Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 6 – Bölüm 2 / Canavar ve İnsan Arasında

Canavar ve İnsan Arasında

Clayman, kendi gücüne asla aşırı güvenen biri olmamıştı.

Kazalim’in bütün topraklarını devralan iblis kralı oydu. Kazalim, İblis Kralı Leon’un ellerinde mağlup olduktan sonra, ona hizmet eden herkes rehberlik için Clayman’e bel bağlamıştı. İki lordun hâkimiyet alanları neticede Clayman’in yönetimi altında birleşmiş ve diğer iblis krallarının hiçbiri buna en ufak bir itirazda bulunmamıştı. Her şey, daima temkinli davranan Kazalim’in en kötü senaryoya karşı önceden yaptığı hazırlıklar sayesinde oldukça hızlı gerçekleşmişti.

Bu da Clayman’e kullanabileceği büyük bir savaş bütçesi sağlamış ve birliğin görece yeni bir üyesi olmasına rağmen birinci sınıf bir güç kurmasına olanak tanımıştı. Maddi açıdan grubun bir numarası oydu; başka bir deyişle Clayman, parasını nasıl yöneteceğini en iyi bilen iblis kralıydı. Doğu İmparatorluğu ile el altından ticaret yapıyor, aynı zamanda Cüce Krallığı ile de harika işler çeviriyordu. Her iki ticaret bağlantısından da faydalanarak hem doğunun hem de batının en yeni silah ve zırhlarına erişim sağlıyordu.

Savaş gücünü artırmak için geçmişin kadim yadigârlarına ve büyülü zırhlara olan erişimini sonuna kadar kullanıyordu. Bu durum, güç delisi büyü doğumluları kendi emrinde koşturmak için kullanışlı bir yem hâline gelmişti. Sahip olduğu zenginlikler onları adeta mıknatıs gibi kendine çekiyor, tepe tepe kullanılması için ayaklarına seriyordu. Clayman işlerini bu şekilde yürütmeyi tercih ederdi fakat bu, kazancı konusunda pinti olduğu anlamına gelmiyordu. Kuvvetlerini hediyelere boğar, dünyanın dört bir yanındaki uluslarda—hiçbiri birbirinin yüzünü dahi bilmeyen—geniş bir gizli iş birlikçiler ağı kurabilmek için bunları dikkatle pay ederdi.

Her şey planladığı gibi tıkırında gidiyordu. Tüm bilgilere erişmek ve bütün dünyayı kendi hâkimiyeti altına almak olan nihai görevi, şimdiden yarı yarıya tamamlanmıştı.

Clayman’in eksikliğini hissettiği tek şeyin güç olduğunu biliyordu. Savaş neticede bir sayılar oyunuydu; kendi muhakemesi buydu ve yeteneklerini asla gözünde büyütmemesinin temelinde de bu yatıyordu. Ne kadar güç toplamış olursa olsun, günün sonunda yine de tökezleyebileceğini çok iyi biliyordu. İblis Kralı Kazalim’in yenilgisi onun için böylesine büyük bir şok olmuştu; gerçi Clayman onun bu duruma biraz fazla hazırlıksız yakalandığını düşünüyordu.

Bu yüzden her bir jeopolitik gücün kalbine kök salmış ve bunları kademeli, dikkatli bir şekilde genişletmişti. Ve şimdi Clayman’in elinde yararlanabileceği yeni bir güç, gerçekten belirleyici bir güç vardı. Bu, diğer dokuzunun katbekat üzerinde durabilecek ezici bir şiddete muktedir olan İblis Kralı Milim’di. Clayman’in kendisinden daha güçlü olarak değerlendirdiği Carrion, neredeyse hiç karşı koyamamıştı. Ülkesini tek başına tamamen yerle bir etmişti.

Ve artık kendisinde eksik olan güce sahip olduğuna göre, Clayman keyfinin doruklara ulaştığını hissedebiliyordu. Leon’u alt etmeyi her zaman istemişti ve artık bu arzusunun elini uzatsa tutacağı kadar yakın olduğuna inanıyordu.

Ondan önce ise…

Heh heh heh. O çocuğun da benimle aynı sonuca vardığını görmek ne hoş. Nefret edilen Kutsal Kilise’yi büyü doğumlu Rimuru ile savaştırmak… her iki tarafın da gücünü tüketmenin en iyi yolu buydu.

Bırakalım birbirlerini ezsinler. Kendilerinin hiçbir zahmete girmesine lüzum yoktu.

Bunun gerçekleşmesi için Kutsal Kilise’nin iç işleyişine dair daha fazla bilgiye ihtiyaç vardı. Gerçekten de İblis Kralı Valentine ile bir bağlantıları olabilir miydi…? Laplace’ı tekrar içeri sızdırdığımız sırada Walpurgis’i toplayabilirsek, güvenliğin zayıflayacağına şüphe yoktu. Harika bir eylem planı!

Şarabından bir yudum alıp tadını çıkardı ve coşkun bir mutluluğun keyfini sürdü.

Şarap yüz yıllık bir rekolteydi; kokusu bir yana, içine harcanan zamanın ve emeğin neredeyse tadına varılabilecek kadar yıllanmıştı. Sadece en özenle seçilmiş olanlar mahzenine ulaşıyor, en yüksek kaliteyi garantilemek için dikkatle saklanıyor ve servis edilmek üzere sabırla bekletiliyordu; tüm bunlar yalnızca Clayman’in hatırınaydı. Ona göre bunların hepsi son derece olağandı. Kendisi gibi kudretli bir krala yalnızca en iyisinin layık olacağına inanması gayet doğaldı.

Kokunun genzine yayılmasına izin vererek düşünmeye koyuldu.

“Peki, bu Walpurgis’in bahanesi ne olmalı…?”

Bugünden itibaren tam bir hafta sonrasının gecesine kararlaştırılmıştı. O gece yeni ay olacaktı; yani ayın, vampirlerin gücünün en zayıf olduğu dönemi. Valentine’ın tüm gücünü sergileyememesi için her türlü tedbir alınmalıydı. Çözülmesi gereken asıl mesele ise gerekçeydi; yani bunca iblis kralının bir araya toplanma sebebi. Gözlerini kısarak boşluğa dikti.

“… Saldıracaksak eğer,” diye fısıldadı hafifçe, “tam zamanı. Bu fırsattan istifade Carrion’ın topraklarını da ele geçirebiliriz.”

“İyi hoş da Clayman, daha yeni bir süreliğine uslu durman emredilmedi mi sana?”

Clayman, gaipten geliyormuş gibi duran bu sese sırıttı. “Burada mıydın, Laplace? Görüyorum ki her zamanki gibi kabasın.”

“Beni fark etmediğini söyleme sakın. O kadar mı daldın düşüncelere?”

“Heh heh heh. Beni suçlayabilir misin? Tam teşekküllü bir iblis kralı olarak uyanışımı gerçekleştirmem için iki kez fırsat sunuldu bana ve kendi başarısızlıklarım yüzünden ikisini de kaçırdım.”

“Aman, bunu dert edip durmana lüzum yok. Patronun dediğine göre, her halükarda Doğu İmparatorluğu çok geçmeden harekete geçecek zaten.”

“Eminim geçerler. Fakat görüyorsun ya Laplace, aklıma harika bir fikir geldi. Canavar Krallığı’nın başkenti yok olmuş olabilir ama taşrasında hâlâ yaşayan pek çok zayıf ırk var. Diğer iblis krallarından önce davranıp Carrion’ın topraklarını yutabilir, hayatta kalanları bir araya toplayıp hepsini katledebilirim. Bu da uyanışımı tetiklemeye yetecektir. Akıllıca bir hareket planı, sence de öyle değil mi?”

“Hop hop, biraz fazla ileri gitmiyor musun sence de? Yani, bu işi tam olarak neyin tetiklediğini henüz bilmezken masum insanları öldürmekten mi bahsediyorsun?”

Clayman yüzünü buruşturdu. Beklediği o hevesli onaylama bu değildi.

“Bu sözler sana pek yakışmadı, Laplace. Yoksa onlara acıyor musun? Zayıflar sömürülmek için vardır. Benim uğruma ölmekten daha çok ne mutlu edebilir ki onları?”

“Olabilir ama zaten binlerce insan köleyi öldürdün ve hiçbir işe de yaramadı. Bunun ne farkı olacak ki? Sana söylüyorum, şu anda işi bu kadar zorlamak iyi bir fikir değil. Biraz daha düşünüp acele etmemen lazım!”

Laplace haklıydı. Clayman’ın geçmişinde köleler satın alıp ardından onları katletmek vardı. Bu sayı gerçekten de birkaç bini bulmuştu fakat harcanan çaba Clayman’ı henüz Gerçek İblis Kralı yapmaya yetmemişti. Bunun yüzüne vurulması Clayman’ın fikrini değiştirmeye yetmedi.

“Aptallaşma, Laplace. Onların sahibi bendim ve satın aldığım şeyleri dilediğim gibi kullanmakta özgürüm. Bin kişiyi öldürmek yetmediyse, bir dahaki sefere on bin kişiyle deneriz. Uyanış için insan ruhlarının gerektiğini biliyoruz. Zayıflar söz konusuyken kendimizi kısıtlamamıza hiç gerek yok!”

Duraksayarak kibirli teorisinin Laplace’ın zihnine iyice yerleşmesine izin verdi.

“Ayrıca bu hareket planı onun da işine gelir. Jura Ormanı’nda lideri kendini iblis kralı ilan eden yeni bir gücün ortaya çıktığı bahanesiyle bu Walpurgis’i toplamayı planlıyorum.”

“Tamam, iyi güzel de bu Canavar Krallığı’nı işgal etmek için bir gerekçe teşkil etmez ki, öyle değil mi?”

“Ah, ama edecek Laplace. Ajanlarımdan biri olan Mjurran, gizli bir görevdeyken birisi tarafından öldürüldü. İblis Kralı Carrion’ın bana sırt çevirdiğini işte o zaman fark ettiğimi öne sürmeyi planlıyorum. Bunu kanıtlamak için gereken delilleri toplamak adına Carrion’ın topraklarını ele geçirmeme kimsenin itirazı olamaz. Ne de olsa zarara uğrayan taraf bendim.”

Laplace, Clayman’ın sözlerini enine boyuna tarttı. Eurazania, Milim’in yönettiği topraklara komşuydu—ki kendisi “delil toplamak” gibi şeyleri zerre umursayacak bir hükümdar sayılmazdı. Milim’in Carrion’ı alt etmiş olması gerçeği, Clayman’ın mazeretini desteklemek için ihtiyaç duyduğu yegâne şeydi. Hatta isterse Milim’i oraya soruşturma yapması için gönderdiğini bile iddia edebilirdi. Bu sayede Clayman’ın güçleri Canavar Krallığı’na ulaşmak için Milim’in topraklarından geçebilecek ve kimsenin buna itiraz edecek bir sebebi olmayacaktı. İş o noktaya geldikten sonra da sahte delil üretmek işten bile değildi.

Bu planda mantığa aykırı hiçbir şey yoktu. Ancak Laplace hâlâ harekete geçme vaktinin geldiğini düşünmüyordu.

Biraz fazla paniklemiyor musun sanki, Clayman? Fikrini öyle kolayca değiştirebileceğimden değil ya, yine de…

“Evet, dediklerin gayet mantıklı geliyor…”

Derken Laplace, neredeyse gözünden kaçacak olan bir şeyi hatırladı.

“… fakat bir saniye, öldürüldü mü dedin?”

Clayman’ın Mjurran’a zerre değer vermediğini gayet iyi biliyordu fakat Laplace onu dürüst ve güvenilir bir büyü doğumlu olarak görürdü. Clayman’ın hiyerarşisinde, liderliğin en üst kademesi olan Beş Parmaktan biriydi. Dövüş konusunda pek iyi sayılmazdı ama hemen her durumun üstesinden gelebilen bir büyücü olarak artçı destek rolünde büyük kıymet görürdü. Üstelik bundan nefret ediyormuş gibi davransa bile, Laplace ve Ilımlı Soytarılar’ın geri kalanı için sık sık işe yarar tavsiyelerde bulunurdu.

Yine de her şeyden öte, Mjurran sağduyu sahibi biriydi. Laplace ona bu konuda tam puan veriyordu.

“Ah evet,” diye yanıtladı istifini bozmayan Clayman. “Sesindeki bu hayal kırıklığı tonu da neyin nesi bilmiyorum ama evet, öldü.”

“Hah. Öldü demek, ha…? Bundan emin misin peki?”

“Hı? İçine yerleştirdiğim Kukla Kalp kırıldı. Burada sakladığım gerçek kalbi ise küle dönüp yok oldu. Yani evet, son derece eminim, sorduğun için teşekkürler. Zaten teşkilatımdaki görevi bitmişti, dolayısıyla tam zamanında oldu da diyebilirsin.”

Clayman’ın bu haberi böylesine duygusuzca vermesi Laplace’ı biraz hüzünlendirdi. “Hadi ama Clayman,” diye çıkıştı, “en iyi adamlarından biri göçüp gittiğinde birazcık üzülsen incilerin mi dökülür?”

Eskiden bundan daha iyi bir adamdı. İblis kralları arasına katıldığından beri giderek daha da yozlaşmış, çarpık birine dönüşmüştü sanki…

Üstelik bu durum yalnızca Clayman ile sınırlı bir olgu da değildi. Laplace’ın evi bellediği grup olan Ilımlı Soytarılar’daki neredeyse herkes, onun gördüğü kadarıyla kişilik bakımından hafiften bozulmaya başlamıştı. Laplace’ın kendisi de farksızdı. Bundan ötürü Clayman’ı eleştirmek kesinlikle ona düşmezdi fakat yine de Clayman’ın kökten değiştiği hissiyatını bir türlü üzerinden atamıyordu.

“Ha ha ha! Ah, pek bir naziksin Laplace. Az önce Teare’ın da aynı şeyi söylediğini biliyor muydun? Bana, ‘Aletlerine iyi bakman gerekir,’ dedi, ‘yoksa bozulup giderler.’ Sanıyorum ki bunu senden öğrendi, değil mi Laplace? Fakat tam da bu yüzden, bir alet elinde parçalanırsa bedelini bunun failine ödetmek zorundasındır. Böylece aletin hakkını da teslim etmiş olurum, öyle değil mi?”

Clayman’ın yapmacık gülümsemesini görmek, Laplace’ın konunun üstüne daha fazla gitmekten vazgeçmesine yetti. “… Öyle. En azından ölümünün boşa gitmesini engellemek isterim.”

“Elbette istersin. Öyle diyeceğini tahmin etmiştim zaten.”

Bir tebessüm daha.

Tam olarak öyle demek istememiştim, Clayman…

Bu durum Laplace’ın zihninde birbiriyle çelişen bir yığın duygu uyandırdı. Düşünceleri kafasından savuşturup Clayman’ın planında gözden kaçırdığı herhangi bir açık olup olmadığını sorguladı.

“Fakat baksana Clayman, şu Walpurgis meselesine gelince… Bu konuda sana laf edecek başka kimse çıkmayacak mı?”

“Ah, çıkabilir.” Gülümseme Clayman’ın yüzünden silindi. Yerini sarsılmaz bir özgüven ve çarpık bir arzuyla bükülmüş bir ifade almıştı. “Fakat artık Milim emrime amade olduğuna göre, onu üzerlerine salıveririm, biter gider.”

Laplace’ın beti benzi attı. “Hop, bir dakika bekle bakalım! Bak bu laflar çok tehlikeli! O da Milim’in kontrolden çıkıp çılgına dönme ihtimali olduğunu söylemişti, değil mi? Sırf başkan o Eser’i üretti diye her şeyde ona sırtını dayayıp işin içinden sıyrılabileceğini sanamazsın.”

“Her şey yolunda gidecek, Laplace. Milim emirlerime harfiyen uydu.”

“Duydum duymasına. Ama aynı zamanda planın dışına çıkıp o çılgınca savaş ilanını da savurmadı mı? İblis kralları standartlarına göre kadim biri o; dış etkilere karşı inanılmaz yüksek bir direnci olmalı. O hanıma haddinden fazla güvenirsen, başın fena halde yanacak haberin olsun, tamam mı?”

Ne var ki Clayman bu hararetli uyarıyı pek umursamadı. “Milim’in tamamen benim kontrolüm altında olmasını kıskanıyor musun yoksa, Laplace?”

“Hayır! Ona koz denmesinin sebebi, en son ana kadar saklaman gerekmesidir diyorum!”

“Yeter bu kadar. Endişelenecek hiçbir şeyin yok. O, benim bir Gerçek İblis Kralı olarak uyanışımı görmeyi arzuluyor. Bunu başarmak için de Canavar Krallığı’nı yerle bir edeceğim. Karşımda durmaya kalkan olursa, onları ne denli kolay ezip geçtiğimi sana bizzat göstereceğim.”

“Bir saniye dur! O da başkan da daha yeni uslu uslu oturmanı söylemedi mi sana? Şu anda kafa yorman gereken şey, bu Walpurgis meselesini nasıl idare edeceğimiz!”

“Bana güven, Laplace. Burada öylece oturup sadece Lord Kazalim’in bana söylediklerini yaparsam, onun benim için belirlediği hedeflere ulaşamam. Şimdi saldırıya geçme vaktidir!”

Bu sözler, Laplace’ın çaresiz itirazlarını tamamen susturmaya yetti.

Neticede Laplace, Clayman’ı durdurmayı başaramadı. Bazı konularda hemfikirdiler ve Clayman’ın emirlerin büsbütün dışına çıktığı da söylenemezdi. Yine de Laplace, bu iblis kralında bir gariplik olduğu önsezisini bir türlü aklından atamıyordu. Bu yüzden bir kez daha konuştu.

“Dinle beni, Clayman. Sana son bir şey daha sorayım: Bu hareket planına gerçekten kendi özgür iradenle mi karar verdin?”

“Neden bahsediyorsun sen, Laplace? Dünyada bana emir verebilecek iki kişi vardır: Lord Kazalim ve onu yeniden dirilten kişi. Bunu herkesten iyi senin biliyor olman gerekirdi.”

Haklıydı. Şayet Clayman kendi tezgâhında hiçbir sorun görmüyorsa, Laplace’ın müdahale etmeye yetkisi yoktu. Zaten Batı Kutsal Kilisesi’ne ikinci kez sızmak gibi kendi yapması gereken işleri vardı.

“Pekâlâ. Mesele yok o zaman. Artık gitmem gerek ama sen de dikkatli ol, anlaştık mı Clayman? Şu an öyle fazla pervasız davranmanın zamanı değil. Ne yaparsan yap, gardını sakın düşürme.”

Bu son uyarıyla birlikte Laplace oradan ayrıldı ve Clayman’ı kendi düşünceleriyle baş başa bıraktı.

Beni başkasının etkisi altında olmakla mı itham etmek istemişti yani? Gülünç şey. Yoksa… Milim’in gücünü dilediğim gibi kullanabildiğim için zaferin bütün ganimetlerini tek başıma toplayacağımdan mı endişeleniyordu? Kıskançlık yapmak da ona hiç yakışmıyordu doğrusu…

Clayman kendi gücünü hiçbir zaman gözünde büyütmezdi. Ne var ki Milim’i kontrol ediyor olmanın getirdiği özgüven, cesaretini fazlasıyla artırmıştı. Ve şimdi de en güvendiği sırdaşı olan Laplace’ın sözlerini kulak ardı edip bunu yalnızca kendisine duyulan bir kıskançlık olarak görmesine yol açmıştı.

Arkadaşına karşı duyduğu hafif bir hayal kırıklığıyla şarabından bir yudum daha aldı. Ne var ki bu kez tadı acı gelmişti. Az önceki o yumuşak tatlılıktan eser kalmamıştı.

Lanet olsun!

Clayman ansızın elindeki kadehi duvara fırlattı. Öfkesi, kendisinin bile anlamlandıramadığı duyguların buyruğuna boyun eğerek taşkınlık yapmasına neden oluyordu.

