Misafirine sıcak bir tebessümle karşılık vererek onu ustalıkla bir koltuğa buyur etti.
“Ayy, amma dert be! Stratejimiz tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Ne yazık ki Clayman’in ilk gerçek iblis kralı olarak uyanması biraz daha zaman alacak gibi.”
Bahsi geçen misafir Laplace, yerine oturup havadisleri aktardı. Yıllarca süren çabanın ardından gelen bir başarısızlık. Pek de öyle yıkılmış gibi bir hâli yoktu.
“Hımm. Ben de kontrolden çıkmış bir Ork Kralı’nın bize en azından on bin kadar ölüyü garanti edeceğini sanmıştım.”
Odanın sahibi bu haberi oldukça hafife alıyor gibiydi.
“Fakat sanırım gereken gücü elde etmek bizim için öyle kolay olmayacak. Endişelenmemiz gereken başka koşullar da var.”
“Aynen öyle. Gerçi öyle çılgınca işlere bulaşmasa da yeterince güçlü biri. Yine de Leon’a biraz takıntılı sanki…”
“O Clayman’in hâlâ öğrenecek çok şeyi var. Eee—bana söylemeye geldiğin şey sadece bu muydu?”
Laplace, odanın sahibine meydan okurcasına sırıttı. “Yok canım, ne münasebet! O sadece lafın gelişiydi. Zaten olan biteni Clayman’den çoktan dinlemişsindir, öyle değil mi? Ben yalnızca biraz yardım ettim, o yüzden tüm hikâyeyi ben de tam bilmiyorum. Neyse bunları geçelim de—son zamanlarda paladinlerin hareketlerini takip etmek için gizli görevdeydim. Gerçekten bir şeyler çevirmenin peşindeler, biliyor musun? Artık Veldora’nın tamamen yok olduğundan iyice emin oldular ne de olsa.”
“Hımm? Öyle mi düşünüyorsun? Ne peşinde olduklarını biliyor musun peki?”
“Bunu bilseydim işimiz çok daha kolay olurdu, değil mi? Sana söylüyorum, Batı Kutsal Kilisesi bulaşması gerçekten belalı bir grup.”
Laplace omuz silkti. Maskesi yüz ifadesini gizliyordu fakat kötümserliğine rağmen tavrı her zamanki gibi cüretkâr ve yenilmez görünüyordu.
“Çok haklısın. Kendilerini zayıfların hakiki koruyucusu falan gibi satıp duruyorlar. Sırf iyi niyetlerinden ötürü hareket ettiklerinden ciddi şekilde şüpheliyim. Benim için tam bir muammalar.”
“Öyleler, değil mi? Ama hareketlenmeye başladılarsa, bilirsin ya, bu da bizim onları kuyruklarından yakalamamız için bir fırsat, öyle değil mi? Ezeli zamandan beri var oldukları için üst yönetim kademesine sızmam imkânsız. Fakat mevcut operasyonlarında içeri sızmanın bir yolunu bulabilirim, anlarsın ya?”
Yüzüne bir tebessüm daha yerleşti.
“O yüzden operasyonun içine sızma işini biraz daha ciddiye almanın vakti geldi diye düşünüyorum. Bu muhtemelen bir süre irtibatı koparmam anlamına gelecek, senin için bir sakıncası var mı?”
“Yok, bana uyar. Ayrıca Kutsal Kilise’nin arkasında ne olduğunu öğrenirsen, bir dileğini zevkle yerine getiririm.”
Laplace bu sözleri neşeli bir kahkahayla karşıladı. “Cidden mi?! Bak işte bu harika bir motivasyon oldu!”
“Eminim öyledir. Ama fazla ileri gitme. İşi eline yüzüne bulaştırmanı istemiyorum.”
“Bunu hatırlatmana lüzum yok! Madem öyle…” Laplace gitmek üzere ayağa kalktı.
“Ha, bir şey daha var,” dedi arkasından gelen rahat bir ses. “Son zamanlardaki başarısızlıklarınızın baş müsebbibi şu sıralar Batı Ülkeleri’nde seyahat ediyor. İşler epey ilginçleşmek üzere desem yeridir.”
“N-neeeee—? Ne halt etmeye ki? O alık kılıklı balçığın Jura Ormanı’nın kodamanı olması gerekmiyor muydu! İnsanların topraklarında fink atıp ne arıyor?!”
“Ha ha ha ha! Seni bu kadar şaşırttı mı gerçekten? Hakikaten pek nev-i şahsına münhasır küçük bir canavarsın sen de… Şey, adı neydi onun bakayım?”
“Şey… Rimuru’ydu sanırım.”
“Ah, doğru ya. O hâlde hiç şüphe yok. Birkaç gün önce Blumund Krallığı’na giriş yaptı.”
Bu haber Laplace’ı hayrete düşürerek sessizliğe gömdü.
“… Aman, iyi be. Benimle uzaktan yakından alakası yok nasılsa. Yani, hayatımda benim için bundan daha az tehdit oluşturan bir canavar görmedim zaten.”
Bu sözlerin ardından Laplace odadan ayrıldı.
Odanın sahibi memnun bir tebessüm takındı.
“Bu tuhaf davranışları göz önüne alınırsa… sıradan bir canavar olmadığı kesin.” “Bu da demek oluyor ki… belki de önceki hayatına ait anıları vardır? Belki bundan faydalanabilirim. En azından biraz denemeye değer…”

Jura Ormanı pek çok ülkeyle çevriliydi. Az önce ayrıldığım Blumund Krallığı bunlardan biriydi. Hemen bitişiğinde yer alan, çok daha büyük bir krallık olan Falmuth vardı. Ardından Englesia ve bir dizi diğer küçük ülke geliyordu.
Bütün bu uluslar bir araya gelerek her ülkenin seçtiği temsilcilerden oluşan ve Konsey olarak bilinen yapıyı kurmuştu. Bölgeyi etkileyen en mühim kararlar bu Konsey tarafından yönetilirdi. Her ülkenin temsilci seçme yöntemi farklıydı fakat koltuklar çoğunlukla miras hakkı pek bulunmayan alt kademe soylular tarafından dolduruluyordu.
Resmî adıyla Batı Ülkeleri Konseyi, başlangıçta canavarlarla mücadele amaçlı bir nevi dayanışma birliği olarak kurulmuş, sonrasındaysa Doğu İmparatorluğu’nu dizginlemek üzere tasarlanmış bir güce dönüşmüştü. Bölgedeki her ülke buna dâhil değildi; örneğin kudretli Büyü Hanedanlığı Thalion bu istisnalardan biriydi ancak böylesi durumlara pek nadir rastlanırdı. Sakinlerine karşı bu denli acımasız olan bir dünyada, hayatta kalma şansı yakalamak için kaynaklarınızı birleştirmeniz gerekiyordu sanırım.
Englesia Krallığı bu Konsey’in merkezinde yer alıyordu—ve bunun da haklı bir sebebi vardı. Coğrafi açıdan Englesia, Konsey üyelerinin toplanması için en elverişli merkez noktaydı. Doğal olarak Özgür Lonca da karargâhını burada kurmuştu. Konsey’in en güçlü üye ulusunun Falmuth Krallığı olduğu söylenebilirdi fakat herhangi bir ülkenin meclis üzerinde aşırı nüfuz kurmasını engellemek adına, lojistik gerekçelerle merkez olarak Englesia üzerinde mutabık kalınmıştı.
Kısmen bu sebeple, Falmuth ile Englesia arasındaki ilişkiler anlaşılan en iyi ihtimalle limoniydi. Üstelik başka bir sebep daha vardı: Englesia, Konsey üyesi ülkeler arasında Jura Ormanı ile sınırı bulunmayan tek ulustu; bu da ona canavarlara karşı fazladan bir istikrar ve güvenlik sağlıyordu. Konsey karargâhı olarak seçilmesindeki bir diğer etken de buydu.
Peki, bu Konsey tam olarak ne işe yarıyordu? Genel hatlarıyla ifade etmek gerekirse, uluslar arasında arabuluculuk yapıyor, her bir üyenin menfaatlerini diğerleriyle dengeleyerek çatışmaları önlemek için yönetiyordu. Hem ekonomik hem de siyasi çevrelerde güç sahibiydi; bu da onu bölgede fazlasıyla nüfuzlu bir birlik kılıyordu—eski dünyamdaki Birleşmiş Milletler’in çok daha fazla eylem gücüne sahip bir versiyonu gibiydi.
Tıpkı Birleşmiş Milletler gibi Konsey’in de daimi bir ordusu yoktu. Zaten buna ihtiyacı da yoktu. Zira bir bakıma Konsey, Özgür Lonca’nın bizzat üst bürokrasisini teşkil ediyordu. Canavar avladıkları için maceracılara ödenen para Konsey’in fonlarından karşılanıyor, bunun karşılığında da Konsey loncaya emir verme hakkına sahip oluyordu.
Bu fonlama, üye ülkelerin sahip oldukları söz hakkı oranına göre değişen katkı paylarından sağlanıyordu. Bu payı ödemeyi reddetmek, Konsey’den ayrılmak demekti. Bu, Konsey’in üyelere sunduğu güvenlik kalkanını kullanarak yerel meselelerde daha gür bir ses çıkarma yöntemiydi. Pek çok ülke canavar denetimi konusunda neredeyse tamamen loncaya bel bağlamıştı; bu da Konsey’i desteklemekten başka çareleri olmadığı anlamına geliyordu.
Güvenlikten laf açılmışken, bir başka ilginç şey daha öğrenmiştim: Batı Ülkeleri’ni birbirine sıkı sıkıya bağlayan asıl unsur dindi.
Canavarların gerçek ve somut bir tehdit olduğu bu dünyada din, yalnızca ruhani bir teselliden ibaret değildi; hayatta kalmak için bir nevi son kaleydi. Dolayısıyla tek ve mutlak ilahı Luminus olan ve bölgedeki tüm dini faaliyetlerin kaynağını teşkil eden Batı Kutsal Kilisesi vardı. Bir başka deyişle Batı Ülkeleri Kilise’nin başlıca nüfuz alanı, Kutsal Lubelius İmparatorluğu ise Kilise’nin “kutsal toprakları”ydı.
Kafa karıştırıcı şekilde bu durum Batı Kutsal Kilisesi’nin Lubelius’u bizzat yönettiği anlamına gelmiyordu. Bağımsız bir dini teşkilattı. Ne var ki Lubelius’un liderine Kutsal İmparator deniyordu ve bu makam, ilahi olanın emirlerine harfiyen uyulması gereken papa benzeri fani bir sözcüsü olarak tanımlanıyordu.
Yani Lubelius Kilise için bir tür kukla devlet miydi? Hem evet hem hayır. Fuze’un anlattıklarından tam olarak kavrayamayacağım kadar karmaşıktı; üstelik onun da tam olarak bildiğinden emin değildim. Onun tabiriyle, “İşte bilirsin ya, öyle bir şey işte,” durumuydu ve sanırım haklıydı.
Bu dünyadaki tek inanç Batı Kutsal Kilisesi değildi. Çeşitli tanrı ve tanrıçalara tapan başka yerel dinler de mevcuttu. Ancak inanan sayısı bakımından Luminus ezici bir çoğunluğa sahipti. Bunun tek sebebi de bu ilahın, gezegendeki en kudretli şövalye savaşçıları olan paladinlere sahip olmasıydı.
Bunlar güçleri A rütbesinin ötesine geçen şövalyelerden oluşan ve sayıları üç yüzü aşan sözde Haçlı birliklerini meydana getiriyordu. İnsanlığın kurtarıcıları, tüm canavarları yeryüzünden silmekle görevlendirilmiş canavar avlama uzmanları olarak görülüyorlardı. Ne kadar doğru bilmiyorum ama bana Batı Ülkeleri’ni korumak için “erdemli” bir esinlenmeyle kuruldukları söylenmişti. Hatta bazıları onlara adaletin savunucuları diyecek kadar saygı duyuyordu.
Ne var ki bu Luminus anlaşılan başka hiçbir tanrıyı kabul etmiyordu. Tam adı “Tek Tanrı Luminus” idi. Neticede diğer dinlerin mensupları onun kurtuluşuna layık görülmüyordu. Konsey bünyesinde Luminizm’i resmî dini ilan etmeyen birkaç ülke vardı ve oralara asla paladin konuşlandırılmazdı. Sanırım onları suçlayamam; birinin kurtarılmaya layık olmadığını düşünüyorsan elbette onun için canını tehlikeye atmazsın—ama bu bana pek de öyle “erdemli” gelmemişti. Tabii bu yalnızca benim şahsi fikrim.
Bu arada, Büyü Hanedanlığı Thalion’un resmî bir dini yoktu. İmparatorluk hanedanı tanrıların soyundan geldiğini iddia ettiği için başka hiçbir dine resmî statü tanınmamıştı. Öte yandan halkı tam bir din özgürlüğüne sahipti; bu yaklaşımı da onu oldukça nev-i şahsına münhasır bir ülke kılıyordu. Ayrıca Konsey’e katılmayı da kararlılıkla reddetmiş, bölgede tamamen bağımsız bir güç olarak kalmışlardı. Sınırları tamamen kapalı değildi fakat başkalarıyla cici cici geçinmek gibi bir dertleri de yoktu. Gerçekten çok ilgi çekiciydi; bir ara bizzat gidip görmek istiyordum, bilhassa önceki hayatımdaki Japonya’yı biraz andırdığı için.
Blumund’da geçirdiğim vakit boyunca edindiğim yeni bilgiler bunlardan ibaretti. Batı Ülkeleri bir yanda ekonomi, diğer yanda din ile destekleniyor ve bu durum ülkeden ülkeye güçlü bağların kurulmasına vesile oluyordu. Bence oldukça derli toplu bir düzendi. Gerçi sizi öldürmeye çalışan bu kadar çok şeyin olduğu bir dünyada, insan ulusları arasında pek fazla savaş göreceğinizi sanmıyordum.
Ha, bir de Hinata Sakaguchi hakkında oldukça şaşırtıcı bir şey öğrenmiştim. Meğer kendisi paladinlerin başı, Haçlıları yöneten başkumandanmış.
Sanırım Veldora, öte dünyalıların bu dünyaya geldiklerinde çoğunlukla özel yetenekler kazanma eğiliminde olduğundan bahsetmişti. Belki de diyarda bilinen en büyük şövalye birliğine liderlik etmesini sağlayan şey bu güçtü? Shizu’dan ayrıldığında zaten dişli bir tipti—artık ne kadar güçlendiğini tahmin bile edemiyordum.
Düşününce, şu an ben bir canavardım. Öylece karşısına çıkacak olursam beni hedef tahtasına koymaya karar verebilirdi. Fazla fevri hareket etmesem iyi olacaktı. Bu Hinata denen kişinin tam olarak kim olduğunu daha iyi kavrayana kadar araya mesafe koymam en iyisi sanırım.
Ve bunun için de biraz daha bilgi toplamam gerekiyordu.

Englesia yolculuğumuz gayet sorunsuz geçti. Kurt arabasını yeniden meydana çıkarma vakti gelmişti. Taş döşenmemiş olsa da ortada belirgin bir yol vardı. Gerçi döşenmemiş olması da doğaldı. Buralardaki her bir yolu taşla kaplamak devasa miktarda zaman ve para gerektirirdi… Yani, normal yollarla yapılacak olursa tabii.
Ranga’yı biraz küçülmüş formunda arabayı çekmesi için koştum. Sıradan bir kara kurttan pek de farklı görünmüyordu, o yüzden sorun çıkmayacağını düşündüm. Son sürat koşsa araba paramparça olurdu; bu yüzden şimdilik hafif bir tempoda tırıs gidiyordu. Saatte yirmi beş kilometre civarı yapıyordu belki? Bu tamamlanmamış yollarda daha hızlı gitmeyi göze alamazdık. Yine de Kabal ve çetesinin dediğine bakılırsa, bundan daha rahat bir yolculuk olamazdı.
