clayman’ın bölgesine baskın yapmayı planlıyordum; o yüzden Clayman’ın önce saldırdığını söyleseydi fena halde paniğe kapılırdım.
Daha fazla detay için üstelediğimde Ramiris, Walpurgis’i toplamak için en az üç İblis Kralı’nın rızası gerektiğini ve bir kez toplandıktan sonra katılımın kesinlikle zorunlu olduğunu belirtti. Katılmamak asla affedilmezdi. Kaprisli ve çıkarcı İblis Kralları’nın kağıt üzerinde kabul ettiği çok nadir şeylerden biriydi (yine de bu, aşırı tembel bazı İblis Kralları’nın Konsey’e kendi yerlerine tam yetkili bir temsilci göndermesine engel olmuyordu).
“…” “Sanırım bununla ilgili bir şeyler okumuştum,” dedi Erald. “Vaktiyle tüm İblis Kralları destansı bir savaş vermek için bir araya gelmişti; Batı Kutsal Kilisesi buna Walpurgis, yani iblislerin ziyafeti adını vermişti.”
Anlaşılan bunu bin yıl öncesine dayanan bazı kayıtlarda okumuştu. Savaş çok ağır kayıplara yol açmış, tüm topraklarda ciddi hasarlara ve felaketlere neden olmuştu. Kutsal Kilise’nin bu olay için türettiği “Walpurgis” terimi, sadece şeytani bir ziyafet anlamı taşımıyor; aynı zamanda dünya çapında kaos ve yıkım yayanların katıldığı bir buluşmayı da ima ediyordu. Dünya çapında meselelerdi bunlar demek ki.
Yani İblis Kralları böyle bir araya geldiyse bu, kendi aralarında bir savaş anlamına mı geliyordu, yoksa başka bir düşmana karşı birlik oldukları anlamına mı?
“Yani İblis Kralları bir yere savaş mı ilan etmek üzere?”
“Hayır! Ben meşgul bir kadınım! Savaşlara ve bunun gibi can sıkıcı şeylere ayıracak vaktim yok benim!”
Ramiris bolca boş vakti varmış gibi görünüyordu ama neyse. O bir İblis Kralı’ydı, üstelik çok uzun zamandır var olan biriydi. Belki de bin yıl önceki o konferansların bir parçasıydı; bu hiç de ihtimal dışı değildi.
Erald ona başıyla onay verdi. “İblis Kralı Ramiris’in doğruyu söylediğine inanıyorum. Okuduğum kayıtlardaki savaş resmi olarak Temma Savaşı, yani Gök ile İblis Arasındaki Savaş olarak geçiyordu. Güç mücadelesi veren birden fazla taraf arasında yapılmıştı. Elbette…”
Onun anlattığına göre bu Temma Savaşları (veya Büyük Savaşlar) her beş yüz yılda bir patlak veriyordu. Bunun da bir sebebi vardı. Çünkü göğün orduları —başka bir deyişle melekler— yaklaşık bu döngüde yeryüzüne iniyordu. Bu melekler iblislerin bir nevi doğal düşmanı sayılırdı sanırım, fakat tuhaf bir şekilde neredeyse ayrım gözetmeksizin herkese saldırıyorlardı. Gelişmiş şehirler ve kasabalar, nedense özellikle tercih ettikleri hedeflerdi. Kimse sebebini bilmiyordu ama durum böyleydi işte.
“Yeraltını asla terk etmememizin sebebi işte buydu,” dedi Gazel —ve belki de en doğrusunu yapmışlardı. O kadar gelişmiş bir uygarlıkla yer üstünde olsalardı, göze batan bir hedef haline gelirlerdi. Thalion Büyü Hanedanlığı da aynı taktiği uygulayarak devasa bir kutsal ağacın oyuğuna bir şehir inşa etmişti; hani Gazel’in alaycı bir dille “süslü püslü ağaç şehri” dediği yer. Birer süper güç olarak her iki ulus da topraklarını güvende tutmak için hiçbir masraftan kaçınmamıştı.
Peki ya Batı Ülkeleri ne durumdaydı? Batı Konseyi, canavarlara karşı kendilerini korumak amacıyla kurulmuştu ama bir diğer amaç da yaklaşan bir Büyük Savaş’ta hayatta kalabilmekti. Dwargon ve Thalion temelde kendi kabuğuna çekilirken, üye uluslar iş birliği yapıyordu.
Fakat endişelenilmesi gereken tek düşman melekler değildi. Yeryüzüne inişlerine karşılık verircesine, karadaki canavarlar —bu durumda büyü doğumlu, akıl sahibi canavarlar— aniden harekete geçerdi. Bazı İblis Kralları da Temma Savaşları’nı fırsat bilip insan uluslarını işgal ederdi. Bin yıl önceki Büyük Savaş’ta tam olarak bu yaşanmış ve olaya dahil olan herkes için büyük bir trajediye yol açmıştı.
Yiğidi öldür hakkını ver, insanların da hafife alınır tarafı yoktu. Bu durum, bir sonraki savaşın muhtemelen en büyük düşmanı olacak güçte açıkça görülebiliyordu: Nasca Namrium Ulmeria Birleşik Doğu İmparatorluğu. İmparatorluğun güç açlığı her an, her yerde kendini gösterebilirdi. Batı Ülkeleri en ufak bir zayıflık belirtisi gösterse, doğudaki bu güç bir anda dişlerini geçirebilirdi.
Böylece meleklerin, iblislerin ve insanların birbirini acımasızca katlettiği o vahşi ve çılgınca dünya savaşları meydana gelirdi. Tipik bir Temma Savaşı böyle bir şeydi işte.
Yani bunları İblis Kralları’nın başlattığını iddia etmek bir bakıma iftiraydı sanırım. Gerçi ben de böyle bir şeyin yaşanmasını hiç istemezdim. Hem meleklerin gözlerini daha büyük şehirlere dikmesi de neyin nesiydi böyle? Şehrimin bu topraklardaki en zengin, eşi benzeri olmayan bir yer olmasını istiyordum ama belki de biraz beklemeliydim. Onları savunacak kaynaklara sahip olana kadar en önemli tesislerimizi kurmamak daha akıllıca olabilirdi. Ama bunların hepsi geleceğin konusuydu zaten. Şimdilik bunu bir kenara not edelim.
Şu Walpurgis meselesine dönecek olursak.
“Peki ama bu Walpurgis nedir tam olarak? Tüm İblis Kralları ne diye bir araya toplanıyor?”
Büyük Savaş’la bir ilgisi yoksa, arkasında başka bir sebep olmalıydı.
Bir dakika. Yoksa şu mesele olabilir miydi? Hani Milim’in bahsettiği, kendini İblis Kralı ilan eden diğer herkesi cezalandırmaları gibi bir şey miydi? Benim işimi kimin bitireceğine mi karar vereceklerdi yoksa?
“Şey, öncelikle sanırım olayı biraz yanlış anladın, o yüzden baştan anlatayım.”
Ramiris’in söyleyecekleri aklımın ucundan bile geçmemişti.
“Bu Walpurgis Konseyleri var ya; biz bunlardan çok sık düzenleriz. Tek gereken üç İblis Kralı’nın onay vermesi, ki bu da çocuk oyuncağıdır. Eskiden sadece ben, Guy ve Milim arasında çay eşliğinde yapılan resmiyetten uzak bir sohbetten ibaretti… Ama Walpurgis dediğin, İblis Kralları’nın bir araya gelip dedikodu yaptığı ve son zamanlarda neler olup bittiğini konuştuğu bir toplanma yeridir sadece. Aslında büyütülecek bir şey değil; yalnızca insanların bundan haberi yok, o kadar.”
Bu tam bir aydınlanma gibi geldi. Belki onun için önemsiz bir şeydi ama İblis Krallığı işini bazen ne kadar hafife aldığı düşünülünce insan ürkmeden edemiyordu. Belki de söylediklerine biraz ihtiyatla yaklaşmalıydım. Eğer bunu mutlak gerçek olarak kabul edersem, günün birinde fena halde başımı yakabilirdi.
“Madem öyle şapşal şey, madem arkadaşlarınla içtiğin ikindi çayından ibaret, o zaman bu ülke niye yerle bir oluyor?!”
Benim gibi nazik biri bile ona biraz bağırma ihtiyacı hissetmişti. Bu çocuğun dünyadan haberi yoktu gerçekten.
“Bak ama, öyle değil işte!” Kollarını yukarı aşağı salladı. “Sorun Walpurgis düzenlemeleri değil, ne hakkında konuşacakları!”
Ne hakkında konuşacakları mı? Hepsi bir araya geliyorsa konu beni öldürmek olacak, değil mi…?
Ramiris’in anlattığına göre, Clayman’ın ilk Walpurgis talebini iki kişi onaylamıştı: İblis Kralları Frey ve Milim. Bu da süreci başlatmıştı; tartışma konusu ise şuydu: “Jura Ormanı’nda doğan yeni güç ve liderlerinin İblis Kralı unvanını sahiplenmesi.” Yani benden bahsediyorlardı.
“Yani sen… Kendini İblis Kralı mı ilan ettin?”
Başımı salladım. “Aynen öyle. Ve bundan zerre kadar pişman değilim.”
“Mmh, peki, senden gelince pek de tuhaf kaçmıyor aslında. Birkaç çetrefilli durumla uğraşman gerekebilir ama sendeki bu güçle bir şekilde hallolur herhalde, değil mi?”
Ramiris sanki hiç kendi meselesi değilmiş gibi konuşuyordu. Ki sanırım gerçekten de öyleydi. Yani ben buna hazırlıklıydım ama yine de…
“Sence beni bunun için cezalandırmak mı istiyorlar?”
“Lafa öyle döküyorlar,” diye yanıtladı, “ama bizim mesleğin yazılı olmayan kurallarından biri şudur: Birini cezalandırmak istiyorsan ve o kadar umursuyorsan, git kendin hallet. Bu sefer Walpurgis düzenlemelerinin sebebi, İblis Kralı Carrion tarafından ihanete uğramış olmaları. Üstelik Clayman, astlarından biri olan Mjurran’ın öldürüldüğünü söyleyip duruyordu.”