Bu hiddetli patlamanın şiddetiyle masadaki birinci sınıf şarap şişesi de tuzla buz oldu. Fakat Clayman bunu umursamadı bile. Bunun yerine, sinirlerini yatıştırmak maksadıyla cebinden bir şey çıkardı—gülen bir yüz şeklinde biçimlendirilmiş bir maske.

“Hiç endişelenme, Laplace. Bu uyanışı mutlaka gerçekleştireceğim ve ardından tüm dünyayı avucumun içine alacağım. Anlaştık mı, Laplace? Bu defa yine kaybetmeyeceğim! O yüzden hiç değilse bu kez, hep birlikte mutlu bir aile olalım…”

O odada yapayalnız kalan Clayman, paha biçilmez bir hazineyi okşarcasına maskeyi usulca sıvazlayarak kalbinde saklı umutları kendine bir kez daha hatırlattı.

Pekâlâ. İlk karar: İblis Kralı Clayman’ı alt etmek. Bu kesinleşti. Karanlıkta sinsi sinsi dolanıp büyük tezgâhlar peşinde koşan biri varsa, her şeyden önce onun icabına bakmak en iyisiydi. Üstelik artık kendimi iblis kralı ilan ettiğime göre, diğer iblis krallarının bana karşı harekete geçmesini engelleyecek yollar bulmam gerekiyordu. Clayman’ı kurban etmek bunun için biçilmiş kaftandı. Bir diğer sebep daha vardı.

Milim’in Carrion’a neden sataşmaya karar verdiğini bilmediğimiz sürece, onun söylediklerine pek bel bağlayamazdık. Ağırlığımı biraz koyup gelecekte işlerin daha da kararmasını engelleme vakti gelmişti. Zaten Clayman haddini fena halde aşmıştı. Hak ettiği cezayı çekmesi gerekiyordu. Yaptıklarının bedelini ödemeliydi.

Gelelim bundan sonraki yol haritamıza. Youm, Falmuth’ta sevilen biriydi; çoğu kişi tarafından kahraman olarak görülüyordu. Bundan faydalanıp mevcut Falmuth kralını hapisten çıkaracak ve onu müzakere masasına oturmaya zorlayacaktık. İşimiz bittiğinde o krallığın tarihe karışmış olmasını istiyordum. Bunun da ötesinde, Batı Kutsal Kilisesi’yle nasıl başa çıkacağımızı çözmemiz ve meselelere bakış açımızı bilsinler diye anlaşma imzaladığımız ülkelere bildiri göndermemiz gerekiyordu.

Konuşacak çok şeyimiz vardı. İçimden bir ses bunun epey uzun bir toplantı olacağını söylüyordu.

Souei’den rapor alarak meseleyi başlattım. Görünüşe göre Clayman harekete geçmişti; tüm detayları dinleyip ne yapacağımızı istişare etmemiz gerekiyordu. Böylece Tempest yöneticileri ve Üç Canavar Soylusu ile buluşmak üzere ana toplantı salonumuza doğru yola koyuldum.

Tam o esnada, Evrensel Algı yeteneğim kasabaya yaklaşmakta olan elli kişilik bir grup tespit etti. Ha? Ah, Blumund Krallığı’nın lonca ustası Fuze’muş. Çok geçmeden güvenlik ekibimiz bizi yüz yüze getirdi. Beni görmek için yüzünde asık bir ifadeyle kendi askerlerinin arasından sıyrıldı.

“Görüşmeyeli epey oldu, Lord Rimuru. Zamanında yetişebildiğime ne kadar sevindiğimi anlatamam! Blumund ile Tempest arasında imzalanan güvenlik anlaşmasının şartları gereği görevimizi ifa etmeye geldik, az kalsın geç kaldım diye çok korktum.”

Konuşurken gülümsüyordu ama yine de bana dikkatle bakıyordu; etrafını saran askerlerse her an ölüme atılmaya hazır gibi duruyordu. Her biri tam teçhizatlı, ağır zırhlı ve savaşa hazırdı.

“Vay canına. Bizzat lonca ustası ha? Neler oluyor yahu…?”

“Ha-ha! Öyle demenize hiç lüzum yok. Gerekirse Thegis makamımı devralmaya hazır. Tüccarlarımızdan, bilhassa da o sinsi Mjöllmile’den bu kasaba hakkında çok şey duydum. Görünüşe göre Falmuth Krallığı ile savaşa tutuşmuşsunuz…”

Ha? Şeyyy…?

Düşününce, Blumund’dan gelen misafirlerimizi memleketlerine uğurlayalı yaklaşık on gün geçmişti sanırım. Haberi alır almaz zırhlarını kuşanıp yardıma mı koşmuşlardı yani? Öyleyse ne âlâ ama…

“… Bir savunma duvarı örecek vaktimiz olmasa bile,” diye heyecanla devam etti Fuze, “savunmamızı güçlendirmek adına şehrin etrafına askerlerden bir çember kurmak en iyisi olacaktır. Falmuth’un ana ordusu henüz varmamış gibi görünüyor fakat öncü birliklerinin bize ne zaman ulaşacağı hiç belli olmaz. Savaş ültimatomlarının vadesi doldu, değil mi?”

Sözlerini tamamlarken gözlerindeki çelikten kararlılık bana gayet net görünüyordu. Yani, sadece “görünmekle” kalmıyordu. Gerçekten apaçıktı. Lonca ustalığı makamını çoktan Thegis’e vasiyet etmişti. Anlaşılan Tempest uğruna ölesiye savaşmak için sahiden buradaydı.

Ama şey… bilirsiniz ya… O mesele çoktan bitti gitti. Fuze ve askerlerinin en iyi teçhizatlarını kuşanmış, ağzımdan çıkacak tek bir kelimeyle mevzilenmeye hazır bir vaziyette durduklarını görünce haberi nasıl vereceğimi pek bilemedim.

“Yoksa inisiyatifi ele alıp ilk saldıran taraf olmayı mı düşünüyorsunuz? Belirtmek zorundayım Lord Rimuru, bu fazlasıyla fevri bir hamle olabilir. İstihbaratımıza göre yaklaşık yirmi bin kişilik bir ordunun varlığı teyit edildi. Cepheden bir taarruzla onları alt edecek sayıya sahip değiliz. Son birkaç gündür tüm bağlantılarımı devreye soktum; şu an teyakkuzda bekleyen üç yüz kişilik bir maceracı ekibim var. Sayıca az olabilirler fakat temin ederim ki hepsi emrinize amadedir. Bu uzun soluklu bir savaş olabilir; en iyi seçeneğimiz orman arazisinden faydalanıp gerilla savaşı yürütmek olabilir…”

Fuze bize tüm kalbiyle bağlıydı. Hatta sahiden bu kadar olması gerekir miydi diye merak edecek raddedeydim.

“Yine de,” diyerek kendinden emin bir şekilde sözünü bitirdi, “bu ormanı evi belleyen canavarlar ve mahluklarla omuz omuza savaşabilmek kalbime ferahlık veriyor.”

Artık durumu ona açıklamak daha da zorlaşmıştı. Çevremdeki Tempest yöneticileri çıt çıkarmıyordu, Eurazania kafilesinin kafası ise bariz şekilde karışmıştı. Bütün bu meseleler hepimiz için çoktan maziye karışmıştı. Yani, sahiden bize destek göndereceklerini hiç beklememiştim! Bir anlaşmamız olduğunu biliyordum gerçi ama içinde bu işten sıyrılmalarına yetecek kadar yoruma açık boşluk vardı. Fakat Fuze, sayıca az da olsa bir grup savaşçıyı toplamış ve soluğu hemen burada almıştı. Bunu görmek beni bir nebze mutlu etmişti gerçi ama—

“… Ah, ne hoş bir kasaba burası. Güzel binalar, iyi tasarlanmış evler, taş döşeli yollar… Kabul etmek beni üzse de Blumund’da bulunabilecek her şeyden katbekat daha görkemli. Burayı bir savaş alanına çevirmek istemeyişinizi gayet iyi anlıyorum. “Yine de dişimizi sıkıp takviye kuvvetleri beklemeliyiz! Kralımız şövalyelerimizi sevk etme sözü verdi; gerçi hazırlanmaları biraz vakit alacak ama—”

“Şeyyy, Fuze, bir bakar mısın?”

Bunu yapmaktan hiç hoşlanmasam da lafını kesmek zorundaydım, yoksa bütün günümüz burada geçecekti.

“Buyrun, Lord Rimuru? Stratejimiz hakkında bir öneriniz mi vardı?”

“Şey, evet, strateji… stratejimiz tabii… Yani, öyle demek istersen…”

“Bizden gizli tutulması gereken bir şey mi bu? Şüphelerinizi elbette anlayabiliyorum fakat umarım bize güvenebileceğinizi—”

“H-hayır, hayır, Fuze! Yaptıkların için gerçekten minnettarım ama her şey bitti artık!”

“Ha? Bitti mi? Nasıl yani?”

“Şey, nasıl desem ki…? Yani özetlemek gerekirse, hepsini hakladım sayılır!”

“… Efendim? Hepsini mi? Kimi, hepsini derken? Neden bahsediyorsunuz siz?”

Kafasının bu denli karışmasını anlayabiliyordum.

“Yani, şey, hani bahsettiğin şu Falmuth ordusu var ya? Hepsini öldürdüm!”

“N-neee?!”

Şoka giren Fuze’un ağzından dökülebilen tek şey bu oldu. Youm öne çıkıp omzuna hafifçe vururken Kabal da kendince birkaç teselli sözü geveledi.

“Yok ya, inanmayacağı belliydi zaten,” diye yorum yaptı Elen.

“Aynen,” diye ekledi Gido.

Aynen öyleydi doğrusu. O savaş ilanının üzerinden iki hafta bile geçmemişti. Sanırım Fuze, ana ordunun Tempest’a bir haftada ulaşacağını, böylece meydan savaşında iki üç gün vakit kazanıp en kötü senaryoda bir kuşatmaya hazırlanacağımızı hesaplamıştı. Savaşın günler önce başlamış olması gerektiği ve bizimse bu konuda son derece sakin olduğumuz düşünülürse, bunu şimdiye kadar en azından biraz tuhaf bulmuş olmalıydı; ancak hepimizi böyle toplanmış görünce muhtemelen bir taarruza girişip saldırıya geçmek üzere olduğumuzu falan sanmıştı.

Onun gözünde durum, gecikmiş bir Falmuth ordusuyla uğraşmaktan, savaşın çoktan tarihe karışmış olmasına sıçramıştı. Bir kerede sindirmek için biraz fazla ağırdı, değil mi?

“Geçen gün,” diye söze girdi nihayet Rigurd, “size haber uçursun diye oğlum Rigur’u göndermiştik. Korkarım yolda birbirinizi ıskalamış olmalısınız. Fakat her şey tam da Lord Rimuru’nun buyurduğu gibi. Savaş çoktan sona erdi.”

Rigurd’un, Kabal’ın ve Elen’in tamamlayıcı açıklamaları sayesinde, birkaç dakika içinde Fuze’u bunun incelikli bir eşek şakası olmadığına ikna etmeyi başardık.

“Şaka yapıyor olmalısınız,” diye fısıldadığını duydum kısık sesle; ama ne derler, zaman her şeyin ilacıdır sonuçta.

Ona eşlik eden elli savaşçı da pek hevesli görünmüyordu, bu yüzden askerlerimize onları kışlamıza götürüp dinlendirmeleri talimatını verdim. Dermansız ve cansız bir hâlde, oldukları yere yığılıp kalacak kadar bitkin görünüyorlardı. Ortada savaşacak bir düşman kalmadığını duymanın, aralarındaki gerginliği çarçabuk dağıtacağını düşünmüştüm. Anlaşılan Falmuth birlikleriyle karşılaşmamak için ana yol yerine ormandaki doğal patikaları kullanmışlardı ve tepeden tırnağa zırhlar içindeyken o çalılıkları yarıp geçmek hiç de kolay olmasa gerekti.

Bu yüzden savaşçıların hepsi kalacakları yere doğru ilerlerken bize teşekkürlerini mırıldandılar. Geriye sadece yüzü bir karış asılmış hâldeki Fuze kalmıştı.

“Sen de biraz dinlensen nasıl olur, Fuze?”

“Evet…” Başını sallayarak beni onayladı. “Evet, bu durum zihnimi fazlasıyla allak bullak etti. Birazcık uzanabilirsem…”

Fakat tam kışlaya doğru adım atacağı sırada, bir başka misafir kusursuz bir zamanlamayla araya girdi.

“Aha. Biri daha geliyor. Hem de kim olsa beğenirsiniz…”

“Kim?” Kendi kendime mırıldandığımı duyunca duraksayıp sordu Fuze. Keşke yoluna devam etseydi. Gelenin kim olduğunu gördüğünde dinlenmek aklına gelecek en son şey olacaktı; çünkü tam karşısında duran kişi, bizzat cücelerin kralı Gazel Dwargo’ydu.

Bir süre önce fark ettiğim bir şey vardı: Büyü Algısı yeteneğimin Evrensel Algı’ya evrilmesi, çevremi kavrama kabiliyetimi çok daha geniş bir alanda ve katbekat daha isabetli kılmıştı. Kasabadan ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar, son derece hızlı bir şekilde uçarak yaklaşan Pegasus Şövalyeleri müfrezesini tespit edebiliyordum.

【Rapor.】 【Otuz şövalye yaklaşmakta.】 【Öncü pozisyonunda Gazel Dwargo adlı şahsın bulunduğu teyit edildi.】

Nihai Yetenek Hikmet Kralı Raphael, bundan daha sıradan bir mesele olamazmışçasına raporu iletti.

İsabet oranındaki bu artış sayesinde, artık daha önce karşılaştığım kişileri doğrudan tespit edip kimliklerini teşhis edebiliyordum. Bu inanılmaz derecede pratik bir şeydi. Pratikti pratik olmasına da… …fakat tüm kasabayı ve çok daha ötesini kolayca içine alan böylesi bir menzille, kelimenin tam anlamıyla aşırı bilgi yüklemesine maruz kaldığımı düşünmeye başlamıştım. Açıkçası, her defasında gelen bu raporlardan artık gına gelmeye başlamıştı.

Bu yüzden raporları biraz daha kısa tutabilir misin Bilge… Şey, yani Raphael? Tam olarak söylemek gerekirse, sadece yaklaşan birinin bana karşı kötü bir niyeti ya da zararı dokunma ihtimali falan varsa haber versen yeter.

【Anlaşıldı.】

Raphael sanki orada bir şeyler söylemek istiyormuş gibi hissettirdi ama üzerinde durulacak bir şey değildi. Elinden geliyorsa bütün angarya işleri başkasına yıkmak her zaman en iyisidir. Gerisini Raphael’e bırak! İşte benim mottom bu.

Bu yüzden misafirlerimizi beklerken yeteneğimin ayarını en asgariye indirdim. Teşhis işlemini benim yerime yetenek gerçekleştirdiği için, gelenlerin sahtekâr olmadığından adım gibi emin olabilirdim. Fakat daha Fuze’a tek kelime bile edemeden, Pegasus Şövalyeleri hemen önümüze süzülüverdi. Bineğinden ilk inen Kral Gazel oldu.

Beni fark ettiği anda yüzünde bir tebessüm belirdi. “Ah, Rimuru, seni yeniden görmek ne güzel! Duyduğuma göre bir İblis Kralı olmuşsun?”

Ah, şu mesele. Bu konuyu açmak isteyeceğini tahmin etmiştim. Ama bizzat uçup buraya geleceğini hiç beklemiyordum doğrusu.

“Ah, evet, öyle sayılır. Buralarda bir sürü olay yaşandı Gazel, ben de bir İblis Kralı olayım bari dedim.” Yüzümde mahcup bir sırıtış belirdi. “Seni kovuyor gibi olmak istemem ama biz de tam toplanıp gelecek stratejimizi tartışmak üzereydik.”

“Harika işte! Bu toplantıya katılmaktan memnuniyet duyarım,” diye ilan etti, sanki bu en doğal hakkıymış gibi.

Tam o sırada, bitkinlikten ağlamak üzere olan Fuze yanıma geldi.

“İblis Kralı mı…? Tanrı aşkına ne demek oluyor bu?!”

Konuşmamızı kenardan duymuştu ve belli ki öylece geçiştirmeye hiç niyeti yoktu. Evet, ona bu konudan da pek bahsetmemiştim… Şu anda her şeyi enine boyuna anlatmak tam bir baş belası olacaktı ama Fuze’un kibar bir ret cevabını kabul etmeyeceğini de görebiliyordum.

“Lord Rimuru, az önce söylediklerinizi duymazdan gelmem imkânsız! Çünkü kulağa resmen bir İblis Kralı olmuşsunuz gibi geldi—ya da ona benzer bir şey…?”

Tepeden tırnağa titriyor, neredeyse korkudan altına kaçıracak gibi görünüyordu.

“Şey, tuvalete ihtiyacın varsa şu sokaktan aşağıda ve—”

“Tuvalete falan ihtiyacım yok! Tuvaletle ilgili tek kelime bile etmedim! Şu ‘İblis Kralı’ meselesi… Bununla ne demek istediğinizi açıklayın bana!”

Sanırım bu şaşırtmaca işe yaramamıştı. Fuze bariz bir şekilde sabrını kaybetmeye başlamıştı ve gerçek kişiliği yavaş yavaş kendini gösteriyordu.

“Ha. Şey, evet, İblis Kralı. Şey işte,” dedim elimden geldiğince tasasız bir tavırla, “artık onlardan biriyim.”

Ne yazık ki bu cevap konuyu kapatmaya yetmedi.

“Ha-ha-ha! Bir şaka için fazlasıyla zevksizce, sizce de öyle değil mi? Sizden daha ciddi bir cevap bekliyordum…”

Of, tam bir baş belası. Yakamı bırakman için ille de her şeyi en başından mı anlatmam gerekiyor? Üstelik şimdi Gazel’in de meraklı gözlerle bana baktığını görebiliyordum. Bu yüzden sokağın ortasında tüm bunları anlatmaktan hiç hoşlanmasam da ikisine de hızlıca bir özet geçtim.

Anlatmayı bitirdiğimde, Fuze’un donuk bakışlarla kendi kendine bir şeyler mırıldandığını fark ettim. Tüm bu gerçeklikten kaçmak için zihni kendini kapatmış olmalıydı. En azından bana nutuk falan çekmiyordu. Onu kendi hâlinde sayıklamaya bırakıp yeniden Kral Gazel’e döndüm.

“Bu arada Gazel, bir kralın kendi krallığından bu kadar kolayca sıvışması sence doğru mu?”

Bu, içtenlikle duyduğum bir endişeydi. Gerçi bunu söyleyecek son kişi bendim ama bu kralın ipi biraz fazla gevşek bırakılmamış mıydı? Silahlı Dwargon Ulusu, ulusal güç bakımından bizimkinden onlarca kat daha güçlü bir devlet olmalıydı. Kralın canı her istediğinde böyle gezintilere çıkması bir sorun teşkil etmiyor muydu yani?

“Peh. Ne sorun olacakmış ki? Benim yerime bakan bir dublörüm var ya!”

Ha? Dublörlerin suikastçıların dikkatini asıl kişiden uzaklaştırmak falan için kullanıldığını sanıyordum? Yoksa böyle işten kaytarmak için mi varlardı? İkisinden de pek emin değildim ama neyse, boş ver. Gazel’in yanında Pegasus Şövalyeleri yüzbaşısı Dolph ve epeyce güvendiği yoldaşı vardı. Bir koruma birliği için neredeyse gereğinden fazla kapsamlıydı.

“Her neyse, Rimuru…” Artık krala yaraşır gözlerini bana çevirdi. “Vester’ın üç gün önce bana gönderdiği rapor… O hâlde hatalı değildi, öyle mi?”