Yol boyunca devriye gezen birkaç atlı askerle karşılaştık. Hepsi de buralarda öyle güçlü canavarlarla pek karşılaşılmayacağını söylüyordu. Uğraşılması gereken haydutlar ve eşkıyalar vardı elbette ama hiçbirine denk gelmedik. Yani saatte yirmi beş bize o kadar hızlı gelmese de onların yayan olarak bize yetişmeleri zaten mümkün değildi. Bir at belki yetişebilirdi ama Ranga’nın tereyağından kıl çeker gibi katettiği o uzun mesafelere hiçbir at dayanamazdı.
Böylece her şey tıkırında gitti ve Englesia’nın başkentine ulaşmamız sadece üç gün sürdü.
Kapıdaki giriş süreci Cüce Krallığı’ndakinden bile daha katıydı. Üç aşamalı bir denetim vardı ve ilk aşamada kimlik belgesi isteniyordu. Belgesini anında ibraz edemeyenler ikinci aşama için upuzun bir kuyruğun en arkasına gönderiliyordu; orada da işi batırırsan neredeyse bir suçlu muamelesi gördüğün üçüncü aşamaya geçiyordun. O noktaya geldiğinde, işleri bittiğinde insan ilk başta buraya neden girmeye çalıştığını ciddi ciddi sorgulamaya başlardı. Yine de pek çok insan bu riski göze almaya dünden razıydı. Bu ülke işte böylesine cazip bir yerdi.
Lonca belgelerim sayesinde bunların hiçbirini dert etmek zorunda kalmadım. İyi ki de öyleydi. Yanımda olmasalardı, cücelerin oradakinden bile daha uzun süre sırada beklemek zorunda kalacaktım.
Tek şikayetimse şuydu:
“Hop hop, sen maceracı mısın bakalım küçük hanım? Bizimle kafa bulmuyorsun, değil mi?”
Muhafızlar bana şımarık bir kız çocuğuymuşum gibi muamele ediyordu.
“Küçük hanım falan değilim ben, sağ olun. Belgeleri kontrol edin yeter.”
“Heh. Demek tam büyükmüş gibi davranmak istediğin yaştasın, ha? Sesin pek tatlı ama o maske ve şu konuşma tarzına bakılırsa…”
Belgeleri büyüsel bir cihazdan geçirirken söylenmeye devam ettiler. Sonra tavırları bir anda değişti.
“A-Ah, kusura bakmayın! B Rütbeli Maceracı Rimuru Bey miydiniz? Englesia Krallığı’na hoş geldiniz!!”
E, bu kolay oldu. Kabal’ın grubunun o sakar hâllerine bakınca pek öyle durmasa da B rütbesine sahip olmak bayağı bir sosyal itibar kazandırıyordu anlaşılan.
“Kafana takma Patron,” dedi Kabal içeri girdikten sonra. “Muhafızların şahsi bir garezi yoktu yani.”
Özellikle kızmış değildim ama “küçük hanım” muamelesi görmek bana gereksiz yere acımasızca gelmişti. Yine de… Sesim, ha? Herkesin beni kız sanmasına şaşmamalıydı. Yüzümü tamamen örten maskeyi düşününce bunu beklemiyordum ama sesim beni düpedüz çocuk gibi gösteriyordu demek? Daha önce hiç rahatsız etmemişti gerçi; ama şimdi düşününce Blumund’da da benzer bir muamele görmüştüm, değil mi? Acaba daha olgun duyulmak için sesimin tonunu değiştirmeyi mi deneseydim? Artık bunun için biraz geç diye düşündüm.
Şimdilik böyle kalsın en iyisi. Boyum zaten en fazla 130 santim civarındaydı, bu yüzden kendimi biraz minyon bir delikanlı olarak yutturmaya çalışabilirdim. Ne de olsa özümde masum biriydim, o yüzden sorun yoktu. Bu dünyada “Gizemli Maskeli Çocuk” rolü gayet iyi iş görürdü. Ortalık zaten iblis kralları ve Kahramanlar ile doluydu; hazır yeri gelmişken araya bir fantezi klişesi daha sıkıştırmaktan ne çıkardı ki?
Şehirle ilgili beni ilk şaşırtan şey, ne kadar gelişmiş olduğuydu. Boyut olarak epey büyüktü, evet; ama aynı zamanda ufka kadar uzanıyor gibi görünen dış surlarla çevriliydi ve giriş yalnızca iki kapıdan sağlanıyordu. Bu kadar geniş bir alanı kaplayan bir sur inşa etmek için ne kadar zaman ve para harcandığını hayal bile edemiyordum.
Ancak içeri girince manzara çok daha büyüleyici bir hâl aldı. Caddeler boyunca gökdelenler dizili değildi elbette ama binalar Blumund’dakilerden katbekat daha yüksekti. Çeşitli tuğla ve ahşap yapıların yanı sıra, dört bir yanda beş katlı taş binalar göze çarpıyordu. Fakat her şeyden daha etkileyici olanı, şehrin nizamlı mahallelerinin her birinden rahatlıkla görülebilen ve merkezde yükselen tebeşir beyazı kaleydi. Onun görkemi karşısında büyülenirken, başkentin yetenekli mimarlardan oluşan koca bir orduya sahip olduğu apaçık anlaşılıyordu. Öylesine güzel bir yapıydı.
Gözüme çarpan bir diğer detaysa kalenin kurulduğu yerdi. Şehrin ortasında büyük bir göl vardı ve bu heybetli yapı tam gölün merkezine inşa edildiğinden adeta suların içinden yükseliyormuş gibi görünüyordu. Ziyaretçileri hayrete düşürdüğü kesindi. Kaleden dört bir yana uzanan dört ana yol, onu şehrin geri kalanına bağlıyordu. Acil durumlarda, dış güçlerin istilasını engellemek için bu yollardaki köprüler kaldırılabiliyordu. Gerçekten etkileyici bir manzaraydı; Englesia’nın gücünü gözler önüne seren gösterişli bir gövde gösterisiydi. Haklarını teslim etmem gerekirdi, tek kelimeyle muhteşemdi.
Başkentin güvenliği, kilit noktalara konuşlandırılmış şövalyeler tarafından sağlanıyordu. Buralarda suça kalkışmak için insanın kafayı yemiş olması gerekirdi. Batı Ülkeleri Konseyi‘ne ev sahipliği yapan bir yerden de daha azı beklenmezdi zaten. Temsilcileri ilgilendiren herhangi bir sorun uluslararası bir krize yol açabilirdi, bu yüzden bu konuda gevşek davranamazlardı.
Başkente yaklaşmadan önce Ranga’yı gölgeme sokmuş, arabayı da yeniden Mide‘me tıkmıştım. İçimden bir ses muhafızların sokaklarda koşturan kurtlardan pek hoşlanmayacağını söylüyordu; o kadar da deli olmadığım için şansımı zorlamak istemedim.
Böylece etrafı gezip manzarayı seyrederken kimse bizi rahatsız etmedi. Uzun zamandır çıktığımız ilk keyifli yürüyüştü ve fark ettiğim kadarıyla en hayret verici şey şehrin manzarası değil, kültürüydü. Açık hava amfitiyatrosuna benzeyen bir yapının hemen yanında büyük bir spor arenası keşfettik. Şehrin dört bir yanında dikkat çeken sanat eserleri sergileniyordu; anlaşılan bunlar tiyatro oyunlarının afişleriydi. Buralarda kâğıt nispeten ucuzdu, hatta sağda solda şu ya da bu ürünü veya etkinliği tanıtan el ilanları dağıtan insanlara bile rastladım.
Büyük şehir işte. Çok uzun bir aradan sonra ilk kez o şehir havasını iliklerime kadar hissettim. Fakat bana asıl “Şaka mı bu?” dedirten şey, gördüğüm cam vitrinli binalar oldu. İçeride sergilenen ürünler tıpkı bir alışveriş merkezinin vitrinlerini andırıyordu. Hatta düpedüz vitrindiler; tek fark içerideki raflarda silah ve zırhların dizili olmasıydı.
Kalenin yakınlarındaki daha lüks bir mahallede, elbiselerin ve diğer giysilerin sergilendiği bir dükkâna rastladım. Kesinlikle halk tabakasına hitap eden bir yer değildi. Sadece surların içinde yaşamak bile muhtemelen en azından bir nebze varlıklı olduğunuz anlamına geliyordu; ancak kaleye yakın bir ev sahibi olmak anlaşılan yalnızca soylulara tanınmış bir ayrıcalıktı. Aradaki uçurum geceyle gündüz gibiydi. Ne kadar çok vergi ödersen o kadar iyi muamele görüyordun sanırım. Üstelik soylu olmak genelde kalede bir göreviniz olduğu anlamına geliyordu; bu yüzden yürüme mesafesinde birinci sınıf konutların tadını çıkarmak muhtemelen son derece olağandı.
İlk turumuzu tamamladıktan sonra geceyi geçirecek bir han aramaya koyulduk. Genel hatlarıyla şehir dört bölgeye ayrılmıştı: Ticaret, turizm, sanayi ve yerleşim bölgeleri. Kale bu dördünün kesişim noktasındaydı ve şehrin geri kalanı oradan dışarıya doğru yayılıyordu; merkeze ne kadar yaklaşırsanız ortam o kadar lüksleşiyordu. Mantığını kavramak oldukça kolaydı.
Kabal’ın rehberliğinde hızla turizm bölgesine geçtik ve hizmetimize hazır bir dolu han (ve arka sokaklarına dizilmiş meyhaneler) bulduk. İçimin kıpır kıpır olduğunu hissettim ama ne yazık ki o gün oraya içmeye gitmemiştik. Oda düzenlemelerini hallederken buna biraz surat astım.

Ertesi sabah Özgür Lonca genel merkezine doğru yola çıktık.
Turizm bölgesindeki şehir surlarına yaklaştıkça daha fazla minik dükkân ve sokak gösterisiyle karşılaşıyordunuz. Ayrıca geniş bir yiyecek tezgâhı seçeneği de mevcuttu. Merkeze doğru ilerledikçe ise daha çok diplomatik konutlar, konferans merkezleri, okullar ve diğer resmî binalar göze çarpıyordu. Dört bölge arasında güvenliğin en sıkı olduğu yer burasıydı ve tam merkezine doğru Özgür Lonca Genel Merkezi’ni bulduk.
“Bu taraftan, Patron.”
“Vay canına, amma çok insan var, değil mi? Tam bir metropol gibi.”
“Hey, yankesicilere dikkat etsen iyi olur, tamam mı? Burası muhafız kaynıyor gerçi ama zaten birçok insan tam da bu yüzden sahte bir güvenlik hissine kapılıp dikkatsizleşiyor.”
Gido haklıydı ama önemli tüm eşyalarım Mide‘mde olduğu için benim açımdan sorun yoktu. Biri endişelenecekse o da Elen’di.
Kabal bize merkeze doğru rehberlik etti. Fildişi rengi kalenin heybetli varlığı kaybolmayı imkânsız kılıyordu zaten.
Genel merkez binası, Orta Çağ standartlarından fersah fersah uzak, büyük, görkemli ve modern görünümlü bir yapıydı. Japonya’nın henüz tek katlı ahşap yapılardan ibaret olduğu on dokuzuncu yüzyılda, ABD’de bir düzine kadar katı olan çelik gökdelenler vardı. Kıyaslandığında ne denli güçlü bir millet olduğu ortadaydı ve Englesia Krallığı da bana benzer hissettirmeye başlamıştı.
Loncanın hemen bitişiğinde, çatısında bir tanrıça heykeli ve büyük bir kutsal haçla süslenmiş, en az onun kadar görkemli yüksek bir bina vardı.
“Orası Kilise mi?”
“Aynen öyle,” diye yanıtladı Gido. “Batı Kutsal Kilisesi’nin Englesia şubesi… yani, aslına bakarsan her şeyin ana merkezi.”
Ah, Kilise… buralarda en çok dikkat etmem gereken yegâne şeydi.
“Ana merkez mi?”
“Şey, aslında biraz uzun hikâye…”
Gido’nun anlattığına göre, Kilise’nin resmi genel merkezi Kutsal Lubelius İmparatorluğu’ndaydı. Fakat orası çoğunlukla dini törenler ve benzeri şeyler için kullanılıyor, asıl işlerin çoğuysa Englesia başkentindeki bu yerde yürütülüyordu. “Sıradan insanların buraya girmesine izin vermezler,” dedi. “Ve Kilise’nin de bu şehirde istediği şey tam olarak bu zaten.”
Kilise ile hiçbir işim yoktu; kaldı ki neye inandığımı sorarsanız ateist sayılırdım, bu yüzden ömrüm boyunca onlara bulaşmamayı tüm kalbimle umuyordum. Ne de olsa canavarları düşman olarak görüyorlardı. Ve Hinata’ya nasıl yaklaşmak istersem isteyeyim, onların dikkatini çekecek hiçbir hareketi göze alamazdım.
Yine de onları Özgür Lonca’nın hemen yanı başında görmek biraz tuhaftı. Maske auramı gizliyordu; fark edileceğimi sanmıyordum. Bunu dert etmenin âlemi yoktu. Bir şey olursa da bir çaresine bakardım elbet.
Lonca merkezinin girişi, taktırması bir servete mal olmuş olması gereken bir çift cam kapıyla korunuyordu. İşte bu dünyada görmeyi asla beklemediğim bir şeydi. Buralardaki ötedünyalıların etkisi epey büyük olmalıydı; iddiaya girerim bunları yaptırmak için kırk takla atmışlardı. İsteyen bir yolunu buluyordu anlaşılan. Benim daha katedecek çok yolum vardı. “Yapabilir miyim” diye endişelenmek yerine sadece “yapmalıydım”.
Kapıların önünde dururken bundan çıkarılacak bir ders olduğunu düşündüm. Tam o sırada, bir şeyin bedenimi taradığını hissettim. Aynı anda kapılar açıldı. Vay anasını, ciddi mi bu? Kapıları otomatik olarak açan bir tür sensör mü vardı yani? En ufak şeyler için kullanılan yüksek teknolojiye de bakın hele! Dünya teknolojisinin bu parçasının burada taklit edildiğini görmek, özellikle de hemen yandaki klasik kapı kollu ahşap Kilise binasıyla kıyaslandığında tam bir şoktu. Sanki mimar komşulardan mümkün olduğunca farklı bir şey yapmak istemiş gibiydi.
“İki yılda ne kadar da değişmiş,” diye belirtti Elen. Eh, ben de geri kalacak değildim ya. Karşımdaki rekabet buysa, eve döndüğümde bir iki gökdelen planlamaya başlasam iyi olacaktı.
İçeri adım attığımızda üzerimize dikilmiş birkaç çift göz hissettik. İlk bakışta hepsi de oldukça yüksek seviyeli görünüyordu. Genel merkezin ellerindeki en iyi adamlarla dolu olması gayet doğaldı tabii.
“Hoş geldiniz! Bugün size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi kapının yanında duran bir kadın. Nefes aralıkları kusursuz ayarlanmış karşılaması, insana beş yıldızlı bir otelin lobisindeymiş gibi hissettiriyordu. Kaba olmak istemem ama Blumund başkentindeki şubeden fersah fersah farklıydı.
“Evet, Lonca Lideri ile görüşmeye geldik. İşte takdim mektubumuz.”
Mektubu kadına uzattım.
“Elbette. Teyit ederken lütfen bir saniye bekleyin.”
Kadın uzaklaşırken başka bir adam bize doğru yaklaştı.
Eyvah…
“Hop, hop! Senin gibi bir veledin burada ne işi var?”
Biliyordum işte! Bela arayanın tekiydi. Burada ilk izlenim her şey demekti. Benimle uğraşmalarına izin verirsem işim biterdi. Ama tam cevabı yapıştırmaya hazırlanıyordum ki—
“Vay canına! Hey, Grassé! Sen de mi B rütbesine ulaştın?”
Kabal araya girip ona dostça birkaç laf attı. Bu, Grassé’nin olduğu yerde donup kalmasına yetti.
“Aaa! Vay, baksanıza kim gelmiş, Kabal! Bayağıdır görüşemiyorduk!”
