Bir rüya gördüm.
Zaman geçtikçe gitgide daha da netleşen bir rüya.
Acele et.
Yine aynı ses.
Lütfen… …çocukları…
Yine mi bu rüya.
Lütfen, kurtar çocukları…
Tamam, tamam, söz veriyorum.
Lütfen. Çocuklar kraliyet başkentinde.
Nerenin başkenti?
Englesia Krallığı’nın başkentinde. Lütfen, çok geç olmadan kurtar onları—
Ve tam o anda uyandım.
Gözlerimi açtığımda ağlamakta olduğumu fark ettim. Bu artık yalnızca basit bir rüya deyip geçiştirebileceğim bir şey olmaktan çıkmıştı. Sanırım mümkün olan en kısa sürede Englesia’ya—insanların hüküm sürdüğü topraklara—yola koyulmam gerekiyordu. Kaybedecek tek bir an bile yoktu.

Haftalar sonra ilk defa Tempest’a geri dönmüştüm. Benimaru ve Rigurd, yokluğumda işlerin tıkırında gitmesi için el ele vermişlerdi.
“Bahsetmeye değer tek bir kavga veya hırsızlık bile yaşanmadı, Efendim,” diye rapor verdi Benimaru. “İşler bundan daha pürüzsüz ilerleyemezdi. Elbette öyle bir aptallığa kalkışacak biri çıksaydı, icabına derhal bakardım.”
“İblis Kralı Carrion’dan bir meyve sevkiyatı bile aldık,” diye ekledi Rigurd. “Büyük kuşumsu canavarların sırtında havadan taşındılar, bu yüzden şimdilik miktar biraz kısıtlı ne yazık ki.”
Tempest’ı evi belleyen canavarlar zaten doğaları gereği gayet iyi anlaşıyordu, dolayısıyla suç oranında ani bir patlama beklemiyordum. Hatta aslına bakılırsa, benim varlığım bu ülkenin hiç de ihtiyacı olmayan türden dikkatleri üzerine çekiyordu.
Halkımız Carrion’ın sevkiyatının kalite kontrollerini çoktan yapmış, bunları yiyecek stoku ve ileride içki damıtımında kullanılacak malzemeler olarak ikiye ayırmıştı. Gerçekten harika bir iş, diye düşündüm.
Ben ortalıkta olsam da olmasam da işler tıkır tıkır işliyor gibiydi. Yohm ve adamları; hobgoblinler, yüksek orklar ve diğer yerel canavarlarla gayet iyi geçiniyordu. Yohm’un sokak kavgası çıkarmasını engelleyen şey yalnızca benim varlığım değildi. Koyduğum kurallara uyan canavarlar, tahmin ettiğimden çok daha cana yakın davranıyordu onlara; Yohm’un ekibinde de onları hor görecek kadar yobaz kimse yoktu. Ortam cidden son derece rahattı.
Karşılaştığımızda bir avuç serseri ve yankesici sürüsü olabilirlerdi ama belki de özlerinde o kadar kötü değillerdi. Üstelik Yohm’un parayla satın alınamayacak türden, gizemli bir çekim gücüne ve karizmaya sahip olduğunu düşünüyordum. Belki de hem kendisi hem de canavarlar iş birliği yapmak istediğinden, görev dağılımını şaşırtıcı bir kolaylıkla yapıyorlardı.
Tempest’ı harekât üssü olarak kullanan ekip, ormana serpiştirilmiş köylerin etrafında düzenli devriyeler atıyordu. Her şey normalse, her gün Hakuro’nun gözetiminde talim yapıyorlardı. Sınırdaki köylerin artık arkalarında sapasağlam bir destek sistemi vardı.
Eskiden tehlikeli bir canavar veya sürü fark edilirse loncayla iletişime geçmek, onları ortadan kaldırmak için bir ekip seçmek ve bazen de önce bir keşif birliği göndermek gerekirdi. Bir iletişim kristali (pahalı bir sihirli eşya) olmadan, bir köyün en ufak bir destek alması bile en az bir haftayı bulurdu. Ancak tek boynuzlu atlar inanılmaz hızlı koştuğundan, uzak bir köyden acil bir mesaj aldıklarında iki gün içinde yardıma koşabiliyorlardı. Yemeden içmeden durmaksızın yol alabiliyorlardı. Son sürat koşuda yıldız kurtlarını bile geride bırakabilirlerdi.
B-artı seviyesinde olmak böyle bir şeydi demek ki. Neyse ki öyle burnu havada yaratıklar değillerdi ya da sadece bakirelerin sırtlarına binmesine izin vermek gibi huyları yoktu. Bu büyük bir rahatlamaydı.
Goblin Binicileri ana şehrin etrafındaki güvenlik görevlerini üstlenmişti ama aslına bakılırsa başkentimiz neredeyse gereğinden fazla iyi korunuyordu. Sonuç olarak, ani uyarıları karşılamak üzere yaklaşık beş Goblin Binicisinin Yohm’un ekibine katılması konusunda anlaştık. Bunun için boşta hobgoblinleri vardı, bu yüzden seve seve iş birliği yaptılar. Ayrıca bu durum, ülkemizin namının daha ücra köylere yayılmasına da yardımcı oluyordu; bu yüzden tamamen bu fikrin arkasındaydım. Bundan en çok memnun kalan Yohm oldu; onunla aramı iyi tutmanın bana hiçbir zararı olmazdı zaten.
Belki de onun için bütün bunları yaptığım için biraz mahcup hissettiğinden, grup hâlinde savaş, kılıç teknikleri, teke tek dövüş sanatları ve benzeri konularda bize kendi bildiklerini öğrettiler. Hayatta kalma teknikleri ve arazide karınlarını nasıl doyurdukları konusunda onlardan çok şey öğrendim.
Aramızdaki güven bağı, bir süreliğine şehir dışına çıksam bile sarsılmayacak bir seviyeye ulaşmıştı. Madem durum buydu, bu da insan diyarlarına yapacağım yolculuk konusunda içimin çok daha rahat olmasını sağlıyordu.
O gece yetkililerimi toplayıp meseleyi enine boyuna konuştum.
“… İşte bu yüzden insan kasabalarını ve ülkelerini gezerek biraz vakit geçirmek istiyorum. Üstelik bunu gizli tutmak niyetindeyim. Bunu büyütmeye hiç gerek yok.”
Onlara gördüğüm rüyalardan bahsettim. İçime çektiğim kadın olan Shizue Izawa tarafından bana gösterildiğinden şüphelendiğim rüyalardan. İçindeki tüm o çatışmaya rağmen, İblis Kralı Leon’la yüzleşmeyi neden bu kadar çok istediğine dair bazı sebepleri açığa vurduklarına inanıyordum. Ve sırf safi tembellikten biraz kestirebilmek için kendimi eğittiğimden, bu anılara erişebilmiştim. Hayatın karşınıza ne çıkaracağını asla bilemiyorsunuz işte.
Fakat bu, Shizu’yu yediğimde ruhunu da içime aldığım anlamına mı geliyordu? Artık öyle düşünmeye başlamıştım ama Büyük Bilge hiçbir cevap vermedi. Sormadığım konularda bana durmadan nutuk çekerdi ama böyle zamanlarda ağzını bıçak açmazdı. Soruyu zihnimde özellikle ve net bir şekilde canlandırsaydım muhtemelen cevap verirdi fakat bunun gibi muğlak sorgular onun en zayıf noktasıydı. Yanıtlarında daima olabildiğince kesin olmayı hedefleyen Bilge, muhtemelen bir konuda yanılabileceğini kabul etmek istemiyordu. Ruh nedir ki? Bunu o bile bilmiyordu.
Konuşmamı bitirdikten sonra etrafımdakilerin yüz ifadelerini süzdüm.
“Anlıyorum,” diye söze başladı asık suratlı Rigurd, “fakat tek başınıza yola çıkmanız fikri, Efendi Rimuru, pek kolay kabullenebileceğimiz bir şey değil…”
“Doğru söze ne denir,” diye ekledi Hakuro. “Başınıza bir şey gelecek olursa, tam da yeni şekillenmeye başlamışken Jura İttifakı’nın temelleri sarsılabilir.”
“Madem Efendi Rimuru’nun tek başına gitmesini istemiyoruz, belki de yanına bir koruma verebiliriz?”
Bana bu can simidini uzatan kişi Benimaru oldu. Başka bir deyişle, güvende olduğum sürece beni öyle çok fazla azarlamayacaktı.
Derken Shion elini kaldırdı.
“O hâlde kendisine eşlik etmemde bir sakınca yoktur?”
Kesinlikle beni dinlememişti. O benimleyken bu yolculuğun “gizli” kalacak hiçbir tarafı olmazdı.
“Hayır, ben… Bu sefer sorun çıkarmak istemiyorum, o yüzden yolculuğumu bir canavar olarak değil, insan formunda yapmayı planlıyorum. Souei’nin dediğine göre pek çok kasabayı saran çeşitli büyülü bariyerler varmış; bu yüzden sizin gibi Özel A-seviye birileri benimle gelirse anında fark ediliriz. Ayrıca… Yani baksanıza, hepinizin kafasında boynuzlar var.”
“Boynuzlarımız tamamen süs niyetine! Hem auramı da bastırmaya çalışırım; söz veriyorum!”
“Tamam o zaman, şimdi dene bakalım.”
Shion’ın bencilliğinden gına geldiği için resti çekmiştim. Şayet aurasını gerçekten gizleyebilirse pekâlâ, bu iş görürdü. Boynuzlarını da bir şekilde saklayabilirdik.
“Haaaaaaah!!”
Aksine, aurası daha da genişledi. Yanlış yöne bastırıyorsun be şapşal!
“Dur, dur! Binayı başımıza yıkacaksın!”
Onu azarladığımda Shion bana hayal kırıklığıyla asık bir surat ifadesiyle baktı. Mecburdum. Burada yumuşak davransaydım, yanımda sırf dert ve beladan başka bir şey götürmemiş olurdum.
“Bak, sen güçlü bir kadınsın; benim yerime bu kasabada asayişi sağlamanı istiyorum. Sana güveniyorum!”