“Şey, yirmi bin kişiden bahsediyorsun herhalde—”

“Bekle, Rimuru. Falmuth ordusunun gizemli koşullar altında ortadan kaybolduğunu duymuştum. Bu konuda bir bilgin var mı?”

“Şı-şey, kayıp mı?”

Ha? Ne birden bahsediyordu bu?

“Vester’ın tabiriyle,” diye yavaşça devam etti, “yaklaşık yirmi bin kişilik bir ordu, bu kasabaya ulaşamadan adeta buharlaşıverdi. Başlarına ne gelmiş olabileceğine dair bir fikrin var mı?”

Gözünün ucuyla Vester’a yan bakan kralın yaydığı o sessiz baskı, neredeyse tebaasını oracıkta yere yığacaktı. Ben de bakışlarımı ona çevirdim. Vester başını şiddetle iki yana sallayarak bana karşılık verdi.

“Ben de raporu aldım, Vester.”

Bunu söyleyen, cüce ordusunun paladin ammiri, Kral Gazel’in can dostu Vaughn’du; şu an Vester için ise tam bir dehşet kaynağıydı.

“O sırada bize Falmuth ordusunun ortadan kaybolduğunu ve sebebini araştırdığınızı söylediğinizi hatırlıyorum. Rapor bizim için o kadar merak uyandırıcıydı ki bizzat gelmeye karar verdik, fakat bütün bu olanların açıklaması bu mu?”

Rahatsızlık duyması pek de haksız sayılmazdı. Ben daha yeni acımasızca yirmi bin kişilik bir orduyu katletmiştim, Gazel ile Vester ise bunu bir şekilde örtbas etmeye çalışıyordu.

“Şey, evet, hani, sebepleri hâlâ tam olarak bilinmiyor da…”

Vester cüce dostlarının niyetini tahmin etmeye çalışarak kelimelerini dikkatle seçmeye başladı. Oldukça çevik zekâlı biriydi; şimdiden yaptıklarımın üstünü örtmek için çabalayıp duruyordu.

“Aptal!” Gazel’in bana fısıldadığını duydum. “Eğer burada gerçeği söylersen, tüm insanlığın düşmanı olursun—ya da düşmanı olmasan bile dünya çapında bir dehşet sembolü haline gelirsin.”

Evet, düşününce haklıydı galiba. Tek seferde beş haneli rakamları hakulayabilen biri, nükleer bir bombadan bile daha korkunçtu ne de olsa. Bu konuyu bilenlerin sayısı ne kadar az olursa o kadar iyidi—ve kesinlikle bu işle hiçbir alakası olmayan ulusların ya da insanların bu hikâyeyi duymasına gerek yoktu. Falmuth Krallığı canavar topraklarını istila etmeye yeltenmiş, fakat bilinmeyen bir olay ya da olaylar zinciri yüzünden tamamen ortadan kaybolmuştu. Hepsi ibaretten ibaretti, tüm diyara yayılmak için fazlasıyla yeterliydi.

Laf aramızda, Gazel işte böyle biriydi. Benim asla olamayacağım kadar kurnazdı. Bu da az önce ağzımdan çıkanları geri almam gerektiği anlamına geliyordu. Of ya.

Kasaba halkının bilmesinde bir sakınca yoktu; asıl mesele o değildi ve zaten iş işten geçmişti. Ne olursa olsun kimse bunu genel halka çıtlatacak değildi ya. Asıl sorun Fuze’du. Ona bir göz attım; hâlâ panik ve şaşkınlık içinde kıvranıyordu.

“Şeeey, Fuze?”

“Lord Rimuruuu…”

E şimdi ne olacaktı? Adamcağıza Falmuth ordusunun tamamını tek başıma yok ettiğimi ilan etmiştim resmen. Gülüp geçerek bir yalan olduğunu mu söylemeliydim?

Ama ben bunları düşünürken Fuze derin bir iç çekti ve kollarını kaldırarak teslim olur gibi davrandı. “Hiçbir şey duymadım. Ve tabii ki kışladaki dövüşçülerimin de yarın sabahtan akıllarında hiçbir şey kalmayacağını düşünüyorum. Şu anda o kadar yorgunuz ki kafamızın içinde sesler duyuyor olmalıyız.”

Görünüşe göre benim için susmayı seçiyordu. Bana baktığında eskisinden de yaşlı, kederli görünüyordu. Sanırım bu sorunu çözmenin en pratik yolunun bu olduğunu düşünmüştü—ve kuşkusuz, buradaki bütün uçları birleştirebilmenin en iyi yolu buydu.

“Hi-hi-hi-hi… Madem öyle, gidip zihinlerini kontrol etmeme izin verin,” diye teklifte bulundu Diablo. Hiçbir yerden çıkıp yine o yüzündeki gülümsemeyle yanıma süzülüvermişti. Komik herif doğrusu. Kusursuz bir uşak. Ondan hemen hemen her şeyi isteyebilirdiniz ve o da mutlaka yapardı. Şu sıralar yapmasını istediğim çeşitli angaryaları büyük bir keyifle hallediyordu. Sanırım daha demin bana kısık sesle “Anıları değiştirmekte oldukça yetenekliyimdir” diye fısıldadığını duydum ama duymamış gibi davranalım.

Fuze’un bu konuda karışık duygular içinde olduğunu seziyordum ancak kendi insanları güvende olduğu sürece bunu sineye çekmeye razıydı. Kral Gazel’in bakış açısını gayet iyi anlıyordu; ne de olsa ne kadar az kişi bilirse o kadar iyidi. İşin içine siyaset girdiğinde, hükümetler tanıkların sesini kalıcı olarak kesmekten bir an bile tereddüt etmezdi doğrusu. Bazen gözlerini kapatmak en akıllıca hamle olabilirdi.

Yine de…

“Savaşçılarıma nasıl muamele edildiğini sorgulamayacağım, ancak bu toplantınıza katılmam konusunda ısrarcıyım.”

Fuze’un taviz vermeye yanaşmadığı tek nokta burasıymış gibi gelmişti bana. Gözleri kararlıydı—toplantımızın konusundan bihaber olamayacağı bir mesele olduğunu hesaplamış olmalıydı.

“Pekâlâ.” Omuz silktim. “İnsanlığa düşman olmad olmadığıma inanmanı istiyorum. Seni dışarıda bırakmayacağım.”

Böylece Rigurd, Fuze’a bekleme odasına kadar eşlik etti. Artık aramıza bir cüce kafilesi de katıldığı için herkesin sığabileceği daha geniş bir toplantı salonu hazırlamamız gerekiyordu; bu arada onların da biraz dinlenmesi iyi olurdu.

Onların uzaklaşmasını izlerken Gazel, “Hmph,” diye homurdandı. “O adama güveniyor musun, Rimuru?”

“Evet, güvenilirdir.”

Fuze güvenilir bir adamdı. Bu konuda kendimden gayet emindim.

“Hımm. O zaman asıl mesele şu arkadakiler olsa gerek.”

Bakışlarını arkamızdaki boş alana çevirdi. Şey, orası gerçekten boş muydu ki? Şaşkınlıkla arkama döndüğümde, bizi izleyen yabancı bir grupla karşılaştım. Başlarında iyi giyimli, yüz hatları belirgin bir beyefendi vardı; gençliğinde karşı cins arasında epey popüler olmuş olmalıydı. Gözleri dikkat çekici derecede keskindi ve iki yanında, hepsi benzer şekilde kaliteli teçhizatlar kuşanmış beş kadar muhafız duruyordu; muhtemelen yüksek rütbeli subaylar falandı.

Grup bariz bir şekilde iyi eğitilmişti ve… yahu, bunca zamandır hemen arkamdalardı da nasıl oldu da fark etmedim? Evrensel Algı‘ya ne oldu be adam?!

Gelgelelim, meğer endişelenen tek kişi benmişim.

【Rapor. Grupta belirgin bir düşmanlık tespit edilmedi.】

Hafiften surat asmış gibi duran Raphael böyle diyorsa, inanabilirdim. Belki de bu benim suçumdu. Daha az önce zırt pırt rapor verip durmamasını söylemiştim. Sanırım “kötü niyetli veya zararlı” ifadesi tam olarak anlaşılmak için biraz fazla muğlak kalmıştı. Raphael kızmakta haklıydı belki de.

Kusura bakma, dedim kendi kendime. Bundan sonra tüm raporları eksiksiz verebilirsin. Kendi yeteneklerimden birinden özür dilemek biraz acınası bir durum gibi görünse de en azından hislerimi belli etmek istemiştim.

Ben içimde bu çatışmayı yaşarken, Gazel ile gizemli grup çoktan atışmaya başlamıştı bile.

“Sizler de kimsiniz…?”

“Aaa, yer altındaki kovuğunda saklanmayı seven imparatorumuz buradaymış meğer! Senin gibi bir korkağın ‘iblis kralı’na böyle arka çıktığını görmek doğrusu pek etkileyici…”

Bu sert karşılama, adamın o laubali tavrını zerre bozmamıştı. Subaylar bezgin bir tavırla gözlerini devirirken, o açıkça cüce kralını kışkırtmaya çalışıyordu.

Hepsini tanıyan Gazel, mağrur bir tebessüm takındı. “Aha. Demek sen. Aklı hep bir karış havada olan şu elf soyu. Şu süslü ağaç şehrinizden aşağı inebildiniz mi sonunda?”

Anlaşılan birbirlerini gayet iyi tanıyorlardı. Raphael haklıydı; ortada zerre art niyet yoktu, sadece bu ikisi pek anlaşamıyordu, hepsi bu. Ya da daha doğrusu, sırf tartışmış olmak için tartışmaktan keyif alıyorlardı.

Souei’nin casuslarından biri olan Souka, “Rimuru Efendim, sanıyorum ki bunlar Thalion Büyü Hanedanlığı’ndan gelen elçiler,” diye belirtti. Anlaşılan bu insanları buraya o getirmişti; adam Kral Gazel’i tanır tanımaz hemen ona laf sokmaya başlamıştı.

“Hiç değişmiyorsun, değil mi Erald?”

“Sen de öyle, Gazel.”

Yüzlerindeki katıksız küçümseme ifadesiyle birbirlerini bu şekilde selamlamayı seçmişlerdi.

“Peki ya şu kız kim…?”

“Aa, merhaba. Benim adım Rimuru; buradaki orman ittifakını ben yönetiyorum.”

Kısık gözlü adam bakışlarını bana çevirince ben de ona gayet rahat bir selam verdim. Thalion’dan gelen konuklara azami nezaketle yaklaşılması gerekirdi; gerçi görgü kuralları ya da diplomatik teamüller hakkında en ufak bir fikrim olduğu da söylenemezdi. İblis kralı olmak güzeldi hoştu da bunun bir kullanım kılavuzu yoktu ki. Umarım ileride bana bu işin inceliklerini öğretebilecek birilerini bulabilirdim.

Adımı duyan Erald bir anda kaskatı kesildi; ardından gözlerini fal taşı gibi açtı. “Sen!” diye kükredi. “Kızımı baştan çıkaran iblis kralı! Umarım bunun kefaretini ödemeye hazırsındır!”

Benim bile aşırı derecede güçlü olduğunu anlayabildiğim bir alev büyüsünü derhal okumaya başladı. Yuh artık. Sakin ol be adam.

Topladığım bilgilere göre, böylesine yüksek seviyeli bir alev büyüsü gerçekleştirilmesi en güç büyülerden biriydi. Ateş büyüsü ailesi, bildiğimiz sıradan Ateş pufundan başlayıp Ateş Topu’na, oradan da icrası daha zor olan Ateş Duvarı ve Ateş Fırtınası’na kadar uzanarak yönelimsel büyü ağacında kendine ait ayrı bir dal oluşturuyordu. İcrası ne kadar zorlaşırsa, yarattığı patlama da o kadar büyük oluyordu.

Bu ölçeğin en tepesinde ise basitlik olsun diye “bileşik” büyü dediğim şey yer alıyordu. Örneğin, alev büyülerinin yakıcı doğası ile patlama büyülerinin şok dalgası etkilerini birleştirmek, her iki özgün türün de çok ötesinde bir ölçekte büyü ortaya çıkarabilirdi. Düşününce, Shizu’nun yetenekli olduğu şey tam da bu tür bir bileşik büyüydü. Aradaki temel fark, onun büyüyü güçlendirmek için bir elemental ruhtan yardım alıyor olmasıydı. Shizu kadar yetenekli bir büyücü olmadığınız sürece bu hiç kolay bir iş değildir; fakat o bağı bir kez kurduğunuzda, ince ayarların çoğunu elemental ruh sizin yerinize halleder.

Ölçeğin tam tepesindeki bu tür bileşik büyüler oldukça tehlikeliydi, zira büyüyü bizzat elle kontrol etmenizi gerektiriyordu. Fakat herhangi bir “resmî” büyü ailesine dahil olmadıkları için muazzam bir serbestlik sunuyorlardı. Fırlatma hızı, hedefleme isabeti, etki alanı ile boyutu ve süre gibi büyünün tüm unsurlarını dilediğiniz gibi idare ederek tam kontrol sağlayabilirdiniz. Tek istediğiniz kaba kuvvetse, bunlardan biriyle bir kasabayı yerle bir etmek işten bile değildi.

Elbette bu durum, büyüyü yapan kişi için de birtakım tehlikeleri beraberinde getiriyordu. Büyüyü kontrol altında tutabilmek adına gerekli büyü zerreciklerini (magicules) bir araya getirecek yeterli ruhani güce sahip olmanız gerekirdi; aksi takdirde büyü işlemez, açığa çıkan enerji tüketilmek yerine kontrolden çıkar ve muhtemelen etrafınızdaki tüm alanı kül ederdi. Sıradan halkın bu tür büyülere pek rastlamadığını söylemeye gerek bile yok; resmen askerî sınıf bir güçten bahsediyorduk. Yanına yaklaşabilmek için en azından ruhsatlı bir büyücü olmanız şarttı.

Şehrimde kesinlikle görmek istemeyeceğim türden bir şeydi bu ve şimdi Erald tam da bunu yapıyordu. Aklından ne geçiyordu bu adamın? Buna hiçbir anlam verememiştim. Ayrıca baştan çıkarmak da ne demekti öyle?

Olan biten bir an kafamı karıştırsa da boşuna endişelenmiştim. Yan taraftan sanki bir pompalı tüfek patlamışçasına tok bir ses ve ardından Elen’in canı sıkkın haykırışı duyuldu.

“Baba, yapma yaaa! Sen ne diye geldin buraya?!”

Öfkeden köpürmüş halde içeri daldı ve daha Erald ne olduğunu anlayamadan kafasına bir tane patlattı. Bu darbe aklını başına getirmeye yetmişti. Demek babası bu adamdı ha? Elen’in ona çektiği fırçaya bakılırsa, adam şimdiden pişman olmuş gibiydi. Birinin öyle durup dururken gözünün dönmesi ne kadar korkunç, değil mi? Tıpkı Gazel gibi gayet entelektüel bir beyefendiye benziyordu oysa. O izlenim de böylece çöpe gitmişti.

“Ah… Hahaha. Kusura bakmayın,” dedi neşeli bir gülümsemeyle. “Bir iblis kralının kızımı kaçırdığı haberi gelince bir anlığına kendime hâkim olamadım sanırım.”

İyi güzel de bu benim şehrimde azami güçte ateş büyüsü yapabileceğin anlamına gelmezdi. Ne çatlak bir baba ama.

Adamlarından biri olan ürkek görünüşlü bir asistan, “Hayır efendim,” diye soğukkanlılıkla araya girdi. “Raporlarımız bundan çok daha fazlasını içeriyordu ama siz aceleyle peşin hüküm verdiniz.”

“Gördün mü? Biliyordum işte! Bunların hepsi senin suçun, babaaa!”

Oracıkta gözlerimin önünde sönen babaya biraz acımıştım ama bunu hak etmişti. Hatta mümkünse biraz daha pişman olmasını isterdim.

“… Her zaman aşırı korumacı bir baba olmuşsundur zaten,” dedi Gazel ortam biraz sakinleşince.

Erald hiç altta kalmayarak, “Hiç de bile,” diye yapıştırdı cevabı. “Elimden ne gelir ki? Elen benim için fazlasıyla kıymetli.”

“Öyle, tüm evlatlar ebeveynleri için öyledir ama… Aman, seninle bunu konuşmak faydasız.”

Gazel’in gözlerini devirmesinden, Erald’ın bu huyuyla nam saldığı anlaşılıyordu. Babalık içgüdüsünün çaresi yoktu anlaşılan.

Gazel ile Erald arasındaki hava yatışınca Elen, üzerindeki kaba saba maceracı kıyafetlerine rağmen etrafına zarafet saçarak selam vermek üzere öne çıktı.

“İletişimi kopardığım için özür dilerim, Kral Gazel.”

“Aaa, Ellwyn? Neredeyse tanıyamıyordum seni! Seni böyle sıhhatli görmek ne güzel. Görüyorum ki yıllar güzelliğine zerre dokunmamış!”

“Çek elini kızımdan, Gazel!” Erald araya girdi; bu da Elen’den bir tokat daha yemesine ve asistanından yeni bir azar işitmesine yol açtı. Belli ki bu hallere alışkın olan Gazel yalnızca omuz silkti. Elen ortalıkta oldu mu babası resmen benliğini kaybediyordu, öyle değil mi? İlk başta sandığım gibi o aydın kesimin bir üyesi falan değildi pek. Buna dikkat etmekte fayda vardı.

“Rimuru Efendim, bu babam ve Thalion’un başdükü olan Erald Grimwald.”

“Sizinle tanışmak bir onurdur, Jura’nın lideri ve canavarların efendisi. Kızımın da az önce belirttiği üzere, ben Başdük Erald Grimwald. Lütfen, sadece Erald demeniz kâfi.”

Demek bu adam Büyü Hanedanlığı’nın başdüküydü ha? Epey yüksek bir makamdı bu, değil mi? Bize önemli adamlarını gönderen tek krallık Dwargon değildi demek ki. Sonradan öğrenecektim ki Thalion kraliyet ailesiyle yakın akrabaydı; hatta mevcut imparatorun amcasıydı. Gazel’in yanında neden bu kadar teklifsiz ve rahat davrandığı şimdi anlaşılıyordu. Basitçe söylemek gerekirse, kendi ülkesindeki en güçlü üç kişiden biriydi.

Şaşkınlığımı gizlemekte zorlanıyordum. Yani bu demek oluyor ki…? Vay canına, Elen masallardan fırlama çılgınca nüfuzlu bir prenses miydi yani?! Asil kan taşıdığını biliyordum ama bu kadarı da fazlaydı! Soy bağı bakımından tahta hiç de uzak sayılmazdı ve bir maceracı olarak mı çalışıyordu? Fazla serbest bırakılmak diye buna denirdi! Buna bir son verilmesinin daha iyi olacağını düşünen tek kişi ben olamazdım; gerçi Elen’in pek umurunda olacağını sanmıyordum. Bana iblis kralı olma konusunda verdiği tavsiyenin başına dert açacağından ne kadar emin olduğu düşünülürse, muhtemelen peşinde onu gözeten birilerinin olduğunu tahmin edebiliyordum. Üstelik Kabal ile Gido’ya çektirdiği onca eziyet de cabasıydı. Bir dahaki sefere bunun için onları kesinlikle ödüllendirmeliydim.

Ama şimdilik…

“Peki buraya kadar sadece Elen’in durumunu sormak için mi geldiniz?”

Erald’ı süzerken bundan pek emin değildim.

“Hi-hi-hi! Hayır, tabii ki hayır. Ulusunuzla nasıl bir ilişki kurmamız gerektiğini değerlendirirken, kızımın bu denli sevdiği lideri kendi gözlerimle görme fırsatını yakalamak istedim. Halkınıza aşıladığınız otorite hissiyatına bakılırsa, bir balçık olduğunuza inanmakta güçlük çekiyorum doğrusu… Yine de artık gücünüz hakkında kafamda çok daha eksiksiz bir resim oluştuğunu hissediyorum.”