Ne büyük hayal kırıklığı ama. Üstelik ne kadar güçlü olduğumu ona göstermeye de dünden hazırdım. Gerçi böyle şeyleri zaten yüzüme gözüme bulaştırma eğilimim vardı, o yüzden böylesi daha iyi olmuş olabilir.
Diğer birkaç lonca üyesi de arkadaşlarımı fark etmeye başlamıştı. Çok geçmeden aralarında nostaljik şakalaşmalar başladı; bu da sahadaki eski zaferlerin anlatıldığı hikâyelere, falan filana bağlandı. Bir kanepeye oturup beklemeye koyuldum. Bir görevli bana çay getirdi. Her şey fazla kusursuzdu.
Çayın aromasının tadını çıkarırken kafama takılan bir şeyi sormaya karar verdim.
“Hey, Kabal, Grassé’nin B rütbeli bir maceracı olduğunu nereden bildin?”
“Hop hop,” diye karşılık verdi Grassé, “edebini takın bakalım! Senin ona Kabal Bey demen gerekir, küçük hanım! Buralarda işlerin nasıl yürüdüğünü bilmediğine göre çömez olmalısın, ha? Büyüklerine biraz saygı göstermeye ne dersin?”
“Hey, Rimuru Bey’e karşı öyle ileri geri konuşmasan iyi edersin—”
“O velete biraz daha terbiye vermelisin Kabal. Buraya B rütbesinin altındaki hiçbir lonca üyesini almadığımızı biliyorsun, bir de takındığı şu tavra bak! Onu böyle şımartmaya devam edersen, kendi başının çaresine bakması gerektiğinde ne yapacak?”
“Kes sesini! O buraya kendi bileğinin hakkıyla geldi! … Kusura bakmayın, ben ona durumu sonra anlatırım, o yüzden…”
Kabal mahcup bir şekilde bana doğru eğildi. İnsanlar bana sataşmayı bıraktığı sürece dert etmezdim ama şu “küçük hanım” muhabbeti artık kabak tadı vermeye başlamıştı. Neyse, sağlık olsun. Büyü harcamadan, tamamen kendi bedenimle durduğum bu mevcut formum benim için zaten en rahat olanıydı.
“Ben çocuk falan değilim, tamam mı? Hanım da değilim. Bunu aklında tutsan iyi olur.”
Yine de Grassé kafamdaki birkaç soruyu istemeden de olsa yanıtlamış oldu. Yeterliliğimizi doğrulamak için kimliklerimiz kapıda kontrol ediliyordu. Yeterli değil miydi? O zaman içeri giremiyordun. Genel merkezin öyle aşırı sıkı korunuyor gibi görünmemesinin sebebi de buydu sanırım. Elen’in açıkladığına göre, B rütbesinin altındaki üyeler ana girişin yakınındaki, daha ucuz konaklama imkânı sunan ve günlük işler için daha elverişli olan şube ofisini kullanıyordu. O zaman B rütbesini almak için onca zahmete katlanmam iyi olmuştu.
Kafamda tüm bunlar netleşirken, demin ayrılan kadın geri döndü. “Beklettiğim için kusura bakmayın,” dedi gülümseyerek. “Yalnızca sizin içeri girmenize izin verildiği iletildi Rimuru Bey, bu yüzden lütfen beni takip edin…”
Bu sözler lobide ani bir gerginlik dalgası yarattı.
“Lonca Lideri onu bizzat mı kabul edecek…?!”
“Yani o mektup gerçek miymiş…?”
“Gerçek olsun ya da olmasın, Lonca Lideri sokaktan geçen birine ne sıklıkla randevu verir ki?”
“İşte ben de size bunu anlatmaya çalışıyorum ya, Rimuru Bey sokaktan geçen biri değil!”
Kabal, bir anda dikkat kesilen kalabalığa karşı benimle gururla övünmeye başladı. Şunu yapmasa keşke; gerçekten utanç vericiydi.
“Birazdan dönerim,” dedim yanlarından ayrılırken.
Kadın koridorun daha da derinlerine doğru bana rehberlik etti ve ardından belirli bir kapıyı çaldı. İçeriden bir yanıt gelmedi ama kadın yine de kapıyı açıp içeri girdi ve beni de peşinden davet etti.
İçeri adım attığımda, tıpkı Vester’in çizdiğine benzeyen, yere çizilmiş bir büyü çemberi hemen gözüme çarptı. Muhtemelen aynı türdendi. İçine girmem rica edilince kadının yanında durdum ve büyüyü sadece tek bir anlığına etkinleştirdiğini hissettim. Çok uzağa ışınlanmış olamazdık.
Bir nevi gayriresmî kabul odası olan bu yeni oda bana tamamen hava geçirmez hissettirdi; o çember bizi yerin altında bir yere götürmüş olabilirdi. Bunların hepsi muhtemelen casuslara karşı alınmış önlemlerdi ve bu işin bu denli titizlikle yapılması bana örnek alacak çok şey sundu.
Bu prosedüre fazlasıyla alışkın olan kadın, bana doğru hafifçe eğildikten sonra kendini geri ışınladı. Tek başıma kalınca bir sandalyeye oturup bekledim. Birkaç dakika sonra bir kapı açıldı ve genç bir adam içeri girdi. Siyah saçları ve siyah gözleriyle oldukça yakışıklıydı ama çehresinde gençliğin izleri hâlâ fazlasıyla belirgindi; liseli olduğunu söylese inanacağım kadar genç görünüyordu.
“Hoş geldiniz,” diye söze başladı gülümseyerek. “Ben Lonca Lideri Yuuki Kagurazaka. Tanıştığımıza memnun oldum, Rimuru. Hakkında çok şey duydum! Bana rahatça Yuuki diyebilirsin.”
“Ben de tanıştığımıza memnun oldum. Benim adım Rimuru Tempest; Jura Ormanı’nda yeni kurulan Tempest ulusunun lideriyim. Benim için de sadece Rimuru demen yeterli.”
Böylece, Yuuki Kagurazaka ile ilk kez karşılaşmış oldum.

Tanışma faslının ardından karşılıklı küçük bir soru-cevap seansına geçtik. Birbirimizin niyetlerini yokladığımız ufak tefek havadan sudan sohbetlerle başladı ama çok geçmeden kendimi Yuuki’nin yanında tamamen rahat hissetmeye başladım.
Gayet nazik, iyi huylu birine benziyordu; yirmili yaşlarının sonlarında olduğu söyleniyordu fakat ergenliğinin sonlarındaymış gibi bile durmuyordu. Nedenini sorduğumda, bunun bir tür lanet olduğunu söyledi. Görünüşe göre bu dünyaya gelirken herhangi bir özel ya da benzersiz yetenek elde edememişti ama bu yolculuk ona muazzam ölçüde gelişmiş fiziksel kabiliyetler kazandırmıştı.
“Gerçekten de tam olarak şöyleydi…” Başını kaşıdı. “‘Ne yapmam gerekiyor şimdi?’ gibi bir şeydi. Üstelik bende tuhaf bir şeyler olduğunu fark etmem bile yaklaşık beş yılımı aldı.”
Bu ebedi çocuksu görünüşü, diğer şeylerin yanı sıra hiç sevgilisinin olamaması anlamına da geliyordu. Elimde olmadan gülüp ona moral vermeye çalıştım. Bu çocuğu sevmeye başlamıştım.
“Vay canına, sahiden mi? Ah, çok yazık olmuş, ha-ha-ha! Ama hey, şans er ya da geç senin de yüzüne gülecektir!”
“Pek yardımcı olduğunuz söylenemez…”
Yuuki biraz bozulmuş gibiydi ama muhtemelen bana öyle gelmişti.
Ne olursa olsun, aramızdaki buzları hızla eritmiştik.
“Yine de hakkınızı teslim etmem gerek… Bir canavarın koskoca bir şehir kurması ha?”
“Öyle mi? O kadar da nadir bir şey değildir herhalde, değil mi?”
“Yani, şahsen hiç böyle bir şey duymadım… Ve sizden sonra da bir daha duyacağımı pek sanmıyorum.”
“Öyle mi dersin?”
“Evet…”
Bir süre birbirimize baka kaldık. Canavarların şehir kurmasında bu kadar büyütülecek ne vardı ki? Yuuki ufak tefek şeylere gereğinden fazla takılıyordu. Konu mevcut durumlarımıza gelince bunu öylece geçiştirdim ve o sohbet de son bulunca Yuuki asıl merak ettiği konuyu açtı.
“Peki, Rimuru… Siz bir canavarsınız, değil mi? Fuze sizi bana bu şekilde tarif etmişti ancak merkez binamızın üzerindeki bariyeri doğrudan geçip gelmeniz beni epey şaşırttı. Bu şekilde nasıl dönüştünüz?”
“Hım? Ha. Evet, ben bir canavarım. Daha doğrusu bir slime. Aramızda kalsın ama bunu benim yerime yapan Evrensel Şekil Değiştirme adında bir yeteneğim var. Yuttuğum herhangi bir canavarı taklit edebiliyorum. Bunun yanında, taktığım bu maskenin de epey payı var tabii.”
Maskeyi çıkardım. Büyük Üstat ile bir süre daha muhatap olacağımı biliyordum. Aramız bozulursa bu ülkedeki insanlar tarafından kabul görmem imkânsız hale gelirdi. Tam bir tamam mı devam mı anıydı. Şehrimin bir dehşet yuvası olduğunu düşünmesine izin veremezdim. En iyisi tüm gerçeği dosdoğru anlatmaktı.
“Yuttuğunuz canavarları taklit etmek mi… Bir dakika. Bu Bayan Shizu mu?!”
Yuuki’nin yüzüne öldürücü bir ifade yerleşti. Bir anlık duraklama—ve masanın karşısından bir anda kayboldu. Karşılıklı tekmeler savurduk. Ortaya çıkan şok dalgası masayı ortadan ikiye böldü. Muazzam bir darbeydi; bir insanın savurabileceğinin çok ötesinde, ağır ve öfkeliydi. Hiçbir zaman acı hissetmiyor olabilirdim ama bir anlığına bacağım hareket edemeyecek kadar uyuştu.
Gayet soğukkanlı bir tavırla, “Sakin ol evlat—” dedim.
Geriye dönüp baktığımda, Shizu beni sadece etrafıma yaydığım havadan tanıyabilmişti. Şimdi düşününce, gerçekten hayret verici bir başarıydı. Sonunda bir slime’a dönüşmüş öteki dünyalı birini tasavvur etmek ciddi bir hayal gücü gerektiriyordu.
Yuuki’nin gözlerindeki öfke kaybolmuştu fakat hâlâ devam etmeye hazır bir şekilde ayakta duruyordu. “Bunu bana ayrıntılı olarak açıklayabilir misiniz?” diye sordu, bakışlarını üzerime dikerek.
Kırık masayı olduğu yerde bırakıp yeniden birbirimizin karşısına oturduk.
“Pekala, tamam. Bak, sana karşı dürüst olmam gerekirse, ben uzak bir gezegenden gelen bir uzaylıyım—”

“Neden bahsediyorsunuz siz? Benimle ciddi konuşmanızı istiyorum! Doğrusu, dalga geçmek için harika bir zaman olduğunu düşünmenize hayran kaldım!”
Eyvah. Yuuki epey öfkelenmiş görünüyordu. Ufak bir şakanın ortamdaki gerginliği yatıştırmaya yardımcı olacağını düşünmüştüm ama pek öyle olmadı galiba…
“Pekâlâ, tamam. Artık ciddi olacağım, o yüzden biraz sakinleş lütfen…”
“Onca yolu gelip de bula bula bu şakayı mı yaptınız? Bunu da ilk defa duyuyorum. Yoksa siz bir ihtimal…?”
Daha ben söyleyemeden Yuuki ne olduğunu tahmin etti. Ben de en baştan anlatmaya karar verdim.
“Şöyle ki… Sokakta bir adamın saldırısına uğradım…”
Sonraki bir süre boyunca başıma gelenleri en ince ayrıntısına kadar anlattım.
“Ah… Demek gerçekten Japonsunuz, ha Rimuru…?”
Heh-heh. Tam da planladığım gibi. Yalnızca benim gibi bir geçmişe sahip birinin anlayabileceği bir şaka yapmıştım ve anında benden taraf oluvermişti. İlk başta onu kızdırdı ama hey, işe yaramıştı işte! Gerçekte kim olduğumu anlamasını sağlamanın en kestirme yoluydu! (Niyetimin gerçekten bu olduğuna inanıp inanmadığı ayrı bir konuydu ama, şey, sonuçta işe yaradı!)
Bu faslı geride bıraktıktan sonra her türlü şey hakkında konuştuk. Bu dünyada neler yaptığımızdan, Çektiğimiz sıkıntılardan ve başımızdan geçen badirelerden, Shizu’nun son anlarından bahsettik.
“Demek bu şekilde gitmeyi seçti ha…? Kabul etmeliyim ki bu dünyayı ne kadar sevmediğini bana sık sık anlatırdı…”
Yuuki gözlerini kapattı.
Kasvetli konuların üzerinde durmanın lüzumu yoktu. Ben de eski dünyamızdan başka şeyleri lafa kattım. Özellikle en sevdiği manga ve animelerin nasıl bittiğine karşı yoğun bir ilgi gösterdi.
“Hadi ama! Ondan sonra ne olduğunu bana kesinlikle anlatmalısınız!”
“Hi-hi-hi! Öğrenmek mi istiyorsun? Eh, bil bakalım ne oldu—? Bahsettiğin manga ve animelerin neredeyse hepsi ben ayrıldığım sırada çoktan final yapmıştı! Ve bilirsin, hepsini de yakından takip ederdim. Gerçek bir beyefendi her zaman her konuya hâkim olmasını bilir!”
“Bu inanılmaz! Lütfen, efendim! Lütfen, bilginizi bana da aktarın!”
Sesi iyice telaşlı ve heyecanlı çıkmaya başlamıştı. Az önceki kadın içeriye ışınlandığında, bu hali yüzünden elindeki çay ve atıştırmalık tepsisini neredeyse düşürüyordu. Galiba biraz fazla ileri gitmiştim.
“Pekâlâ, sana göstereyim o zaman. Biraz kâğıdın var mı?”
“Kâğıt mı?”
“Evet.”
Yuuki şüphe dolu bakışlarla bana bir parça kâğıt uzattı. Kâğıdı mideme indirdim—
“İşte, tamamdır.”
ve bitirdiğim eseri çıkarıp Yuuki’ye uzattım.
“V-vovvvvvvv!! Bu nasıl bir sihirbazlık numarası böyle, efendim?!”
Şaşırmasını yadırgayamazdım. Az önce eline düzgünce ciltlenmiş bir manga cildi tutuşturmuştum.
Bu, Büyük Bilge‘nin tüm imkânlarını son damlasına kadar kullanmamın sonucuydu. Temelde kâğıdı alıp hafızamda canlandırdığım görüntüleri üzerine kopyalamıştım. Harika bir yeteneğin böylesine heba edilmesine ne denir ki? Yine de son derece etkiliydi doğrusu.
“Pekâlâ! Devamını okumak istiyorsan üzerinde çalışabilmem için biraz daha kâğıda ihtiyacım olacak!”
Yuuki tek kelime etmeden ayağa kalktı ve başka bir kadına kâğıt getirmesini emretti. Yüzü son derece ciddi olduğundan, kadın telaşla gidip birkaç top kâğıt getirdi. Sonraki kısa süre boyunca tüm anılarımı kâğıtlara aktardım; artan sayfaları da kendime saklamayı ihmal etmedim tabii. Kâğıt hâlâ lüks bir üründü—cebe indirdiklerim küçük bir servet değerindeydi. Yanında biraz bulunmasının hiçbir zararı olmazdı. Üstelik bunları kullanabileceğim gayet mantıklı, saçma olmayan işler de vardı.
Hem zaten Yuuki de durumdan hiç şikâyetçi değildi. En sevdiği serilerin devamını öğrenememiş olmak onun için büyük bir hayal kırıklığı olmalıydı. Bu fırsatı bu dünyada yakalamışken şikâyet edecek tek bir şeyi bile olamazdı.
