Charybdis’in yenilmesinin üzerinden birkaç gün geçmişti. Tempest topraklarına yeniden huzur hâkimdi. Kesinlikle çok şey yaşanmıştı ama ülkemiz sonunda tanınmaya başlıyordu. Daha mutlu olamazdım.
Artık Dwargon Silahlı Ulusu ve Blumund Krallığı’yla dostane ilişkilerimiz vardı. Dwargon’la aramızdaki yol yakında açılacaktı. Resmî davetim de çoktan gelmişti. Raporumu sunmam gerekiyordu ama onlar beni daha çok resmî bir devlet konuğu olarak ağırlamaya hazırlanıyordu.
Blumund’da ise Fuze benim için epey uğraşıyordu. Saray ve soylu çevrelerini dolaşıyor, son krizin sonucunu göz önüne alınca bize karşı çıkmak yerine bizimle çalışmanın kendi çıkarlarına çok daha uygun olduğunu anlatıyordu. Blumund büyük bir ülke değildi; onun dediğine göre “soylu çevreleri” de pek kalabalık sayılmazdı. Kimse önüne ciddi engeller çıkarmıyordu. Dolayısıyla kaygılanacak fazla bir şeyim olduğunu sanmıyordum.
Giderken bana, “Merak etme, soylular hakkında o kadar çok kirli sır biliyorum ki ödül ve ceza yöntemi onlarda gayet güzel işler,” demişti. Yüzündeki alaycı ifadeyi görünce işi ona güvenle bırakabileceğimi hissetmiştim.
Kabal ve arkadaşları burada kalmaya oldukça niyetli görünüyordu ama hâlâ yapmaları gereken bir işleri vardı: Fuze ile eve dönüp ona eşlik etmek.
“Yine gelebilir miyiz?”
“Eveeet… Shuna’nın yemekleri olmadan artık yaşayabilir miyim, bilmiyorum.”
“İstediğin kadar hayır de, yakında yine buradayız!”
Fuze’u da yanlarına alıp istemeye istemeye gittiler. Onları geri çevirecek değildim. İstedikleri zaman gelebilirlerdi; kendilerine yatacak yer bile ayırmıştım.
Unutmamam gereken bir ülke daha vardı: Eurazania Canavar Krallığı. Görüşmelerimiz iyi giderse resmî bağ kurduğumuz ülkelere bir yenisi eklenecekti. Epey hırpalanmıştık ama çok şey de kazanmıştık. Görüşmelerin nasıl sonuçlanacağı henüz belli değildi; yine de güçlü İblis Krallarından biriyle resmî dostluk kurmak büyük başarı olurdu. Bunun gerçekleşmesini istiyordum.
Yani çok şey kazanmıştık. Hatta ben şahsen de en az o kadar kazanmıştım. Öncelikle Charybdis’e özgü Büyü Engelleme ve Yerçekimiyle Uçuş yeteneklerini. Bir de üzerime gelecek her türlü büyüye karşı son kozum olan Büyü Direnci’ni. Büyük Bilge’ye hepsini en ince ayrıntısına kadar tahlil ettiriyordum. Çok geçmeden bunları diğer yeteneklere bağlayacağından emindim.
Milim’den Phobio’yu sağ bırakmasını istememin diğer sebebi de buydu. Charybdis’i ondan ayırmak istiyordum elbette ama bunun yanında birkaç yeni yetenek kazanırsam da güzel olurdu diye düşünmüştüm. Başımıza açtığı bunca dertten sonra kendimi biraz ödüllendirmeyi hak ediyordum.
Peki şimdi ne yapıyorduk?
Pat! Vışş! Güm! Çat!
Bence çevreden gelen sesler durumu yeterince anlatıyordu.
Benimaru, Souei, Shion ve ben dayak yiyorduk.
“Va ha ha ha ha! Boşa uğraşmayın!!”
Bize tiz kahkahalar atan kadın, elbette İblis Kralı Milim’di. Bizi eğitiyordu. Haksızlık denecek kadar güçlü olduğuna göre bu bana uygun gelmişti. Dördümüz ona karşıydık ama durum umutsuzdu. Ejderha Gözü, denediğimiz her hileyi ve saldırıyı baştan sona görüyordu.
İşte Milim bu. İnanılmaz, diye düşündüm, her zamankinden daha güçlü bir hayranlıkla.