Bu sözlerini tekinsiz duyulan bir kahkahayla pekiştirdi. Sanırım o aşırı güçlü alev saldırısı, aynı zamanda beni sınama yöntemiydi. Beni ve yanımdaki Benimaru, Shuna ile Shion’u; hiçbiri en ufak bir panik belirtisi göstermemişti; göstermezlerdi de, zira büyüyü gerçekten fırlatmaya niyeti olmadığını çoktan sezmişlerdi. Daha kısa süre öncesine kadar hepsinin ne denli tez canlı olduğu düşünülürse, bu gözle görülür bir gelişmeydi.

Shuna, “Yaptığınız büyünün ne olduğunu okuduğum an,” diye açıkladı, “büyüyü gerçekleştirmek için gereken enerjinin çok altında bir enerjiye sahip olduğunuz gayet açıktı.”

Erald numarasının foyası ortaya çıktığı için biraz mahcup bir şekilde sırıttı.

“Eh, beni bu kadar net görebildiğinize göre katetmem gereken epey yol var anlaşılan!”

“Hiç de öyle değil,” diye sakince yanıtladı Shuna. “Gerek büyüyü harekete geçirme hızınız gerekse gerçeğinden farksız kılmaktaki ustalığınızla sahiden etkileyici bir manzaraydı. Sahip olduğunuz yapay beden göz önüne alındığında, bu seviyedeki bir hassasiyet takdire şayan.”

“Aaa? Bir homunculus kullandığımı fark ettiniz demek? Doğrusu şaşırdım.”

“Evet. Ruhani bedeninizi bununla birleştirdiğinizi sezdim. Oldukça etkileyici. Bunu başarmak kesinlikle sizin gibi büyü kullanıcılarından oluşan bir ulusa yaraşırdı.”

Shuna’nın iması üzerine Tahlil ve Değerlendirme‘yi kullandım. Haklıydı; Erald bu bedeni başka bir yerden ödünç almıştı. Yanındaki subayların hepsi “gerçekti” ama soyluluğun üst kademelerine ulaştığınızda tedbiri elden bırakmamak gerekiyordu anlaşılan. Kendini iblis kralı ilan etmiş biriyle yapılacak bir zirve için epey hafif teçhizatla geldiğini düşünmüştüm. Belki de asıl deli olan, şuradaki cüce Kral Gazel’di.

Yine de sahiden inanılmaz bir şeydi. İnsandan ayırt edilemeyecek kadar ince ince ayarlanmış kusursuz bir homunculus. Ortalık biraz sakinleştiğinde bunun nasıl çalıştığını öğrenmeyi çok isterdim.

Demek Erald buraya ulusumuzu ve liderlerini tartmak için gelmişti. Elbette başka sebepleri de olduğuna emindim ama onları daha sonra ele alabilirdik. Şu anda ağzından lafı zorla almaya gerek yoktu.

Madem buraya kadar gelmişti, bizi değerlendirebileceği daha fazla malzeme bulabilsin diye onu da toplantıya dahil etmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Gelecekteki yol haritamız hakkındaki görüşlerini de merak ediyordum ve bu toplantı bunun için harika bir fırsat olacaktı. Elbette bu durum Büyü Hanedanlığı ile bizim düşman olmamızla da sonuçlanabilirdi ama o köprüyü sırası gelince geçerdik artık.

Gobta koşa koşa gelip toplantı salonunun hazır olduğunu haber verdi.

Aslında bunun Jura’daki ahbaplar arasında daha gayriresmî bir hasbihal olmasını planlıyordum ama işler değişmişti. Bu artık resmen bir zirveydi. Normalde bu tür durumlarda önce alt düzey diplomatlar bir araya gelir, her iki tarafın da çıkarlarını göz önünde bulundurarak sorulacak soruları ve ele alınacak konuları önceden kararlaştırır, nerede uzlaşmaya varılabileceğini çözerdi. Burada ise çarkları önceden yağlayacak bir zemin yoktu. Birbirimize açık açık fikirlerimizi söyleyecek ve nihayetinde federasyonumuzun geleceğini netleştirecektik. Buna bir söz savaşı demek hiç de abartı olmazdı.

Kararlılığımı pekiştirerek, hem benim hem de Tempest’ın bugüne dek şahit olduğu en önemli toplantılardan birine ev sahipliği yapmak üzere toplantı salonuna doğru yöneldim.

İleriki yıllarda bu etkinlik, Canavar ve İnsan Zirvesi olarak anılacaktı.

Salona girdiğimde herkesin ayağa kalkmış, gelişimiz için hazır beklediğini gördüm. Zirvenin başlıca güç odakları —Üç Canavar Soylusu, Fuze, Kral Gazel ve Başdük Erald— kendilerine ayrılan misafir koltuklarına buyur edildi. Ben salonun en başındaki yerimi alınca diğer herkes de yerine oturdu.

Görüşmeler başladığında salondaki hava epey ağırdı.

Masada birden fazla büyük ulus yer aldığından, işe her iki tarafın birbirini tanıtmasıyla başladık. Bazıları birbirini zaten tanıyordu ama nezaket icabı ve herkesin aynı çizgide olması adına bunun en doğrusu olacağını düşündüm.

“Öyleyse. Önce konuklarımızı tanıtarak başlayalım.”

Bakışlarımı Shuna’ya çevirdim, o da hiç vakit kaybetmeden isimleri tek tek okumaya başladı.

Canavar Efendisi’nin Savaşçı İttifakı’ndan Üç Canavar Soylusu tarafından temsil edilen Eurazania Canavar Krallığı. Phobio ve Sufia’nın beyinleri yerine kılıç sallayan kaslarıyla düşünmeye yönelik hafif —tamam, ciddi— bir meyilleri olduğu düşünülürse, daha çok Alvis’in fikirlerine odaklanmamız gerekeceğini tahmin ediyordum.

Cüceler diyarı Dwargon Silahlı Ulusu; bizzat kendi kralları Gazel Dwargo tarafından temsil ediliyordu. Yirmi bin ölü meselesinin üstünü örtme çabamdan gayet memnun görünüyordu. Kuşkusuz bunun için kendi gerekçeleri vardı, bu yüzden bunu aklımın bir köşesinde tutmam gerekirdi. Gelecekte ona epey güvenebilecek gibi görünüyordum.

Blumund Krallığı, temsilcisi… resmî olarak kimse yoktu, gerçi ülkenin lonca ustası Fuze’un burada bulunması fena bir alternatif sayılmazdı. Fuze, krallığın en üst düzey bakanlarından Baron Veryard ile yakın temas halindeydi; dolayısıyla burada bulunmak ve değerli tavsiyelerde bulunmak için yeterli yetkiye sahipti.

Thalion Büyü Hanedanlığı ise bir anda Başdük Erald tarafından temsil edilir olmuştu —sevgili kızına söz geçirmekte neredeyse çaresiz kalsa da keskin zekâlı, asil duruşlu ve kudretli bir şahsiyetti. Buraya ulusumuzun değerini tartmaya geldiyse, Elen’in muhakemesini bulandırmasına izin verecek kadar ahmak olmadığını tahmin ediyordum. İhmal edilecek biri değildi —ve kesinlikle yanında gardımı düşürebileceğim birisi hiç değildi.

Üstelik… Thalion, tıpkı Dwargon gibi tek başına tüm Konsey’e kafa tutabilecek güçteydi. İşler yolunda giderse, belki onlarla resmî bağlar kurabilirdik. Yine de açgözlü davranmak istemiyordum, bu yüzden onunla ilişkilerde adım adım ilerlemek kilit rol oynayacaktı.

Hepsini böyle tarttığımda, karşımızda epey prestijli bir heyet vardı. Bir bakıma, tüm bu insanların burada bulunmasına sevinmiştim. Eğer sadece biz Jura Ormanı sakinleri olsaydık, müzakerelerimiz tamamen raydan çıkabilirdi.

Sırada Tempest tarafının tanıtımı vardı. Üst kadememdeki adamlarıma tek tek söz verip kendilerinden kısaca bahsetmelerini sağladım. Rigurd ve hobgoblin yaşlıları artık âdeta otorite saçıyorlardı; üzerlerindeki asil kıyafetlerle yabancı diyarlardaki mevkidaşlarından zerre geri kalmıyorlardı. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse benden bile daha asil görünüyorlardı. Bütün ulusumuzun temel taşıydılar.

Şehirdeki her birimin tanıtımı bittikten sonra sözü ormanın koruyucusu ve bir dryad olan Treyni aldı. Böylesine yüce bir yerel varlığın burada bulunması ilk başta Erald’ı şaşırtmış gibiydi fakat şaşkınlığını içine atıp başıyla selam verdi. Gazel bunu epey eğlenceli bulmuştu; gerçi onun ve adamlarının da Treyni ile ilk karşılaştıklarında en az onun kadar şaşırdığına emindim. Neyse ne.

Son olarak Falmuth kafilesi vardı: Youm, Mjurran ve tabii ki Gruecith. Onların benim için yeni bir ulus inşa etmelerini istiyordum ki bu zirvede önermeyi planladığım şeylerden biri de buydu. İnsanlar buna sıcak bakar mıydı acaba? Bu, tüm meselenin hayati bir parçasıydı ve bu buluşmanın nihai başarısını belirleyecek bir etkendi.

Arka tarafımdaki Shion ve Diablo da kısaca selamlarını ilettikten sonra, zirvenin tanışma faslı sona erdi. A, bir dakika. Birini unuttum.

“Shuna, Veldora için yedek kıyafetimiz var mı?”

“Evet, Veldora Efendimiz…”

Daha Shuna sözünü bitiremeden, salonda gür ve neşeli bir kahkaha koptu: “Gwaaah-ha-ha-ha!” nidası bütün salonu doldurmuştu. Çırılçıplak dolaşması muhtemelen misafirlerin pek hoşuna gitmeyeceği için ona kıyafet ayarlamak istemiştim ve tam vaktinde yetişmişiz gibi görünüyordu. Kapılar açıldı ve etrafı meraklı gözlerle süzen Veldora içeri girdi. Onu karşılamak ve konuklarımıza durumu açıklamak için ayağa kalktım.

“Tanıştırmak istediğim bir dostum daha var; adı hepinize gayet tanıdık gelecektir. Bunun kulağa şaşırtıcı gelebileceğini biliyorum ama…”

Dinleyiciler arasındaki Tempestlılar tedirginlikle yutkundular. Veldora’yı yeterince tanıyorlardı gerçi ama efsanevi, uğursuz bir ejderhanın varlığı yine de onları fazlasıyla ürkütüyordu. Sessizlik odayı sararken havadaki gerilimi hissedebiliyordum.

“Bu, Jura Tempest Federasyonu’nun kadim dostu Veldora.”

“Evet, Veldora! Bazıları benden Fırtına Ejderhası diye de bahseder! Gerçi benimle karşılaşıp da bunu anlatacak kadar hayatta kalan pek az kişi vardır; bu yüzden hepiniz kendinizi şanslı saymalısınız. Benim gibi yüce bir varlığın huzurunda bulunmaktan ötürü hem şanslı hem de onurlusunuz!!”

Her zamanki gibi böbürleniyordu ama bu tavır ona yakışıyordu doğrusu. Fakat böyle bir zirvede uslu durması konusunda ona gerçekten güvenebilir miydim? Beş dakika içinde sıkılıp lafa atlamaya çalışacağı gözümün önüne geliyordu.

“Bugünkü zirvede danışman olarak aramıza katılmanı ve belki de biraz uslu durmayı denemeni umuyordum. Yoksa istersen gidebilirsin?”

“Gah-ha-ha-ha! Bu soğuk tavır da neyin nesi Rimuru? Beni eğlenceden mahrum bırakma sakın!”

“Bak şimdi, burada ciddi bir mevzu konuşmaya çalışıyoruz, bu yüzden ayak bağı olmamaya çalış, tamam mı?”

“Güven bana! Sana asla köstek olmam!”

Meseleye böyle bakıyorsa, bununla yetinmek zorundaydım. En kötü ihtimalle, çenesini kapalı tutması için zihnimden aşırdığı o çok sevdiği mangalardan birkaçını önüne atabilirdim.

Veldora ile konuşurken salonda çıt çıkmıyor, kimse yerinden kımıldayamıyordu.

Şey… Hımm? Aslına bakılırsa, Fuze ile Elen yere yığılıp bayılmışlardı bile. Rigurd ile diğer hobgoblinler nedense önümüzde secdeye kapanmışken, Gazel “Bir saniye Rimuru, lütfen! Bunu hemen konuşmamız lazım!!” diye bağırıyordu. ve dört bir yanda düzen resmen altüst olmuş durumdaydı. Tam bir kargaşa hâkimdi ve söylemeye bile gerek yok, zirveye bir süreliğine ara vermek zorunda kaldık. Gerçi henüz başlamış bile değildik.

Salondakiler panik içindeydi, hem de beklediğimden çok daha fazla. Sanki kıyamet kopmuş gibiydi. Vay arkadaş… Şu Veldora yok mu… Anlaşılan o Fırtına Ejderhası lafı sadece öylesine bir lakap değilmiş. Aslında bunu tahmin etmeliydim. Mevcut en yüksek tehlike seviyesi olan felaket sınıfı bir canavarın, hiçbir uyarı yapmadan toplantı salonuna öylece dalması kaçınılmaz olarak kaosa yol açacaktı. Hatta onlar iblis krallarından bile daha güçlü kabul ediliyordu.

Ama bir de şöyle düşünün: Eğer bu herif er ya da geç kargaşa çıkaracaksa, aradan erkenden çıkarıp onu bir an önce tanıtmak en iyisiydi. Planlarımı göz önünde bulundurursak Veldora’yı ve onun niyetlerini denklemden çıkaramazdım. Bu yüzden diğer misafirler korkudan bembeyaz kesilip pestile dönseler bile onun burada olmasını istemiştim.

Veldora aurasını ne kadar içinde tutmaya çalışsa da bir kısmı yine de hepsine çarpıyor olmalıydı. Zayıf canavarlar ve insanlar sık sık ziyarete geldiği için artık buna alışmış olan Benimaru, Shion ve diğer liderlerim auralarını alışkanlıktan ötürü tamamen kapatabiliyorlardı. Diablo ise daha yeni katılmış olmasına rağmen ben istemek zorunda kalmadan aurasını tamamen kapatabiliyordu. Doğrusu etkilenmiştim. Diğerlerinin örnek alması gereken harika bir modeldi.

Yani Veldora bu açıdan hâlâ biraz sıkıntılıydı fakat yaptığımız yoğun eğitimler sayesinde artık aurasını anında ayarlayabiliyordu. Bunun kendisi için çocuk oyuncağı olduğunu gururla iddia etse de, aslında bu durum daha çok Nihai Yetenek Soruşturma Kralı (Faust) sayesinde mümkün oluyordu.

Hâl böyle olunca onu dışarı çıkarmanın bir sakıncası olmayacağını düşünmüştüm. Belki de fazla mı iyimser davranmıştım? Ne de olsa mühürlü olduğu zamanlarda bile aurası, B derecesi ve altındaki tüm canavarları uzak tutmaya yetecek kadar göz korkutucuydu. Salonu dolduran büyü zerreciklerine (magicules) Tahlil/Değerlendirme uyguladım. Orada bir sorun yoktu. O hâlde asıl sebep—

“Rimuru? Konuşmamız lazım.”

Gazel omzuma hafifçe vurarak tehditkâr bir tebessümle yanımda dikiliyordu. “Bu zirveyi erteleyelim de bana biraz vakit ayır.”

Az önceki bağırışına bakılırsa fazlasıyla ciddi olmalıydı. İçgüdülerim ona karşı gelmememi söylüyordu. Ben de ara verdiğimizi duyurup ayağa kalktım. Salondakilerden hiçbir itiraz gelmedi (gerçi hepsinin bunu dile getirebilecek kadar bilinci yerinde de değildi).

Salonu yardımcılarıma bırakarak kabul odasına geçtik. Gazel’in ricası üzerine Veldora’yı arkada bıraktım; bir sorun çıkmayacağını tahmin ediyordum. Katılımcılardan bazıları, Üç Canavar Soylusu da dâhil olmak üzere, Fırtına Ejderhası’na yaranmak için öyle hevesliydi ki en azından bir süre oyalanacağından emindim.

………

……

Odada yalnızca Gazel, Erald ve ben vardık. Benimaru ve Shion ortalığı yatıştırmak için uğraşırken, Shuna tüm konferans için çay demlemekle meşguldü.

“Öncelikle şunu belirteyim,” diye söze başladı Erald. “Ekselansları Göklerin İmparatoriçesi tarafından bana tam hareket serbestisi tanındı. Thalion Büyü Hanedanlığı’nın duruşunu belirleyecek olan benim sözümdür; bana tüm bunları açıklarken bunu aklınızda bulundurmanızı tavsiye ederim.”

Kızının üstüne titreyen o baba Erald gitmiş, çok uzaklarda bir anı olarak kalmıştı. Karşımda duran kişi kudretli bir soylular sınıfının yüzü, Thalion’un bir devlet adamıydı ve takındığı vakur duruşa ben bile hayran kalmaktan kendimi alamadım. Demek Thalion bu olayı öylece halının altına süpürmeye niyetli değildi ha? Bize karşı herhangi bir düşmanlık niyetinde olduğunu dile getirmemişti ancak benim vereceğim kararlara bağlı olarak her hâlükârda düşman hâline gelebilirdik. Aynı zamanda Elen’in buralarda yapıp ettiği onca şeyden sonra arkasını toplaması gerektiğini de düşündüm.

Yani eğer düşman değilsek, bir ittifak talep etmekte bir sakınca olamazdı.

“Pekâlâ. Ben de size karşı dürüst olacağıma söz veriyorum.”

Bana karşı gayet açık sözlü yaklaşıyor gibiydi. Ben de ona karşı aynı ciddiyetle yaklaşmalıydım. Böylece gizli görüşmemiz başladı.

Söze ilk olarak Gazel girdi.

“Ee, ne hakkında konuşmak istiyordun?”

“Hava durumu hakkında olmadığı kesin, seni ahmak!” Cüce kralı bile yaşadığı şoku gizleyememiş, heyecanla yarı bağırır vaziyette çıkışmıştı. “Fırtına Ejderhası nasıl oldu da dirildi?!”

Normalde soğukkanlı olan Gazel’den pek alışık olunmayan bir manzaraydı bu. Resmen tepesi atmış olmalıydı. Lafı çevirip işin içinden sıyrılmayı düşündüm ama bunun hiçbir anlamı yoktu. Ben de olayları özetlemeye karar verdim; en azından Veldora ile mağarada nasıl karşılaştığım ve onu tutsaklığından kurtarmayı nasıl kabul ettiğim kısmını anlattım.

Sözümü bitirdiğimde Gazel elini yüzüne kapatarak inledi. “Bu her türlü beklentinin çok ötesinde. Bir de bununla uğraşmak bir yana, senin bir İblis Kralı hâline gelmen başlı başına bir dert zaten…”

Ortamı yumuşatmak için “Aman canım, beni bu kadar övmenize gerek yok,” demeyi düşündüm ama vazgeçtim. Yanlış bir şey söylersem Gazel küplere binebilirdi.

“Yani, Lord Rimuru, o gerçekten de, sahiden…?”

Erald’a başımı sallayarak onay verdim. Veldora insan formundaydı ve aurasını gizliyordu; bu yüzden kabullenmesi biraz zor gelmiş olabilirdi.

“… Sanırım öyle olmak zorunda,” dedi. “İster insan olsun ister canavar, hiç kimse o korkunç ejderhanın taklidini yapacak kadar ahmak olamaz.”