“Çok teşekkür ederim, efendim!”
Tabii ki istediği serilerden bazıları yayınını tamamlamak şöyle dursun, konu olarak da pek bir yere varamamıştı. En sürükleyici serilerin genellikle böyle olması da tam bir hayal kırıklığıydı. Bazılarının nasıl bittiğini ben de merak ediyordum. Umarım bir on yıl kadar sonra bir başka Japon öteki dünyalı çıkıp gelir de beni aydınlatır.
“Biliyor musunuz Rimuru, size bir şey sormak istiyordum…”
“Ha? Neymiş o?”
“Loncaya kaydolurken giriş formunu nasıl doldurdunuz? Bu dünyanın dilini öğrenmeye hiç vaktiniz olmamıştı, değil mi?”
Uf. Tam da can alıcı noktadan vurmak buna denirdi işte.
“Hi-hi-hi! Şey, o mesele şöyle… Elbette bu dili çalıştığım için! Hem de günlerce aralıksız çaba sarf ettikten sonra, bunu da eklemeliyim!”
Aslında ihtiyacım olan her şeyi benim yerime Bilge deşifre edip kopyalıyordu. Yine de Kabal ve ekibi bana temel alfabeyi öğretmişti ve gerisi de sonrasında çorap söküğü gibi gelmişti.
“Gerçekten mi? Büyülü bir hile falan kullanmadınız yani…? Çünkü buraya geldiğimde uğraşmak zorunda kaldığım en zor şeylerden biri dili öğrenmekti.”
“Ah, şey, şeeyy, saçmalama canım! İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, ders çalışmanın önemi asla bitmez!”
Biraz bocaladım ama durumu çaktırmadan toparlamayı başardım sanırım. Yuuki’nin bana bu kadar saygı duyduğunu görmek biraz içimi sızlattı ama tam olarak yalan da sayılmazdı, o yüzden sorun yoktu. Her şeyi okuyup anlamamı sağlayan şey Bilge‘ydi belki ama hey—sonuçta o da benim yeteneğimdi. Bu gerçeği atlamış olmam, söylediğimi daha az doğru kılmıyordu ya.

Akşam yemeği sırasında sohbetimiz yeniden daha ciddi konulara, bilhassa bundan sonra ikimizin de ne yapacağına doğru kaydı.
“Demek Bayan Shizu ikimizin de Japonya’dan olduğunu söyledi diye hayatını tehlikeye atıp buralara kadar geldin, öyle mi Rimuru? Yani, bundan sonra da sana yardım etmeyi çok isterim ama tek amacın bu muydu sahiden?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Şey, sadece başka bir sebebin daha olabileceğini düşünmüştüm. Mesela memlekete dönmenin bir yolunu falan bulmaya çalışıyorsundur belki?”
Memlekete dönmek.
Evet, bunu ben de düşünmüştüm. Ama vazgeçmiştim. Orada zaten ölmüştüm; bedenimi çoktan yakıp küle çevirdiklerinden emindim. Aslına bakılırsa dönebileceğim bir yer de kalmamıştı. Dönsem bile herkesin hayatını altüst etmekten başka bir işe yaramazdım. Arada bir beni anıp eski güzel günleri yâd etseler, bu benim için yeterliydi. Fakat daha genç ötedünyalılar için eve dönmenin bir numaralı öncelik olduğuna şüphem yoktu.
“Sence bu mümkün mü?” diye sordum. Karşılığında derin bir sessizlikle karşılaştım. O kadar kolay değil anlaşılan. Öyle olsaydı zaten çoktan yapardı. Ben de aşağı yukarı böyle tahmin etmiştim.
“Şey,” dedi Yuuki, “pek öyle görünmüyor, daha çok tek yönlü bir yol gibi. Çünkü bu dünya… Sanırım buna ‘yarı fiziksel’ diyebiliriz.”
Şimdiye kadar öğrendiklerini ayrıntılarıyla anlatmaya başladı. Esasen, bizim eski gezegenimiz tamamen fiziksel bir dünyaydı; büyü zerreciklerinden (magicules) arınmış bir dünya. Bunun tam zıddı ise tamamen ruhani bir dünyaydı; ruhlar, iblisler, melekler ve diğer mistik yaşam formlarıyla kaynayan, gizemli ve akıl almaz bir enerjiyle dolu bir âlem. İkisi birbirine taban tabana zıttı ama yine de aralarında derin ve mühim bazı bağlar vardı.
İşte bu da kaosun dünyası olan bu dünyayı doğurmuştu. Son derece nev-i şahsına münhasır bir varlık; hem fiziksel hem de ruhani dünyanın özelliklerini paylaşıyordu. Atmosferi büyü zerrecikleriyle dolup taşıyordu ve bu da perilerin, gulyabanilerin ve diğer ruhani yaşam formlarının cisimleşmesine olanak tanıyordu; nitekim Yuuki bunu kendi deneyleriyle keşfetmişti.
Fiziksel bir dünyadan buraya geçmek, kendi bedenlerimizin bir kez parçalanıp ardından yarı fiziksel formda yeniden inşa edilmesi anlamına geliyordu. İşte bu yüzden tamamen fiziksel bir dünyaya bir daha asla dönemeyeceğimizi açıkladı.
“Yine de,” diye ekledi, “ihtimalin sıfır olduğunu düşünmüyorum. Japonya; iblisler, canavarlar ve buna benzer şeylerle ilgili hikâyelerle dolu, ayrıca dünyanın her yerinde de benzer masallar ve efsaneler görüyorsun. Yani koşulları tam olarak sağlayabilirsek, belki de başarabiliriz diye düşünüyorum, anlarsın ya?”
Söyledikleri bana mantıklı geldi. Bu konuda benim de kendime göre düşüncelerim vardı. Artık her şey hayal meyal bir sayıklama gibi gelse de, bıçaklandığım andan itibaren Dünya Dili’ni duyduğumu çok net hatırlıyordum. Dünya ile bu âlem arasında kesinlikle üzerinden geçtiği bir tür bağlantı vardı.
“Ayrıca… Büyü yapabiliyorsun, değil mi Rimuru?”
“Evet,” diye cevap verdim bu ani konu değişikliğine, “bana bir iki büyü öğretilmişti.”
Yuuki kıskançlıkla gözlerini kısıp bana baktı. “Ne kadar güzel… İlk başlarda ben de büyü konusunda çok heyecanlıydım…”
Kendi ifadesiyle, bu dünyaya ilk geldiğinde hem içine düştüğü duruma hayıflanmış hem de büyünün o bilinmeyen gücüne karşı derin bir hayranlık beslemişti. Ben de aynı durumdaydım. Manga ve anime seven herkes, hayatında en az bir kez sağa sola büyü savurabilmeyi istemiştir herhalde.
“Biraz öğrenmek istedim ama nedense bir türlü yapamadım. Sanırım bedenimin geçirdiği değişimden kaynaklanıyor. Oysa kulağa çok romantik geliyordu ama nafile…”
Kesinlikle. İnsanda macera hissi uyandırıyor, değil mi? Bir şey tam parmaklarının ucundaysa, elbette denemek istersin. Ama Yuuki bunun için gereken özelliklere sahip değildi. Gerçekler bazen can sıkıcı olabiliyor.
“Yine de bu konuda araştırmalar yapabiliyorum. Ve ulaştığım sonuca göre bu dünyada büyü, doğa kanunlarına müdahale etme gücü. Bu dünyada gizemli bir kanunlar bütünü var—insanlar buna Dünya Dili diyor—ve yeni bir güç kazandığında ya da evrim geçirdiğin zamanki gibi hayatının değeri bir şekilde arttığında, doğa sana bunu bu yolla bildiriyor. Büyü de bu Dünya Dili ile aynı kurallar çerçevesinde işliyor; büyüyü yaptığında, o fiziksel olmayan olguyu gerçek hayata döküyor. Ve tersten bakacak olursan…”
Yuuki duraksadı. Lafın nereye varacağını tahmin etmeye çalıştım. Tersten bakacak olursan…
“Her şeyin bir sebebi ve sonucu var; şayet tüm bunların arkasındaki kanunları çözebilirsen, eve dönüş yolunu bile bulabilirsin… demek istiyorsun, öyle mi?”
Dünya Dili’ne yabancı değildim. Yeteneğim Büyük Bilge, benimle konuşurken bu terimi kullanmıştı. Beni bu sonuca ulaştıran da bu aşinalığımdı.
“… Doğru. Çok iyi yakaladın, Rimuru. Şaşırdım doğrusu… Benim araştırmak için yıllarımı harcadığım kavramı bir çırpıda anladın.”
“Eve dönüş” kavramını ele al, onu bir kanunlar bütününe dönüştür ve Dünya Dili’ne tercüme et. Söylemesi benim için kolaydı elbette ama o kanunları keşfetmeye çalışmak bir ömürlük araştırma gerektirirdi. Bu kadar çabaya rağmen hiçbir şekilde mümkün olmama ihtimali de vardı.
Fakat Dünya Dili’ne daha derin bir seviyede müdahale edebilseydin…
……………………………………
Bilge sessizdi. Hayır, öyle bir yetenek ancak masallarda olurdu. Anlaşılan bu araştırmaya bıkıp usanmadan devam etmekten başka çare yoktu.
Yuuki buruk bir tebessümle sırıttı. “Tabii hepsini gün yüzüne çıkarmaya asla ömrüm yetmez herhalde. Kanunların her birini tek tek çözüp tahlil etmem gerekirdi.”
Muhtemelen asıl hedefi de buydu zaten. Araştırmalarına devam edeceğinden hiç şüphem yoktu.
“Şey, elimden gelen her konuda sana kesinlikle yardımcı olurum, ben de kendi çapımda biraz araştırma yapmaya çalışırım.”
İster istemez yardım teklifinde bulunmak istedim. Bu azmini takdir etmemek elde değildi.
“Her neyse, madem eve dönmeye çalışmıyorsun, peki seni buralara ne getirdi, Rimuru?”
Nihayet asıl konuya geri dönüyordu. Eksiksiz bir cevabı hak ettiğini düşündüm.
“Şey, bu hayatta şöyle biraz arkama yaslanıp keyfime bakabilirsem, gerçekten tek istediğim bu. Epeyce gelişmiş bir kasaba kurdum ve temelde sadece dostlarımla hoşça vakit geçirmek istiyorum. Fakat son zamanlarda aklımı kurcalayan bir şey var…”
Diğer vazifem. Büyü taşları satın almam, şehirleri gezip medeniyetlerinin ne kadar geliştiğini görmem gerekiyordu—bunlar önemliydi elbet. Ama en büyük vazifemi de unutmuş değildim. Rüyalarımda gördüğüm o çocukları.
“… Anlıyorum. Bayan Shizu onlar için gerçekten çok endişelenmiş olmalı. Fakat o çocuklar… Neyse, senden istediği şey buysa, bu işin üstesinden gelebileceğine güvenim tam.”
Ardından uzun uzadıya anlatmaya koyularak rüyamda gördüğüm o çocuklar hakkında bana ayrıntılı bilgiler verdi.

Uzun sohbetimizin ardından, onları bu kadar beklettiğim için arkadaşlarıma akşam yemeği ısmarlamayı teklif ederek lonca karargâhından ayrıldım. “Aman, hiç dert etme,” dediler hep bir ağızdan ama hava çoktan kararmaya yüz tutmuştu—Yuuki ile neredeyse şafaktan gün batımına kadar konuşmuştuk. Görüşmenin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim, bu yüzden onlar adına üzüldüm.
Kaldığımız pansiyonun yanından bile geçemeyecek, şehir çapında nam salmış bir restorana gittik. Önümüze taşınan nefis yemekleri iştahla mideye indirirken, Yuuki ile üzerinde anlaştığımız her şeyin üzerinden geçtim.
“İşte böyle, bir hafta sonra bir okulda öğretmenlik yapmayı kabul ettim.”
“Ha?”
“Bu da nereden çıktı şimdi?”
“Gerçekten çok şakacısınız, Patron!”
Ne Kabal ne de yoldaşları ilk başta buna inanmaya hazırdı. Aman be. En iyisi en baştan anlatmaktı.
“Özetle, yarından itibaren okul yurdundaki boş bir odada kalmaya başlayacağım. Size gördüğüm rüyalardan bahsetmiştim, değil mi? Yuuki onları tanıdığını düşünüyor, bu yüzden onların öğretmeni olarak çalışmamı ayarlıyor.”
Bir dizi soruyla karşılık verdiler, ben de hepsini sırayla yanıtladım. Akşam yemeğini bitirdiğimizde onları ikna etmeyi başarmıştım ama yine de şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı.
“Vay canına, Patron. Öğretmenlik ha, öyle mi…?”
“Gözümde canlandırması bile epey zor…”
“O çocuklar için endişelenmeye başladım.”
Bana niye öyle bakıyorsun ki, Gido?
“Evet, dolayısıyla sizin açınızdan bu yolculukta bana rehberlik etme göreviniz bugün itibarıyla sona eriyor.”
“… Biraz ani oldu bu, Patron.”
“Dönene kadar sizinle kalmak üzere mukavele yaptığımızı sanıyordum?”
“Ah, ben gayet iyi olurum! O ışınlanma çemberini tam da bu yüzden kurdum, değil mi? Böyle bir şeyin olabileceğini tahmin etmiştim çünkü. Bu sayede göz açıp kapayıncaya kadar Tempest’a ya da Blumund’a dönebilirim. Sizin için biraz daha zor olacak ama, değil mi? Yolunuz açık olsun!”
“Hop hop, ciddi misiniz siz? O kurtlu vagonla geri döneriz diye düşünüyordum ben…”
“Evet, sahiden ya! Of, şimdiden dönüş yolculuğunu düşünmek bile içimi kararttı!”
“Hadi ama Kabal,” diyerek çıkıştı Gido. “Ve sen de Elen. Siz de rahata amma alıştınız ha, öyle değil mi? Gerçi ben de sıradan bir vagonda yeniden her yanımın ezilip morarmasına can atmıyorum ama…”
Bu tipler yok mu… Bir bakıyorsun sonuna kadar sorumluluk alıp beni koruyacaklarından dem vuruyorlar, bir bakıyorsun lüks seyahatlerini kaybettiler diye sızlanıyorlar. Kesinlikle tam onlara yakışan bir davranıştı ama yine de insan şaşırıyordu.
Böylece dördümüz, gecenin geç saatlerine kadar o hüznü ve pişmanlığı kadehler eşliğinde dağıtmaya koyulduk. Ertesi sabah, şehir kapılarının hemen dışında, akşamdan fena halde kalmış olan bu üçlüyle son kez vedalaştım.
“Bir şey olursa bize haber uçurun, Patron!”
“Biz olmadan gerçekten iyi olacağınıza emin misiniz…?”
“Yanımızda olmanızı özleyeceğiz ama kendinize iyi bakın! Şehre döndüğünüzde bize haber verin!”
“Elbette,” dedim. “Bir durum olursa size bildiririm.”
Vagonumuzu Mide’mden dışarı çıkardım. Bir tüccar, arkasında iki atla çoktan bize doğru yaklaşıyordu.
“Şey, Patron… Aman Tanrım, niye ki?”
“Yoksa—yoksa siz…?”
“Ciddi misiniz?!”
Yalvarışlarını görmezden gelerek satıcıya atları vagona bağlamasını söyledim. Ödeme formunu imzalarken, “Pekala, getirdiğin için teşekkürler,” dedim. Kabal ve ekibi o ana kadar acı gerçeği nihayet kabullenmişti.
“Evet, bu vagonu benden size bir veda hediyesi sayın, tamam mı? İhtiyacınız kalmazsa Rigurd’a geri verirsiniz.”
“Şey, sanırım buna çok ama çok ihtiyacımız olacak, Patron!”
“Bize karşı çok naziksiniz, Rimuru Efendi!”