“İblis Krallığı ne zamandan beri ‘meslek’ oldu ayrıca?”
Bu soruyu duymazdan geldi.
Fakat görünüşe göre Clayman, Mjurran’ın katili olarak “sözde yeni İblis Kralı Rimuru”yu çoktan hedef göstermişti. Bu da demek oluyordu ki hedefi—
【Bilgi. Hedefin, İblis Kralı Carrion’ın topraklarını ele geçirmek ve Jura Ormanı’nı zapturapt altına almak olduğu tahmin edilmektedir.】
Evet. Ben de öyle düşünüyordum. Demek ordusunun yolda olmasının sebebi buydu. Biz daha farkına bile varmadan ilk hamlesini yapmıştı anlaşılan. Düşündüğümden daha kurnazmış meğer…
“Hey! Beni dinliyor musun sen?” Şimdi Ramiris, kendine hiç yakışmayan sert bir bakış fırlatıyordu bana. “Önemsiz bir şeymiş gibi davranıyorsun ama bu çok büyük bir mesele! Duyduğuma göre Milim, Carrion’ın işini çoktan bitirmiş; Clayman da koca bir büyü doğumlu ordusunu bir yerlere sürmeye hazırlanıyormuş. Cezalandırma falan hikaye, bu düpedüz savaş! Clayman her birinizi teker teker haklamak için bir bahane uydurdu, anladın mı?!”
Zirve katılımcıları arasında bir kaynaşma başladı. İblis Krallarından birinin “işinin bitirilmesi”, süper güç konumundaki uluslar için fazlasıyla ciddi bir haberdi. Öyle olması da gayet doğaldı. Aralarındaki güç dengesini tamamen altüst edebilirdi. Ve bu olay çoktan yaşanmış olsa da, haber diğer herkes için adeta gökten inen bir yıldırım gibiydi. Oldukça sarsıcı bir durumdu.
Üstelik bir de şu vardı:
“Lord Carrion bir hain mi? O alçak ne cüretle onu suçlayabilir!”
“Clayman bunun bedelini ödeyecek. O sonradan görmeyi kendi ellerimle ezeceğim!”
“Başımızda Lord Carrion olsun ya da olmasın, ordumuz tek bir yara bile almadı ve savaşa tamamen hazır. Clayman’in uşaklarının topraklarımızı ele geçirmesine asla izin vermeyeceğiz!”
Bütün bunlara en şiddetli tepkiyi Canavar Soylularının vermesi son derece doğaldı elbette. Efendisine arkadan bıçaklayan bir hain denilmesinden kimse hoşlanmazdı herhalde. Üstelik Ramiris’in dediklerine bakılırsa Clayman, onun tüm topraklarına göz dikmişti.
Desene fena halde geç kalmıştık. Bu kadar hızlı harekete geçeceğini hiç tahmin etmemiştim. Onu bir an önce ortadan kaldırsak iyi olacaktı; aklında iyi bir şey olmadığı kesindi.
“Bir saniye sakin ol Ramiris. Evet, kendimi İblis Kralı ilan ettiğim doğru ama Mjurran’ı ben öldürmedim.”
“Nasıl yani?”
“Demek istediğim, Clayman sana baştan aşağı yalan söylüyor. Bana bu suçlamayla cephe almasını zaten bekliyordum.”
Üstelik…
“N-neee?! Bunu kanıtlayacak herhangi bir delilin var mı peki?”
her halükarda…
“… Şey, İblis Kralı Ramiris? Haddimi aşarak sözünüzü kestiğim için beni bağışlayın lütfen. Ben, güya öldürüldüğü iddia edilen, Clayman’in büyü doğumlu hizmetkârı Mjurran…”
Clayman’i ezip geçecektim.
Mjurran’ın öldüğünü sanmasını sağladığım andan itibaren, er ya da geç bir hamle yapacağını biliyordum. Tuzağa düşen ben değildim; tam aksine, attığım yemi yutan Clayman’in ta kendisiydi. Diğer iblis krallarının bu işle bir alakası yoktu.
Mjurran’ı karşısında görmek Ramiris’in feleğini şaşırttı.
“Ha? Nee?! Dur bir dakika, yani… Şimdi anladım! Asıl suçlu İblis Kralı Clayman’miş meğer, öyle değil mi?! Biliyordum zaten!”
Durumu bu kadar çabuk toparlaması iyi olmuştu. Fakat odadaki herkes için durumun zaten fazlasıyla bariz olması biraz talihsizdi tabii. Haline acıdığımdan, aklıma takılan başka bir konuyu sorup devam etmeye karar verdim.
“Evet, o konuda sana katılıyorum ama sana sormak istediğim bir şey var.”
“Hı? Ne oldu? Hemen Dedektif Ramiris’e sor, o bu olayı anında çözer!”
Eyvah. Durduk yere gaza getirmiştim kızı, değil mi? “Dedektif mi?” Ciddi miydi bu? Veldora’nın okuduğu şeylere gizli gizli göz gezdirmiş olmalıydı herhalde. Şimdilik bunu kurcalamamayı tercih ettim.
“Peki diğer iblis krallarının bu duruma nasıl tepki vereceğini düşünüyorsun?”
Çok büyük bir şey beklemiyordum ama sormaktan zarar gelmez diye düşündüm. Ne de olsa ezelden beri bir iblis kralıydı; elinde işe yarar bir bilgi olma ihtimalini büsbütün göz ardı edemezdim. Oda sessizliğe gömülmüş, onun vereceği cevabı bekliyordu. Bu soru diğer herkesi de fazlasıyla yakından ilgilendiriyordu. Ne yazık ki Ramiris bu konuya karşı son derece kayıtsızdı.
“Ha? Şey, bilmem ki. Yani bana sadece ‘Ziyafette bunları konuşacağız, sen de katıl’ gibisinden bir şey dendi, tamam mı?”
Ne kadar da umursamazdı böyle. Zaten başka ne bekliyordum ki? Bildiğin çocuktu işte. Yine de kalkıp buraya kadar gelip bana haber verdiğine şükretmeliydim.
Sıradaki soru.
“Pekâlâ Ramiris, bu Walpurgis ne zaman peki? Tam gününü ve saatini biliyor musun?”
Clayman’e karşı stratejimizi belirlemeden önce bunu öğrenmem gerekiyordu.
“Aaa, söylememiş miydim? Şey, bundan üç gün sonra, yeni ay gecesinde olacak.”
Üç gün mü? Düşündüğümden de yakın bir tarihti bu. Yalnızca üç gün içinde onun işini bitirmek epey zor olacaktı.
Yani… bu hesaplaşma Walpurgis’in sonrasına mı kalmak zorundaydı?
Bizimkilerle masaya yatırılması gereken bir mesele daha çıkmıştı işte.
Ramiris’e sormak istediğim şeyler aşağı yukarı bu kadardı. Anlaşılan buraya geliş amacı da bundan ibaretti ve ondan daha fazla faydalı bilgi koparabilmem pek mümkün görünmüyordu.
Derken aklıma aniden bir soru geldi.
“Peki bunu bana söylemek için ta buralara kadar neden geldin?”
“Hı? Şey, yani aslında, eğer sen öldürülürsen benim Beretta’cığıma ne olacak peki? Bu yüzden bu meselede senin tarafını tutmaya karar verdim ve işte tam da bu yüzden buradayım. Öyle yani. Bir de buraya bir labirent girişi inşa edeceğim, sakıncası yoktur herhalde, değil mi?”
“Hayır, hiç de sakıncasız falan değil! Bu da nereden çıktı şimdi?! Hem ne girişiymiş bu böyle?!”
Haberi getirmesine minnettardım minnettar olmasına ama bu teklif tam anlamıyla damdan düşer gibi gelmişti.
“Haaa?! Ne var bunda bu kadar büyütecek? Takılma böyle ufak tefek şeylere yahu!”
Zaten laf dinlemek gibi bir huyu hiç olmamıştı. Aksine, konuşmayı ve istediğini alana kadar üsteleyip durmayı çok daha iyi bilirdi. Ona kalsa bu mesele çoktan tatlıya bağlanmıştı bile. Hayatımda gördüğüm en başına buyruk perilerden biriydi doğrusu.
“Bal gibi de takılırım, sen de takılsan iyi edersin! Ayrıca Beretta’nın tamamen sana ait olduğunu falan sanmaya da kalkma!”
Geri adım atmayarak istediğini elde etmesine izin vermedim. Buralarda inşa edilecek bir “labirent girişi” başımıza çorap örmekten başka bir işe yaramazdı. Üstelik Beretta’nın akıbeti yalnızca benim iki dudağımın arasında değildi; golemle de epey yakından ilgiliydi. Öyle kafasına göre dayatabileceği bir şey de değildi yani. Ağzımdan çıkan basit bir soru, akılalmaz bir teklifle sonuçlanmıştı resmen.
Bir süre bu konuda hararetle tartışsak da hiçbir sonuç alamadık ve sonunda kalabalık dağılmaya başladı. Onunla daha fazla uğraşamayacak kadar meşguldüm; Ramiris de işi bitmiş olacak ki mangasının başına geri döndü.
Ayrılırlarken tüm katılımcılara yeni bir bilgiye ulaştığım anda kendilerini haberdar edeceğime dair söz verdim. Hepsi bunu onaylayıp kendi yollarına gittiler.
Fuze, memleketine dönmeden önce geceyi handa geçirmeyi planlıyordu. “Umarım seni nelerin beklediğine hazırlıklısındır,” diye uyardı. “Bu sefer hedefteki senin ülken. Bir iblis kralı son derece tehlikeli bir varlıktır. Ne kadar güçlü olduğunuzu az çok tahmin edebiliyorum Efendi Rimuru ama yine de…”
Ne demek istediğini anlamıştım. En kötü ihtimalle aynı anda birkaç iblis kralını birden kendime düşman edebilirim demekti bu. Toplam on iblis kralı arasından hangilerinin bana düşman olmadığını varsayabilirdim ki? Carrion ortalıklarda yoktu. Ramiris arkamda duracağına söz vermişti, etti bir. Milim… En büyük endişem Milim’di. Kandırıldığından neredeyse emindim ama yine de kendimi en kötü senaryoya hazırlamam gerekiyordu.