Herhâlde olamazdı. Elen ve Fuze’un durumu bu kadar çabuk kabullenmelerinin sebebi de bu olmalıydı. İsimler canavarlar için bilhassa büyük bir önem taşıyordu ama bir insan bile Fırtına Ejderhası’ymış gibi davranmaktan zerre kadar fayda sağlayamazdı. Gazel de en başından beri bundan hiç şüphe etmemişti. Sonradan ona bunun sebebini sorduğumda cevabı gayet basitti: “Çünkü içini okuyamadım.” Bu da Gazel’in zihin okuma gibi bir Doğal Yeteneğe sahip olduğu anlamına geliyordu. Birden fazla açıdan güçlü biriydi anlaşılan. Neyse, konuyu dağıtmayayım.

“Yine de bu durum karşısında ne yapmalıyız ki…?”

“Haklısın,” dedi Erald mevkidaşı olan krala. “Zaten kızımın yaptığı bütün o kabahatlerin arkasını toplamaya çalışırken yeterince telaş içindeyim…”

İkisi ilk bakışta göründüğünden çok daha yakın arkadaşlardı anlaşılan.

“Bunu duyuracak mıyız, yoksa üstünü mü örteceğiz? Asıl mesele bu.”

“Batı Ülkeleri bir endişe kaynağı değil,” dedi Erald. “Thalion’da bile bu durumu yalnızca Ekselansları İmparatoriçe’ye bildirip başka kimseye söylememekte bir sakınca görmüyorum. Lakin…”

“Lakin Batı Kutsal Kilisesi var, değil mi? Onlara karşı gizlilik bize hiçbir şey kazandırmaz. Kilise, ejderha türleri arasında en çok Fırtına Ejderhası’na düşman olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Eğer dirildiyse bunu hemen anlayacaklardır.”

“Ve saklamaya kalkışırsak haberimiz yokmuş gibi davranmamız gerekir ki bunu savunmamız imkânsız olur. Her hâlükârda, çok geçmeden ‘tanrının düşmanı’ ilan edilecektir.”

İkisi ne yapacaklarını kara kara düşünmeye başladı. Ben mi? Ha, ben arada bir “hı-hı” ya da “evet” demekle yetiniyordum. Fena iş sayılmazdı hani.

“Bizi dinliyor musun, Rimuru?”

“Evet. Bizi bu krize sürükleyen, hepimizin başına bunca dert açan sensin. Olaylar hakkında daha ciddi düşünmen gerek, yoksa… yoksa ne yaparız bilmiyorum!”

Eyvah. Bayağı sinirlenmişler anlaşılan. En iyisi biraz daha mahcup bir tavır takınıp olayı kendi tarafımdan anlatayım.

“Şey, Veldora’yı tamamen gizlemenin bir yolu yok, bu yüzden niyetim durumu halka duyurmak. Nasıl olsa ülkemin Kilise’nin gözünden kaçmasına imkân yok, o yüzden… bilirsiniz işte. Bir çaresine bakacağım.”

“Hmm.” Gazel başını sallayarak beni onayladı. “Eğer kararın buysa, buna bir itirazım yok.”

“Bir iblis kralı ile bir ejderhanın el ele vermesi asla hafife alınacak bir mesele değil. Bu, başlangıçta düşündüğümden bile daha acil bir mesele hâline geldi. Fakat başka bir açıdan bakarsak, bu zirveye katılabilmiş olmak da büyük bir talih. Ülkemizin nasıl bir duruş sergileyeceğine karar vermek için tam olarak ihtiyacımız olan bilgileri elde etmiş oldum…”

Bu sırada Erald, yüzündeki o tekinsiz tebessümlerden biriyle kendi şahsi fikrinden ziyade ülkesinin duruşunu tartışıyordu. Fikri şuydu: Bünyesinde hem afet sınıfı bir iblis kralı hem de felaket sınıfı bir ejderha barındıran bir ülkeye kafa tutmak ahmaklık olurdu. Gazel de ağırbaşlı bir şekilde başını sallayarak ona katıldı. Uluslararası itibar ve köklülük açısından Tempest, Dwargon ve Thalion gibi süper güçlerin eline su bile dökemezdi; ancak meseleye yalnızca askerî güç açısından bakarsanız, bu adamlara denk olmakla kalmıyor, onları aşıyorduk bile. Gazel ve Erald da kendilerince bunu kabul ediyorlardı.

“Yani bunu,” diye söze girdim cesaretle, “Batı Kutsal Kilisesi ile aramızda bir düşmanlık patlak verirse bizim tarafımızı tutacağınız şeklinde mi anlamalıyım?”

“Bunu mu soruyorsun yani?” diye acı bir tonda karşılık verdi Gazel. “Rimuru, gerçekten de bu gibi şeyleri nasıl ifade edeceğini öğrenmen lazım. Neyse ki bu gizli bir görüşme…”

Açıkladığı üzere, Dwargon’un Tempest’ı bir düşman olarak görmesi için hiçbir sebebi olmaması, kendi ülkesini tehlikeye atmak zorunda olduğu anlamına gelmiyordu. Cüce Krallığı’nın Batı Kutsal Kilisesi ile pek bir bağı olmadığı düşünülürse bu iki kat geçerliydi. Bunun yerine sözünü verebileceği tek şey, günün kuralı tarafsızlık olmak kaydıyla mevcut ilişkilerimizi korumaktı.

Geriye, henüz diplomatik ilişki kurmaya dahi yeltenmediğim bir ülkenin arşidükü olan Erald kalıyordu. Tüm bu şartlara rağmen garip bir şekilde olaylara benim açımdan bakmaya istekli görünüyordu… en azından şimdilik.

“Desteğin için teşekkürler Gazel. Şey, peki bay… şey, Lord Erald, bu konuda bana neden bu kadar nazik davrandığınızı sorabilir miyim…?”

Erald da bunu kelimelere dökmekte benzer şekilde tereddütlü görünüyordu. “… Burada ‘lord’ olsun ya da olmasın bana dilediğiniz gibi hitap edebileceğinizi biliyorsunuz. Yalnızca toplum içindeyken adımı ve unvanımı eksik etmeyin lütfen, Lord Rimuru. Bir ülkenin lideri olarak, resmiyette kendinizi diğer liderlerin altına koymanız için kesinlikle hiçbir sebep yok; tabii başka bir ülkenin vasal bölgesi olmaya can atmıyorsanız. Fakat sorunuzu cevaplayacak olursam…”

Beni mahcup duruma düşmekten kurtarmak için bu kadar zahmete girmesi ne hoştu. Onun da daha nazik bir tarafı vardı anlaşılan. Bunun için ona teşekkür ettim; karşılığında bana dik dik baktı, derin bir iç çekti ve ardından neden burada olduğunu ve ne istediğini açıklamaya başladı.

Her şey kızı Elen ile başlamıştı. Bir iblis kralı olarak nasıl uyanılacağına dair bilgileri sızdırmış olması, sorumlunun kim tutulması gerektiğine dair bir soruşturmaya yol açmıştı. Bir bakıma yeni bir iblis kralı yaratmış gibi olmuştu ve hiçbir ülke bunu görmezden gelmeyi göze alamazdı. Fakat ardından arşidük harekete geçmişti. Erald gibi birinin bu meseleyi tamamen örtbas edecek gücü vardı ve gerçeği yalnızca imparatoriçenin bilmesini sağlayarak tam olarak bunu yapmıştı. Geriye sadece durumu tartıp gerektiğinde harekete geçmesi kalıyordu.

Bizi büyü yoluyla takip etmek onun için epey meşakkatli bir iş olmuştu anlaşılan ama yine de benim gerçekten bir iblis kralına dönüştüğümü teyit etmeyi başarmıştı. Başarısız olsaydım hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranabilirdi fakat başardığım anda artık görmezden gelinemezdim. Bu yüzden beni tartmak ve işler ters giderse beni bastırmak üzere buraya bir kuvvet gönderme ihtimalini değerlendirmek için gelmişti.

“Bu yüzden,” diyerek sözlerini tamamladı, “mümkün olduğunca az insanın bu gerçeklerden haberdar olmasını istedim. Bu sebeple bizzat kendim kalkıp buraya geldim.”

Başka bir deyişle, sanırım benim kötücül bir varlık olduğuma kanaat getirseydi hepimizi yok eder ve hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.

“Peki öyleyse, kararınız nedir?”

“Daha önce de belirttiğim gibi, bugünlük kararım düşmanlık yerine dostluktan yana.”

Aha. Bu mantıklıydı. Ayrıca kötü biri olarak görülmemek beni bir bakıma sevindirmişti de.

“Gayet bariz bir seçim,” diye karşılık verdi Gazel.

“Elbette. Ülkemizde din özgürlüğü hâkimdir. Halkımız yalnızca tek tanrılı Luminus inancına bağlı değildir. Kendimi din uğruna feda etmektense ülkemizin menfaatlerini ön planda tutmayı amaçlarım.”

“Pöh. Senden hiç haz etmemişimdir Erald, ama bu konularda hep aynı fikirde buluşuyoruz. Benim ülkem ile Batı Kutsal Kilisesi de ortak bir amaç paylaşmıyor. En başından beri Tempest’taki dostlarımızı destekleme niyetindeydim.”

Birbirlerine gülümsediler.

“Fakat bu, kendi sorunlarımız olmadığı anlamına gelmez. Örneğin, Lord Rimuru’nun yok ettiği Falmuth ordusu. Savaş olsun ya da olmasın, ölü sayısı tek kelimeyle haddinden fazla yüksek.” Erald kaşlarını çattı. “Ve o tohumu ekenin kendi kızım olduğunu düşününce…”

Demek asıl derdi buydu. Sorun benim kötü olup olmamam değildi; asıl mesele savaşın koşullarının Batı Kutsal Kilisesi tarafından bilinip bilinmediğiydi. Yirmi bin kişiyi katleden bir iblis kralı, aklı başında hemen hemen herkesin gözünde fazlasıyla kötü görünecekti. Bu durum Kilise’nin iddialarına büyük bir inandırıcılık kazandıracak ve çok geçmeden ‘tanrının düşmanı’ ilan edilecektim.

Şimdi anlıyordum. Böylesine kötücül bir varlıkla—yani benimle—dostane bağlar kurmanın getireceği sonuçlarla uğraşmak her ülke için can sıkıcı olabilirdi. Kulağa zorlu geliyordu. Bu konuda ne yapabileceğimizi düşünmeye başlamıştım ki Gazel bana doğru sırıttı.

“Endişelenme. Aklımda bir fikir var.”

Yoksa, olabilir miydi…? Az önce Gazel’in Falmuth ordusunun “kaybolup gittiğinden” bahsetme şekli miydi bu?

“Tüm cesetler ortadan kayboldu. Hiçbir kanıt yok. Ve korkutucu bir şekilde, tek bir hayatta kalan da yok, değil mi?” Gülümsedi. “O hâlde hikâyeyi canımızın istediği gibi değiştirmeyelim de ne yapalım?”

Sıradan halk ve dünyanın geri kalanı mı? Gerçeğe ihtiyaçları yoktu. Onlara kulağa hoş gelen bir hikâye anlatırdınız ve herkes mutlu olurdu.

“Hohh, büyüleyici bir teklif,” dedi Erald; yeniden devlet adamı moduna geçerken gözleri parıldıyordu. “Buna benim de bir katkım olmasına izin verir misin, Gazel?”

Hiçbirimizin eline kan bulaşmamasını sağlayan, işimize gelecek bir hikâye uydurma niyetinde olmalıydı. Bunun Elen’e yardım edeceğine ve günün birinde Thalion’un menfaatlerine bile yarayacağına şüphe duymuyordu. O hâlde bu işe balıklama dalmak en iyisiydi. Zaten yirmi bin kişiyi katletmek anlamına gelse bile ülkemi güvende tutmaya çoktan karar vermiştim. Daha ağır suçları sırtlanmak zorunda kalsam bile, bu inancımdan asla vazgeçecek değildim.

“Başına gelebilecek her şeyle yüzleşecek geniş bir yüreğe sahipsin sanırım, Rimuru? Pekâlâ. Bir kral asla pişmanlıklarla yaşamamalıdır.”

Aynen öyle, geçmişe yanmanın bir anlamı yoktu. Bu, Giriş Merasimi’nin bir parçasıydı ve benim buna ihtiyacım vardı.

“Her şeye hazırım. Peki Gazel, aklındaki hikâye nedir?”

“Heh-heh. Güzel konuştun.”

Gazel’in bana bakan gözlerindeki ifade yumuşadı. Çok az vaktimiz kalmıştı ve halledilmesi gereken bir sürü detay vardı.

………

……

Toplantı salonuna geri döndüğümüzde kargaşa dinmişti. Sağduyu galip gelmiş, bayılanlarla ilgilenilmişti. Bu denli büyük bir infial beklemiyordum ama neyse artık. Olan olmuştu. Önümüzdeki meselelere odaklanmak gerekiyordu. Gazel ve Erald ile meseleleri etraflıca konuşma fırsatı da bulmuştum; düşününce bu bulunmaz bir fırsattı.

Fuze, Elen ve diğerleri neredeyse cansız gibi sandalyelerine yayılmışlardı.

“İyi misiniz? Nasıl hissediyorsunuz?”

“Ben… Bu yıkıcı habere dair hiçbir şey duymamıştım…”

“Sen, sen tam bir felaketsin Rimuru! Bu konu hakkında bana hiçbir şey söylenmedi. V-Veldora senin arkadaşın mıydı? Bundan, bundan hiç bahsetmiş miydin ki?”

Tabiri caizse, epey bir olumsuz geri bildirimde bulundular. Yani, benden ne yapmamı bekliyorsunuz ki? Kalkıp da “Şey, onu Mideme yutmuştum,” diyemezdim ya; desem bile bana asla inanmazlardı.

“A, bahsetmemiş miydim? Bahsettim sanıyordum, belki de…? Neyse, geçmişe takılıp kalmanın bir anlamı yok. Hadi ama! Yürütmemiz gereken bir zirve var!”

Yüzüme olabildiğince tasasız bir gülümseme kondurmaya çalıştım. İşe yaramadı.

“““Geçiştirmeye çalışma!!””” diye hep bir ağızdan haykırdılar.

“Ha, ha-ha-ha, evet…”

Bir yandan gülümseyip lafı çevirerek onları yatıştırmak için elimden geleni yaptım. Yine de bana neden bu kadar ters davranıyorlardı ki? Artık bir İblis Kralı olmuştum ama bana hâlâ tamamen aynı şekilde davranıyorlardı. Gerçi buna memnundum; işlerin mesafeli ve tuhaf bir hâl almasını istemezdim. Ama birazcık daha saygı fena olmazdı hani?

“Sen beni dinliyor musun hiç?” diye itiraz etti Elen. “En azından biraz daha mahcup görünmeye çalışabilirdin!”

“Aynen, kız haklı dostum!”

“Bu kadarı benim ihtiyar kalbe fazla geldi,” diye ekledi Gido.

Saygı görmek şu an için uzak bir hayal gibiydi. Tabii hepsi tam da kendilerine has tarzda davranıyordu.

Fuze da hiç değişmemişti. “Ah, ben sadece… Bunu üstlerime nasıl rapor edeceğim…? Bir dakika! Ben bir lonca ustasıyım, değil mi?!” Durumu çoktan kabullenmişti; yine eskisi gibi pişkin ve cüretkârdı. Az önce Veldora yüzünden aklını kaçıracak gibi olan adamın bu olduğuna inanamıyordum. Öncesinde ona tuvalete gitmesini tavsiye etmemiş olsaydım kesin altına kaçırırdı.

Kendisini bu başarısından ötürü tebrik ettim. Bana ters ters dik dik baktı.

“Sanki bütün bunlarda senin hiç suçun yokmuş gibi… Bunu üstlerime en ince ayrıntısına kadar rapor edeceğim, sonra da bana yaşattığın bu zihinsel yıpranmanın faturasını sana keseceğim!”

Ben de tam vaktinde verdiğim tavsiye için bana teşekkür etmesini bekliyordum. Şimdiyse her zamankinden daha da öfkeliydi. Neyse, her neyse. En azından yaptığım takılmalar Fuze’un yeniden sesini bulmasına yardımcı olmuştu.

Böylece herkes Veldora’yı öyle ya da böyle kabullenmişti. Zirveyi nihayet yeniden başlatabilmemiz bir saat daha sürdü.

Artık işe gerçekten koyuluyorduk.

Clayman ile aramızdaki ihtilaf şimdilik bir iç mesele olarak kalmıştı; o biraz bekleyebilirdi. Souei bana kısa bir rapor vermişti ancak anlaşılan Clayman’in ana operasyon üssünü henüz tespit edememişlerdi. Bir orduyu harekete geçirmiş olması endişe vericiydi fakat Souei gözetlemeyi sürdürüyordu.

Bu konuda hemen yeni bir gelişme yaşanmayacağından, öncelikle şu zirveyi tamamlamaya karar verdim.

Her ne kadar canımı sıksa da işe kısa bir özet geçerek başlamayı seçtim. Hepimiz çok şey yaşamıştık ama her şeyi tek seferde ve tüm ayrıntılarıyla herkese açıklamak ileride bize zaman kazandıracaktı. Herkesin aynı noktada olmasını istiyordum.

Bu yüzden söze Veldora ile nasıl tanıştığımı anlatarak başladım ve araya başka bir dünyadan geldiğim gerçeğini de sıkıştırdım. Kökenimi gizlemek bu noktadan sonra anlamsız görünüyordu. Tempest’taki halkımın tamamı bunu zaten biliyordu; Gazel ya da Erald’dan saklamam için de hiçbir çıkarım yoktu. Bir İblis Kralı’nın aynı zamanda eski bir ötedünyalı olması, onların eline bana karşı kullanabilecekleri yeni bir koz verecek değildi ya. Sonuçta Leon da onlardan biriydi.

Ork Kralı savaşına ve bunun burada şehri kurmamıza nasıl önayak olduğuna dair kısa bir özet geçtim. İnsanların farklı tepkiler vermesine yol açsa bile bilgi paylaşımı mühimdi.

Ardından konuyu Englesia’daki kendi isteğimle çıktığım yolculuklara getirdim. Oradaki yaşantımı ve Yuuki’den aldığım ricayı epey yüzeysel geçtim ama Hinata ile yaptığım dövüşün ayrıntılarına girdim. Cidden, fena halde dişliydi. Karşısındaki benden başka biri olsaydı muhtemelen öldürülürdü; buna Benimaru veya Souei bile dâhildi. Yetenekleri Hakurou ile başa baş ya da onun da ötesindeydi; üstelik daha önce benzerini hiç görmediğim büyüler yapabiliyordu. Özellikle şu Kutsal Alan büyüsü feci derecede belalıydı. Herkesin bu konudaki anımı ve tespitlerimi bizzat deneyimlemesi için Düşünce İletişimi’ni kullandım. Tek bir hedefe yöneltebileceği, bunun cebinde hazır bekleyen daha küçük ölçekli bir versiyonuna da sahip olabilirdi. Odadaki hiç kimsenin buna karşı pek bir şey yapabileceğini sanmıyordum ama yine de hiçbir şey bilmemekten iyiydi. Hinata’nın oluşturduğu tehdit hakkında ne kadar çok şey bilirlerse o kadar iyiydi. En azından kaçmayı başarabilirlerdi.

“Hinata Sakaguchi mi?”

İlk tepki veren Fuze oldu.

“İlk bakışta acımasız görünebilir. Çoğu kişide gözü dönmüş bir katil izlenimi uyandırdığını tahmin edebiliyorum. Fakat elimizdeki bilgilere bakılırsa aslında tüm bunlardan biraz daha farklı biri. Bir kere, kendisine bel bağlayan herkese yardım elini uzatmaya daima hazırdır ve onun yardımını kabul etmek isteyen herkes bunu muhakkak alır; gelgelelim tavsiyelerine kulak asmazsanız sizinle bir daha asla işi olmaz. Lakin güdüleri ne olursa olsun, onun mantıklı bir lider olduğuna eminim.”