“Vay be! Ne adamsınız ama. Keşke Fuze da kendi adamlarına karşı böyle nazik olmayı öğrenebilseydi.”
Hepsi bu hediyeden oldukça duygulanmıştı. Sürprizimin tutmasına sevindim. Bir şey daha var—
“Ücretiniz de vagonun içinde. Daha sonra bir ara bakarsınız—”
isterseniz, diyecektim ama ben lafımı bitiremeden onlar çoktan içeriye tırmanmak için birbirleriyle yarışmaya başlamıştı bile.
“Voooov! Şu kalkana bakın hele!!”
“Aaaaahhh! Bu asa inanılmaz!!”
“Vay canına, şuna da bakın! Fena halde keskin görünen bir hançer bu. Bir dakika, bu büyülü bir silah mı?!”
Yahu, resmen sırtlan gibiler. Kutuları ben yanlarında yokken açarlar diye umuyordum ama o düşüncem kesinlikle boşa çıktı.
“Alem adamlarsınız vesselam… Neyse. İşte ücretiniz. Kabal için bir Pul Kalkan, Elen için bir Dryad Asası ve Gido için bir Tempest Hançeri. Gözünüz gibi bakın onlara, tamam mı?”
“Elbette, Patron!”
“Deli miyiz biz, bakmaz olur muyuz hiç! Yeni bir asa aradığımı nereden bildiniz ki…? Çok ama çok teşekkür ederim, Rimuru Efendi!”
“Ama, şey… bunların hepsi Benzersiz seviye, değil mi?! Hayatımda böylesine muazzam bir silah gördüğümü hiç sanmıyorum. Emin misiniz bundan, Patron?”
“Eminim tabii. Malzemeler için tek kuruş ödemedik. Asa, Treyni’nin nezaket gösterip temin ettiği bir hediye; o yüzden ona çok dikkatli davran, anlaştık mı?”
“Ah, evet, kesinlikle!”
Elen yanağını sevgiyle asaya sürttü. Ben üzerine basmasam bile ona gayet iyi bakacağından emindim. Kabal ile Gido’nun silahları üretilmiş eşyalardı fakat Dryad Asası gerçekten de eşi benzeri olmayan bir parçaydı. Onu kaybeder ya da kırarsa Treyni muhtemelen canıma okurdu—üstelik asayı Elen için istediğimi de söylemiştim, bu yüzden belki de gereğinden fazla endişeleniyordum.
Kabal’ın Pul Kalkanı, Charybdis’ten alınan pullarla Garm’ın zihninden çıkma bir başka şaheserdi; Kurobe’nin Gido’nun Tempest Hançeri’ni döverken kullandığı ve kullananın fiziksel hızını artırmak için rüzgâr büyüsüyle donatılmış olan pulların aynısıydı. Savaştan kalan pullardan elimizde hâlâ oldukça büyük bir stok vardı; nitekim teşekkür hediyesi olarak Kral Gazel’e de birkaç yüz tane vermiştim. Bizzat yuttuklarım ise neredeyse yepyeni durumdaydı. Onları savaş teçhizatında kullanma yollarını araştırmıştık ve bu iki parça da tamamlanmış ilk deneme numuneleriydi. Gido’nun da dediği gibi, Benzersiz kalibrede silahlardı.
Üçünün de hediyelerini erkenden açması sayesinde bu bizim için artık öyle hüzünlü ya da iç karartıcı bir veda olmaktan çıkmıştı. Onları yolcu ederken hepsinin neşesi gayet yerindeydi—ki bu da güzel bir şeydi. Hüzünlü vedaları kimse sevmez. Üstelik tüm bu heyecan, akşamdan kalmalıklarını da geçirmiş gibiydi. Hem Kabal’ın ekibinden bahsediyorduk şunun şurasında; yakında başka bir krizde yardım istemek için önümde diz çöküp yalvarmaya geleceklerinden hiç şüphem yoktu.
Böylece, içimde tuhaf bir tatmin duygusuyla onları uğurladım.

Onlar gittikten sonra, büyük taşınma faslını başlatma vakti gelmişti.
Tabii işin aslı, yurda gidip anahtarımı almaktan ibaretti. Tüm evrak işlerini hallettikten sonra, yurt sorumlusuna bu gece taşınacağımı bildirdim. Yuuki’nin hevesle söylediği gibi, “Özel personel lojmanı, üstüne günde üç öğün yemek ve on gümüş sikke!” ayrıcalığından yararlanabilecektim. Sorumlu da bunu doğruladı ve gün bitmeden odayı tertemiz yapacaklarını belirtti.
Bu arada, başkentte ortalama günlük maaş yedi gümüştü. Eğitimcilere buralarda tahmin ettiğimden çok daha iyi davranılıyordu. Kaldığımız handa bir gece, yemekler hariç dört gümüştü ve içerisi güzel olsa da tarım köyündeki o yere kıyasla yine de tuzlu geliyordu. Yuuki’nin bana ayarladığı yurda geçmek çok daha ekonomik olacaktı.
Hazır oradayken içeriye de şöyle bir göz attım. Dün geceki handan pek de aşağı kalır yanı yoktu. Halimden gayet memnundum.
Kabal ve ekibine söylediğim gibi, yedi gün sonra ders vermeye başlayacaktım; gerçi devir teslim işlerini halletmek için altı gün sonra okula gitmem gerekiyordu. Yani dilediğim gibi geçirebileceğim beş günüm vardı, gerçi bugünün büyük kısmı çeşitli ev eşyaları satın almakla geçti. İstediğim çoğu şeyi alıp arabayla yurda taşıtacak bütçem vardı; gün boyu alışveriş yaparken şehri de biraz daha gezme fırsatı buldum.
Ertesi günün çoğunu aldığım tüm eşyaları kolilerden çıkarıp yerleştirmekle geçirdim. Bizimkileri bu kadar erken göndermemeliydim işte. Şimdi pişman olmuştum.
Üçüncü gün kütüphaneye gitmeye karar verdim. Okulda ne öğreteceğime dair hâlâ tek kelime duymamıştım. Yuuki şu an bunu benim için ayarlıyordu ama bu sırada temel bilgilerimi biraz tazelesem iyi olur diye düşündüm.
Bir de tabii diğer önemli hedeflerimden birini gerçekleştirmek: büyü öğrenmek. Bu fırsattan istifade, içerideki büyü kitaplarından okuyabildiğim kadarını okumak istiyordum. Bahsi geçen kitapların bulunduğu odaya giriş kısıtlıydı fakat B-seviye veya üzeri bir maceracı olduğunu kanıtlayan kimliği gösterdiğinde girebiliyordun. Kitapları dışarı çıkarmak da yasaktı ve ben başkentteyken hepsini okumak istiyordum; bu yüzden ilk işim buydu.
Burası şehirdeki en büyük kütüphaneydi ancak devlete bağlı değildi. Asıl Kraliyet Kütüphanesi kalenin içindeydi ve yalnızca soylular ile saray büyücülerinin erişimine açıktı. Belki devletin resmi konuğu olan A-seviye maceracılar giriş izni talep edebilirdi ama şu an benim durumum buna uymuyordu. Bazı büyüler kimi uluslar tarafından gizli bilgi muamelesi gördüğünden, öylece gidip bir kütüphane kartı istemekle olacak iş değildi.
Şimdilik bu normal kütüphaneyle yetinmek zorundaydım. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki maceracılar tarafından toplanmış, yasaklı yetenekler ve tekniklerin anlatıldığı son derece değerli bir sürü kitap vardı burada. Özgür Birlik görevleri sırasında keşfedilen daha kadim eserlerden bazıları da burada toplanmıştı. Koleksiyon, Kraliyet Kütüphanesi’ndekiler kadar değerliydi neredeyse, diye düşündüm.
Harikaydı. Gelir gelmez böyle bir talihle ödüllendirildiğim için kendimi şanslı hissettim. Yaptığım tüm iyi işlerin karmik bir karşılığı olduğuna emindim.
Vakit kaybetmeden büyü kitaplarını karıştırmaya başladım. Burada o kadar çok kitap vardı ki, normal yollarla okumaya kalksan bir ömür yetmezdi. Bu yüzden, okuma salonlarında dirsek çürüten çalışkan akademisyenlerden şimdiden özür dilerim ama ben bu kerataları okumak için Büyük Bilge’yi kullanıyorum.
Biri beni izleyecek olsa, muhtemelen sadece elimi kitabın üstünde gezdirip sonra usulca rafa geri koyduğumu zannederdi. Oysa elim her kitabın tamamını özümsüyor, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde kaydediyordu. Büyük Bilge ve Yutucu yeteneklerini paralel çalıştırarak her bir büyü kitabını baş döndürücü bir hızla zihnime kopyaladım. İçeriklerini daha sonra sindire sindire inceleyebilirdim—daha doğrusu bunu Büyük Bilge’ye bırakabilirdim. Burada tek yapmam gereken raftan bir kitap çekip sonra yerine koymaktı.
Yine de içlerindeki büyüyü kullanabilmem için bu kadarı yeterli olacak mıydı acaba…?
【Bilgi】 Anlaşıldı. İçeriğin ‘Tahlil ve Değerlendirme’ ile ayrıntılı biçimde incelenmesi, ardından ‘Tüm Yaratılış’ yeteneğiyle kavranması mümkündür. Büyü kavranıp hafıza alanında depolandığında, ‘Büyü Sözü İptali’ ile icra edilebilir.
Gerçekten mi? Vay canına. Yani tek yapmam gereken ne tür bir büyü istediğimi düşünmek mi? Ne çılgınca bir yetenek kombinasyonu ama. Büyük Bilge’nin bana sunduğu harikaların sonu gelmiyordu sahiden.
Öyleyse mesele çözüldü. Kitapların başlıklarını okumaya bile tenezzül etmeyeceğim. Sadece al ve bırak, raftan çek ve geri koy, defalarca… Her bir cilt benim için doğrudan bilgiye dönüşüyordu. Bunu düşünmek bile içimdeki şevki katbekat artırdı.
Böylece sonraki iki gün boyunca canım çıkana kadar o kitapları okudum ve büyü kitapları reyonundaki her bir eseri başarıyla hafızama kazıdım. Küçük tatilimi de bu şekilde noktalamış oldum. Diğer kütüphaneciler ve ziyaretçiler bana kaçıkmışım gibi yan gözle baktılar ama zerre pişman değildim. Daha fazla büyü öğrenmek gibi yüce bir hedefin yanında, bu sadece önemsiz bir ayrıntıydı.

Ve nihayet ilk iş günümdü. Kısa bir selamlaşmanın ardından, akademinin müdür yardımcısından bir iki tavsiye aldım.
Yuuki zaten işin zor olacağı konusunda beni uyarmıştı; ne de olsa kendisi birlik başkanı olmanın yanı sıra bu okulun yönetim kurulu başkanıydı. Bunun daha çok fahri bir unvan olduğunu söylese de yine de etkilenmiştim. Burada geçirdiği on küsur yılda, sadece koca Özgür Birlik’i inşa etmekle kalmamış, kuruluşa bağlı bir okul bile açmıştı. Bir bakıma, tüm maceracıların örnek alması gereken ideal bir figürdü.
Bu okul sahiden de müstakbel birlik üyeleri için bir nevi eğitim alanıydı. Tıpkı birliğin kendisinde olduğu gibi uzmanlaşmak istediğiniz bir bölüm seçiyordunuz; tüm öğrencilerin ortak aldığı derslerin haricinde, büyü ve canavar bilimi üzerine teorik derslerin yanı sıra savaş ve hayatta kalma üzerine uygulamalı saha eğitimleri de vardı. Önceki hayatımdaki üniversitelere benzer şekilde, kendi ders programınızı oluşturmakta özgürdünüz.
Benim görevim ise çoğu öğrencinin erişebildiğinden biraz daha farklı, özel bir sınıfı yönetmek olacaktı. S-Sınıfı dedikleri sınıf, öyle ya da böyle sorunlu addedilen bir grup öğrenciden oluşuyordu. Önceki danışmanları olan ve katılığıyla nam salmış Shizue Izawa kişisel meseleler yüzünden görevinden ayrıldığından beri sınıf öğretmensiz kalmış, ortalığı dilediğince birbirine katmakta serbest olmuştu. Shizu bir Kahraman’dı, Alevlerin Hükümdarı’ydı ve doldurmam gereken yer kesinlikle çok büyüktü. Sanırım buralarda sürekli onunla kıyaslanmaya alışmam gerekecekti.
Anlaşılan bu sınıf, aralarında B-seviye maceracıların da bulunduğu birkaç müstakbel öğretmeni daha şimdiden kaçıracak kadar çetin cevizdi. Yönetim, onlarla ne yapacağını bilemez halde çaresiz kalmıştı. Daha önce Yuuki’nin anlattığı gibi, müdür yardımcısı da bana bütün bunları aktardı. Birkaç gün önce bahsettiği üzere, sınıf beş öğrenciden ibaretti—
………
……
…
“Bu beş öğrencinin tamamı ötedünyalı,” diye söze başladı, “tıpkı bizim gibi insanlar.” “Yine de sana bir şey sorayım Rimuru…” “Hinata Sakaguchi adında birini tanıyor musun?”
Onun adı neden şimdi geçti ki? Yani ben de onu sormak istiyordum gerçi ama…
“En azından adını biliyorum.” “Bir ötedünyalı ve Shizu’nun eski öğrencilerinden biri, değil mi?” “Bir de Shizu’dan daha güçlü olduğunu, müthiş bir hafızası olduğunu falan duymuştum.”
“Daha doğrusu Bayan Shizu’nun en parlak döneminden bile daha güçlü, evet.” “Peki Bayan Shizu’nun tam olarak ne kadar güçlü olduğuna dair bir fikrin var mı?”
Ne kadar güçlü müydü? Şey, Ifrit gibi üst düzey bir ruhu çağırıp onunla “bütünleşecek” kadar güçlüydü. Ortaya çıkan sıcaklık tek kelimeyle dehşetti. Sıcaklık İptali olmasaydı kesinlikle nalları dikmiştim.
“Şey, A seviyesini bile aşan bir canavar olan Ifrit’e hükmediyordu, yani…”
“Doğru.” “En parlak döneminde Bayan Shizu, Ifrit’i tamamen kontrolü altına alabiliyordu.” “Birlik için kurduğum derecelendirme ölçeğine göre, A-artı dediğimiz seviyenin bile en üst kademesinde yer alırdı.” “Gerçekten olağanüstü biriydi—ancak Hinata daha on beş yaşındayken onun da ötesine geçen bir güç kazandı.” “Bu sana ne demek istediğim hakkında biraz fikir vermiştir.”
Başımı salladım. Hımm. Aslında zerre bir fikrim yoktu ama dinlemeye devam ettim.
“Bunu neden açtığımı merak ediyor olabilirsin…” “fakat her şeyden önce biz ötedünyalıları bu dünyanın insanlarından neyin farklı kıldığını bilmeni istedim.” “Kimimiz Hinata gibi inanılmaz güçlü savaş yetenekleriyle lütuflanmıştır, kimimizinse benim gibi hiçbir yeteneği yoktur.” “Tüm ötedünyalıları aynı kefeye koyamazsın; durum kişiden kişiye çok değişir.” “Şehirdeki en sevdiğim kafeyi bir ötedünyalı işletiyor ve tabiri caizse tamamen güçsüz biri.” “Ötedünyalıların çoğunun genelde bir tür özel kabiliyeti olur ama bu kesin bir kural değildir.”
Anlıyorum. Demek ki herkes olmasa da çoğu insan bu yolculuğu yaparken bir veya iki yetenek kazanıyordu.
“Fakat,” diye devam etti Yuuki, “buradaki asıl kilit nokta, bu dünyaya doğal yollarla gelmek ile çağrılmak arasındaki farktır.”
Hımm. Veldora da bundan biraz bahsetmişti, değil mi? Evet, bahsetmişti…
(Pek çok ötedünyalı buraya özel güçlerle gelir. Yolculukları esnasında ruhlarına kazınan güçlerle. Çağrılanlar her daim böyle bir yeteneğe sahip olur—yalnızca onlara, sadece kendilerine ait bir benzersiz yetenek. Tamamen tesadüf eseri buraya gelen ötedünyalıların aksine, bu kişiler çağırma sürecinin getirdiği yüke dayanabilecek kadar güçlü bir ruh taşırlar. Bu dünyadaki bahsi geçen çağırma sürecinin aksi takdirde nadiren başarılı olması da bunu kanıtlar niteliktedir.)
Sanırım böyle bir şey demişti.
Başka bir deyişle, çağırma sürecini kaldırabilecek kadar güçlü bir ruha sahip olman gerekiyordu, yoksa işlem yürümezdi. Bütün bunları Yuuki’ye aktardım. Gözleri fal taşı gibi açılarak, “Bunu bilmene şaşırdım doğrusu,” diye yanıt verdi. “Yaptığım araştırmalarda öğrendiğim şey tam olarak buydu.” Benim için pek araştırma sayılmazdı; Veldora’nın dediklerini papağan gibi tekrarlıyordum sadece ama neyse.
“Dediğin gibi Rimuru, belirli bir amaç doğrultusunda buraya çağrılan ‘çağrılmışlar’a daima bu amaca uygun güçler bahşedilir—örneğin, insanlığa savaşta belirleyici bir üstünlük sağlamak adına bir Kahraman olabilsinler diye.” “Bu yolculuk sırasında bedenin parçalarına ayrılır ve yarı-fiziksel bir formda yeniden birleştirilir—diğer bir deyişle yeniden inşa edilir.” “Yeterince güçlü bir iraden yoksa, o koca enerjinin içinde yutulup karanlığa karışarak yok olursun herhalde.”
Buraya tamamen tesadüf eseri gelen Hinata bile dünya dışı güçlerle donatılmıştı. Belirli bir hedef doğrultusunda buraya çağrılsaydı, artık ne kadar güçlü olurdu hayal bile edemiyordum. Sanırım Yuuki’nin söylemeye çalıştığı da buydu—fakat bir sonraki sözleri tüylerimi diken diken etti.
“…” “Peki, sence henüz tamamlanmamış bir formdayken çağrılırsan ne olur?”
“Tamamlanmamış form mu?”
“Aynen öyle…”
Ardından bana açıkladığı şeyler neredeyse kanımı donduracaktı. Normal şartlarda, belirli koşullar altında bir çağırma gerçekleştirmek, otuz veya daha fazla çağırıcının bir ekip olarak çalışmasını gerektiriyordu. Ayinin tamamlanması tam yedi gün sürüyordu—ve öyleyken bile başarı oranı yüzde 1’in altındaydı. Daha da kötüsü, ayin tamamlandıktan sonra aynı çağırıcıların bir yenisini gerçekleştirmeden önce belirli bir süre beklemesi gerekiyordu—bu da yaklaşık otuz üç veya altmış altı yıl gibi bir aralıktı. Ne kadar uzun süre beklenirse, arzulanan koşulları daraltmak da o kadar mümkün oluyordu.
Peki ya hiçbir özel koşul belirtmeden bir çağırma gerçekleştirilirse ne olurdu? Bu durum kısıtlamaları epey gevşetiyordu elbette; çağırmalar arasında bu denli uzun bir bekleme süresine gerek kalmıyordu. Aynı çağırıcılar bunu tekrar tekrar deneyebiliyordu—fakat başarı oranı hiç de artmıyor, üstelik başarsanız bile çoğunlukla çocuk ve benzeri yaştakileri çağırmakla kalıyordunuz.
Tüm bu dezavantajlara rağmen, görünüşe göre bu yöntemi seçmek için geçerli sebepler vardı. Peki ya çağrılan çocuklara ne oluyordu? İradeleri gayet güçlüydü elbette ve bedenleri büyü zerrecikleri (magicules) formunda saf enerjiyle dolup taşıyordu. Fakat bu iradeye eşlik edecek herhangi bir yetenek kazanamamışlardı—ve tüm o enerji, henüz olgunlaşmamış bir çocuk bedeni için fazlasıyla orantısızdı. Hatta öyle ki, boşalacak başka bir mecra bulamayan bu enerji, zamanla bedeni kelimenin tam anlamıyla içten içe yakıp kül ediyordu.
“Ha? Bir dakika, yani o beş çocuk…?”
“…” “Evet. Tahmin ettiğinden eminim, onlar da çağrıldı.”
“Vay canına. Bu… doğru bir şey mi yani, yoksa…?”
Yuuki cevap vermedi. Fakat sessizliği fazlasıyla yeterli bir yanıttı.
“O çocuklar,” diye devam etti, “tam anlamıyla çağrılamayanlardı. Bir Kahraman yaratma girişimlerinin başarısız sonuçları.”
“Bir Kahraman mı? Ne demek istiyorsun?”
“Daha önce ne dediğimi hatırlıyor musun? Bir Kahraman, insan ırkına savaşta belirleyici bir üstünlük sağlayabilir. Bu dünyada canavarlar bizden katbekat daha güçlü—hem de ezici bir üstünlükle. Sürekli bir tehdit altında olduğumuzu söylemek abartı olmaz. Buralarda insanlığın gücü acınacak derecede zayıf. Herkes umutlarını bağlayabileceği bir Kahraman arayışında.”
“Ne yani, onlarla savaşacak Kahramanlar bulmak için rastgele insan mı çağırıyorlar?”
“Aynen öyle Rimuru. Bu dünyanın verdiği karar şu: Kendileri için tek bir Kahraman doğacaksa binlerce insanı feda etmeye değer.”
Yuuki’nin sesi yer altı odasında buz gibi yankılandı. Bu, dünyanın seçimiydi. Buna ne karşılık vereceğimi bilemedim. Kendi canından olan ailelerini, hiç tanımadıkları yabancıların önüne koydukları için onları eleştirmeye hakkım var mıydı gerçekten? Tehlikede olan iki kişiyle karşı karşıya kalsanız ve yalnızca birini kurtarabilecek olsanız ne yapardınız? Biri arkadaşım olsaydı, şüphesiz önce ona el uzatırdım.
“Bu çocuklar, birden fazla ülkenin mutlak bir gizlilik içinde yürüttüğü başarısız çağırmaların birer kurbanı. Bayan Shizu onları kanatları altına aldı ve kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmak istedi.”
“Birden fazla ülke mi? İşin içinde devletler mi var yani?”
“Evet. Dediğim gibi, dünyanın almaya karar verdiği yol bu. Onların gözünde, canavarları püskürtmek için ordulara kademeli olarak yatırım yapmaktansa, herkesin fersah fersah üstünde durabilecek tek bir ötedünyalıya her şeyi yatırmak çok daha verimli. Bayan Shizu’nun ne kadar güçlü olduğunu biliyorsan sebebini de anlayabilirsin.”
Sanırım anlayabiliyordum. On binlerce kişilik bir ordu bile Ifrit gibi bir varlık karşısında hiçbir anlam ifade etmezdi. Şehre bir Ork Felaketi ayak basacak olsa, dünyadaki Kabal gibi tüm B-seviye maceracıları toplasalar bile ciddi sayılabilecek tek bir darbe dahi indiremezlerdi. Şartlar böyleyken, Shizu veya Hinata gibi bir ötedünyalıya sahip olmak, halk bunu öğrendiğinde tüm gidişatı değiştirebilirdi.
“Bir diğer husus da bu dünyada her gün bir Kahraman doğmadığı gerçeği. Benim anladığım kadarıyla bu, bir bakıma tüm insanlığın suçlarını ve günahlarını üstlenmeye razı olmayı gerektiriyor. Aksi takdirde, bu topraklara hükmeden ruhların sana dayattığı imtihanların üstesinden gelemezsin. Elbette ortalıkta Kahramanlıkla uzaktan yakından alakası olmayan tipler de var. İlahi gazabı üzerlerine çekmeye can atıyorlar adeta…”
Demek öyle. Her şeyi bu Kahramanlara bırakma fikri kulağa epey sorumsuzca geliyordu gerçi ama bu durum elde hazırda Kahramanlar olduğunu varsayarak geçerliydi. Dünyanın Sesi tarafından resmen onaylanmış gerçek Kahramanlar… İşte bu yüzden tüm bu uluslar, sonuçlarını zerre umursamadan çağırma büyüsünün karanlık sularında yüzmeye razıydı. Başarılı olanlar Kahraman olarak göklere çıkarılıyordu ve Yuuki’nin dediğine bakılırsa her ülkenin elinin altında birkaç tane bulunuyordu.
İblis kralları bu dünyada öylesine muazzam bir güce sahipti ki, birine meydan okuyacak kadar ahmaksanız yöntem konusunda seçici davranma lüksünüz olamazdı. İnsan krallıklarının Kahraman elde etmek için bu kadar çırpınması artık bana hiç de garip gelmiyordu.
“Ama o kadar çok var mı sahiden? Küçük kasaba ve köylerde hiç görmedim de…”
“Bunun sebebi, çağrılan ötedünyalıların genellikle soylulara veya onlarla bağlantılı kişilere koruma olarak hizmet etmekle görevlendirilmesidir.”
Ah, doğru ya. Veldora da bundan bahsetmişti.
“Yani savaş potansiyeli olan çağrılmışların ruhuna sihirli bir lanet mühürleniyor,” diye ağzımdan kaçırdım, “çağırıcılarına karşı gelmelerini engellemek için, öyle mi?”
“Bunu biliyor musun Rimuru?!”
Biliyordum, evet. Biliyordum ama aklımdan çıkmıştı işte. Ee, tabii… Shizu’nun bu dünyaya neden pek bayılmadığına şaşmamalıydı.
“Peki bu çocuklara ne olacak?”
“…” “Bildiğim kadarıyla,” dedi Yuuki kasvetli bir sesle, “şimdiye kadar en fazla hayatta kalabilen beş yıl yaşadı. Tamamlanmamış çağırmalar söz konusu olduğunda gerçekler böyle. Bedenin çöküşünü durdurabilecek hiçbir büyü formülü bulamadık. On yaşın altında biri çağrıldığında, herhangi bir benzersiz yetenek kazanamadığı için ölümü neredeyse kaçınılmaz oluyor.”
Ardından yüzünde çaresiz, buruk bir tebessüm belirdi.
“Fakat en azından ülkelerin her biri çocukları bize teslim etme inceliğini gösterdi.”
Eminim öyledir. Akıllarınca hiçbir işe yaramayan çocukların bakımını üstlenecek değillerdi ya.
“Peki Batı Kutsal Kilisesi’nin bu duruma bir itirazı yok mu? Şu akılalmaz güçteki paladinlere falan sahipler, değil mi?”
“Kilisenin buna zımni bir rıza gösterdiği söylenebilir. Onlar için bu gezegendeki tüm canavarların tamamen yok edilmesi asıl hedef.”
“Harbi mi? Bir de ‘adaletin koruyucuları’ falan olacaklar güya, öyle mi? Bıraksınlar bu ayakları. Peki Hinata da mı böyle düşünüyor? Canavarları yenebildiği sürece memleketinden gelen bunca çocuğun ölmesi zerre umurunda değil mi yani?”
“Hinata bir realist sanırım. Meselelere her zaman en rasyonel açıdan yaklaşır. Bir şey ona en etkili yol gibi görünüyorsa onu yapar denebilir gerçi ama… ama bana hiç mi hiç mantıklı gelmiyor, hayır.”
En azından Hinata’nın bu çağırmalara son verilmesi için uluslararası alanda hiçbir baskı yapmadığını kesin olarak biliyordu.
“Pekala. Peki ben bu çocuklar için bir şeyler yapsam kimsenin itirazı olur mu?”
“Ne yapmayı düşünüyorsun?”
Doğrudan Yuuki’nin gözlerinin içine baktım. “Eğer Shizu’nun istediği buysa,” dedim kararlılıkla, “sorumluluklarını üstlenmeye hazırım.”
Shizu’nun arkasında bıraktığı yarım kalmış iş bu olmalıydı. Öyle çok pişmanlık duymuştu ki rüyalarıma girip benden bunu dilemişti. Bu çağrıya yanıt vermemek için hiçbir sebep göremiyordum. Gerçek hayatta ona “merak etme, o iş bende” diyememiş olmak ne acıydı.
Yuuki başını salladı. Başını eğerken fısıltıyla, “Lütfen, ne gerekiyorsa yap,” dedi. “Eğer elinden geliyorsa, umarım onları kurtarırsın.”
Evet. Elimden gelenin her zaman en iyisini yaparım. Dün de böyleydi, bugün de böyle olacak.
………
……
…
Ve böylece okuldaki bu çocuklarla ilgilenmeyi kabul ettim.
Rolüm geleneksel bir öğretmenden ziyade bir danışman gibiydi. Öğrencilerime yalnızca ders anlatmakla kalmayacak, onlarla birlikte yaşayıp onlara yol gösterecektim. Başka bir deyişle, tüm alanlarda onların girdiği derslerin aynısına ben de girecektim. Yemekleri de onlarla birlikte yiyecektim—iyi ki yemekler anlaşmaya dahildi. Bildiğim bir konu olursa bizzat öğretir, olmazsa diğer öğretmenlere yardımcı olurdum; ama her halükarda asıl işim bu özel veletlere göz kulak olmaktı.
“…” “Sana güvenmeyi gerçekten çok isterdim,” dedi müdür yardımcısı. “Yönetim kurulu başkanının şahsen böyle bir referans vermesine her gün rastlanmaz. Fakat o çocuklar B-seviye maceracılara bile fazla geldi. Üstelik sen de neredeyse bir çocuk sayılırsın, değil mi? Teklifi geri çevirmeye karar verirsen kimse seni ayıplamaz.”

“Teşekkürler ama hallederim, sorun yok.”
“Emin misiniz? Boyunuzu aşan bir durum olursa vakit kaybetmeden mutlaka bana haber verin, anlaştık mı?”
Endişesini takdir ediyordum ama yani, nihayetinde çocuklarla uğraşıyorduk.
Dersteki ilk günüme işte bu düşüncelerle başladım.
“Selam millet! Bugünden itibaren sizinle ben ilgilenece—”
Bu samimi selamıma anında alevli bir kılıç savruluşuyla karşılık verildi.
“Süper! İyi vuruştu Ken!”
“Bitirici vuruşun bu muydu yani? Hepsi bu kadar mıydı?!”
“Sonu biraz sönük kaldı sanki. İsabet bile etmedi!”
Beni zerre umursamayan çocuklar, beni açıkça düşman bellemiş halde konuşmaya devam ettiler.
Şey, hani bu çocukların neredeyse hiç ömrü kalmamıştı? Çünkü şu an fazlasıyla canlı ve sağlıklı görünüyorlar! Hatta biraz fazla sağlıklı! Arkamdaki kara tahta ikiye ayrılmış, alevler içinde yanıyordu. Vay canına. Şimdiki çocuklara da ne oluyor böyle? Ah, bizim zamanımızda…
Bu veletler daha şimdiden beni huysuz bir ihtiyar gibi konuşturmayı başarmıştı. Oracıkta havlu atmayı bile aklımdan geçirdim. Sonuçta Dünya’da değiliz, değil mi? Ufak bir fiziksel ceza uygulasam kimse şikâyet etmez herhalde?
Karşımda duran beş çocuk, Yuuki’nin çeşitli ülkelerden bir araya getirdiği “çağrılanlar”dı. Şöyle ki:
Kenya Misaki: Erkek, on yaşında.
Ryota Sekiguchi: Erkek, on yaşında.
Gail Gibson: Erkek, on bir yaşında.
Alice Rondo: Kız, dokuz yaşında.
Chloe Aubert: Kız, on yaşında.
Henüz ilkokul çağındaydılar ama anlaşılan epey dişliydiler. Onları bizzat Shizu eğittiğine göre, ağırdan alırsam canım fena yanabilirdi.
Doğrusu, böylesini beklemiyordum. Biraz daha uslu olurlar sanmıştım. Bana katıksız bir düşmanlıkla bakan çocukları süzdükçe, uzun zamandır ilk defa içimi derin bir kasvet kapladı.