“E-evet, efendim! Sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım, Efendi Rimuru!”
Shion’a iltifat edip biraz sorumluluk vermek hevesini kıl payı geri kazandırdı—gerçi onun bu mutlak başarısızlığı Benimaru’nun yüzünde acı dolu bir ifadeye yol açmıştı. “Demek kaleyi yine ben koruyacağım,” diye fısıldadı, bariz bir hayal kırıklığıyla. Muhtemelen kendisini onun yerine teklif edecekti ama Shion bile aurasını gizleyemiyorsa, onun da henüz hiç şansı yoktu. Hele ki ogre büyücüleri arasında açık ara en yükseği olan, bünyesinde taşıdığı o devasa büyü zerreciği enerjisiyle bu imkânsızdı. Zaten ne olursa olsun, ben yokken işlerin başında durmasını isteyeceğim başka kimse yoktu. Buradaki tüm farklı canavar ırkları üzerinde otorite sağlayabilecek tek kişi oydu. Shion ve Souei ise canavarlar arası diplomaside onun kadar becerikli değildi.
“Şey,” dedi Shuna nazik bir tebessümle araya girerek, “bu durumda size eşlik etme görevi bana düşüyor sanırım.” Fakat bu da başlı başına bir sorundu. Doğru, Shuna’nın aurası Benimaru veya Shion’ınki kadar göze batmıyordu ama o da neredeyse A-seviye bir canavardı. Bunu inkâr etmenin hiçbir yolu yoktu. Üstelik:
“Aslında senin için bir görevim var, Shuna. Ben yokken kasaba kapılarına göz kulak olmanı, şüpheli hiç kimsenin girip çıkmadığından emin olmanı istiyorum.”
Eğer burada olsaydım, tekinsiz bir tip ortaya çıktığı an anlardım. Tahlil ve Değerlendirme yeteneği kasabada olup bitenleri sürekli gözetim altında tutuyordu. Souei bunu fiziksel düzeyde yapabilirdi ancak yakalanmaktan kaçınacak kadar aurasını gizleyen bir büyü doğumluya karşı o bile pek bir şey yapamazdı. İblis Kralları artık varlığımızdan haberdardı; tetikte olmamız şarttı. Milim’le arkadaştım ve Carrion’la en azından iyi bir iş ilişkim vardı, bu yüzden artık kimsenin kavga çıkaracağını sanmıyordum ama… Yani sonuçta bunlar İblis Krallarıydı. Tedbiri elden bırakmamak lazımdı. Bu yüzden Shuna’nın burada kalıp gelen gideni denetlemesinin en iyisi olacağını düşündüm. Sahip olduğu Tahlil benzersiz yeteneği, en az benimki kadar iyi bir inceleme aracıydı.
Geld sessizliğini korudu. Çevre ülkelere uzanan yol çalışmalarımızın başındaydı—ki bunun Tempest’ta şu ana kadar kalkışılan en büyük bayındırlık projesi olduğu söylenebilirdi—ve görevini öyle kolayca bırakmaya hiç niyeti yoktu. Bunun için fazla sorumluluk sahibiydi ve rolünün ne olduğunu gayet iyi biliyordu.
Hakuro ve Kurobe de benzer şekilde düşünüyordu. “Belki size katılabilirdim,” dedi ilki, “fakat askerlerimizi eğitmeye devam etmemi tercih edersiniz diye düşünüyorum, Efendi Rimuru.”
“Evet, ben de! Kaijin’le yapacak daha bir sürü silahımız var!”
Bu konuda biraz mahzun görünseler de durumu kabullendiler.
Yine de tamamen tek başıma öylece yollara düşecek değildim. Kabal’ın grubunun anlattıklarından ve şimdiye kadar atlattığım tehlikelerden çıkardığım kadarıyla, artık fena hâlde güçlü olduğum izlenimine kapılmıştım. Fakat Milim gibi ezici ve çaresiz hissettiren bir tehditle karşılaşıldığında, gardımı düşürmeyi kesinlikle göze alamazdım. Kazanma şansım olmadığını hissedersem her zaman kaçabilirdim fakat onun gibi bir varlık beni gördüğü anda bile öldürebilirdi. Bir nebze korunmaya ihtiyacım vardı.
“Endişelenmeyin. Efendimin daima yanında olacağım. Hepiniz vazifelerinizi gönül rahatlığıyla yerine getirebilirsiniz.”
Ranga bunu söylemeye biraz fazla hevesli görünüyordu; kuyruğunu o kadar şiddetle sallıyordu ki neredeyse pervaneyle havaya fırlayacağını sandım.
“Ayrıca,” diye ekledi Souei, “Beden Kopyalama yeteneğimi kullanarak bir suretimi gönderebilir, Efendi Rimuru ile irtibatı sürdürüp bir şey olması hâlinde kendisini anında bilgilendirebilirim. O kadar da temkinli olmamıza gerek olduğunu sanmıyorum.”
İnsan şehirlerinde dolaşma konusunda belirli bir uzmanlığa sahip bir büyü doğumlu olarak, bu girişimde sahip olduğu tecrübeden memnun kalmıştım. İkisinin de yakınımda olması kendi endişelerimi yatıştırmada da çok işe yaradı.
Üstelik aklımda mükemmel rehberler vardı.
“Evet millet, benim için endişelenmeyi bırakın. Tam da bu tür durumlar için Kabal ve arkadaşlarıyla aramı iyi tutmuştum. Bana rehberlik edebileceklerini düşünüyordum.”
“Anlıyorum. Bu durumda, bu konuda içimde hiçbir tereddüt kalmadı. Efendi Ranga, Efendi Souei; Efendi Rimuru’yu size emanet ediyorum.”
Görünüşe göre endişeleri giderilen Rigurd, yola çıkmam için resmi onayını verdi. Üstelik:
“Öyleyse Gobta’ya hemen Kabal’ı haberdar ettirsem iyi olacak. Eşyalarını hazır ettireceğim.”
Daha şimdiden hazırlıklarıma yardım ediyordu. İşte Rigurd diye buna derlerdi. Her daim güvenilir. Ve diğer herkesin de başıyla onaylamasıyla, arkamda hiçbir yarım iş bırakmadan bu yolculuğa çıkabilirdim.

Üç maceracı ormanda yürüyordu: Kabal, Elen ve Gido.
İşleri bu ormanı keşfetmek, omuzlarına binen canavar avlama ve kaynak toplama görevlerini yerine getirmekti. Kimi zaman günlerce dışarıda uyumalarını gerektiren zorlu bir işti ama artık eskisine kıyasla çok daha kolay bir hâl alıyordu. Bu da Jura Ormanı’nı evi belleyen canavarların ülkesi Tempest’ın doğuşu sayesindeydi.
Bu noktada Rimuru’nun kasabasını defalarca ziyaret etmişlerdi. Maceraları için bundan daha iyi bir yer bulamazlardı. Burası her uğradıklarında değişiyor, büyüyüp genişliyordu. Silahlarını ve zırhlarını tamir edebilecek zanaatkârlara erişim sağlıyordu ve dürüst olmak gerekirse, üçü de burayı evleri belleyebilecekleri türden özel bir maceracı üssünün olmasından hiç gocunmazdı.
Ne zaman gelseler, ormanda buldukları çeşitli kokulu otları ve meyveleri yanlarında getirirlerdi. Sundukları her nadide parça kollar açık karşılanıyordu; çok geçmeden Tempest’ın hoşuna gidebilecek toplanabilir her şeye göz kulak olma alışkanlığı edinmişlerdi. Bu onların da işine geliyordu, özellikle de Tempest getirdikleri bazı bitkileri bol miktarda yetiştirip üretmeyi başardığı için. Bu sayede bitkiler yemeklerde ve benzeri şeylerde kullanılabiliyordu, bu da maceracıların hayatlarından duyduğu genel memnuniyet düzeyine doğrudan katkı sağlıyordu.
“Yahu,” diye belirtti Kabal, “oradaki yemekler her seferinde daha da lezzetli oluyor, değil mi? Shuna artık kraliyet başkentindeki aşçılarla kapışacak seviyeye gelmiş olmalı!”
“Yok canım, onlardan da iyi! Yani yaptığı yemekler memleketteki o havalı lüks mekânların hepsini cebinden çıkarır.”
“Ağzından bal damlıyor. Yemekten iyi anlarım bilirsiniz ve Shuna’nın yaptıkları resmen birinci sınıf. Üstelik emrindeki ekibin bazı üyeleri de hiç yabana atılacak gibi değil.”
“Doğru. Ama unutmayın millet, buraya sadece başkalarının yemeklerini silip süpürmek için gelmedik, anlaşıldı mı?”
Kabal, işin ucunu fazla kaçırmadan önce yoldaşlarına sert bir bakış attı. Tempest mutfağının kalitesi tartışılmazdı ama bundan çok daha fazlasını kazanma fırsatları vardı.
“Yemeğe fazla dalıp asıl görevimizi unutmuyorsunuz, değil mi?”
“Aman, saçmalama Kabal.”
“Aynen öyle! Rimuru buralarda bize güveniyor. Hakkını versek iyi olur, değil mi?”
Kabal başını salladı.
Jura Ormanı’nda aniden ortaya çıkıp göz açıp kapayıncaya kadar neredeyse buranın mutlak hâkimi hâline gelen canavar Rimuru, biraz önce onları odasına çağırmıştı. Hobgoblin Gobta’nın ormanda kendilerini durdurması tanıdık bir manzaraydı; bir nebze şaşırsalar da bu ilk kez başlarına gelmediğinden sakin kalmayı başardılar.
“Şey, Efendi Rimuru’nun sizden bir ricası vardı sanırım?”