Onun hakkında epey bilgi sahibi gibi görünüyordu; üstelik onu savunmaya da dünden razıydı. Zaten ben de onunla dövüşmek istemiyordum… Sadece beni zerre kadar dinlemek istememişti, anlıyor musunuz? Eğer kendi geçmişini ve durumunu görmezden gelen insanlara yardım etmeyi reddediyorsa, bu durum onunla olan etkileşimimi gayet iyi açıklıyordu. Ondan iyilik isteyen yığınla insan olmalıydı ve bir süre sonra onları neden görmezden gelmek istediğini anlayabiliyordum. Bunu tarif etmenin en doğru yolu pragmatik olmasıydı. Yuuki de onu bir realist olarak tanımlamıştı. Fuze’un istihbaratının doğru olduğuna şüphem yoktu. Cidden de her şeyden haberdar görünüyordu, değil mi?

Gazel buna başıyla onay verdi. “Mm. Blumund’un lonca ustasının dedikleri gibi her çorbada bir kaşığı var besbelli. Bilgilerinin doğruluğu ancak benim kendi gizli ajanlarımınkiyle boy ölçüşebilir. Duyduklarının bizim istihbaratımızla birebir örtüştüğüne memnuniyetle tanıklık ederim.”

Bu onayı almak güzeldi. Gelgelelim:

“Öyle olabilir ama beni hiç dinlemedi.”

Gerçekten de dinlememişti. En başından beri doğrudan onun hedefiydim. Önceden birileri onun kulağına benimle ilgili yalanlar fısıldamış olsa bile, sanki bana karşı kulaklarını tamamen tıkamıştı.

“Şey,” dedi Erald, “bunun sebebi Luminizm’in temel ilkelerinden birinin canavarlarla asla pazarlık yapılmaması gerektiği kuralı olmasıdır.” Bunu ondan duymak beni şaşırttı. Görünen o ki Hinata, Thalion’da bile tanınacak kadar ünlü biriydi. Asla aklıma gelmeyecek yerlerde bile nam salmıştı… Yine de herhangi bir ülkenin istihbarat teşkilatının, Batı Kutsal Kilisesi’nin en güçlü şövalyesini yakın takibe alması doğaldı. Acaba güzel olduğu için mi bu kadar ünlüydü? Bir an düşündüm ama bunu kendime saklamanın en iyisi olacağına karar verdim.

Onların yönlendirmeleri doğrultusunda zihnimde Hinata’nın bir tablosunu oluşturmaya başladım. Acımasız sözleri ve taş kalpli hareketleriyle nam salmıştı fakat anlaşılan dininin tek bir kuralını bile asla çiğnememişti. Her bakımdan örnek bir asker, kanun ve nizamın lekesiz bir koruyucusuydu. Öyleyse dünya çapında yürütülen çağırma ayinlerine neden bir son vermemişti? Bazı diyarların rağbet ettiği peş peşe yapılan bu çağırmalar, çocukların getirilmesi ihtimalini fazlasıyla artırıyordu. Gerçek anlamda, ulusal çapta bir kötülüktü bu.

“Öte yandan,” diye karşı çıktı Fuze, “Hinata’nın tüm bu çağırma olaylarından haberdar olduğundan ve bunu bile isteye görmezden geldiğinden gerçekten emin miyiz?”

Haklı bir noktaydı ama…

“Başka bir dünyadan gelen birini var edecek güçte bir çağırma büyüsü, herkesin içinde görebileceğiniz türden bir büyü değil; yasaklanmış, gizli bir Sanattır. Batı Ülkeleri Konseyi bunu suç saymıştır ve kendi rızasıyla bunu yaptığını kabul edecek pek bir ülke bulamayacağınıza eminim. Sadece ‘Hayır, biz öyle bir şey yapmıyoruz’ derler ve konunun daha fazla üzerine gidilmesini imkânsız hale getirirler. Batı Kutsal Kilisesi kendi bölgesinde büyük bir nüfuza sahiptir, evet; ancak mesele hükümetlerin iç işlerine serbestçe karışma noktasına geliyorsa, hayır, o kadar da derine inemez.”

Falmuth gibi bir krallık ötedünyalıları askerî birer silah olarak kullansa bile, durumu kapılarının önünde başka dünyadan gelen birini bulup ona sığınak sağladıkları şeklinde açıklayıp geçiştirirdi herhalde. Somut kanıtlar olmadan Kilise dahi soruşturma açamazdı. Yani Hinata’yı doğrudan görevi ihmal etmekle suçlamak pek mümkün değildi.

Ve bu da aklıma Yuuki’nin bahsettiği başka bir şeyi getirdi:

“Bir şey ona en etkili yol gibi görünüyorsa onu yapar, öyle diyebiliriz sanırım ama… ama bana hiç mantıklı gelmiyor, hayır.”

Belki de Hinata gerçekten de kendi yöntemleriyle buna engel olmaya çalışıyordu. Eğer öyleyse, burada kendi kendime dertlenip durmanın bir anlamı yoktu.

“İşin özü,” diyerek düşüncelerimi toparladım, “Hinata ciddi bir tehdit. En azından onunla konuşabilseydim, ölümüne düello etmek zorunda kalmayacağımız bir orta yol bulabilirdik…”

Fakat Kilise beni tüm kutsallığın düşmanı ilan ederse bir düello kaçınılmaz olurdu. Mümkünse bundan kaçınmak istiyordum ama olacak olanın önüne geçilmezdi.

“Heh-heh-heh-heh-heh. O halde gidip icabına ben bakabilir miyim acaba? Geleceğe dair kaygılarınızı dindirmenin, sorunu en başından kökten kazımaktan daha iyi bir yolu yoktur, değil mi?”

Vay canına, Diablo. Bu ne özgüven böyle? Ekibin yeni üyesi olmak onu işe fazlasıyla aç hale getirmiş olmalıydı. Ağzını açmadan önce biraz daha düşünmesini gerçekten çok isterdim.

“Hop, yavaş gel bakalım! Benim bile Hinata’ya kaybettiğimin— Şey, yani onunla yenişemeyip berabere kaldığımın farkındasın, değil mi? Sırf sen sahaya indin diye bu iş öyle çocuk oyuncağına dönmeyecek!”

“Haklı, Diablo,” diye ekledi Shion. “Senin gibi biri onun karşısına çıkmaya hevesliyse, o zaman önce gidip işini ben bitiririm. Emrinizi bekliyorum, Efendim Rimuru!”

Gördünüz mü işte? Önce Diablo ileri geri konuşmaya başlıyor, ardından Shion kavgaya dâhil olup yine tamamen savaş delisi kesiliyor.

“Sakin olunuz, Leydi Shion. Efendim Rimuru’ya hizmet etmenin inceliklerini bana öğrettiğiniz için size bir borcum var, bu yüzden sizi kesinlikle azarlamak istemem… fakat ne yazık ki Hinata’yı yenebileceğinize inanamıyorum.”

“Öyle mi dersin? Yani benden daha güçlü olduğunu mu ima ediyorsun? Pekala, öyle olsun. Hadi dışarı çıkalım da bu işi bir güzel—…”

“Hiçbir şeyi hallettiğiniz falan yok!” Dikkatlerini dağıtmak için bağırdım.

Diablo son derece sakin ve soğukkanlı davranıyor olabilirdi ama anlaşılan insanları kavgaya kışkırtmaktan da keyif alıyordu. Bana karşı gayet kibardı fakat bu nezaketi diğer üstlerini kapsıyor gibi görünmüyordu. Yeni gelen birine göre epey cüretkârdı. Üstelik potansiyel rakiplerini kışkırtma tarzı, fevrilikte sınır tanımayan Shion söz konusu olduğunda resmen tehlike saçıyordu.

“Gwah-ha-ha-ha-ha! Demek nihayet harekete geçme sıram geldi, öyle mi? Pekala! Müsaade edin de şöyle bir dışarı çıkıp—”

“Hiçbir yere gitmiyorsun, Veldora! Bizi hedefe koyarsa icabına o zaman bakarız ama şu anda gidip ona saldırmamıza hiç gerek yok. Tekrar ediyorum, Batı Kutsal Kilisesi’ni karşıma almak istemiyorum!”

Veldora’nın yanımda oturduğunu tamamen unutmuştum. Ben onu durduramadan kapıdan fırlayıp gitmeye dünden razıydı.

Yahu, amma da sorunlu çocukla uğraşıyordum… Hızla gelişiyorlardı gerçi ama yine de eğitim onlar için kesinlikle şarttı. Düşününce, Benimaru ve Souei artık kavga çıkarmak için can atmıyordu; Geld ise güvenebileceğim kadar sağduyuluydu. Gabil sık sık gaza geliyordu ama yine de haddini bildiğinden bana pek baş ağrısı yaratmıyordu. Üstelik Ranga’nın adeta gölgemde yaşayıp kulaklarını dikmiş emrimi beklemesi, diğerlerinin yanında neredeyse sevimli bile kalıyordu.

Asıl büyük sorun Shion, Diablo ve Veldora üçlüsündeydi. Bu üçünün bir araya geldiği herhangi bir karışım düpedüz tehlikeydi. İçimdeki endişelerin tırmandığını hissedebiliyordum. Onlarla ilgilenirken daha dikkatli olsam iyi olacaktı.

“Her halükarda, Hinata ve Kilise hakkındaki bu tartışma yeter. Olayların gidişatına göre onlarla savaşabiliriz fakat şimdilik temkinli davranıp neler olacağını izleme niyetindeyim!”

Böylece bu mesele karara bağlanmıştı. Ancak unutamadığım bir şey vardı: Perde arkasında dolaplar çeviren birinin varlığı. Hinata benim hakkımda bilgi sahibiydi; söylediğine göre bir “muhbiri” vardı ama piyasada Shizu’yu benim öldürdüğümü bilen pek fazla insan yoktu. Köstebeği tespit etmek zor olacaktı fakat tanıdığım biri olması gerekiyordu. Kabal-Elen-Gido üçlüsü; Fuze ve birkaç Blumundlu; bir de Yuuki. Bunların haricinde durumu bilenlerin hepsi bu ormanda yaşıyordu.

Fakat bu demek oluyordu ki…

Raphael benim için şüphelilerin bir listesini çıkarmakla meşguldü. Mantığını takdir ediyordum ama hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığımız biri veya bir şey de olabilirdi. Yanlış bir izlenimle hareket etmek istemiyordum; somut kanıt olmadan kimseden şüphelenmeye de niyetim yoktu. En iyisi bunu aklımın bir köşesine yazıp gözlerimi dört açmaktı.

Zaten Hinata ile beni birbirimize düşürmenin ardındaki amaç neydi ki?

Birileri onun icabına bakmamı mı umuyordu?

Şehre dönmeme engel mi olmak istemişlerdi?

Yoksa Hinata’yı açık hedefe mi çekmeye çalışıyorlardı?

Veyahut bunların hepsi birden.

Ciddi misin, Raphael? Açgözlülüğün bu kadarı da fazlaydı yani. Ortada çok fazla bilinmeyen vardı ve parmakta oynatılıyormuşum hissinden bir türlü kurtulamıyordum. Şimdilik sadece sabredelim bakalım. Bu sonraya kalabilirdi.

Konuya geri dönerek, toplanan gruba Hinata’dan kurtulduktan hemen sonra kasabamızın nasıl saldırıya uğradığını anlattım—bir grup Falmuthlu ötedünyalı tarafından tezgâhlanan vahşi, kanlı bir çatışmaydı. Kurbanlar için bir şeyler yapmak istemiş, bu yüzden bir İblis Kralı’na dönüşmeyi seçmiştim… ancak ben devam edemeden önce Elen itirafı bizzat kendisi yaptı.

“Babam da zaten biliyor, değil mi? Yani, buraya gelme sebebin tamamen bu, öyle değil mi?”

Vay canına. Erald’a alttan alta o bakışı vardı ya… Tehlikeli derecede sevimliydi. Zavallı adam, kızın bu numarası karşısında resmen avucunun içinde mum gibi eriyordu.

“Elen…” Kabullenmiş bir tavırla iç çekti. “Benim bilip bilmemem önemli değil. Diğer ülkelerin de bunu bilmesine hiç lüzum yok…”

Ne hissettiğini tahmin edebiliyordum. Kabahat sahiden de Elen’deydi. Yaptığı şey ortalığı karıştırmanın da ötesine geçmişti; bu dünyadaki dengeleri tamamen hiçe sayıyordu. Fakat Erald bunun olacağını zaten tahmin etmişti. Daha önceki gizli konuşmamızda, “Eminim ki kızım Elen, İblis Kralı olma fikrini sana kendisinin verdiğini açık edecektir,” demişti. “Onu durdurmanın tek yolu onu zorla eve geri sürüklemek olurdu, o zaman da benden nefret ederdi. Bu da berbat bir plan olurdu.”

Bunu söylerken uzman bir stratejist gibi görünmeye çalışmış olabilirdi gerçi bana daha ziyade bir ahmak gibi gelmişti. Doğrusu, ayırt etmesi zordu. Ama Erald’ın tahmini doğru çıktığına göre belki de ilkiydi.

Tüm bunlar karşısında biraz ikilemde kalarak bakışlarımı Gazel’e çevirdim. Onun da başıyla onayladığını görünce, müzakereyi planladığımız şekilde sürdürmeye karar verdim.

“Pekala. Onun sayesinde toplanan Falmuth kuvvetlerini kurban olarak kullandım; derken olaylar gelişti ve başarıyla bir İblis Kralı’na dönüştüm.”

Anlatacaklarımın özeti kabaca böyleydi. Şimdi asıl meseleye gelelim.

“Yani… Şöyle ki. Az önce konuştuklarımızın hepsi gerçeğin ta kendisi, fakat halka ve dış dünyaya duyuracağımız hikâyede ufak tefek ayarlamalar yapacağız.”

Salondaki Tempest ahalisi bu sözler karşısında epey şaşırmış görünüyordu. Ne de olsa canavarlar için kaba kuvvet her şey demekti. Diğer uluslara anlatacağımız hikâyenin detaylarını allayıp pullamak onlara anlamsız gelmiş olmalıydı. Ama gelgör ki siyaset dediğin şey, aslında yalanlar ve aldatmacalardan ibarettir.

“Bunun sebebi nedir?” diye sordu Benimaru herkes adına. “Ve hikâyeyi ne şekilde değiştirmeyi düşünüyorsunuz?”

Bu soruya hazırlıklıydım. Bunun üzerinde de önceden çalışmıştık.

Planımız şuydu: Kendimi bir İblis Kralı ilan edecektim ama aslında uyanış geçirdiğimi gizli tutacaktık.

Bu plan, diğer ulusların burada gerçekte ne olup bittiğine dair hiçbir fikri olmadığı varsayımına dayanıyordu. Zaten gerçeği araştırıp öğrenmelerinin de imkânı yoktu. Potansiyel tüm görgü tanıkları ölmüştü ve bu odadakiler haricinde gerçeği bilen sadece üç insan vardı. Falmuth kralının açgözlü bir tiran olduğunu herkes bildiğinden, eylemlerimizi haklı bir meşru müdafaa olarak sunmak oldukça kolay olacaktı.

Bizim mantığımıza göre, Falmuth’un tek bir iblis kralı tarafından yok edilmesindense, kıran kırana geçen topyekûn bir savaşın ardından mağlup olması kulağa çok daha inandırıcı gelecekti. Ayrıca, üst üste yığılan onca cesedin farkında olmadan korkunç ve dehşet verici bir mührü açtığını söyleyecektik. Evet; can verirken döktükleri kanlar yeraltına sızmış, derinlerde yatan ejderhanın gözlerini açmasına—başka bir deyişle Veldora’nın dirilmesine sebep olmuştu.

Şansımıza, Şampiyon Yohm ile birlikte ben (tanınan bir iblis kralı olmayı hedefleyen gözü pek Jura Tempest Federasyonu lideri), nice fedakârlıklar pahasına el ele verip ejderhayı kendi tarafımıza çekmeyi başarmıştık. Canavarın öfkesini dindirmiş ve Veldora’yı koruyucumuz olarak kabul edip ona saygı göstermek üzere anlaşmıştık. Meseleyi bu kalıba oturtmak hem İblis Kralı unvanı üzerindeki hak iddiamı meşrulaştıracak hem tüm suçu tereyağından kıl çeker gibi Falmuth’a yıkacak hem de bizi iyi taraf konumuna getirecekti.

“Bir düşünün,” diye araya girdi Gazel. “İnsanlar anlayamadıkları şeylerden korkarlar; onu asla kendi rızalarıyla kabullenmezler. Yirmi bin kişilik bir orduyu tek başına yerle bir etmiş bir canavarın barış ve dostluk vaatlerine inanacak tek bir kişi bile bulamazsınız.”

Fuze ile Yohm her ne kadar hoşnutsuz sesler çıkarsalar da durumu anlamış gibiydiler. Üstelik bu adamlar en güvendiğim sırdaşlarımdan ikisiydi. Ya beni hiç tanımayan biri? Tam olarak Gazel’in dediği gibi tepki verirlerdi. Ertesi gün kendimi tüm Batı Ülkeleri ile savaşta bulabilirdim.

“Fakat,” diye devam etti, “ortadan kaybolan o yirmi bin askerin arkasında Fırtına Ejderhası’nın olduğunu öne sürersek, kitlelerin bunu idrak etmesi çok daha kolay olacaktır. Ne de olsa Fırtına Ejderhası zaten yaşayan bir felaket, her türlü yıkımın baş mimarıdır.”

Bu açıklama salondakileri ikna etmişe benziyordu. Yalnızca Veldora oturduğu yerde kıkırdayıp duruyordu: “Heh heh heh, demek bana baş mimar diyorsun ha? Gerçekten de pek akıllı bir adamsın,” diyerek olayın özünü tamamen kaçırmıştı. Eh, o hâlinden memnunsa benim için de hava hoştu.

“Ben de bu hareket planını destekliyorum,” dedi Erald. “Kızımın Efendi Rimuru’nun bir iblis kralına dönüşmesine yardım ettiğinin duyulması, korku ve nefretten başka bir şey doğurmaz. Fakat bir iblis kralı olduğu için Fırtına Ejderhası ile başarılı bir müzakere yürütebildiğinin söylenmesi çok daha yerinde olur. Gözlemleyeceğiniz üzere, bu sayede çok daha fazla takdir toplayacaktır.”

Gülümsedi; gözleri salonda en ufak bir itiraz kırıntısı ararcasına etrafta gezindi. Yemin ederim, bu adam Elen için dünyayı yakacak tiplerdendi.

“Aman baba ya… Tam da senin gibi kurnaz bir asilzadeden beklenecek sinsi bir tezgâh…”

Elen onu övüyor muydu yoksa dalga mı geçiyordu, doğrusu kestiremedim. Salondakilerin sakinleşmesini beklerken Erald adına birazcık üzüldüm.

“Üstelik bu işin bana sağlayacağı tek avantaj bu da değil,” dedim. “İnsan ırkının bizden gereksiz yere korkmamasını sağlamak elbette önemli; fakat bu sayede gözünü üzerime diken diğer iblis krallarını da asıl tehdidin yalnızca Veldora olduğuna inandırıp kandırabiliriz, değil mi?”

Böylece bana da hareket edebileceğim rahat bir nefes alanı kalacaktı.

Falmuth’u darmadağın ettikten sonra, İblis Kralı Clayman en azından bana karşı tetikte olmalıydı. Eğer asıl ağır topun Veldora olduğu dedikodusunu yayarsak, onun gözünde çok daha önemsiz bir tehdit hâline geleceğimi düşünüyordum. Müttefik bir ülkenin kralı olan Gazel, Dwargon’un bu işten kârlı ve saygın çıkmasını istiyordu. Bense Batı Ülkeleri’nin hakkımda iyi düşünmesini sağlarken, bana düşman olanların yeteneklerimi hafife alıp gardlarını biraz olsun düşürmelerini amaçlıyordum. Şimdilik korkulmaya değer biri olmaktansa, kolay lokma sanılmak işime çok daha fazla yarıyordu.