Milim’in yumruğunda bir Ejderha Yumruğu vardı. Ona çok önce söz verdiğim silah hediyesiydi bu. Böyle muştalar normalde çıplak elle vururken kendini yaralamamanı, aynı zamanda darbelerini güçlendirmeni sağlardı. Ama bu öyle değildi; tam tersiydi. Taktığında yumruk gücünü yaklaşık yüzde doksan kısıtlıyordu. Çekirdeğindeki büyü çeliği, kullanıcıya Hız Azaltma ve Güç Emme yazıt büyülerini uyguluyordu.
Ona verdiğimde büyük bir merakla incelemiş, sonra sevinerek kabul etmişti. O günden beri bir an bile çıkarmıyordu. Yemeklerde bile takıyordu; bu konuda onu uyarmam gerekmiş, o da pek içerleyip sızlanmıştı. Beğenmesine seviniyordum ama her şeyin bir yeri ve zamanı olduğunu öğrenmeliydi.
Bu Ejderha Yumruğu hepimizi kurtarmak için çok şey yapıyordu. O günden beri her sabah Milim’le deneme dövüşlerine çıkıyorduk; artık günlük düzenimizin bir parçası olmuştu. Gücü akıl almazdı, çevikliği resmen hile sayılırdı, dayanıklılığı tükenmiyordu. İyi ki bizim tarafımızdaydı.
Ona karşı gerçekten direnebilen tek kişi Hakuro’ydu. Bu da bana yalnızca fiziksel güce ve yeteneklere bel bağlamak yerine gerçek tekniğin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha öğretti. Tabii Milim ciddi dövüşse Hakuro’nun tekniği bile ona şans tanımazdı.
Teknik önemliydi ama yeterli değildi. Benim en büyük eksiğimse savaş deneyimiydi. Bu sabah dövüşleri, o açığı kapatma çabamdı.
Bütün bunlara neden katlanıyordum? Basit. Önceki hayatıma, hatta önceki dünyama kıyasla burada çok fazla mesele yumruklarla çözülüyordu. Ork Kralı. Charybdis. Carrion’la aramız iyiydi ama diğer İblis Kralları farklı çıkabilirdi. Üstelik Leon’la bir hesabım vardı.
Önce Milim, sonra Carrion olmak üzere iki İblis Kralı’yla bizzat tanışınca, şu an onlardan biriyle başa çıkmamın mümkün olmadığını anladım. Bu yüzden sıkı çalışıyor, güçlenmek için gereken adımları atıyordum.
Diğer işlerim de yoğundu. Sabahları Milim’le antrenman yapıyor, öğle yemeğinden sonra kasabanın her bölgesini dolaşıyordum. Düzenli, planlı bir hayattı; haftalarca buna bağlı kaldım.
Antrenmandan sonra güzel, besleyici bir yemek yemek de her zaman keyifliydi. Kızarmış tavuk, biftek, hamburger, kroket… Kızarmış karides de vardı. Ya da en azından karidese benzeyen bir hayvan. Adı da ebiira idi; Japoncada karides anlamına gelen ebi sözcüğüne ürkütücü derecede yakındı. Komik bir tesadüf.
Yemeklerin mikrop kapmasından endişe etmemize de gerek yoktu. Shuna’nın temizlik ve dezenfeksiyon alışkanlıkları kusursuzdu. Üstelik önüme gelen her şeyi Tahlil/Değerlendirme’den geçirebildiğim için yediklerimin güvenli olduğunu biliyordum. Gerçi canavarların gıda zehirlenmesi geçirip geçirmediğinden hâlâ tam emin değildim ama…
Menüdeki bu çeşitlilik, Milim’i her gün biraz daha mutluluktan uçuruyordu. “Va ha ha ha ha! Aynı eti pişirerek nasıl böyle harika yemekler yapabiliyorsunuz?!” İlk bifteğini yediğindeki tepkisi buydu.
Her gün ona yeni bir sevinç getiriyordu.
Kızarmış karides geldiğinde ise sofrada tek kelime etmeden hepsini silip süpürüyordu. Çocukların sevdiği yemekleri yeniden yapmaya çalışmak işe yaramıştı anlaşılan. Shuna da becerilerini her zamankinden fazla geliştiriyordu.
Milim’in bu kadar sevmesine sevindim. Karşılığını beni eğiterek veriyor; mümkünse keyfi yerinde kalsın isterim.
Böylece günler geçti, hepimiz eskisinden daha da güçlendik.
Hakuro’nun becerileri zaten oturmuştu; bu yüzden o kadar hızlı gelişmiyordu. Ama diğerleri? Neredeyse tanınmaz hâle gelmişlerdi. Treyni şimdi uğrasa Benimaru ya da Souei onu ciddi ciddi zorlayabilirdi.
Ben de gelişiyordum.
“Kesinlikle güçlendin, Rimuru! Şimdi kendini İblis Kralı ilan etsen ben hiç itiraz etmem!”
Milim böyle diyorsa büyük ilerleme kaydediyor olmalıydım. Yine de ona bu görevle ilgilenmediğimi söyleyip duruyordum. Üstelik bugün de dördümüzü birden pataklamıştı. Şimdi İblis Kralları kulübüne katılmaya çalışmak başıma dert açmaktan başka işe yaramazdı.
“Bu arada, sen neden İblis Kralı oldun, Milim?” diye sordum, konuyu değiştirmek için.
“Ooooo… Hımm. Emin değilim? Çok kötü bir şey oldu da öyle öfkelendim ki İblis Kralı oldum galiba?”
“Neden bana soruyorsun…?”
“Şey… Hatırlamıyorum. Çooook uzun zaman önceydi, o yüzden unuttum!”
Neşeli cevabına rağmen gerçekten kötü bir şey yaşanmış olabileceğini düşündüm. Daha fazla deşmek kabalık olurdu.
“Pekâlâ. Unuttuysan hatırlamaya uğraşmana gerek yok.”
Konuşmayı orada bitirdim.
Milim çocuk gibi görünüp davranıyordu ama özünde gerçek bir İblis Kralı’ydı. Hatta en eskilerden biriydi. Muhtemelen benim kavrayabileceğimden çok daha uzun yaşamıştı. Belki de ömrünün uzunluğu onu zamanla bütün yoldaşlarından ayırdığı için hiç arkadaşı yoktu.
Merak ettiğim başka bir şeyi sormaya karar verdim.
“Hey, şey… Ailen falan var mı? Ya da baktığın insanlar? Bunca zamandır buradasın. Kimseyle iletişime geçmen gerekmiyor mu gerçekten?”
“Hımm. Benimle ilgilenen insanlar var ama onlar için endişelenmiyorum. Ben en güçlüsüyüm ya, onlara ilgi göstersem bile korkup çekinirler, anlıyor musun? O yüzden tek arkadaşım sensin.”
Bu ani açıklama beni bir an duraksattı. Belki “sonsuza dek en iyi dost” dediğinde, bunun onun için duygusal olarak düşündüğümden çok daha büyük bir anlamı vardı. Bunu ciddiye almalı ve hakkını vermeye çalışmalıydım.
“Evet. Öyleyse daha uzun süre dost kalalım, Milim.”
Başını okşadım. Öylesine çocuksu görünüyordu ki onu aileden biri gibi görmekten kendimi alamıyordum.
Bana mutlu bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Kesinlikle!”

Birkaç gün sonra…
“Tamam, ben işe gidiyorum!”
Milim birden böyle ilan etti.
“Ha? Biraz ani oldu, Milim. Şimdi mi?”
“Hımm? Yani… Bir daha görüşmeyecek değiliz ya. Evet, gidiyorum!”
Bunu söyleyip ilk geldiğinde üzerindeki bikiniyi andıran kıyafete döndü. Bunun için Kıyafet Değiştirme büyüsünü kullandı. O kadar kullanışlı bir büyüydü ki bana da öğretmesini istemiştim. Çok kıyafeti olan herkese tavsiye ederim. Gerçi önce kıyafetleri saklamak için boyut büyüsünü öğrenmek gerekiyor; bu da işi zorlaştırıyor.
İlk kıyafetine dönen Milim bana bakıp gülümsedi. “Diğer İblis Krallarına buraya parmaklarını bile sürmemelerini söyleyeceğim, tamam mı? Hiçbir şeyden korkmana gerek yok, Rimuru!”
“Öyle mi? Harika. Onlarla görüşmeye mi gidiyorsun?”
“Hı hı! Benim işim bu!”
Gururla göğsünü kabarttı.
Görünüşe bakılırsa onun, Carrion’un ve başka İblis Krallarının katıldığı bir toplantı vardı. Fikir beni biraz ürkütüyordu: Dünyanın İblis Krallarının gizlice buluşup karanlık entrikalar ördüğü bir toplantı. Ork Kralı meselesi de böyle bir buluşmadan çıkmıştı. Bu yüzden konunun beni doğrudan ilgilendirdiğini hissediyordum.
Ama diğer İblis Krallarının beni rahat bırakmasını sağlayacaksa harika. Mükemmel.
Bu arada Milim’in bağlı olduğu grupta Leon yokmuş. Leon daha yeni İblis Krallarından olduğundan Milim de onu pek tanımıyordu. Carrion öyle kötü biri gibi görünmemişti ama diğerleri nasıldı acaba? Biraz endişeliydim. Yine de Milim’in onlarla baş edemeyeceği yoktu. Kurnazdı ve öteki İblis Krallarından bambaşka bir seviyedeydi.
Yine de onu kandırmaya çalışanlara dikkat etmesini söyledim. “Of, çok endişeleniyorsun. Ben çok zekiyim, Rimuru. Kimse beni kandıramaz!” diye gülümseyerek cevap verdi.
Evet, ben de tam bu özgüveninden korkuyorum zaten…
“Neyse, yakında dönerim!”
Ve havalanıp gitti. Gelişi gibi gidişi de apansızdı. Bir an sonra, tuhaf biçimde hiç şok dalgası oluşturmadan, sessizce ses hızını aşıp gözden kayboldu. Toplantı yerinin oldukça uzakta olduğunu söylemişti ama o hızla yolculuğu uzun sürmezdi.
“Hımm? Milim Hanım bir yere mi gitti?”
Shion endişeli görünüyordu. Oldukça iyi arkadaş olmuşlardı.
“Evet. İşi olduğunu söyledi.”
“İş mi?”
“Birkaç İblis Kralı’yla buluşacağına söz vermiş.”
“Diğer İblis Kralları mı…? Umarım onu kandırmazlar…”
Gördünüz mü? İnsanın aklına ilk bu geliyordu. Shion da benimle aynı şeyden endişeleniyordu.
“İşi bitince döneceğini söyledi. O yüzden fazla endişelenmenin anlamı yok.”
“Çok doğru. Hepimizden böylesine güçlü biri için kaygılanmamız biraz kabalık bile sayılır.”
“Doğru…”
“Daha da güçleneceğim. Döndüğünde onu mutlaka şaşırtacağım!”
“O zaman her zamankinden daha sıkı çalışmak gerek.”
Milim gibi biri için üzülmek pek doğru gelmiyordu ama birden gidivermesi insanı yalnız hissettiriyordu. Düşününce, kasabanın gerçekten önemli bir parçası olmuştu. İnsanların aklında böyle yer edebilmesi… Gizemli bir İblis Kralı’ydı.
Şimdilik ogre büyücülerinin güçlenme isteğine odaklanalım. Bakalım Milim döndüğünde onu şaşırtabilecek miyiz.
Çok geçmeden yeniden amacıma odaklanıp Hakuro’nun eğitimine döndüm.

Geniş, ferah ve gösterişli biçimde döşenmiş bir odaydı. İblis Kralı Clayman, şarabını yudumlayıp zarafetin tadını çıkarıyordu. Karşısında Gökler Kraliçesi Frey oturmuş, keyifsizce pencereden dışarı bakıyordu.
“Peki nasıl sonuçlandı?”
“Görünüşe bakılırsa oldukça iyi, Frey. Carrion’un Milim’e kin duyan bir hizmetkârından yararlanarak Charybdis’i onun üzerine saldık.”
Clayman genişçe gülümsedi.
“Gözlemcilerimize göre Milim yaratığı yendi. Artık endişelenmen gereken bir şey kalmadı, değil mi?”
Evet, savaşın sonucu da dahil her şey tam Clayman’ın istediği gibi gelişmişti. Milim’in kazanacağı açıktı. İki İblis Kralı’nın da bundan kuşkusu yoktu.
“Ama bütün bunlar Carrion’un kendisini hiç öfkelendirmedi mi?”
“Neden öfkelendirsin? Beni bu olaylara bağlayan hiçbir kanıt yok. Carrion birine kızacaksa ya Milim’e kızar ya da o gizemli canavar topluluğuna. Belki Phobio Bey’i kandıran o her işe koşanlara öfkelenir. Ama onları benim tuttuğumu öğrenmediği sürece sorun yok.”
Hafifçe bir kez daha güldü.
Gerçek dostları Ilımlı Soytarılar, gizem perdesiyle örtülü bir gruptu. Clayman’ın onlarla ilişkisi asla ortaya çıkamazdı. Carrion’un onlarla iletişim kurmasının ya da nerede olduklarını bulmasının yolu yoktu. Onlara dokunamazdı.
Yine de…
Clayman, Mjurran’ın kendisine verdiği son görüntüleri hatırladı.
Milim, o kudretli Charybdis’i tek bir anda paramparça ediyordu. O… ve bir başkası.
“Ama şu büyü doğumlu var ya… Gelmud’u yenen. Charybdis’in karşısına tek başına çıkmaya kalktı. Gerçekten çok güçlü. Milim’in neden onunla bu kadar ilgilendiğini anlıyorum. Dikkatli olmazsak büyüyüp biz İblis Kralları kadar güçlenebilir.”
“Heh heh! Bunu senin söylemen epey komik, Clayman.”
Frey pek ilgilenmiş görünmüyordu. Bunun yerine konuyu asıl meseleye getirdi.
“Peki ücretine gelelim. Sana ne ödemem gerekiyor?”
Gözlerini Clayman’a çevirdi. Bugün burada olmalarının sebebi buydu.
“Bana karşı bu kadar temkinli olmana gerek yok, Frey. Bu sefer yalnızca bir ricamı dinlemen yeter de artar. Ben sana yardım ettim; karşılığında sen de aynı ölçüde bir şey yaparsın.”
“Pekâlâ… Elimden gelirse yaparım.”
“Çok teşekkür ederim. Böyle söyleyeceğinden emindim.” Anlaşmadan memnun, gülümsedi.
Hi hi hi hi hi. Bu, bir sonraki İblis Kralları toplantısında işlerin istediğim gibi gitmesini sağlar. Diğer amacıma da yaklaşabilirim… Hımm? Bir dakika. Yeterince iyi giderse Milim’i bile kontrol altına alabilirim. Evet, bana verilen o eşyayla…
Bu düşünce Clayman’ı neredeyse titretecekti. Frey artık satranç tahtasında onun tarafındaydı. Aklına yeni gelen fikir o kadar da imkânsız görünmüyordu.
“Ancak,” dedi, Frey odadan çıkmak üzereyken onu durdurarak. “Bu durumda şu an canını sıkabilecek tek kişi Milim kaldı. Havada üstün olmanın ona karşı bir anlamı yok, değil mi, Frey? Seninle bunları konuşmaktan memnuniyet duyarım. Yardımcı olabileceğim bir şey varsa söylemekten çekinme. Bana istediğin zaman ulaşabilirsin.”
Dostça ifadenin arkasında yeni bir entrika şekillenmeye başlamıştı. Frey bunu fark etmedi; etmişse bile belli etmedi. “Zamanı gelince memnuniyetle,” dedi, vedalaşıp Clayman’ın şatosundan ayrılırken.
Odasında yalnız kalan Clayman derin düşüncelere dalmıştı.
Milim’in gücünü ele geçirebilirsem diğer İblis Krallarını kışkırtmama hiç gerek kalmaz. Buna zaman ayırıp ciddi ciddi düşünmeliyim. Umarım sen de sabırsızlanıyorsundur, Milim…
Cebinden bir maske çıkarıp yüzüne yerleştirdi. Kalbinin rahatladığını hissedebiliyordu. Clayman, yalnızca bu maskeyi taktığında gerçekten kendisi oluyordu.
Ama yine de… Şu gizemli büyü doğumlu göz ardı edilemez. Laplace’la Teare’nin uyardığı gibi ona karşı dikkatli olmalıyız. Mjurran’ı merkezlerine sızmakla görevlendirebilirim. İtibarını geri kazanması için güzel bir fırsat olur.
Mjurran’ın getirdiği bilgiler beklediğinden çok daha fazla işe yaramıştı. Bu yüzden ondan geriye bir şey kalmayana kadar yararlanabildiği kadar yararlanmaya karar vermişti.
Üstelik bu sızma işi Mjurran’a çok uygundu. Başarılı olup onların güvenini kazanırsa harika. Olmaz da Mjurran ortadan kaldırılırsa Clayman’ın bizzat işe karışmak için kusursuz bir bahanesi olurdu. Böylece Mjurran’ın yerine koyabileceği mükemmel bir piyon elde ederdi.
O gizemli büyü doğumlu izlenmeliydi ama ufukta beliren daha büyük şeylerin yanında hâlâ küçük bir varlıktı. Yapması gereken yalnızca beklemek, bilgi toplamak ve canavar kurduğu plana engel olmaya kalkarsa doğru zamanda bu bilgileri kullanmaktı.
Belki bütün dikkatini ona vermiyordu ama her hâlükârda İblis Kralı Clayman artık Rimuru’yu ve şehrini gözlüyordu.
Yeni entrikasını tasarlarken Clayman’ın yüzüne bir gülümseme yayıldı; yüreğini kül rengi bir sevinç kapladı…