Hepsi küçüktü, yaklaşık on yaşlarındaydılar. Gail ortaokul çağında gösterecek kadar yapılıydı ama henüz sadece on bir yaşındaydı.
Öğretmenler odasından aldığım dosyalara göz gezdirerek her birinin adını tek tek okudum. Hiçbir yanıt gelmedi. Şey, eğer bu işi yapacaksam bu veletlerden öyle ya da böyle bir karşılık almam gerekiyordu…
Neyse, madem öyle. Güvenilir yardımcımı çağırma vakti gelmişti.
“Adınızı okuduğumda lütfen bana cevap verin,” diye tatlı dille uyardım. Gözleri dolu dolu ilk feryat eden Kenya oldu.
“Hey! Bu köpek de ne… Yoksa kurt mu o?! Çıkar şunu buradan!”
“K-Ken, iyi misin?”
“U-Uzak dur benden! Bu delilik!”
“Aaaa! Uslu duracağım, söz uslu duracağım!!”
“Ben Ranga’yım—ne köpek ne de kurdum. Efendim senden bir yanıt bekliyor, çocuk. Emre itaat edecek misin, yoksa—?”
Vay be, Ranga tam isabet oldu. Şunun çocuklarla oynaşmasına baksanıza! İnsanın içi ısınıyor gerçekten, değil mi?
“Tamam! Anladık!” Ranga’nın gözdağı karşısında gözleri yaşaran Kenya avazı çıktığı kadar bağırdı. Aferin, şöyle yola gel. Hoşuna gitmemiş olabilirdi ama burada biraz disiplin sağlamam gerekiyordu.
“İşte böyle! Çocuk dediğin söyleneni yapmalı!”
Gülümseyerek yoklamayı almaya devam ettim.
Anlaşılan bu çocuklar Shizu’yla epey iyi anlaşmışlardı. Fakat onun haricinde sözünü dinledikleri tek kişi Yuuki’ydi. İçinde bulundukları durum göz önüne alındığında bunu tahmin etmeliydim, ancak bu beni ezip geçmelerine izin vereceğim anlamına gelmiyordu. Madem öğretmenleri olmayı kabul etmiştim, bunu kafalarına bir an önce soksam iyi olacaktı.
“Benim adım Rimuru ve bugünden itibaren danışman öğretmeniniz olarak görevlendirildim. Shizu gibi sizi şımartıp pohpohlamayacağım, o yüzden her şeyden önce bunu aklınıza iyice soksanız iyi edersiniz!”
İşe öncelikle onlara edepli selamlaşmanın önemini aşılayarak başladım.
Pekâlâ, bakalım. Artık açıktan isyan etmiyorlardı fakat düşmanlıkları ilk anki gibi taptazeydi. Sınıf derin bir sessizliğe gömülmüştü; hatta içlerinden birinin gerginlikle yutkunduğunu bizzat işitebiliyordum. Ranga kuyruğunu sallayarak tırıs adımlarla yanıma döndü.
“Güzel,” dedim iç açıcı bir tebessümle. “Herkes yerlerine geçsin bakalım.” Kimseden çıt çıkmadı, yerinden kıpırdayan olmadı. Bu can sıkıcıydı işte. Kendi çevreleri dışındaki herkese besledikleri apaçık nefret, güvenlerini kazanmayı tam bir çileye dönüştürecekti. Onların yerinde olsaydım, aklımdan geçen muhtemelen “Şu pisliği geberteceğim” tarzı bir şey olurdu ama onların yerinde değildim. Bu dünya tamamen güçlü olanın hayatta kalması ilkesi üzerine kuruluydu. Eğer Ranga’yı bile alt edemiyorlarsa, şımarıklıkları buraya kadardı. Bunun için birinden nefret edecekseniz, bu kadar zayıf olduğunuz için kendinizden nefret edin.
Madem öyle—
“Pekâlâ o halde! Belli ki her birinizin bana söylemek istediği bir şeyler var. O zaman ufak bir sınava ne dersiniz?”
“Hop!” İlk itiraz eden Alice oldu. “Nereden çıktı bu şimdi?!”
“Sınav mı?” Ryota yanındaki çocuğa sordu.
“Ööğğhk!!” diye karşılık verdi Kenya.
“Sınavlardan nefret ederim,” oldu Chloe’nin daha dobra yorumu.
“Bu çok ani oldu,” diye ekledi daha entelektüel duran Gail. “Bir açıklama talep ediyorum!”
Bayağı bir yaygara koptu. Çocukların kişilikleri ne kadar da zengin ve çeşitli, değil mi? Üstelik hangi dünyada olursanız olun, kimse sınavlardan hazzetmez.
“Cevap yetiştirmeyi kesin bakalım. Aklınızdan geçenleri biliyorum ama dinleyin. Şimdi yapacağımız şey her biriniz için kesinlikle gerekli!”
“Nedenmiş o?! Nasılsa yakında hepimiz öleceğiz! Ders çalışıp sınavlara falan girmenin ne anlamı var ki?!”
“E-Evet… Önceki öğretmenimiz bize bir sürü oyuncakla kitap getirip canımız ne isterse yapabileceğimizi söylerdi…”
“Buraya geldiğimizden beri doğru dürüst hiç ders işlemedik…”
“Ben daha çok kitap okumak istiyorum!”
“Sen kendini kim sanıyorsun ki hem? Yanında koca bir köpek var diye bize ahkâm kesebileceğini mi sanıyorsun!”
Ah, enerji dolup taşıyorlar. Ne âlâ. Ama yalan söylemiyordum. Bu gerekliydi. Ve maalesef bu konuda taviz vermeye niyetim yoktu.
“Pekâlâ, tamam, sakin olun bakalım. Sınav dedim ama aslında hepinizin oynayacağı eğlenceli bir oyun gibi düşünebilirsiniz. Hoşunuza gitmezse de istediğiniz kadar şikâyet edebilirsiniz. Yapacağınız şey, sırayla benimle antrenman dövüşü yapmak. Kurallar basit. Elinizden gelen her şeyle bana saldırın. Beni yenebilirseniz oyun biter. Fakat on dakika boyunca saldırılarınızdan kaçabilirsem ben kazanırım. Kolay, değil mi?”
“Hepsi bu mu yani?”
“Aynen öyle. Kolay, değil mi?”
“On dakika mı?”
“İsterseniz her birinize birer saat bile veririm, sorun değil.”
“Hahaha! O köpeği üzerime salmayacaksan on dakikaya bile ihtiyacım yok!”
“Harika! Bunu yapmayacağıma söz veriyorum, anlaştık mı? Ama siz de teker teker geleceksiniz! Sınıf arkadaşlarınıza yardım etmek yok, tamam mı?”
“Tamamdır!”
“Olur.”
“Hehehe! O köpek işin içinde değilse kesin kazanırım!”
“Ben sadece kitap okumak istiyorum…”
“Ee, nerede yapıyoruz bunu?”
“Hmm, spor salonu işimizi görür sanırım. Kuralları herkes anladı mı? Oraya gidene kadar sıranızı belirlersiniz.”
Böylece çocukları—yani öğrencilerimi—spor salonuna götürdüm. Yolda birkaç yoldan geçen kişi bize dehşet dolu bakışlar fırlattı ama görmezden geldim.
Nihayetinde basit bir antrenman müsabakasıydı. Onlara el sürecek falan değildim; sadece ne gibi yeteneklere sahip olduklarını görmek istiyordum. Hiçbirinde benzersiz yetenek yoktu; bu da onları içten içe yok etmekle tehdit eden büyü zerreciklerini (magicules) harcayamamalarına yol açıyordu. Acaba tüm güçleriyle savaşmak bu enerjiyi tüketmeye yeter miydi? Bilmiyordum ama denemek istiyordum. Shizu ve Yuuki’nin bunu düşünmediğini sanmıyordum ama Tahlil ve Değerlendirme sayesinde en azından onları o ikisinden çok daha ayrıntılı gözlemleyebilirdim.
Bu arada, canavarlara genellikle içlerindeki büyü zerreciklerinin (magicules) miktarına göre bir güç derecesi verilirdi. Maceracı rütbeleri ise kanıtlanmış güce dayalıydı; yani C seviye bir maceracı, B seviye birinden daha fazla büyü enerjisine sahip olabilirdi. Bunu biraz tuhaf bulmuştum fakat girdiğim sınav durumun gerçekten de böyle olduğunu kanıtlamıştı.
Canavarlar ise çoğunlukla içgüdüleriyle dövüşürdü; aynı türün bireyleri arasında teknik seviye açısından pek bir fark bulunmazdı. Bu da büyü zerreciği miktarını onları sıralamanın en pratik yolu kılıyordu. (Bazı münferit canavarlar özel lütuflara sahipti gerçi—ki bunların birçoğu Tempest’ta yaşıyordu—ama neyse.)
Fark ettiğim bir diğer şey de canavarların maceracılara kıyasla genellikle katbekat fazla büyü zerreciği barındırdığıydı. Bu gerçek, insan ırkının onlara karşı ne kadar kırılgan olduğunu çok daha net ortaya koyuyordu. Ne de olsa bir insan teknik becerilerini ancak bir yere kadar geliştirebilirdi. Ve işte bu yüzden ülkeler bu yasak çağrıları gerçekleştirmeye devam ediyordu. Bu beni öfkelendiriyordu; buna göz yumulmasına inanamıyordum… …fakat arkasındaki mantığı anlayabiliyordum.
Bu çocuklara dönecek olursak—Tahlil ve Değerlendirme‘den aldığım şaşırtıcı bir sonuç, büyü ölçümleriydi. Canavar kıstaslarına vurulduğunda, her birinin büyü zerreciği miktarı onları A seviyesi veya daha yukarısına yerleştirirdi. Özellikle Chloe, bazı üst düzey elemental ruhlarla aşık atacak kadar yüksek enerjiye sahipti.
Bu tuhaftı. Bu gücü dizginleyip kullanmanın bir yolunu bulabilselerdi, korkunç rakipler olurlardı. Ama yakında görecektik.
Kendi aralarında sıra düzenini ayarlamışlardı. İlk olarak, sabırsızlıktan yerinde duramayan Kenya öne çıktı. Henüz on yaşındaydı ama grubun en dikbaşlısıydı—bir nevi çetenin reisiydi belki de?
“Hey, şu kılıcı kullansam sorun olur mu?”
Küstah velet seni.
“Hatırlamıyor musun? Elinizden gelen her şeyle saldırın demiştim. Ama kaybedersen bundan sonra bana Rimuru Hoca demeye başlasan iyi edersin!”
“Peh! Hiçbir yetişkin bizi yenemez. Shizu Hanım dışında kimseye yenilmedik biz!”
“Sahi mi? Böbürlenmeyi kazandıktan sonraya saklasana sen?”
Ve böylece sınav başladı. Önceki gün satın aldığım kum saatini onlara verip nasıl kullanılacağını anlattıktan sonra, başlama işaretini belirleme işini çocuklara bıraktım.
Başlayalım mı o halde?
“Şeyy… Başlayın!”
Ryota’nın işaretiyle birlikte Kenya koşmaya başladı. İlkokul çağındaki bir çocuğa göre harika hareket ediyordu; doğrusu çoğu yetişkini utandıracak cinstendi. Fakat benim için çocuk oyuncağıydı.
“Yapabilirsin Ken!!”
“Yenilme ona!”
Kenya bu tezahüratların hakkını vermek istercesine tüm gücüyle yüklendi. Bana bir darbe indirebilmek için canını dişine takıyordu fakat hareketlerini tahmin etmeme bile gerek yoktu. Niyetini ve hamlelerini apaçık belli ediyordu.
Beşinci dakika geride kaldığında neredeyse ağlamak üzere gibiydi. Kılıcından alevler savurmaya başladı ancak… Hmm. Bu alevler epey zayıftı. Büyü sözü söylemeden doğrudan fırlatabilmesi etkileyiciydi ama nereye isabet edeceğini kestirmek fazlasıyla kolaydı. Vücuduma darbe almamaya özen gösteriyordum gerçi patlamalardan yayılan ısı dalgaları bana pek de sıcak gelmemişti. Mesela Elen gibi B seviye bir maceracının yapabileceği Ateş Topu büyülerinden bir kademe daha zayıftı. Kenya’nın A seviyesinde büyü enerjisi taşıdığı düşünüldüğünde, enerjisi muazzam ölçüde heba oluyordu. Beni hafife falan almıyordu; sadece muhtemelen başkalarından görüp kaptığı bir numaraydı bu. Sahip olduğu gücün hakkını kesinlikle veremiyordu.
“Hey! Alev fırlatmaya odaklanmayı bırak. Sadece tüm enerjini topla ve normal bir şekilde vurmaya çalış.”
Nasihatim bir kulağından girip diğerinden çıktı.
“Kapa çeneni! Shizu Hanım’ın yetenekleri bir harikaydı! Senin zırvalarını dinleyecek değilim!”
Sahiden de burnu havada, küstah bir veletti. Ve bu inat ona pahalıya patladı; kalan süre boyunca da verdiğim ipucunu zerre dikkate almadı. Ben kazandım.
“Ve bitti! Unutma, bundan sonra Rimuru Hoca diyeceksin. Sıradaki gelsin!”
Kenya omuzları çökmüş, morali bozuk bir halde diğer çocukların yanına doğru sürüklendi. Gerçi doğrusunu söylemek gerekirse, ilkokul çağındaki bir çocuğa yenilseydim asıl o zaman şaşırırdım.
Sıradaki Chloe Aubert oldu—nadir rastlanan bir saç rengine sahip, on yaşında bir kız. Siyaha karışmış gümüş tonları ona biraz gizemli bir hava katıyordu. Belki de damarlarında biraz Japon kanı vardı.
Başlayalım bakalım öyleyse. Bu kadar büyüleyici görünen bir kıza yenilirsem fena halde rezil olurdum. Gardımı düşürmemeliyim.
“Kendini fazla zorlama Clo!”
“Aynen, canını yakma sakın!”
Çocuklar kazanmaktan ziyade Chloe’nin incinmemesine odaklanmıştı. Pek de öyle güçlü görünmüyordu doğrusu. Bir an sonra kum saati ters çevrildi. Acaba bana ne tür bir saldırıyla gelecekti? Kitapları sevdiğini tahmin edebiliyordum; elinde hep bir iki kitap olurdu. Kafama bir tanesiyle vurmaya mı çalışacaktı, yoksa kâğıtla elimi yüzümü mü kesecekti? Kitapları küt silah olarak falan mı kullanacaktı? İlkokul mantığına gayet uygun geliyordu bana. Ya da öyle değildi.
Fakat aklım başka yerlere kayarken onun mırıldandığı büyü sözlerini duydum: “Akan sular, düşmanımı hapset! Su Hapishanesi!” Anında bir su girdabı bacaklarımı yere sabitledi. Isı Kaynağını Algılama bana bunun gerçek olduğunu haber veriyordu.
Önce Kenya, sonra bu kız—ikisi de büyü kontrolü yeteneklerine sahipti. Bayağı etkileyici. Doğuştan dahi olabilirlerdi. Ancak şimdi hayranlık duyacak vakit değildi.
Su akıntısı giderek şiddetlendi ve beni tamamen içine alan büyük bir küreye dönüştü. Dış kenarına parmağımla hafifçe dokundum ve anında kesici bir his algıladım. Tıpkı benim Su Bıçakları‘m gibi, kürenin şeklini muhafaza etmesi için suyu yüksek hızda döndürüyordu. Etkileyiciydi—fakat bununla ne yapmayı planlıyordu?
“Bu büyüyü, içine hapsettiği kişinin üzerine durmaksızın yağacak şekilde değiştirdim! Yenilgiyi kabul edersen seni serbest bırakırım ama etmezsen ölürsün!”
Vay canına! Korkutucu velet seni! Kenya’nın aksine tamamen beni etkisiz hale getirmeye odaklanmıştı—fakat ne yazık ki bu kadarı yetmezdi.
“Oldukça etkileyici ama bana sökmez. Yine de büyüyü harika kullanıyorsun. Umarım pratik yapmaya devam edersin!”
Su zindanından dışarı rahatça adımımı atıp Chloe’nin başını okşadım. Zindan dedikleri de bu kadardı işte. Büyü Kontrolü yeteneğimi kullanarak onu istediğim gibi yeniden şekillendirebilirdim. Cidden, ekstra yeteneklerim arasında bile aşırı güçlü bir şeydi bu. Hatta buna bir benzersiz yetenek deseniz sırıtmazdı bile. Büyü dediğin, doğa olayları yaratmak için büyü zerreciklerini (magicules) kontrol etmekten ibaretti. Bu büyü zerreciklerine daha baskın bir güçle müdahale ettiğinizde, büyüyü bozmaktan daha kolayı yoktu.
Chloe şaşkınlık içinde yere oturdu. Yüzü kızardı ve gözleri doldu. Kusura bakma küçük kız. Bu halim bile sana hafif davranmaya çalışışım. Ne kadar daha güçlü olduğumu göstermem şart. Ağırlığımı koyup otorite kurmazsam beni asla dinlemezsiniz çünkü.
Dövüşe ilgisi kalmayan Chloe mağlubiyeti kabul etti. Başını okşadığım yeri ovuştururken yüzünde tuhaf biçimde tatmin olmuş bir tebessüm vardı.
Hız kesmeden devam edelim o zaman!
Sıradaki rakibim, on bir yaşla ekibin en büyüğü olan Gail Gibson’dı. Kahverengi saçları ve keskin, yakışıklı yüz hatları olan iri yapılı bir çocuktu. Birkaç yıl sonraki hali eminim Hollywood aktörlerine taş çıkartırdı. Hevesini kırmak gibi bir niyetim yoktu; sadece dünyanın bazen acımasız olabileceğini göstermek istiyordum.
“Bu saldırı seni öldürürse bana kızma, anlaştık mı?”
Gail hiç tereddüt etmeden, var gücüyle indirdiği bir darbeyle karşıladı beni. Önceki iki raundu izlemek bana dair fikrini değiştirmiş olmalıydı. B-dereceli bir maceracı için bile ölümcül olabilecek, oldukça korkutucu bir büyü küresiydi. Hey, ben bile onu öğrenirken ne kadar uğraşmıştım ama…
Muhtemelen bütün enerjisini bu patlamaya yatırmıştı. Doğru bir hamleydi aslında—ama yanlış rakibe çatmıştı. Fırlatılan menzilli saldırılar bana işlemezdi. Oburluk‘u kullanarak tek lokmada yutuverdim.
“N-neydi o öyle?! Bu çok hileli!”
Evet, gerçekten öyle. Ben de öyle düşünüyorum.
“Dinle bak: Yetişkinler kirli oynayan insanlardır, tamam mı? Seni yenmek için akla hayale gelmedik her şeyi yaparlar! Dünyanın kuralı bu.”
Bir çocuğa bunu böyle anlatmak biraz olgunluktan uzak oldu gerçi ama hiçbir kozu es geçmek istemiyordum. Başvurabileceğim başka taktikler de vardı elbet; fakat hem kazanmak hem de bunu çocuk oyuncağı gibi göstermek istiyordum. İşin aslı, bu da bir hayli zordu.
Gail hırsından dudağını ısırdı, ardından enerjisini yumruklarına toplayıp üzerime atıldı. Pes etmemesi takdire şayandı ama artık önünde zafere giden hiçbir yol kalmamıştı. Dövüşün geri kalanı tıpkı Kenya’yla olduğu gibi geçti.
Ryota bana pısırık bir çocuk gibi gelmişti. Hep Kenya’nın yanındaydı, sürekli ona tezahürat edip duruyordu. Zıt kutuplar birbirini çeker derler ya, belki de öyleydi. Bunun ötesinde, sıradan bir çocuk gibi duruyordu.
Gelgelelim yeteneği…
“Benim yerime de benzet onu, Ryota!”
Kenya onu gaza getirdiği an gözleri parladı ve hücuma geçti, peki neyle?.. Büyüyle mi? Hayır. Shion’un Beden Güçlendirme yeteneğine daha yakındı. Hiç büyü sözü okumadan gücünü ve hızını anında ikiye katladı—belki de iki katından bile fazlasına. Kendini korurken büyü zerrecikleri hızla savaş gücüne dönüşüyordu.
Oldukça etkileyici bir güç artışı tekniğiydi gerçi kendi başına etkinleştiremediği için puan kırmak zorundaydım. Dövüşte soğukkanlılığını yitirmek on seferin dokuzunda kesinlikle aleyhine olurdu. Bir canavara karşı güvenebileceğin tek avantaj olan aklını çöpe atmak demekti bu.
Ryota’nın yeteneği Beden Güçlendirme’den ziyade Berserker tarzı bir dönüşümdü. Bu haliyle bir işe yaramazdı. Bunu geliştirmesine yardım etsem iyi olacaktı. Yine de iyi hareket ediyordu. Rakibi ben olmasaydım kendi başının çaresine gayet güzel bakabilirdi.
Ama—hop, ne yazık ki! Tam on dakika boyunca saldırılarını zahmetsizce savuşturdum.
Geriye bir tek Alice Rondo kalmıştı. Dokuz yaşla grubun en küçüğü olan Alice, sırtına dökülen parlak, düz sarı saçlarıyla tıpkı bir oyuncak bebeğe benziyordu. Pek sevimliydi—ama çekingen Chloe’nin aksine, fena halde erkek fatma bir yanı vardı.
“Sıra bana geldi nihayet,” diye böbürlenerek ilan etti. “Siz işe yaramaz ahmaklar benden bir iki ders alsanız iyi olur!”
Ben de grubun elebaşının Kenya olduğunu sanıyordum. Meğer en küçükleriymiş asıl elebaşı. Ya da belki de gizli patrondur? Ne olursa olsun, patronun kim olduğunu ona göstermem şarttı; yoksa tüm bu çaba boşa giderdi. Her şeye hazırlıklı olsam iyi olacaktı. Üstelik etrafımıza öğrencilerden ve öğretmenlerden oluşan bir seyirci kitlesinin toplandığını fark etmemek imkânsızdı. Bu spor salonunda kopardığımız yaygaraya bakılırsa ilgi çekmemiz hiç de garip değildi. Pekala, elinizden geleni ardınıza koymayın! Tüm okula bu işin üstesinden gelebileceğimi göstermek için iyi bir fırsattı. Bu çocuklara gerçek birer öğrenci gibi davrandığımı gösterecektim.
Peki ama Alice bana ne hazırlamıştı acaba? Küçük kız bana cüretkâr bir gülümseme fırlattı, ardından arkasında taşıdığı çeşit çeşit pelüş oyuncağı havaya savurdu.
“Hadi çocuklar! İndirin şu ucube herifi!!”
Şaşkınlıkla yukarı baktığımda, bana doğru yaklaşan canlı, nefes alan oyuncaklardan oluşan küçük bir ordu gördüm—köpekler, kediler, kuşlar, hatta ayılar bile vardı. Şaşırtıcı derecede sert vuruyorlardı.
Meğer Alice bir Golem Ustasıymış; Shizu’yu ve ruh yeteneklerini gördükçe bunu kendi kendine keşfetmiş olmalıydı. Özellikle bir çocuk için hayret verici derecede yaratıcıydı. Kürk ve sünger bu seviyede bir saldırı gücü üretiyorsa birisi ona çelik robotlar falan verse ortalığı kasıp kavururdu herhalde. Beşinin arasındaki en güçlüsü bile olabilirdi.
Yine de yapmam gereken tek şey on dakika boyunca onlardan kaçınmaksa bu gayet yapılabilir görünüyordu.
“Hey! Kaçıp durmasana onlardan, korkak herif!!”
Şikâyetini gayet net duydum ama kulak ardı ettim. Etraflarında dans edercesine kıvrılırken hepsini kül edivermeyi aklımdan geçirdim…
【Rapor. Alice Rondo adlı bireyin gözyaşlarına boğulma ihtimali… Yüzde yüz.】
…ama kendimi tuttum. Böyle bir ihtimal karşısında bunu göze alamazdım. Sonrasında onu yatıştırmak çok daha zor olurdu, üstelik toplanan kalabalığın beni bir zorba sanacağından da emindim. Ben de süre bitene kadar durmaksızın kaçmaya devam ettim.

En azından karizmayı çizdirmemeyi başarmıştım. Artık beş öğrencimin hepsine neler yapabileceğimi göstermiştim.
“Vay canına, şu maskeli danışman inanılmaz biriymiş! En fazla on yaşında gibi görünüyor ama o küçük canavarlara tek başına kök söktürdü!”
“Gerçekten B-dereceli bir maceracı mı o? İmkânı yok. Böylesi bir güç tam da Bayan Shizu’ya yakışır cinsten!”
Kalabalıktan gelen bu tarz yorumlara bakılırsa, okuldaki itibarımın artık garanti altında olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim.
Bu çocuklar güçlüydü gerçi ama yetenek setleri biraz yamalı bohça gibi hissettiriyordu. Tahminimce hedefledikleri yetenekler bunlar değildi; sadece Shizu’yu taklit ederken tesadüfen bu yeteneklere denk gelmişlerdi.
Üstelik hayati bir gözlemde de bulunmuştum. Bütün güçleriyle dövüşmelerine izin vermenin büyü zerreciklerini biraz tüketeceğini düşünmüştüm… fakat tek yaptığı yüzeyden bir nebze eksiltmek oldu. Bedenlerinin köklerindeki enerji zerre azalmamıştı. Büyülerinin genel olarak zayıf performansından da bu gayet net anlaşılıyordu.
Görünüşe göre dengesizliği bu yöntemle çözmenin yolu yoktu. Bunun ötesinde, enerjiyi onlardan ayırmak için Benzersiz Yetenek [Ayrık]‘ı, ardından tüketmek veya tecrit etmek için de Oburluk‘u kullanmayı düşünmüştüm. Fakat bir tahminde bulunacak olursam…
【Anlaşıldı. Bir varlığın ruhuyla bütünleşmiş enerji ondan ayrılamaz.】
Yok, olmuyormuş. Dövüş esnasında onları derinlemesine incelediğimde ben de bunu zaten fark etmiştim. Yani onlara bir benzersiz yetenek kazandırmam—ya da başka bir çare bulmam gerekecekti.
Fazla vakit kalmamıştı. Yuuki’nin bildiği azami sınır beş yılsa, bu çocukların önünde en fazla on iki ayı vardı. Bu güç onları içeriden yok etmeden önce, büyü zerreciklerini bedenlerinden tahliye etmenin bir yolunu—ne olursa olsun—bulmalıydım.
Pek kibar bir yöntem olmasa da en azından durumlarını artık bütünüyle kavramıştım. Spor salonunu toplayıp sınıfa dönerken önümdeki seçenekleri tartıyordum. Yeteneklerini fiziksel olarak çalıştırmak hiçbir şeyi çözmüyordu gerçi ama biraz büyü salmalarını sağlamak, kaçınılmaz sonu en azından bir parça geciktirmeye yardım ederdi. Ben asıl sorunu çözecek bir yol bulana kadar bu “tedavi seanslarını” düzenli olarak yapmamız gerekecekti.
Sınıfa dönünce çocukları oturtup onlara hitap ettim.
“Şimdi. Az önce bizzat tecrübe ettiğiniz üzere, ben, şey, bayağı bir güçlüyüm. Ama size söz veriyorum: Hepinize yardım edeceğim. Bunun üzerine şu maskem adına yemin ederim.”
Sessizce oturdular. Artık beni çok daha dikkatli dinlediklerini hissedebiliyordum. Şimdilik bir zafer sayabilirdik bunu. Böyle yürekten yüreğe bir bağ kurmamız şarttı, yoksa beni hiç dinlemezlerdi—ama şimdi, ne kadar zorlama da olsa o bağı kurmuştuk.
“Şey… o Bayan Shizu’nun maskesi mi?”
“Doğru bildin, Alice. Onu bana Shizu verdi… ve onu kabul ettiğimde, sanırım sizin sorumluluğunuzu da üstlenmiş oldum.”
Teknik olarak yakın zamanda rüyalarını görmeye başlayana kadar öyle bir şey yoktu gerçi. Ama bunun bir önemi yoktu.
“Pekala,” dedi Alice tatmin olmuş bir şekilde başını sallayarak. “Sana inanıyorum.”
“Ş-şey, ben de…”
“Ben sana en başından beri inanıyordum zaten, biliyor musun!”
En azından Alice, Ryota ve Chloe bana kalplerini açmaya razı olmuştu.
“Hadi ama çocuklar… Öyleyse galiba…”
“Aynen öyle, Kenya. Bence de bu adama güvenebiliriz.”
Kenya ve Gail’in de rıza göstermesiyle mesele tatlıya bağlandı. Güvenlerini kazanmıştım. Artık beni bir öğretmen olarak kabul ediyorlardı.
Maske demişken… Sanki bir şey hafızamı tetiklemiş gibi hissettim. Shizu bana bir görev vermişti… İblis Kralı Leon’a bir yumruk indirme görevi. Öldürmek ya da yenmek değil, bir yumruk indirmek. Yoksa ondan intikam almak istemiyor muydu gerçekten? Belki de istemiyordu. İsteseydi, gücünün zirvesinde olduğu zamanlarda ona saldırırdı zaten.
Ama… bir dakika. Buraya daha on yaşına bile basmadan geldiğini söylemişti sanki. Peki nasıl hayatta kalmıştı? Düşünmem gerekiyordu. Çok uzun süre konuşmamıştık ama konuşmalarımızın arasına bir iki ipucu gizlemiş olabileceğini hissediyordum. Kendi görevi uğruna bu çocukları terk etmiş olmasını hep tuhaf bulmuştum. Neden bunca zaman sonra, tam da şimdi onlar için harekete geçmeyi uygun görmüştü ki?
—Acele et!
Ah, anladım… Onlara yardım etmek istediği için Leon’a doğru yola çıkmıştı. Leon’a bir yumruk indirmek ile çocukları kurtarmak—ikisi de aynı amaca bağlanıyordu.
—İblis Kralı Leon çocukları nasıl kurtaracağını biliyor. Biliyorum, çünkü beni de o kurtardı.
Düşünce şekli bu muydu yani? Ama… nasıl?
Var gücümle bunun üzerine kafa yorarak Büyük Bilge‘ye bağlandım. Her zamanki gibi beni yüzüstü bırakmadı. Leon’un Shizu’nun hayatını bilerek kurtarıp kurtarmadığı mühim değildi. Tek soru bunu nasıl yaptığıydı.
【Anlaşıldı. İblis Kralı Leon Cromwell’in Shizue Izawa’yı kurtarma yöntemi çıkarımlanıyor… Tamamlandı. Toplanan dolaylı kanıtlara dayalı bir çıkarımdır, fakat…】
Bilge’nin cevabı zihnimde yankılandı. Bu çocuklar için son derece meşakkatli bir yol olacaktı—tutması en zor kumarlardan biriydi. Yine de benim için göğüs germesi kolay bir çileydi.
Tek mesele şuydu…
“Dinleyin. Hepinizi kurtaracağıma söz veriyorum; ama bunun için bana güvenmeniz ve uslu çocuklar gibi davranmanız gerek. Anlaştık mı? Shizu sizi bana emanet etti ve hiçbirinizi asla terk etmeyeceğim!”
Konuştukça içimi bir özgüven kapladı. Bu çocukların önünde en ufak bir endişe belirtisi gösteremezdim. Karşılık olarak bana sakin ve kararlı bakışlarını yönelttiler.
“““Teşekkür ederiz, Öğretmenim!!”””
Rimuru Öğretmen. Kulağa pek hoş geliyordu. Pekala, madem öyle hodri meydan. Artık onlar için Rimuru Öğretmen’dim; bu da kurtulmuş sayıldıkları anlamına geliyordu. Şimdi kalbimin derinliklerinde buna ant içtim.