“Ayrıca, Veldora ile müzakere yetkisine sahip olduğumuz duyulursa, bu durum birçok ülkenin bize bulaşmasını engellemez mi sizce de? Batı Kutsal Kilisesi ne derse desin, emirlerini uygulayacak birilerini bulmakta zorlanma ihtimalleri epey yüksek bence.”

Belki de en büyük kazancımız bu olacaktı. Zaten Gazel’in önerisinden önce bile Veldora’nın varlığını er ya da geç açıklamak zorundaydık; madem açıklayacaktık, en çok işimize yarayacağı anda yapmak en mantıklısıydı. Yakında Clayman ile kozlarımızı paylaşmayı planlıyorduk; dolayısıyla şu anda Kilise’yi kasten karşımıza almak tam anlamıyla ahmaklık olurdu. İki cephede birden savaşmak güçlerimizi fazlasıyla bölerdi; bundan elimizden geldiğince kaçınmalıydık.

İşin püf noktası, düşmanlarımızın benim hakkımda mümkün olduğunca endişelenmemesini sağlarken, Tempest söz konusu olduğunda ise olabildiğince gözlerini korkutmaktı. Şunu söylemeliyim ki Raphael, Gazel’in zaten muazzam olan planına harika dokunuşlar yapmıştı. Onun, benim ve Erald’ın niyetlerini sezerek hepsini ustalıkla bir araya getirmiş ve bu plandan azami faydayı sağlayacak şekilde harmanlamıştı. Gerçekten muazzam bir işti. O nihai yetenek evriminden bu yana zihni her zamankinden çok daha keskin çalışıyordu.

“Anlıyorum,” dedi Veldora, memnuniyetle başını sallayarak. “Demek artık bana bakmak ve hizmet etmek için geçerli bir sebebin var, öyle mi?”

Harika, tam oldu. Hikâyenin sadece işine gelen kısımlarını dinlemişti, değil mi? Aslında pek öyle demek istememiştim ama… neyse artık.

Onun dışında, yönetim kadromun geri kalanı bu fikri gayet benimsemiş görünüyordu. “Bunun getireceği faydaları anlıyorum,” dedi Rigurd, biraz rahatlamış bir ifadeyle hevesle başını sallayarak. “Bu durumda, müzakereleri daha önce yürüttüğümüz şekilde sürdürmeye devam edebiliriz.”

Diğer uluslarla gelecekteki ticaretin nasıl etkileneceği konusu onu endişelendiriyor olmalıydı. Tempest’in ekonomik kalkınması konusunda oldukça keskin bir bakış açısı geliştiriyordu ve bu durum takdirimi kazandı.

“Muazzam bir hamle, Efendi Rimuru! Gerçekten dahiyane bir plan!”

En azından işin özünü kavramış olmasından rahatlayarak, “Hayır, Shion,” diyerek uyardım onu. “Bunu akıl eden Kral Gazel’di. Ben sadece bizim fikirlerimizin de dâhil edilmesini sağladım.”

Sufia sivri dişlerini sergileyen bir sırıtışla, “Teşekkürlerimi sunarım, Kral Gazel,” dedi. “Artık harekete geçtiğimizde, Efendi Rimuru’nun güçlerinden büyük işler bekleyebiliriz!”

Phobio ve Alvis de bu fikir için en az onun kadar hevesli görünüyordu. Üç Canavar Soylusu bizim tarafımızdaydı.

Bu sırada Benimaru’nun aklı ise çoktan başka bir yere kaymıştı. “Heh-heh-heh… Pekâlâ. Demek artık tamamen Clayman’e odaklanabiliriz? Eğer bunu kazanamazsak, en başından beri yeteneksiz olduğumuz kanıtlanmış olur.”

Bunu duymak güzeldi. Savaş meydanında ona ihtiyacım olacaktı. Souei, Geld ve Benimaru benzer bir kararlılıktaydı; hemen şu an harekete geçmeye hazırdılar.

Artık üzerime dikilmiş, tutku dolu onlarca göz vardı. Onlara başımla onay verdim. Birazcık daha beklemeniz gerekiyor çocuklar. Bu zirve biter bitmez dilediğiniz gibi ortalığı birbirine katabilirsiniz.

Elimizde artık bir arka plan hikâyesi vardı—ve başlayacak bir noktamız olduğuna göre, bundan sonra ne yapacağımıza karar vermemiz gerekiyordu.

Salondakilere Falmuth kralı ile bir Kilise başpiskoposunu elimizde tuttuğumuzu anlattım. Onların yerine Yohm’u ülkenin yeni kralı olarak destekleyecek ve halk için yeni bir ulus inşa etme planını başlatacaktık.

Şimdi Fuze yine inleyip duruyordu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra sanırım her şeyi kafasında nihayet toparlamıştı.

Gazel de benzer şekilde gözleri kapalı, sessizce duruyordu. Yanındakiler birbirleriyle fikir alışverişinde bulunuyorlardı ancak net bir fikir birliği olmaksızın görüşler ikiye bölünmüş gibiydi. Erald bile tek kelime etmiyor, hiç şüphesiz Büyü Hanedanlığı’nın buna nasıl tepki vermesi gerektiğini soğukkanlılıkla tartıyordu.

Planımı anlatmaya devam ederken hepsini yakından gözlemliyordum.

Öncelikle mevcut kralı serbest bırakacak, ardından ülkemizi işgal ettiği için onu tazminat ödemeye zorlayacaktık. Elbette bu bir bahaneydi; asıl amaç Falmuth’un kendisini bir iç savaşa sürüklemekti. Eğer kral soylularını yeniden toplamayı başarıp bir direnişe kalkışırsa, hayatı fiilen sona ermiş demekti. Ne de olsa burada bir kralla muhataptım. Onu iki kez öylece serbest bırakacak hâlim yoktu.

Şayet kral bu noktada taleplerimizi uysalca kabul ederse, Yohm’un kral olma meselesini bir süreliğine ertelerdik. Ne var ki Raphael’in tahminine göre bunun gerçekleşme ihtimali neredeyse sıfırdı. Bir anda sözünün eri bir krala dönüşse bile, yükümlülüklerini yerine getirmesi akıl almaz derecede zor olacaktı. Ülkesi az önce çalışma çağındaki yirmi bin kadın ve erkeğini kaybetmişti ve gücünü yeniden inşa etmek için paraya ihtiyacı vardı. Bu parayı ülkenin soylu ailelerinden talep etmek zorunda kalacaktı ama onlar iş birliği yapamayacak kadar açgözlüydü.

Hayır, kral tazminatı tamamen görmezden gelmek için öyle ya da böyle bir bahane bulacaktı. Bunun üzerine Yohm direniş bayrağını kaldıracak ve hükümete olan güveni yeniden tesis etmek için bir darbe düzenleyecekti. Kaybedilen bir savaşın sorumluluğunu üstlenmek, hayatta kalanların göreviydi. Peki ya kral bunu yapmazsa ne olurdu? Ya hükümetine para koparmak için soyluları fiilen haraca bağlama emri verirse? Sahip olduğu tüm otoriteyi yitirirdi.

Bütün bu tazminat meselesi, kralla soyluların arasını açacak bir kamaydı. Kral soylular üzerindeki tüm nüfuzunu kaybettiğinde, hükümet içindeki hizipler şüphesiz birbirine düşecekti. Söylenenlere göre kralın oğulları henüz reşit değildi; soyluların elinde birer kuklaya dönüşeceklerini tahmin etmek zor değildi. Bu da kaçınılmaz olarak taht kavgalarına yol açacaktı.

Her iki durumda da işler fiziksel çatışmaya vardığında Yohm öne çıkacak ve tükenmiş halk onu kurtarıcı şampiyonları olarak bağrına basacaktı. Olaylar ne şekilde gelişirse gelişsin, her halükarda mevcut Falmuth Krallığı’nın çöküşü yakındı. Tempest elbette bir süredir arası iyi olan bir şampiyonu, yani Yohm’u desteklediğini ilan edecekti. Yohm yeni bir krallığın kurulduğunu ilan ettiği anda, onu resmen tanıyan ve onaylanmış diplomatik ilişkiler başlatan ilk taraf biz olacaktık.

Mevcut iktidarın kaynağı olan soylular hiç şüphesiz karşılık vermek için bir ittifak kuracaklardı ama biz bunu çoktan hesaba katmıştık. Erken aşamada iş birliği teklif edenler hariç, hepsini basitçe sürgüne gönderecektik. İşlerimize burnunu sokmakta ısrar ederlerse de ne yazık ki ortadan kaybolmak zorunda kalacaklardı. Kimin dost kimin düşman olduğunu ayrıştırırken, böylesi bir ittifaka karşı caydırıcı bir güç görevi görecek ve doğrudan herhangi bir askerî harekâtı engelleyecektik.

Bu süreçte, halkın güvenini kazanacak ve Yohm’un itibarını artıracak yeni politikalar duyurmak için zaman kazanacaktık. Bu gerçekleştikten sonraki plan ise karşıt güçleri tamamen ezmekti.

Bir ulus bir gecede kurulamazdı. Baş döndürücü bir hızla bile olsa bu iş iki, belki de üç yıla yayılmak zorundaydı. Elbette mevcut kral özellikle basiretsiz kararlar alırsa, Yohm tahta bundan çok daha çabuk da geçebilirdi…

Ana hatlar bu şekildeydi. Bu da demek oluyordu ki, zaman çizelgesi pratikte nasıl işlerse işlesin, Yohm’un nihayetinde kral olması neredeyse kesindi.

“Şahsen,” diye açıkladım, “Falmuth halkına baskı yapmak gibi bir niyetim yok. Fakat kendi hükümdarlarının tüm dünyanın sahibi gibi ortalıkta cirit atmasına izin verdikleri için onları da tamamen masum görmüyorum. Bir süre sıkıntılı zamanlara katlanmak zorunda kalacaklar ve her şey bittiğinde yeniden inşa sürecine canla başla katkı sağlamalarını bekliyorum.”

Gazel söz almadan önce herkes bir anlığına sessizce düşündü. “Bu aklıma yattı. Planın kendisine hiçbir itirazım yok. Ancak Rimuru, Yohm’un kral olması meselesi tamamen ayrı bir konu.”

Ayağa kalktı ve tüm bakışlarının ağırlığını Yohm’un üzerine dikti. Uzaktan bile insanı ezip geçecek kadar güçlü ve dehşet vericiydi. Bunu bizzat deneyimlemiş biri olarak, adamın o anda ne hissettiğini çok iyi biliyordum.

“… Ghh?!”

Yohm bir homurtu koyuverip dişlerini sıktı fakat Gazel’in bakışlarına dosdoğru karşılık verdi.

“Hımm. En azından güçlü bir iradesi var. Peki ya karakteri nasıl? Halkının acısını hissetmeye, onların dertlerini sırtlanıp önlerinde durmaya hazır mı?”

Salona derin bir sessizlik çöktü.

“Heh. Ben nereden bileyim be? Burada çok istediğimden kral olacak değilim. Ama bana bunca güvendikten sonra bu rolü geri çevirirsem, ben ne biçim bir adam olurum ha?!”

“Hmm?”

“Demem o ki, daha denemeden yapamayacağıma kendimi inandırıp pes etmek istemiyorum. Ayrıca sevdiğim kadını etkilemek istediğim de doğru, bunu inkâr etmem; ama bir işe giriyorsam var gücümle girerim.”

Yohm’un sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. Saçma sapan bir sürü laf ediyordu ama kararlılığı tüm bunları garip bir şekilde inandırıcı kılıyordu.

“… Aptal,” diye fısıldadı Mjurran.

“Ama tam da Yohm’a yakışır şekilde, değil mi?” diye sırıttı canavar-insan Gruecith. “Bu konuda size söz veriyorum Cüce Kral. Bu herif aptalın tekidir ama sorumsuz bir aptal değildir. Bir işe el attı mı, sonuna kadar götürür. Ve ben, Gruecith, tüm bu süre boyunca onun yanında olacağıma söz veriyorum!”

Üçü birden Gazel’i süzerken, Mjurran da başıyla onayladı.

“… Demek öyle? Pekâlâ öyleyse. Bir şeye ihtiyacın olursa bana başvur.”

Gazel, sanki bir düğmeyi kapatmışçasına yaydığı tüm baskıyı anında kesti ve onlara babacan bir tavırla başını salladı. Sanırım hepsi onun bu son sınavını geçmişti; üstelik arkalarına Dwargon Silahlı Ulusu’nun desteğini almış olmaları muazzam bir kazançtı.

“Yine de kabul etmeliyim ki, oldukça ilginç bir adam bulmuşsun,” diye ekledi Kral yüzünde bir tebessümle.

“Bir kadını etkilemek için tahta mı talip oluyor yani?” diye kekeledi şaşkına dönen Erald.

“Aferin sana Gruecith. Burada ayağa kalkıp hepimizin gözü önünde Lord Carrion’ı yüzüstü bırakacağını hiç beklemezdim doğrusu!” diye takıldı Phobio.

Gerçekten tam bir sirk alanına dönmüştü ortalık.

Herkesin gülüşmesi sona erdiğinde Gazel tok bir sesle söze girdi: “Yohm, senin ülkenden beklediğimiz şey tarımsal üretim. Siyasi işlerinize burnumu sokmak istemem ama şunu iyi dinle: Falmuth’un, benim ülkemin mamul mallarını karaborsada satarak ayakta kalabildiğini biliyorum; fakat bunun sonsuza dek sürmeyeceğini kısa süre önce kanıtladık, öyle değil mi?”

Bu doğruydu. Falmuth’un ithal mallara koyduğu fahiş vergiler ve bunları fahiş fiyatlarla yeniden satması, ülkeyi dünyanın en meşhur tefeci düzenlerinden biri haline getirmişti. Cüce Krallığı’nın pek de haz ettiği müşterilerden sayılmazlardı. Şimdiyse Dwargon’u yepyeni ve uçsuz bucaksız bir pazara bağlayan yeni bir ticaret yolu varken, Falmuth elindeki bu avantajı yitiriyordu. Krallık ayakta kalmak istiyorsa yeni bir şeylere yönelmeliydi; diğer uluslarla kıyasıya rekabet edeceği bir alan yerine, henüz el değmemiş pazarlarda öncülük etmek bir arada yaşamayı çok daha kolay kılardı.

Cüce Krallığı’nın gıda konusunda kendi kendine yetme sıkıntısı çektiğini daha önce duymuştum, bu yüzden Gazel’in neyi ima ettiğini hemen anladım. Ben de tam ormanda kendiliğinden yetişenlere bu denli bağımlı kalmayacağımız, ülkemiz için tahıl ithal edebileceğimiz yeni bir tedarikçi arayışındaydım. Kısacası bu fikir fazlasıyla mantıklıydı.

“Buna ben de dahil olmak isterim. Bizim için de listenize yeni tahıl çeşitleri ekleyin!”

“Trene senin de atlayacağın kimin aklına gelirdi ha, dostum? Pekâlâ, bu işle ilgileneceğim. Falmuth tarafında tarım konusunda epey gelişmiş durumdayız. Halkın bunu kabul etmesi tahmin ettiğinizden çok daha kolay olacaktır.”

Böylece Gazel ile ortak amaçlarda buluşarak Yohm taç giydiğinde yürürlüğe girmek üzere bir ön tarım anlaşmasına vardık.

Bu noktada kısa bir mola vermeyi kararlaştırdık ve Shuna herkese çay ikram etti. Çaylarımızı bitirdikten sonra tazelenmiş bir enerjiyle zirveye geri döndüm. Yohm zirve tarafından resmen kabul gördüğüne göre, yeni bir Falmuth inşa etme görevimiz resmen başlamıştı. Bütün toplantının en çetrefilli kısmı buydu zaten; gerisi çok daha pürüzsüz ilerleyecekti.

Fuze söze girerek, “Blumund temsilcisi olarak bir teklifim var,” dedi. “Kral Gazel ve Efendi Rimuru’yu dinledikten sonra, bizim de bu plana sunabileceğimiz bir katkı olduğuna inanıyorum. Falmuth’ta, Blumund ile yakın bağları olan iki soylu bulunuyor: Marki Muller ve Kont Hellman. Bu meselede bizim safımıza geçmeleri için onlarla müzakere edebilirsek, davamıza büyük faydaları dokunacağını düşünüyorum, sizce de öyle değil mi? Yohm’un harekete geçme vakti geldiğinde sarsılmaz bir destek sunacaklarına eminim.”

Lonca şube lideri olsun ya da olmasın, Fuze gerçekten bu tarz bir yetkiye sahip miydi ki? Güvensizliğimi sezmiş olacak ki Fuze bana mahcup bir sırıtışla karşılık verdi.

“Belirttiğim üzere, burada Blumund’u temsil ediyorum ve beni Blumund hükümetinin bir parçası olarak görebilirsiniz. Bu teklifi bir lonca ustası sıfatıyla değil, bir devlet görevlisi olarak yapıyorum.”

Yaptığı açıklamaya göre Fuze, Blumund istihbarat departmanında bir makama sahipti; üstelik sıradan bir personel değil, tüm teşkilatın bir nevi gözetmen yardımcısı konumundaydı. Bu iyi güzeldi de, sunduğu teklif yine de epey büyük bir şey değil miydi? Buna gerçekten tek başına karar verebilir miydi?

Bunu ona sorduğumda beni daha da hayrete düşüren bir gerçeği açıkladı. Ben az önce Gazel ve Erald ile görüşürken, o çoktan buradaki gelişmeler hakkında Blumund Kralı’na haber uçurmuş ve kendisine tam temsil yetkisi veren resmi bir belge hazırlatmıştı bile. Böylesine küçük bir krallıktan beklemem gereken çeviklik tam da buydu sanırım; tabii Fuze’a ne kadar güvenildiğinin de açık bir kanıtıydı.

Kendi tabiriyle Fuze, “açığa çıktığı takdirde tüm krallığı batıracak türden birkaç istihbarata” sahipti. İçten içe, bir yolunu bulup bunu bana da anlattırmayı aklımdan geçirdim. Elimde değildi, merak etmiştim.

Demek ki Fuze, konumunu kullanarak daha bizim planlarımızı duymadan önce bile gerekli olabileceğini düşündüğü her türlü istihbaratı kendi tarafına yönlendiriyordu.

Onun anlattığına bakılırsa, Marki Muller ve Kont Hellman temelde bizzat Blumund Kralı’nın şahsi desteğine sahipti. Falmuth’un nüfuzlu bir soylusu olan marki, resmi olarak Blumund’a herhangi bir sempati gösteremezdi; ancak kapalı kapılar ardında kendisiyle Blumund Kralı yakın dosttu. Hatta Muller, Blumund kraliyet ailesiyle uzaktan akrabaydı ve uzun yıllardır aralarından su sızmıyordu. Kont Hellman ise markiye büyük bir minnet borcu taşıyordu; bu yüzden ona ihanet etmesi neredeyse imkânsızdı.

“Vay canına, tüm bu sırları bize açtığından emin misin?”

“Hahaha! Hiç sorun değil. Eminim Cüce Kralı ben buraya gelmeden önce bile tüm bunların farkındaydı. Dwargon’un gölge ajanları da en az bizim istihbarat grubumuz kadar işinin ehlidir.”

Komşu devletler oldukları için Fuze, cücelerin kendileri hakkında zaten birkaç şey bildiğini tahmin etmiş olmalıydı. Gazel başka bir cevap vermeden sadece omzunu hafifçe silkmekle yetindi. Arkasında hazır bekleyen güzel gece suikastçısı Henrietta da hafifçe gözlerini kırptı. Souei onu yetenekli bir ajan olarak övmüştü ve buna inanabiliyordum.

“Hoh hoh hoh! Ah, fazla alçakgönüllü davranıyorsunuz,” dedi kadın. “Blumund Krallığı’nın can damarı istihbarattır. Bilgiyi alınıp satılan bir meta olarak gören bir ulusun casusluk teşkilatının merkezinde yer alıyorsanız, şüphesiz benim ekibimden katbekat daha yetenekli olmalısınız, öyle değil mi?”