Yani eğer işleri tamamen yüzüme gözüme bulaştırırsam, peşimde canımı almak isteyen sekiz iblis kralı bulabilirdim. Tabii bundan önce Milim’i kaybetme tehlikesi belirirse, o noktada topukları yağlayıp kaçmak muhtemelen en iyisi olurdu.
“Aman canım, bir çaresine bakarım elbet,” diyerek Fuze’un içini rahatlattım.
Erald ile Elen de baş başa konuşabilmek için biraz vakit istediklerini söyleyip durdular. Ayrılmadan önce birkaç gece kalmalarına onay verdim; handa değil, lüks ryokan tarzı otelimizde kalacaklardı. Bütün Tempest bu mekanla gurur duyuyordu ve dükün övgüsünü kazanabileceksek başımızın üstünde yeri vardı.
Yine de devlet adamı Erald ile şahıs olan Erald’ın ne kadar farklı olduğunu görmek epey komikti. Kızına o kadar kafayı takmıştı ki kızın yine kaçıp gideceğinden endişelendim; tek yapabileceğim onu daha da kızdıracak bir şey yapmaması için dua etmekti.
Gazel de fazladan birkaç gün kalmayı tercih edince onu da ryokana yerleştirdim. Konuşmalarından anladığım kadarıyla birbirlerini ezelden beri tanıyorlar, hatta vaktiyle yan yana savaşıyorlardı. Erald hakikaten yaman bir büyücü olmalıydı. Şimdi ise işin tuhafı, jeopolitik bağlar kurmak adına Tempest’ı yeni bir köprü olarak kullanıyorlardı. İyi geçinmek her zaman en iyisiydi tabii.
Yine de bu zirvede adeta yıldızlar geçidi yaşamıştık, değil mi? Gelecekte insan ulusları üzerinde büyük bir nüfuz sahibi olacak liderler toplanmıştı. Ve düşününce… ben de onlarla eşit konumda duruyordum. En sonunda o bencil perinin ortama dalması kapanışı biraz gölgelemiş olsa da tüm bu olanlardan epey kazançlı çıktığımı rahatlıkla söyleyebilirdim.

Biz de biraz dinlenmek isterdik tabii ama buna fırsat yoktu. İblis krallarının ensemde solumasını istemiyordum ve bir an önce karşı önlemler almamız gerekiyordu.
Yemeğin ardından hepimiz yeniden toplantı salonunda bir araya geldik. Bu sefer tek misafirlerimiz Üç Canavar Soylusu ve Mjurran’dı. Youm ile Gruecith çoktan yola çıkma hazırlıklarına başlamıştı bile; gerçi Gruecith toplantıya katılmayı çok istemişti ama Phobio ona bağırıp çağırınca pes etmek zorunda kalmıştı. Yapacakları önemli bir iş vardı, bu yüzden tüm dikkatlerini buna vermelerini istiyordum. Mjurran’ın da hazırlıklara katılmasını umuyordum ama Clayman hakkında somut istihbarata sahip olan kişi oydu; bu yüzden ondan aramıza katılmasını rica etmek zorunda kaldım.
Bir nedenden ötürü Diablo da bize katılıyordu. “Heh heh heh heh… Benim hazırlanmaya neredeyse hiç ihtiyacım yok,” diye beyan etti ve doğrusu, haklı olduğunu kabul etmek zorundaydım. Onu dışarı atmak için hiçbir sebep yoktu, ben de kalmasına izin verdim.
Salona adımımı attığım anda:
“Aaa! Sen! Hey, sen! Ne yapıyorsun sen öyle? Ne demek oluyor bu?!”
Ramiris yine yolumu kesti.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum. Bunun üzerine yüzü öfkeden kızararak bana bağırmaya başladı.
Mesele kısaca şuydu: Verilen ara sırasında onu yemek salonuna çağırmışlardı. Tamamen aklımdan çıkmıştı ama Ramiris’in, henüz Ruh Kraliçesi olduğu zamanlarda kendisine hizmet etmiş olan Treyni ve diğer dryadlarla eskiye dayanan bir geçmişi vardı. Treyni onu anında tanımıştı elbette ve çok geçmeden hepsi onu el üstünde tutup her istediğini ikiletmeden yerine getirmeye başlamıştı.
“Harika bir şey değil mi bu ama?”
“Evet! Evet, hem de çok harika! Gerçekten süper! O yüzden ben de burada yaşamaya karar verdim Rimuru!”
Anlaşılan Ramiris bu kasabayı gerçekten çok sevmişti. Hizmetinde tek bir uşağı bile olmayan yapayalnız bir iblis kralı olarak dryadların bu ilgisi moralini tavan yaptırmış olmalıydı. Bu ilginin yanı sıra kasabada gezdirilip her yeri görmesi de eklenince sonunda nihai kararı vermişti.
“Sana böyle kafana göre tek taraflı kararlar almayı bırakmanı söylemiştim! Üstelik unutma ki Treyni ve dryadlar ormandaki işleri çekip çevirmekle epey meşguller. Artık seninle yaşamıyorlar! Bütün gün burada seninle ilgilenemezler.”
Bir yandan Ramiris’i azarlarken bir yandan da arkasında duran ve ona şefkatle bakan üç dryad kız kardeşe ters ters bakışlar fırlatıyordum. Ama onun dinlemeye hiç niyeti yoktu.
“Aman, amma da pintisin ha! Ne var yani bunda bu kadar büyütecek? Bir şey olursa sana yardım ederim işte! Koskoca Ramiris bulabileceğin en güçlü kız bir kere!”
Senin yardımınla doğruca mefta olurum— Yok yok. Boşver gitsin. Bunu sesli söyleseydim hüngür hüngür ağlardı.
“Efendi Rimuru,” dedi Treyni, “Leydi Ramiris’e gözümüz gibi bakacağımıza söz veriyoruz. Umarım kararınızda ileri görüşlü davranırsınız.”
“““Bizim için lütfen kabul edin!””” dedi kız kardeşleri bir ağızdan. Bilemiyorum. Başımıza tam bir bela olacaktı. Çok geçmeden burada çok daha fazla insanla muhatap olacaktık ve etrafta vızır vızır uçuşan bir Ramiris’i görmezden gelmek pek kolay olmayacaktı.
Hımm… Desene ertelenecek bir konu daha çıkmıştı.
“Pekâlâ. Bir düşüneceğim.”
“Düşünecek misin?! Ayy Rimuru, aklın yolunu bulacağını biliyordum zaten!”
Ramiris’in varlığının kasabayı nasıl etkileyeceğini daha sonra düşünürdüm artık. Ondan önce halletmem gereken başka meseleler vardı.
Ramiris’i bir şekilde yatıştırdıktan sonra nihayet toplantıyı başlatma vakti gelmişti.
“Pekâlâ. Böyle üst üste bu kadar çok toplantı yapmanın yorucu olduğunu biliyorum ama biraz daha dişinizi sıkın. Gündemimizde iki madde var: Clayman ile savaş ve Walpurgis Konseyi. Ramiris az önce bana hedefte benim olduğumu bildirdi. Öncelikle hepinizin Souei’nin raporunu dinlemesini ve stratejimizi tartışmamızı istiyorum. Souei, Clayman’in güçleri hakkında bize bilgi ver.”
“Emredersiniz!”
Sözü ona bırakmamın hemen ardından anlatmaya başladı.
Biz burada zirvelerimizi gerçekleştirirken Clayman’in ordusu da boş durmamıştı. Askerlerini dinlendirmek ve birliklerini düzenlemek için Milim’in topraklarında mola vermişlerdi.
“Başlarında bizzat Clayman varmış gibi görünmüyor,” diye belirtti Souei. “Liderlerinin yanında çok sayıda büyü doğumlu bulunuyor ve diğerlerine kıyasla çok daha fazla büyü zerreciği enerjisine sahip; yine de gücü Üç Canavar Soylusu ayarında. Eğer o kişi İblis Kralı Clayman ise, fazlasıyla cılız bir tehdit sayılır.”
Vay be, onda da ne özgüven vardı ama ha?
“Canavar Soylusu düzeyinde güce sahip olarak Clayman’e hizmet eden ve bu tanıma uyan aklıma üç büyü doğumlu geliyor…”
O kadar çok ha? Vay canına. Ne de olsa bir iblis kralı, hakkını teslim etmek lazım. Bu üçü, Clayman’in en gözde yardımcıları olan beş parmağından üçüydü: orta parmak Yamza, işaret parmağı Adalmann ve başparmak Nine-Head. Bu arada Mjurran yüzük parmağıydı. Sonuncusu olan serçe parmağın adı Pironé’ydi fakat kendisi çoğunlukla istihbarat toplama işleriyle ilgilenir ve nadiren ortalıkta görünürdü.
Ilımlı Palyaçolar grubu ile Clayman arasındaki ilişkiyi merak ediyordum ama anlaşılan Mjurran’ın onlardan hiç haberi yoktu. “Clayman astlarına asla güvenen biri olmadı,” diye açıkladı. “Bu yüzden görevler sırasında bizi gözetlesinler diye gözlemciler yerleştirmiş olması hiç de şaşırtıcı olmaz.”
Kukla gösterilerinin seyircileri de denebilirdi onlara herhalde. Ork lordu savaşında olduğu gibi, Clayman’in güçlerinin bile haberi olmadan gizlice faaliyet göstermiş olabilirlerdi. Bunu aklımın bir köşesine yazsam iyi olacaktı.
“Peki komutanları kim Mjurran?”
Souei’nin tespit ettiği lider, zayıf ve çelimsiz görünümlü bir büyü doğumluydu. Kullandığı Düşünce İletişimi, adamın kusursuz bir görüntüsünü hepimizin zihnine aktardı.
“Bu Yamza. Buz Kılıç Büyücüsü Yamza. Zalim, adaletsiz ve acımasız bir aşağılıktır ama ne yazık ki oldukça yeteneklidir. Clayman’e kendi rızasıyla sadakat yemini etti ve o andan sonra yıldızımız hiç barışmadı.”
Yani ordunun başında, bir büyü doğumlu olan ve (Mjurran’a göre) beş parmağın en güçlüsü sayılan Yamza vardı. Clayman ona hedeflerini dondurma gücüne sahip, süslü ve pahalı bir büyü kılıcı bahşetmişti; lakabı da buradan geliyordu. Başka bir deyişle, o silahı olmadan gizli yeteneklerinin ne olduğunu kestirmek mümkün değildi.
Yamza, her biri farklı güç seviyelerine sahip yaklaşık otuz bin büyü doğumludan oluşan bir orduya komuta ediyordu. Souei’nin tahminine göre yaklaşık beşte dördü sağlam bir B rütbesindeydi, geri kalanı ise çoğunlukla A-eksi seviyesindeydi. En tepede birkaç sağlam A rütbeli vardı ama en nihayetinde en fazla Gelmud seviyesinden bahsediyorduk. Bu onları yok ettiğim Falmuth ordusundan daha güçlü ve tehlikeli kılsa da yine de öyle göz korkutacak bir şey değildi.
“Biraz fazla zayıf değiller mi?”
Şu anda Eurazania Canavar Krallığı’ndan kabul ettiğimiz mültecilerin sayısı yirmi bini aşmıştı. Yaklaşık yarısı, yani on bin kadarı savaşabilecek durumdaydı ve ortalama B rütbesindeydiler; canavarlaşma geçirdiklerinde ise bu seviye A-eksiye çıkıyordu. Şaşırtıcı derecede güçlü bir kuvvetti. Falmuth’un en seçkin şövalye birliği bile, üzerlerindeki envaiçeşit büyüsel güçlendirmelere rağmen ortalama B seviyesine anca ulaşabiliyordu; bu da Eurazania savaşçılarının ne kadar güçlü olduğunu fazlasıyla kanıtlıyordu.
İnsanlar ile canavar-insanlar ta temelden farklıydı işte. Elimizde onlardan büyük bir kuvvet vardı ama Carrion’un topraklarında hâlâ daha fazla ihtiyat birliği bulunuyordu. Bunlar, başkentin tahliyesi sırasında ordunun çevre köylerden topladığı ve ardından kırsala dağıttığı canavar-insanlardı. Canavar Efendisi Savaşçı Birliği’nin en güçlü subayları onları yeniden bir araya getirip toparlamış ve stratejik noktalarda gizlenmeleri için göndermişti. Sayıları toplandığında, en mütevazı tahminle bile on bini buluyorlardı.
Böylece elimizin altında toplamda yirmi bin A-eksi seviyesinde savaşçı bulunuyordu. Carrion hakikaten de bir iblis kralıydı. Ne müthiş bir güce hükmediyormuş meğer.
“Evet, garip bir durum,” dedi Alvis. “Yamza şüphesiz güçlü bir büyü doğumlu ama biz Üç Canavar Soylusu ona asla kaybetmeyiz. Ordusunun sayısı bizimkinden fazla olsa da eğitim ve savaş kabiliyeti açısından ezici bir üstünlüğe sahibiz.”
“Aynen öyle,” diyerek onayladı Phobio. “Liderlik derseniz, bizde fazlasıyla var!”
“Lord Carrion öldü diye önlerinde ağaç gibi devrileceğimizi mi sanıyorlar yoksa?” Sufia burnundan soludu. “Hayır, Clayman bu kadar aptal olamaz…”
Hepsi Clayman’in kuvvetlerinin pek de büyük bir tehdit oluşturmadığı kanaatindeydi.
Benimaru o kadar emin değildi. “Yalnız, bir saniye… Clayman’in hedefi bu kasabadan başka bir şey olabilir mi?”
Ah, doğru ya. Belki de olayı tamamen yanlış anlamıştık. Herkes durmadan önce bu kasabaya saldırmaya kalktığından, Ramiris de Clayman’in yine benim peşimde olduğunu varsayıp apar topar buraya uçup gelmişti. Ben de ordu Eurazania’dan ayrılır ayrılmaz onları iki taraftan sıkıştırıp vururuz diye umuyordum. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı işte.
“Yani Canavar Krallığı’na doğru mu yürüyorlar?! Orada mülteciler ve on binden fazla savaşçıdan başka kimse kalmadı. Bizimkiler savaşta daha iyi olabilir ama Clayman’in sayı üstünlüğü onları ezebilir!”
Doğruydu. Souei, şimdilik Milim’in topraklarında konakladıklarını ancak birliklerini çoktan yeniden düzenlediklerini ve yarın ya da ertesi gün Eurazania topraklarına girmeye hazır olduklarını bildirmişti. Gece yürüyüşüne kalkışacaklarını sanmıyordum ama bu ihtimali de hesaba katmamız gerekirdi.
“Clayman’e karşı tetikte olduğumuzun farkındalar mıdır acaba,” dedi Geld ağırbaşlı bir tavırla. Ben o konuda pek iyimser değildim. En kötüsünü varsaymak en iyisiydi; böylece gerçekleştiğinde hemen harekete geçebilirdik.
“Fakat bu kasabaya doğru yürüyor olsalar bile,” diye belirtti Mjurran, “Clayman arkadan gelecek bir tehlikeyi asla göz ardı etmez. İlerlemeden önce o tehlikenin kaynağını tamamen ortadan kaldırırdı.”
Evet. Aslına bakılırsa ben de öyle yapardım. Ama… “tamamen ortadan kaldırmak” mı?!
“Bir dakika, yani demek istiyorsun ki… Clayman Canavar Krallığı’ndaki bütün savaşçıları katletmeyi mi planlıyor?!”
Hem sadece savaşçılarla sınırlı kalacağını kim söyleyebilirdi ki…
【Anlaşıldı. İblis Kralı Clayman’in hamleleri tahmin edilmiştir. Kendisini uyandırıp “gerçek” bir iblis kralına dönüşmeyi hedefleme olasılığı yüzde 100’dür. Bu kasabanın onun planları arasında yer almadığı değerlendirilmektedir. Ancak bunu başarmak adına, Eurazania Canavar Krallığı’nda kalan tüm yaşamı katletmek gibi kaba ve belirsiz bir taktiğe başvurması muhtemeldir.】
Ah. Yani soykırım demek. Bunu söylediğim için tam bir ikiyüzlüyüm belki ama amaca giden her yol mübahtır anlayışına pek sempati duyduğumu söyleyemezdim.
Clayman işini asla şansa bırakmazdı. Bu kasabadan çıkan ana yolu gözetlediğinden emindim. Destek kuvveti gönderdiğimiz an haberi olurdu. Hatta ondan da önce—
“Clayman istihbarat toplamada bir ustadır. Biz Üç Canavar Soylusu’nun ve ana Carrion kuvvetlerinin buraya tahliye edildiğinin farkında olduğunu tahmin ediyorum. Şu an memlekete doğru yola çıksak bile varmamız en az iki gün sürer…”
Resmen faka basmıştık. Tıpkı Alvis’in dediği gibi, Clayman her şeyi önceden okumuştu. Normalde B seviye kabul edilenlerden oluşan bir ordu, hiç mola vermeden ilerlese dahi zamanında yetişemezdi. Ben de tüm birliklerimi bu savaşa sürmeye niyetliydim fakat biz savaş alanına varana kadar Canavar Krallığı çoktan katledilmiş olurdu, emindim…
Fakat bu soykırım Clayman’in uyanışını gerçekleştirmesi için yeterli olacak mıydı?
【Anlaşıldı. Verimlilik eksikliğine rağmen devasa miktarda ruh elde etmesi mümkündür. Clayman’in uyanma ihtimali… Yüzde 78’dir. Hemen ardından daha fazla ruh elde edebilirse bu olasılık artacaktır.】
Bu kötüydü işte. Onu durdurmamız gerekiyordu; tehlikedeki tüm o canavar-insanlar için olmasa bile, en azından kendi paçamı kurtarmak için. Yine de Eurazania halkıyla dostane ilişkilerimiz vardı ve güven, paradan katbekat değerliydi. Bazen merhamet, karşı tarafa olduğu kadar insanın kendisine de yarar sağlardı. Bu işe dört elle sarılmaktan çekinmeye hiç gerek yoktu.
“Benimaru, onları durdur.”
Bu epey pervasız emrime sırıttı. “Emredersiniz—yani demek istediğim, o iş bende!”
Onun da böylesine mert biri olduğunu görmek güzeldi. Biraz gaza geldiğinde resmi konuşmayı bırakmaktan kendini alamıyordu. Kişisel ve resmi hayat arasına sınır çekmeye özen göstererek toplum içinde bana hep fazlasıyla saygılı davranırdı ama keşke bu kadar kasmak zorunda hissetmeseydi. Tabii bana uluorta laf sokmasını da istemezdim, en azından o konuda endişelenmeme gerek yoktu… Gerçi bu ülkede birinin benimle uluorta dalga geçmesi gibi bir derdimiz de yoktu ya, neyse.
Sanırım bu durum, iş yerinde eski patronunun üstüne terfi ettiğinde ikinizin arasında oluşan o tuhaf havaya benziyordu. Toplumun işleyişi böyleydi işte—ayak uydurmak gerekirdi. Ben de buna ayak uydurup patron rolünü oynamaya karar verdim.
“Harika. Şimdi Canavar Krallığı Eurazania için bir savunma hattı planlayacağız. Benimaru’nun komutasında zafere giden yollar için önerilerinizi duymak istiyorum!”
Tüm liderlerim önümde eğildi.
“““Emredersiniz!”””
Üç Canavar Soylusu bile onlara katılmıştı. Görünüşe göre itibarım fazlasıyla yerindeydi.
Yine de şu Clayman sandığımdan bile daha sinsiydi. Walpurgis’i bundan üç gün sonraki akşama denk getirmesi tamamen planın bir parçası olmalıydı. Başka hiçbir iblis kralı müdahale edemeden Eurazania soykırımını gerçekleştirecek, ardından ziyafet esnasında bunu keyifle bildirecekti.
Ülkenin dört bir yanına dağılmış güçleri bir araya getirmek zaman alırdı; şu anda Canavar Krallığı’ndaki tüm savaşçılar teker teker avlanırdı. Direnmek imkânsız olurdu. Üstüne bir de tüm o savunmasız sivillerin gözünü bile kırpmadan katledilecek olması vardı…
Bunu engellemeye karar verdiğimiz anda toplantı salonu fikirlerle kaynamaya başladı. Herkes derhal bir birlik toplayıp oraya hareket etmek istiyordu ama kimse bunu sesli olarak dile getirmiyordu. Buradaki herkes, işe istihbaratla başlamanın önemini gayet iyi biliyordu. Clayman’i alt edeceğimizi ilan ettikten hemen sonra harekete geçmeyişimin asıl sebebi de tam olarak Souei’nin raporunu bekliyor olmamdı.
Şu anda bile kasabanın ana meydanında erzak topluyor ve askerlerimizin teçhizatlarını yeniliyorduk. Kaijin, Garm ve Dold kendilerine has teknik yeteneklerini kullanarak yeni silahlar ve zırhlar üretiyor, tüm savaşçılarımız da bunları kuşanıp önlerindeki savaşa hazırlanıyordu.
Panik yapmanın lüzumu yoktu. Düşmanın yerini, ordu düzenini, sayısını ve amacını bilmek şarttı. En azından bunları bilmeden savaşa balıklama dalmak, gurur duyabileceğiniz sonuçlar getirmezdi.
Artık müzakerelerimiz doruk noktasına yaklaşıyordu.
“Elimizdeki savaş gücü aşağı yukarı bu kadar. Zamanında orada olmalarını sağlayabilirsek kazanabiliriz. Asıl mesele intikal, değil mi? Yetişmemizin imkânı yok, bu yüzden zaman kazanmanın bir yolunu bulmalıyız.”
“Önden goblin süvarilerini ve Gabil’in birliğini gönderip bir gerilla direnişi sergilemeye ne dersiniz?” diye önerdi Hakurou.
“Hayır, hiçbir işe yaramaz,” diye belirtti Benimaru sakince. “Canavar Krallığı’nın coğrafyasını inceledim; arazinin büyük bölümü ya düzlük ya da alçak tepelerden oluşuyor. Gizlenmeye elverişli doğal unsurlar oldukça az. Havadan yapılacak bir baskın etkili olurdu fakat yüz kişi civarındaki bir gerilla birliği kesinlikle yetersiz kalacaktır.”
Böyle bir birliği saklamak için en iyi yer nehir kıyısındaki meyve bahçeleri olurdu ancak bunlar iyi drene edilmiş engebeli alanlara yayılmıştı, bu yüzden istediğimiz kadar gizlilik sağlamazdı. Arazi, çok sayıda askeri gizlemek için elverişli değildi.
“Bizim coğrafyamızı ne ara inceledin sen?” Sufia kısık sesle homurdandı. Doğrusu ben de merak etmiyor değildim. Benimaru muhtemelen Canavar Krallığı’na giden ilk elçi heyetimize liderlik etmesi için onu gönderdiğimde biraz araştırma yapmıştı. İşini bu kadar sağlama alması konusunda ona gerçekten güvenebilirdim. En azından Sufia gerçekten gücenmiş gibi görünmüyordu.
“Hız odaklı yaklaşık dört yüz canavar-insandan oluşan bir ekibimiz var,” dedi Alvis. “Aramızda kuş türleri nadirdir; yüz kişiden fazla değiller. Onları önden göndermek ölüme göndermekten farksız olur.”
Ne de olsa sırf uçabiliyor olmaları onları yorgunluktan korumuyordu. Onlar ve Gabil’in ekibi toplasanız iki yüz kişiye bile ulaşmıyorken önden onları konuşlandırmanın pek bir manası yoktu. Arazinin görüş mesafesinin yüksek olması sebebiyle de küçük müfrezeler pek bir şey başaramazdı.
Dolayısıyla stratejimizde temellere geri dönmemiz gerekecekti. Elimizden geleni mümkün olan en kusursuz şekilde yapmaya odaklanmalıydık. Olay buydu işte. Ülkedeki tüm savaşçılara haber uçuracak, toplayabildiğimiz kadar sivili bir araya getirecek ve onları tahliye edecektik. Tempest’e vardıklarında, driadların koruması hayatta kalma oranlarını büyük ölçüde artıracaktır. Ardından daha hızlı birliklerimizin gerilla taktikleri kullanarak kaçışlarına yardım etmesini sağlayacaktık. Daha yavaş ordular da ilerleyecek, mültecileri aralarına alıp koruyarak Clayman’in ordusuna karşı koymaya hazırlanacaktı.
Planın genel hatları kısaca böyleydi. Zamana karşı bir yarıştı ve büyük ölçüde şansa bağlıydı fakat daha iyi bir fikrimiz de yoktu. Bu yüzden en kötüsünün önüne geçmek adına, hepimizin bizzat sahaya inip savaşmasına karar verdik.
Üst kademe yöneticilerim—Benimaru, Shuna, Souei, Shion, Geld ve Ranga—hepsi iki noktayı birbirine bağlayan “nakil kapılarını” kontrol etmelerini sağlayan Uzamsal Hareket adlı Ekstra Yetenek’i öğrenmişti. Diablo da bu yeteneğe doğuştan sahipti fakat şu anda Youm’un ekibinin yanındaydı. İşler sarpa sararsa onu geri çağırabilirdim ama mümkünse ben dâhil biz yedi kişiyle bu işi halletmek istiyordum. Her birimiz tek başına bir orduya bedel güçte olabilirdik fakat sınırları gereğinden fazla zorlamayı göze alamazdık. Özellikle Shuna doğrudan cephe savaşına pek uygun değildi; mümkünse Gabil ve Hakurou’nun onu korumasını istiyordum.
“Sanırım tek yol bu,” diyerek akıl yürüttüm. “Birliklerimize biraz zaman kazandırabilirsek, bu işin üstesinden asgari kayıpla gelebileceğimizi düşünüyorum. Hepsini sıradan bir nakil büyüsüyle doğrudan oraya götürebilseydik harika olurdu ama…”
Bu fikri ortaya atmamın asıl sebebi, herkesin önünde çürütmek içindi. Bütün bir orduyu bir noktadan diğerine anında nakledebilecek bir büyümüz olsaydı tüm dertlerimiz çözülürdü fakat benim Uzamsal Hareket yeteneğim bile aynı anda on bin askere etki edemezdi.
Fakat:
【Anlaşıldı. Nakil büyüsü, nesnelerin düşük maliyetle aktarılmasına olanak tanır. İki noktayı birbirine bağlamak için ayrı bir boyut kullanarak çalışır ancak yoğun büyü zerrecikleri radyasyonu sebebiyle organik maddeleri taşımada etkili değildir. Bununla birlikte, bir Bariyer ile korunan hiç kimse nakilden olumsuz etkilenmez. Nakil büyüsünün temel kuralları bunlardır.】
Şey… Işınlanma büyüsü ile nakil büyüsü arasındaki fark bu muydu yani? Işınlanmanın daha fazla büyü zerreciği harcamasının tek sebebi, ışınlanan kişiyi korumaya yönelik büyüleri de içermesi miydi? Bir dakika, yani…
【Başka bir deyişle; büyü doğumlular ve canavarlar doğal büyü zerreciği direncine sahip olduğundan, kendi etrafına Bariyer kurabilen herkes sorunsuzca ve başarıyla nakledilebilir. Hedefi korumaya yönelik tedbirleri de içeren tam teşekküllü bir nakil büyüsü geliştirmek de mümkündür.】
Demek ki tonlarca büyü zerreciğine maruz kaldığında ölmeyecek kadar güçlüysen, bu “ayrı boyut” denen şeyin içinden geçebiliyordun. Uzamsal Hareket yeteneğinin mantığı da buydu herhalde. Bunu daha önce fark etmeliydim. Dahası, naklettiğin kişiyi tamamen koruma altına alabiliyorsan, onları göndermekte hiçbir sakınca yoktu. Aslında bu bir nevi ışınlanma sayılırdı ama devasa miktarda büyü enerjisi israfına yol açmaz mıydı? Üstelik bunu on binlerce askere uygulayabilecek bir ordu büyüsüne uyarlamaya çalışmak, şu anki gücümün fersah fersah ötesindeydi…
【Anlaşıldı. Bahsi geçen büyü çoktan geliştirilmiştir. Ayrıca gerekli büyü gücünü büyük ölçüde azaltmak adına, bu büyü Mekân Hâkimiyeti adlı ekstra yetenekle başarıyla eşleştirilmiştir.】
Vay canına, şuna da bakın! Raphael’in ben sormak zorunda bile kalmadan yeni yetenekler ve büyüler geliştirecek kadar ilerlemesine inanamıyordum. Yani, iblis kralı formuna uyandığımda yeteneklerim muazzam bir evrim geçirmiş olmalıydı ama hâlâ hepsini tam olarak kavrayabilmiş değildim. Raphael olmasaydı hepsi öylece heba olup gidecekti. Tahmin yürütmem gerekirse bu Yetenek Düzenleme’nin eseriydi—ama her halükarda bundan daha iyisini isteyemezdim. Tam burada, tam şu anda, dünyadaki her şeyden çok istediğim o büyüyü bana sunuvermişti. Şikâyet edecek tek bir şeyim bile yoktu!
Tehlikenin farkında olan Shuna beni uyardı: “Rimuru-sama, bir ordu üzerinde nakil büyüsü denemek fazlasıyla tehlikelidir…”
“Evet, haklısın Shuna. Fakat az önce yepyeni bir büyü geliştirmeyi başardım!”
Bütün sorunlarımız bir anda ortadan kalkmıştı. Clayman için biraz üzülmedim desem yalandı. Benim evrimim olmasaydı kesinlikle o kazanırdı.
“Ooooh…!”
“Nasıl yani…?!”
“Az önce mi?!”
Herkes şaşkın bakışlarla bana döndü. Onlara başımı sallayarak karşılık verdim. “Asıl soru şu: Buna hazır mısınız? Bu büyüyü kullanırsak tüm ordumuzu tek seferde oraya gönderebiliriz. Fakat bunu ilk kez kullanıyor olacağım ve güvenliğini zerre test etmedik. Deney yapacak vaktimiz de yok. Yine de bana güveniyor musunuz?”
Ben en azından Raphael’e güveniyordum. Raphael yapabileceğimizi söylüyorsa şüpheye yer yoktu. Peki ya diğerleri? Hayatlarını bu işe koyacak kadar bana güveniyorlar mıydı?
Benimaru yüzsüz bir tebessümle, “Endişelenmenize hiç gerek yok,” dedi. “Size sadakatimi sundum—ve sadık bir hizmetkârınız olarak emrederseniz seve seve canımı veririm. Bize anlamsız bir emir vermeyeceğinizi artık çok iyi biliyorum.”
Diğer liderlerim de onayladı—aralarına yeni katılan Diablo bile yüzündeki o tekinsiz sırıtışla başını sallıyordu.
Üç Canavar Soylusu da onlara katıldı. “Benim güvenimi kazandın,” diye ilan etti Sufia. “Yardımını istediğimiz birinden şüphe duymaya başlayamayız ya.”
“Beni zaten bir kez kurtardı. Savaşçılarımız da bunu biliyor, bu yüzden şimdi mızmızlanacak değilim.”
“Aman Phobio, sanki kabul etmekten başka çarem yokmuş gibi konuştun. Yine de en yavaş birlik biziz ve durum böyleyken bize yardım etmesi için Rimuru-sama’nın gücüne güvenmek isterim.” Alvis hâlâ biraz tereddütlü görünüyordu ama bizi geri çevirecek kadar değil.
Hepsine başımla onay verdim. “Sesinizi gayet net duydum! Şimdi Clayman’in tezgâhladığı oyunları tersine çevirme zamanı. Artık her şey sizlerin elinde. Bana bir zafer gösterin!”
“““Uraaah!!”””
Yüzlerde vahşi, yırtıcı gülümsemeler belirmeye başlamıştı. Hepimiz zamanında yetişebilirsek kazanacağımız kesindi. Üstelik Clayman ana yolları ne kadar yakından gözetlerse gözetsin, birliklerimizin nakledildiğini asla fark edemeyecekti. Zafer neredeyse çantada keklikti. Herkesin yeniden bu kadar özgüven dolu görünmesine şaşmamalıydı.
Bu yüzden stratejimizi yeniden düzenleme işini Benimaru’ya bıraktım. O bununla meşgulken Souei bir rapor daha verdi; yüz kişilik bir “Ejder Sadıkları” grubunun Clayman’in ordusuna katıldığını bildirdi.
“Yüz kişi mi? O kadarı sorun olmasa gerek,” dedi Benimaru.
Benimaru bu grubu önceden biliyor muydu yoksa…?
Çekingen bir tavırla, “Souei,” diye sordum, “bu Ejder Sadıkları da kim?”
“Ejderhaya—başka bir deyişle Ejderha Prensesi Milim-sama’ya tapanlara verilen isim.”
Demek Milim’in halkı ha? Milim emri altında kimsenin bulunmadığını söylemişti diye hatırlıyordum. Yani bir nevi hayranları gibiydiler o zaman? Pek resmî bir adı bulunmayan hâkimiyet bölgesinde yüz binden az bir nüfus yaşıyordu ve bunların çoğu doğayla uyum içinde topraktan geçinen insanlardı. Belki de Clayman’in ordusu kendi topraklarından geçerken onlara muhafızlık ediyorlardı.
Souei’nin elinde henüz daha fazla bilgi olmadığından konuyu şimdilik kapattık. Şimdilik ona Clayman’in ordusunu izlemeye devam etmesini ve kendi kuvvetlerimizi konuşlandırmak için uygun bir alan bulmasını emrettim.

Savaşa nasıl yaklaşacağımız böylece karara bağlanmış oldu. Sırada Ramiris’in beni uyardığı Walpurgis Meclisi vardı. Üç Canavar Soylusu, stratejimizi birliklerine aktarmak ve onları nakil büyümün işe yarayacağına ikna etmek üzere çoktan ayrılmıştı.
Walpurgis benim meselemdi ve bu konuda sunabileceği bir fikir olmadığından Mjurran da çıkmıştı. Onun görevi Youm’a yardım etmekti.
Böylece odada yalnızca ben ve her zamanki Tempest tayfası kalmıştık; bu da içimi epey rahatlatmıştı. Artık nezaket gereği lafı dolandırmaya hiç gerek yoktu.
“Clayman’in nerede olduğunu bir bilebilseydik, doğrudan oraya ışınlanır ve bu işe anında son verirdim ama…”
Ordusu hareket hâlindeyse, bu durum karargâhının daha zayıf korunduğu anlamına gelirdi. Liderlerimle birlikte hızla oraya intikal edip bir karşı saldırı endişesi duymadan işini bitirebilirdik. Elbette yokluğumda bu kasabanın savunmasını boşlama lüksüm de yoktu. Bunu da aklımın bir köşesinde tutsam iyi olurdu.
“Özür dilerim,” dedi Souei. “Bölgede, yoğun bir büyü zerreciği sisiyle çevrili bir alan bulunuyor. İçeriye doğru ilerlemeyi fazla tehlikeli buldum.”
Özür dilemesine gerek yoktu. Kendi Suret’iyle bile olsa yaptığı her işte temkinli olması gerekiyordu. Bir çam devirseydi ve düşman neyin peşinde olduğumuzu anlasaydı durum çok daha vahim olurdu. Clayman’in karargâhı o sis bulutunun ardında olmalıydı—bu bile peşinden gidebileceğimiz yeterli bir ipucuydu.
“Orası savunmasızken birkaçımız gidip bölgeyi araştırmalı mı?” diye önerdi Benimaru.
“Clayman çok yakında Walpurgis’i toplamayacak mı?” diye soğukça karşı çıktı Shuna. “Korkarım onu tamamen ıskalayabiliriz.”
Benimaru yüzünü buruştururken Hakurou, “Doğru, çok doğru,” diye ekledi. “Düşman kuvvetlerini hafife alıp bir hezimet tatmak itibarımızı fena sarsar. Ordumuzu bir arada tutması için Benimaru-sama’ya ihtiyacımız var.”
“Pekâlâ. Başka önerisi olan?”
Shion’un eli hızla havaya kalktı.
“Evet?”
“Neden şu Walpurgis zamazingosunu basıp hem Clayman’i hem de bizimle derdi olan diğer iblis krallarını kılıçtan geçirmiyoruz?”
Bunu söylerken gözleri ışıldıyordu. En başta bu salağın konuşmasına izin vermek benim hatamdı. Şakaklarımdaki damarların zonkladığını hissedebiliyordum fakat kendimi tuttum. Böyle bir durumla ilk kez karşılaşmıyordum.
“Shion, onları tam olarak nasıl ‘kılıçtan geçireceksin’? Bana üzerinde çalışabileceğimiz daha gerçekçi bir şey sunabilir misin?”
Tek başına Clayman bir dereceydi ama üstüne bir de diğer iblis krallarıyla kavgaya tutuşmak asla işe yaramazdı. Onları teker teker halletmemiz gerekiyordu ve Shion’un bunu tez zamanda öğrenmesi şarttı.
Onu azarlamam gözle görülür şekilde moralini bozdu. Aman be. Darbe şiddetini biraz yumuşatmaya çalışayım bari. Her zaman öyle davranmasam da ona nazik olmayı seviyordum.
“Ama meclislerini basmak fena bir fikir olmayabilir.”
Yüzü ümitle dolu bir neşeyle aydınlandı. Ufacık bir övgüyü bile asla karşılıksız bırakmak istemezdi.
“Baksana, Ramiris. Senin bu konularda tecrüben var. Sence ben de bu toplantıya katılabilir miyim?”
“Uvehh?! Sen de mi katılmak istiyorsun, Rimuru?”
“Yok, sadece sorayım dedim. Clayman orada olacağına göre benim de bir uğramam eğlenceli olur diye düşündüm.”
Eğer hedefte ben varsam, Clayman’in beni hiç beklemediği bir yerde boy göstermem onun feleğini biraz şaşırtmalıydı. Bir Meclis sırasında şiddete başvurmak pek münasip kaçmayabilirdi fakat oraya vardığımda seçeneklerimi değerlendirebilirdim.
“Hımm… Sanırım bir mahzuru olmaz. Fakat yanına yalnızca iki refakatçi alabilirsin!”
Dahasını getirmek, tüm iblis krallarının kaçınmayı tercih ettiği sorunlara yol açardı. Vaktiyle çiçeği burnunda iblis krallarından biri, gövde gösterisi yapmak amacıyla Meclis’e yüz kadar savaşçı getirmişti. Bu da ülkesi henüz yerle bir edilmiş olan ve stres atmak için birini—herhangi birini—arayan başka bir iblis kralının öfkesini körüklemişti. O yeni lord oracıkta öldürülmüş, yanındaki tüm büyü doğumlular da tatlı niyetine harcanmıştı. O günden beri nispeten güçsüz büyü doğumluların katılması yasaklanmış ve iblis kralı başına yalnızca iki konuğa izin verilmişti.
Başka bir deyişle, Walpurgis Meclisleri daha önce de şiddetle sonuçlanmıştı. Bu da demek oluyordu ki aynısını ben yapsam öyle pek de emsalsiz bir olay sayılmazdı. Belki de orada Clayman’in damarına basıp onu kavgaya kışkırtmayı ciddi ciddi düşünmeliydim.
“Eee, ne diyorsunuz millet? Katılmak sizce de eğlenceli olmaz mı?”
“Heh heh heh heh. Harika bir öneri. Size eşlik etmekten büyük bir mutluluk duya—”
“Diablo, seni aptal! Onun yanında ben olacağım ve başka kimseye de izin vermem!”
Yine başladılar. Shion ve Diablo yine birbirine girmişti. Bu ikisini yanımda götürmek intihar demekti, bu yüzden en baştan isimlerinin üzerini çizdim…
“…” “Yine de,” dedi Diablo, “iblis krallarıyla bir savaşa girecek olsak dahi onları yenebildiğimiz müddetçe hiçbir sakınca yoktur. Sizin dışınızda başka bir iblis kralına ne lüzum var ki, Rimuru-sama?”
Shion başını hevesle sallayarak ona tümüyle katıldığını belirtti. “Aynen öyle! Bir ahmak olduğunu düşünmüştüm ama yeni bir acemiye göre epey potansiyelin varmış! Tam da benim söylemeye çalıştığım şeyi söyledin!”
Bunlar dost muydu, düşman mıydı, neydi şimdi? Her neyseler de, eskiden kafasını hiç çalıştırmayan tek kişinin Shion olduğunu sanırdım. Ama yok, ikisi de diğer bütün iblis krallarını öldürmenin harika bir fikir olduğu konusunda hemfikirdi.
Olaylar neden bu noktaya gelmişti ki? Odaya göz gezdirdiğimde, başlarıyla onaylayan birkaç kişi daha gördüm. Birkaçı daha temkinliydi ama büyük bir kısmı zaferi garantilemekten ziyade kan dökmeye hevesli görünüyordu. Yönetim kadromdaki savaş yanlısı şahinlerin sayısı gitgide artıyor gibiydi. Fakat bu kadarı düpedüz pervasızlıktı. Bu konuşmaya bir an önce fren yaptırsam iyi olacaktı.
“Hop, hop, yavaş gelin. Delirmenin lüzumu yok. Daha hiçbir şeye karar vermiş değiliz. Ayrıca Diablo, Falmuth işini sana verdim, yani her halükarda seni yanımda götürmüyorum.”
“Ah, doğru ya. Anlaşıldı efendim.”
Diablo, Falmuth’u fethetmeyi çocuk oyuncağı gibi görüyor gibiydi. Bu özgüveni hoşuma gidiyordu ama umarım bir şeyleri gözden kaçırıp bütün işi berbat etmesine yol açmazdı. Duyguları biraz karışık görünüyordu; bir yandan hayal kırıklığına uğramış, diğer yandan kendisine bir vazife verildiği için sevinmişti.
“Yine de bu tehlikeli değil mi?” diye sordu Shuna. İşte bu be. Duymak istediğim fikir tam olarak buydu.
“Öyle,” diye yanıtladı Geld. “Üstelik Konsey’e katılmasak bile, Clayman uzaktayken onun ana karargâhını ele geçirmek daha etkili olmaz mı?”
Kesinlikle haklıydı. Kendimizi tehlikeye atmadan kazanabileceğimiz bir savaşla ilerlemek çok daha mantıklıydı. Geld de en az diğerleri kadar cengâverdi ama o kadar fevri değildi. Bunu ondan duymak beni rahatlatmıştı; yine de Walpurgis’e katılmayı düşünmek için benim de kendime göre sebeplerim vardı. Bu konuda aklımı kurcalayan bir şeyler vardı.
“Hayır,” dedi Benimaru, “Rimuru-sama’nın asıl endişelendiği şey, İblis Kralı Milim’in nasıl bir hamle yapacağı. Milim-sama’nın bize ihanet ettiğini düşünmek zor olsa da Clayman’in onu kontrol ediyor olma ihtimalini göz ardı edemeyiz. Belki kendince sebepleri vardır ama en azından Lord Carrion’ı mağlup ettiğinden eminiz. Konsey’e gidip bu meselenin ardındaki gerçeği araştırmanın fena bir fikir olmadığını düşünüyorum.”
“Aynen öyle,” diyerek onayladı Souei. “Milim-sama’nın bu toplantının düzenlenmesine neden onay verdiğini merak ediyorum. Acaba aklında nasıl bir plan var?”
Benimle aynı fikirde olmalarını ve hem düşündüklerimi hem de bunların doğuracağı sorunları kavramış olmalarını görmek harikaydı.
“Evet ya, Milim’in öylece Clayman ne isterse yapacağını düşünmek delilik olurdu. Yani, Milim dediğin kafasına göre takılanın tekidir!”
Bunu söyleyecek son kişi sen değil misin, Ramiris? Belki öyleydi ama ona hak vermekten kendimi alamadım.
“Milim-sama’nın bize ihanet ettiğine inanmam imkânsız,” diyerek kestirip attı Shion. “Bunu destekleyecek hiçbir kanıtım yok ama içimden geçen kesinlikle bu!”
Tabii ya. Sıfır kanıt. İşin doğrusu, ben de beni arkamdan bıçakladığını hiç düşünmüyordum. Raphael eldeki veri eksikliğinden şikâyet etse de, şartlarda çok büyük bir değişim meydana gelmediği sürece bu senaryo bana bile pek olası gelmiyordu. Milim’e güvenmeye karar vermiştim; fakat bu, canının istediği gibi at koşturmasına izin vereceğim anlamına gelmiyordu.
“Hepinize katılıyorum. Milim bize ihanet etmedi; bu da başına başka bir şey geldiği anlamına geliyor. Ramiris’in de önerdiği gibi, Clayman’i asıl suçlu ya da en azından bu durumun müsebbibi olarak görmek mantıklı. Bu yüzden Benimaru’nun önerisini dikkate almak istiyorum. Walpurgis Konseyi’ne katılıp orada neler öğrenebileceğime bakmayı düşünüyorum…”
Kesinlikle bir şeyler dönmüş olmalıydı. En kötü ihtimalle Milim, Walpurgis biter bitmez bize saldırabilirdi. Endişelerimin asıl kaynağı, onu kendi haline bırakamayışımın gerçek sebebi buydu. Yalnızca Clayman olsaydı başımın çaresine bakabilirdim. Ama onun yanına bir de Milim eklenirse, işte bundan kesinlikle kaçınmak istiyordum. Neyse ki en azından konuşmayı doğru yöne çekebilmiştim ve ilk çare olarak şiddete başvurmak zorunda kalmayacakt—
“Değil mi? Haklıyım, değil mi! Görünüşe göre Dedektif Ramiris’in hisleri baştan beri doğruymuş. Öyleyse gidip şu Clayman’in canına okumaya ne dersiniz?”
Hay aksi. Sanırım erken konuştum. Ramiris burada olduğu sürece bu pek mümkün değildi.
“Hem siz de kim oluyorsunuz ya? Emrinin altında böyle güçlü büyü doğumlulardan oluşan koca bir hazine var, Rimuru! Madem bu kadar çok adamın vardı, Beretta’yı temelli bana versen kıyamet mi kopardı yani, ha?!”
İyice havaya girmişti. Bizde gördüğü bu güç onun burnunu havaya kaldırmıştı; üstelik Beretta’dan da hâlâ vazgeçmemişti. Fakat belirttiğim gibi, bu konuda Beretta’nın da söz hakkı vardı; yani bu bencilce tavrı onu hiçbir yere vardırmayacaktı.
Gelgelelim toplantı salonunda onun da müttefikleri vardı.
“Anlıyorum. Oldukça mantıklı bir noktaya değindi. Pekâlâ—belki ben de gelip biraz adam öldürebilirim?”
“Hop, sakin ol bakalım Shion! Siz ikiniz de, Benimaru ve Souei, şehirden ayrılmak için hazırlandığınızı görüyorum! Henüz hiçbir yere gitmiyorsunuz!”
Al işte, yine başladık. Tam da Walpurgis’e katılım teyidi vermeye hazırlanırken.
Clayman’in güçleriyle savaşmaları için Benimaru ve Souei’ye ihtiyacım vardı. Bu planları aynı anda yürüteceğimizden, bana eşlik edecek iki refakatçiyi dikkatle seçmeliydim.
Kim olmalıydı acaba…? Sırtımdaki o yoğun baskıyı iliklerime kadar hissedebiliyordum. Elbette Shion’dan geliyordu. Onu yanıma almazsam cinnet geçirebilirdi. Benimaru’nun onu sakin tutması giderek zorlaşıyordu, bu yüzden bakıcılığını bizzat üstlensem daha iyi olabilirdi. Üstelik Clayman’in entrikaları Shion’ı neredeyse öldürüyordu—aslında, öldürmüştü de. Bunun intikamını alma fırsatı yakalayabilirdi; bu da onu yanıma almam için bir başka nedendi.
Pekâlâ. Biri kesinleşmişti.
İkinci seçimde biraz tereddüt etsem de sonunda Ranga’da karar kıldım. Gölgemde beklemesini düşündüm ama üzerimize bir Kutsal Alan ya da başka özel bir bariyer kurulursa bu başımızı belaya sokardı. Kulaklarını bana doğru diktiğini hissedebiliyordum. İkincisi o olacaktı. Harika bir koruma olurdu.
Böylece iki kişi tamamlanmıştı. İkisi de Mekânsal Hareket yeteneğini biliyordu; dolayısıyla iş o raddeye gelirse kaçmaları da kolay olacaktı. Kutsal Alan’ı temel alarak geliştirdiğim yeni bariyeri devreye sokarsam, en kötü ihtimalle oradan sağ salim kurtulabileceğimizden oldukça emindim. En azından Konsey’e katılırken güvenebileceğimiz bir dayanağımız vardı.
Peki ya Milim gerçekten kontrol ediliyorsa? Öyle bir durumda, yıkım listesinde sıradaki hedefin şehrimiz olması muhtemeldi. Bunu önlemek için elimden gelen her şeyi yapmalıydım. Bu şehrin bir kez daha yara aldığını görmeye hiç niyetim yoktu.
“Pekâlâ. Ben de katılıyorum. Yanımda Shion ve Ranga’yı götüreceğim. Ramiris, Konsey’de olacağımı haber verebilir misin?”
“Lafı bile olmaz!” diye rahat bir tavırla yanıtladı ve hemen ardından yalnızca iblis krallarına özel bir tür hat açarak diğerlerini katılımım konusunda bilgilendirdi. Eşzamanlı iletişimi sağlamak için mekânsal müdahaleyi kullanan, son derece karmaşık görünen bir büyüyle çalışıyordu. Nasıl çalıştığını merak ederek inceliyordum ki tam o sırada bana doğru gelen gür ve mağrur bir kahkaha işittim.
“Gwah-ha-ha-ha-ha! Demek öyle! Nihayet biraz aksiyona susadın demek, ha? Artık kendini tutmana gerek yok, Rimuru! Neden ikimiz beraber gitmiyoruz? Ben de sana eşlik edeceğim! O iblis krallarından bir an olsun korkmaya değmez!”
Düşününce, bu adamın da elimizin altında olduğunu tamamen unutmuştum. Özgüvenini takdir ediyordum ama Veldora kesinlikle olmazdı, hayır.
“Şey, beni bir dinle, Veldora. Şehri savunabilmen için burada, kasabada kalmanı istiyorum.”
“Ne?!” Gerçekten şoke olmuş görünüyordu. “Seninle geleceğimi söyledim. Benim yanımda, bütün iblis krallarının toplamından bile daha heybetli durursun!”
Yahu, bu şehri savunmak da son derece mühim bir görevdi. Hatta en önemli görevdi. Mevcut tüm kuvvetlerimiz Clayman’in ordularıyla çatışıyor olacaktı. Geriye yalnızca Rigur’un birkaç güvenlik müfrezesi ile Shion’ın ekibi kalıyordu. Şehrin savunması ancak Veldora’nın varlığıyla mümkündü. O buradayken, Batı Kutsal Kilisesi saldırmaya kalksa bile endişelenecek hiçbir şeyimiz olmazdı.
Bütün bunları ona anlatmaya çalıştım.
“…” “Anladın mı şimdi? Kaleyi senin koruman gerek.”
“Mmmgh…”
Pek ikna olmuş gibi görünmüyordu. Doğru ya. Belki de ona asıl sebebi söylemeliydim. Fakat tam ağzımı açmak üzereyken Ramiris yine bağırmaya başladı.
“Hey! Rimuru! Hattan yeni çıktım! Tamam dediler ama Usta Veldora’ya çok kabalık etmiyor musun? O zaman benim misafirlerimden biri olarak gelebilir. Böylece ben de kendimi çok daha güvende hissederim!”
İlk bakışta kulağa mantıklı geliyordu. Ancak Ramiris’in sırf meslektaşlarına hava atmak, süper havalı görünmek için Beretta ve Veldora’yı yanında istediğini anlayabiliyordum. Muhtemelen Veldora da benzer şeyler düşünüyordu.
“…” “Hımm? Yok, sana muhafızlık etmek için gelmeye meraklı değildim, hayır.”
“Uveeeh?!” “Aşk olsun, çok kalpsizsiniz bilge ustam!”
Usta meselesi de nereden çıkmıştı şimdi? Ramiris ile Veldora rekor sürede manga kankası olmuştu anlaşılan. Kesinlikle iyi anlaşıyorlardı ama aralarındaki güç dengesine bakılırsa, bunun tamamen Ramiris’in Veldora’nın gözüne girme çabası olduğunu söyleyebilirdim.
Neyse, peki. En önemli şey, Walpurgis’e katılımımın onaylanmış olmasıydı. İşime gelmişti gerçi; ama bu durum muhtemelen diğer iblis krallarının sırf benimle uğraşmak için insan topraklarının yakınına kadar gelmek istemeyişleriyle ilgiliydi.
“Aslına bakarsan senin hakkında dedikodular yaymayı planlıyoruz, Veldora. Bunu az önce toplantıda konuşmuştuk, hatırlıyorsun değil mi?”
Ramiris’in refakatçisi olması da bir fikirdi tabii. Ama şahsen, diğer iblis krallarının onun gelmeyeceğini düşünmelerini istiyordum; böylece bana karşı gardlarını düşürürlerdi.
“Hımm. Evet. Elbette.”
Yok. Hiç dinlememiş gibiydi. Mangasına öyle bir dalmıştı ki toplantıda olan bitenin zerresini fark etmemişti. Bu durumda onu kandırmak çocuk oyuncağı olurdu.
“Şey, mesele şu: Seni yanımda götürürsem, muhtemelen Clayman ‘Şu Rimuru’ya bak, korkağın teki olduğu için Veldora’yı gizli kozu olarak yanına almış,’ diye düşünecektir.”
“Ne?!” “Lanet olası Clayman!” “Bunun bedelini ona ödeteceğim!” diye haykırdı Shion.
“Heh. O böcek nasıl bir belaya bulaştığının farkında değil,” diye ekledi Diablo. “Belki de gidip onu bizzat öldürmeliyim.”
“Shion, Diablo, sakin olun artık,” diye azarladı Benimaru; gerçi kendisi de biraz öfkelenmiş görünüyordu. “O sadece bir örnekti.”
Yahu, bu ikisini kışkırtmak da ne kolaydı öyle.
“Aynen, Benimaru’nun dediği gibi, sadece onun böyle söyleyeceğini tahmin ediyorum. Yani demek istediğim, Veldora’yı Konsey’e götürürsek herkes bizden öyle bir çekinecek ki orada bulunmamızın bütün amacı mahvolacak, değil mi?”
Veldora gözlerini kırpıştırdı. “Hohh? Aa, anlıyorum.”
Sözlerim üzerine en ufak bir kafa yorduğundan şüpheli olsam da Shion gülümsedi. “Harika bir fikir! Ağzınıza sağlık, Rimuru-sama!”
“Heh-heh-heh-heh-heh… Yine de sizi hafife almanın bedelini ödeyecektir. Cezasımı bizzat kendi ellerimle kesmek isterdim lakin belki de bu şerefi Shion’a bırakmalıyım?”
“Yani müzakereleri kolaylaştırmak için düşmanın gardını düşüreceksiniz, öyle mi?”
En azından Benimaru meseleyi doğru kavramıştı.
“Fakat tehlikeden olabildiğince kaçınmamız gerekmez mi?” diye sordu Shuna. Haklı bir noktaya değinmişti; Geld ile Gabil de başlarıyla onayladılar.
“Düşman zaten bizden çekinecekse,” diye ekledi Hakurou, “kendi güvenliğimize daha çok odaklanmamız en iyisi olmaz mı?”
Souei de sessizce başını sallayarak katıldı.
Elbette herkesin endişesini anlayabiliyordum. Ama bunun için bir çözümüm vardı.
“Sorun değil. Aslında Fırtına Ejderhası Çağırma yeteneği sayesinde Veldora’yı istediğim an çağırabilirim. Bu refakatçi sayılmaz, değil mi? Yani işler sarpa sararsa o zaman yardımını isteyebilirim. Öyle bir şey olana kadar—ki olursa—bu şehri korumasını istiyorum.”
Aksini iddia etmelerine meydan okurcasına salondakilere muzaffer bir edayla gülümsedim.
Yönetici kadrom en azından etkilenmiş görünüyordu, Veldora da öyle: “Gwaaaaahhhh-ha-ha-ha! Demek öyle! Son anda yardıma koşan o büyük kahraman ben olacağım!”
Harika. Sen buna tavsan, bana da uyar.
“Bu biraz haksızlık değil mi ama…?”
“Saçmalama, Ramiris. Buna zekice demeni beklerdim.”
Ramiris’in pek hoşuna gitmemiş olabilirdi ama Veldora çoktan onaylayan mırıltılar çıkarmaya başlamıştı bile. Bir hamle daha…
“Üstelik bu sana Walpurgis için doldurabileceğin fazladan bir kişilik yer açıyor, değil mi?”
Bu onu gözle görülür şekilde heyecanlandırdı, tıpkı yönetim kadromun geri kalanını heyecanlandırdığı gibi.
“Aaa, kesinlikle çok mantıklı, Rimuru! Eee, yanıma kimi vereceksin peki?”
Şikâyeti kalmamıştı anlaşılan. Aslında tek istediği diğer iblis krallarına hava atma fırsatıydı, bence. Ama en azından benim tarafımdaydı.
Şimdi sıra son kişideydi. Seçilmeyen herkesin nefesini tuttuğunu hissedebiliyordum ama ne yazık ki onlar adına o konuma güçlü birine ihtiyacım vardı. Benimaru harika olurdu ama yokluğumda bir nevi savaşı yöneteceğinden başka birini tercih ettim:
“Hepinizi hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm ama Hakur—”
“Bir dakika lütfen!”
Ramiris’in arkasında duran kadın tarafından sözüm kesildi—Treyni.
“Rimuru-sama, bu vazifeyi bana vermenizi rica ediyorum!”
“Ah, Treyni! “Şu haline bak sen!”
Ramiris gözyaşları içinde bu teklifi çoktan kabul ediyordu bile. Neyse, öyle olsun madem.
“Pekâlâ. Senin de gelmene izin veriyorum, Treyni.”
Böylece Walpurgis Konseyi için üye kadromuz belirlenmiş oldu. Ben, yanımda refakatçilerim olarak Shion ve Ranga; Ramiris ise maiyetinde Beretta ve Treyni ile katılacaktı. Üstelik ihtiyaç duyarsak Veldora bir çağırma uzağımızdaydı.
Katılımımın kabul edilmesi sahiden de büyük şanstı.
Leon Cromwell ile de halletmemiz gereken bazı meseleler vardı gerçi ama bu seferlik onunla sadece yüz yüze görüşmekle yetinecektim. Shizue’nin yerine getirmem gereken vasiyeti vardı ve bunu sonsuza dek görmezden gelmek istemiyordum; fakat şu anki asıl hedefim Clayman’di. Ne Ork Kralı kargaşasını ne de Mjurran meselesini unutmuştum.
Ama her şeyden çok, Milim için endişeleniyordum. Ufak bir hata yaparsam, sıradaki dövüşümü onunla yapmak zorunda kalabilirdim. Clayman ile yüzleşmeye hazırdım ama Milim’le bir ölüm kalım mücadelesine girme fikri hiç ama hiç içimi açmıyordu. Bütün bunları Walpurgis’te çözüme kavuşturabilirsem harika olurdu. Çözemezsem de artık o zaman bir çaresine bakacaktım.
Clayman, beni kendine düşman ettin. Ve ben birini düşman belledikten sonra onu öyle kolayca affedecek kadar merhametli biri değilim. Bana karşı hazırlıklı olsan iyi edersin. Hele halkımdan birine el uzatmaya cüret edersen, yaşattığın her şeyin bedelini misliyle ödemeye hazır ol.
Aman be… İyice Shion gibi düşünmeye başladım. Yine de içten içe bu durumdan biraz keyif almaktan kendimi alamadım. Karanlık odalarda endişelenip durma devri kapanmıştı. Artık peşinden gideceğimiz net ve somut bir hedefimiz vardı.