Bunu Gobta’dan duymaktan rahatsız olmamışlardı—hatta seve seve vakit ayıracak kadar memnun kalmışlardı. Rimuru onlara gayet iyi davranmış, kasabada serbestçe dolaşmalarına izin vermiş ve hatta maiyetindekilere onları zor durumlardan kurtartmıştı. Sadece bu maceracılar için değil, genel olarak insan ırkı için de harika işler yapmıştı. Çılgına dönen Ifrit, Ork Kralı ve devasa ordusu, ülkeleri yutan Charybdis… Bunların tümü küçük Blumund Krallığı için eşi benzeri görülmemiş tehditlerdi ve balçık Rimuru her birinin hakkından tereyağından kıl çeker gibi gelmişti. Doğrusu ona ne kadar teşekkür etseler azdı.
Gerçi tek motivasyonları bu da değildi.
“Ama—baksanıza yahu,” diye üsteledi Kabal, “devriyeleri bu aralar ormanı öyle sıkı tutuyor ki loncadan canavar avlama görevi almamız vakit kaybı olurdu, değil mi?”
“Muhtemelen haklısın,” diye yanıtladı Gido. “İhtiyacımız olan tüm canavar malzemeleri elimizin altında ve parmağımızı bile kıpırdatmamıza gerek kalmıyor!”
“Evet, aynen öyle. Üstelik onun sayesinde olmasa rütbemizi B-artı seviyesine de çıkaramazdık!”
“Yine de bu bir nevi hile sayılmaz mıydı?”
“Amaan, saçmalama Elen! Alt tarafı birazcık içeriden avantaja konduk, hepsi bu!”
“Aynen! ‘Bahşiş atın dişine bakılmaz’ derler, değil mi?”
“Haksızsınız demiyorum çocuklar,” diye karşı çıktı Elen, “ama şu ana kadar ondan neredeyse koca bir hara dolusu hediye at aldık, öyle değil mi? Kasabamızda ve Özgür Lonca’da işlerin nasıl yürüdüğünü anlatmak için biraz vakit harcadık ama yine de ona karşılığında pek bir şey vermiş sayılmayız!”
“Öyle olabilir.” Gido başıyla onayladı. “Bizim Rimuru’ya borcumuzu ödemek için içeriden biraz istihbarat toplamaya çalışıyorum ama…”
“Aman, bilirsin onu; öyle ayrıntılara fazla kafa yoracak biri değil. İstihbarat toplamanın da önemli olduğunu söylemişti, unuttun mu?”
Tempest’ın ana kasabanın çevresinde düzenli devriyeleri cidden vardı; hobgoblinler ve binekleri olan yıldız kurtlarından oluşan Goblin Binicileri. Bölgeyi güvende tutmak için çevik ve hızlı hareket ediyorlardı; ormanın dört bir yanında asayiş ve düzenin büyük ölçüde sağlanması onlar sayesindeydi. Bunun bir sonucu olarak, türlü türlü canavar malzemesi ve hammaddesi Rimuru’nun kasabasına akıyordu; bu zulanın bir kısmı da yeni istihbaratlar karşılığında Kabal’ın ekibine aktarılıyordu. Tempest’ın kendisi bu malzemeleri kullanma konusunda hiç çekingen değildi. Maceracıları hayrete düşürecek şekilde Tempest, tanınmış birkaç cüce zanaatkâra ev sahipliği yapıyordu fakat ellerinin altındaki bunca malzemeyi onlar bile tamamen tüketemiyordu. Bu yüzden silah, zırh veya yemek yapımında kullanılamayan ne varsa hurda muamelesi görüyor ve maceracıların bunları bedavaya almasına izin veriliyordu.
Bu, en hafif tabirle, piyangodan farksızdı. Boynuzlu Tavşan boynuzları, Zehirli Kurbağa yüzgeçleri, Dev Ayı kulakları… şansları yaver giderse zırhlı dinozor boynuzları gibi şeyler bile vardı. Bu malzemeleri loncaya götürmek görevlerini tamamlamış sayılmalarını sağlıyordu; kasabaları tehdit eden tehlikeli yaratıklardan bazılarını katlettiklerinin bir kanıtıydı bu. Bu onlara puan kazandırıyordu, puan demekse rütbe atlamak demekti. Bu parçaları paraya çeviremiyorlardı ama maceracılar için yine de son derece kıymetlilerdi.
Bu bir hile miydi? Kesinlikle öyleydi ama kimse fark etmediği sürece bu işte hile yapmakta bir sakınca yoktu. Düzenli olarak Tempest’ın ıskartalarını ayıklarken Kabal’ın bu anlaşmaya yaklaşımı en azından böyle bir zihniyetteydi.
Bağlı bulundukları Özgür Lonca’nın başkanı ve Blumund Krallığı’nın lonca ustası olan Fuze’un tüm bunlardan tamamen haberdar olduğu bir gerçekti. Rimuru ile bizzat görüşmüş, kurduğu kasabayı görmüş ve Kabal’ın çetesinin ne dolaplar çevirdiğini gayet iyi anlamıştı. Onlara yalnızca iç çekip “Bunun antrenmanlarınızı aksatmasına izin vermeyin, anlaşıldı mı?” demesinin sebebi, bu üçlünün kendisi ile Rimuru arasında mühim bir köprü olmasıydı. Kasabanın canavarlarına askeri eğitim veren ogre büyücüsü Hakuro’nun onları da eğittiğini biliyordu. Bu yüzden, sistemi bu şekilde suiistimal etseler dahi becerilerinin bundan zarar görmediğini düşünüyordu.
Fuze bir yana, etraflarındaki diğerleri bu duruma o kadar da sıcak bakmıyordu. Puan sıralamasında onlar kadar hızlı tırmanan birinin hilekârlıktan şüphe çekmesi kaçınılmazdı. İşi fazla ileri götürmek tüm tezgâhı açığa çıkarabilirdi; bu yüzden lonca ustası bir gün onları çağırıp biraz daha temkinli davranmalarını öğütlemişti.
Ne var ki Gobta bu kez onlara çok daha heyecan verici bir haber getirmişti.
“Demek bizim Rimuru bugün bir değişiklik yapıp doğrudan bizden bir ricada bulunuyor, ha?”
“Aynen öyle! Bize bel bağladığını bilmek insanın hoşuna gidiyor doğrusu!”
“Hı-hı. Biraz hünerlerimizi konuşturmanın vakti geldi!”
Böylece keyifleri fazlasıyla yerinde bir hâlde, Rimuru’nun kasabasına geri dönmek üzere yola koyuldular.

Gobta’nın raporuna göre, Kabal üçlüsü tam o esnada buraya doğru gelmekteydi ve muhtemelen iki üç gün içinde varacaklardı. Söylendiğine göre Gobta’nın yıldız kurduna atlayıp Gölge Hareketi’ni kullanarak kasabaya vın diye dönmesini epey kıskanmışlardı. Görünüşe göre Elen’in dağarcığında Işınlanma Geçidi adında bir elemental büyü vardı; fakat bu büyü yalnızca kısa mesafeli acil durum sıçramaları için elverişliydi, zira çok uzun bir mesafe için muazzam miktarda katalizör enerjisi gerekiyordu.
Vester’in kendi ışınlanma noktaları ise son derece değerli büyülü çelikten yapıldığı için bu tür şeylere hiç ihtiyaç duymuyordu. Bu zahmeti ortadan kaldırmak adına belki Elen’e de bir tane temin edebilirdik ancak bunlar öylesine büyük ve ağırdı ki nakliyesi başlı başına büyük bir çaba gerektirirdi. Bir katalizör kullanmak uygulaması daha kolay bir çözümdü ve seçenek sunulduğunda bir maceracı neredeyse her seferinde kestirme ve pratik olan bu yöntemi seçerdi.
Ama her neyse. Seyahat hazırlıklarımı Rigurd hallederken şimdilik Kral Gazel ile yaptığım mukavelenin şartlarını Vester ve Gabil’e bildirmeye karar verdim.
Beni eve getiren kurt arabasındayken Gazel’in bana verdiği çalışma belgelerini etraflıca incelemiştim. Belgelerde şu anda doktor olarak çalışan cücelerin isimleri ve kabul edilmeleri için gereken asgari şartlar yer alıyordu. Yol boyunca meseleleri Kaijin ile istişare ederek tüm bunları gözden geçirmiş ve altına imza atıp atmayacağımı tartmıştım. Böylece aklımda bir karara vardım; bu adamlarla en çok onlar çalışacağı için şimdi bunu Gabil ve Vester’e de danışmak istiyordum.
Vester araştırmasına öylesine kendini adamıştı ki evine dönme fırsatını bile geri çevirmişti. Mağaraya ışınlanırken içimden, Ya işler gerçekten çok iyi gidiyor ya da berbat, diye düşündüm.
Karşı tarafta beni Gabil karşıladı. “Ah, Lord Rimuru!” diye kükredi. “Biz de sizi bekliyorduk. Burası ne kadar harika bir ortam böyle!” Beni hummalı bir çalışmanın ortasında olan ama beni fark edince alelacele ayağa fırlayan Vester’in yanına götürdü.
“Seni tekrar görmek güzel, Vester. İyi olmana sevindim ama… bana mı öyle geliyor yoksa zayıflamış mısın? Düzgün besleniyor musun? Ya uyku?”
“Gayet iyiyim, efendim. Buradaki yemekler tek kelimeyle muazzam, üstelik menümüz de her geçen gün zenginleşiyor. Çok iyi besleniyorum. Uyku düzenime gelince… şey, evet, işim bunu biraz etkiliyor olabilir ama burada kullanabileceğim bir portatif karyolam var. Ayrıca insanın sadece ihtiyaç duyduğu asgari miktarda uyuması da oldukça hoş bir his!”
Demek pek uyumuyordu. Kendini ölesiye çalıştırmasına izin vermek hiç de şakaya gelir bir durum olmazdı. İşini ne kadar severse sevsin, ölçüyü kaçırması her an mümkündü. Ancak bundan öylesine keyif alıyor gibiydi ki ben de sadece aşırıya kaçmaması konusunda uyarmakla yetindim. Eğer buna kulak asmazsa, ileride meseleye her zaman zorla el koyabilirdim. İşi gereği neredeyse her şeyi denetlemek ve yönetmek zorunda kalan Kaijin’in aksine Vester kendini tamamen saf araştırmaya adamıştı; bu da eminim ki ona cennet gibi geliyordu.
“Peki, gelişmeler ne durumda? Özütleme sürecini istikrara kavuşturmayı başarabildiniz mi?”
“Ah, artık kusursuz, Lord Rimuru.” Gülümsedi. “Sorunun gerçekten de atmosferdeki parçacıklarla yaşanan etkileşimden kaynaklandığı ortaya çıktı. Özütlemeyi vakumlu bir ortamda gerçekleştirmek, artık düzenli olarak Tam İksirler üretmemize olanak tanıyor. Düzenli olarak bol miktarda ilaç üretebileceğiz.”
“Peki hipokute yetiştirme çalışmalarımız ne âlemde?”
“Orada hiçbir sorun yok, efendim!” diye şakıdı Gabil. “Onları büyütmek için canla başla gayret gösteriyorum!”
“Gerçekten de öyle. Şu noktada Lord Gabil ilaç konusunda adeta bir otorite haline geldi.”
Böylece elimizde resmen bir üretim tesisi oluşmuştu.
İlk başta Kurobe’den Araştırmacı adındaki Benzersiz Yetenek’ini kullanarak bizim için bir yığın kopyalanmış iksir üretmesini isteyecektim. Ne var ki bu durum gelecek için sorun teşkil ediyordu. Böylesine özel ve gizli bir yeteneğe bel bağlamak, söz konusu kişiyi kaybetmemiz halinde bizi saf dışı bırakacak zayıf bir halka yaratırdı. Sürekli ve kesintisiz çalışılmasına imkân tanıyan bir ortama ihtiyacımız vardı. Doğru teknik personeli yetiştirmek bizi ileride bir ülke olarak çok daha güçlü kılacaktı. Dwargon Krallığı ile bir anlaşma yapmanın ardındaki asıl niyet de zaten buydu.
“Harika. Kral Gazel ile yaptığımız görüşmelerin ardından yakında buraya yeni personellerin geleceğini düşünüyorum.”
“Öyle mi…?”
“Aman tanrım…”
Gabil ve Vester devam etmemi beklerken gergin bir şekilde yutkundular.
“Öncelikle ikinizin de şuna bir göz atmasını istiyorum.”
Şartlarıyla birlikte doktorların listesini onlara uzattım.
“Hoh.” Vester listeyi okurken hayretle söylendi. “Bu listede Johann ve Marchet’yi görüyorum. Bu şartlar altında hepsini istihdam etmekte hiçbir sakınca görmüyorum…”
Yeni bir tutkuyla alevlenen gözlerini bana çevirdi.
“Her biri yetenekli midir?”
“Hepsi de bana asistanlık yapmasını isteyeceğim türden elemanlar. Eğer onları hemen burada eğitebilirsem, en azından birinin gelecek nesil araştırmacıları yetiştirmesini de sağlayabilirim.”
“Peki bu insanlara güvenebilir misin?”
“Elbette. Buna cüce onurum üzerine bahse girerim!”
Tavırları kesinlikle gurur doluydu. Bu insanların böyle bir yerde yaşamak için gereken güveni karşılayıp karşılamayacağını bilmek istiyordum ve Vester’in tepkisine bakılırsa buna güvenmeye değerdi. Kendisine asistanlık yapmaya zaten layık olduklarını söylemişti; üstelik o da tıpkı benim gibi bu laboratuvarın gelecekte nasıl gelişeceğini şimdiden düşünüyordu.
“Peki ya sen, Gabil? Buraya gelecek yeni kişilerle birlikte çalışabileceğini düşünüyor musun?”
“Vah-ha-ha-ha-ha! Hiç endişelenmeyin, efendim! Adamlarımı görüp görebileceğiniz en iyi muhafız birliği olacak şekilde eğittim. Aman tanrım, eğer Lord Vester onlara kefil olabiliyorsa, güvenip birlikte çalışmak için bundan daha iyi bir ekip düşünemezdim bile!”
Gabil etrafta daha fazla insanın bulunmasını kesinlikle dert etmiyordu, bu da cevabımın netleştiği anlamına geliyordu.
“Harika! O halde bu şartları kabul edip tüm bu cüce doktorları bünyemize katacağım. Vester, bu yeteneklerden ve şartlardan memnun olduğunu söyledin ama sakıncası yoksa yine de şu belgeleri ayrıntılı bir şekilde incelemeni rica ediyorum. Gabil, sen de diğer ejderinlere haber ver ve bu mağaranın hepsi için güvenli olduğundan emin ol!”
“Kesinlikle, Lord Rimuru!”
“Emredersiniz efendim! Ben Gabil, size hizmet etmek uğruna vücudumdaki her bir kemiği feda etmeye hazırım!”
“Ah, bir de Gabil…?”
“Buyrun efendim!”
“Bu işte iyi bir sonuç çıkarırsan seni yönetici kadroma dâhil edeceğim. Elinden gelenin en iyisini yapmanı bekliyorum.”
“Ah… Ben mi, yönetici mi…? Sizin kabinenizde, öyle mi?!”
“Şey, evet. Üstelik Abil seni geri kabul etmeye karar verip kertenkele-adamların şefi yapsa bile bu geçerli. Artık benim tebaamdansın ve sana öyle muamele etmek istiyorum. Sence bu senin için bir sorun olur mu?”
“Hiç—zerre kadar sorun olmaz, efendim! Bu konuda beni rahatsız edecek en ufak bir şey bile olamaz! Ö—öylesine tarifsiz bir mutluluk içindeyim ki… hık…”
Gabil öylesine derin bir duygu seline kapılmıştı ki erkekçe gözyaşlarını sicim gibi akıtarak hıçkırıklara boğuldu. Vester onun omzunu sıvazlayarak, “Harika, Lord Gabil, tek kelimeyle harika,” dedi.
“Hoo. O kadar acele etmeyin. Bu dediğim ancak her şey başarıyla sonuçlanırsa geçerli. Şimdiden kesinleşmiş gibi davranmayın, yoksa hepimizin elinde patlar. Ciddi bir çaba görmek istiyorum, anlaşıldı mı?”
“Emredersiniz efendim! Daha önce hiç bu denli şevkle dolup taşmamıştım!!”
Gabil bu kelimeleri boğazından güçbela dökebilecek kadar sakinleşmeyi başarmıştı. Bu da iyi bir şeydi; zira iyileştirme iksiri işimizi (Tempest’in yeni uzmanlık alanlarından birini) bir üst seviyeye taşıyacaksak onun aklıselim davranmasına ihtiyacım vardı.

Detayları bana daha sonra Vester anlattı.
Mevcut üretim hızıyla, piyasadaki en yüksek kaliteli iyileştirme ilacı olan Tam İksir’den tam bir günlük çalışma karşılığında yalnızca tek bir doz üretebiliyorduk. Buna hipokute otlarının toplanması, büyüyle havasız bir vakum ortamı oluşturulması ve özütleme ekipmanının çalıştırılması da dâhildi. Sabahtan akşama kadar süren bir işti; ardından bitki özlerinin iksirin içine tamamen özütlenmesi için bir on saat daha gerekiyordu. Bahsi geçen özlerin çözeltide gerekli büyü zerreciği kaynaşmalarını gerçekleştirmesi bu kadar uzun sürüyordu ve bu süreci hızlandırmanın hiçbir yolu yoktu.
Kendi vücudumun içinde ürettiğimde her şey anında gerçekleşiyordu ancak bunu dile getirmenin kimseye bir faydası olmazdı. Görünüşe göre Kurobe kendi yeteneklerinden faydalanarak yaklaşık üç saatte bir tane üretebiliyordu fakat daha önce de söylediğim gibi bu Kurobe’nin dâhil olacağı bir iş değildi; onun silah üretimine odaklanmasını istiyordum. Ama ilk konumuza dönecek olursak.
Tamamlanmış bir Tam İksir seyreltilerek yüz adet Düşük İksir elde edilebiliyordu. Büyü zerrecikleriyle aşılanmış bir yer altı gölünün suyunu kullanıyorduk, bu yüzden epey güçlü bir şeydi. Bu seyreltme işlemi Zar Oluşturma olarak bilinen bir büyüyle yapılıyordu; bu Vester’in işiydi ama görünüşe göre Gabil de bunu öğrenmeyi kendine vazife edinmiş ve ona yardım etmeye başlamıştı. Artık iş bölümünü aralarında eşit bir şekilde paylaştırmışlardı; ejderinler hipokute otlarını topluyor, Vester karıştırıyor ve Gabil de bunları yüzer doza seyreltiyordu.
Bir başka deyişle, artık günde potansiyel olarak yüz adet Düşük İksir üretebiliyorduk. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, bir Tam İksir yüzde 5 oranında seyreltilerek Dwargon Krallığı’nda üretilen türden bir Yüksek İksir elde edilebiliyordu.
Peki bu tam olarak ne anlama geliyordu? İşte kısa bir özeti:
Tam İksir:
Kendi ellerimle ürettiğim iyileştirme iksirine eşdeğer. Eksik vücut uzuvlarını yeniden oluşturmaya varıncaya kadar her şeyi yapabilen, fiilen her derde deva bir ilaç.
Yüksek İksir:
Ağır yaralanmaları bile tamamen iyileştirir. Kopan veya eksik uzuvları yeniden çıkaramaz.
Düşük İksir:
Yaralanmaları belirli bir dereceye kadar iyileştirir.
“Vücut uzuvları” derken kolların, bacakların ve benzeri parçaların tamamından bahsediyorum; bu da ne kadar tesirli olduğu hakkında bir fikir vermeli. İlacın içindeki büyü zerrecikleri geçici uzuvlar oluşturuyor, ardından zamanla gerçek et ve kemik eskisi gibi kendini yeniden inşa ediyordu.
Bunların hepsi harikaydı fakat çetrefilli bir meseleyi de beraberinde getiriyordu. Ne tür iksirler üretmeliydik? Günde yalnızca bir adet Tam İksir üretebiliyorduk; bu da üretim limitimizin yirmi Yüksek İksir ya da yüz Düşük İksir olduğu anlamına geliyordu. Ancak o araştırmacı doktorların yardımıyla günlük üretimimizi bunun üç katına çıkarabiliriz gibi görünüyordu. Yine de hipokute yetiştirmek zaman alıyordu, dolayısıyla işi aceleye getirmeye pek de gerek yoktu.
“Pekâlâ. İstikrarlı bir üretim süreci oturttuğumuzda, tedbir amaçlı tek bir Tam İksir saklayalım. Ondan sonra, Kral Gazel ile yaptığımız mukavelenin şartlarını karşılamak için yüz adet Düşük İksir üretiriz. Ardından bir günü de yirmi adet Yüksek İksir üretmeye ayırırız; bu bir nevi Tempest’in özel ürünü olur ve daha geniş bir kitleye hitap etmemize yardımcı olur. Yani önerim, her birinden sırayla azar azar üretmemiz yönünde. Kulağa yapılabilir geliyor mu?”
“Hımm. Sanırım öyle Lord Rimuru, Johann ve meslektaşları geldikten sonra bunu başarabiliriz. O vakit geldiğinde kendimi tamamen bu çabayı denetlemeye adayabilirim.”
Eğer bunu başarabilirsek bana kalırsa bu kadarı kâfiydi. Angarya işleri yeni gelenlerin sırtına yıkıp yeniden araştırmaya odaklanmak isteyeceğinden emin olsam da gelecekteki çalışanlarımız için Vester’in bir eğitmen olarak hizmet etmesi bundan sonrası için mühimdi. İleride rahat etmek istiyorsak öncelikle onun emri altında çalışan tam eğitimli bir personele sahip olmamız gerekiyordu.
“O halde harika. İkinizden de sıkı bir çalışma bekliyorum!”
“Emredersiniz efendim!”
“Söz veriyorum elimden geleni yapacağım!”
Aldığım bu kesin sözlerin ardından oradan ayrıldım.

Artık izleyeceğimiz genel rota belirlenmişti.
Şimdilik depomuzdan her bir iksir türünden onar adet numune alıp Mide’me yerleştirdim. Özellikle bunları Tempest’in tescilli malları haline getirmek istiyorsam, yolumun düştüğü tüccarlara sergilemenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Yine de bunlar için ne kadar ücret talep etmem gerektiğini belirlemek adına Kaijin ile konuşsam iyi olacaktı.
Bu dünyada para birimi temel olarak madeni paralar veya metal parçaları şeklindeydi. Kâğıt para yoktu; zira kâğıt ticari bir meta haline daha yeni yeni geliyordu ve hâlâ fazlasıyla maliyetliydi. Batı Ülkeleri’nde dolaşımda olan madeni paraların aslında Dwargon Krallığı’nda basıldığını öğrenince şaşırmıştım; gerçi bana pek mantıklı gelmemişti ama durum bundan ibaretti. Kendi dünyamdaki genel kanı, bir para biriminin değerinin onu basan ulusun gücüyle doğru orantılı olduğu yönündeydi ve bu kural büyük ölçüde burada da geçerliydi. Batıdaki bazı münferit ülkeler kendi paralarını basıyordu, evet; ancak cüce sikkeleri ve bunların garanti edilen kalitesi, toprakların büyük bölümünde resmî standart olarak kabul görüyordu.
Bir başka deyişle buralarda bir süper gücün madeni parası, yani ana para birimiydi. Daha küçük, daha az güçlü bir ülkenin parasını kullanmak isterseniz, bir sarraf tarafından titiz bir incelemeye tabi tutulurdu; tabii yüksek komisyonlar eşliğinde. Elimdeki para Kaido’nun bana verdiği altın paralardan ibaretti, bu yüzden en azından bu konuda endişelenmeme gerek yoktu.
Paranın aslında takas yönteminin bir ikamesinden öteye pek geçememesi bakımından, bu dünyanın ekonomisi henüz emekleme aşamasındaydı. Tahminimce ne devlet tahvili çıkaran biri vardı, ne vadeli işlem piyasaları mevcuttu ne de insanların para birimlerine olan güvenini destekleyecek sistemler kurulmuştu. İyisiyle kötüsüyle her şey somut, gerçek dünyadaki takaslara dayanıyordu. Batı Ülkeleri’nde tüm bunlar, Konsey adı verilen bir teşkilatın yürüttüğü düzenleyici bir sistem sayesinde mümkün kılınıyordu; fakat kafamı toparlayamayacağım kadar karmaşıklaşmaya başlamıştı ve beni doğrudan ilgilendiren bir durum da olmadığından, bunu daha sonra araştırmaya karar verdim.
Dolaşımda genel olarak üç tür sikke vardı: bronz, gümüş ve altın. Bana göre bir bronz sikke yaklaşık on sente eşdeğerdi. Değeri bir sentin altında kalan her şey bozuk para sayılıyordu. Bunların kullanımı her ülkenin kendi para birimine göre değişiyordu fakat böyle şeylerle pek işimin olacağını sanmıyordum. Gümüş sikkeler yüz bronz sikkeye sabitlenmişti, bu da onları bir nevi on dolarlık bir banknot gibi yapıyordu. Bu sikkelerden iki tanesi, kırsal bir tarım köyündeki handa bir gece konaklamanın geçerli ücretiydi; yani bakın, bir otel odası için yirmi dolar kulağa harika gelebilir ama Dünya’daki modern bir otelin kalitesini, hatta sıcak bir yemeği bile beklemeyin. Hatta bakarsanız iki gümüş biraz pahalı bile sayılırdı.
Son olarak, altın sikkeler yüz gümüş sikkeyle takas edilebiliyordu, bu da onları yaklaşık bin dolara eşdeğer kılıyordu. Bu dünya altın standardına dayanıyordu; yani metalin kendisi özünde bir değere sahipti, dolayısıyla bu durum gayet mantıklıydı. Köylülerin bir kısmı tüm hayatları boyunca tek bir altın sikkeye bile el sürmeden yaşayabiliyordu; bu da halkın büyük bölümünün nasıl bir ekonomik refaha sahip olduğunu tahmin etmeyi kolaylaştırıyordu.
Asla göremeyeceğiniz şeylerden bahsetmişken, yıldız altını sikkesi ya da kısaca yıldız sikkesi denen bir şey de vardı. Bunlar cücelere has özel bir yöntemle üretiliyor ve içlerine sıkıştırılmış büyü zerrecikleri aşılanıyordu; bu da onlara parasal değerlerinin ötesinde sanatsal bir kıymet katıyordu. Bunların bir tanesi yüz altın sikke değerindeydi, bu yüzden de esasen büyük ticari işlemler ve devletler arası ödemeler için saklanıyordu. Ki bu da gayet mantıklıydı; yaklaşık yüz bin dolar değerinde olduğundan, aslında daha çok bir değerli evrak veya senet gibiydi.
Bir süre önce cüce gece kulübünde geçirdiğimiz savurgan geceye rağmen elimde hâlâ harcayabileceğim on beş altın sikke kalmıştı; diğer bir deyişle yaklaşık on beş bin dolar, bu da yanımda epey ciddi bir servet taşıdığım anlamına geliyordu. Yine de o gecenin bana ne kadara patladığını pek düşünmek istemiyordum doğrusu…
Özetlemek gerekirse: yüz bronz bir gümüşe, yüz gümüş de bir altına eşitti. Basit. Peki o iksirler için ne kadar fiyat biçecektik? Elimdeki temel referans noktası, şu anda Dwargon Krallığı’nda tanesi üç gümüş sikkeye satılan Düşük İksirlerdi. Tahmin ettiğimden fazlaydı! Bu, birisi için koca bir günlük yevmiye demek olabilirdi. Ne var ki bir maceracının en büyük sermayesi beden sağlığıydı. Yaralanma yüzünden birkaç günlük veya haftalık geliri kaybetme riskini göze almaktansa bir iksire para bayılmak çok daha akıllıca görülüyordu.
Hayatınızın sürekli pamuk ipliğine bağlı olduğu canavar avlama işinde iyileştirme gereçlerinden kısmaya çalışmak ahmaklık olurdu. İyileştirme yapacak bir büyücünüz yanınızda olsa bile yine de başınızın çaresine bakmanız gerekirdi; nitekim iyileştirme büyüsü etkisini gösterene kadar geçecek gecikme kolayca sonunuzu getirebilirdi. Elbette bazı büyücüler diğerlerinden daha iyiydi fakat her hâlükârda elde acil durum için bir iksir bulundurmak hem daha hızlı hem de katbekat daha güvenilirdi.
Bunu aklımızda tutarak, artık Yüksek İksirler hakkında düşünmenin vakti gelmişti. Sağladıkları iyileştirme düzeyi Düşük İksirlerin fersah fersah ötesindeydi; içlerinde beş kat daha fazla hipokute özü bulunduğu düşünülürse bu son derece doğaldı. Dolayısıyla fiyatlarının da en az beş katı olması gerekiyordu, aksi takdirde üretmeye değmezdi.
Bu konuyu sorduğumda Kaijin, “Bak Patron,” dedi, “o meretler beş katı fiyata bile sudan ucuz kalır. Bana sorarsan en az yirmi gümüş etmeli. Bu, ilk ayak işine çıkan bir salağın satın alacağı türden bir oyuncak değil. Bunlarla en az B seviyesindeki maceracıları hedeflersin. Üstüne biraz prim koymaktan da çekinme; belki yirmi beşi zorlayabiliriz.”
Pekâlâ. Gayet makul. Zaten oldukça faydalı bir şeydi ve ben de siparişlerin altında ezilmek istemiyordum. Yirmi beş gümüş sikke de gayet adil bir hedef gibi görünüyordu; sonuçta hayır kurumu işletmiyordum.
Kral Gazel’e tanesi iki gümüşten Düşük İksir tedarik etmeye zaten karar vermiştik. Bu durumda yüz adetlik bir parti iki altın sikke edecekti; yani günde kabaca iki bin dolara eşdeğer bir brüt kazanç elde edecektik, öyle mi…? Üstelik düzenli bir müşteri olacaklardı ve bu da Gabil ile ekibinin emekleri karşılığında gayet makul bir getiri gibi görünüyordu. Daha yüksek kâr marjlarını Tempest’e özel Yüksek İksirlere saklamak en iyisi diye düşündüm; onları toptan yirmi gümüşe satsak günde dört altın, yirmi beş gümüşe satsak beş altın ederdi. Fakat bundan sonrası tamamen benim pazarlık yeteneklerime bağlıydı.
“Pekâlâ. Başlangıçta fiyatları yüksek tutup bizim için mümkün olduğunca çok kâr elde edeceğim. Gelecekte operasyonumuz on, yirmi, yüz kat büyüdüğünde de hazinemizin bundan azami derecede faydalanması için elimden geleni yapacağım!”
“İşte ruh budur, Patron!”
Artık yola çıkmak için tamamen hazırdım.

Vuhuuu!
Büyük şehirlere adım atacak olma fikrinde her zaman adrenalinimi tavan yaptıran bir şeyler vardı. Hiçbir sorumluluğun boynuma binmediği böylesi tek kişilik bir yolculuğa çıkmak, bana uzun zaman sonra ilk kez gerçekten özgür olduğumu hissettiriyordu. Bu hoşuma gitmişti. Bu fırsatı heba etmeye hiç niyetim yoktu.
Elbette, insan diyarlarına doğru yol alırken aklımdan çıkarmamam gereken bir hedefim vardı. Evet, çocuklarla ilgili o rüyalar ve iksirlerimiz için yeni satış yolları açma çabası vardı ama asıl gayemi de unutmuş değildim: Kendi dünyamdan bir veya iki kişiyle tanışmak. Shizu ve onun deyimiyle her ikisi de “öte dünyalı” olan iki çırağı gibi insanlarla. Ona günümüz Japonyası’nın neye benzediğini birazcık gösterdiğimde, o da hatıralarından bazı kesitleri benimle paylaşmıştı.
Yuuki Kagurazaka ve Hinata Sakaguchi. İkisini de görmek istiyordum fakat dürüst olmak gerekirse, şu Hinata Sakaguchi denen kadın beni biraz ürkütüyordu. Hayatta kalmak için kendi gücünden başka hiçbir şeye bel bağlamayan türden biriydi. Daha on yıl önce bile güç bakımından ya Shizu’ya denkti ya da ondan üstündü; bu da beni huzursuz ediyordu.
Onu sonraya bırakıp önce Yuuki’nin kapısını çalmak daha iyi olabilirdi. Serbest Lonca’nın baş ustası, yani teşkilatın en tepesindeki isim olduğu söyleniyordu; dolayısıyla o da oldukça yetenekli biri olmalıydı. Bir canavar olarak onun desteğini arkama alabilirsem, sırtımı dayayacak daha iyi birini bulamazdım.
Henüz görmediğim insan kasabalarının hayali zihnimde fink atarken, yapmak istediğim şeyleri tek tek kafamda sıraladım. Bu dünyada reenkarne olalı neredeyse iki yıl geçmişti ve nihayet onların uluslarıyla da biraz olsun temas kurabilecektim.
Kendi yerleşkemiz ormanın derinliklerinde, Veldora’nın mühürlendiği mağaranın bulunduğu dağın hemen ardındaydı. Dwargon Krallığı kuzeydoğumuzda, Carrion’ın Canavar Krallığı güneydoğumuzda, Blumund ise batımızdaydı.
Şu anda Tempest’ten dışarıya uzanan üç ana yolun yapımı sürüyordu. Cüce Krallığı’na bağlanan ilki neredeyse tamamlanmak üzereydi. Eurazania’ya uzanan ikincisinin inşaatıysa henüz yeni başlamıştı. Blumund Krallığı’na giden üçüncüsünün de yakında ilerlemeye başlayacağını tahmin ediyordum. Bizimle Blumund arasında (genel olarak) iki güzergâh vardı: Doğrudan ormanlık arazinin içinden geçen patika ve Jura’ya varmadan önce Falmuth çevresinden dolanan yol. O yol daha uzun sürüyordu fakat ormandaki onca tehlike göz önüne alındığında, vaktiniz varsa Falmuth rotası çok daha güvenliydi.
Kabal’ın grubu genelde o yolu kullanırdı; Falmuth’tan veya Dwargon Krallığı’ndan çıkan ana yollardan birine başlayıp yolun ortasında ormana sapan bir patikaya girmeyi gerektiriyordu. Tabii bunlar, aslen hayvanlar tarafından açılmış engebeli yürüyüş patikalarıydı. Haliyle Blumund’dan Tempest’e gidiş-dönüş yapmak göz korkutucu bir işti; Kabal’ın dediğine göre buraya gelirken bir posta arabasına denk gelebiliyordunuz ama özellikle üç kişi sığışmaya çalışıyorsanız dönüşte o kadar şanslı olamayabilirdiniz.
Sonuç olarak tek yönlü bir yolculuk bile iki ila dört hafta arası sürüyordu; bu da net bir plan yapmanın ne kadar imkânsız olduğunu açıkça gösteriyordu. Kötü hava şartları ya da ters bir canavarla karşılaşmak işleri daha da geciktirebiliyordu. Bu yolculukta sahiden hayatınızı ortaya koyuyordunuz; Kabal da bu yolu avucunun içi gibi bilmesini bir gurur kaynağı olarak görüyordu.
Yola çıkmaya hazırlanırken onunla tüm bunları konuştuk. Tempest’ten Blumund’a resmi bir güzergâh açacak yeni bir ana yol yapılacağını duymak onlar için gerçek bir aydınlanma olmuştu.
“Ne biçim bir yoldan bahsediyorsun sen öyle…?”
“Hı? Sana Blumund’a kadar bir ana yol yapacağıma söz vermemiş miydim?”
“Y-yok, verdin vermesine de… Biraz fazla hızlı ilerlemiyor mu yahu?!”
Hım. Öyle miydi? Eski inşaat şirketimin standartlarına göre iddialı bir takvimdi ama elimin altındaki canavar ekipleriyle bana gayet yapılabilir geliyordu. Bu dünyaya fazlasıyla alışıyor olmalıydım.
“Fazla hızlı falan değil, hayır,” diye araya girdi Geld. (Sahadaki çalışma ekiplerinin başına dönebilmek için kasabadan bizimle birlikte ayrılacaktı.) “Elimden geleni ardıma koymuyorum ama hâlâ daha fazlasını yapabilirim. Sizin yanınızdaki yerimi hak etmek için ne gerekiyorsa yapmalıyım, Efendi Rimuru.”
Gido, Elen ve Kabal donakalmış gibiydi.
“Yani, şey, Geld öyle diyebilir ama bana göre böylesi bir inşaat hızı delilik! Demek istediğim, kullandığımız gibi devlet bütçeli bir ana yolda bile bu kadar kısa sürede böylesi bir kalite imkânsız gibi bir şey…”
“Aynen, bu hızda asla. Emrinde çalışan büyücü sınıfı büyücülerden kurulu bir ekip olsa bile yapamazsın.”
Cidden bu heriflerin nesi var anlamıyorum. En ufak şeye bile bu kadar şaşırıyorlar. Ama Kabal ve çetesi de yakında bu duruma alışacaktır, eminim.
“Neyse, kafaya takacak bir şey yok,” dedim konuyu daha neşeli şeylere çekmeye çalışarak. “Vay be, amma şahane bir yolculuk olacak ha! Umarım bana rehberlik ederken keyif alırsın, Kabal.”
İsminin söylenmesiyle Kabal içine düştüğü o garip sersemlikten sıyrıldı. Hafif panik içinde başını sallayıp kurt arabamıza bindi.
Ondan sonra bir süre yol aldık fakat nedense insan yoldaşlarımız pek de neşeli görünmüyordu. Tüm bu duruma hafiften şüpheyle yaklaşarak bana dik dik bakıyorlardı. Belki de yeniden yollara düşmeden önce Tempest’te tek bir geceden daha fazla kalmayı umuyorlardı. Aslında tüm hazırlıklarımı tamamladığım günün akşamında, tam da vaktinde varmışlardı. Bu yüzden biraz mahcup hissetmiştim ama planlandığı gibi ertesi sabah erkenden yola koyulmuştuk.
“Yok canım, hiç sorun değil.”
“Aynen öyle! Bize karşı gerçekten çok iyi davrandın, Patron.”
“Aa, tabii ki, ne güne duruyoruz!”
Az önce hepsi durumu gayet kabullenmiş görünüyordu ama… Açıkça sormaya karar verdim.
“Hım, acaba önce kasabada biraz kalıp dinlenmenizi mi sağlasaydım?”
“Yok be Patron!” Kabal başını iki yana kuvvetle salladı. “Bu araba gereğinden bile iyi yapılmış; kıyaslayınca buraya gelene kadar çektiğimiz tüm o çileler için sadece kendime kızıyordum!”
“Ağzından bal damlıyor!” Belli ki bu anı bekleyen Elen heyecanla haykırdı. “Yani, bu nasıl bir at… şey, kurt arabası böyle? Başından beri tek bir sarsıntı bile hissetmedim!”
“Aynen, kesinlikle! O kadar rahat ki, yolculukta gibi bile hissetmiyorum!”
“Bir dakika, durun bakalım!” Elen ve Gido’nun heyecandan yüzleri daha da kızarmadan onları durdurmam gerekiyordu. “Ne demek tek bir sarsıntı bile hissetmedim? Araba zıp zıp zıplayıp duruyor işte!”
Bunun gibi güzergâhı açılmış ama henüz taş döşenmemiş yollarda, tekerlekler üzerinden geçtiği her küçük çakılda hoplayıp sekiyordu. Böylesi yollarda saatte yirmi, yirmi beş mil hızla gitmek epey bir sarsıntıya yol açıyordu. Bu da bana içten içe şu yolların bir an önce bitmesini diletiyordu. Fakat Elen bu düşünceme sadece gülüp geçti.
“Hah! Benim kitabımda buna sarsıntı bile denmez! Normal at arabaları bir kere bu kadar hızlı gidemez bile; gitselerdi de yolculara cehennem azabı çektirirlerdi!”
“Kesinlikle haklı,” diye katıldı Gido. “Gerçek bir at arabasında kıçının fena halde acıyacağı kesindir. Yeterince uzun süre gidersen tepeden tırnağa her yerin sızım sızım sızlar! Orada burada çıkan ufacık bir tıkırtıyı… …sarsıntıdan sayıyorsan, gerçek bir at arabası seni hüngür hüngür ağlatır!”
“Haklı be Patron. Böyle kaymak gibi bir yolculuk yaparken birinin kalkıp ‘Of, bu çok berbat’ ya da ‘Yoruldunuz mu gençler?’ demesi… … Yani, bugüne kadar bunca çileyi niye çektik diye sorgulatıyor insana, o kadar. Hele de her an üstünüze atlayabilecek canavarlara karşı tetikte olup bu bilinmeyen diyarları keşfetmeye çıkmışken—bunun gibi tereyağından kıl çekercesine bir şey yolculuktan bile sayılmaz!”
İyi de benden ne istiyordunuz ki siz? Öyle ya da böyle bu da bir yolculuktu işte, değil mi?
“Her neyse işte, sakin olun biraz. Bununla Cüce Krallığı’na gittiğimizde Kaijin böyle şeyler söylememişti. Sizce de biraz fazla abartmıyor musunuz?”
“Hayır.”
“Yok artık!”
“Ben hiç öyle düşünmüyorum, valla…”
Pff. Dediğim gibi, benden ne istiyordunuz ki?
“Bakın işte, gerçek bu, anladınız mı? Yolculuk etmenin bir başka yolu sadece.”
“Yok Patron,” diye lafı yapıştırdı Gido, “benim sana anlatmaya çalıştığım şey, böyle düşünmenin delilik olduğu.”
“Aynen! Yani ne kadar kolaysa o kadar iyi ama…”
“Bir de Kaijin öyle bir şey demedi çünkü bunu yapan kendi adamlarıydı. Senin onayını alabildiği için gayet memnun, Rimuru. Apaçık ortada olan bir şeyi dile getirmek istememiştir herhalde. Hem sahi, Kaijin ve Garm neden sizinle birlikte yaşıyor ki Patron? Bu çok tuhaf değil mi?!”
Diyarın en iyi cüce zanaatkârlarından bazılarının bizim gibi canavarlarla yan yana yaşıyor oluşunun şokunu üzerlerinden atamamış gibiydiler.
“Bunda büyütecek ne var? Onlar bizim dostlarımız. Ayrıca madem rahat ve kolay bir yolculuk hoşunuza gitmiyor, pekâlâ yürüyerek de gidebiliriz.”
“Şey, yok, yani…”
“Ben az önce ne kadar kolaysa o kadar iyi dedim ya!”
“Başka hiçbir şey istemem Patron!”
Konfor içinde seyahat etmekten o kadar şikâyetçilerse, önerime çok daha hevesle atlayacaklarını düşünmüştüm. Pek öyle olmadı anlaşılan. Amma zahmetli tipler.
“Pekala, o halde bu konu kapandı millet! Yaşadığınız şehir hakkında biraz daha konuşsak nasıl olur?”
Bunun üzerine birkaç mırın kırın edip itiraz edecek gibi oldular fakat onlar bile bir kurt arabasının ne kadar müthiş bir vasıta olduğunu kabul etmek zorunda kaldıklarından konuyu kapattılar. Önceki yolculuğumda hiç kimse bana böyle tepkiler vermemişti. Dostlarım arasındaki bu tür algı ve norm farklılıklarını görmek eğlenceliydi. Blumund’a vardığımızda bir at ve araba satın almayı planlıyordum fakat yürümeye bu kadar meraklılarsa belki de hiç zahmet etmemeliydim.

Böylece yolculuk olaysız bir şekilde devam etti. Gün doğumunda yola çıkmıştık ve vakit çoktan öğleyi geçmişti.
“İnanamıyorum,” diye mırıldandı Kabal. “Şu dağ şimdiden küçücük görünüyor…”
Gido ve Elen de onu onaylarcasına başlarını salladılar. E yani arkadaşlar, gayet normal. Bir yıldız kurdu başlı başına B kademe bir canavardı ve bir atın aksine, bu kadarcık mesafeden sonra dinlenmeye ihtiyaç duymazdı. Hatta bu türün standartlarına göre bu hız, hafif bir tempolu koşudan farksızdı. Bu tempoyla neredeyse sonsuza kadar durmadan koşabilirdi.
Ben Kabal’a çarpık bir tebessümle bakarken Geld bana doğru döndü. “Efendi Rimuru, öğle yemeği işini ne yapacağız? Biraz ileride bir dinlenme evi var.”
Her daim hazırlıklı olan Geld, yakınlardaki bir mola yerinde bizim için yiyecek ayarlamıştı.
“Harika düşünmüşsün, Geld. Hadi biraz mola verelim de şurada bir şeyler atıştıralım!”
Bu söz arabadaki herkesin neşesini yerine getirdi. Başlangıçtaki şikâyetlerine rağmen maceracılar kurt arabasının lüksüne çoktan alışmış, hatta pencerelerden manzaranın tadını çıkarmaya bile başlamışlardı. Rahatlarına ne kadar da düşkünlerdi böyle.
Kulübeye vardığımızda Geld sürücü koltuğundan aşağı atladı. Bizi çeken yıldız kurdu, Ranga’nın sağladığı bir nevi beden kopyası olduğundan onunla özel olarak ilgilenmeye gerek yoktu. Yol boyunca adeta otomatik pilotta gibi kendi kendine koşuyordu. Yine de Geld, içeride fazla yer kaplayacağını öne sürerek gönüllü olarak sürücü koltuğuna geçmişti. Onun bu ciddiyetini ve işine yansıyan o özenini gerçekten çok seviyordum. Tam anlamıyla örnek bir zanaatkârdı doğrusu.
Yemeğimizi yerken gelecek planlarımız hakkında konuştuk.
Şu an için Blumund’a giden yolun ancak yarısını açabilmiştik. Üçte birinden fazlası hâlâ el değmemiş bakir ormandı. İşe en başta benim ormanı gökyüzünden inceleyip en az engelin bulunduğu rotayı seçmemle başlamıştık. Yolun eğimini belirlemek için düzenli aralıklarla yükseklik ölçümleri yaptıktan sonra, inşa edilebilecek en elverişli ana yolun planını çıkarmıştık.
Geld’in ekibi de şu anda bu plana harfiyen uyarak bizzat yolun yapımını sürdürüyordu. Ekip üç gruba ayrılmıştı: Ağaçları kesip taşıyanlar, yol zeminini düzleştirip ıslah edenler ve son olarak taş döşeyip işi tamamlayanlar. Genel iş bölümü bu şekildeydi. Seçtiğimiz rota büyük kavisler gerektirmiyordu ve iki yüz milin biraz altındaydı; yani Blumund bize Dwargon Krallığı’ndan bir tık daha yakındı.
Yol üstünde gür bir orman, sarp dağlar, vadiler ve envaiçeşit yerel yaratık vardı. Ancak bu ana yol sayesinde tüccarlar tek yönlü bir yürüyüşü bir haftadan kısa sürede tamamlayabilecekti. Canavarlarla uğraşmaları gerekecekti elbet ama yine de son derece cazip bir rota olacaktı.
Kurt yerine normal bir at arabasıyla Blumund’dan Tempest’e yolculuk üç gün sürecekti; bizimle Dwargon arası ise on gün alıyordu. Koşullara bağlı olarak bu durum, bir insan krallığından cüce krallığına yapılacak bir yolculuğun yaklaşık iki haftada tamamlanabileceği anlamına geliyordu. Mevcut Falmuth rotası görünüşe göre en az üç hafta sürüyordu ve orada canavarlar büyük bir tehdit oluşturmasa da haydutlar ve benzerleri cirit attığından, güvenlik masrafları elde edilecek kârı silip süpürüyordu. Bu da ülkemizi bölgenin altyapısında çok daha mühim bir merkez haline getirebilirdi.
Ama galiba dereyi görmeden paçaları sıvıyordum. Şimdilik, kurt arabasıyla yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra inşaatın ulaştığı en uç noktaya varacaktık. Oradan itibaren yürüyerek devam edeceğimizi tahmin ediyordum.
“Ah, demek bizim devreye gireceğimiz yer orası,” dedi Kabal hevesle. Haklıydı.
“Aynen öyle. Yüzümü kara çıkarmayın!”
“Lafı bile olmaz.”
“Kesinlikle!”
“Nihayet bana da yapacak bir iş çıktı ya Patron!”
Hepsi hevesle dolup taşıyordu, bu yüzden bir sıkıntı çıkmayacağını düşündüm. Çok geçmeden öğle yemeğimizi bitirip yeniden yola koyulduk.
İki saat sonra, önümüzdeki balta girmemiş ormana adım atarken Geld ve emrindeki ulu orklar bize el sallayarak veda etti.
“Heh heh heh! Gözünü dört açsan iyi olur Patron! Burası artık Jura Ormanı! Canavarların asıl ini!”
“Ama hiç korkma! Yanında biz varız, o yüzden…!”
“Ağır işleri bize bırak Patron!”
Şimdi sahiden de pek bir heveslilerdi. Sevinmiştim doğrusu. Yine de benim gibi bir Jura sakinini buranın bir canavar ini olduğuna ikna etmeye çalışmak pek akıl kârı değildi.
Kabal hemen hançerini çıkarıp önümüzdeki sarmaşık yığınlarını kesmeye koyuldu ve bir insanın zorlukla geçebileceği genişlikte bir aralık açtı. Bu sırada Gido kulağını yere dayayıp çevrede vahşi canavarlar olup olmadığını kontrol ediyor, Elen ise ortalıkta koşturarak böcekleri kovma, zehir sezme ve hafif vücut koruması sağlama gibi büyüler yapıyordu. Böylesi bir orman, zehirli böcek sokmalarından tutun da sarkan sarmaşıkların dikenlerine kadar binbir türlü gizli tehlikeyle doluydu.
Etkilenmiştim doğrusu; belli ki bu onların ilk tecrübesi değildi. Ben ise insan formumdaydım ve maskemi takmıştım. Artık hiç kimse beni bir canavarla karıştırmazdı. Birbirinden tuhaf bir grup maceracının yanındaki o tuhaf küçük yoldaştan farksızdım.
“Baksana,” diye sordu Gido, “o maskeyi takmaya ne gerek vardı ki?”
“Aslında auramı henüz tam olarak gizleyemiyorum. Büyü bariyerine falan yakalanıp canavar olduğum anlaşılırsa işler sarpa sarar, ben de her ihtimale karşı takayım dedim.”
“Hımm, bana hiç öyle canavar gibi gelmiyorsun ama,” diye mırıldandı fakat konuyu daha fazla kurcalamadı.
Üç saat boyunca bu şekilde ilerlemeye devam ettik. Vakit çoktan akşam olmuştu, neredeyse akşam yemeği için kamp kurma zamanı gelmişti ama bizim üçlüde hiç dinlenecekmiş gibi bir hâl yoktu. Bunun yerine, alınlarından soğuk terler damlarken fısır fısır bir şeyler tartışıyorlardı. Üstelik nedense bana daha önce geçtiğimiz bir yeri fena halde anımsatan bir patikadaydık. Bunlar ne yapıyordu böyle? Tecrübeli tipler oldukları için kontrolü onlara bırakabileceğimi düşünmüştüm. Hatta içlerinden biri ağlamak üzere gibi görünüyordu. Araya girsem iyi olacaktı.
“Hey, hey, kaybolmadınız değil mi gençler?”
“H-hhhayır, tabii ki de hayır, öyle bir şey olabilir mi hiç!”
Kabal garip garip konuşuyordu. Bu hiç hoşuma gitmemişti. İyi miyiz biz? Zihnimde bir harita canlandırdım; burası kesinlikle az önce geçtiğimiz bir yoldu. Belki de bana öyle geliyordur diyordum ama… dur bir dakika, öyle gelmesi imkânsızdı!
“Benimle kafa bulmayı kesin millet! Kayboldunuz, değil mi?!”
Üçü birden tir tir titredi.
“““Çok özür dileriz!!”””
Önümde yerlere kadar eğilerek bir ağızdan özür dilediler. Kaybolmuşlardı işte. Bu herifler sahiden profesyonel miydi yoksa bana mı öyle geliyordu? Neyse, olan olmuştu… Zaten öyle büyük bir acelemiz yoktu, üstelik hiç de kamp kurasım gelmiyordu. İnşaat alanında kurulmuş kulübeler vardı; gidip orada dinlenebilirdik.
Açtığımız patikayı takip ederek yaklaşık bir saat içinde geri döndük. Geld’i önceden uyarmak için Düşünce İletişimi’ni kullanmıştım, bu sayede vardığımızda yemeklerimiz çoktan hazırdı. Üç yoldaşım ise hayatlarında hiç olmadıkları kadar mahcup görünüyorlardı.
“Öyle bir yerde nasıl kaybolabildik ki biz…?”
“Özgüvenim fena sarsıldı…”
“Aynen öyle, üstelik orman yolları konusunda güya uzman olacaktım, benim için durum daha da vahim!”
En çok içerleyen Gido gibi görünüyordu fakat yanımda hava atmaya ne kadar hevesli oldukları düşünülürse, bu durum hepsinin gururunu fena incitmişti. Geld ise buna karşılık hepsine tek bir çiçek gösterdi.
“Belki de sebebi buydu?”
Hım? O da neydi öyle?
“Aah!” diye haykırdı Elen. “Bu bir baffledil, değil mi? Loncanın B kademe toplama görevlerinin hedefidir. Bulması da hiç öyle kolay değildir!”
Çevresinde halüsinasyon etkisi yaratan bu çiçek hem nadirdi hem de büyülü eşyaların yapımında aranan bir parçaydı.
“Evet. Bugün bizim inşaat çalışmalarımızı da bu meret geciktirdi zaten.” Üçlüye doğru hafifçe eğildi. “Sizi daha önce uyarmadığım için kusuruma bakmayın.”
Zahmet edip söylemediğini, çünkü benim Büyü Algısı yeteneğim sayesinde kaybolmamızın imkânsız olduğunu düşündüğünü açıkladı. Haklı bir noktaya parmak basmıştı. Rotayı planlamak için ormanın bu kısmının tam üzerinden uçtuğum düşünülürse, aynı yerden yavaş adımlarla yürüyerek geçerken kaybolabileceğim fikri aklının ucundan bile geçmemiş olmalıydı. Yani bu kesinlikle Geld’in suçu değildi. Suçlu biri varsa, o da hiçbir hileye başvurmadan ‘Hakiki Bir Maceracı Deneyimi’ yaşamak isteyen bendim.
“Yok canım, asıl ben biraz fazla boşladığım için kusura bakmayın. Yarın onlara daha çok yardımcı olurum!”
Geld, işleri daha fazla aksatmasınlar diye ekibine bölgedeki tüm baffledilleri buldurup kökünden söktürmüştü bile. Depolarındaki bir çuvalın içine tıkıştırılmış yüzü aşkın çiçek vardı. Güzel bir fırsat gibi göründüğünden hepsini Mide’me yutarak analiz ettirdim. Onlar da buna pek sevindi; zira yakmak halüsinojenleri havaya yayacak, gömmek ise yeniden kök salıp ileride oradan geçenleri tekrar tehlikeye atabilecekti. Loncanın haklarında görev vereceği kadar işe yarıyorlarsa, iki taraf için de kazançlı bir durumdu yani.
Yoldaki ilk günümüz böyle geçmişti. Ertesi sabah, söz verdiğim gibi maceracı ekibime tam destek vermeyi aklıma koydum.
Hadi göster kendini, Oburluk! diye geçirip sağ elimi öne doğru uzattım. Göz açıp kapayıncaya kadar önümüzdeki tüm ağaçlar ve bitki örtüsü yok oldu.
“Hey, Geld! Yolu yapabilmeniz için gereken genişlikte bir alanı yutmak isterdim ama ne yazık ki bu çok fazla zaman alır. Ben sadece önümüzü tıkayanları yutup büyük bir yığın halinde kenara bırakacağım, gerisini toparlayabilir misiniz?”
“Elbette, efendim. Hiç endişelenmenize gerek yok. O bizim vazifemiz.”
Anlaşmamızın ardından, yol boyunca karşımıza çıkan ağaçları ve yeşillikleri keyifle yutarak ilerledim. Düne göre katbekat daha hızlı ilerliyorduk.
“… Şaka mı yapıyorsun sen?”
“Bu delilik. Resmen delilik bu!”
“Rimuru’nun pek normal olmadığını biliyordum ama bu kadarı da…”
Yoldaşlarımı biraz ürkütmüş gibi görünüyordum ama pek de umursamadım.
“Hey! Öyle aval aval bakmayı bırakın da peşime düşün!”
Yeniden yola koyulmuştuk.
Şöyle böyle derken geçen yaklaşık bir haftanın ardından nihayet ormanın sınırına ulaştık. Yolculuk çoğunlukla havadan keşfettiğim rota boyunca sürmüştü ve yolda pek vakit kaybetmemiştik. Gerçi benim öyle bir acelem yoktu. Yolculuk boyunca etraftaki manzaraların ve harikaların tadını çıkarıyordum.
Balçık formumdayken aslında hiç yorulmuyordum ve doğam gereği asla “kirlenmiyordum” da; bu yüzden açıkçası diğerlerine kıyasla çok daha rahat bir yolculuk geçiriyordum. Yine de Elen’in temizlik büyüsü—ya da elinde ne varsa artık—onların çok işine yaramıştı. Ben de denedim ve benim versiyonum zaten daha güçlü olduğu için büyüyü diğerlerine de uyguladım. Söylediklerine bakılırsa bu sonuç, yolculuğu onlar adına epey daha keyifli hale getirmişti.
Kamp ateşi yakmak çocuk oyuncağıydı ve yanımızda bolca yiyecek vardı. Yine de her şeyden öte, Mide’mde tuttuğum, kanepe benzeri uzun oturma yerleri ve sağlam tavanıyla o kurt arabası tek kelimeyle mükemmeldi. Ön ve arkada karşılıklı duran kanepeler vardı, böylece iki kişi bunları yatak olarak kullanabiliyordu. Uyumaya ihtiyacım yoktu, bu yüzden her gece nöbet tutabilirdim; ancak o kadar kibarlardı ki buna razı gelmediler. Böylece ikimiz sırayla nöbet tutarken diğer ikisi içeride dinleniyordu.
Dışarıdaki pek çok handan katbekat daha rahattı, bu yüzden diğer üçü arabaya bayılmıştı. “Rimuru,” dedi Elen bana ışıl ışıl gülümseyerek, “sonsuza kadar macera yoldaşı olalım!!” Buna evet diyemezdim tabii ama en azından sunduğum konfordan bu denli keyif almasına sevinmiştim.
Jura Ormanı’nın lideri olmasaydım hayatım çok daha farklı olabilirdi, değil mi? Artık işlerin çoğunu Rigurd’a ve yönetim kadromun geri kalanına bırakabilirdim belki ama sonsuza kadar görevden kaçamazdım.
Ama ileride, kim bilir? Artık bana pek ihtiyaç kalmadığında, bir süreliğine serbest bir maceracı olarak takılmak eğlenceli olabilirdi. Ne yazık ki sizler o zamana kadar muhtemelen çoktan yaşlılıktan ölmüş olursunuz…
Nereden aklıma geldiyse bu düşünce de şimdi birdenbire.
Şimdi içimden bir ses Milim’in de benzer hisler yaşayıp yaşamadığını merak ediyordu. Belki de kendilerinden daha uzun yaşamaya mahkûm olduğum can dostlar edinmek yerine, yalnız bir kurt olarak kalmak daha iyiydi. Bilmiyorum. Şu an için bu soruyu cevaplayacak kadar tecrübem yoktu.