Sesi yeterince dostaneydi fakat yüz ifadesi söylediklerine aslında pek de inanmadığını belli ediyordu.

“Haha! Kendinize bu kadar haksızlık etmenize lüzum yok. Bizim savaş gücümüzün sizin gölge ajanlarınızın eline su dökemeyeceği kanaatindeyim! Lakin istihbarat toplama konusunda birtakım faydalı avantajlara sahip olduğumuza inanıyorum elbet.”

Anlaşılan Fuze da en az onun kadar dikbaşlıydı. Yine de Blumund’un ufak çapı, dünyadaki tüm uluslardan istihbarat toplamasına olanak tanıyordu, buna şüphe yoktu. Sınırlarını korumak için elindeki en güçlü silah da buydu. Yine de Fuze öyle diyorsa kesinlikle doğru olmalıydı. Falmuthlu bu iki soyluyu kesinlikle kendi safımıza çekmemiz gerekiyordu—hem de bir an önce.

“Tüm bunları duydun mu, Yohm?”

“Aynen. Bunu da listeye eklerim.”

Önceliğimiz Yohm’u onlara kabul ettirmek olacaktı. Gerçek bir şampiyona yaraşır şekilde karşılanacaktı ve bu dillere destan bir olay olacaktı. Fakat detayları başka bir zaman da konuşabilirdik. Yohm’un ekibi bu meseleyi daha sonra rahat bir vakitte halledebilirdi.

“Harika! Demek ki Şampiyon Yohm yakında kendi ülkesine bu şekilde kavuşacak.”

Herkes mırıltılarla onaylarken, Yohm utana sıkıla elini ensesine götürdü. Bunu görmezden gelip bu konunun tamamen ve kesin olarak karara bağlandığını ilan edeceğim. Sıradaki konu—

Tam bir sonraki maddeye geçmek üzereydim ki, konuşmalarımızı nihayet sindiren Erald aniden histerik bir kahkaha patlattı.

“Pfft! Ahahaha! Bu cidden çok eğlenceli! Koca koca ulusların liderleri ve temsilcileri, birbirlerinden bir an olsun şüphe etmeden akıllarındakini pervasızca döküyor… Aranızda sürekli tetikte beklediğim için kendimi neredeyse bir ahmak gibi hissediyorum!”

Gözlerindeki keskin ışıltıyı korusa da, tüm bu durumun absürtlüğü karşısında kıkırdamaktan kendini alamadı. Karşımızdaki kesinlikle çaresizce kızına düşkün bir baba değil, tam anlamıyla yüksek bir soylunun çehresiydi. Konumu gereği aklından geçenleri dobra dobra söylemesi neredeyse imkânsız olan Thalion Başdükü Erald.

Ansızın ayağa kalktı ve etrafındaki havayı baskısıyla adeta ezdi geçti. Atmosferdeki bu ani değişim, tüm gözlerin sessizce ona çevrilmesine neden oldu. Ağzından çıkacak bir sonraki sözü gergin bir bekleyişle izliyorduk.

Veldora’nın bir manga okurken çevirdiği sayfaların hışırtısı dışında toplantı salonu tam bir sessizliğe bürünmüştü… Oha! Ne yapıyorsun sen be adam?! Ben onu sana daha vermemiştim bile! Nereden aşırdın sen onu?! … Neyse, boş ver. Zaten buradaki kimseyi dinlemeye niyeti yoktu. Sesini çıkarmadığı sürece benim için bir mahzuru yok. Gerçi az önce gerginliğimi üzerimden atmama epey yardımcı oldu. Bakalım Erald’ın söyleyecekleri neymiş, bir görelim.

Başdük, dikkatleri tekrar üzerine çekmek için boğazını temizledi ve ardından ağırbaşlı bir tavırla dudaklarını araladı. İşte metanet buna derler.

“… Bir soru sormama müsaade edin. Şuradaki adam… Fuze. Sen sahiden de Rimuru denilen bu canavara tüm kalbinle güveniyor musun?”

“Bu… Nasıl yani efendim?”

“Demek istediğim, bir avuç canavar kalkıp kendi ülkesini kurmaya karar verse bile, onları resmen tanımak zorunda mıydınız? Üstelik resmi ticaret ilişkileri kurmanıza ne lüzum vardı ki? Bulunduğunuz coğrafi konum hesaba katıldığında, kesinlikle bu kadar aceleci davranmayabilirdiniz.”

“Biz…”

Bu, bir art niyet taşımaktan ziyade samimi bir merakla sorulmuş bir soru gibiydi. Bu yüzdendir ki Fuze nutku tutulmuş halde ne cevap vereceğini bilemedi.

“Şunu demek istiyorum: Sizin yerinizde ben olsaydım, evet, onlarla ticarete girişirdim; lakin Batı Kutsal Kilisesi’nin nasıl bir tepki vereceğini de kollardım. Kilise’ye gizli raporlar sunar, bir problem çıkması halinde de meseleyi onların ellerine bırakırdım. Böylelikle bütün kârı cebinize indirirken, ileride pürüzler baş gösterdiğinde tamamen bir tarafa mahkûm kalmazdınız. Küçük bir ulusun bu tarz meseleleri yürütme usulü bu değil midir?”

Dudaklarından dökülen sözler de, bakışları da her türlü kılıçtan daha keskindi. Üstelik sadece Erald değil; salondaki herkesin gözleri artık Fuze’un üzerindeydi.

Kendi kendine, “Off, yine niye kabak benim başıma patladı ki?” diye fısıldadı ve ardından: “Pekâlâ! Pekâlâ! Öyle olsun! Madem öyle, dürüst olmama izin verin!”

Kaderine boyun eğen Fuze saçını başını çekiştirip yüksek sesle konuşmaya başladı. O her zamanki pişkin ve cüretkâr kişiliği geri dönmüştü; karşısında Thalion Başdükü vardı ve tüm bu resmiyet dolu, ağdalı konuşmalardan artık gına gelmişti.

“Dük Erald, ben de tamamen sizinle aynı fikirdeydim. Aynı savı hem üstüme hem de soylu bir dostuma bizzat sundum. Fakat beni bir kenara ittiler…”

Fuze’un izah ettiğine göre, ne zaman bu konuyu üstüne açıp onu ikna etmeye kalksa, endişeleri anında sümen altı edilmişti. Gerekçeleri ise şuydu: “Peki ya Tempest bize savaş ilan etmeye karar verirse?” Bu durum, ben henüz Blumund’u ziyaret etmeden önce, ancak Charybdis ile olan savaş bittikten hemen sonra yaşanmıştı.

Onların gözünde biz, hem Charybdis’i hem de bir ork kralını ortadan kaldıracak kadar kudretli, üst düzey büyü doğumlularla dolu bir ulustuk. Fuze’a söylenen şey, onlarla savaşa girmenin anında yok olmakla sonuçlanacağıydı. Ruminizm, Blumund’da pek yaygın değildi; Batı Kutsal Kilisesi de öyle dişe dokunur bir arka çıkmayacaktı. Yapılacak en ufak bir akılsızca hamle, ülkenin haritadan silinmesine yol açabilirdi. Karşı koymanın beyhude olduğu kanaatine varmışlardı.

Peki ne yapmalıydı öyleyse?

“Onların güvenini kazanacak, karşılıklı bir dostluk inşa edecek ve birlikte yaşamanın bir yolunu bulacaktık. Elimizden geldiğince onlarla iş birliği yapmaktan çekinmeyecektik. Blumund hükümetinin en üst kademelerinin vardığı nihai sonuç buydu. Yani demek istediğim, sizin ulusunuz ve Cüce Krallığı önünüzde her türlü seçeneğin bulunduğu kudretli devletlersiniz… fakat bizim durumumuzda, tek bir yanlış adım her şeyin sonu demektir. Ve şayet burada kaderimiz üzerine kumar oynayacaksak, Kilise’ye güvenmektense canavar lorduna güvenmek çok daha yeğdir. İşin aslı bundan ibaret,” diyerek biraz da hayıflanarak açıkladı Fuze.

Düşününce, tam olarak kafasından geçenlerin yüzüne vurulmuş olması yüzünden Fuze için biraz üzülmedim değil. Bu durum aslında Blumund Krallığı’nın, Erald’ın mantıklı teklifine yanaşamayacak kadar çelimsiz olduğunu itiraf etmek demekti. Yanlış olduğu söylenemezdi tabii ama… yine de iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış; önemli olan bu değildi. Bana sonuna kadar güvenmeye karar vermişlerdi.

Bu pervasızlıktan da öte bir şeydi… Ya da sahiden öyle miydi? Ellerinde patlarsa işleri biterdi elbet; fakat hayatta kalmalarının başka bir yolu olmadığı sonucuna varmışlardı. Tek başıma koca bir ordu kadar güçlüydüm; beni bir tehdit olarak görmelerine şaşmamalıydı. Bize karşı savaşmaktansa bizimle birlikte olmak çok daha akıl kârıydı. İstihbarat ticareti yapan ve süper güçlerin gölgesinde yaşayan küçük bir ulus için belki de bu gayet etkili bir stratejiydi. Kesinlikle pervasızcaydı ama bir bakıma etkiliydi de denebilirdi. En azından bana karşı epey etkili olmuştu.

Her hâlükârda, Blumund’a güvenebileceğimden artık emindim—ve Erald da aynı sonuca varmış olmalıydı.

“… Yine de epey cüretkâr bir karar. Konuyu bir anlığına değiştirecek olursam; anladığım kadarıyla buraya Efendi Rimuru’ya askeri yardım sağlamak için geldiniz, değil mi? Bu da mı sizin o… üstünüzün kararıydı?”

“Aynen öyle. Ortak bir güvenlik anlaşmasını onayladık ve bana da harfi harfine buna uyma emri verildi. Tabii hükümet sözünden dönmüş olsaydı bile ben yine de buraya gelirdim. Ben özgür bir adamım, bilesiniz. Lonca yapısı gereği hiçbir ulusa bağlı değildir—normal şartlarda benim gibi birinin burada olması delilik sayılırdı. Blumund istihbarat ekibine atandığım an şansımın tükendiğini söyleyebilirsiniz…”

Bu işi ilk etapta neden kabul ettiğine kendisi bile akıl erdiremiyor gibi konuşuyordu. Artık yapabileceği pek bir şey kalmasa da, neredeyse fazla dürüst davranıyordu. Yine de krallarının sözünü tutma konusunda bu kadar kararlı olduğunu hiç bilmiyordum. Bu anlaşmaya sadık kalarak Falmuth ile savaşa girmeyi göze almak… Ben de o anlaşmanın bize pek bir şey kazandırmadığını sanıyordum. Şimdiyse imzalandığına şükrediyordum. Şu anda hakkımızda ne düşündüklerini gayet net anlamıştım.

Sözünü tutmak, her türlü insani ilişkinin temelinde yatar. Bu durum uluslar için de geçerlidir; verdiği sözlere ya da imzaladığı antlaşmalara sadık kalmayan hiçbir ulusa gerçekten güvenilemez. Tüm bu hadise, Blumund’un son derece güvenilir olduğunu bana kanıtlamıştı. Düşmanı tek başıma yok edeceğimi tahmin etmemiş olsalar bile, kazanacağımıza inandıkları için kellelerini ortaya koymuşlardı.

“Bu üstünüzün kim olduğunu tahmin edebilir miyim? Kulağa epey kumarbaz biri gibi geliyor.”

Fuze, gülümserken bir yandan da öfke ve çaresizlik gözyaşlarını tutmaya çalışıyormuş gibi başını salladı. “… Muhtemelen tahmin ettiğiniz üzere, Majesteleri Kral’ın ta kendisi.”

Şey, onunla tanıştığımda sahiden de gayet hoş bir adama benziyordu. Anlaşılan bu devlet yönetme işinde sandığımdan çok daha usta biriydi. Bazen bir ülkeyi yönetirken her şeyini ortaya koyacak cesarete sahip olman gerekir.

“… İşte,” diye iç çekerek devam etti, “olup biten buydu ve neticede yaptığı tercih doğru çıktı. Yirmi bin kişilik bir orduyu dize getireceğiniz hayatımın sonuna kadar aklıma gelmezdi, Efendi Rimuru. Üstüne bir de Fırtına Ejderhası’nı diriltmek mi? Bana kalırsa bu artık güven meselesi olmaktan çoktan çıktı. Buradaki müzakere yetkisini bana veren şu belgeye gelince… Sanırım üst kademedekiler onu hazırlarken yeni bir rekora imza atmış olabilirler.”

Memleketinin çöküşünü engelleyen tek siper bizzat kendisiymiş gibiydi. Neden bu kadar yıprandığını ve gerildiğini gayet iyi anlayabiliyordum.

“… Ah. Şimdi anladım.” Fuze’a doğru başını hafifçe eğerken Erald’ın yüzündeki gerginlik kayboldu. “Özür dilerim, Efendi Fuze. Lakin sayenizde Blumund Krallığı’nın buradaki niyetini bütünüyle kavramış bulunuyorum.”

“Her zamanki gibi kurnazsın, değil mi Erald?” diye lafa girdi Gazel. “Rimuru’ya güvendiğimi biliyorsun. Kendi şüphelerini gidermek için diğer ulusları yoklamana lüzum yok.”

“Öyle diyebilirsin Gazel; fakat bir canavarlar ulusuyla yeni bir pakt kurmak bizim için öyle pek kolay olmayacak. Şu an Blumund Kralı’na karşı içimde yepyeni ve derin bir saygı uyandı.”

“Ha. Bırak bu boş lafları. Buraya gelmeden önce kararını zaten vermiştin, öyle değil mi? Peki vardığın sonuç nedir, usta stratejist Erald?”

Erald, Gazel’in bu kışkırtmasına taş gibi bir tepkisizlikle karşılık verdi—homunkulusunun içinde nispeten güvende olduğu için değil, gerçekten o denli çelik gibi sinirlere sahip olduğu için.

“Kendi kararıma… vardığımı söyleyebilirsiniz, evet. Fakat size cevap vermeden önce, bir soru daha sorabilir miyim?”

Sonra bana doğru döndü—

“Baba, yapma amaaaa! Böyle kasıntı davranmayı bırak da cevap ver gitsin!”

“Hop! Hey, küçük hanım, sesini alçalt biraz!”

“Aynen öyle! Başdük senin için bütün havalı duruşunu takınmaya çalışıyor burada, tamam mı?!”

Havadaki bütün ciddiyet ve gerilim, Elen ve iki kafadarı yüzünden yerle bir olmuştu. “Usta stratejistin hali de buraya kadarmış,” diye mırıldandı Gazel eğlenerek.

Erald’a biraz acıdım, bu yüzden ortama yeniden biraz ciddiyet getirmeye karar verdim. Yani Hükümdarlık Hırsı‘nı hafifçe serbest bıraktım.

“… Seni dinliyorum, Erald.”

Gazel ve beraberindekiler hayretle inlerken, Youm, Fuze ve Eurazanya heyetinin ecel terleri dökmeye başladığını; kendi tebaamınsa oturdukları yerde kıpırdandığını duyabiliyordum. Mümkün olduğunca kontrol altında tutmaya çalışmıştım ama tahmin ettiğimden bile daha şiddetli çıkmıştı. Neticede bu, Baskı ve Büyü Aurası gibi yeteneklerin birleşimiydi; bizzat bir saldırı olarak da kullanabileceğim bir şeydi. Yanlış kullanımı tehlikeli olabilirdi.

Yine de böyle hükümdar havalarına girmekte epey ustalaştığımı düşünüyordum. İşin sırrı, konuşurken yüzündeki bütün mimikleri silmekteydi. Duygularını gizleyip duygusuz bir ton takınmak, karşındakilerin ödünü patlatmaya yetip de artıyordu doğrusu. Shizu’nun güzel çehresiyle balçığın o narin, şeffaf havası bir araya gelince bana kusursuz bir gizem katıyordu. Üstüne bir de Hükümdarlık Hırsı eklenince kusursuz oluyordu. Başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu. Duygularımın yüzeye çıkmasına izin verip kendim gibi davranmaya başladığımdaysa o gizem anında buharlaşıp gidiyordu. Bu konuda gerçekten pratik yapmak gerekiyordu; eski bir orta sınıf sıradan vatandaşı olarak fena iş çıkarmadığımı düşünüyordum.

Ne olursa olsun, Erald’ı etkilemeye yetmişti.

“…” “Heh. Etkileyici. Madem öyle, İblis Kralı Rimuru, sana sormama izin ver: İblis kralı olarak güçlerini nasıl kullanmayı düşünüyorsun?”

Ha. Bu mu? Basit. Kafamda canlandırdığım gibi, yaşaması kolay bir dünya yaratmak istiyordum. İnsanların olabildiğince huzurlu ve memnun olabileceği, bolluk içinde bir dünya. Blöf yok, lafı dolandırmak yok; gerçekten düşündüğüm şey tam olarak buydu. Ben de ona aynen böyle söyledim.

“…” “Yani aşağı yukarı böyle bir şey. Elbette bu yolda tökezlediğim zamanlar da olacaktır. Öyle pek kolay olacağını da sanmıyorum zaten.”

“Sen… Sen gerçekten öyle hayali bir dünya kurabileceğine inanıyor musun?!”

Hayda. Bu sefer sahiden şaşırmışa benziyordu. Duygularını neredeyse hiç belli etmeyen yüksek bir soyluyu şoka uğratmayı başarmıştım.

“E, bilirsin ya, gücüm tam da bu işe yarıyor. Arkasında duracak bir güç olmadıkça idealler sadece kuru bir hezeyandan ibarettir; ideallerle desteklenmeyen güç ise bomboş bir hiçliktir, değil mi? Oldukça açgözlü biri olduğumu biliyorum ama aklımda belirli bir amaç yokken sırf güç olsun diye körü körüne gücün peşinde koşacak biri de değilim.”

Aklımdan meşhur bir iki sözü kendime göre uyarlamıştım ve sanırım meramımı gayet iyi anlatmıştım. Yani, bu zaten apaçık bir şey değil miydi? Bir şeyi başarmak istediğin için emek verirsin. İnsanlığın özü bence tam olarak buydu.

“Ha, ha-ha-ha, ha-ha-ha-ha-ha! Gülünç! Gerçekten çok gülünç, İblis Kralı Rimuru! Karma kavramından anlayan bir iblis kralı ha! Neden uyanış gerçekleştirebildiğini şimdi anlıyorum galiba!”

Bana gülmesine engel olmadım. Bırakalım keyfini çıkarsın. Nihayet sakinleştiğinde ayağa kalktı ve önümde diz çöktü.

“Kusura bakmayın. İblis Kralı Rimuru, Thalion Büyü Hanedanlığı’nın elçisi sıfatıyla, ülkeniz Jura Tempest Federasyonu ile resmî diplomatik ilişkilerin kurulmasını talep ediyorum. Sizden olumlu bir yanıt almayı umuyorum…”

Salona yeniden bir sessizlik çöktü… Sayfa çevirme sesi hariç. Bunu dert etmesem iyi olurdu. Şu anda ona doğru dönersem bütün atmosfer mahvolurdu. Bir banka uzanmış, birine yaptırdığı buzlu çayı yudumlarken manga okuyan bir Fırtına Ejderhası manzarası beynimi yakmaya yeterdi.

“…” “Ben de şahsen olumlu bir ilişki kurabilmeyi umuyordum. Bu teklifi memnuniyetle kabul ediyorum.”

Tezahüratlar koptu ve herkes bu unutulmaz yeni bağı kutlamak için yerinden fırladı.

Bugün, sadık bir müttefiki daha aramıza katmıştık.

Böylece üçüncü insan ulusumuz olan Thalion ile diplomatik ilişkilerin ilk adımını atmış olduk. Yakında Falmuth tarihe karışacak ve Youm yeni bir ulusun dümenine geçecekti. Yavaş ama emin adımlarla harita yeniden çiziliyordu. İşler ilk başta hayal ettiğimden çok daha hızlı ilerliyor ve ivme kazanıyordu.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla