Canavar ulusunun liderleri Kontrol Merkezi’nde toplanmıştı. Luminus’un bildirisinin üzerinden bir günden fazla zaman geçmişti ve sessizliği bozan kişi komutanları Benimaru oldu.
“Soei’den haber aldık. Zelanus tehdidini ortadan kaldırdılar ve Vega felaketinin işini bitirdiler ama görünüşe göre henüz rahat bir nefes alamayacağız. Hepinizin bitkin olduğunu biliyorum ama benim için tetikte kalmaya devam etmeniz gerekecek.”
Soei, değişen duruma hızlıca müdahale edebilmek için savaş alanından çoktan ayrılmıştı. Geride bir Kopya bile bırakmamıştı; bu yüzden sadece Düşünce İletişimi aracılığıyla bağlıydılar—durum işte bu kadar acildi.
Toplanan yetkililer yüzlerinde ciddi bir ifadeyle başlarını salladılar. Ne de olsa bütün dünya yok olmak üzereyken Tempest’i savunmalarının hiçbir anlamı kalmazdı. Hiçbiri artık en iyi durumunda değildi ama kararlılıkları sarsılmazdı.
Tabii ki bazıları sadece kararlılıkla ayakta kalamazdı. Evrim uykusuna yatmış olan Zegion bunun en belirgin örneğiydi. Hâlâ ortalıkta yoktu ve Diablo da bir yerlere gidip “birkaç işi halledeceğini” belirten bir not bırakarak endişe verici bir şekilde kayıplara karışmıştı. Bu durum Benimaru’yu endişelendiriyordu ama en azından Diablo’nun nereye gittiği konusunda aşağı yukarı bir fikri vardı. İblisin ne kadar ıslah olmaz biri olduğunu düşünerek hafifçe sırıttı ve onu kendi haline bırakmaya karar verdi.
“Peki Benimaru, şimdi ne yapmalıyız?” diye sordu Ramiris herkes adına.
“Eski Eurazania’dan dönen tüm birlikler Damargania’ya sevk edilecek.”
Kontrol Merkezi’ni bir gerginlik kapladı.
Kimse bir soru soramadan Benimaru, “Onlara ben komuta edeceğim,” diye ilan etti. Kurenai Takımı’nın yarısından fazlası hâlâ Eurazania’daydı, donmuş heykellere dönüşmüşlerdi; ancak onun bir kurtarma operasyonu yürütmeye hiç niyeti yoktu.
Oradaki diğerleri, Gabil ve Geld de dahil olmak üzere, bu kararı uygulamakta ne kadar kararlı olduğunu anlayabiliyorlardı. Gabil, daha yeni duygusal bir ilişkiye başladığı Sufia için endişeleniyordu ama şu an bir şey söylemenin sırası değildi. Bir savaşçı olarak Benimaru’nun büyük resmi düşündüğünü biliyordu ve onun emrine uymak zorundaydı.
Geld de aşağı yukarı aynı şeyleri hissediyordu. Sarı ve Turuncu Numaralar birliklerinin tüm üyeleri geri dönmemişti. Nihai lütuf Gurme Kralı Beelzebuth vasıtasıyla Geld’in aldığı hasarı yüklenenler hâlâ kurtarılmayı bekliyordu. Hem kendisi hem de Gabil ellerinden gelse hemen Eurazania’ya doğru yola çıkmak isterlerdi… ama bu gerçekleşmeyecekti. Bu Benimaru’nun acımasızlığından değildi; adamın tanıdıkları çoğu kişiden daha merhametli olduğunu biliyorlardı.
Bu onun vermesi gereken bir karardı ve kimse itiraz etmeye cesaret edemedi. Geride kalan tek soru şuydu:
“Oraya nasıl gideceğiz?”
Masadaki asıl taktiksel soruna değinen kişi hamile olan Alvis oldu. Tempest güçlerinin en hızlısı olan Hiryu Takımı’nın bile hiç durup dinlenmeden Damargania’ya ulaşması bir günden fazla sürerdi. Diğer tüm ordularının varması ise daha da uzun sürerdi. Hemen yola çıkmazlarsa, bu kritik savaş için hepsinin çok geç kalma ihtimali yüksekti.
Eğer Rimuru burada olsaydı, bu sorunu büyük ölçekli bir ışınlanma büyüsüyle çözerdi. Artık kendi başlarının çaresine bakmak zorunda olduklarından, daha önce üzerinde pek düşünmek zorunda kalmadıkları lojistik kavramı zihinlerine ağır bir yük gibi bindi.
Alvis, ne kadar tatsız bir soru olduğunu bilse de bunu gündeme getirmek istemişti. Fakat Benimaru istifini bozmadı. O sorun kız kardeşi tarafından çoktan çözülmüştü.
“Bu bir sorun olmayacak,” diyerek onları temin etti. “Bizi Shuna ışınlayacak.”
“Evet,” dedi Shuna gülümseyip başıyla onaylayarak. “Efendi Rimuru’nun büyüsünü tahlil ettim, herkesi gidecekleri yere güvenle ulaştırabileceğim.”
Tabii ki bu o kadar kolay olmayacaktı. Rimuru ile Shuna arasındaki büyü zerrecikleri (magicules) miktarı bakımından muazzam bir fark vardı. Büyüyü onun için epeyce optimize edip basitleştirebilirlerdi ama bu kadar çok sayıda insanı aynı anda ışınlamak muhtemelen ona önemli bir yük bindirecekti. Ama kimse bunu dile getirmedi. Shuna’nın bu konuda ne kadar kararlı olduğunu hepsi anlıyordu ve onu desteklemeye karar verdiler. O sorun yok dediyse sorun yoktu. Yapamayacağın bir şey için yapabilirim deme—Rimuru onlara bu kuralı öğretmişti ve Shuna bu kuralı asla çiğnemezdi. Başarı neredeyse kesin gibiydi; sonrasını ise zamanı geldiğinde düşüneceklerdi.
“Ramiris, labirentin savunmasını sana bırakıyorum.”
Shuna’nın bu ricası, sonrasında bu mücadeleye katkı sağlayamayacağını örtülü bir şekilde kabul etmesi demekti. Ramiris bunu fark edemeyecek kadar aptal değildi.
“Ooo, elbette! Bunu iblis krallarının en güçlüsü olan bana, Ramiris’e bırakabilirsin!”
Her zamanki güven veren gülümsemesiyle hazırdı. Benimaru karşılığında memnuniyetle başını salladı.
“Apito, labirentin iç kısmını savunma işi sende.”
“Anlaşıldı.”
“Ancak…”
“?”
“Zegion uyanır uyanmaz labirenti geride bırakın ve savaş alanına intikal edin.”
“Ama…”
Labirent, Rimuru’nun geride bıraktığı her şeyi barındırıyordu. Buna, Benimaru için kendi canından bile daha önemli olan Alvis ve Momiji de dahildi. Yine de Benimaru istifini bozmadı.
“Labirentin savunması Beretta, Treyni ve diğerlerine bırakılacak. Ölmeye hiç niyetim yok ama nasıl bir durumla karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Bana ulaşabilirsen ne ala. Aksi takdirde Apito, duruma kendin yön vermek zorunda kalacaksın.”
Normal şartlar altında labirentin savunmasını başkasına emanet etmek düşünülemezdi. Ama durum işte bu kadar çaresizdi.
Apito, Benimaru’nun hislerini anlayarak sadakatle başını salladı. Adam normalde son derece kendine güvenirdi ama şimdi kendisinin bile hayatta kalıp kalamayacağını bilmediğini söylüyordu. Apito onun güvencesiydi ve bu güvene layık olma sorumluluğu taşıyordu.
“Evet. Şimdi öne çıkma ve dünyanın kaderini koruma zamanı…”
“Aynen öyle.”
“Ve kazanacağız!”
Önce kazanmak. Sonra hep birlikte gülüp hayatımıza devam edebilirdik. Herkesin paylaştığı kararlılık işte buydu.
“Kumara, sen de sevk edilen birliğe katılıyorsun.”
“Pekala,” diye karşılık verdi meydan okuyan bir sırıtışla. Bu onun labirent dışındaki ilk savaşı değildi, bu yüzden gerilmesini gerektirecek bir şey yoktu.
Benimaru karşılığında başını salladı ve ardından son kararını duyurdu.
“Kurenai Takımı’na gelince, Gobwa dönene kadar başlarında Hakuro olacak!”
“Memnuniyetle,” dedi Hakuro.
“Goblin Süvarileri’ne Gobta komuta edecek. Ranga ve Kumara ona yardım edecek. Savaş alanında köşe bucak koşup elinizden gelen her şeyi benim için sergilemenizi istiyorum!”
“Anlaşıldı!” dedi Gobta.
“Derhal!”
“Dört gözle bekliyorum.”
“Hiryu Takımı, hepiniz istediğiniz şekilde savaşmakta özgürsünüz.”
“…?”
Gabil’in kafası karışmış gibi görünüyordu. Onların komutasına kendisinin verileceğini sanıyordu. Ama Benimaru’nun başka fikirleri vardı.
“Gabil, Geld… Siz ikiniz için başka bir görevim var.”
Durum göz önüne alındığında önemli bir görev olmalıydı. Gabil ve Geld bir anlığına nefeslerini tuttular.
“Zaten benim emrim olmadan da bunu yapmayı planlıyor olabilirsiniz ama…”
Benimaru planı açıkladı. Tehlikeli bir görevdi ama her ikisinin de yüzünü epey güldürdü. Tam da Benimaru’nun dediği gibi, tam olarak umdukları emirler bunlardı.
“Pekala! Hiryu Takımı bundan böyle Yashichi, Sukero ve Kakushin’e emanettir!”
“Anlaşıldı! İşi bize bırakın!”
“Elbette.”
“Bol şans, Efendi Gabil!!”
Gabil’in en yakın üç yardımcısı, patronlarının coşkusundan beslenerek görevi her zamanki tavırlarıyla kabul ettiler. Onlarla birlikteyken her şey normal zamanlardaki gibiydi ve bu da başarıyı neredeyse kaçınılmaz kılıyordu.
Ve bir de Geld vardı.
“Ölümüm anlamına gelse bile görevimi yerine getireceğim!”
Tam olarak iyileşmemişti ama bunu umursamıyordu. Kararlılığı gerçekti.
Böylece karşı saldırı ekibinin her üyesine kendi görevi atanmış oldu. Kurenai Takımı’ndan yüz üye, Hiryu Takımı’ndan yüz üye ve yüz Goblin Süvarisi—toplamda üç yüz kişilik bir birlik, başlarında Benimaru ile sevk ediliyordu. Uykudaki Zegion ve labirentle olan irtibat görevlileri Apito geride kalacak, On İki Koruyucu Lord’un geri kalanı ise dışarıdaki savaşa katılacaktı.
Labirent daha önce hiç bu kadar savunmasız bırakılmamıştı. Herkes sessizce bunun bir daha asla yaşanmaması için dua etti.

Jahil derin derin düşünüyordu.
Bir sonraki hamlesi ne olmalıydı?
Zarario’nun ihaneti ağır bir darbe olmuştu. Böceksi Lordu Zeranus’u da hesaba katmak gerekiyordu fakat o da Jahil’in baş edebileceğinden çok daha güçlü bir hâle gelmişti.
Zaten Feldway’e de ne kadar güvenebileceğinden emin değildi.
“Onun emirlerini yerine getirsem bile o diyarın kralı asla ben olamayacağım.” “Bu işten benim tek bir çıkarım bile yok.” Üstelik…
O nefret ötesi düşmanı Benimaru’yu hatırladı. Kendisinden katbekat aşağıda olmasına rağmen büyücü hükümdar Jahil ile adeta bir kukla gibi oynamıştı. Aşağılık bir büyü doğumlunun ona kafa tutmaya cüret etmesi affedilemez bir aptallık, tam anlamıyla kötücül bir eylemdi.
Bu yüzden Benimaru cezalandırılmalıydı… fakat çetin bir rakipti. Jahil onunla teke tek dövüşse zafer kesin olurdu; ancak Benimaru’ya ihtiyacı olan tüm savaş gücü verilmişti ki bu da berbat bir hataydı. Doğru strateji, her birini teker teker avlayıp mağlup etmek olmalıydı. Evil Bloodwave onları öldürmeye yetmemiş olabilirdi; yine yoluna çıkacaklardı. Öyleyse işler daha da sinir bozucu bir hâl almadan bu meseleyi halletmek en iyisiydi. Fakat:
“Hmm, yenmem gereken düşmanların listesi oldukça uzun.” Ve hepsinin en başında…
İblis Kralı Luminus geliyordu. Jahil’in o çok sevdiği ve hürmet ettiği yarı tanrıyı yok eden düşman. Sadece Benimaru değil, o da kesinlikle öldürülmeliydi.
Jahil’in pek çok düşmanı vardı ve sırtını yaslayabileceği müttefik sayısı yok denecek kadar azdı. Feldway’den aldığı ordu darmadağın edilmişti ve geriye yalnızca yedi yüz kadar asker kalmıştı. Savaş gücü açısından yeterli olmanın yanından bile geçmiyordu.
Yine de eli kolu bağlı oturmanın bir faydası olmayacağından Jahil bilgi toplamaya karar verdi. Mevcut durumu araştırmak üzere birliklerini dört bir yana gönderdi. Hedefleri: eski Eurazania, Lubelius, Damargania, zindan ve Thalion’du. Thalion’a bizzat saldırdığı için daha fazla araştırmaya gerek olmayabilirdi, yine de ekibinin orayı da kontrol etmesini sağladı. Daha fazla müdahale gerekip gerekmediğini onların vereceği rapordan öğrenebilirdi.
Zaman geçti. Raporlar birbiri ardına gelmeye başladı… ve yazılanları göz ardı etmek imkânsızdı. Eski Eurazania tam anlamıyla bir buz dünyasına hapsolmuş durumdaydı. Gözcüleri içeride keşif yapmaya çalışsa da ellerindeki sınırlı imkânlarla merkeze ulaşamamışlardı; bu yüzden daha fazla ayrıntı öğrenilemedi. Hiç şüphesiz Guy ve Velzard hâlâ orada dövüşüyordu.
Asıl sorun geriye kalan dört yerdi.
İlk olarak, Daggrull Lubelius’ta yenilmişti.
“Demek önce Fenn, şimdi de ‘Deprem’ Daggrull mu devrildi?” “İnanamıyorum.” “Veldora nasıl bu kadar güçlü hâle geldi…?”
Jahil, Daggrull’un kendisinden bile güçlü olduğunu düşünüyordu ve o adam kolayca alt edilmişti. Bu durum Jahil’i Zarario’nun ihanetinden bile daha çok şaşırtmıştı.
“Bunu telafi etmek zor olacak, değil mi?” “Şimdi ne yapacaksın, Feldway?”
Bu noktada, Üç Yıldız Lideri eski hallerinin gölgesinden ibaret kalmıştı. Ordularının tamamı darmadağındı ve aldıkları hasar, kilit dünyayı boyunduruk altına almayı hayal bile edemeyecek kadar büyüktü. Hâlâ kazanma şansları olsaydı bu sorun teşkil etmezdi… fakat başka yerlerdeki savaşlar çok daha büyük bir endişe kaynağı olmaya başlamıştı.
Zindanı işgal eden gruba bakacak olursak. Onlardan artık haber alınamıyordu, nerede oldukları meçhuldü; ancak daha da şaşırtıcı olanı Zeranus ortaya çıkmıştı. Böylesine güçlü bir savaşçının savaşa katılmasıyla zindanın çökmesi an meselesi gibi görünüyordu… fakat o zamandan beri tek bir ilerleme kaydedilememişti.
Bu berbat bir durumdu ancak Jahil bu konuda o kadar da kötümser değildi.
“Hadi ama.” “Vega neyse de Zeranus’un yenilmesine imkân yok.” “Şu Benimaru denen herif bir şekilde geri dönse bile kazanması imkânsız.”
Kendi düşünce kalıplarına o kadar sıkışıp kalmıştı ki başka hiçbir ihtimali göremiyordu. Haber çıkmamasının sebebinin zindanın içinde devam eden savaştan kaynaklandığını düşünüyordu. Çetin bir mücadeleyle karşı karşıya olsalar bile Zeranus sonunda mutlaka galip gelecekti—ve bu gerçekleştiğinde, zindan kalıntılarının etrafındaki topraklar Zeranus’un diyarı olacaktı.
Bu kesinlikle Jahil’in istediği şey değildi. Kendi hırslarını gerçekleştirmek adına Feldway’in emirlerini yerine getiriyordu. Yarı tanrının intikamını almak ve bu kilit dünyayı yönetmek istiyordu—dileği buydu. Zeranus’un da pastadan bir dilim istediğini bildiğinden tüm dünyayı fethetmekten vazgeçmişti; ancak önemli kalelerinden hiçbirini teslim etmeye niyeti yoktu.
Jahil’in istediği şey ya verimli Jura Ormanı ya da müreffeh Batı Ülkeleri’ydi. En iyi senaryoda, Jura Ormanı da dâhil olmak üzere tüm orta kıtayı ele geçirecekti. Eğer o ormanı onun yerine Zeranus alırsa Jahil bundan vazgeçmek zorunda kalacaktı; çünkü orayı ondan nasıl geri alacağını gerçekten bilmiyordu. Yine de Jura’yı bırakmak zorunda kalsa bile Batı Ülkeleri’ni ve tüm zenginliklerini kaybetmeye hiç niyeti yoktu. Arzulamış oldukları topraklar konusunda Zeranus ile fikirleri farklıydı; bu yüzden bir arada var olabileceklerine inanıyordu. Zeranus, Jura Ormanı’nı dış dünyaya kapatıp Böceksiler için bir sığınağa dönüştürebilir, Jahil ise gelişen bir medeniyetin tüm nimetlerinden faydalanabilirdi.
Ancak bir sorun vardı. Feldway muhtemelen Doğu İmparatorluğu’nu kontrolü altına alacaktı; fakat Daggrull’un amacı da Jahil’inkiyle aynıydı: Batı Ülkeleri’ni ele geçirmek.
Jahil bir çözüm bulabilmek için epey kafa yormuştu ama sonunda bir plan yapmayı başardı. Batı Ülkeleri’nin büyük bir kısmını—özellikle de kıtanın Lubelius, Englesia ve Farminus’u içeren kuzeybatı bölgesini—Daggrull’a bırakacaktı. Böylece alt yarıyı—kıtanın Thalion’u da içeren güneybatı kısmını—kendi diyarı yapabilirdi. Dünya dört parçaya bölünecek ve daha da gelişmek için birlikte çalışacaklardı. Bu sürede gücünü toplayabilir ve nihayetinde Jahil en tepeye tırmanabilirdi. Duruma göre eski Eurazania’yı bile ilhak edebilirdi fakat bu en iyi ihtimalle gelecekteki bir hedefti—önce Velzard’ın yeteneklerini etkisiz hâle getirmeden pek bir şey yapamazdı.
Her halükârda, en önemli şey kendi çıkarlarıydı. Bu düşüncelerle Jahil, diğer bölgelerdeki durumu araştırmak üzere casuslar gönderdi. Göz diktiği toprakların savaşla harap olmasını istemiyordu; bu yüzden bu son hesaplaşmanın Lubelius’ta gerçekleşmesi onun için büyük bir şanstı. Daggrull’un yenilgisi beklenmedikti fakat belki de böylesi daha iyi olmuştu; zira artık ona toprak devretmek zorunda kalmayacaktı.
Jahil geleceği düşünürken geriye kalan bölgelerle ilgili raporlar ulaştı. Milim, Damargania’daki Gökdelen Kulesi’nde Drago-Nova’yı salıvermiş, ardından Thalion’a dönmüştü.
“Ne yapıyorsun sen, Feldway?!”
Jahil öfkeyle dolup taştı. Gözü dönmüş Milim, duyduğu o “Yıkıcı” unvanının tam bir tecellisiydi. Kendi haline bırakılırsa dünyayı pekala yok edebilirdi. Bu gidişle Jahil, ileride elde etmesi gereken tüm zenginlikleri kaybetmeye mahkûmdu.
Damargania tam bir kaos içindeydi ve Lubelius hummalı bir şekilde güçlerini topluyordu. Luminus bizzat gerçek kimliğini açıklamış, tüm dünyaya karşı karşıya oldukları kriz hakkında o saçma sapan konuşmayı yaparak dünyanın dört bir yanındaki kahramanları yardıma çağırmıştı.
Jahil onun bu abartılı tavrına güldü ancak gelişen durum hakkında daha fazla bilgi edindikçe bunun artık başkasının sorunu olmadığını anladı. Milim’in hareketlerinden endişeliydi fakat Luminus’un Nihai Bildirgesi’ni de görmezden gelemezdi. Eğer Velgrynd’in bile harekete geçmesini gerektiren bir tehdit söz konusuysa…
“Ivalage mı?!”
Başka bir dünyanın kralı—gerçek yıkım tanrısı denebilecek bir varlık. Eğer Ivalage ortaya çıkacaksa, Luminus’un tepkisi artık hiç de abartılı görünmüyordu.
Thalion tarafında da Milim’i durdurma savaşı devam ediyordu. Jahil Kutsal Ağaç’ı yakmaya çalışmıştı fakat bunu yalnızca daha sonra yeniden canlandırılabileceği varsayımıyla yapmıştı. Eğer Milim’in Drago-Nova’sı ağacı hedef alırsa Thalion’un tamamen yok olması kaçınılmaz olurdu.
“Milim’e karşı dayanıyorlar gibi görünüyor ama bu artık gerçekten bir savaş bile değil.” “En azından bozguna uğramadılar ama bu sadece bir zaman meselesi.”
Jahil acı acı bunları düşünürken yeni bir rapor ulaştı. Gizemli bir varlık ortaya çıkmış, Milim ile dövüşerek savaşı başa baş tutuyordu. Bunun kim olabileceğini merak etti… ve ardından raporun geri kalanını okudu.
“Ne?” “Veldora orada mı?!”
Raporda Veldora’nın Daggrull’u yendikten sonra Thalion’a geldiği yazıyordu.
“Anlamıyorum.” “Zeranus ile ilgilenmek için zindana döneceğini sanıyordum…”
Lubelius’taki durum yatıştıysa, özellikle de saldırı altındayken zindandaki üssüne dönmesi doğal olurdu. Jahil, Veldora’nın Zeranus’la ilgilenmesi için kesinlikle geri çağrılacağını düşünmüştü. İdeal olanı birbirlerini yenmeleriydi—ve işler o kadar iyi gitmese bile Jahil hayatta kalanın işini bitirebilirdi. Bu belki de çok şey istemek olurdu… ama her halükârda zindandaki durum belirsizliğini koruyordu ve Thalion ile Veldora’nın durumu onu endişelendiriyordu.
Daha da önemlisi… dünyanın dört bir yanında çetin savaşlar kızışıyordu. Zeranus zindanda kasıp kavuruyor olmalıydı. Guy ve Velzard, Eurazania’da şiddetle çarpışıyor olmalıydı. Damargania tarafında ise Ivalage tehdidi eli kulağındaydı. Ve Milim de Thalion’da terör estiriyordu.
Jahil biraz kafa yordu.
“Yani…” “böyle karmaşık bir durumda neye öncelik vermeliyim?”
Zor bir karardı ama sonunda kararını verdi.
“Milim, Feldway tarafından manipüle ediliyor, bu yüzden onu kendi haline bırakmamda bir sakınca yok.” “Bunun yerine, eski bir kinimi çözmenin vakti geldi de geçiyor bile.”
Jahil bakışlarını Damargania’ya çevirdi. Luminus kesinlikle oradaydı ve o da bu kaostan yararlanarak ondan kurtulmaya karar verdi.
Kötücül bir kahkahayla oturduğu yerden ağır ağır kalktı.

İnsan savunma cephesinin çeşitli orduları, kendi düşmanlarına karşı çetin bir mücadele veriyordu. Bunların arasında, bu amansız savaş uzayıp gittikçe en ağır kayıpları doğu cephesi veriyordu. Kutsal Bölge’nin kıl payı ayakta kalması sayesinde kesin bir yenilgi anı henüz gelmemişti ancak bu, yalnızca kaçınılmaz olanı biraz daha ertelemekten ibaretti. Herkes durumun farkındaydı ama yine de kararlılıklarından en ufak bir taviz vermeden savaşmaya devam ediyorlardı.
Tek şansları, Dünyayı Yıkan Ejderha Ivalage’in hareket etmeyi bırakmış olmasıydı. Büyük bir mistik canavarın omzunda sakince oturuyor, savaşın gidişatını heyecanla izliyor ama kendisi savaşa dahil olacağına dair hiçbir belirti göstermiyordu. Bazıları bu fırsattan yararlanıp saldırmayı teklif etmişti ancak bu imkânsızdı; Velgrynd gücünü toplamaya çalışmakla meşguldü ve başka kimse bu kadar güçlü değildi. Onu daha fazla kışkırtmaktansa bekleyip görmek daha mantıklıydı. Üstelik biraz zaman kazanabilirlerse durumun sonradan tersine dönme ihtimali vardı.
Harika, şimdiden bizi kurtarması için Rimuru’ya mı bel bağlıyoruz?
Luminus kendi kendine gülümsedi. Rimuru’nun ekibinin yardımlarına gelme ihtimali son derece düşüktü. Böcek Kralı Zeranus zindanda belirdiğine göre ellerinde yedek kuvvet kalmış olmasına imkân yoktu. Bunu bilmesine rağmen Luminus yine de içten içe bir umut beslemekten kendini alamıyordu. Diğerleri de aynı şeyi hissediyordu ve aslına bakılırsa mücadeleye devam edebilmelerini sağlayan şey tam da bu umuttu.
Hem en başta böyle bir umut kırıntısı bile varsa…
Rimuru gibi inatçı ve arsız birinin öylece yenilgiye razı geleceğine inanamıyorum. Bir yere sürgün edilmiş gibi görünüyor ama içimden bir ses hiçbir şey olmamış gibi çıkıp geleceğini söylüyor.
Rimuru’nun ortadan kaybolduğu haberini aldıktan sonra Luminus işte böyle hissetmişti. Chloe ona Rimuru hakkında idealize edilmiş bir tablo çizmiş olabilirdi ancak Luminus’un kendi gözlemlediği kişi de anlatılanlardan pek farklı değildi. Kendinden emin, rekabetçi, nazik ve sevecendi; insanlarda ona güvenme arzusu uyandıran bir varlığı vardı. Genellikle bilenmiş bir bıçak kadar gergin olan Hinata bile Rimuru’nun yanındayken yaşının insanı gibi davranıyordu ki bunu canlı canlı görmek şaşırtıcıydı. Hatta büyük ihtimalle Hinata hâlâ Rimuru’nun güvende olduğuna inanıyordu.
Burada yenilgiyi kabul edersem daha sonra bana kim bilir neler söyler? Beni aptal sanmasını istemiyorum, kesinlikle hayır. Sonuna kadar odaklanmam gerek.
Luminus kararlılığını pekiştirdi. Şu anda en ufak bir açık veremezdi.
Savaş o kadar da kötü gitmiyordu… ya da o öyle sanıyordu. Ivalage harekete geçmeden önce gizemli canavarların sayısını azaltabilirlerse belki kazanabilirlerdi bile. Dengeler lehine kayıyordu, öyle ki gerçekten buna inanmaya başlamıştı.
Diğer cephelerdeki savaşlar da benzer şekilde ilerliyordu. Hiç kayıp vermeden savaşmayı başarıyor gibi görünüyorlardı. Gizemli canavarlar bireysel olarak birer güç deposuydu fakat ırk olarak toplu savaşa alışkın değillerdi. En azından bazıları kendi türleriyle koordineli hareket ediyordu, bu yüzden insan tarafı gardını indiremezdi… ama yine de durum kontrolden çıkmıyordu. Bu iyi bir haberdi.
Şimdi bir de Ivalage konusunda bir şey yapabilirsek…
Tam herkes bunu düşünürken durum tamamen değişti. Bacaklarını sallayarak mistik canavarının üzerinde oturan Ivalage, ukala bir gülümsemeyle sırıttı.
“Size yeni arkadaşlar edindim!”

Onun bu ani çıkışı karşısında herkesin kafası karışmıştı. Ancak bir sonraki an, ne demek istediğini gayet iyi anladılar.
Kapının arkasında nasıl bir ayin yapıldığı belirsizdi fakat oradan beliren gizemli canavarların niteliği bambaşkaydı. Tam olarak söylemek gerekirse, insan formuna bürünmüşlerdi. Çoğunun yüzü gözü, burnu veya ağzı eksik olacak şekilde deforme olmuştu; fakat aralarında büyüleyici derecede güzel olanlar da vardı. Üst kademedeki bu varlıklar çok daha üstün savaş yeteneklerine sahip gibi görünüyordu.
“Harika ya,” diye mırıldandı Hinata. “Bu savaşı izleyerek öğreniyor mu yani?”
O ana kadar canavarlarla savaşmışlardı ancak bu insansı gizemli canavarlar kılıç benzeri teknikler kullanıyor, sertleşmiş derilerini de birer silah gibi kullanabiliyorlardı. Vücutları bu amaca uyum sağlamıştı; silahlaşan kısımları diğer yerlerine göre daha güçlüydü. Bu durum bazı noktalarını daha savunmasız kılıyor gibi görünse de, saldırıya ve tehlike yaratmaya daha iyi uyum sağladıkları şeklinde de yorumlanabilirdi. Üstelik ilerledikçe taktikleri de öğreniyor gibiydiler. Yetenek seviyeleri saçma bir hızla artmıyordu belki ama yeterli zaman verilirse üstünlüğü ele geçirebilirlerdi.
“Bu böyle gitmez. Ne yapmalıyız Caligulio?”
“Bilmeyelim. Kozlarımızı onlara göstermemeye çalışıp işlerini tek hamlede bitirmemiz gerekecek.”
Ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı ama bunu uygulamaya koymak son derece zordu. Caligulio ve Minitz kadar yetenekli olmadıkları sürece bu herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değildi. Üstelik, üst kademedeki bireylerin varlık puanları öncekilere kıyasla giderek yükseliyordu. Sadece yüksek bir dayanıklılığa sahip olmakla kalmıyor, aralarından bazıları Aşırı Hızda Yenilenme yeteneğine bile sahip bulunuyordu. Bu saatten sonra, yeni bir şey öğrenmelerine fırsat kalmadan onları mağlup etmek epey zor olacaktı.
“İyi değil. Ivalage izliyor.”
Hinata’nın da belirttiği gibi Ivalage başından beri savaşı gözlemliyor, izleyerek ve dinleyerek nasıl savaşılacağını öğreniyordu. En başta hissettikleri o meşum duygu gerçeğe dönüşüyordu. Zihinlerinin derinliklerinden yükselen o endişeyle bastırmaya çalışan herkes, artık durumun ciddiyetini iliklerine kadar hissediyordu.

Doğu cephesi en vahim durumdaydı ancak diğer hatlar da zorlanıyordu.
Batı cephesinde, bir hükümdar edasıyla iki yana sallanarak kapıdan dışarı bir yaratık çıktı. Bu, boşlukta süzülen canavar Canter’dı ve sevimli adının aksine oldukça vahşi bir görünüme sahipti.
Şekil olarak kurda benziyordu ama çok daha büyüktü. Bir aslanın gövdesine ve bir ejderhanın kafasına sahip olan Canter, dokuz metreden uzun ve dört buçuk metre yüksekliğindeydi. Bütün vücudu simsiyah ejderha pullarıyla kaplıydı; her bir pul iğne kadar, hatta mızrak kadar keskindi. Sekiz parçaya ayrılmış kuyruğu zehirli yılanlarla dolu bir sepet gibi kıpır kıpırdı ve etrafını süzerken canlı bir kırmızıyla parıldayan altı gözü vardı. Devasa boyutunun pek çok kör noktaya sebep olacağı düşünülebilirdi ancak öyle değildi; o tehditkar gözler tek bir yere sabitlenmemişti, gövdesinin dört bir yanına dağılmıştı, hatta ejderha pullarının arasından çıkıp dilediğince belirip kayboluyordu.
Dört güçlü bacağı, mat bir ışıltı yayan keskin pençelerle donatılmıştı. Pulların arasındaki boşluklardan filizlenen sayısız küçük çıkıntı, onu daha da ürkütücü gösteriyordu. Ya o azı dişleri! Korkunç olmanın ötesindeydiler; tam anlamıyla bir yırtıcının sembolüydüler ve onları görenlerin kalplerine dehşet salıyorlardı.
Canter bekleyen savaşçılara şöyle bir baktı ama ilgisini çabucak kaybetti. Bunun yerine dikkatini ilk kez tecrübe ettiği dünyaya verdi. Rüzgarın kokusunu içine çekerek havayı kokladı. Sonra, halinden memnun görünerek bir kükreme koyuverdi. Rüzgar sarsıldı ve buna dayanacak kadar güçlü olmayanları savuran bir şok dalgasına dönüştü.
“O yaratık da ne böyle…?”
Grigori, sanki köpeklere olan nefreti tetiklenmiş gibi titriyordu. Yine de kalbindeki eski bir Muharebe Azizi gururuyla Canter’ın karşısında dikildi.
Derken Shion ve Daggra öne çıkarak Grigori’yi geride tuttular.
“Hadi ama! Böyle alelade bir canavar mı? Biz bunu rahatça— Ha?”
Shion, gözlerini Canter’a dikerek cümlesini yarıda kesti. Canavar Shion’u görmezden geldi, etrafta biraz tur attı ve zarif bir şekilde yere uzandı. Savaşmakla ilgileniyor gibi görünmüyordu fakat Canter’ın türüne ait olduğu anlaşılan bir canavar sürüsü birbiri ardına dışarı yürümeye başladı. Bunlarla asıl canavar arasındaki tek fark, biraz daha küçük olmaları ve altı yerine sadece dört gözlerinin bulunmasıydı. Onlarla savaşmadan ne kadar yetenekli olduklarını anlamak imkânsızdı.
“Herkes hazırlansın!”
Shion’un haykırışı, Canter’ın tebaasının harekete geçmesi için bir sinyal oldu. Böylece savaş başladı.
Bu hizmetkarlar çok tuhaftı. Gizemli canavarlar grup halinde çalışmama eğilimindeydi fakat bu sürü mükemmel bir uyum içinde birlikte hareket ediyordu; böyle yapmadıklarında bile bireysel düzeyde son derece yetenekli savaşçılardı. Serbest Lonca’nın ölçeğine göre en az A rütbesindeydiler, hatta aralarında S rütbesi veya daha yüksek olan birkaç tanesi bile vardı; bu da savaşı aşırı tehlikeli bir hale getiriyordu. İnsan şampiyonların her biri de bireysel olarak A rütbesi veya üzerindeydi —hiçbir şekilde aşağı kalır yanları yoktu— ama bu yaratıkları teke tekte yenebilirler miydi? Doğrusunu söylemek gerekirse bu zordu; daha da kötüsü, karşılarındaki mükemmel bir savaşçı grubuydu. Disiplin açısından iyi eğitilmiş bir ordu olmaktan çok uzak olan insanlar için bu, başa çıkılamayacak kadar fazlaydı.
“Millet! Bildiğiniz kişilerden ayrılmayın! Birbirinizden kopmayın!”
Glenda yönlendirmeler haykırıyordu, hem de son derece isabetli yönlendirmeler. Canter’ın dışarı yürüyen hizmetkarlarının sayısı yüzleri buluyordu. Tek başına savaşmak intihardan farksız olurdu. Ön hattın dayanabilmesi yalnızca Kutsal Bölge sayesindeydi.
“Aptal köpekler!!”
Grigori cesurca savaşıyor, hizmetkarları birer birer savurup atıyordu. Bunlar tam olarak köpek sayılmazdı ama bunu Grigori’ye hatırlatmak kaba bir davranış olabilirdi.
Shion’un İblis Katanası tek seferde birkaçını birden biçti. Acımasızlığını her zamankinden daha fazla sergiliyordu ama yine de sayıca çok gerideydiler. Kimseye yaratıkların sayılarını azaltıyorlarmış gibi gelmiyordu. Birbiri ardına gelmeye devam ediyorlardı; ordu hâlâ sayıca üstün olsa da bunun ne kadar süreceği belirsizdi.
Bitmek bilmeyen savaş, savaşçıların ruhunu tüketiyordu. Durumun farkında olan Canter istifini bozmadan yatıyordu. Soğuk, zeki bakışlarıyla savaş alanını süzüyor, kendi anını bekliyordu.
Ve sonunda o an geldi. Canter ayağa kalktı ve kükredi. Bu gün içindeki ikinci kükremesiydi ama bu seferki farklıydı. Canter bir canavar olabilir ama insanlarla kıyaslandığında bile son derece zekiydi. Kurnazdı, temkinliydi ve kazanamayacağı savaşlardan kaçınacak kadar mantıklı bir muhakeme yeteneğine sahipti.
Ve Canter saldırıya geçmeye karar vermişti ki bu da zaferden emin olduğunun bir göstergesiydi.
Kükremesi havayı sarstı. İlk uyarı kükremesinin aksine, bu sefer gerçek bir saldırı emri veriyordu. Hizmetkarları bir anda tarzlarını değiştirdiler; daha cesur, daha korkusuz ve saldırılarında daha tereddütsüz hale geldiler.
“Kahretsin, bu gerçekten zor… Peki içimdeki bu kötü his de neyin nesi?”
Bir başka düşmanı öldürmek için tam vaktinde silahını sorunsuzca dolduran Glenda, öfkeyle kendi kendine mırıldanıyordu. Henüz yeni fark ettiği bir şey onu huzursuz ediyordu.
Ve ardından sesi, Canter’ın kükremesi kadar yüksek bir şekilde Düşünce İletişimi aracılığıyla yankılandı.
(Herkes nefesini tutsun ve savunmaya geçsin! Gardınızı indirirseniz ölürsünüz!)
Emir ucun ucuna yetişti. Canter kükremesini, başka bir saldırı başlatmak için bir kılıf olarak kullanmıştı. Devasa gövdesini kaplayan ejderha pullarının arasındaki boşluklar, uçlarından yapışkan bir ayrıştırıcı enzim püskürten küçük çıkıntılarla doluydu. Bu enzim, Canter’ın iblis aurasıyla karışıp rüzgara kapılarak havaya yayıldı. Hizmetkarlarına zararsızdı fakat diğer tüm canlı türleri için ölümcül bir zehirli sis işlevi görüyordu.
Glenda’nın uyarısı olmasaydı pek çok kişi oracıkta can verecekti. Shion’un Yeniden Doğanlar Birlikleri’ndeki askerlerinden bazıları kan kusuyordu. Muhtemelen merak edip solumaya çalışmışlardı; şimdi ise akciğerleri yanmış, nefesleri kesilmiş, iç organları çürüyüp irinle dolmuş, gözleri mahvolmuş ve burun mukozaları parçalanarak kan fışkırtıyordu. Hepsini üç saatlik cehennem gibi bir ızdırap bekliyordu ve ne yazık ki iyileştirme iksirleri buna etki etmiyordu. Ölmeyeceklerdi fakat Canter’ın zehirli sisi etkisini yitirene kadar bedenleri yıkım ve yenilenme döngüsünü tekrarlayıp duracak, ellerinden de hiçbir şey gelmeyecekti.
Bu acınası vaziyeti gören ordunun geri kalanı, Glenda’nın Tehlike Algılama yeteneğinin kıymetini bir kez daha anladı.
“Cık! Bu lanet itlerden işte tam da bu yüzden nefret ediyorum!”
Grigori bunu tükürürcesine söylerken pek kahramansı tınlamıyordu ama kaderine sövecek kadar sağlıklıydı ve sırf bu bile etrafındakileri cesaretlendirmeye yetti.
Şimdiyse Shion yeniden harekete geçmişti.
“Hakiki Kaotik Kader!!”
Shion’un devasa kılıcı İlahi Goriki-maru, gökyüzünü yardı. Sırf bu bile Canter’ın zehirli sisini etkisiz hale getirmeye yetti. Nihai Yeteneği Zulüm Kralı Susano-o’nun absürtlüğü ve yetenekleri iptal eden Eksi Bozumu özelliği her zamanki gibi sapasağlam duruyordu; bu da Shion için net bir zaferi garantiliyordu.
“İster savaş alanındaki bir düşman olsun ister mutfaktaki bir malzeme, ikisini de harika bir şekilde pişirebilirim! Bu savaşı kaybetmeme imkân yok!”
Bu haykırış herkesin moralini düzeltti. Shion orada olduğu sürece kazanmaya her zamankinden daha kararlı olacaklardı. Ancak Canter’ın ikinci kükremesi batıdaki durumu kızıştırmış olsa da, savaş henüz başlangıç aşamasındaydı.

Güneyde son derece tuhaf bir yaratık belirdi. Bu, uzayda yüzen balık Paddler’dı.
Ultima onu görür görmez, “Ahh, ne yazık,” dedi. “Şu bayağı tehlikeli görünüyor. Açıkçası, onu yenmek istiyorsak en azından birkaç kişinin ölmesi gerekecek sanırım.”
Bu son derece haklı bir tespitti ve Veyron da cevaben emirlerini vermeye hazırdı.
“Herkes geri çekilsin! Bunun icabına biz bakacağız!”
Toplanan şampiyonlar, bu tuhaf yaşlı adamın kendini ne sandığını açıkça merak ederek Veyron’a dik dik baktı. Fakat öfkelerini adama kusamadan önce Yohm söze girdi.
“Hadi ama çocuklar! Çabuk geri çekilin!”
Kurduğu sağlam iletişim meyvesini verdi. Kazandığı tüm o güven sayesinde, bu patavatsız şampiyonlar topluluğu ona itaat etmeye razıydı. Elbette bazıları söylendi ama sadece son derece dostane bir edayla. Paddler tamamen görünür hale geldiğinde Kutsal Saha’da geriye kalan tek savaşçılar Ultima ve diğer iblislerdi.
“İyi akıl ettin. O emri vermekte biraz daha gecikseydiniz hepiniz ölmüştünüz!”

Ultima’nın ses tonu rahattı fakat söylediği hiçbir şey komik değildi. Haklı olduğu bir an sonra anlaşıldı.
“Ne biçim ürkütücü bir canavar bu?”
“Balık mı, yoksa…?”
Megalodonlar gibi havada uçabilen bazı balık türü yaratıklar vardı. Bu yorumları yapanlar, Paddler’ın da onların türünden olduğu gibi yanlış bir izlenime kapılmışlardı. Havada süzülen bir mürekkep balığına benziyordu; fakat dokunaçları olmasa bile gövdesi rahat dokuz metre uzunluğundaydı ve her bir uzantısı da üçer metre kadardı — şüphe yok ki devasa bir yaratıktı. Ama bu bile Paddler’ı tam olarak tarif etmeye yetmiyordu. Charybdis gibilerinin yanında küçük kalıyordu ancak gücü boyutuna göre değerlendirmek oradaki kimsenin işine yaramazdı… nitekim balığın kendisi de bunu kanıtlamak üzereydi.
Paddler havada salındı. Dokunaçlar —aslında parazit gibi yapışmış küçük canavarlardan oluşan bir topluluktu— bir anda ayrılarak öne doğru fırladı. Beş saniye içinde ses hızına ulaştılar. Maksimum hızlarını ölçmek için mesafe çok kısaydı ama zaten kimse bunu öğrenmek de istemiyordu. Sonuçta bunlardan birine bile hedef olmak anında ölüm demekti. Döne döne dosdoğru ileri fırlarken hepsi bir mızrak yağmurunu andırıyordu.
Aslında bu garip yaratığın tüm vücudu alionium ile kaplıydı, bu da nispeten küçük boyutunu kilit bir avantaja dönüştürüyordu. Önüne çıkan her şeyi kesip delebilecek kapasitede, son derece tehlikeli bir şeydi.
“Hadi canım, imkânsız…”
“Hâlâ orada olsaydık tamamen çaresiz kalırdık…”
Bu küçük parazitlerin kaotik dansı, korkutucu olduğu kadar büyüleyiciydi de. Kusursuz bir hassasiyetle hareket ederek Kutsal Alan içinde özgürce kasıp kavuruyorlardı.
Tabii ki güzelliklerine hayran kalacak vaktin olmasının tek sebebi hiç can kaybının yaşanmamış olmasıydı. Ultima bunu dile getirmekten geri kalmazken Veyron ile Yohm da ona bağırıp çağırıyordu — ama her halükarda, neyse ki savaş kitlesel bir kıyımla başlamamıştı.
Şimdi savaş meydanında kalan iki yüz kadar iblis var güçleriyle dövüşüyordu. Onurları söz konusuydu.
“Bu çok sinir bozucu!” Ultima bıkkınlıkla bağırdı ve orta büyüklükteki bir parazit sürüsünü anında yere serdi.
Bu ilahi bir başarıydı fakat Ultima’nın asıl hedefi onların patronu olan Paddler’dı. Gökyüzünde yüzüyor, sürekli biçim değiştiriyor ve ivmelenmeye gerek duymadan hızını istediği an istediği seviyeye ayarlayabiliyor gibi görünüyordu. Bu da en başından itibaren son sürat hareket edebileceği anlamına geliyordu ve maksimum savaş hızı ışık hızına yakındı. Işık, ses hızının yaklaşık 880.000 katı hızla hareket eder; Paddler tam o seviyede olmasa da buna fazlasıyla yakındı. Atmosfer onu epeyce yavaşlatıyordu ancak yine de ses hızının 100.000 katından fazla bir hızla hareket ediyordu; bu da sıradan insanların bu kriptiti görmesini bile imkânsız kılıyordu.
Fakat Ultima’da da sıradan hiçbir şey yoktu. Paddler’ın varlığını hissettiği anda karşılık vermek için fizik kurallarını özgürce bir kenara bırakabiliyordu. Güney cephesinde bulunması büyük bir şanstı. Yetenekler ve büyü, bu düşmana karşı koymak için kullandığı araçlardı ve çok geçmeden işlerin nasıl sonuçlanacağını kestirmek imkânsız hale geldi.
Üstelik savaş meydanının kendisi de bir dönüşüm geçiriyordu. Paddler’ın hemen arkasından başka garip yaratıklardan oluşan bir sürü geliyordu. Ivalage tarafından yaratılan kriptitler her şekil ve boyuttaydı, görünüşe göre hiçbir ortak özellik taşımıyorlardı. Bazıları insansı böceksilere benziyordu ve ilk tehlikeden kurtulan şampiyonlar bu yeni tehditlerle baş etmek zorunda kalmışlardı.

Kuzey cephesi canlı bir cehenneme dönmüştü. Boyutlar arası geçiş yapabilen kuş Flutter, gördüğü her şeyi yakıp yıkıyordu; Kanlı Şövalyeler ile Siyah Birlik bu tek düşman karşısında tamamen çaresiz kalmıştı. Kanlar su gibi akıyor, kollar ve bacaklar havada uçuşuyordu.
“Ne biçim bir şey bu böyle?!”
“Az önce ne oldu…?”
Ultima orada değildi. Düşmanlarıyla yüz yüze gelene kadar onun ne kadar tehlikeli olduğunu kavrayamamışlardı.
“Fena,” diye mırıldandı Adalmann. Durumu nihayet kavramıştı fakat bu, kavrayışının yavaş olmasından kaynaklanmıyordu. Katliam hiçbir uyarı olmaksızın başlamıştı; bu yaratığın varlığını belli etmesinin üzerinden bir dakika bile geçmemişti. Durumu gözlemleyecek vakitleri yoktu, bu yüzden hızlıca bir plan yapmaları gerekiyordu.
“Sanırım bu ışınlanma,” dedi Gadora. “Tüm vücutlarındaki parıltıya bakılırsa, o tüyler kızıl çelikten yapılmış olmalı.”
Flutter, altın sarısı tüylerle kaplı çift başlı bir kartal izlenimi veriyordu. Canavarın başının ucundan kuyruğunun sonuna kadar olan toplam uzunluğu üç metre kadardı — bir kuş için büyük sayılsa da bir kriptit için oldukça küçüktü. Ancak katıksız vahşeti ve dövüş yeteneği, onu yine de kendi türünün en güçlülerinden biri yapıyordu. Paddler aralarındaki en hızlısıydı ve uzun mesafe katetmede üstündü; Flutter daha yavaştı ve ona yetişemezdi fakat buna rağmen Paddler bir dövüşte bu kuşu asla yenemezdi. Sebebi ise az önce Gadora’nın belirttiği şeydi — o ışınlanma yeteneği.
“Hmm. Yani havada ivmelenirken ışınlanmasını kullanıyor ve böylece ivmesini kaybetmeden düşmanlarını biçebiliyor,” diye düşündü Adalmann. “Aslında Glenda’nın yeteneğine benziyor.”
“Fakat ben hiçbir mekânsal dalgalanma hissetmiyorum,” dedi Gadora. “O kadar pürüzsüz ki adeta Anlık Hareket gibi hissettiriyor. Sadece Büyü Algısı ile konumunu tespit etmek zor olacaktır.”
Glenda benzersiz yeteneği Keskin Nişancı ile bir Mekânsal Bağlantı kurulduğu anda açılan uzay yarığını takip ederek ışınlanan hedeflerin nerede belireceğini tahmin edebiliyordu. Ancak Flutter belireceği yeri özgürce seçebiliyordu ve yarığın açıldığı tam aynı noktada ortaya çıkıyordu — benzerdi ama tam olarak aynı şey değildi. Ve Flutter’ı hissettikten sonra kaçınma manevrası yapacak vakitleri yoksa, Gadora haklıydı — bu yetenek Anlık Hareket’e olabildiğince yakındı.
Öfkeli bir sesle Louis, “Dostlar,” dedi, “şu an boş boş yorum yapmanın sırası değil!”
Tüm birliklerinin perişan halini görmek onu öfkelendirmişti — ama neyse ki ölen olmamıştı. Kanlı Şövalyeler, eksilen uzuvlarını iyileştirebilen Kendi Kendini Yenileme yetenekleri sayesinde neredeyse ölümsüzdüler. Hemen cepheye geri dönemezlerdi fakat zaman verildiğinde tamamen iyileşebilirlerdi.
Şu an en etkileyici performansı sergileyenler, ön hattı koruyan Siyah Birlik’ti. İlk başta derinden sarsılmışlardı fakat üzerlerini kaplayan Çok Katmanlı Bariyer sayesinde Flutter’ın nerede belireceğini kestirmek biraz daha kolaylaşmıştı. Doğrudan Diablo’ya hizmet ettikleri için zengin bir saha tecrübesine sahiptiler.
Adalmann ile Gadora bakıştılar, Louis’nin uyarısını sindirdiler. Düşman sadece Flutter değildi — geçitlerden dışarı akıl almaz görünümlü canavarlardan oluşan bir açık büfe akıyordu. Yakında bir şey yapılmazsa, kısa sürede asla toparlanamayacakları bir duruma düşeceklerdi.
“Hakikaten de boş boş durma vakti değil.”
“Haklısın. O halde ben de devreye gireyim.”
İkili birbirine başıyla onay verdi ve zihinlerini savaş moduna geçirdi.
“Korkmayın dostlar! Tanrımız hâlâ hayatta ve ben de size bu mucizenin kanıtını göstereceğim! Kutsal Büyü: Yüce Üstün İyileştirme… ve Yüce Yenilenme!!”
Fiziksel bedenine yeniden kavuşan Adalmann, önceki yaşamındaki tüm duyularına sahipti. Üstelik insanları ve canavarları iyileştirme arasında geçiş yapma konusunda ustalaşmıştı; ikisine aynı anda yardım sağlama noktasında maharetini kanıtlamıştı. Bu durum kendilerini yenilemekle meşgul olan savaşçılar için son derece faydalı oldu; %100’lerine geri dönenler kendi kalibrelerine uygun düşmanları bulup onlarla ilgilenmekle meşguldü.
Alberto ile Venti, Adalmann’ı korumak için pozisyon aldılar. Bunu gören Gadora harekete geçti.
“Düşmanı yok etmek için büyük ölçekli büyü kullanmak isterdim ama o şeyi büyüyle yakalamak oldukça zor olacak. Yine de sanırım kendime göre yöntemlerim var…”
Bunu söyleyerek kaotik savaş meydanına atıldı.
Gadora metal bir iblis olarak yeniden doğmuştu ama aynı zamanda yakın dövüşte usta bir büyücü haline gelmişti. Yakın dövüş becerileri hâlâ yetersizdi fakat bunu büyüsüyle kapatıyor, savaşta kayda değer katkılar sağlamasına imkân tanıyordu. Dövüş sanatlarından zırnık anlamayan sıradan kriptitlere karşı bu kadarı fazlasıyla yeterliydi ve kısa sürede sahayı kasıp kavurmaya başladı.
Konuşmalarını dinleyen Gunther kendi kendine iç çekti. “Sanırım onların öne geçmesine izin verdim… ama bunu kaybetmeyi göze alamam.”
“Ağzından lafı aldın,” diye katıldı Louis. “Daha fazla düşman da geliyor. Bütün gün öylece duramazsın.”
“Öyle. Başka düşmanlar da beliriyor gibi görünüyor, bu yüzden öylece durup izleyemezsin, değil mi?”
İkisi pek yakın sayılmazdı ama amansız düşman da değillerdi. Birbirlerinin alanlarına müdahale etmemeyi tercih ederlerdi fakat ne zaman bir araya gelseler bu durum gerçek potansiyellerini ortaya çıkarırdı.
“Elimizden gelenin en iyisini yapsak iyi olur. Luminus izliyor.”
“Evet. Ona yarı tanrının layık bir öğrencisi olan Gunther Strauss’un gücünü gösterelim!”
Ve şimdi dikkati kuzeye çevrilmiş olan Luminus bağırıyordu.
“Ağır canlı olmayı bırakın, aptallar! Hemen karşı saldırıya geçin!”
Savaşın başlamasının üzerinden bir dakikadan biraz fazla zaman geçmişti. Kuzeyde bile en başından beri hiç kimsede acıma yoktu. Bu tam teşekküllü bir savaştı.

Skyspire Kulesi merkezde olmak üzere dört bir yanda çetin bir mücadele kızışıyordu. Luminus tüm savaş meydanını gözlemliyordu fakat Ivalage’in bulunduğu doğu tarafı bilhassa gergindi.
Orada, Hinata ve Caligulio gibi Milyon Sınıfı seviyesindeki savaşçılar birden fazla insansı kriptitle dövüşüyordu. Cien ve Minitz gibi diğer güçlü savaşçılar ise tek bir rakibe odaklanıyor, onları teker teker alt ediyorlardı. Birliklerin geri kalanı, kayıpları olabildiğince engellemek adına düşmanlarla üçe bir şeklinde mücadele ediyordu.
Ve Luminus’un kutsal büyüsü hepsini destekliyordu.
“Hmm…” “Bir yargı hatası mı yaptım acaba?”
Her bir tarafa daha fazla şifacı atamalı mıydım diye düşündü fakat çok geçmeden bunun mümkün olan en iyi düzenleme olduğuna karar verdi. Ramiris’in labirenti sayesinde bugünlerde ellerinde çok daha fazla kutsal büyü uygulayıcısı vardı. Bu durumu önceden tahmin etmemişti ama bu sonuç kesinlikle onun için bir şanstı.
Yine de pek çok sorunları vardı. Şifacılar bol olsun ya da olmasın, korunmaları gerekiyordu; bu yüzden onları orduya eşit şekilde dağıtmak tek başına yeterli değildi. Dengeli bir şekilde dağıtılmaları gerekiyordu ve ne yazık ki yer yer iyileştirmenin zamanında yetişememesi kaçınılmazdı. İşte bu yüzden Luminus tüm savaş alanını takip etmek zorundaydı… ki bu da doğal olarak işlerin en zoruydu. Çeşitli kilit noktalarda iyileştirmelere yardım ederken gardını bir an olsun indirmeyip gözünü Ivalage’in üzerinden ayırmıyordu — fakat derken beklenmedik bir felaket meydana geldi.
Jahil’in melek ordusundan geriye kalanlar, adeta bir kabustan fırlamışçasına saldırdı.
“Heh-heh-heh-heh!” “Bizzat seninle ilgilenmeye geldim, Luminus!”
Gökyüzünden süzülüp kendi kendine kahkahalar atan kötücül iblisi gören Luminus, tiksintiyle dilini şaklattı.
“Öf…” “Böyle bir zamanda ayak bağı olmak ha?” “Hâlâ her zamanki gibi kafasızın tekisin.”
Luminus, Jahil’den kalbinin derinliklerinden nefret ediyordu. Onun şu anda ortaya çıkması kendisine zarar vermekten başka bir işe yaramazdı — ve Jahil’in hedefi yalnızca Luminus olduğu için, ordunun geri kalanı umurunda değilmişçesine dosdoğru öne fırlamıştı. Bunu fark eden Hinata, ona doğru havalanmaya yeltendi fakat Luminus onu durdurdu. Savaş alanında hataya yer yoktu ve Jahil’in adamları zaten düşman kuvvetlerine katılıp kendi kaotik ortamlarını yaratmaya başlamışlardı bile. Hinata şimdi yanından ayrılırsa, diye düşündü Luminus, tüm güç dengesi altüst olurdu. Jahil’in istediği de tam olarak buydu — Luminus’u koruyacak kimsenin kalmaması.
“Gökler benden yana, neden olmasın ki?” “Çünkü ben, büyücü hükümdar Jahil, çok geçmeden bu dünyanın hükümdarı olacağım!”
Küstah Jahil kasıla kasıla gülümsedi.
“Ne kadar da gülünç!” diye karşılık verdi öfkeli Luminus. “Senin gibi aşağılık biri nasıl hükümdar olabilir ki?” “Beni güldürme!”
Luminus ile Jahil sessizlik içinde karşı karşıya geldiler. Uzlaşmak imkânsızdı. Luminus, Jahil’den kurtulmayı yanıp tutuşarak istiyordu fakat ne yazık ki Jahil hiç de kolay bir rakip değildi — üstelik elinde, gücünü muazzam ölçüde artıran Yarı Tanrı’nın Kanlı Mızrağı vardı.
Onunla kafa kafaya dövüşmek aptallık olurdu. En azından bir tuzak kurup bir plan yapabilseydim belki ondan kurtulabilirdim…
Tam burada kozlarını paylaşmak zorunda kalsalar bile, en azından yenilgiden kaçınmasını sağlayacak bir şekilde dövüşebilirdi. Kolay olmayacaktı fakat Luminus bunun mümkün olduğuna inanıyordu. Ancak imkânsız olan şey, Jahil’i tamamen yok etmekti. Büyü zerrecikleri (magicules) miktarındaki devasa farkı aşmak imkânsızdı.
Luminus’un uzmanlık alanı kurnazlıktı. Savaş alanındaki savaşçılarının inancını birleştirmek için zihnini kullanabilir, Paralel Çalıştırma gerçekleştirerek ilahi bir varlığa yaraşır şekilde üst üste büyük ölçekli büyüler savurabilirdi. Kutsal Mabedi büyü ailesi bu şekilde çalışıyor ve herhangi bir bireyin sınırlarının ötesinde kutsal büyü yapmasına olanak tanıyordu — fakat mevcut durumunda bu basitçe mümkün değildi. Başkalarının hesaplama alanından yararlanmak, şu an elinin altında bulunmayan pek çok ön hazırlık gerektiriyordu.
Yalın bir ifadeyle, cephaneliğinde yalnızca önceden ayarlanmış büyüler vardı. Bu durumda yalnızca ikisi işe yarıyordu — sürekli aktif tuttuğu Yenilenme ve acil durumlarda başvurduğu Yeniden Doğuş. Bunlar sahip olduğu en iyi yardımcı büyülerdi fakat Jahil’i yenmek istiyorsa kesinlikle Kutsal Yıkım büyüsüne erişimi olması gerekiyordu.
Şimdi büyüleri değiştirmenin vakti yoktu. Fakat Kutsal Yıkım’ı sadece kendi büyü gücümle çağırsam bile onu yok etmek imkânsız olur.
Her şeyden önce, menzil onu vurmak için çok dardı. Bir kez etkinleştirildiğinde Kutsal Yıkım ışık hızında ilerliyordu — fakat bundan önce hedefinizi görüş alanınıza alıp köşeye sıkıştırmanız gerekiyordu. Bu da büyünün, kendisinden çok daha güçlü rakiplere karşı kullanılmasını oldukça çetrefilli kılıyordu. İdeal strateji düşmanı boyun eğdirene kadar pataklamak, hareket edemez hale getirmek ve ardından Kutsal Yıkım ile işini bitirmek olurdu… fakat Luminus bunun için yeterli güce sahip olmadığını zaten tespit etmişti.
Jahil ise kendi adına Luminus’a karşı gardını indirmiyordu. Şu nefret olası kadın! Cebinde ne tür gizli numaralar sakladığını kestirmek imkânsız. Körükörüne saldırsaydım aptalın teki olurdum.
Belki de aynı kişi tarafından “yaratıldıkları” için bu beklenen bir şeydi fakat ikisi de çok benzer şekillerde düşünüyordu. Ancak Jahil, yalnızca gücüne güvenerek kazanabileceğine inanıyordu. Aklındaki asıl endişe, Luminus’un kendisinden kaçmaya çalışmasıydı. Yarı tanrının kendisi bile —Jahil’in gözünde tam manasıyla bir tanrıydı— Luminus tarafından yok edilmişti. Fırsatı varken onun işini bitirmezse, bir dahaki sefere ölme sırası kendisine gelebilirdi.
Olayların gidişatına bakılırsa, yarı tanrıyı öldüren türden bir tuzak izi görünmüyor…
Jahil kötücül bir kahkaha attı. Eğer tuzak yoksa, diye düşündü, kesinlikle kazanacaktı. Ardından, dikkatli ve temkinli bir şekilde Nihai Büyü Alevler Kralı (Agni) hazırladı.
Luminus tehlikeyi sezdi. Bu çok büyük bir güç. Ne yapmalıyım?
Sadece kaba kuvvete bel bağlayan bir rakibi yenebileceğinden emindi… ama yine de bunun bir sınırı vardı. Veldora gibi bir Gerçek Ejderha‘ya karşı ne tür numaralar denerse denesin onu asla yenemezdi, çünkü Veldora kendisinin hasar verebileceğinden çok daha hızlı iyileşebilirdi.
Bu yüzden mevcut stratejisi rakibini taciz etmek ve bir açık aramaktı. Fakat bu strateji Jahil gibi biri üzerinde işe yaramayacaktı. Veldora ile kıyaslandığında pek bir şey sayılmazdı, evet… fakat işler böyle devam ederse sonuç Luminus’un pek hoşuna gitmeyecek gibiydi.
“Geber!!”
Doğrudan Luminus’u hedef alan Jahil, onu küllerine kadar yakmaya yetecek sıcaklıkta devasa bir alev topu ateşledi. Kafadan bir çarpışmadan kaçınan Luminus, enerjiyi saptırmak için iki eliyle bir bariyer oluşturdu ve aradaki farkı kapatmak için İlahi Yenilenme‘yi etkinleştirerek anında ölümden kıl payı kurtuldu.
Alev topunun itici gücüyle geriye savrularak yere indi. Etrafındaki arazi magma gibi kaynıyordu, bu da saldırının ne kadar tehlikeli olduğunu gözler önüne seriyordu. Fakat o sakinliğini korudu.
“Benimle uğraştığına pişman olacaksın!” diye cesurca ilan etti. Nihai yeteneği Şehvet Kralı (Asmodeus) zaten çoktan iyileşmesine yardımcı olmuştu. Eğer bu ucu açık bir savaşa dönüşecekse elinde bolca seçenek vardı… yani, Jahil’i yenecek kesin bir yöntem haricinde her şey. Tek bir hata onu anında köşeye sıkıştırırdı fakat Jahil’in bunu bilmesine izin veremezdi. Saldırgan kalmalı ve yorulan Jahil bir hata yapana kadar dayanmalıydı.
Beceriklik açısından Luminus üstün olan savaşçıydı. Tek yapması gereken, hâlâ bu avantaja sahipken işlerin lehine dönmesi için dua etmekti.
Tam o anda, tanrı Luminus’un şansı havai fişek gösterisini başlattı.
Beklenmedik bir çift yardımcı ortaya çıktı: takım elbiseli güzel bir kadın ve yanında daha ufak tefek olanı. Bunlar Kagali ve Teare idi.
“İblis Kralı Luminus sensin, değil mi?” “O adam bizim de düşmanımız.” “Güçlerimizi seninle birleştirmemizin bir sakıncası var mı?”
Kagali’nin gözleri İblis Kralı’na kilitlenmişti. Luminus bu fırsatı kaçıracak değildi. Elinin altındaki her şeyi kullanmak onun düsturu, yaşam tarzıydı.
“Pekala.” “O halde bir işe yaramaya bakın!”
Bu kibirli karşılıkla birlikte bu ikiliyle güçlerini birleştirdi.

Kagali ve Teare, fark edilmemeye özen göstererek Jahil’i takip ediyorlardı. Jahil son derece güçlüydü ancak —ister sadece kibirinden olsun isterse de endişelenmeye gerek duyamayacak kadar güçlü olduğunu düşündüğünden— çevresine karşı dikkatsiz olma eğilimindeydi. Gerçekten tam anlamıyla güçlü olsaydı, Kagali ve Teare’in kendisini takip ettiğini çoktan fark ederdi… Ama Jahil, onların varlığından haberdar olduğuna dair hiçbir belirti göstermiyordu.
“Biliyordum.” “Uyanışında henüz çok yeni.” “Tam da düşündüğüm gibi, henüz güçlerini bilemeye vakit bulamamış.”
“Evet.” “Muhtemelen onunla dövüşmenin bir yolunu bulabiliriz…” “…ama yine de tek başımıza kazanabileceğimizden şüpheliyim.”
Jahil’i izlerken, ikisi de bir zayıflığını bulmaya çalışmıştı. Ancak bir süre sonra, onun gerçekten tek başlarına yenebilecekleri türden bir rakip olmadığı sonucuna vardılar. Kendi başlarına pek bir şey yapamayacaklarını biliyorlardı ve eldeki imkânlarla ilerleyecek hiçbir planları yoktu… Ve Damargania’ya vardıklarında durum tam olarak böyledir.
Jahil’in hedefi İblis Kralı Luminus’tu. Kagali ve Teare’in sözde “iblis kralı” Roy Valentine’ın hizmetkarı sanıldığı o kadın, Kagali’den bile önce yaşamış kadim bir varlıktı; Kagali bu gerçeği ancak tüm dünyaya yayınlanan Nihai Deklarasyon’dan sonra öğrenebilmişti. Luminus savaşta Kagali’den bile daha yetenekliydi, yine de Kagali kendi ve Teare’in yardımıyla bile Jahil’i yenebileceğini görmüyordu. Üstelik Jahil tek düşmanları bile değildi. Luminus’un ölmesine izin verirlerse, insanlık kriptidlere yenik düşecekti.
Gerçekten tam bir saçmalık, diye düşündü Kagali kıkırdayarak. Yoldaşlarının öcünü almak istiyordu ama bu epey zor olacaktı. Jahil’i öldürmek için son anına kadar bir fırsat beklemiş olsaydı, belki bu dileği gerçekleşebilirdi. Fakat bu olasılığı tamamen bir kenara bırakmış ve bunun yerine insanlığın hayatta kalmasına yardım etmeyi seçmişti.
Bir bakıma Kagali, hâlâ yaşamaya bu kadar bağlı olduğunu fark edince şaşırdı.
“Kendi kendini zor bir duruma sokmuşsun bakıyorum,” dedi Luminus, sanki aklını okuyormuş gibi.
“Aaa, beni teselli etmeye mi çalışıyorsun?” “Yoksa pes mi ettin?”
“Hadi ama.” “Ölürseniz sizi diriltirim.” “Hayatınız buna bağlıymış gibi zaman kazanın.”
Bu, Luminus’un “pes etmeyin” deme şekliydi ve Kagali mesajı gayet net almıştı. Jahil’i şu an yok edemeseler bile takviye kuvvetler mutlaka gelecekti. Benimaru sahneye çıkarsa zafer şansları tavan yapardı; ayrıca İblis Kralı Rimuru’ya hizmet eden daha pek çok güçlü savaşçı vardı. Şimdiye kadar hissedebildiği kadarıyla henüz olay yerinde değillerdi, ancak kendisi ve müttefikleri yeterince zaman kazanabilirse kesinlikle yardıma geleceklerdi. O an geldiğinde karşı saldırılarını başlatabilirlerdi —ve bu da Jahil’i yok etmek için yeterli olurdu.
Luminus’a güç veren şey işte bu umuttu. Kagali de aynı şekilde hissediyordu ve Teare ona inanıyordu. Bu vahim durumda umut ışığı görmek, Luminus’un soğukkanlılığını yeniden kazanmasına yardımcı olmuştu. Ancak bu dünyada işler her zaman planlandığı gibi gitmezdi.
Bir sonraki an, kavurucu bir ışık ışını Kagali’ye siper olan Teare’i ikiye böldü.
“Ne?!”
Kagali şoke olmuştu. Ardından kendi göğsünün de delinip geçildiğini fark etti. Hızla bilincini kaybetmeye başladı.
“Olmaz öyle şey!” “Diriliş!”
Gizemli bir ışık Teare ile Kagali’yi sardı ve ikisi yeniden diriltildi. Fakat:
“Hrngh!”
Jahil’in güçlü kolu, zayıf anında Luminus’u vurdu. Bunu, onu alevler içinde bırakan bir dizi darbe takip etti.
Jahil’i küçümsemenin ödediği bedel işte böylesine ağırdı. Yetenekte ezici bir fark olsaydı sonuç farklı olabilirdi, ancak aradaki fark bu sıcaklığın üstesinden gelmeye yetmiyordu. Jahil ile yüzleşirken tüm savaş alanını izlemek için Büyü Algısı’nı kullanmaya devam eden Luminus’un, kapıdaki tehlikenin ciddiyetini kavrayamadığı da söylenebilirdi.
Henüz ölmemişti. O, böyle bir şeyden ölecek biri hiç değildi. Ama bunun ölümcül bir hata olduğuna şüphe yoktu. Hasar ağırdı ancak ayakta dururken otomatik büyüleri onu iyileştiriyordu. Zayıflık göstermenin yenilgi anlamına geleceğini ve bu kadarının kendisi için hiçbir şey ifade etmediğini söylercesine gülümsedi. Fakat Jahil kanacak gibi değildi.
“Ha-ha-ha-ha!” “Biliyordum!” “Yarı tanrıyı yenen o tekniği şu an kullanamıyorsun, değil mi?!”
Jahil, Luminus’un yeteneklerini iyi bilmiyordu. Ancak yarı tanrının sonuna dayanarak, adamın işini bitiren şeyin Ayrışma olduğunu varsaymıştı. Luminus’un gidişatı tersine çevirmek için belirleyici anda buna başvuracağından oldukça emindi; bu varsayım, gücünün bir kısmını hâlâ saklı tutarak saldırmasına neden olmuştu. Hepsini birden kullansaydı kendini savunamazdı, bu yüzden bilerek kendini bu şekilde biraz açıkta bırakmıştı.
Ama Luminus tepki vermedi.
Hayır, bu doğru değildi! Tepki vermemişti çünkü zamanında yetişememişti!
Bu düşünce Jahil’in zaferinden neredeyse tamamen emin olmasını sağladı.

Luminus tarafından diriltilen Teare ve Kagali, fazla rehavete kapıldıklarının fazlasıyla farkındaydı.
“Pekala, bu durum hiç de iyi değil Kagali.” “Ne yapmalıyız?” “Kaçalım mı?”
Jahil’in dikkati Luminus’a odaklanmıştı. Teare ve Kagali’nin olay yerinden çekilmek için her türlü fırsatı vardı. Fakat Kagali bunu reddetti.
“Hayır, Teare.” “Şimdi kaçarsak, burada yine kaybeden biz oluruz.”
Bu şekilde asla mutluluğu bulamazlardı. Dünya yok olacağı ana kadar kendilerini perişan hissetmeye devam etmek zorunda kalacaklardı. Ve eğer yaşayacakları hayat böyle bir şey olacaksa, geri kalanını parlatmaya çalışsalar daha iyiydi.
Kagali burada ölmeye hazırdı.
“Laplace ve Yuuki beni korurken öldü.” “Sonuna kadar hayatta kalmalıyım…” “…ama mutsuz bir hayat yaşamanın hiçbir anlamı yok.” “O ikisinin benim için böyle bir şey isteyeceğini sanmıyorum.”
“Doğru, evet!” “Ben de öyle düşünüyorum!”
Evet, mutlu olmak zorundaydılar. Sadece kısa bir süreliğine de olsa, son anlarında mutlu olmalıydılar. Aksi takdirde, düşen yoldaşlarının fedakarlıkları anlamsız kalacaktı. Kagali buna izin veremezdi… …ve bu yüzden kaçmak yerine savaşmayı seçti.
Kagali Yıkım Asası’nı kaldırdı ve Jahil’in bir sonraki hamlesini tahmin etmek için Nihai Lütuf Agastya‘yı var gücüyle etkinleştirdi. Teare de aynısını yaptı, Gözyaşı Tırpanı’nı savurarak Nihai Lütuf Orpheus‘u çağırdı.
“Şu an kül olup gitsek bile seni de yanımızda götüreceğiz!”
“Footman’i öldürdüğün için sana borcum var…” “…ve patronumuz Laplace’i.” “Benim için değerli olan şeyleri elimden aldın ve seni asla affetmeyeceğim!”
Kagali ve Teare hep bir ağızdan Jahil’e meydan okudular.
Jahil tam da Luminus’a son darbeyi vurmak üzereydi, ancak o bile bu ikilinin koordineli saldırısını görmezden gelemezdi. Buradan alacağı doğrudan bir darbe onu öldürmezdi ama kesinlikle yara almadan da kurtulamazdı. Üstelik onlara tam hareket özgürlüğü vermenin başını ağrıtacağını önceki savaştan zaten biliyordu.
“Siz değersiz bebekler, yanınıza kâr kalacağını mı sanıyorsunuz…!”
Bu yüzden Jahil, Luminus’u bir kenara bırakıp Kagali ve Teare’in işini bitirmeye karar verdi. Onları tek seferde küle çevirmeye çalışarak üzerlerine devasa bir alev topu fırlattı.
İkili paniklemedi. Jahil’in tepki hızı Kagali’nin beklentilerini aşıyordu ama bu zaten beklenen bir şeydi. Canlarına mal olacağını bildikleri bir darbeyle Jahil’den intikam almaya çalışıyorlardı. Alev topu onlara çarpıp çıtır çıtır yakmadan önce, kalan son güç kırıntılarıyla karşılık vereceklerdi. Bu savaşa girerken sahip oldukları kararlılık işte buydu.
Cık! Sürekli ayağıma dolanmaya çalışan sinir bozucu küçük sinekler!
Jahil kendisini karşı saldırıya hazırladı. Ama tam o anda, siyah bir kasırga Kagali ve Teare’i kenara savurdu. Devasa alev topu boş gökyüzüne doğru fırladı ve dağılırken geride yanık hava kokusu bıraktı.
Hizmetçi üniforması giymiş bir kadın orada süzülüyor, Kagali ve Teare’i yere indiriyordu. Koyu renk cildi, örgü şeklinde bağlanmış gri saçları ve ifadesiz maskesinin arkasından bakan ametist gibi gözleri vardı.
“Kimsin sen?!”
“Bana No Face diyebilirsiniz.”
“Seni aşağılık küçük…!”
Jahil devasa bir alev topu daha fırlattı, ancak kendisine No Face diyen kadın bunu kolayca atlattı. Alev topunun ısısı yine de yanıklara yol açsa da havadaki hareketleri hafif ve zarifti.
“Ne yapıyorsun Eva?!” “Kaç buradan!”
Kagali bağırıyordu ama kadın kımıldamadı.
“Kagali, geri çekilmesi gereken sensin.” “Sen güvende olduğun sürece benim hayatımın bir anlamı var.”
“Sen ne—?”
“Lord Clayman’ı korumayı başaramamış olabilirim…” “…ama gururumu hâlâ koruyorum!” “Bu yüzden lütfen, buradan uzaklaşın…”
Eva yerinden kıpırdamayı reddetti. O bir kara elfti ve Kagali prenses olduğu günlerden beri ona hizmet ediyordu. Kagali’nin İblis Kralı Kazalim olduğu dönemde onun sırdaşı olarak hizmet etmek de dahil olmak üzere uzun ve olaylı bir hayat yaşamıştı. Ilımlı Palyaçolar’ın gizli bir üyesi olarak, Kazalim tarafından Kukla Ulusu Dhistav’da bulunan antik Amrita şehrini yönetmekle görevlendirilmişti.
Hem Kazalim hem de Clayman öldükten sonra, kara elf soydaşlarına bir lider olarak hizmet etmişti. Eski dostu Rimuru’nun grubunu karşıladığında Kagali ile tekrar bir araya gelmişti ve Rimuru’nun şüphesini çekmemek için yardım sağlarken o iblis kralı gözetlemekle görevlendirilmişti. Ancak dünyanın karşı karşıya olduğu krizden haberdar olunca Eva daha fazla sessiz kalamadı ve eski dostunu korumak için her şeyi bırakıp koştu. Çok sevdiği Kagali ona uzaklaşmasını emretse bile, tam orada kalmaktan başka çaresi yoktu.
Eva yürüyen bir ölü değildi, bu da ölmesi halinde diriltilmesini imkansız kılıyordu. Ama bu onun umurunda değildi. Kagali ve Teare’in ömrünü azıcık bile uzatabilseydi, bu onu tatmin etmeye yeterdi. Bilediği tüm yetenekler işte bu an içindi. Vücudunda katıksız bir sevinç dalgalandı. Varlık Puanı 200.000’den azdı —sıradan bir iblis kralı yardımcısı için fena sayılmazdı ama Jahil’in öfkesi karşısında çaresiz bir odun parçasından farksızdı. Ancak buna rağmen hâlâ oradaydı; Jahil’e karşı zaman kazanmak için eğitimini ve hıza odaklı fiziksel takviyelerini kullanmaya çalışıyordu. Bu intihardan başka bir şey değildi.
“Yeter artık dur!” “Kes şunu!”
Kagali’nin yürek burkan feryadı savaş alanında yankılandı.
Eva’nın giysilerinin kenarları yanmaya başladı. Isı, maskesini eritip düşürerek gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı ama Jahil’inki çok daha acımasızdı. Eva’nın gerçek gücünü doğru bir şekilde tartmış ve buna uygun bir karşılık bulmuştu. Çevik Eva’yı hedef almak yerine, geniş bir alanı tamamen yakıp kül etmeyi seçti. Bu müdahale onu hüsrana uğratıyor ve öfkelendiriyordu ama mantıklı karar verme yeteneğine engel olmuyordu.
Yine de bu ucuz dramadan artık bıkmaya başlamıştı. Bu can sıkıcı haşerelerin hepsinden kurtulmaya hazırdı ve öfkesini körükleyenler için hazırladığı bir ceza vardı.
“Siz çöp parçaları benimle uğraşabileceğinizi mi sanıyorsunuz?” “Pekala, öyle olsun bakalım!” “Size Cehennem’in ateş çukurlarının azabını tattıracağım!” “Sonsuz alevlerin arasında acı çekerken bana karşı geldiğinize pişman olursunuz umarım!”
Jahil sırıttı. Her şey plana uygun ilerliyordu. Kagali ve Teare, yoluna çıkan bu küçük böceği korumak için kendisi ile Eva’nın arasına girdiler.
Lanet olası aptallar! Zayıflar her zaman böyle sürü halinde toplanır… …ama onları korumak için neden ölmeye bu kadar hevesli olduğunuzu gerçekten anlamıyorum!
Jahil bütün bunları daha önce de görmüştü. Yuuki ve Laplace adlı o böcekler de tıpkı Kagali ve Teare’in yapmak üzere olduğu gibi yoldaşlarını korurken ölmüşlerdi. Kendi uğurlarına insanların boşu boşuna ölmesine neden olduktan sonra, bu ikisinin başka biri için aynı şeyi yapmak üzere olması saçmalıktan başka bir şey değildi. Bu ironi onu fazlasıyla eğlendiriyordu.
Bütün bu ayak bağlarından kurtulduktan sonra sıra asıl hedefi olan Luminus’a gelecekti. Şimdi bile, Teare ve Kagali kaçınılmaz olarak öldüğünde Diriliş yeteneğini etkinleştirmek için hazırlanıyordu. Bu yaptığı inanılmaz derecede küstahça ve sinir bozucuydu ama o plan çökmeye mahkumdu.
Jahil, Yarı Tanrı’nın Kanlı Mızrağı‘nın gücünü kullanarak var gücüyle bir alev topu fırlatacaktı. Eva ve diğer ayak takımı bir yana, Kagali ve Teare kendi başlarına yeterince güçlüydü. Bir sebepten ötürü Milyon Sınıfı‘ndaydılar ve şüphesiz Jahil’in gücüne belli bir dereceye kadar direneceklerdi. O direnci yarıp geçmeyi ve geride tek bir kemik parçası bile bırakmadan onları küle çevirmeyi hedefliyordu. Bu sayede Luminus’un Diriliş büyüsü bile pek bir işe yaramayacak —ve bir şekilde başarılı olsa bile onları diriltmek çok fazla zaman alacaktı.
Bütün bunları düşündüğü anın kesri içinde, ölümcül alev topu tamamlanmıştı. Hedefine ulaşmadan hemen önce devasa bir boyuta ulaşarak alev alev yanan bir cehennem yarattı… …ya da öyle olması gerekiyordu. Bunun yerine, genişlemenin gerçekleştiği anda acınası küçük bir “puf” sesi çıkardı ve yok oldu.
“…” “Ha?”
Jahil’in kafası karışmıştı. Bunu kavrayamayarak dona kalmıştı. Yolundaki herkesi yutup yok eden bir ışık parlaması olması gerekiyordu… …ama geriye kalan tek şey, havada acınası bir şekilde süzülen birkaç buhar bulutuydu.
“Olamaz…”
Jahil gerçeklikten bu kadar uzaklaştığını en son hissettiğinden bu yana uzun zaman geçmişti.
Sonra buhar bulutlarının ötesinde hareket eden bir figür gördü. Kagali’nin üçlüsü tabii ki zarar görmemişti. Jahil’in içinde öfke kabardı. Bu anormalliğin bir daha yaşanmasına izin vermemeye hızla karar verdi. Sebebini daha sonra araştırabilirdi; şimdilik planlaması gereken başka bir darbe vardı.
Ama tam o sırada, kulak zarlarına hiç beklemediği bir ses çarptı.
“Geciktiğim için kusura bakmayın!”
Ses tanıdık geliyordu. Hatta öldürdüğünden emin olduğu birine aitti.
“Nasıl hâlâ…?!”
“Patron?” “İyi misiniz?!”
“Yuuki Bey?!” “Heh-heh-heh…” “…O kadar kolay yıkılmayacağınızı zaten biliyordum.”
Jahil’in şaşkınlık çığlığına, Teare ve Kagali’nin kafası karışmış ama sevinç dolu sesleri katıldı. Herkesin şaşırmasına şaşmamalıydı. Ses, ölmüş olması gereken bir adama aitti —Yuuki Kagurazaka.
Yüzü izleyicilerden gizlenmiş bir kadını tutarak orada havalı bir duruş sergiliyordu. Bu arada, onlara bir kişi daha katılmıştı.
“Ben de buradayım, biliyorsunuz değil mi…”
Laplace’in mırıldanması, sevinç çığlıkları arasında kaybolup gitti.

Mai Furuki durumu kavramakta zorlanıyordu. Dürüst olmak gerekirse, hâlâ hayatta olması onun için bir mucizeydi.
Vega ile birlikte ölme niyetiyle nereye çıktığı bilinmeyen bir boyut yarılmasına atlamıştı; ancak bunun yerine devasa bir zaman fırtınasına yakalanmıştı. Ölümü tamamen kabullenerek bilincini kaybetmişti ama her nasılsa uyanmayı başarmıştı. Zamanı ve mekânı aşan bu enerji tufanı öyle muazzamdı ki Mai gibi biri bile ölçeğini tahayyül dahi edemezdi. Böylesine korkunç ve doğaüstü bir olaydan sağ çıkabilmiş olması tek kelimeyle bir mucizeydi.

Yine de mucizelerin de bir sınırı vardı. Nerede olduğuna dair en ufak bir fikri olmayan Mai, bundan sonra ne yapacağını da bilmiyordu. Ayaklarının altında bir zemin, etrafında bir hava yoktu. Yön duygusu kaybolmuştu ve gözlerinin önüne hiçbir şey gelmiyordu.
Pekâlâ, tam olarak öyle sayılmazdı. Etrafında gökkuşağı renklerinde geometrik desenler oluşturan renkli ışık huzmelerini algılayabiliyordu. Kar tanelerine benziyorlardı ve muhtemelen kimse tarafından yaratılmamışlardı. Mai için hem büyüleyici hem de ürkütücüydüler; insanın ölmeden önce göreceği türden hayallere tam da yakışır cinstendi.
Mai, kaderinin bu boşlukta amaçsızca sürüklenmek, elinden hiçbir şey gelmeden enerjisi sıfıra ulaştığında da öylece ölmek olup olmadığını merak etti. Fakat bu kederli varsayım yanlıştı.
“Hey, uyandın mı?” Biri ona son derece rahat bir edayla sordu. Bu bir ses değil, bir düşünceydi. Mai’nin içinde bulunduğu bu boyutlar arası yarıkta hava yoktu; zaman zaman büyü zerrecikleri (magicules) bulunsa da konuşsa bile sesi çıkmazdı. Yine de bu sesi tanıdı.
“Ne? Sen misin, Yuuki?!”
Mai’nin bilmeden sürüklendiği bu tuhaf dünyada elinden tutup ona göz kulak olan bu adamın aslında orada olmaması gerekirdi. Sinsi ve ne düşündüğü anlaşılmaz bir çocuktu ama Mai için herkesten daha güvenilir bir figürdü. Fakat muhtemelen sadece görünüşte bir çocuktu; Mai, onun aslında kendisinden çok daha yaşlı olduğundan oldukça emindi. Aksi takdirde bir anlamı olmazdı zaten. Bu kilit dünyaya çağrılmış ve sadece on yıl kadar bir sürede, dünyayı fethetme arzusuyla yanıp tutuşarak imparatorlukta kendisi için güçlü bir temel inşa etmişti.
Büyücü hükümdar Jahil’in onu öldürdüğü haberi Mai’yi derin bir çaresizliğe sürüklemişti. Kendi dünyalarına dönüş yolunu bulabilecek biri varsa bunun yalnızca Yuuki olabileceğinden o kadar emindi ki. Ve eğer onun sesini duyuyorsa…
“Sadece halüsinasyon görüyorum, değil mi? Sanırım insan ölmeden önce böyle oluyor?”
“Hayır, gerçekten buradayım.”
“Ha-ha-ha-ha-ha! Yok, bana bir açıklama yapmana falan gerek yok. Nasıl olsa sadece bir rüya. Ama şaşırdım doğrusu, Yuuki. Seni her zaman güvenebileceğim biri olarak gördüm ama ölmeden önce gözlerimin önünden geçecek kişinin tam da sen olacağını hiç düşünmemiştim.”
Mai, Yuuki’nin doğruyu söylediğine inanamıyordu. Bunun sadece ölme sürecinin bir parçası olduğuna kendini inandırdı. Ondan özellikle o anlamda hoşlandığını hatırlamıyordu… ama yoksa bunca zamandır ona âşık mıydı? Bu oldukça çocukça bir düşünceydi ama yine de kendini bu düşünceye kaptırmaktan alıkoyamadı. Nasıl olsa hepsi sadece zihninin bir oyunuydu.
Ancak bu halüsinasyon bitecek gibi görünmüyordu… Ve şimdi Mai, Yuuki’nin sesinin başka biriyle konuştuğunu duyuyordu.
“Hmm… Bu alanda hiç ışık olmadığı için bizi seçemiyor olabilir mi?”
“Evet ya, bizim de alışmamız epey zaman aldı, biliyon mu? Biraz zamana ihtiyacı var sadece, iddiaya girerim.”
“Zaman derken, en azından ondan bolca var elimizde.”
“Sahi ya, burada zaman aksa ne olur akmasa ne olur, değil mi?”
“Bana sorma…”
“Vay be, Patron sen bile mi bilmiyorsun?”
Mai ne yapacağını düşündü. Bu gerçekten doğru olabilir miydi? Bir rüya ya da hayal falan değil de gerçek miydi? Böyle hissetmekten kendini alamadı ve konuşan kişilerin dediği gibi, gözlerinin önünde gerçekten de belirsiz karartılar belirmeye başladı. Düşünce İletişimi (etrafındaki büyü zerreciklerinin akışını yönlendiren) ve Büyü Algılama (bu akışları algılayan) sayesinde, kendisinden çok uzaklara bakmaya zorlamadığı sürece bu boşluktaki çevre durumunu kavrayabiliyordu bile.
Bu yalnızca Yuuki’nin kendi yeteneklerini kullanarak etraftaki büyü zerreciklerinin (magicules) ondan uzaklaşmasını engellemesi sayesindeydi ama bu durum Mai’nin umurunda değildi. Bu sürece alıştığı an Yuuki ve diğerlerini net bir şekilde algılamaya başladı.
“Dur bir dakika, gerçekten sen misin Yuuki?”
“Hey, ben de buradayım!”
“Aaa… Laplace?”
“Hı-hım!”
O anda Mai nihayet ikna olmuştu.
Demek ki bu gerçekti…?
Derken az önce aklından kurduğu saçma sapan kuruntuları hatırladı. Göğsünün derinliklerinden sessiz, uzun bir çığlık koptu.

Mai’nin sakinleşmesini bekledikten sonra asıl meseleye geldiler.
“Peki Yuuki Bey, şu an durum tam olarak nedir?”
“Bana ‘bey’ deyip durmana gerek yok. Resmiyet için biraz geç kaldık sanki.”
“… Pekala.”
Mai’nin artık kuruntularından vazgeçme vakti gelmişti. Etrafına bakınıp içinde bulundukları durumu anlamaya çalışarak zihninde yeni bir sayfa açtı.
Hâlâ boyutlar arasında süzüldüklerini anlayabiliyordu. Oluşturulan gizemli bir bariyer sayesinde, içinde bulundukları bu sahte dünyada Magic Detect (Büyü Algılama) yeteneği hâlâ çalışıyordu. Bariyerin ötesinde zifiri bir karanlık, kavrayışının tamamen ötesinde bir dünya uzanıyordu. Uzaklarda parıldayan bir gökkuşağı görebiliyordu ama ötesinde neyin var olabileceğine dair en ufak bir fikri yoktu.
Yakınındaki hiçlikten göz alıcı bir küre genişledi. Sonra, tıpkı belirdiği anki birdenbirelikle patlayıp yok oldu. Bunun ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu ama kesin olan bir şey vardı ki, bu gerçekten olağanüstü ve anlamlandırmaya çalışmanın anlamsız olduğu bir durumdu.
Şimdilik dış dünyayı zihninden uzaklaştırarak bariyerin içinde olup bitenlere geri döndü.
“Hâlâ net göremiyorum. Laplace’a benziyorsun ama vücudunun sadece üst yarısı var gibi.”
Mai bunu söylerken biraz çekimserdi fakat Laplace kahkahayı bastı.
“Ah, yok yok, doğru görüyorsun. Jahil beni uçurduğunda vücudumun alt yarısını kaybettim.”
Bu durum Mai’ye pek gülünecek bir şey gibi gelmemişti ama en azından onu doğru algıladığını anlamıştı.
“Ha-ha-ha! Bayağı komik, değil mi? Gerçi Laplace’ın üstesinden gelemeyeceği şey değil!”
“Hey, hayır, hiç de komik değil Patron! Beni bu şekilde diriltirsen belden aşağım tamamen çıplak kalacak, biliyorsun değil mi?”
“Tamam işte, büyü zerreciklerini (magicules) kullanarak bir pantolon yaparsın.”
“Meseleyi kaçırıyorsun! Orada şaka yapmaya çalışıyordum! Grubun sürekli ciddi adamı olmaktan bıktım artık!”
“Ciddi adamı mısın? O bildirimi kaçırmışım herhalde.”
Mai bu konunun gerçekten ne kadar önemli olduğunu merak etti. Yine de bu sohbet bakış açısını bir hayli düzeltmişti. Hâlâ neredeyse hiç umut yoktu ama işlerin bir şekilde yoluna gireceğine dair garip bir iyimserlik hissediyordu.
“Şey…”
Yuuki’nin ifadesi ciddileşti. Önlerinde bolca vakit olduğunu açıklayarak bu süre zarfında ne olup bittiğini ona detaylıca anlattırdı.
“Hmm. Demek İblis Kralı Milim çıldırdı, Feldway bundan yararlandı ve şimdi Rimuru bir yerlere mi sürgün edildi?”
“Vay be. Bayağı acınası bir durum gibi kulağa geliyor.”
“Evet, bir de kenarda bekleyen Ivalage var, değil mi? Orası gerçekten kaosa sürüklenmiş olmalı.”
“Oho, sanki seninle hiç ilgisi yokmuş gibi konuşuyorsun.”
“Pekâlâ, biz de kendi başımıza bir durumun içindeyiz, değil mi? Şu anda o dünyayı etkilemek için yapabileceğimiz bir şey yok. Öyle değil mi?”
“Şey, hep birlikte çalışıp bir çözüm bulmaya çalışabiliriz…”
Yuuki aklında bir şeyler varmış gibi konuşuyordu ama Laplace sözünü kestikten sonra suskunlaştı.
“Yani sen bile bir şey yapamıyor musun Yuuki?”
“Şey, birkaç şey deniyorum…”
Aslında Yuuki elinden gelen her şeyi deniyordu. Bu sayede, bu anlaşılmaz yere nakledilmiş olmasına rağmen kendini korumak için hemen bir bariyer oluşturmayı başarmıştı. Ama bu sadece geçici bir çözümdü ve işler böyle devam ederse eninde sonunda hepsi yok olup gidecekti…
“Fakat görünüşe göre bu yerde zaman bile akmıyor.”
“Ha?”
“Ne?”
Yuuki’nin Laplace’ın az önceki sorusuna verdiği yanıt buydu. Bu konuda emin değildi ama başka bir açıklama da getiremiyordu.
“Yani, bir süredir izliyorum ama… Az önce genişleyip kaybolan o çok renkli küreyi gördünüz, değil mi? Bence o büyük ihtimalle farklı bir dünya ya da farklı bir evrendi.”
“Evren mi?” dedi Laplace.
“Ya da tek bir dünya…” diye ekledi Mai.
“Doğru, ve o kürenin içinde zaman akıyordu. Bence o kayboluşun kalıntıları etraftaki alanda da zamanın bir miktar akmasını sağlıyor, gerçi bunu hiç gözlemleyemesek de…”
Kesin konuşmak gerekirse zaman akıyordu. Ancak bunu gözlemlemenin bir yolu olmadığından Yuuki, kendisinde hiç yorgunluk olmamasına ve zaman geçmesine rağmen acıkmamasına baktı. Bu durum ona zamanın ya hiç akmadığını ya da son derece yavaş aktığını söylüyordu. Bilgi parçacıklarıyla etkileşime geçemiyor veya onları gözlemleyemiyordu, bu yüzden tüm bunlar sadece bir varsayımdı—ancak dahi zekasını sonuna kadar kullandıktan sonra doğru cevaba ulaşmıştı.
Elbette eve dönmenin bir yolunu bulamadıkları sürece bunun pek bir anlamı yoktu.
“Peki o gökkuşağı kürelerinden biri bizim bulunduğumuz dünya mı?”
“Hiç sanmıyorum. Bence onlar türetilmiş dünyalar. Kürelerin oluşumundan yok oluşlarına kadar her şey… Her bir tekil küre için değişiklik gösteriyor.”
Saçtıkları enerji miktarı göz önüne alındığında, orada görünen kürelerin Yuuki ve diğerlerinin geldiği dünyayla bir ilgisi yok gibi görünüyordu.
“Bu doğru,” diye katıldı Mai. “Kolayca algılayabileceğim bir yerde olsalardı, güçlerimle oraya rahatça dönebilirdim…”
Mai’nin zekası bile bu bölgenin koordinatlarının kilit dünyadan ciddi şekilde farklı olduğunu anlayacak kadar keskindi.
Nihai Yeteneği Yıldızlı Gökyüzü Kralı (Tera Mater)‘i kullanarak bir Boyut Sıçraması gerçekleştirmek için, hem şu anki konumunun hem de hedefinin koordinatlarına, ayrıca bu sıçramayı besleyecek kadar enerjiye ihtiyacı vardı. Bir gezegenin yüzeyinde olsaydı yeteneği etkinleştirmek çok fazla enerji bile gerektirmez, bu da onu kendisi için çok kullanışlı kılardı. Bu yüzden daha önce gittiği yerlerin koordinatlarını ezberlemeye özen gösterirdi. Ancak şu anki koordinatlarının ne olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu, bu yüzden bunu fark ettikten sonra pes etmekte vakit kaybetmedi.
O durumu açıklarken Laplace derin bir iç çekip başını öne eğdi.
“Peki, hayatımız buraya kadarmış o zaman, sanırım.”
Muhtemelen Mai’nin hepsini eve götürecek bir şeyler yapabileceğini umduğundan, sesi son derece hayal kırıklığına uğramış geliyordu. Bu anlaşılabilirdi… ama Yuuki çok daha farklı bir tepki verdi.
“Bir dakika bekle. Yeteneklerin evrim mi geçirdi senin, Mai?”
“Şey, evet. Şu prenses Shuna üzerimde kendi gücünü kullandı ve…”
Mai ne olup bittiğini açıkladı. Feldway’in hakimiyetinden kurtulmak için kendi güçleriyle biraz oynamışlardı. Bu sayede Mai, yetenek setini çok daha rahat yönetebiliyordu. Shuna’ya karşı içten bir hayranlıktan başka bir şey hissetmiyordu; o anlaşılmaz işi gözle görülür bir rahatlıkla başarmıştı.
“Vay be, bu bayağı anormal bir şey. Yani, o balçık hakkındaki bu durumu zaten biliyorduk ama bütün kankaları da en az onun kadar kaçıkmış, ha?”
“Biliyorum. Keşke başkalarının güçlerini manipüle etmekten sanki sokakta yürümek kadar sıradan bir şeymiş gibi bahsetmeselerdi…”
Yuuki bile Mai’nin anlattıkları karşısında donakalmıştı. Ancak aynı zamanda zihninde bir varsayım şekilleniyordu.
“Bu arada Mai, neden bu kadar uzağa sıçradığını düşünüyorsun?”
“Ha…?”
Mai’nin verecek bir cevabı yoktu. Kendini basitçe orada bulmuştu. Kastettiği veya bilerek etkinleştirdiği bir şey değildi ve kendisi de bunu kesinlikle açıklayamazdı.
“Yani sadece bir tesadüf müydü demek istiyorsun?”
“Şey…”
Böyle söylenince kulağa pek olası gelmiyordu. Bu ücra boyut yarığında tanıdık biriyle karşılaşma olasılığı sonsuz derecede sıfıra yakındı.
“Vega ile etrafta sürüklenirken ne oldu?”
Mai en azından bu kadarını hatırlayabiliyordu. Şiddetli bir zaman fırtınasına yakalandığını ve Vega’dan uzağa savrulduğunu hatırlıyordu.
“Bir zaman fırtınası, ha?”
Yuuki’nin anlaması için bu kadarı yeterliydi. Ama bunu söylemek yerine Mai’yi devam etmesi için teşvik etti.
“Doğru. Doğaüstü bir şey denmeyecek kadar büyüktü. Bütününü kavrayamadım bile…”
“Ve ona yakalandıktan sonra bir şekilde zarar görmedin mi?”
“Evet. Buna şans diyebilir miyim bilmiyorum ama en azından kötü şans olmadığına eminim.”
Mai bu konuda pek emin görünmüyordu. Yuuki hemen cevap vermek yerine bu konuyu düşündü.
“Neymiş peki Patron? Bize de anlatsana, ne dersin?”
“Hey, onun sözünü kesmemelisin!”
“Her zaman Patron’un tarafını tutuyordun, değil mi Mai?”
“Hayır, ben… Öyle bir şey yok, hayır!”
Zaman ve uzay kavramları buralarda ayırt etmeyi zorlaştıracak kadar bükülmüş olsa da Yuuki, kısa bir süre gibi gelen an boyunca derin düşüncelere daldı. Yine de bunun sonunda Yuuki, şüphelerini doğrulamak için son bir soru sordu.
“Peki o anda aklından geçen son şey neydi?”
Dönmek istediği yer miydi? Görmek istediği biri miydi? Ne olursa olsun Yuuki, bunun Mai’nin gücünü etkilemiş olması gerektiğini düşündü.
“O… şeydi…”
Mai hatırladı. Aklından geçen son şey Yuuki’ydi.
“Beni cesaretlendirmek için söylediğin birkaç şeydi sadece,” diye kekeledi. Bunun için bir bahane uydurmak istiyordu ama söyleyecek şeyler düşündükçe kendi kuyusunu daha çok kazıyormuş gibi hissediyordu.
“Ama hayır, gerçekten, öyle hislerim falan yok tamam mı?”
Mai bundan sonra sessizliğe büründü. Ama bu Yuuki için yeterliydi. Romantizm takıntılı Mai gibi değildi ama Mai’nin güçlerini mükemmel bir şekilde anlıyordu.
“Tamam, anladım. Her neyse, artık yeteneklerinde neyin değiştiğini biliyorum.”
“Gerçekten mi? Peki, güzel ama… Bekle, ne?!”
Mai, Yuuki’nin soğuk ve duygusuz yanıtı karşısında telaşlandı. Laplace’ın üzerindeki bakışları acı verici derecede yoğundu; Mai’ye acınası bir şeymiş gibi bakıyordu. Bu durum Mai’de, tüm bunların tek bir kelimesinin bile doğru olmadığını göklere haykırma isteği uyandırdı. Yuuki’ye güvendiği doğruydu ama bunun romantizmle bir alakası yoktu. Yine de adamın, aklından geçenleri tamamen görmezden gelmesi mi? Bu durum bir kadın olarak gururunu incitmişti… ama bu konuda tek bir kelime etmenin bile yenilgiyi kabullenmekle eş değer olacağını hissediyordu.
Tam da böyle düşündüğü sırada Yuuki adeta bomba gibi bir laf etti.
“Yani demek istediğim, o gücü kullanırsan muhtemelen hemen hemen istediğin her yere gidebilirsin.”
“Yani…”
“Evet! Eve dönebilirsin! Hatta bizi de yanında götürebilirsin!”
Yuuki gerçek bir dahiydi. Sadece Mai’nin anlattıklarını dinleyerek Yıldızlı Gökyüzü Kralı (Tera Mater)‘in gerçek doğasını çözmüştü. Yeteneğin ona, istediği herhangi bir konuma ulaşmak için her türlü zaman çizelgesinde seyahat etme olanağı tanıdığını doğru bir şekilde çıkarmıştı—bu gerçekten muazzam bir şeydi.
Ancak hâlâ çözmeleri gereken bir enerji sorunu vardı.

Yuuki derin düşüncelere daldı.
Nihai Yeteneği Açgözlülük Kralı (Mammon)‘ın Yetenek Çalma özelliğiyle Mai’nin gücünü çalmayı ve bunu kendisi denemeyi düşündü. Yine de bunun onları eve geri götüreceğini sanmıyordu. Yuuki’nin elinde Mai’den daha fazla büyü zerreciği (magicules) enerjisi vardı ama bu o kadar da büyük bir fark yaratmaya yetmiyordu. İhtiyacı olan koordinatlara ulaşıp ulaşamayacağını görmek için kumar oynamış olacaktı.
Başka bir plan düşünmek gerekiyordu.
Hmm… Önce Mai’den Yıldızlı Gökyüzü Kralı (Tera Mater)‘i alıp ardından daha fazla enerji toplamak için Yaşam Hırsızı (Lifestealer)‘nı kullansam nasıl olur?
Başka bir deyişle, Laplace ve Mai’nin tüm enerjisini kendi bünyesinde toplayabilir ve hepsini birden sıçratmak için kullanabilirdi. Bu ona yapılabilir görünüyordu… ama Yuuki hemen fikrini değiştirdi. Bu, tüm yükü kendisinin üstlenmesi gerektiği anlamına gelirdi. Geri dönebilmek için çelik gibi bir iradeye ihtiyacı olduğunu biliyordu ve tek başına bunun üstesinden gelemeyeceğinin de farkındaydı.
Üstelik…
Üçümüzün birden burada olması başlı başına şüpheli bir durum. Zaman fırtınası mı? Evrenin yaratıldığı zamanki ölçekte bir şey mi? Ve o bundan sağ kurtulup tam da arkadaşlarının bulunduğu bir yere mi sürüklendi? Bu imkânsız bir tesadüf olamaz.
Kaçınılmaz tek bir sonuç vardı. Birinin—aslında akla tek bir kişi geliyordu—onların adına müdahale ettiğini söylemek mantıklı görünüyordu. Ve eğer durum buysa, bu üçünün aynı yerde bulunmasının gerçekten bir sebebi vardı.
Doğru ya… Bahse girerim Laplace eve ikimizden de çok dönmek istiyordur. Eğer öyleyse, belki de onun gitmek istediği yeri hedefimiz olarak belirleyebilir, ardından enerjilerimizi birleştirebiliriz…
Yuuki, daha iyi bir yer haline getirmek amacıyla dünyayı—ya da bir dünyayı—fethetmek istiyordu. O yerin ana dünya olup olmaması onun için pek de önemli değildi. Muhtemelen hâlâ en çok Dünya’ya dönmek isteyen Mai için de durum aynıydı. Bu nedenle koordinatları belirlemek için Laplace’ın arzularından yararlanmak en verimli yoldu.
Sıradaki mesele enerji sorunuydu ki bu biraz daha çetrefilliydi. Kendisinin ve Laplace’ın enerjisini Mai’ye nasıl aktaracağı konusunda bir fikri vardı ama bunu başarmak son derece zor olacaktı. Çalınan enerjiyi Yuuki’nin kendisi kontrol edebilseydi bu başka bir şey olurdu, ancak bu enerjiyi Mai’nin gücüyle senkronize etmeli ve aralarında hiçbir kesinti olmadan istikrarlı bir akış sağlamalıydı. Daha da kötüsü, Laplace ideal durumunda değilken en ufak bir hesap hatası bile anında başarısızlık anlamına gelirdi. En ufak bir hata payına dahi izin verilmeksizin, sağduyulu bir değerlendirme ve titiz bir hesaplama gerektiriyordu. Mai’nin yeteneği de hassas bir yetenekti, bu yüzden dışarıdan gelen yabancı bir enerjinin onu nasıl etkileyeceğini kestirmek zordu. Senkronizasyon başarısız olursa hedef koordinatlara ulaşmak imkânsız hale gelirdi.
Kulağa en makul gelen yol bu. Deneyebileceğimiz tek şey bu ama adeta ip üstünde yürümek gibi olacak…
Kendisinin ve Laplace’ın enerjisini Mai’ninkiyle senkronize ederken güçlerini sürekli kontrol altında tutması gerekecekti—söylemesi kolay ama başarması şeytani derecede zordu. Bu yöntemde başarısızlığa asla yer yoktu, bu da onu bu işe girişmekte tereddüt ettiriyordu. Böyle bir yarığın içinde kaybedilen enerjiyi geri kazanmanın hiçbir yolu yoktu. Yalnızca tek bir şansları olacaktı ve genellikle kendine güvenen Yuuki bile biraz temkinli olmaktan kendini alamıyordu.
Ve sonra o şey oldu.
Ne kadar da acınası. Çok acınası.
Yuuki’nin zihninde tanıdık bir ses yankılandı.
Ha?
Bu onu son derece irrite etmişti. Ses, amansız düşmanınkiyle birebir aynıydı.
Sen de nesin?
Bunun saçmalık olduğunu düşündü ama Yuuki yine de sese sordu. Sadece halüsinasyon gördüğüne dair hafif bir umudu vardı ama…
Benim. Maria.
“…”
Bu durum Yuuki’ye düşünmeyi sonsuza dek bırakma isteği verdi. Sonunda beynini tekrar çalıştırdığında, “Bana bu saçmalıkları anlatma!” diye bağırasısı geldi.
Maria, yani Maribel, uzun zaman boyunca Yuuki’ye kök söktürmüştü. Batı Ülkeleri’nin kontrolünü tamamen eline almayı planlıyordu ve kız bunu onun için imkânsız hale getirmişti. Şimdi bile, onu bizzat haritadan silmesinin üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen, tüm bu olay hakkında hâlâ öfke besliyordu.
Ve şimdi, her ne hikmetse Maribel onunla konuşuyordu. Yuuki bunu görmezden gelemezdi. Ama aslında, kendine “Maria” diyen bu varlık…
………
……
…
Masayuki, Nihai Yeteneği Kahramanlar Kralı (Lord of Heroes)‘nın gerçek gücünü açığa çıkardığında, Maribel de Granville ile birlikte çağrılmıştı. Ancak Yuuki’nin ruhunu bir rehber olarak kullandığı için, kendini hiç anlamadığı bir yerde bulmuştu.
Yapabileceği tek şey karanlığın geri dönmesini beklemekti ama Maribel’in egosu bunu öylece kabullenmeye niyetli değildi. Kendisini öldürdüğü için Yuuki’den intikam almazsa, Açgözlü Maribel adının sonsuza dek lekeleneceğini düşünüyordu.
Bu bir hataydı. Yuuki’ye kırgın birkaç veda sözü söyleyip sessizce gidebilirdi ama bunun yerine bilincini Yuuki’nin güçlerine gömmek için bir plan yaptı. Kendi akıllılığıyla kendine zarar vermenin klasik bir örneğiydi.
Onun gibi bir Einherjar, özünde tamamen bilgiden oluşan bir dijital yaşam formuydu. Sonuç olarak Maribel, kendi bilgisini Yuuki’nin güçlerine yazabileceğini düşündü. Denediğinde gerçekten de işe yaradı—hatta beklediğinden bile iyi oldu. Yuuki’nin Nihai Yeteneği Açgözlülük Kralı (Mammon) aslen Maribel’in Benzersiz Yeteneği Avarice (Açgözlülük)‘ın bir evrimiydi, bu da onu Maribel için mükemmel bir uyum haline getiriyordu. Eski yuvasına dönmüş gibi, onun içinde kendini evinde hissediyordu. Daha da iyisi, o sırada Mammon’un içinde ikamet eden varlık ortalarda yoktu ve yerinde gizemli bir boşluk bırakmıştı. Maribel olaysız bir şekilde tam da oraya yerleşiverdi.
O noktaya kadar her şey yolundaydı. Ama sonra Maribel’in başına tuhaf bir şey geldi.
“Bir şeyler ters gidiyor!” “Hem de çok ters!” “Yeteneğim aşınıyor— Hayır, bu doğru değil.” “Onun gücünü ele geçirmeye çalışıyorum!”
Bunu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti.
Maribel açgözlülüğün canlı bir timsaliydi; gelmiş geçmiş en gerçek açgözlülük kraliçesiydi. Mammon ile o kadar uyumluydu ki, onun güçleriyle fiilen birleşerek onun ayrılmaz bir parçası haline geldi. Artık kendisi ve Mammon temel olarak aynı şeydi, fakat bu hiç de Maribel’in beklediği şey değildi. Sadece Yuuki’ye biraz rahatsızlık vermek istemişti, ama şimdi kendi başına kaçamayacağı bir duruma düşmüştü.
Masayuki’nin gücü kapandıktan sonra einherjar Maribel ortadan kaybolunca, bu durum istemeden de olsa Yuuki’nin içinde yeni manas olan Maria’yı bıraktı.
………
……
…
Maribel için beklenmedik bir sürpriz olmuş olabilirdi, ama Yuuki için bu tam bir kabustu.
“Hey, ‘Maria’ da ne demek oluyor?” “Sen bizzat Maribel’sin!”
Yuuki’nin midesi bulanmıştı. Ancak gelen yanıt küstahtı.
“Bilmiyorum…” “Gerçekten bilmiyorum.” “Ben Maria’yım.” “Maribel değilim.”
Aslında kendisi de Maribel mi yoksa Maria mı olduğunu bilmiyordu.
Bir manas haline gelip güçlerine tamamen özümsendiğinde, egosu ve anıları birbirinden ayrılmıştı. Maribel olarak anılara sahipti elbette, fakat bunlar gerçekmiş gibi hissettirmekten ziyade eski bir dosya dolabındaki referans verileri gibi duruyordu.
Yine de kişiliği birebir Maribel ile aynıydı. Yuuki’nin asıl şikayeti de buydu zaten. Tavrı, sesi, hatta onunla konuşurken kullandığı ses tonu bile birebir aynıydı. Ezeli düşmanı Maribel neden kendisini bu şekilde onun içine kurmak zorundaydı ki? Bundan daha kötü bir senaryo hayal bile edemezdi.
Ama Maria’nın umurunda değildi.
“Bunun bir önemi yok.” “Daha da önemlisi, şu anda o kadar zavallı bir haldesin ki sana yardım edeceğim.”
Bunu, Yuuki ile ne kadar dalga geçtiğini açıkça belli eden bir tavırla söyledi. Bu durum Yuuki’yi küplere bindirmek üzereydi. Bu ses Maribel olmadığını söylüyordu ve durumu açıkladıktan sonra doğruyu söylediğini anlayabiliyordu. Fakat ondan duyduğu her şey, anılarındaki Maribel’in tıpatıp aynısıydı.
Ne yazık ki, kendi güçlerinden birinin bir nevi somutlaşmış hali olduğu için onu görmezden gelmesinin bir yolu yoktu.
Harika ya, diye düşündü Yuuki—fakat aynı zamanda elinin altındaki her aracı kullanmaya inanan bir tipti, bu yüzden fikrini değiştirmesi sadece bir iki saniyesini aldı.
“Hmm.” “Peki ne konuda yardım edeceksin bana?”
“Hesaplamaları ve yetenek kontrolünü ben üstleneceğim.” “Sen sadece herkesi senkronize etmeye odaklan.”
Pekala, diye düşündü Yuuki. Bu, enerjiyi Laplace’tan güvenli bir şekilde çekip benim için enerjiye dönüştüreceği anlamına mı geliyor? Eğer bu mümkünse, şaşırtıcı derecede işe yarayabilir, ha?
Laplace’ın düşüncelerini onun hedefi olarak belirledi ve Mai’ye önceden optimize edilmiş enerji sağlamaya devam etti. Yapması gereken tek şey buysa, Yuuki bunu tek başına yeterince iyi idare edebileceğini düşündü.
“Ama sana güvenebilir miyim?”
“Aptalca bir soru.” “Gerçekten çok aptalca bir soru.” “Sana rahatsızlık vermek istiyorum.” “Sonsuza kadar.” “Böyle bir yerde ölüp gitmene izin veremem.”
Pek de iç açıcı bir yanıt değildi. Ama Maribel bu konuda her zaman aşırı dürüsttü. Bu durum neredeyse onu güldürecekti. Onun gibi açgözlülüğün canlı bir timsali olan biri, elde etmek için o kadar uğraştığı bir oyuncak olan Yuuki’yi öyle kolayca yok etmezdi. Dahası… eğer ona güvenmezse, zaten orada ölüp gidecekti.
“Pekala.” “Kaderim senin ellerinde.”
“O zaman işe koyul.”
Böylece ikisi arasında yeni bir ilişki kuruldu—tüm yaratılmışların en açgözlü iki kişisi arasındaki mümkün olan en kötü ikili.

Yuuki başını dikleştirdi.
“Pekâlâ! Eve geri dönelim—üçümüz birden!”
Yuuki, etrafına mutlak bir özgüven saçarak Laplace ve Mai’ye gülümsedi. İkisini de çabucak kendi tarafına çekmeyi başarmıştı.
“Üç değil.” “Dört.”
“Kapa çeneni.” “Sen alt tarafı benim yandaşımsın.”
Yuuki, Maria işleri daha da zorlaştırmadan önce onu başından savdı. Bu can sıkıcı yeni oda arkadaşıyla nasıl başa çıkacağını şimdiden kavramaya başlamıştı bile.
Böylece planları kararlaştırılmış oldu. Boyutlar arasındaki bu bilinmeyen diyardan, evlerine dönme hayali kuran gezginler grubu derin bir nefes alıp o büyük sıçrayışı gerçekleştirdi.

Ve şimdi Yuuki, Jahil’in karşısında duruyordu.
Laplace da Luminus ve Mai’nin yardımıyla tamamen iyileşmişti. Üstelik pantolonsuz da değildi, yani onun bu durumuyla da ilgilenmiş olmalıydılar.
Yuuki korkusuzca gülümsedi. Jahil öfkeyle dişlerini sıktı. “Seni aşağılık solucan!” diye tükürürcesine konuştu ama hemen ardından kötücül bir kahkaha patlattı.
“Hayatta kalmak için gösterdiğin bu ısrar beni şaşırtıyor…” “…ama en nihayetinde sen sadece küçük bir solucandın.” “Gücün benim yeteneğimi etkisiz hale getirmiş olabilir ama bu sadece tek seferlik bir olaydı.”
Jahil, Yuuki’nin sırrını çoktan çözmüştü. Onu yeterince kaba güçle ezdiğinde hepsini boşa çıkarmanın mümkün olacağını biliyordu. Sergilediği bu özgüven işte buradan geliyordu. Fakat Yuuki hiç istifini bozmadı.
“Dinle, bir kez başarmış olman her zaman başaracağın anlamına gelmez, tamam mı?” “Böyle varsayımlarda bulunmaya devam edersen bu senin sonun olabilir.”
İçten gelen bir tecrübeyle konuşuyordu. Fakat Jahil bununla alay etti.
“Ha-ha-ha-ha!” “Zırvalamayı kes, solucan.” “Ayrıca benim gibi bir büyü hanedanını asla senin gibi biriyle bir tutmaya kalkma!”
Yüksek, küstahça bir kahkahayla Jahil, Yuuki’ye öylesine bir enerji küresi fırlattı. Bu onun savaş ruhunun somutlaşmış haliydi ve etrafındaki havayı çatlatacak kadar katı bir baskı barındırıyordu. Jahil yeni ortaya çıkmış bir varlık değildi; gücünün inceliklerini tamamen öğrenmişti ve artık istediği an saf yıkıcı gücü çağırabiliyordu. Bu, Yuuki’nin üzerine salınan dizginlenemez bir şiddetti ve onu çaresiz bir duruma sokuyordu… ya da sokması gerekiyordu. Fakat sonuç izleyen herkesi şoke etti.
“Hiç zahmet etme,” diye karşılık verdi Yuuki, sesindeki dostane bir tonla Jahil’in öfke dolu saldırısını sol eliyle kenara savururken.
“Ne?”
Jahil, az önce ne olduğunu kavrayamayarak donakaldı.
“… Az önce ne yaptın, Patron?”
Yanındaki Laplace da pek farklı durumda değildi. O anda Yuuki’ye sormaktan kendini alamadı.
“Çok basit,” diye yanıtladı kötücül bir gülümsemeyle. “Arkasında özel bir yetenek olmadan bana saf güç fırlatırsan, onu senden almam için bana yalvarmış olursun.”
Jahil’e tepeden bakarken serinkanlı ve sakindi. Ama aslında hâlâ ip üstünde yürüyordu.
Of… İşe yaradı.
Elbette yaradı. Nihayetinde ben buradayım.
Ben de işte bu yüzden endişeleniyorum ya, diye düşündü Yuuki, fakat Maria zihnini okuyamasın diye bu düşünceyi sessizce kalbinin derinliklerine gömdü.
Yuuki’nin nihai yeteneği Mammon, Açgözlülük Kralı, başkalarından bir şeyleri çekip almakta uzmanlaşmıştı. Yine de bu yeteneğin doğal olarak sınırları vardı; Yuuki, Velgrynd tarafından ezildikten sonra bunun acı bir şekilde farkına varmıştı. Bu yüzden bu sefer işi çok ileri götürmemeye çalışıyordu.
“Velgrynd’e karşı başarısız oldum ama…”
“Şey, kendisi tam olarak burada, biliyorsun değil mi?” “Ayrıca benim hakkımda konuşurken laflarına dikkat etmeni tavsiye ederim.”
Yuuki soğuk terler dökmeye başladı. Harika. Ben Jahil’i kışkırtmaya çalışıyordum, onu değil…
Aslında etrafında kimlerin olduğuna bakmak için savaş alanını taramakla meşguldü ama Velgrynd’i henüz fark edememişti. Onun orada olmasını hiç beklemediğinden, sonuçlarını düşünmeden ismi ağzından kaçırmıştı. Ejderhanın bizzat lafını keseceğini kesinlikle tahmin etmemişti.
Ayrıca, neden şu an bu kadar dikkat çekmeden duruyor ki? Bir Gerçek Ejderha‘nın bundan çok daha heybetli bir aura sergilemesi gerekirdi.
Yuuki şikayetlerini dile getiremeyerek dişlerini sıktı, ardından az önce söylediği şeye geri döndü.
“Bayan Velgrynd’e karşı başarısız oldum ama senin gibi biri çocuk oyuncağı kalır!”
“Pekâlâ, dürüst olmana sevindim.” “Şimdilik seni azad ediyorum.”
“Teşekkürler.”
Artık Yuuki, Jahil’den ziyade Velgrynd için endişeleniyordu. Vay be, diye düşündü izlemekte olan Masayuki. Yuuki bile onunla baş etmekte zorlanıyor mu? Yuuki hakkında zaten yüksek bir fikre sahipti ama şimdi Masayuki onu adeta kendine akraba bir ruh gibi görüyordu.
Bu sırada Jahil öfkeden küplere binmiş görünüyordu.
“Gücümü mü aldın?”
“Aynen öyle,” diye yanıtladı Yuuki. “Ama bu sefer açgözlülük etmedim.” “Kontrol edemediğim kısımları alıp diğer herkese dağıttım.”
Jahil’in tüm enerjisini Yaşam Çalan ile emmeye çalışmak yerine, yalnızca kabul edebileceği kadarını emip geri kalanını etrafa dağıtmıştı. Bu çevik hamle, durumun Velgrynd ile olan savaşının bir tekrarına dönüşmesini engellemişti.
Bu da az önce gerçekleştirdikleri sıçramanın bir yan etkisiydi. Manas‘ı Maria onu desteklediği sürece, ne kadar ezici olursa olsun her türlü enerjiyi kontrol edebiliyordu. Ve tam da iddia ettiği gibi, etkiler etrafındaki herkese yayılıyordu. Hatta Laplace ve diğerlerini tam güçlerine kavuşturacak şekilde iyileştirmişti; bu durum Laplace’ı gerçekten hayrete düşürmüştü. Kendisi, Mai, Kagali, Teare ve hatta Eva bile eski hallerine dönmüşlerdi. Yuuki ve Luminus’un iyileştirmesi sayesinde daha iyi bir durumda olamazlardı.
“Vay be, artık kaybetmemize imkân yok,” dedi Laplace.
“Değil mi?”
“Gerçekten harikasın, Patron!” diye ekledi Teare.
“Evet, biliyorum.”

Yuuki, Laplace ve Teare arasındaki hava oldukça neşeliydi. Kimseye asla yenilmeyen bu her daim güvenilir patron, Kagali için artık tanıdık bir manzaraydı. İşte bu yüzden sormaktan kendini alamadı:
“Öyleyse, Lord Yuuki…” “…gerçekten Jahil’in karşısına çıkacak mısınız?”
Yuuki, Kagali’nin sorusuna meydan okuyan bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Ah, onunla kapışmaya hiç niyetim yok.” “Sadece onu biraz pataklayacağım, hepsi bu.”
Bu yarı blöf, yarı ciddi bir laftı. Yuuki bu savaşta Jahil’i yenebileceğinden gayet emindi.
“Ciddi misiniz?”
“Yani, evet?” “Sanırım senin yerine intikamı alan ben olacağım ama umarım bana gücenmezsin.”
Yuuki, Kagali’ye oyuncu bir edayla göz kırptı. Şaka yapıyormuş gibi görünüyordu ama Kagali işin aslını biliyordu. Her şeye rağmen Yuuki sözünün eri bir adamdı.
“O halde,” dedi Kagali, “onu size bırakıyorum.”
“Halledilmiş bil!”
Böylece büyü hanedanı Jahil ile büyü doğumlu Yuuki arasındaki savaş başladı.

“Bu konuda sana güvenebileceğimizden emin misin, Patron?”
“Biliyorsun Laplace, herhangi bir kavgadaki en önemli şeyler dostluk, çaba ve zaferdir, değil mi?” “Dostluğu neden böyle bir çırpıda çöpe atmak istediğini anlayamıyorum.”
“Ha-ha-ha! “Yok artık, dostum! “Zaten burada sadece ayak bağı olacağımı biliyorum, o yüzden… “Sadece unutma, aralarındaki en önemli şey zaferdir, tamam mı?”
“Elbette, elbette. “Zaten ‘çaba’ ölçülmesi zor bir şey. “Asıl önemli olan sonuçlardır.”
Yuuki gözleriyle ona talimatlar verirken Laplace ile karşılıklı gülüştü. Ondan bu tür şeylere alışık olan Laplace niyetini hemen anladı ve hızla harekete geçti. Gözünü Yuuki ve Jahil’den ayırmayarak Kagali, Teare, Eva ve gerekirse Mai’yi koruyabileceği bir pozisyon aldı.
Ancak bunun başka bir amacı daha vardı.
Peki, eğer serseri bir patlama bize denk gelirse zaten hepimiz ölürüz ama patronun böyle bir hata yapacağından şüpheliyim. Jahil yenilir yenilmez buradan toz olacağız.
Evet, Yuuki daha şimdiden Jahil’i yendikten sonra geri çekilmeyi planlıyordu. Her ihtimali hesaba katan kurnaz biriydi.
Böylece savaş başladı ve seyirciler sonucun ne olacağı konusunda ikiye bölünmüştü. Örneğin Caligulio ve Minitz, Yuuki’nin ne kadar baş belası biri olduğunu biliyordu. Nedenini tam açıklayamasalar da, kaybetse bile rakibinin işini kesinlikle kolaylaştırmayacağını biliyorlardı.
Luminus, Jahil’in avantajlı olduğunu düşünüyordu. Şu çocuk fena görünmüyor ama Jahil resmen farklı bir ligde. Yoldaşlarıyla birlikte savaşsaydı neyse ama onun karşısına tek başına çıkmak düpedüz intihar.
Onun varlığı, ölmesi durumunda hayata döndürülebileceğinin garantisiydi. Belki Yuuki bu pervasız hamleyi yaparken buna güveniyordu ama öyle bile olsa Luminus onun şansını pek yüksek görmüyordu.
Fakat Velgrynd tam aksi görüşteydi.
Hmm… Epey güçlenmiş, değil mi? Benimle savaştığı zamanki haline hiç benzemiyor.
Gücünde gözle görülür bir değişiklik yok gibiydi; muazzam bir büyü zerrecikleri akışı veya Tanrı sınıfı bir ekipman yoktu ama Velgrynd’e tamamen farklı bir insan gibi hissettiriyordu. Varlık Puanı arasındaki on kat farka rağmen, bunun yine de denk bir mücadele olabileceğini düşünüyordu. Ne de olsa, Testarossa gibi yetenekli bir dövüşçünün yalnızca saf teknikle kendisi gibi biriyle nasıl başa çıkabildiğini biliyordu. Bu tecrübesine dayanarak Velgrynd, Yuuki’nin ne sakladığını çok merak ediyordu.
Yuuki’yle derin bir bağ hisseden Hinata da oradaydı. Aynı topraklardan gelmişlerdi ve ikisi de Shizue Izawa’nın öğrencisiydi… ama aynı zamanda onu kullanan, suistimal eden ve ona ihanet eden bir üçkâğıtçıydı. Tüm bu geçmişe rağmen ondan bir türlü nefret edemiyordu. Bir bakıma, onun gerçek doğasını zamanında fark edemediği için o geçmişi kendi hatası olarak görüyordu. Bu durum, onun ölümünü duyduğunda neden içtenlikle üzüldüğünü ve onu sağ salim gördüğüne neden bu kadar sevindiğini açıklıyordu.
Fakat rol oynayan başka bir duygu daha vardı.
“Beni kandırmasının bedelini hâlâ ödemedi. “Burada kaybetmesine göz yumacak değilim.”
Öfkesini unutamıyordu ve içindeki hayal kırıklığını atmak için bir şeyler söylemek zorundaydı. Bu yüzden ona bu fazlasıyla dolaylı desteği sundu.
Kenardan gelen tezahüratları ve yuhalamaları görmezden gelen Yuuki, hiç istifini bozmadan sakince Jahil’e doğru yürüdü. Ardından, aynı hareketin devamında hafif bir tekme savurdu.
Elbette Jahil kılını bile kıpırdatmadı. Sol eliyle tekmeyi kolayca yakaladı ve sağ eliyle Yuuki’ye vurdu. Yumruğu yüksek yoğunluklu alevlerle kaplıydı; en ufak bir teması birini anında küle çevirebilirdi ama Yuuki kollarını sakince çaprazlayarak yumruğu engelledi.
“Hıh. “Sen…”
“Hi-hi! “Biliyordum. “O beden Footman’a ait. “Ve tonlarca enerjiyle dolu olsa da, fiziksel olarak hiç güçlendirilmemiş gibi.”
Bu karşılıklı hamleler Yuuki’nin şüphelerini doğruladı. Jahil’i alt etmenin anahtarını çözmüştü ve gözleri avını sinsice izleyen bir avcının aurasına büründü. Jahil de Yuuki’nin gardını düşüremeyeceği bir düşman olduğunu gördü. Ne de olsa onu kolayca yenebileceğini düşündüğü kaba kuvveti az önce üzerinde hiçbir işe yaramamıştı.
Lanet olsun. Bu herif…
Nihai efsun Alev Kralı Agni ile beslenen tüm saldırılar Anti-Yetenek tarafından mühürlenmişti. Güçlü büyüsünü kullansa bile, o da benzer şekilde Yaşam Çalan tarafından emilecekti.
O zaman onu öldürme konusunda daha titiz davranmalıydım…
Fakat pişmanlık için artık çok geçti. Artık Yuuki onun için doğal bir düşman konumundaydı… ve böylece av resmen başlamış oldu.

Bu noktada, büyü zerreciklerinin miktarındaki muazzam fark tamamen anlamını yitirmişti. Jahil’in Yetenek Karşıtı‘yı aşmak için teknik sanatlarına başvurması gerekiyordu ancak onun asıl uzmanlık alanı büyüydü. Agni’nin yardımıyla büyülerini en üst düzeye çıkarıp optimize edebilirdi fakat bu bir yetenek sayıldığından Yuuki, Yetenek Karşıtı ile onu kolayca etkisiz hale getirebilirdi. Yine de ona sadece saf enerji savuramazdı; zira Yaşam Çalan da bunu imkânsız kılıyordu.
Jahil’in elinde kalan tek hamle, Yarı Tanrı Kan Mızrağı ile fiziksel bir saldırı yapmaktı.
“Beni hafife alma, seni aşağılık hamam böceği!”
Jahil mızrağını havada hafifçe döndürdü ve ardından ucunu doğrudan Yuuki’ye doğrultarak durdurdu. Silahı kullanmakta şaşırtıcı derecede ustaydı.
“Vay canına. Footman’in bedenine bu kadar uyum sağlamak bayağı çaba gerektirmiş olmalı.”
“Kapa çeneni! Bir tanrının halefinin sözlüğünde ‘çaba’ diye bir kelimeye yer yoktur!”
Jahil, Yuuki’nin üzerine atıldı. Böylesine iri yarı bir adam için hızı beklenmedik derecedeydi. Bir göz kırpışında mızrağıyla vurabileceği mesafeye girmişti… Fakat Yuuki bu hamleyi zaten öngörmüştü.
“Evet, böyle yapacağını biliyordum.”
Güçlerinin çoğu Yuuki tarafından engellenen Jahil’in elinde pek az seçenek kalmıştı. Bunu tahmin eden Yuuki bir tuzak kurmuştu; onun gibi biri için çocuk oyuncağı sayılacak türden bir tuzak. Bir an sonra Jahil, Yuuki’nin insanüstü güçleriyle oluşturduğu bir çukura basarak tam onun önünde tökezledi.
Basitti ama son derece etkiliydi. Yuuki’nin tekmesi, dengesini kaybeden Jahil’in tam yüzünde patladı. Bu tekmeye Yaşam Çalan da dâhil edilmişti; bu da Jahil’e aldığı hasardan çok daha fazla dayanıklılığa mal oldu.
Rakibiyle arasına mesafe koymak için geriye doğru yuvarlandı fakat Yuuki bu fırsatı kaçırmadı. Jahil’in hareketlerini takip ederek bir darbeden diğerine akıcı bir şekilde geçip ardı ardına yumruklar ve tekmeler savurdu.
“Hadi be. Benim o canavara karşı zerre şansım yoktu ama adam gelmiş herifi resmen avucunun içinde oynatıyor…”
“İnanması her zaman zor ama Lord Yuuki işte böyledir. Benim açımdan bakarsak seninle onun güçleri hemen hemen eşit gibi görünüyordu ama…”
“Hadi ama! İkimizin de harika bir patronu var! Önemli olan tek şey bu, değil mi?”
Laplace bu düşünce karşısında irkildi. Kagali, Yuuki ile ilk karşılaşmasını hatırlayarak “güç” kelimesinin gerçekte ne anlama geldiğini kendi kendine sorgulamaya başladı… Teare ise Yuuki’nin her hareketini içten bir hayranlıkla izliyordu.
Kendini biraz dışlanmış hisseden Mai, aksi bir durumda hemen kaçabileceğinden emin olmak adına teyakkuzda bekledi.
Yuuki gerçekten de ciddiye alınması gereken biri. Yine de tüm bunların arasında nerede duracağımdan emin değilim. Onun tarafında kalmakla iyi mi yapıyorum?
Mai’nin Feldway’e hizmet etmeye hiç niyeti yoktu. Sonunda özgürlüğünü kazanmıştı ve artık hayatını kendi şartlarına göre yaşamak istiyordu. Asıl amacı kendi dünyasına geri dönmekti ve Yuuki’nin bunu gerçekleştirebileceğine inanıyordu. Tek sorun, Yuuki’nin tarafının İblis Kralı Rimuru ile ters düşmüş olmasıydı. Şu an bir ittifak içindeydiler ancak yine de canavar ulusunun kendilerine kin besleyebileceğinden endişeleniyordu.
Nasıl bakarsan bak, o adamları asla kendine düşman etmek istemezsin. Bunu bir şekilde halledebilirsek endişelenecek hiçbir şeyim kalmayacak…
Mai’nin bakış açısına göre, İblis Kralı Rimuru’ya hizmet eden canavar yöneticiler son derece tehlikeliydi. Deeno’nun grubuyla zindanı fethetmeye çalıştıktan sonra buna bizzat şahit olmuştu. Yuuki’ye güveniyordu ama orada gördükleri bambaşka bir boyuttaydı.
Eh, eğer İblis Kralı Rimuru’yu karşısına almaya karar verirse… Aksine ikna etmek için hayatımı riske atarım.
Kafası karışık Mai’nin bu konuda vardığı karar bu oldu.
Fakat savaşı pürdikkat izleyen tek kişi o değildi. Luminus yeniden gökyüzüne yükselmiş, tüm savaş alanını gözlemliyordu; bu yüzden doğal olarak o da dövüşü takip etmekteydi.
Şaşırtıcı derecede garip. Yuuki’nin Batı Ülkeleri’nde perde arkasından faaliyet yürüttüğünü biliyordum ama bu kadar güçleneceğini hiç tahmin etmemiştim.
Luminus yalnızca kendine karşı dürüst oluyordu. Chronoa’yı neredeyse elinden alacağı için Yuuki’ye hâlâ kin besliyordu ancak onun Jahil’e karşı dövüştüğünü görünce “düşmanımın düşmanı” mantığıyla yaklaşarak onun için iyileştirme büyüsü hazırlamaya başladı.
Böyle yapmakta da haklıydı. Luminus’a o kadar çektirdiği dertten sonra Jahil, Yuuki karşısında çaresiz kalıyordu.
Luminus’un kendisi, Yuuki’yi bir dövüşte alt edebileceğinden emindi fakat Jahil’e karşı şansını pek de yüksek görmüyordu. Bu bir uyumluluk meselesiydi. Luminus’un elinde Yuuki’yi etkisiz hale getirecek ve zaferini garantileyecek birkaç yol vardı; ancak Jahil’in ona etkili bir şekilde saldırma olanağı yoktu. Ezici derecede güçlü bir savaşçı olmasına rağmen o adamı bir türlü yenemiyordu. Jahil için Yuuki, adeta doğal bir düşmandı.
Eğer Jahil’i bu şekilde alt edebilirse bu beni kesinlikle büyük bir yükten kurtarır…
Luminus, dış görünüşünün aksine olaylara karşı epeyce umursamaz olabiliyordu. Savaşın tozu dumanı durulduğunda bu ikisinden en az biri denklemden çıkmış olacağı sürece bu onun için gayet uygundu.
Bu arada Velgrynd, kendi kendine “Biliyordum,” diye mırıldanmış ve tüm dikkatini vakit kaybetmeden yeniden Ivalage’e yöneltmişti. Bunun olacağını zaten öngörmüştü, dolayısıyla onun için sürpriz olmamıştı. Hinata ise düşmanları katletmekle meşguldü ancak tüm bu süre boyunca Jahil’in yerinde olsaydı Yuuki ile nasıl başa çıkacağını düşünüyordu.
“Onun yanındayken gardını asla düşüremezsin, imkânı yok…”
Sonunda hakikat anı geldi.
“Pekala,” diye sırıttı Yuuki, “seninle oynamaktan sıkıldım. Artık bu işe bir son verme vakti geldi.”
Jahil gözle görülür şekilde telaşlanmıştı.
“Bekle! Ben Jahil’im, Büyü Hükümdarı! Dünyaya hükmedecek tanrının yeni nesil halefiyim!”
Aynı zamanda gittikçe çaresizleşiyordu.
Jahil, böyle bir yerde sıradan bir hiç kimse tarafından öldürülmeyi kendine yediremezdi. Ne de olsa o, Yıldız Krallığı Ejderhası Veldanava’nın hakiki halefiydi. Tanrı katletme kaderiyle lanetlenmiş yarı tanrı Twilight Valentine ile karşılaştığında, bu karşılaşma onu duraklatmıştı. Kendisi bizzat halledebilecekken yarı tanrı babasını bu şekilde zahmete sokmaya gerek yoktu. Bu sayede her şey tertemiz ve kusursuz bir şekilde hallolacaktı. Tanrıları öldürüp güçlerini ele geçiren Jahil, yeni neslin yaratıcı tanrısı olacaktı.
Ardından, sayısız reenkarnasyonun ardından Jahil nihayet amacına ulaştı. Bir bakıma büyük bir başarıydı ama aynı zamanda dünyayı kaosa sürükleyen bir aptallıktı. Dünya uzun bir savaş dönemine sürüklendi ve Kral Jahil’in hükmettiği küçük ülke yok oldu. Hiçbir şey başaramamıştı ve her şey tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştü.
Sonra gözünü ejderha prensesi Milim’e dikti ve bunun nasıl sonuçlandığını herkes biliyordu. Yine de her ne olursa olsun, Jahil’in “tanrı katletme” görevi tamamlanmıştı ve bu yüzden her şeyin burada sona ermesi fikri onun için kesinlikle kabul edilemezdi.
Fakat bu tür durumlar Yuuki için zerre önem taşımıyordu.
“Yeni nesil mi? Kimse takmıyor ki!”
Üstünlük hissi, meydan okuyan tavrında açıkça görülüyordu.
“Seni…”
“Oho, kaçmaya çalışmakla hiç uğraşma. Mai de yanımda.”
Jahil de Mai’nin ne kadar kullanışlı olduğunu biliyordu. Haritada hedef bulmaktan çok daha fazlasını yapabiliyordu; kişileri hedef alıp nerede olurlarsa olsunlar doğrudan yanlarına “sıçrayabiliyordu”. Tam da Yuuki’nin dediği gibi, ondan kaçmaya çalışmak anlamsızdı.
“Pekala! Seni yeni kuvvetimin ilk üyesi yapacağım! Nasıl fikir? El sıkışalım!”
Bu, Yuuki’yi ikna etmek için çaresizce yapılmış bir girişimdi. Teklifi yaparken oradan kaçmanın bir yolunu bulmak için çırpınıyordu ancak kayda değer tek bir fikir bile üretemedi. Devran dönmüştü ve kimin kimi avladığı artık gün gibi ortadaydı.
“Cık. Arkadaşlarıma o kadar kötü davrandıktan sonra mı?”
“Şey…”
“Bana mazeret uydurma. Cevabımı değiştirmeyecekler.”
Yuuki’nin gülümsemesi bir anda kayboldu.
Kıkırdama! Çok güzel. Fevkalade güzel! Sana güçlerimi ve her şeyimi verdim, bu yüzden onları sonuna kadar kullanmanı bekliyorum!
Maria’nın bunu ona açıkça söylemesine gerek yoktu. Yuuki, Açgözlü Maribel’i neredeyse dünyadaki en güçlü kişi yapan bu yeni edindiği gücü kullanmakta zaten son derece ustaydı.
“Tamam, ölme vakti.”
“Henüz ölemem—!”
Onu aktifleştirdi— “Ölüm için yanıp tutuşacaksın… Kayıp Entropi [Lost Entropy]!!” ve bir anda, Jahil’in içten gelen yaşama arzusu tersine döndü. Bir an sonra ruhu doğal ölümüne ulaştı.
“Buna pişman olmaya devam edeceksin,” dedi Yuuki ona. “Öldükten sonra bile.”
Ve böylece, tüm dünyaya sefalet yayan kötülüğün kendisi, hırsı kendi arzularını bile aşan birinin ellerinde tamamen yok edildi, bir daha asla diriltilemeyecek şekilde.

Kagali bu olayın gerçekleşmesine tanık olurken gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Bitti…”
Geçmişte çektiği zorlukları hatırladıkça duygularına yenik düştü.
“Sizin adınıza çok sevindim, Prensesim…”
Kagali’nin önünde diz çökmüş, onunla birlikte sevinç gözyaşları döken kişi “Yüzsüz” palyaço Eva’ydı.
O, prenseslik günlerinden beri Kagali’ye hizmet eden sadık bir hizmetkârdı; Kagali’ye bağlılık yemini etmiş ve tarihin çalkantılarını onunla birlikte atlatmış bir kara elfti.
Eva tüm ayrıntıları bilmiyordu fakat Kagali’nin davranışlarından Jahil’in onun düşmanı olduğunu tahmin etmişti. Jahil’in bir zamanlar Kagali’nin babasını ele geçiren kadim kötülük olduğunu bilmesinin imkânı yoktu ancak Kagali’yi güvende ve neşeyle dolu görmek, hayatını riske atmasına değdiğini hissettirmişti.
Yuuki arkadaşlarının yanına yaklaştı.
“Eee, nasıldı bakalım? Patron dediğin böyle olur, değil mi?”
“Harikaydınız,” diye coşkuyla dile getirdi Kagali. “Sadakatim sonsuza dek sizinle.”
“Evet,” diye ekledi Teare, “ayrıca bunu yaparken çok da havalı görünüyordun! Footman’in intikamını aldığın için de teşekkürler! Daha fazlasını isteyemezdim!”
Laplace bu söze kurumla başını salladı. “Eh, sadece unutmayın; ben yardım etseydim bu iş çok daha çabuk biterdi.”
Bu açıkça yalandı. Muhtemelen yardımdan çok köstek olurdu. Ama Yuuki yine de güldü.
“Ha-ha-ha! Pekala, bir dahakine seni çağırırım!”
“Anlaştık Patron!”
Ve böylece, grup bu uyumlu kavuşmanın coşkusuna kendini kaptırmışken… birisi ortamın havasını bozmak için aniden süzülerek geldi.
“Demek artık bitti.”
Olayları yukarıdan izleyen Luminus, karşılığında kendisine sırıtan Yuuki’nin önüne indi.
“Hey, şikayetlerini sonraya saklayabilir misin? Biraz yorgunum da.”

“Bana karşı bu kadar tetikte olmana gerek yok. Geçmişimizin tamamen güllük gülistanlık olmadığını biliyorum ama şu an bunun sırası değil. Sana minnettarım.”
İblis Kralı’ndan gelen bu alçakgönüllü jest tamamen samimiydi. Jahil çok uzun zamandır ayağına batan bir dikendi ve Yuuki onu kendisi adına aradan çıkarmıştı.
“Pekala. Benden bir şey mi isteyecektin, yoksa…?”
“Evet. Senin ve grubunun bundan sonra ne yapmayı planladığını öğrenmek istedim.”
Luminus mümkünse onların ön saflara katılmasını çok istiyordu. Fakat bunun muhtemelen onlardan çok şey istemek olduğunun da farkındaydı. Bu savaş alanındaki bazı insanlar Luminus kadar bağışlayıcı veya işine geldiği gibi unutkan değildi. Kendilerine bir kez ihanet etmiş birine güvenmeyebilirlerdi; bu sadece insan doğasının bir gereğiydi. Yuuki bunun bilincindeydi ve zaten oraya arkadaş edinmeye çalışmak için gelmemişti.
“Şey, bilirsin ya, ilgilenmemiz gereken bir sürü iş var. Önümüzü falan kesmemeye çalışın, olur mu?”
“Hmph. Nasıl istersen.”
Zaten böyle bir şey bekleyen Luminus onları durdurmaya çalışmadı. Onlara bir uzlaşma şansı tanımıştı ve bu işe yaramayınca onlara olan ilgisini kaybetti.
Ancak tam o sırada Yuuki bir şey daha ekledi.
“Ah, doğru ya. Biz artık gidiyoruz ama Mai burada kalıyor.”
“Hmm?”
“Şu taraftaki kuş var ya… Sanırım her yere fırlamak için Mekânsal Nakil kullanıyor. Herifle baş etmekte zorlanıyorsunuzdur, değil mi? Mai işinizi epey kolaylaştıracaktır.”
Yuuki, Flutter ile olan savaştan bahsediyordu. Bulunduğu yerden iki başlı canavarı göremiyordu ama Yuuki nelerin olup bittiğini gayet iyi kavramıştı. Yine yaptı yapacağını, diye düşündü Luminus.
“Pekala, genç kız… Bizim savaşımıza katılacaksın!”
Luminus, insanlara emretmeye alışkın bir hükümdarın tüm azametine sahipti. Mai ise tüm bunlardan habersizmiş gibi kalakaldı. Güvendiği adam olan Yuuki’yi takip etmeye karar vermişti ve şimdi kendini epey terkedilmiş hissediyordu.
“Şey, ben…”
Ne diyeceğini ya da ne yapacağını hiç bilemeyerek yardım istemek için Yuuki’ye göz attı. Yuuki ona masumca gülümseyerek karşılık verdi.
“İşte böyle, burada elinden gelenin en iyisini yap!”
Yuuki öylesine Mai’nin omzuna hafifçe vurdu.
(Ve bir sorunun olursa bana haber vermen yeterli. Sözümüz hâlâ geçerli!)
Başka kimsenin duyamayacağı şekilde Düşünce İletişimi aracılığıyla Mai’ye gönderilen bu son mesaj, onların vedası yerine geçti. Mai cevap vermeye çalıştığında Yuuki ve arkadaşları ortadan kaybolmuştu bile.
“Vay canına, imkânı yok… Anlık Hareket mi?”
Mai’nin bildiği kadarıyla Yuuki ve yoldaşları arasında Anlık Hareket yeteneğine erişimi olan kimse yoktu. Hatta kendisinden başka kimsenin bunu başarabileceğini düşünmüyordu. Onun elemental büyü Işınlanma Kapısı‘na erişimi olabileceğini düşünmüştü ve dışarıda Mekânsal Nakil‘e sahip epey insan da vardı… ama bunların ikisi de önceden hazırlık gerektiriyor ve harekete geçirilmeden önce bariz bir belirti veriyordu. Aksi takdirde birinin tam gözünün önünde iz bırakmadan öylece kaybolmak imkânsızdı.
Bunu görmek Mai’yi şaşkına çevirdi. Neler oluyor? Hep birlikte geri döndüğümüz o tek seferi gördükten sonra öğrenmiş olabilir mi?
Doğru cevap buymuş gibi geliyordu ama bunu kabullenmek istemiyordu. Yuuki adındaki bu çocuğun bir dâhi olduğunu biliyordu ama bu kadar yetenekli olabileceğini hiç tahmin etmemişti.
“Yuuki kesinlikle yaşını saklıyor olmalı.”
Onun kendisiyle aynı yaşta olduğuna bir türlü inanamıyordu. Kendisinden sürekli bir şeylerle ilgili şüphelenmenize yol açacak kadar kurnaz, yine de bir patron olarak bir o kadar güvenilirdi. Onun gibi biri Mai’yi neredeyse hiçbir uyarıda bulunmadan kendi başına bıraktıysa bunun bir sebebi olmalıydı.
Sorular konusunda bocaladığımı muhtemelen fark etmiştir ama…
Mai bıkkın bir iç çekti ve zihninde yeni bir sayfa açtı. Bu konuda ne hissederse hissetsin, dünya hâlâ felaketin eşiğindeydi. Neler olup bittiğinden tam olarak emin değildi ama tehlikeyi iliklerine kadar hissedebiliyordu ve bu konuda bir şeyler yapmayı kendinde bir görev görüyordu. Bu yüzden kararlılığını pekiştirdikten sonra emredildiği gibi Flutter’a karşı verilen savaşa doğru sıçradı.

Kutsal Ağaç için verilen ikinci savaş henüz ucu ucuna dengede seyrediyordu.
Chloe ile Veldora, Milim’in daha da kontrolden çıkmasını önlemek adına psikolojik bir yaklaşım benimsiyorlardı. Daha yeni ekip olmuşlardı ama Chloe’nin liderliğinde oldukça iyi bir takım çalışması sergiliyorlardı. Zarario liderliğindeki benzer şekilde gayriresmî ekip de Feldway karşısında moralini yüksek tutuyor, kendilerini ne kadar çaresiz hissetseler de pes etmiyorlardı. Böylece dünya hâlâ korunuyordu ancak işler sınır noktasına yaklaşmaya başlamıştı.
“Milim’e karşı yıldırım büyüsü kullanmamda bir sakınca var mı acaba?”
“Süper havalı Fırtına Kükremesi: İnsan Sürümü V2’mden mi bahsediyorsun?”
Veldora’nın böbürlenmek istediği çok şey var gibiydi ama Chloe, sırf isimdeki kısaltılmış V harfiyle “sürüm” kelimesinin tekrarlanması gibi küçük detaylara sinirlendiğinden değil, sözünü kesti.
“Adına ne dediğin umurumda değil ama sakın kullanmaya kalkma!”
Bu uyarıyı duyan Veldora, Chloe’nin geleceği hatırladığını fark etti.
“Ooo, yine yaptım değil mi…?”
“Kesinlikle yaptın. Onu bununla vurursan yıldırım etrafında bir küre oluşturur ve o zaman yanına yaklaşmak bile zorlaşır. Elimizdeki seçenekleri fazla kısıtlamış oluruz.”
Milim’le fiziksel düzeyde başa çıkıyor, gücünü olabildiğince az sergiliyor ve onu püskürtmek için tam kararında bir kuvvet—ki bu aslında elindeki neredeyse tüm güçtü—kullanıyordu. En mantıklı hareket tarzı buydu. Büyü patlamaları ve benzerleri, yanlış kullanılırsa çok fazla güç tüketir ve hatta potansiyel olarak Milim’e daha fazla güç kazandırabilirdi. Chloe işler sarpa sardığında her zaman zamanda geriye sıçrayıp tekrar deneyebilirdi ama bu yalnızca sorunu ertelemek demekti.
Ona karşı ayakta kalabilmesini sağlayan tek şey buydu ama…
“Hmm… Demek ona yanlış güçler göstermek bile onu güçlendiriyor. Yeğenimi takdir etmek lazım. Korkunç bir hızla gelişiyor—büyümün öyle kolayca taklit edilebileceğinden değil tabii…”
Veldora, Chloe’nin emirlerine itaatkâr bir şekilde uyarken kendi kendine mırıldanmaya devam etti.
“Bu kadar hayran kalmayı bırak! Dinle, bir sonraki büyü patlamasından sakın kaçma!”
Milim’i “gelişiyor” diye tanımlamak aslında biraz hedefi ıskalamaktı. Veldora durumu pek doğru kavrayamamıştı ki zaten bu beklenen bir şeydi. Ancak tam da Chloe’nin talimat verdiği gibi, Milim’den gelen büyü yağmurunu doğrudan göğüslemişti.
“Ah! Ooof, bu sertti! Şu an benim yerimde başka biri olsaydı hüngür hüngür ağlardı!”
Büyük bir velvele koparıyordu ama yine de her bir atışı tek tek savuşturarak hepsini üstlendi. Bu arada gözleri yaşarmıştı. Ağladığını herkes açıkça görebiliyordu… ama kimse ona gülmüyordu. Veldora’dan başka biri bunu denemeye kalksaydı, gözyaşı dökecek vakit bile bulamadan buharlaşıp giderdi.
Hatta Veldora, Milim’in bu sağanağından kaçınmış olsaydı, sapan bir büyü patlaması Kutsal Ağaç’ın dallarından birinde yer alan bir şehre isabet edecek ve tarif edilemez bir yıkıma yol açacaktı. Şehir zaten tahliye edilmişti ama tüm sakinler henüz tamamen güvende değildi; bazıları Kutsal Ağaç’ın dışına kaçmış, bazılarıysa şehir içindeki sığınaklara sığınmıştı. Bu ağaç, halkı için barış ve güvenliğin simgesiydi; çökebileceğini akıllarına bile getiremiyorlardı ki bir bakıma bu yüzden suçlanamazlardı da.
Chloe bu geleceği görerek bundan kaçınmak için önlemler almıştı. Tüm yönlendirmelerine uyduğu için Veldora büyük bir övgüyü hak ediyordu… ama Milim’in aklını başına toplamasına yardım edemedikleri sürece, eninde sonunda bir duvara toslamaları kaçınılmazdı.
“Ne dert ama…”
Chloe ellerindeki ateş gücünün bu kadar az olmasından bıkmıştı ama henüz pes etmiş değildi. Bu noktada havlu atacak bir insan olsaydı, bunca zamandır katettiği o muazzam zaman yolculuğuna asla kalkışmazdı. Bu durum onun azmini fazlasıyla kanıtlıyordu.
“Peki öyleyse, sonuna kadar elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerekecek!”
“Evet… Evet, haklısın!”
Hiçbir şey bunu, aşırı iyimser Veldora’ya verdiği hafif baş hareketiyle onaylamasından daha iyi kanıtlayamazdı. Bir dayanağı yoktu ama şüpheleri de yoktu—ikisi de eninde sonunda her şeyin yoluna gireceğine yürekten inanıyordu.
Ve azim gösterenler sadece onlar değildi. Chloe’yi buraya getiren minik ejderha Gaia da tüm bu süre boyunca efendisi Milim’e seslenip duruyordu ve bu çabalar nihayet meyvelerini vermeye başlıyordu. Milim’in hareketleri zaman zaman hafifçe aksamaya başlamıştı.
“İşe yarıyor!”
“Heh-heh-heh! Hepsini bana borçlusunuz!”
“Pek sanmıyorum Veldora ama yine de çabanı takdir ediyorum!”
Şaşırtıcı derecede uyumlu olan bu ikilinin ve Milim’in evcil hayvanının birleşik çabaları sayesinde dünya tek parça halinde kalmaya devam ediyordu.
Bu sırada Feldway ise küplere biniyordu. Dışarıdan sakin görünüyordu ama tam Milim’e Kutsal Ağaç’ı yok ettirmek üzereyken böyle sözünün kesilmesi onu son derece öfkelendirmişti.
Bu korkunç insanlar! Bu iğrenç Kahraman nasıl olur da defalarca işime burnunu sokmaya cesaret eder…
Chloe her seferinde en uygunsuz anda araya giriyor gibiydi ve Feldway bundan nefret ediyordu. Onun hakkındaki değerlendirmesinde yanıldığı—onun icabına daha önce bakması gerektiği—hissinden bir türlü kurtulamıyordu.
Veldora’nın Kahraman’a katılmasıyla, Milim ortalığı kasıp kavururken bile onunla nispeten bir sükûnet içinde baş edebiliyorlardı.
İnanamıyorum. Milim savaştıkça daha da güçlenmeliydi. Neden hâlâ başa baş dövüşebiliyorlar?
Bu çok tuhaftı. Milim’in gücü gerçekten korkunç bir hal almıştı ve hiç kimsenin ona karşı bir şey yapamaması gerekiyordu. Geçmişte kontrolden çıktığında, Guy ve Ramiris onu püskürtmek için ölümüne savaşmak zorunda kalmışlardı.
Yıldızların yöneticisi olan Ramiris, bu savaşta güçlerinin çoğunu kaybetmiş ve geriye yalnızca birkaç temel yeteneği kalmıştı. Bundan daha fazlasını kaybetmemesi, tamamen kendisinin ne kadar muazzam bir varlık olmasından kaynaklanıyordu. Yeteneklerini kullanarak Milim’i mevcut dünyadan izole etmek, gücünün etkisini azaltmalarına yardımcı olmuş, bu da Guy’ın onun üzerinde çalışmasına ve—büyük zorluklardan sonra—nihayet aklını başına getirmesine olanak tanımıştı. O dönemin en güçlü iki varlığının bu mucizeyi gerçekleştirmesi gerekmişti ve başka bir şeyin yapılamayacağını duyduğunda Feldway bile dehşete düşmüştü.
Ama tam da bu yüzden bunu kabullenemiyordu. Ne Guy ne de Ramiris buradaydı. Ramiris güçlerini geri kazanamamıştı, yani bir işe yaramazdı… Ya da belki öyle değildi ama her halükarda Milim’i dizginleyecek güce hiçbir şekilde sahip değildi.
Öyleyse neden? Milim’in gücü neden artmıyordu? Neden…?
Derken Feldway bir şeyin farkına vardı. Milim ile savaşan o iki kişi, ellerine geçen her fırsatta daima en ideal hamleleri yapıyorlardı.
Onunla başa çıkma şekilleri kusursuzdu. İlk denememde ben bile böyle yapamam. Ve eğer öyleyse…
Feldway’in gözlemleri onu tek bir sonuca götürdü.
Sorun o kızdı. Zamanı kontrol edebiliyordu. Gelecekten geriye zamanı sarıyor olmalıydı… Hayır, geçmişe sıçrıyordu!
Feldway, Chloe’nin yeteneğini çözmeye ramak kalmıştı. Düşüncesine göre bu zamanı geriye sarmaktan ziyade, henüz yaşanmamış gelecekten anıları “hatırlamak” gibi bir şeydi. Kahraman’ın Veldora’ya verip durduğu talimatlara bakılırsa bundan neredeyse emindi.
Ve bunu durdurmanın bir yolu vardı—kelimenin tam anlamıyla. Zamanı durdurursa, bilincini geçmişe gönderemezdi. Buna karşı koyabilecek birinin olduğunu bildiğinden henüz bunu yapmamıştı—ayrıca işe yaramayıp kendisini saldırıya açık bırakma ihtimali de vardı. Dahası, Feldway kaynaklarını gereksiz şeylere harcamaktan nefret ederdi. Düşmanının gücünü zaten tamamen analiz etmişti ve savaşı aceleye getirmeye çalışmanın bir anlamını görmüyordu.
Ancak şimdi işler gözüne farklı görünüyordu.
“Bunu yapmaktan hoşlanmasam da Milim bu engelleri ortadan kaldırana kadar ‘donmuş dünyayı’ harekete geçireceğim.”
Böylece Feldway planını eyleme geçirmeye çalıştı—ancak başka bir engel belirdi.

“Hey, Leon! Zorlanıyor gibi görünüyorsun, ha? Bırak da biz de katılalım!”
Yuuki’nin ekibi savaşa son derece rahat bir edayla dahil oldu. Artık Feldway bu dünyadaki en güçlü sekiz kişiye karşı tek başına savaşıyordu. Durumu bilmeyen biri bunun yenilmesi imkânsız bir kadro olduğunu düşünürdü.
“Dinleyin,” diyerek uyardı onları Zarario. “Feldway hepimizin güçlerinde ustalaştı. Ve bilmiş olun ki, ona bir kez bir teknik gösterdiğinizde bir daha işe yaramaz.”
Yuuki ve Kagali de Michael tarafından kontrol edilmişti, bu yüzden tüm güçlerinin bilindiğini varsaymak en doğrusuydu. Teare ve Laplace’ın güçleri bilinmiyordu ama yine de tedbiri elden bırakamazlardı. Zarario, boyutlar arası bu güçlü varlığa karşı yapılacak her türlü gereksiz hamlenin ölümcül olabileceğine inanıyordu.
Ancak bunu duyduktan sonra bile Yuuki gayet sakindi. Çoğu insan umutsuzluğa kapılırdı ama Yuuki çoğu insan gibi değildi.
“Evet, bu oldukça yaygın bir durumdur,” dedi korkusuzca, sanki bir savaş mangası kalıbından bahsediyormuş gibi. “Şey, muhtemelen beni kontrolün altına aldığını sanıyordun ama o sadece bir yemdi, tamam mı? Sana bütün kozlarımı göstermedim, ayrıca sonradan kazandığım bazı güçlerim de var. Öyle kolay kolay devrilmem.”
Yuuki aslında o kadar kendine güveniyordu ki Feldway’e tacontent bile atıyordu. Zarario donakalmıştı. Manganın ne olduğunu bilmiyordu ama bu o kadar yaygın bir senaryoysa, belki de Yuuki’nin farkında olmadığı bir karşı önlemi vardı? Bir an için umutlandı ama sonra gerçek hayatın kendisine bu kadar cömert davranmayacağını anladı.
“O halde onunla nasıl başa çıkmayı planlıyorsun?”
“Çok basit. Beni kopyalayamadan önce onu öldüreceğim.”
Bu tabii ki Feldway’in onun hamlelerini bilmediği varsayımına dayanıyordu. Eğer durum buysa, o zaman elbette basit olurdu. Zarario derin bir iç çekti.
“Ya da kopyalanamayacak bir hamle arayabiliriz.”
Bu fikir de oldukça bariz görünüyordu. Aslında Zarario bunu kendisi yeterince denemişti ve işe yaramayacağını biliyordu.
“Sakın bunu yapma. Bu sadece düşmanımıza avantaj sağlar.”
“Yani üzerinde bir sürü şey denersem bu onu sadece daha mı güçlü yapar?”
“Evet.”
Sözünü sakınmıyordu ama Zarario, Yuuki’nin kendi hatalarını tekrarlamasına izin veremezdi. Fakat konu Yuuki olunca bu endişe gereksizdi—daha doğrusu yanlış bir değerlendirmeydi.
Yuuki’nin gelmesinin sebebi Laplace’ın ondan rica etmiş olmasıydı. Anılarını geri kazanan ve bir zamanlar Thalion Grimwald olduğunu anlayan Laplace’ın karısını ve kızını kurtarmaktan başka çaresi kalmamıştı. Yuuki, bu küresel kriz karşısında bile bu dünyayı terk edip dostlarıyla yaşamaktan gayet memnundu ama Laplace en azından o ikisine yardım etmesine izin vermesi için ona yalvarmayı başarmıştı.
Yuuki bencil bir adamdı ama arkadaşlarına çok değer verirdi ve Laplace’ın samimiyeti onu kabul etmeye sevk etmişti. Kagali, Teare ve Eva da aynı şekilde hissediyordu; hepsi bu konuda tek bir zihniyete sahipti. Ve işte bu yüzden oradaydılar—Feldway’i yenmek için değil, Elmesia ve Sylvia’yı kurtarmak için.
Müttefikleri Veldora gelene kadar dayanmışlardı ama bu son olmayacaktı. Milim aklını kaçırmış olduğu sürece birilerinin Feldway’i dizginlemesi gerekiyordu. Duruma bağlı olarak Yuuki var gücüyle savaşa katılmaya hazırdı ama amaç sadece zaman kazanmak olduğundan artık bu şekilde savaşmaya hiç niyeti yoktu. Bu yüzden Feldway’i iyice kışkırtıp sonra da kaçmaya karar verdi. Vardığı oldukça sorumsuz sonuç buydu—yani Zarario o tavsiyeyi vermemiş olsaydı bile gerçek yeteneklerini ortaya çıkarmaya niyeti yoktu. Ciddi yapılı Zarario için bu inanılmaz bir şey olurdu ama Yuuki tam olarak böyle çalışıyordu.
Ve Laplace da benzer durumdaydı. Rakipleriyle dalga geçme ve onlarla oynama konusunda bir uzmandı. Gereksiz savaşlara girmez, dövüşlerde kendini fazla ön plana çıkarmaya çalışmazdı. Amaçlarına ulaştıracaksa, kalabalık arasındaki palyaço olmaktan çekinmezdi. Bu dövüş için de oyun planı buydu.
Bu yüzden yukarı uçup havadaki Yuuki’ye katılmaya çalıştı… ve başarısız oldu. Yüksek hızla yere inen kadın tarafından yakalandı.
“Hey! Neden bana merhaba demedin?”
Yuuki’nin yerini almak için ön cepheden ayrılan kişi Sylvia’ydı. Elleri şimdi Laplace’ın boynundaydı ve sıkıyordu, gülümsemesi o kadar sertti ki adamın sırtından aşağı bir ürperti gönderdi.
Ancak Jahil’in saf büyü mermisi devasa bir ateş topuna dönüşmek üzereyken genişlediğinde Laplace’ın gerçek kimliğini fark etmişti. O parıltıda Sylvia, Laplace’ın gerçek yüzünü görmüş ve onun uzun zaman önce ölen sevgili kocası olduğunu anlamıştı. Onun için çok uzun zamandır beklenen bir kavuşmaydı… ve sonra Laplace ile arkadaşları ortadan kaybolmuştu. Konuşacak vakitleri bile olmamıştı ve artık birbirlerini bir daha asla göremeyeceklerdi.
Sylvia’nın buna üzülecek vakti yoktu. Kişisel duygularını bastırarak elinden gelen her şeyle savaşmıştı. Ve işte şimdi adam yine buradaydı, damdan düşer gibi ortaya çıkıvermişti. Sabrı sınırına ulaşmıştı.
“Uhhh, sen de kimsin?”
Laplace son derece aptalca bir şekilde salağa yatmayı seçti. Az önce orada şu anki ismiyle çağrılmıştı ama henüz bunu kabul etmemişti. Şimdilik başkasıymış gibi davranmak ya da onu tanımıyormuş gibi yapmak istiyordu.
Bu sadece Sylvia’yı daha da çileden çıkardı.
“Ne? Söyleyeceğin şey bu mu? Gerçekten bunu mu söyleyeceksin? Pekala, şimdi sinirlendim işte! Sözümü bozup seni aldatmaya başlasam nasıl olur, ha?”
“Bekle, bekle! Dur! Dur!”
Sylvia, Laplace’ın boynundaki kavrayışını daha da sıkılaştırdı.
Laplace, hayatının tehlikede olduğunu hissederek çırpındı. Boğulmak onu öldürmezdi ama içgüdüleri yine de Sylvia’nın öldürme niyetine tepki veriyordu.
“Kim olduğumu hatırlayana kadar mola falan yok!”
Sylvia’nın gözleri yaşlarla doldu. Laplace bunu görünce sarsıldı. Artık geçmişin anılarına sahipti ve eskisinin aksine, sevdiği kadının gözyaşlarını görmezden gelmesinin imkânı yoktu. Onu kandırmaktan vazgeçip kaderine razı olma vakti gelmişti.
“Konuşmamız lazım! Şimdi sırası değil! Bunu daha sonra konuşalım, Sylvia!”
Öldüğünü sandığı kocası az önce ona ismiyle seslenmişti. Bir anda içi sevinçle kaplandı.
“Thalion! Madem hayattaydın, öyleyse neden…?”
Duygularına yenik düşen Sylvia nihayet gözyaşlarına boğuldu. Sanki bir hipnoz altındaymış gibi yumruğunu sıktı—
“Vay canına! Yumruk çekmek yok! Kesinlikle kabul edilemez! En azından onu indir!”
Laplace, gözleri fal taşı gibi açılmış halde kaçmaya çalıştı. Ama artık çok geçti.
“Madem hayattaydın, neden beni bir kez olsun arayıp sormadın?!”
Tüm öfkesini akıttığı bu çığlıkla birlikte, altın sarısı sağ yumruğu bir tirbuşon darbesiyle Laplace’ın sol yanağına patladı. Laplace’ın hayatındaki en kötü yenilgiydi bu, ya da en azından şimdiye kadarki en kötüsüydü. Yine de bu durum eski günleri anımsatıyor, diye pişkin pişkin düşündü—ki bu da işlerin gidişatı açısından pek iyi bir işaret sayılmazdı.

Her halükarda, Laplace iyice gaza gelmişti. Maskesini çıkardı ve Sylvia’ya gülümsedi.
“Daha sonra konuşuruz, olur mu? Şu adamı yenmem imkânsız ama ihtiyacımız olduğu kadar savaşı uzatabilirim. O yüzden gerisini bize bırakıp biraz dinlen!”
Sorunu başarıyla geleceğe erteleyen Laplace, öne doğru bir adım attı. Ancak tam havalanmak üzereydi ki…
“Çekil şuradan.”
Aniden omzundan kavrandı ve geriye, Sylvia’ya doğru itildi.
“N-ne?!”
Adam birdenbire, adeta yoktan var olmuştu. Laplace, Sylvia ile konuşuyordu konuşmasına ama gardını bir an olsun düşürmemişti—buna rağmen bu adamın varlığını tamamen gözden kaçırmıştı. Arkasını döndü ve ancak o zaman ne olup bittiğini kavrayabildi.
“… Göh?! Vay anasını, sen miydin Diablo!”
Gerçekten de oydu. Benimaru’ya ve Kontrol Merkezi’ne halletmesi gereken bir işi olduğunu söylemiş, ardından da doğruca buraya gelmişti.
Vay arkadaş, diye düşündü Laplace, bu herif feci şekilde tehlikeli.
Diablo’yu pek iyi tanımıyordu ama daha önce onunla birkaç kez konuştuğunu hatırlıyordu. Bu iblise yanlış bir cevap verirse başına nelerin gelebileceğine dair duyduğu o korkuyu hatırladı. Bu herif, ne pahasına olursa olsun ters düşülmemesi gereken kişiler listesinin kesinlikle en başındaydı—üzerinde bıraktığı izlenim tam olarak böyleydi. Yine de Diablo’nun yanında nasıl davranacağını bilemeyen tek kişi Laplace değildi. Onu tanıyanların çoğu muhtemelen aynı şeyleri hissediyordu.
“Ş-şey, peki seni buraya getiren nedir?” Onun yerine soruyu soran Sylvia oldu.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Ah, sadece halledilmesi gereken küçük bir iş. Şu taraftaki şahısla sizin yerinize ben ilgileneyim mi?”
Diablo’nun bakışları Feldway’e kilitlenmişti. Laplace ve Sylvia, Diablo’ya şöyle bir baktılar ve derhal kenara çekilmelerinin—hem de bayağı bir kenara—ve ne yapmak istiyorsa yapmasına izin vermelerinin en doğrusu olacağına karar verdiler. İşte Diablo böyle biriydi—kendi müttefiklerini bile korkudan sindiren bir adam.

Kanatlarını açan Diablo, uçarak Feldway’in karşısına geçti.
“Çık… Harika. Yoluma çıkmaya mı çalışıyorsun?”
Feldway zamanı durdurmayı düşündü ama Diablo’nun buraya ışınlandığını görünce bu fikirden vazgeçti. Sylvia ve diğerlerinin dilediklerini yapmalarına göz yumarak, tetikte bir halde rakibini pürdikkat süzdü. Büyü zerrecikleri açısından üstünlüğün kendisinde olduğuna emindi ve artık gerçek formuna döndüğü için savaş becerilerinde bile daha üstündü. Yine de Diablo’nun kendisi için baş belası olacağı gerçeği değişmiyordu. Madem savaşacaklardı, bu işi tam burada ve şimdi bitirmek istiyordu.
Arkalarındaki Kutsal Ağaç ile bu iki rakip havada birbirlerine dik dik baktılar. Feldway’in dikkatinin kendisinden uzaklaştığını hisseden Zarario, seslenmeden edemedi:
“Diablo, Feldway’i durduracak mısın? Eğer öyleyse, bize katılıp—”
Feldway’e karşı bir takım oluşturmayı teklif ediyordu ama sözünü tamamlamayı bir türlü başaramadı. Diablo zaten onu reddetmeye hazırdı.
“Feldway’i durdurmak için size katılmak mı? Hayır, hayır, ben sadece bu aptalın bazı şeyleri daha net anlamasına yardımcı olmak için buradayım.”
“… Neyi anlamasına?”
“Haddini.”
Verdiği bu yanıtla Diablo hafifçe gülümsedi; kibri, Feldway’i bir tehdit olarak bile görmediğini açıkça ortaya koyuyordu.
Benden daha az büyü zerreciğine sahipken, Feldway’i yenebileceğini sanmana nasıl bir düşünce yapısı izin verebilir ki?
Zarario’nun sabrı tükenmişti. Diablo’nun gücünden şüphe duymuyordu; o gün çektiği zorluklar yüzünden Zarario bunu herkesten iyi biliyordu. Diablo’nun toplam seviyesi Zarario’nkini fersah fersah aşıyordu ve gücün sadece büyü zerreciği sayısından ibaret olmadığını biliyordu. Ama öyle olsa bile, Zarario hâlâ Diablo ile başa baş bir seviyedeydi—ve bu da Feldway’i yenmeyi imkânsız kılıyordu.
“Bak, güçlü olduğunu kabul ediyorum ama…”
Tam bunu söyleyecekken Zarario ters giden bir şeyler olduğunu hissetti. Diablo yetenekli bir savaşçıydı, kendi kapasitesini yanlış değerlendirecek türden bir aptal değildi. Zarario’nun ekibinin ne kadar zorlandığını görmüştü ama yine de orada durmuş, Feldway onun için hiçbir şey ifade etmiyormuş gibi davranıyordu. Belki de Diablo’nun bunu kazanmak için bir yolu vardı?
Kenardan konuşulanlara kulak kabartan Leon ve Elmesia da aynı fikirde görünüyordu.
“Bir planı olmalı. Başarısız olursa, tekrar sahaya gireriz.”
“Bırakın ne istiyorsa yapsın! O devasa bir tehdit!”
Özetle, işi bir süreliğine Diablo’ya bırakmaya ve mola vermeye karar verdiler.
Yuuki de kesinlikle itiraz etmiyordu.
Onun yanındaki “tehlikeli” kelimesi az bile kalır…
Tehlike Öngörüsü yeteneği, Feldway’e baktığı andakinden bile daha şiddetli sinyaller veriyordu. Diablo ile ilk karşılaşması değildi; daha önce de konuşmuşlardı. Yuuki o zamanlar onu o kadar da tehlikeli biri olarak değerlendirmemişti ama şimdi bu iblis gerçek doğasını gizlemeye çalışmıyordu bile.
O zaman ile şimdi arasındaki fark neydi peki?
Şimdi anladım. Adam o zamanlar sadece dost canlısı taklidi yapıyordu…
Yuuki bunu sezgisel olarak hissetti. Aradaki fark, o zamanlar Rimuru’nun yanlarında olması, şimdi ise olmamasıydı. Diablo, otoyolda frenleri patlamış kontrolden çıkmış bir araba gibiydi—her an patlamaya hazır bir tehdit. Yuuki’nin yoldan çekilmekten başka çaresi yoktu ve açıkçası, sahneyi Diablo’ya devretmekten son derece memnundu.
Ciddi yapılı Zarario, böylesine çaresiz bir durumda herkesin neden güçlerini birleştirmediğini anlayamıyordu—ama karşılarındaki Diablo’ydu ve “takım çalışması” onun sözlüğünde yer alan bir kavram değildi.
“Çok doğru.”
Zarario başıyla onayladı. Yapılacak tek mantıklı şey buydu.

Böylece Diablo ve Feldway teke tek dövüşmek üzere baş başa kaldılar.
Feldway bundan daha fazla öfkelenemezdi ama kontrolü Diablo’nun eline verirse kaybedeceğini biliyordu. Onun bu boş muhabbetini bölmeden, sakince Diablo’yu analiz etti.
Beni tek başına yenebileceğini mi sanıyor gerçekten?
Herhangi bir tuzak izi sezemediği için buna bir anlam veremiyordu. Diablo, Feldway’i yenebileceğine içtenlikle inanıyor gibiydi. Bu durum Feldway’in, acaba gizli bir kozu mu var diye düşünmesine yol açtı.
İmkânsız, olamaz. Şu an beni yenebilecek tek bir kişi bile yok…
Amacı Veldanava’yı diriltmekti ve bunun için gereken gücün büyük çoğunluğunu zaten bünyesinde barındırıyordu. Feldway’i yenme ihtimali olan tek kişi, evrim döngüsünde ondan fersah fersah önde olan Milim’di. Tabii ki onunla işler çığırından çıkmadan önce harekete geçmeyi planlıyordu, bu yüzden şimdilik Feldway’in endişelenmesini gerektirecek bir şey yoktu. Bu yüzden canını sıktığı için Diablo’yu cezalandırmaya ve herkese ibret yapmaya karar verdi.
“Pekala, harika. Görünüşe göre bir tanrının yüceliğini kendi gözlerinle idrak edecek kapasiteden yoksunsun.”
“Keh-heh-heh-heh-heh… Bunu göreceğiz, değil mi?”
“Bir saniyeliğine aşağı in. Sana gerçek gücümden küçük bir parça göstereyim.”
Feldway ilk başta Diablo’nun niyetini anlamaya çalıştı ama bunun üzerinde kafa yormak yerine sahip olduğu güce güvenip harekete geçmeyi seçti. Diablo ile olan o acı geçmişini kökten kesip atma vakti gelmişti.
“Pekala.” Diablo, kazanacağından son derece emin bir şekilde kibirle başını salladı. “Öleceğin yeri seçme nezaketini sana lütfediyorum.”
Feldway yere indi ve Ark kılıcını hazırladı. Diablo da iblis makasıyla aynı şekilde karşılık verdi.
“Öncelikle sana bir şey söyleyeyim, Feldway. Kaybedecek olmanın tek sebebi düşmanını hafife almandır.”
“Ne?”
“Kanıt olarak,” dedi, sıkılmış bir edayla ve adeta onunla dalga geçer gibi, “kendinden daha zayıf tek bir kişiyi bile öldürmemiş olmanı sunuyorum. İstediğin an öldürebileceğini düşündüğün için zahmet edip çabalamadın mı? Yoksa gururun alt kademedeki bir rakibi ciddiye almana izin mi vermedi?”
“…”
Diablo’nun sözleri Feldway’i tam kalbinden vurmuştu. Son derece haklıydı. Bu yüzden Feldway terslemekten kendini alamadı.
“Sanki sen çok farklıymışsın gibi. Öyle misin? Sen de her zaman kendinden zayıf rakiplerle tüm gücünü vermeden dövüşmekten zevk alırdın!”
Diablo gerçek gücünü nadiren sergilerdi. Feldway’in dediği gibi, genelde rakiplerini azarlıyormuş hissi uyandıran bir tarzda dövüşürdü. Ancak yüzüne vurulsa bile Diablo hiç oralı olmadı.
“E yani? Benim için bu sadece bir hobi.”
Diablo ile Feldway’in eylemlerinin arkasındaki motivasyonlar temelden farklıydı. Diablo’nun tarzı, rakiplerinin tüm potansiyelini ortaya çıkarmak, ardından da onları ezmek üzerine kuruluydu. Aslına bakılırsa hiçbir zaman “kendini tutmazdı”; sadece gücünü rakibininkiyle eşitleyecek şekilde ayarlardı. İki tarafın da güç bakımından tamamen eşit olduğu bu saf teknik beceri karşılaştırmaları, onun için her zaman eğlenceliydi.
Dolayısıyla Feldway’in şikayet etmeye hiç hakkı yoktu. Sahip olunacak en hoş “hobi” değildi bu; tanıdıklarının çoğunun (örneğin Zarario’nun) katılacağı bir şeydi ama bu Diablo’nun sorunu değildi.
“Bir dakika,” dedi Zarario, her zamanki ciddiyetiyle. “Ne demek bu?”
“Rakiplerimin teknik becerilerini aşmaktan keyif aldığımı kastediyorum,” diye yanıtladı Diablo tüm dürüstlüğüyle. “Bu hem bir hobi hem de sahip olunması gereken pratik bir beceri. Kesinlikle anlamsız değil.”
Kastedim şey bu değildi, diye düşündü Zarario. Belki de soruyu dolaylı yoldan sormak Diablo’nun kavrayışını aşıyordu. Öfkesini bastırmaya çalışarak daha direkt olmayı seçti.
“Benimle dövüşürken kendini tutup tutmadığını soruyorum!”
Bu soru Feldway’in de ilgisini çekti. Diablo’dan hissedebildiği maksimum büyü zerreciği enerjisi, Zarario’nunkinin üçte birinden azdı. Feldway ile kıyaslandığında yirmide birinden bile azdı—ama buna rağmen Zarario ile eşit şartlarda dövüşebilmişti.
Eğer o sırada kendini tutuyorduysa, diye düşündü Feldway, o zaman belki de onu nihayet bir tehdit olarak görmeliyim.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Kendimi tutmak mı? Şaka yapıyor olmalısınız. Tabii ki ciddiydim.”
“Umarım öyledir…”
Zarario ona, durum buysa Feldway’i yenmenin imkânsız olacağını söylemek istiyordu. Ne yazık ki bu adil bir karşılaşma olmayacaktı. Seviye olarak kendisine yakın biri olan Diablo savaşa katılsa bile hiç şansları yoktu… yine de Diablo tek başına dövüşmeye can atıyordu. Bu, aptalca bir intihar eyleminden başka bir şey gibi görünmüyordu.
“Pekala, bunu uzatmanın alemi yok. Şunu çabucak bitirelim.”
“Birebir aynı şeyi ben de senin için söylerdim.”
Diablo’nun beyanına Feldway’den oldukça umursamaz bir yanıt geldi.
Ardından tutmakta olduğu Ark kılıcını aşağı indirdi. Sıradan bir savuruş gibi görünüyordu ama oradakilerin hayal gücünün ötesinde bir güç barındırıyordu. Eğer uzaydan bu gezegeni gözlemleyen farazi bir astronot olsaydı, yüzeyden yukarı doğru fırlayan son derece ince bir ışık huzmesi görürdü. Bir kılıcın asla barındırmaması gereken türden bir güçtü bu.
Darbeyi bütünüyle Diablo karşılamıştı. Sol elindeki iblis makası tuzla buz olmuş, sol kolu ise omzuna kadar yok olmuştu. Fakat bütün hasar bundan ibaretti. Son derece tuhaf bir durumdu.
“…!!”
Herkes donakalmıştı. Feldway’in henüz gerçek gücünün en ufak bir kırıntısını bile göstermediğini idrak etmişlerdi.

“Ne demiştin sen?” “Bunu çabucak bitirmek istiyordun, değil mi?” “Pekala, benden tek bir itiraz bile duymayacaksın.”
Feldway’in yüzünde tehditkar bir tebessüm belirdi.
“Ricanı göz önünde bulundurarak işi tek bir darbeyle bitirmeyi umuyordum. Tepkinin böyle olacağını kesinlikle beklemiyordum.”
“Keh… keh-heh-heh-heh-heh… Ben de iblis makasımın kırılacağını beklemiyordum.”
“Ha. O sadece Tanrı sınıfıydı, değil mi? Elimdeki bu Ark kılıcı ise dünyadaki sadece yedi taneden biri olan Yaratılış sınıfına ait. Silahın onunla kıyaslanamazdı bile.”
Feldway’in sesi sakindi. Ve Diablo şimdi anlamıştı.
“Anlıyorum. Demek seni efendisi olarak tanıdı ve sen de tüm potansiyelini ortaya çıkardın?”
Aldığı hasarı onarırken kendi kendine başıyla onayladı. Feldway buna izin verdi.
“Aynen öyle. Hâlâ geçici bir bedende olsaydım bu silahın gücüne dayanamazdı… ama artık en ufak bir endişe duymadan onu kullanabiliyorum.”
Diablo başını salladı. “Pekala, ne harika. Kılıcının, Guy’ın Wald’u ve Leydi Milim’e verilen Asura ile hemen hemen aynı seviyede olduğunu düşünmüştüm…”
“Bu değerlendirme doğru. Gizlenmiş durumda ama gerçek gücünü salıverdiğinde Yaratılış sınıfı bir silaha dönüşüyor.”
Bu, bizzat Yıldız Kral Ejderha Veldanava tarafından yaratılmış, var olan sadece yedi Yaratılış sınıfı silahtan biriydi. Aslında Yedi Özgün Melek’e verilmek üzere tasarlanmışlardı ama Feldway içlerinden herhangi birini kullanabilen tek kişiydi; bu yüzden Veldanava onları Tanrı sınıfı silahlar olarak gizleyip arkadaşlarına ve gelecek vaat ettiğini düşündüğü kişilere vermişti.
“Guy, Ludora, Ramiris, Twilight, Milim ve Leydi Lushia—Yaratılış sınıfı teçhizata sahip olan diğer isimler. Bundan sonra onları acele etmeden toplamayı planlıyorum.”
Feldway, kendisi hariç hiç kimsenin onların tüm potansiyelini gerçekten ortaya çıkaramayacağını hatırladı—ki kendisinin bile bunu yapabilmesi için asıl bedeninde ve mükemmel durumda olması gerekiyordu. Barındırdıkları güç o kadar büyüktü ki, sahibinin bedenini hızla kemirip yok ederdi.
Veldanava gücünü kaybettiğinde Asura kılıcını tutamaz bile hale gelmişti, bu yüzden onu Guy’a emanet etmişti—ve eğer şu anki sahibi olan Milim onu yanında taşısaydı, hiç şüphesiz onun gerçek Yaratılış sınıfı gücünü açığa çıkarırdı. Ortaya çıkacak felaket hayal bile edilemezdi ve Chloe ile Veldora’nın yapabileceği pek bir şey olması muhtemel değildi. Dünya, bunun gerçekleşmemiş olmasını büyük bir şans sayabilirdi.
Feldway, kazanacağından zerre kadar şüphe duymuyormuşçasına sakince konuşuyordu. Yuuki ve grubu dehşet içinde sessizliğe bürünmüştü. Zarario, Elmesia ve diğerleri neredeyse pes etmiş durumdaydı—zihinlerine hakim olan tek düşünce “artık faydası yok”tu.
Sadece Chloe vazgeçmeyi reddediyor, Yuuki’ye dik dik bakıyordu. “Öyle dikilip bakacağına,” dedi ona, “bana yardım et!” Bu ancak onun gibi azimli birinin başarabileceği bir şeydi; diğerleri bunu yapamayacak kadar çaresizliğe kapılmıştı.
Fakat aslında çaresizliğin nasıl bir duygu olduğunu bile bilmeyen bir kişi daha vardı. O kişi Diablo’ydu. Feldway’i yeneceğini beyan etmişti ve bu sözü hâlâ geçerliliğini koruyordu.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Ne kadar da büyüleyici! Gerçekten son derece ilgi çekici bir hikaye.”
Ne bir çaresizlik hissi vardı ne de ortada bir kriz varmış gibi bir hava. Bu kahkahada ukalalıktan başka hiçbir şey yoktu. Bu durum Feldway’i tamamen bocalattı.
“Ama peki,” dedi Diablo. “Silah performansındaki bu fark, tam da sevdiğim türden bir engel.”
“Ne dedin sen?”
“Sonunda sana gerçek gücümü göstereceğimi söylüyorum.”
Bir dövüşü ciddiye almaya yabancı olmamasına rağmen “sonunda” demişti. Ancak bu sefer gerçekten ciddiydi. Tüm kısıtlamalar kalkmışken Diablo, söz verdiği gibi tam gücünü salıverdi.
“Oof… Zindanda hatalara her zaman izin verilirdi, bu yüzden belki de olmam gerektiği kadar formumda değildim. Ama bu ne kadar da harika bir durum! Şimdiye kadar yaşadığım en heyecan verici deneyim!”
Diablo kahkaha attı. Korkunç tebessümü, onu görenlerin yüreğine korku salıyordu.
“Heyecan mı? Seni aptal—”
Diablo’nun saçmalıklarıyla ilgilenmiyormuş gibi görünen Feldway, ilk hamleyi yaptı. Darbe yıldızları ikiye yarabilecek kadar hızlıydı; Diablo’yu ortadan ikiye bölüp toza dönüştürebilecek kadar güçlü bir savuruştu.
Yine de…
Yerde çatlaklar uzandı, havada toz bulutları savruldu. Etraflarındaki atmosfer yandı ve ölümcül bir koku herkesin genzini yaktı. Fakat herkesin beklediği sonuç yanlış çıktı.
Diablo darbeyi önden karşılarken Feldway kılıcını hedefinin üzerine doğru bastırmaya çalıştı. Gökyüzündeki ışıldayan galaksiler gibi parıldayan Ark kılıcı, gökkuşağının tüm renkleriyle ışıldayan iblis makasıyla çarpışıyordu.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Zeranus’u Zegion’a bıraktım, bu yüzden bunun için sabırsızlandığımı söyleyebilirsin. Mükemmel bir deney konusu olacaksın.”
“Ne?”
Zeranus’un, eski Eurazania’dan ayrıldıktan sonra zindanda hayatta kalan Böceksiler olduğu için zindana saldırması bekleniyordu. Artık tüm birlikleri yok edildiğine göre, Böcek Kralı hiç şüphesiz kendi türünden daha fazlasını safına çekmeye çalışacaktı—ya da Feldway öyle düşünüyordu. Bu yüzden Vega, Deeno ve diğerlerine zindanı kendisi adına ele geçirmelerini emretmişti. Vega ve tayfasının yeterli olmayacağını biliyordu ama o bile Zeranus’un savaş gücünü takdir ediyordu ve Ramiris’in o cehennemi eserini ele geçirebilecek potansiyele sahip olduğunu biliyordu.
Bu imkansız çıksa bile pek önemi yoktu. Zindanı tamamen ele geçirmeleri zaman alacaktı ve bu esnada düşmanın ilerleyişini geciktirmek yeterli olacaktı. Rimuru’nun kalan tüm güçleri oradaydı. Diablo’nun aniden ortaya çıkması nahoş bir sürpriz olmuştu ama o gücün geri kalanını oyalamak açısından Zeranus iyi bir yem işlevi görüyordu.
Kısacası bu sadece bir zaman meselesiydi. Bu dünyada kalan üç güç üssünden sadece Ramiris’in zindanı hâlâ tamamen bağımsızdı. Diğer ikisi Gökkule Kulesi ve Kutsal Ağaç’tı; onlar devrildiğinde zindan da hızla etkisiz hale getirilecekti. Onu ele geçirmeye gerek kalmayacaktı—sadece dünyanın geri kalanından tecrit edeceklerdi.
İşte bu yüzden Zeranus zindana doğru yola çıktığı an, Feldway’in planı tamamlanmış sayılırdı… ancak Diablo’nun az önce söylediklerinde insanı hafifçe huzursuz eden bir şey vardı.
“Zeranus’u ona bıraktın mı?” “Ne büyük bir küstahlık, Diablo.” “Zeranus benim kalibremede değil ama fazlasıyla güçlü.” “Tüm Gerçek Ejderhaları aşıyor ve bir gün bu dünyayı yönetmeye mahkum.” “Onun dengi olabilmene imkan yok.”
Feldway bunu söylerken bile, Yaratılış sınıfı silahtan o darbeyi aldıktan sonra Diablo’ya tuhaf bir şeyler olduğunu fark etti.
Huzursuzluğunu sezen Diablo daha da geniş gülümsedi.
“Küstahlık mı?” “Bu daha çok Guy’ın alametifarikasıdır.”
Diablo bu umursamaz sözle, sanki sıra şimdi kendisindeymişçesine karşı saldırısına başladı.
Hızı Feldway’inkinden hiç de geri kalmıyordu. İblisler, özellikle de en üst kademe Özgünler için fiziğin kurallarını büyüyle yeniden yazmak işten bile değildi. Atmosferi dolduran maddeyi göz ardı ederek hareket ederlerse, yol boyunca bir şok dalgası yaratmadan ses duvarını bile aşabilirlerdi. Prensibi Anlık Hareket’ten biraz farklıydı ama ilahi seviyede bir yetenekten daha azı değildi—ve Diablo bu tür tekniklerde son derece ustaydı.
Feldway de çağlar boyunca inşa ettiği bir yetenek seviyesine sahipti. Ustalaşma açısından Diablo’dan hiç de aşağı kalmıyordu.
İki rakip, tek bir adım bile geri atmadan art arda darbeler savurmaya başladı. Su gibi akan, bir kasırga gibi dans eden Diablo, Feldway’in kılıç darbelerini savuşturuyordu. Önceki çatışmadan, onları kafadan karşılamanın verimsiz olduğunu zaten anlamıştı.
Diablo bunu belli etmese de ciddi bir hasar almıştı. Ya da belki “ciddi” kelimesi durumu anlatmaya yetmiyordu. Bu saldırılara ucu ucuna dayanabilmek için bedenindeki her bir enerji zerresini odaklıyordu. Daha önce sol kolunu kaybetmesinin verdiği hasarla birleştiğinde, enerjisinin yüzde 90’ından fazlasını zaten kaybetmişti.
Yine de dışarıdan sakin görünüyordu; bu da Diablo’nun olağanüstü aldatma yeteneğinin bir kanıtıydı. Feldway bunu göremeyecek kadar beceriksiz değildi—Diablo’nun tekniği o kadar sıradışıydı.
………
……
…
Diablo, rakibini aldatmak için nihai yeteneği Ayartma Kralı Azazel‘i kullanıyordu. Sanal bir dünyada mutlak güç kullanmasını sağlayan Ayartma Dünyası yeteneğini, kendisini tanımlayan bilgiyi yeniden yazmak amacıyla kendi bedenine uygulamıştı. Bu güç, amaçlandığı gibi kullanılsaydı Feldway üzerinde işe yaramazdı; fakat bunu amaç dışı bir maksatla uygulayarak savaşta kendi lehine kullanmayı başarmıştı. Güçlerini böyle dahice kullanması, Diablo’nun güçlü yönlerinden bir diğeriydi.
Ama bunun başka bir nedeni daha vardı. Diablo, kaybettiği enerjiyi telafi etmek için gizlice Boşluk Çöküşü’nün gücünü emmişti. Bu son derece riskli bir davranıştı; Benimaru gibi kişilerin asla kalkışmayacağı bir şeydi. Kendi sınırlarını bilen herkes, başarısızlık ihtimalinin çok yüksek olduğunu anlardı.
Ama Diablo öyle bir yapıya sahip değildi. Zindanda değildi; başarısız olursa ikinci bir şansı yoktu. Ancak ezici bir güce sahip olan Feldway’i kobay olarak kullanarak bu korkunç planı eyleme geçirmesini hiçbir şey engelleyemezdi.
“Ah, ne kadar da harika.” “Şu anda Efendi Rimuru ile güçlü bir bağ hissedebiliyorum!”
Diablo’nun yüzünde kendinden geçmiş bir ifade vardı. Sevdiği şeye her şeyini adayacak kadar saf bir yapıya sahipti, bu yüzden ne bir korku ne de bir pişmanlık duyuyordu. Başarısızlıktan korkmuyordu; aksine merak duyuyor, her türlü sonucu kabullenmeye hazır bekliyordu.
İşte bu yüzden her zaman başarılı oluyordu.
Diablo, tam da Zegion’un yaptığı gibi Boşluk Çöküşü’nü kendi bedeninde dolaştırıyordu. Ancak onu sadece taklit etmek kesin bir başarısızlıkla sonuçlanacağından, nihai yeteneği Azazel’i bir kez daha çağırdı… bedeninin Boşluk Çöküşü’ne dayanabileceğine kendini olabildiğince güçlü bir şekilde ikna etti.
………
……
…
Aklı başında hiç kimse böyle bir şey akıl edemezdi. Ama Diablo işe yarayacağından emindi.
Bunu Böcek Kralı Zeranus’a karşı denemek istemiş ama o görevi Zegion’a bırakmıştı. Bu sayede Zegion’un Boşluk Çöküşü’nü kendi üzerinde nasıl kullandığına tanıklık edebilmiş ve böylece mantığının yanlış olmadığını anlamıştı.
Zegion örneğinde bunu mümkün kılan şey Rimuru’yu oluşturan evrensel hücrelerdi. Diablo böyle bir şeye erişime sahip değildi ama Rimuru’nun ona verdiği fiziksel bedene sahipti. Düşüncesi şuydu: Eğer bu bedeni Boşluk Çöküşü’nün amaçları doğrultusunda optimize edebilirse, fazla çaba sarf etmeden her türlü enerjiyi etkili bir şekilde kullanmak mümkün olabilirdi.
Neyse ki teoride böyleydi. Fakat Boşluk Çöküşü bir yetenekten ziyade öngörülemeyen bir “olay”dı. Testarossa’nın kontrol etmek için canını dişine taktığı boşluk enerjisini alıp doğrudan saf enerji olarak kullanmaya benziyordu. Özü Cehennem’in derinliklerinin ötesinde, ya da belki Cehennem yaratılmadan önceki kaos ortamında yatıyordu; böylesine tehlikeli bir enerjiyle oynayıp ondan zarar görmeden çıkmak son derece tuhaf bir şey gibi görünüyordu.
Diablo da bir istisna değildi. Beden henüz tam anlamıyla optimize olamadan boşluk enerjisi tarafından yutuldu. Bunu dingin bir ifadeyle karşıladı, nihai yetenek Azazel ile kendini yeniden yapılandırdı ve tüm bunların gerçek olduğuna kendini ikna etmeye devam ederek mevcut durumunu korumayı ve savaşmayı sürdürdü.
Bu sadece sağduyu sınırlarının ötesinde değildi; akıl sağlığının tüm tanımlarına meydan okuyan intihar vari bir eylemdi. Fakat Diablo kimsenin bunu fark etmesine izin vermedi. Onun için bu sadece hiç sorun olmamakla kalmıyor, aynı zamanda savaştan gerçekten keyif alıyordu; işte onu bu kadar yüce yapan şey de burada yatıyordu.
Öte yandan Feldway cephesinde durum farklıydı. Adam, gerçek formuna kavuştuktan sonra hiçbir rakibin karşısında duramayacağına yürekten inanıyordu—ama gerçekler, Diablo karşısında zorlandığını gösteriyordu. Bunu kabul etmeyi reddediyordu ama dışarıdan bakan biri için bu, başabaş giden bir savaştı.
“Bu bir delilik! Senin gibi biri bana nasıl meydan okumaya cüret edebilir?!”
“Keh-heh-heh-heh-heh… Bu kadar şaşırtıcı mı? Daha önce gerçek formunda olmadığın için seni bağışlamıştım. Fakat bugün bu işi sonuna kadar götüreceğime söz veriyorum. Sana söylemiştim, değil mi? Elimde seni öldürecek imkanlar var.”
Feldway’in kararlılığı sarsılmaya başladı. Onun gözünde Diablo, can sıkıcı küçük bir haşereden fazlası değildi. İlk ve en önemli hedefi Kutsal Ağaç’ı yok etmekti; ardından muhtemelen Gökkule Kulesi’ni geçmiş olan ve dünyayı—ve tabii ki Diablo’yu da—yerle bir etmekte hiç zorlanmayacak olan Dünyayı Yıkan Ejderha Ivalage gelecekti.
Gereksiz şeylerle vakit kaybetmekten nefret eden Feldway gibi biri için Diablo ile savaşmaktan kaçınmak istemesi gayet doğaldı. Ama o, Veldanava tarafından hem dünyadaki en güçlü fiziksel beden bahşedilmiş hem de yine onun tarafından dünyadaki en güçlü silah verilmiş ulu fatih olmalıydı. Diablo’nun kendisini zorladığı gerçeğini kabullenemiyordu. Bunu asla itiraf etmek istemiyordu.
Bu yüzden haykırdı.
“Seni lanet olası iblis! Sana hiç merhamet göstermeyeceğim! Dünyayı yok etmeden önce, özellikle ilk iş olarak seni gömeceğim!”
Feldway’in koruduğu gurur buydu—gerçekten ciddileştiğinde kimseye kaybedemezdi. Ve tam da bu noktada Feldway, nihayet Diablo’yu gerçek düşmanı olarak kabul etti.

Diablo, tam da umduğu gibi Feldway’in bütün dikkatini üzerine çekmişti.
“Keh-heh-heh-heh-heh…” “Ne kadar da enfes.”
Gülümsedi. Amacı Feldway’i aşırı heyecanlandırıp gardını düşürmesini sağlamak değildi—böyle basit bir kurnazlığa tenezzül etmezdi. Bu, yalnızca düşmanını ancak tüm gücünü serbest bıraktığı an alt etme arzusundan doğan bencilce bir dürtüydü. Bu onun pek de hoş olmayan birçok huyundan biriydi ama ne olursa olsun, artık her ikisi de kazanmak için varını yoğunu ortaya koymuştu ve savaş yeniden başladı.
Feldway, kendini tamamen adayarak tüm yeteneklerini savaşa döktü ve Diablo’yu sınırlarına kadar zorladı. Diablo ise sanki bu anı bekliyormuşçasına saldırıları zahmetsizce savuşturuyordu. Şaşırtıcı bir şekilde, hem güç hem de teknik açısından başa baş bir durumdaydılar.
“Keh-heh-heh-heh-heh…” “Kendinle gurur duyabilirsin Feldway.” “İlk defa birisi gerçek gücümün bu kadarını görüyor.”
“Ah…” “Bunca şeyi sakladığını hiç tahmin etmemiştim…”
“Pekala, bu sadece senin kendi gücünü tam anlamıyla kullanmakta fazla tecrübesiz olmandan kaynaklanıyor.”
Feldway’in fiziksel gücü ile savaş yeteneği arasında açık bir dengesizlik vardı. Diablo bunu ona mümkün olan en küçümseyici tavırla dile getirdi.
“Yeter!” “Aklımı çelmeye çalışarak boşuna uğraşma.”
Diablo halinden oldukça memnun görünüyordu fakat Feldway hiç de eğlenmiyordu. Aralarında bir yetişkin ile çocuk arasındaki gibi ezici bir güç farkı olduğuna inanıyordu—ama şu an sadece Diablo’yu yenememekle kalmıyor, başa baş bir mücadeleye girmeye zorlanıyordu.
Bu durum Feldway için aşağılanmanın ta kendisiydi. Yıllar boyunca edindiği yetenekler, onu öğrendiği her kılıç ustalığı ekolünün ve dövüş sanatının tam zirvesine taşımıştı. Hepsini elindeki her şeyi ortaya koyarak kullansaydı, Diablo’yu bir anda alt edebilmeliydi.
Ama işe yaramıyordu. Diablo onun hamlelerini bir kitap gibi okuyordu, hem de onun Diablo’yu okuyabildiğinden çok daha iyi bir şekilde. Sebebi açıktı. Feldway farkında olmasa da Diablo’nun savaş sezgisi tanrısal seviyelere ulaşmıştı. Nihayetinde rakiplerinin içindeki potansiyeli sonuna kadar ortaya çıkarıp ardından onları aşma konusunda muazzam bir tecrübeye sahipti. Guy gibi mesafeli ve her şeye kadir bir varlık değildi—yetenek odaklı taktiksel yönler de dahil olmak üzere dövüşmeyi gerçekten çok seviyordu. Onu bu kadar güçlü kılan da buydu—güç ve yetenek, ruhuyla birleşerek gerçek özünü oluşturuyordu.
Diablo’nun pençeleri Feldway’in yanağını sıyırıp geçti. Birkaç damla parlak kırmızı kan, Feldway’in güzel yüzünü kirletti.
“Lanet olsun!” “Bu beden bana Lord Veldanava tarafından bahşedildi!” “Ona leke sürmeye nasıl cüret edersin!!”
Feldway öfkeyle kükrüyordu. Ancak Diablo bunu hiç umursamadı.
“Keh-heh-heh-heh-heh…” “Sanırım bu durum, Lord Rimuru’nun bana bahşettiği bedenin seninkinden daha üstün olduğu anlamına geliyor.”
Bu açıkça Feldway’i kışkırtmak amacıyla söylenmişti ve işe de yaradı. Diablo’nun tam da planladığı gibi soğukkanlılığını kaybetti ve zafer artık Diablo’nun avuçlarının içindeydi.
Ama bu, tehlikenin tamamen geçtiği anlamına gelmiyordu. Bunun uzun süreli bir çatışma olacağını öngörerek gelmişti ancak kendi bedeni bile Nihillik Çöküşü’ne ne kadar dayanabilirdi, bunu kendisi dahi bilmiyordu. Rimuru’ya neredeyse hastalıklı bir dereceye varan bir bağlılıkla tapıyordu, bu yüzden onun verdiği bedenin ne kadar zorlanırsa zorlansın dayanacağından şüphesi yoktu. İşte sorun da buydu—bu durum, sonu görünmeyen bir ipin üzerinde durmaksızın yürüdüğü anlamına geliyordu. Tüm bunları yaparken bir yandan da Feldway ile dalga geçiyor, her açıdan avantaj sağlamak için Ayartma Dünyası’nı çeşitli şekillerde harekete geçiriyordu.
İlk önceliği fiziksel bedenini korumaktı. Eğer bedeni dağılacak olursa yenilgi kaçınılmazdı. Ondan sonra Feldway’in güçlerini etkisiz hale getirmesi gerekiyordu ki Ayartma Dünyası tam da bu işe yarıyordu—onun açısından gerçekten muazzam bir hamle dizisiydi.
Yeteneklerin çoğu, etkilerini büyü zerrecikleri (magicules) olarak bilinen maddeye uygulayarak çalışırdı. Yetenek kullanıcıları bunları serbestçe hareket ettirip doğa kanunlarını yeniden yazarak her türlü doğaüstü olguyu yaratabilirlerdi. Bu yüzden Büyü Paraziti gibi bir yetenekle büyü zerreciklerini bozmak, herhangi bir büyünün yapılmasını engellemenin iyi bir yoluydu.
Ancak Nihai Yetenek denecek şey farklıydı. Tanrısal güçleri sayesinde sadece büyü zerrecikleri üzerinde değil, ruh parçacıkları (büyü zerreciklerinin oluştuğu madde) ve veri parçacıkları (var olan en küçük madde formu) üzerinde de etkili olabilirlerdi. Feldway’in sahip olduğu da tam olarak böyle bir yetenekti ve Diablo’nun bu yeteneği engellemedeki uzmanlığı, veri parçacıklarını yönlendirmede ne kadar ustalaştığını gösteriyordu.
Başka bir deyişle Ayartma Dünyası, bu veri parçacıklarını bozarak Feldway’in güçlerini devre dışı bırakmanın yoluydu. Feldway’in kaynaklarının bir kısmını Milim’i kontrol etmeye ayırması gerekiyordu fakat geri kalan Nihai Yetenekleri elinden adeta söküp alınmıştı—görülmeye değer, son derece olağandışı bir durumdu.
Diablo bunu eşsiz savaş sezgisine borçluydu. Feldway’in temel güçlerini etkisiz hale getirmişti ve şimdi onun gücüne denk gelmek için kendi büyüsünü ve kaba kuvvetini kullanıyordu.
Fakat Feldway aptal değildi. Diablo’nun kendisini sonsuza kadar yönlendirmesine izin verecek değildi. Çok geçmeden soğukkanlılığını yeniden kazandı ve durumu sakince analiz etti.
İşte o an Diablo’nun ne kadar tehlikeli bir şekilde pervasızca hareket ettiğini fark etti. Nihillik enerjisinin onun bedeninde dolaştığını gördü; bu keşif Diablo’nun akıl sağlığından şüphe etmesine yol açtı. Karşısındaki, dünyayı gerçekten yok edebilecek bir güçtü.
“Sen…” “Sen normallik sınırlarını çoktan aşmışsın!”
“Keh-heh-heh-heh-heh…” “Bunu büyük bir övgü olarak kabul edeceğim.”
Feldway’in ağzından kaçırdığı bu sözler yalnızca Diablo’yu eğlendirmeye yaradı. İşte diye düşündü Feldway, bu iblisin bu kadar kahrolasıca sinir bozucu olmasının sebebi buydu. Amacı elbette dünyayı yok etmekti, bu yüzden Diablo’nun nihillik enerjisi kontrolünde bir hata yapması kesinlikle işine gelirdi. Mesele şuydu ki:
Başarısız olacağını hayal bile edemiyorum…
Kabullenmek istemiyordu ama Diablo gerçekten çok güçlüydü. Birbirlerini uzun zamandır tanıyorlardı ve Feldway mistik lord olduktan sonra bile Diablo onun sayısız planına burnunu sokmuştu. İşin içinde pek çok acı anı vardı ve tam da bu yüzden onu artık “gerçek düşmanı” olarak kabul ediyordu. Ancak korkunç olan şuydu ki Feldway tüm gücüne rağmen onu bir türlü alt edemiyordu. Sayısal değerlere göre Diablo’nun katbekat zayıf kalması gerekiyordu fakat başa baş bir mücadele veriyorlardı.
Feldway, rakibini ne kadar hafife aldığını fark etti. Diablo’nun icabına İblis Kralı Rimuru ile tanışmadan önce bakmadığına derin bir pişmanlık duydu.
Yine de elinde hâlâ son bir koz vardı.
Onu da biraz acele ettirmem gerekecek…
Ve böylece Feldway, işi bitirmek adına nihayet topyekün bir saldırı başlatmaya karar verdi.

İzlemeye gelen Zarario şaşkına dönmüştü. Tıpkı Feldway gibi Zarario da Diablo’nun neye kalkıştığını anlamıştı, her ne kadar bunu anlamak istemese de.
Ne düşünüyorsun sen, Diablo…?!
Zihninin içinde böyle haykırdı. Elinden gelse dövüşe dalıp icabında bir yumruk patlatarak bile olsa Diablo’yu durdurmak isterdi. Ancak bu sadece Feldway’in işine yarardı—ve en kötüsü de kendi taraflarının bu savaşı kazanması için başka hiçbir yol yoktu. Tek çaresi Diablo’yu kendi haline bırakmak ve ne yaptığını bildiğini ummaktı.
Bu durum Zarario’ya kendini son derece çaresiz hissettiriyordu ve bu durumda olan tek kişi o değildi. Sylvia da neler olduğunu kavramıştı ve hemen hemen aynı anda Elmesia da farkına vardı.
“Olamaz…”
“Biliyor musun, Rim gerçekten bir an önce geri dönse iyi olur, yoksa dönebileceği bir dünya kalmayabilir, ha?”
“Sorma gitsin…”
Diablo’yu yalnızca Rimuru durdurabilirdi. Elmesia için bu hem su götürmez bir gerçek hem de şu anki tek duygusal dayanağıydı.
Annesi Sylvia, hikayeyi Elmesia’dan dinlemişti ve genelde onunla aynı fikirdeydi. Tüm insanlığın belası olan Özgün İblisler’i boyunduruk altına almak gibi olağanüstü bir şeyi başarmak için ancak İblis Kralı Rimuru gibi birinin gerekeceğini görebiliyordu. Rimuru ortalıkta yokken Elmesia’nın korktuğu iblisler arası iç çekişme yaşanmamıştı; çünkü durum böyle şeylerle vakit kaybedilemeyecek kadar vahimdi. Fakat şu anda, belki de kendine aşırı güvenen Diablo, insanın akıl sağlığından şüphe etmesine neden olacak şekilde davranıyordu. Elmesia zaten en başından beri onda zerre akıl mantık beklemiyordu ancak o, bu inanılmaz derecede tehlikeli nihillik enerjisini bünyesine çekiyor ve kendisini onunla güçlendirmeye çalışıyordu. Normal bir zamanda olsalardı, onu durdurmak için elinden gelen her şeyi yapardı.
“En çılgınca şeyleri denemekten hiç çekinmiyor, değil mi?”
“Ellie, sanırım bunu İblis Kralı Rimuru’ya anlatmalıyız.”
“Burada olsaydı anlatırdım…”
Sylvia da Rimuru’nun Feldway tarafından sürgün edildiğini biliyordu. Yine de Rimuru’nun ansızın çıkagörüp onlar için geri döneceği düşüncesinden kendini alamıyordu. Kızı Elmesia da aynı şekilde hissediyor, Rimuru’nun güvende olduğuna inanıyor gibi görünüyordu. Bunun doğru olduğu varsayılırsa, ikisi de tüm bu aptallıklar yüzünden Diablo’yu ispiyonlamak için sabırsızlanıyordu.
“Hey, neler oluyor?” “Şu adam tehlikeli bir şeylere mi kalkışıyor yoksa?”
Laplace konuşmaya dahil olmaya çalıştı. Onun açısından Sylvia ve Elmesia teknik olarak uzun zamandır kayıp olan karısı ve kızıydı—bu henüz yeni hatırladığı bir şeydi, dolayısıyla anılar onun için tazeydi. O ortalıktayken henüz doğmamış olan kızının büyüyüp tıpkı annesine benzeyen bir kadına dönüşmüş olması biraz tuhaf gelse de yine de…
Hadi ama! Büyüyüp fıstık gibi bir güzel olmuş! Hangi baba bundan gurur duymaz ki, ha?
Laplace samimiyetle böyle hissediyordu… fakat uzun zamandır ayrıydılar. Bu onun için taze bir bilgi olabilir ama Sylvia ve Elmesia için tüm bunlar uzak birer anıydı.
Sylvia da sırf yaşananlar yüzünden bana soru sormayı kesti. En iyisi önce hafiften bir sohbet açmak. Aramızdaki mesafeyi kapatmalıyım!
İnsanlarla nasıl iletişim kuracağını iyi bilen bir adam olmakla övünürdü. Ancak seçtiği konu pek de akıl kârı değildi.
“Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu anlamıyorsan,” diye soğukça yanıt verdi Sylvia, “hiç bilmemen daha iyi.”
“Biliyor musun,” dedi Elmesia, “Annemin bana anlattığı babam son derece havalı ve yakışıklı biriydi.” “Ona öyle çok hayrandım ki…”
Laplace’a onu tartar gibi yan bir bakış attı, ardından düş kırıklığıyla iç çekti.
“Dur, dur!” Laplace paniğe kapıldı. “Hadi ama, ben hâlâ havalı ve yakışıklıyım, değil mi?”
“Yüzünde o tuhaf maske varken,” diye umursamazca karşılık verdi Elmesia, “bunu anlamak zor.”
Bu gayet haklı bir görüştü. Ne de olsa Elmesia her zaman bu maskeli kahramana gıpta ile bakmıştı. Sylvia ona Gezgin Kahraman’dan bahsettiği için karşısındakinin babası olduğunu biliyordu fakat önündeki bu palyaçoyu o gözle görmek bir hayli zordu.
Bu yüzden konunun özüne girdi. “Yani, pat diye babam olduğunun söylenmesi kabullenmesi biraz zor bir şey, biliyorsun.” “Gerçekten o kişi misin?”
Annesinin tepkisine bakılırsa öyle olduğunu düşünüyordu ama bunu kabullenmek istemiyordu. O doğmadan önce ortadan kaybolmuştu, dolayısıyla bu ilk karşılaşmalarıydı. Artık çoluk çocuk da sayılmazdı. Neden şimdi? Kafasındaki temel soru buydu.
“Oho, ta kendisiyim!” “Hiç şüphen olmasın Ellie!” “İşte bu yüzden—”
“Sana bana Ellie deme izni vermedim.”
Elmesia ona gözdağı veren bir bakış fırlattı. Gök İmparatoru olarak gururunu umursamıyordu ama kızı olarak karmaşık duygular hissetmekten kendini alamıyordu. Laplace’a ısınmasının biraz zaman alacağı açıkça görünüyordu.
Etrafındaki tepkileri okumada her zaman usta olan Laplace, yutkunarak başıyla onayladı.
“Tamam.” “Anladım, şeey, kızım.”
“…”
“Bu oldu mu?”
“Pff…” “Lütfen bana sadece Elmesia de.”
Elmesia bu bıkkınlık anında nihayet biraz geri adım attı. En azından bu bir adımdı—uzlaşmaya giden ilk adım. Artık birbirlerine isimleriyle hitap ediyorlardı.
Tam bu noktada Kagali konuyu değiştirmenin uygun olacağına karar verdi.
“Baksanıza, bu aile meselelerinin önemli olduğunu biliyorum ama lütfen neler olduğunu bize de açıklayabilir misiniz?”
“Haklı bir nokta,” diye ekledi Leon. “Sözünüzü kesmek istemedim ama o iblis tehlikeli bir şeylerin peşindeyse, en kötüsüne hazırlıklı olmamız gerek.”
Diablo, Feldway’e karşı koyabiliyordu fakat bunun arkasında tekinsiz bir sır yatıyor gibiydi. Kagali ve Leon, Elmesia ile Sylvia’yı dinledikten sonra ancak bu sonuca varabilmişlerdi ve ellerinden bir şey gelip gelmeyeceğini bilmeseler de en azından durumdan haberdar olmak istiyorlardı.
Bu arada Yuuki, Chloe tarafından çağrılmıştı ve Milim ile savaşıyordu. Kimse fark etmeden Anlık Hareket’i öğrenmişti ve gerçekten de bu davaya büyük katkı sağlıyordu. Kagali’nin öylece eli kolu bağlı oturmak istememesinin bir diğer nedeni de budur; Leon da aşağı yukarı aynı şekilde hissediyordu. Yuuki tarafından manipüle edildiği anıları hâlâ tazeydi; buna kin beslemediğini söylese yalan olurdu ama her ikisinin de hayatında ortak yönler görüyordu. Leon, Chloe’yi bulmak için her şeyi yapmaya hazırdı; Yuuki de ideallerine ulaşmasına yardımcı olacaksa hiçbir alçaklıktan çekinmezdi.
Sanırım onu suçlamaya hakkım yok.
Birinden nefret etmekte özgürsün, diye düşündü Leon, fakat onun takdire şayan yönlerini de kabul etmek zorundaydın. Yine de dost olup olamayacakları ayrı bir konuydu. Belki bir gün birbirlerine içlerini dökebilirlerdi… ama bunun mümkün olabilmesi için önce mevcut tehdidin üstesinden gelmeleri gerekiyordu.
“Söyleyin…” “Yapabileceğimiz bir şey var mı?”
Yanıt vermek için Zarario öne çıktı.
“Hayır.”
Bu kestirip atan bir ifadeydi fakat Zarario’nun kendisi için de geçerliydi.
“Evet.” Sylvia başıyla onayladı. “Şu anda yapabileceğimiz en iyi şey dinlenip kendimize gelmek.”
“Ayrıca dürüst olmak gerekirse, Diablo’nun nihillik enerjisi kontrolden çıkarsa dünyanın sonu gelir zaten.” “Gerçekten yapabileceğimiz tek şey, o gerçekleşmeden önce Rim’in geri dönmesi için dua etmek…”
Elmesia’nın ses tonu hiç de memnun görünmüyordu.
Biliyor musun, tam da bundan korkuyordum işte, Rim. Noir denilen bu çılgın Özgün İblis şu anda ortalığı kasıp kavuruyor ve böyle bir şey yaparsa onu durduracağına söz vermiştin, değil mi? O halde hemen buraya gel ve sözünü tut.
Umut edebileceği tek şey buydu.
Onun bu değerlendirmesini duyan Laplace, Kagali ve Leon’un hepsi aynı şeyi düşündü.
Demek dünyanın sonu…
Bunu yüksek sesle söylemek kolay olurdu ama yapamadılar. Ne de olsa mübalağasız bir şekilde durum tam olarak buydu.
“Ayy, amma da arapsaçına döndü,” dedi Teare.
Bu konuda rahat görünen tek kişi o gibiydi. Durumun ciddiyetini kavrayamadığından değil, herkesle yeniden bir araya geldiği için o kadar mutluydu ki başka hiçbir şeyi o kadar umursamıyordu. Clayman ve Footman için elbette çok üzülüyordu fakat burada hâlâ pek çok arkadaşı vardı ve hepsiyle birlikte elinden gelenin en iyisini yapmaya can atıyordu.
Sonra da öbür dünyada bununla bol bol övünürüm!
İyimser bir düşünce tarzıydı fakat çok geçmeden onun bu havası diğer herkese de bulaşmaya başladı. Ellerinden bir şey gelmese bile dövünüp durmanın bir anlamı yoktu. Tek yapmaları gereken Diablo’nun zaferine güvenmek ve dünyanın selameti için dua etmekti.
Eğer işler yolunda gitmezse de…
“Pekala, o zaman hep birlikte gidip Rimuru’ya dert yanarız!”
Vardıkları sonuç bu oldu. Eğer dünya yok olacaksa, bunların hepsi Rimuru’nun suçu olacaktı.

Guy ile Velzard dövüşlerinde ciddileşmeye başlayınca savaş alanındaki tehlike seviyesi birkaç kademe birden fırladı.
“Moss! Bu koruyucu bariyer sağlam, değil mi?”
Testarossa’nın soğuk bakışları adeta onu delip geçti.
“Peki?” diye sordu tekrar.
Ben de tam bunu sormak istiyordum, diye geçirdi Moss içinden, tabii bunu asla yüksek sesle dile getiremezdi. “Elbette değil!” diye avazı çıktığı kadar bağırmak geçiyordu içinden, ama böyle yaparsa Testarossa’nın elinde ölümden beter bir akıbete uğrayacak ve sonra da dünya son bulacaktı. Bunun yaşanmasını hiç istemediği için tüm gücünü toplayıp bariyeri daha da güçlendirdi.
“Elimden gelenin en iyisini yapıyorum!”
Bu tam olarak bir cevap sayılmazdı ama bir şekilde Testarossa’yı yatıştırması gerekiyordu. Derken Moss beklenmedik bir şekilde faydalı (?) bir destek kazandı.
“Aynen öyle! Biz de her zamankinden daha fazla varımızı yoğumuzu ortaya koyuyoruz. Bana güvenin, eğer bu bariyer yıkılırsa hayatımızın geri kalanında size yüce ablamız diyeceğiz!”
Konuşan Raine’di. Aslında bariyer görevinin çoğunu Moss’un sırtından aldığı için söze girmişti ama Testarossa bu yersiz cevabı nasıl yorumlaması gerektiğinden hiç emin değildi.
“Peki bunun bana ne faydası var?”
Testarossa bir anlığına bunu ciddi ciddi düşündü… sonra derin bir iç çekti.
“Her neyse, boş verin,” dedi öylesine. “Sadece kendinizi bir sarsıntıya hazırlayın.”
“Ha?”
Moss da Raine de ne demek istediğini kavrayamamıştı. Diğer taraftan Mizeri, vakit kaybetmeden pozisyonunu aldı. Soka’nın onun işaretini beklemesine gerek yoktu; neyle karşılaşacağını kestiremese de anında kabuğuna çekilip gelecek her şeye karşı hazırlık yaptı. Becerekli bir kadınla beceriksiz bir kadın arasındaki fark işte buydu.
Hemen ardından, koruyucu bariyerden şiddetli bir sarsıntı geçti.
Sesi ise az sonra geldi.
“Whiteout Absorb…!!”
Bu, Velzard’ın tüm gücüyle savurduğu nihai saldırısıydı.
………
……
…
Velzard’ın özellikle uzmanlaştığı bir Doğal Yeteneği vardı. Bu, maddelerin hareketini mevcut durumlarında dondurabildiği “durdurma” sanatıydı. Maddenin kinetik enerjisini sıfıra indirmek yerine, hangi durumda olursa olsun onu hareketsiz kılıyordu. Vücudundan enerji kaybını önlemek de dâhil olmak üzere, çeşitli yollarla kullanabileceği oldukça kullanışlı bir güçtü.
Ayrıca ağabeyi tarafından kendisine bahşedilen bir güce daha sahipti: Mükemmel savunmanın simgesi olan Nihai Yetenek Gabriel, Dayanıklılık Kralı. Velzard’ın yeteneği şeyleri durdurmak üzerineyse, Gabriel tamamen onları yerinde sabitlemekle ilgiliydi. Bunu her türlü maddeye uygulayabilir, onları uzayda kilitli sıradan nesnelere dönüştürebilirdi.
Durdurma ve yerinde sabitleme şeklindeki bu iki güç birbiriyle son derece uyumluydu. Örneğin, su moleküllerini katılaştırmaya gerek kalmadan, yalnızca havadaki nemi “sabitleyerek” buzdan duvarlar oluşturabilirdi. Bu güç her türlü maddeyi etkiliyordu ancak aynı tip molekülü tek bir madde kütlesi halinde birleştirmek hem dayanıklılığını artırıyor hem de göze daha hoş görünüyordu; bu yüzden Velzard bu ekstra dokunuşu eklemeyi alışkanlık edinmişti.
Güçler birbiriyle bu kadar uyumlu olduğunda, yarattıkları sinerjik etki de muazzam oluyordu. Enerji akışını durdurmak, her türlü saldırıyı etkisiz hale getirmesini sağlıyordu. Bunu aşmanın tek yolu, ona Velzard’ın dipsiz kuyuyu andıran rezervinden bile daha büyük bir büyü zerrecikleri (magicules) fırtınasıyla vurmaktı ki bu neredeyse imkânsızdı.
Sadece savunma açısından bakıldığında, Velzard’ın yenilmez olduğunu söylemek abartı olmazdı. Peki ya saldırısı?
Bu iki güç, rakipleri hareketsiz kılmaya ve yeteneklerini yavaş yavaş törpülemeye dayalı dövüş tarzlarına son derece uygundu. Kusursuz savunmanızı korurken rakibinize zayıflatma etkisi uygulamak gibiydi; şüphesiz ki oldukça kullanışlı bir ayrıcalıktı. Ancak Velzard başka bir şeye daha sahipti. Nihai Yeteneği Leviathan, Kıskançlık Kralı rakiplerin yeteneklerini zayıflatmada uzmanlaşmıştı. Rakiplerin yeteneklerini kendisininkilerle orantılı olarak düşürmesini sağlıyordu ve söylemeye gerek yok ki bu, diğer güçleriyle muazzam bir uyum içindeydi.
Bu yetenekleri muazzam bir etki yaratacak şekilde sayısız kombinasyonla birleştirebilirdi; ancak bunların arkasında ayrıca Velzard’ın rakiplerininkini cüce gibi bırakan devasa büyü zerrecikleri (magicules) enerjisi de vardı. Onu güçlü kılan da buydu.
Savaşta kendisini demirden bir savunma duvarıyla tahkim edebilir, rakiplerini de elinden geldiğince zayıflatabilirdi. Kaybetmesinin mümkün olmadığı bir durum yaratan kesin bir stratejiydi bu. Yine de bu kadar ileri gitmesini gerektirecek neredeyse hiç düşman yoktu. Bu taktik, Guy ile yapacağı savaş düşünülerek tasarlanmıştı.
Ve cephaneliğinde bir gizli silah daha vardı. Bunu salıvermek için kendi yeteneği olan Kesinti Kaybı hamlesini Gabriel’den türeyen Katılaştırma ile birleştirir, ardından Leviathan’dan türeyen Emilim yeteneğini de ekleyerek düşmanlarının üzerine fırlatırdı. Bütün saldırıları arasındaki en güçlüsü olan Whiteout Absorb işte buydu.
………
……
…
Bembeyaz bir şok dalgası Moss’un koruyucu bariyerine çarptı. Bu sadece darbenin yan etkisiydi ama gücü yine de muazzamdı.
“Çok özür dilerim, yüce ablam!”
“Kapa çeneni!”
Bir anda bariyer tuzla buz oldu. Bütün o büyük laflardan sonra Raine de gerçekten sözünü tutmuştu. İşini hallettiği söylenebilirdi, her ne kadar bu durum Testarossa için can sıkıcı olmaktan başka bir işe yaramasa da. Duruma müdahale ederken Raine’i daha sonra cezalandırmaya ant içti.
Ancak bir başka davetsiz misafir sayesinde hepsi zarar görmeden kurtulmuştu.
“Ben geldim!!”
Gelen Ejderha Lordu Gabil’di ve varır varmaz ne yapılması gerektiğini sezgisel olarak anladı. Şimdi tam zamanıydı.
Gabil’in elde ettiği nihai Lütuf olan Moodmaker, günde sadece bir kez kullanılabilen özel bir güce sahipti. Bir sürü kısıtlaması vardı ama Kaderi Değiştir adındaki bu güç, her türlü trajediyi bir anda yok edebilirdi.
Gabil, Girdap Mızrağı’nı başının üzerine kaldırıp savururken bağırdı:
“Dünya, olmasını istediğim şekli al—Kaderi Değiştir!!”
Ve böylece Gabil, koruyucu bariyerin yıkılması halinde yaşanacak olan trajedinin önüne geçti.
Üstelik yalnız da değildi.
“Pff! Herkes iyi mi?” diye sordu Bariyer Lordu Geld.
Benimaru’nun emriyle Mekânsal Nakil’i kullanmış ve tam zamanında yetişmişti. Bütün yeteneğine rağmen Benimaru bile bu durumu öngöremezdi; ancak Soka’nın Souei’yi durumdan haberdar etmesi sayesinde olası tehlikeyi öğrenmiş ve bariyeri güçlendirmesi için Geld’i göndermişti.
Geld, kendi bariyerini Moss’unkinin altına kurarak biraz daha zaman kazanmalarına yardımcı olmuştu. Bir adımla geç kalmış olacaktı ama Gabil’in varlığı sonucu değiştirmişti. Zamanlama birazcık şaşsaydı ve Kaderi Değiştir kullanılamasaydı, işler çok farklı gelişebilirdi. Moss’un herkesi yeniden koruma altına alabilmesi; ancak Raine’in desteği, Gabil’in yeteneği ve Geld’in bariyeri sayesinde mümkün olmuştu. Üst üste gelen bir dizi şanstı bu ve herkesin bundan sağ kurtulabilmesi için tam da böyle bir şey gerekiyordu.
“Ucuz atlattık,” dedi Raine, sanki tüm bunları kendisi planlamış gibi. Herkes onu görmezden geldi. O da karşılık olarak başını öne eğip sahteden biraz ağladı ama bu da görmezden gelindi.
Bu sırada Gabil, Soka’yı buldu ve ona seslendi.
“Ah, Soka! İyi misin?”
“Ağabey! Neden buradasın?”
“Şey, bilirsin işte, sevgili kız kardeşim için endişelendim ama…” Gabil biraz huzursuzca kıpırdanmaya başladı.
“Ah, anladım. Sufia için geldin, değil mi?”
Niyetinin bu kadar kolay tahmin edilmesi Gabil’i biraz irkiltmişti.
“Şey, o iyi. Hâlâ donmuş durumda ama bu konuda bir şey yapana kadar tamamen güvende.”
Çelişkili gibi kulağa gelse de Soka gerçeği söylüyordu. Velzard’ın buzu, kurbanlarını koruyan bir nevi her şeye kadir bir kalkan gibiydi.
Bu açıklamayı kabullenen Gabil, rahat bir nefes aldı. Ancak kendisi bile Kaderi Değiştir yeteneğinin ne kadar güçlü olduğunu henüz tam olarak kavramış değildi. Pek çok kısıtlamaya ve koşula tabiydi ama düşündüğünden çok daha geniş bir etki alanına sahipti. Şu an için kimse bunun farkında değildi ama öğrenmeleri uzun sürmeyecekti… çünkü mucize henüz bitmemişti.

Guy, sezgisel olarak Velzard’ın son kozuna başvurduğunu anlamıştı.
Mücadelede birbirlerini tarttıkları ilk aşamayı çoktan geride bırakmış, kıran kırana bir savaşa tutuşmuşlardı. İkisinin de geride durmasını gerektirecek bir sebep kalmadığından, Velzard’ın bu kozu oynaması an meselesiydi.
“Whiteout Absorb…!!”
Şok dalgası Guy’ın bedenini yarıp geçtikten sonra, Velzard’ın büyüleyici sesi savaş alanında yankılandı. Uzun zamandır hissetmediği bu acı karşısında yüzünü buruşturmaktan kendini alamadı… fakat hepsi bu kadardı. Guy, elindeki zarif uzun kılıcı kullanarak Whiteout Absorb’un oluşturduğu o buz gibi bıçağı saniyeler içinde kesip atmıştı.
“Gurur duyabilirsin,” dedi Velzard’a. “Bana kılıcımı çektirmeyi başardın.”
Kılıcın adı Wald’dı; var olan yalnızca yedi Yaratılış Sınıfı eşyadan biriydi. Milim’e verdiği Asura’nın aksine, Wald’ın keskin tarafı hâlâ ilk günkü gibi kusursuz bir şekilde korunmuştu. Gökkuşağı gibi parıldayan ışıltısı, üzerindeki gizemli desenleri aydınlatarak göz alıcı bir biçimde parıldıyordu. Guy’ın eline tam otururken adeta nabız gibi atıyordu; uzun zamandır bir savaşta bu kılıcı eline almamıştı ama yine de kendi bedeninin bir parçasıymış gibi hissettiriyordu. Bu son derece doğaldı, zira Yaratılış Sınıfı teçhizatlar da tıpkı Tanrı Sınıfı eşyalar gibi güçlerini sahiplerine aktarma yeteneğine sahipti. Varlık puanları sahiplerinin gücüne bağlı olsa da Yaratılış Sınıfı silahlar onlarca milyona kadar ulaşabiliyordu.
Guy elbette bu güçten en iyi şekilde nasıl yararlanacağını gayet iyi biliyordu. İlk başlarda bu kılıçla biraz acemi olsa da artık kendi uzuvları kadar rahatça hükmedebiliyordu; bu yüzden elini kılıca kavuşturduğu an, Guy’ın Varlık Puanı Velzard’ınkiyle eşitlendi.
Güç üstünlüğünü kaybeden Velzard’ın artık kazanma şansı kalmamıştı. Guy artık en güçlü ve en kudretliydi; tüm bunlar Nihai Yeteneği Lucifer, Kibir Kralı sayesindeydi.
Velzard’ın Whiteout Absorb saldırısı tüm bedenini yaralar içinde bırakmıştı. Dondurucu etki Guy’ın İlahi Yenilenme yeteneğini de kapatmıştı ama bu onun için hiç sorun teşkil etmiyordu. Rimuru’nun yeteneği Beelzebuth, Oburluk Kralı’nı yeniden yaratıp dondurulmuş ve hasar görmüş bölgeler üzerinde Yutma yeteneğini kullanarak kendisini yenilemeyi başardı. Bu sayede, yalnızca kendi iyileşme gücünü kullanarak bir anda yeni doğmuş gibi sapasağlam oldu.
Bu arada, Velzard’ın Nihai Yetenekleri olan Gabriel ve Leviathan’ı çoktan tamamen tahlil etmişti. Onun kendine has durdurma yetenekleri de baş ağrıtıcıydı ama Guy’a göre bunlarla başa çıkmanın pek çok yolu vardı.
Wald’ın her zamanki gibi kendisiyle kusursuz bir uyum içinde olmasından memnuniyet duyan Guy, Velzard’a sırrıttı. “Son kozun buydu, değil mi? Şimdi ne yapacaksın? Devam etmek istiyor musun?”
Guy zaferinden emindi. Velzard ile bu kadar uzun süre savaşmasının tek sebebi, onun gizli güçlerinin ne olduğunu henüz çözememiş olmasıydı. Hepsi ortaya çıktıktan sonra Guy’ı durduracak hiçbir şey kalmamıştı. Velzard, gücünün son damlasıyla onu işini bitirmeyi başaramadığı an, savaşın kaderi çizilmişti. Acı ama yalın gerçekler bunlardı ve Velzard da bunu gayet iyi anlıyordu.
Ama bunu kabul etmeyi reddediyordu. Ya da belki sadece kabul etmek istemiyordu.
“… Hayır! Henüz kaybetmedim!”
“Hâlâ doymadın mı? Daha ne kadar zihin kontrolü altındaymış gibi davranmaya devam edeceksin?”
“… Kapa çeneni.”
“Ah-ha-ha-ha! Şöyle surat asmayı bırak artık.”
“Her şeyi tek başına çözebileceğini sanıyorsun, değil mi?”
“Pekâlâ, evet. Bunu yapacak gücüm var.”
“Ne kadar da küstahça.”
“Ben böyleyim.”
“Biliyorum.”
Velzard’ın kalbi her zamanki gibi donmuş haldeydi. Ancak Guy ile konuşurken hafif bir sıcaklık hissedebiliyordu. Az kalsın kendisini akıntıya büsbütün kaptıracak gibi hissetti…
fakat buna izin verilmeyecekti.
“Demek kalbinde kıskançlık büyüyordu ha, Velzard? Beni kandırabileceğini mi sandın?”
Bunlar Velzard’ın kalbine kazınmış lanetli sözlerdi.
Kurnaz ve son derece temkinli olan Feldway, Velzard’ı Mutlak Hakimiyet ile köşeye sıkıştırmıştı ama bunun etkililiği konusunda hâlâ şüpheleri vardı. Velzard’ın sevgisinin gerçek olduğunu ve sonucun değişmeyeceğini gayet iyi görebiliyordu. Guy’a olan sevgisiyle öyle prangalara vurulacaktı ki gerçek duygularını bastıracak ve ne olursa olsun onun emirlerini yerine getirmek için uygun bir mazeret uyduracaktı.
Bu yüzden Velzard’ın taraf değiştireceği varsayımına dayanan bir plan hazırlamış ve aşırı yükleme devresini kurarak Velzard’ı istediği an izleyebilmesini sağlamıştı. Bu sayede acil bir durumda Regalia Dominion’ı harekete geçirebilirdi. Yine de bu, fırın zamanlayıcısının çalmasına benzeyen bir şeydi; onun üzerinde sadece geçici bir etki yaratabilirdi. Tüm enerjisi Milim’i kontrol etmeye odaklanmışken Feldway’in aynısını Velzard için yapması imkânsızdı.
Fakat Velzard’ın kalbinde Twilight da vardı. Feldway onunla müzakere etmiş ve aralarında gizli bir anlaşma yapmışlardı.
“Twilight, yine zamanımı mı boşa harcayacaksın?”
Ancak Feldway bunu sormaya bile fırsat bulamadan, Twilight şansını kollayarak dikkatle izlemeye başlamıştı bile.
Ah, bu anı ne kadar da çok bekledim!
Twilight uyandı; çakma ejderha bedeninde değil, bu kez gerçek bir Gerçek Ejderha’nın fiziksel bedeninde.
Velzard’ın bedeni, bir erkeğin fiziğine dönüşürken hafifçe parıldadı. Şüpheye yer bırakmayacak şekilde Twilight’tı bu.
“Hey, Guy. Az önce hazırlıksız yakalandım ama bu sefer kaybetmeyeceğim.”
“Sen…”
Uzun zaman sonra ilk kez Guy’ın kalbinin derinliklerinden samimi bir öfke yükseldi.
Seni affetmemi bekleme. Hakkım olana el uzatmaya nasıl cüret edersin! Sevgili Velzard’ımı kendi amaçların için kandırmaya nasıl cüret edersin… Ateşle oynuyorsun, Twilight…
“Ölmeyi o kadar çok istiyorsan, sana yardım edeyim.”
Guy’ın öfkesi saçlarını diken diken etti ve alev kırmızısı bir ışıkla parıldattı.
“Ooh, ne kadar da korkunç.”
Twilight buna alaycı bir kahkahayla karşılık verdi.
“Lütfen şu işi bir an önce bitir.”
Velzard’ın kalbine kazınmış lanet—Feldway’in bir Ayrık Beden denmeye bile layık olmayan son kalıntısı—Twilight’a emri verdi. Başıyla onayladı.
Evet. Onun işini hemen bitirece—
Twilight zihninde Feldway’e cevap vermeye çalıştı ama düşünceleri yarıda kesildi. Tam o anda, Guy ile Velzard’ı aniden sarmalayan boşluk enerjisinin içinde bir yol belirdi. O yoldan delip geçen tek bir el silah patladı—dokunduğu her şeyi yok edebilen bir Yargı Mermisi.

“Hey, Carrera?” “Bu biraz fazla ileri gitmiyor mu?”
“Bir şey olmaz!” “Tamam, Yargı Mermisi falan ama bir Gerçek Ejderha’yı tek seferde devirebileceğini hiç sanmıyorum.”
“Şey, belki deviremez ama Leydi Velzard’ın kalbinde bu kadar büyük bir delik açacağını da düşünmemiştim…”
Gabil’in gerçekleştirdiği mucize, Moss’un bariyerinin altındakileri korumaktan çok daha fazlasını başarmıştı. Enerjisinin büyük kısmı, buzların arasında donup kalanları özgürleştirmek için harcanmıştı. Gabil’in asıl hedefi (çiçeği burnunda) sevgilisi olabilir ama Carrera şans eseri Sufia’ya en yakın konumda olduğu için mucizenin etkileri ilk önce onu kurtarmıştı.
Bu sayede —ya da bu yüzden— Carrera geri dönmüştü, hem de intikam ateşiyle yanıp tutuşarak. “İçimde çok kötü bir his var,” dedi ve günde sadece bir kez kullanabildiği gizli silahını ateşlemekte bir an bile tereddüt etmedi.

Bu durum alandaki herkesi şoka sokmuştu… Testarossa hariç. Carrera’nın ne yapmaya çalıştığını anında kavramıştı; zira kendisi de Velzard’ın içinde uğursuz bir şeylerin varlığını hissetmişti. Ele geçirilmiş Velzard’ın hareketlerine uyum sağlaması için o boşluk enerjisini yönlendiren ve Carrera’ya net bir atış açısı sağlayan kişi Testarossa’ydı.
Bu kusursuz takım çalışması sayesinde Yargı Mermisi tam Velzard’ın göğsünü vurdu; bedenini delip geçerek Feldway’in içine yerleştirdiği laneti tertemiz yok etti. Hatta Feldway’in içerdeki kalıntıları bile dağılarak havaya karışıp buharlaştı.
Velzard’ın içinde barınan bir manas olan Twilight da bu gazaptan kaçamadı. Bir manas tek başına varlığını sürdüremezdi; mutlaka birinin ruhuyla bir arada var olmak zorundaydı. Bu yüzden herhangi bir anda tam konumunu tespit etmek imkânsızdı. Carrera gibi bir saldırganın, birinin bedeninin içindeki manası tam hedef alıp saldırması normalde mümkün değildi. Ancak Velzard için durum farklıydı. Onun için Twilight, yalnızca bünyesinde misafir ettiği bir dövüş ortağından ibaretti. Bu yüzden Twilight’ın manası, Velzard’ın hem bedeninin içinde hem de ondan tamamen ayrı, somut ve fiziksel bir varlığa sahipti. O sahte ejderha bedenini kullanabilmesi için ayrı bir varlık olması gerekiyordu zaten.
Normal zamanlarda bu duruma tam anlamıyla bir “zafiyet” denemezdi fakat bu beklenmedik doğrudan darbe yine de Twilight’ı tamamen afallattı.
Hayır! Böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali… O kadar imkânsız ki…
Ama acı gerçek buydu ve Twilight’ın bilinci göz açıp kapayıncaya kadar karanlığa gömüldü. Velzard onun kalp çekirdeğini koruyordu ama o bile delinip geçilmiş, böylece varlığı bu dünyadan tamamen silinmişti.
Gabil’in Kader Değişimi olmasaydı işlerin bu kadar yolunda gitmesine imkân yoktu. Testarossa içten içe onun hakkındaki fikrini güncellemek zorunda kaldı.
Ancak bu, her şeyin mükemmel olduğu anlamına gelmiyordu. Twilight tam Velzard’ın bedenini ele geçirmişti ki Yargı Mermisi’nin isabet ettiği an kontrolü kaybetti. Bu durum Velzard’ın derhal orijinal formuna dönmesini sağladı fakat saldırının etkileri onu perişan etmişti. Tüm aklını kaybetmişçesine etrafındaki herkese saldırmaya başladı.
“Hey!” “Yavaş ol!” “Kendini biraz dizginle!”
Öfkenin en büyük payını alan Guy, söylenmekte sonuna kadar haklıydı. Milim kadar büyük bir tehdit oluşturmuyordu belki ama gözü dönmüş bir Velzard da az buz felaket sayılmazdı. Üstelik etraflarındaki hızla eriyen buz heykellerine bakılırsa, Velzard’ın Mutlak Savunma’sı da belirgin şekilde zayıflamaya başlıyordu. Guy, hem kendini korumak hem de Velzard’a daha fazla zarar vermemek için hassas bir denge tutturmak zorundaydı.
“Üzüldüm elbette,” diye karşılık verdi Carrera, “ama pişman da değilim. Yani, beni kaskatı dondurmuştu, değil mi? Karşılığında ona bir el ateş etmek sadece nezaket gereğidir!”
Bu tam da Carrera’ya yakışır bir mantıktı—yüzeyde makul gibi görünen ama aslında hiç de akıl kârı olmayan bir yaklaşım.
“O kadarı nezaketi biraz aştı ama! Harekete geçmeden önce sonuçlarını düşünmelisin!”
Guy haklıydı. Carrera kendi kendine biraz mırıldandı ama diyecek başka bir şeyi yoktu. İlk hamlesinde en yıkıcı saldırısını kullandığı için kendini savunacak pek bir kozu kalmamıştı.
“Off… Aman, her neyse,” dedi Guy, Velzard’la boğuşurken. “Şimdi tartışmanın sırası değil.”
“Pekâlâ, başka çarem yok sanırım.”
Testarossa, Guy’a uyum sağladı. Velzard’ın şuurunu kaybetmiş halde Guy’a saldırdığını görünce, Twilight’a da bir şeyler olduğundan zerre şüphesi kalmamıştı. Bunun büyük ihtimalle Carrera’nın Yargı Mermisi yüzünden gerçekleştiği teorisini yürüterek taktik değiştirdi ve Velzard’ın büyü patlamalarını etkisiz hale getirmek için boşluk enerjisini kullandı. Ayrıca altlarındaki kar ve buzu mühürleyip şimdilik erimelerini engellemek adına bu enerjinin bir kısmını oraya ayırdı. Bilinci açık olanlar için sorun yoktu ama tahliye edilen savaş dışı siviller tam da bu sırada uyanırlarsa neye uğradıklarını şaşırırlardı.
“Siz hanımların kaytaracağı zaman gerçekten şu an mı?” diye sordu Testarossa soğuk bir sesle.
“İyi, iyi,” diye mırıldandı Carrera. “Guy bu kadar işe yaramaz olacaksa, yaptığım hatayı telafi etmeye çalışsam iyi olacak.”
“Hmph! Görünüşe göre gerçek gücümü göstermem gerekecek.”
Rain de her ne kadar isteksiz olsa da olaya dahil oldu. Guy bu duruma pek de sevinmiş sayılmazdı.
“Harika! Çenelerinizi kapatıp hemen buraya gelir misiniz artık?!”
Böylece onların da savaşa katılmasına izin verdi.
Yerde ise Testarossa, gereksiz kar ve buzu temizleyerek saldırgan bir savunma kurmak adına boşluk enerjisini kullandı.
“Bize katılmak istemediğine emin misin?” diye sordu Misery’ye.
“Şey, sanırım ben savunma tarafında kalsam daha iyi olacak, teşekkürler.”
“Böylesi daha güvenli, evet.”
Tüm yeteneklerine rağmen Geld bile bu kadar büyük bir savaş alanını kaplayacak bir bariyer oluşturamazdı. Moss’un koruyucu kalkanı hâlâ ana savunma hatlarıydı ve Rain de savaşa dahil olunca Misery’nin omuzlarındaki yük daha da ağırlaşmıştı. Yine de Geld’in o bariyeri güçlendirmesi sayesinde, Rain’in desteği olmadan bile dayanabilecek kadar sağlam kalmayı başardı. Bu rahatlatıcıydı fakat altlarında başlayan büyük erime, başa çıkılması gereken potansiyel yeni bir sorundu.
Aşağıda gözlerini açan diğer kişiler de —Esprit de dâhil— gözlerini devirerek bariyeri güçlendirmeye katıldılar. “Keşke biri bana neler olduğunu açıklasa,” diye söylendi Esprit, ama yine de işini yapmaya devam etti.
Donmaktan kurtulan diğerleri ise ya durumu değerlendirip ellerinden geldiğince çabuk geri çekiliyor ya da daha büyük çaplı bir tahliyeyi organize etmeye yardım ediyorlardı. Bembeyaz dünya yavaş yavaş etkisini kaybetmeye ve görüş mesafesi düzelmeye başlamıştı; yine de içeridekiler hareket edebilmek için koku veya işitme gibi duyularına bel bağlamak zorundaydı. Neler olup bittiğinden habersiz olanlar için burası adeta bir araf gibi hissettiriyor olmalıydı. Gökyüzünde yankılanan savaş sesleri, şok dalgaları ve titreşimlerle birleşince herkesin korkudan beti bereketi atmıştı. Çoğu muhtemelen, zaten öleceklerse o donmuş uykularında ölmeyi tercih ederlerdi diye düşünüyordu.
Bu insanlara, alandaki güçlü müttefikler önderlik ederek ellerinden geldiğince onları yatıştırmaya çalıştı. Hepsi savaştan nasibini almış tecrübeli savaşçılar olduğu için süreçte pek fazla kaos veya kargaşa yaşanmadı ki bu büyük bir şanstı.
Elbette kaçmak yerine savaşın gidişatını izlemeyi tercih edenler de vardı.
“Vay be, gerçekten inanılmaz bir manzara,” diye mırıldandı Gobwa kendi kendine, başını kaldırıp Guy ve diğerlerine bakarken.
“Evet,” dedi yanında başını sallayan Phobio. “Neler döndüğüne dair ancak tahminde bulunabiliyorum ama biri bana dünyanın sonunun geldiğini söylese neredeyse inanırdım.”
Carrion gibi bazıları ise biraz daha iyimserdi.
“Hey, korkacak hiçbir şey yok!” “Guy bir yolunu bulur!”
Kolunu Frey’in omzuna atmaya çalıştı. Önündeki gerçeklikten kendisini bu derece soyutlamış olması akıl almazdı—ama yine de katkı sağlayabileceği hiçbir şey olmadığını bu kadar çabuk fark ettiği için takdir edilmeliydi.
“Saçmalamayı kes,” diye karşılık verdi Frey, onun kolunu tutarak. “Bariyere yardım edemeyiz ama güçlerimizi yeniden toplamaya yardım edebiliriz, değil mi?” “Hadi, onları bir araya getirmek için bir Düşünce İletişimi gönder.” “Muhtemelen biraz içlerinin rahatlatılmasına ihtiyaçları vardır.”
Carrion kaderine razı bir şekilde gülümsedi.
“Pekâla, Guy!” “Artık her şey sana kaldı!”
“Biz geri döneceğiz, o zamana kadar ortalığı idare etmeye çalış, olur mu?”
Bunları söyledikten sonra Carrion ve Frey, etraflarında yavaş yavaş kendine gelen savaşçılarla ilgilenmek üzere oradan ayrıldılar.
Guy onlara yarım bir tebessümle baktı. “Ha, tabii Carrion, bana öyle emirler vermeye devam et bakalım. Söylemene gerek olduğundan değil ama…”
Guy o adamı her zaman sevmişti. Elinden gelse onun beklentilerini boşa çıkarmak istemezdi ama işler o kadar basit değildi.
Velzard ona karşı amansız ve şiddetli bir hiddetle saldırmaya devam ediyordu. Gerçek bir dövüşte onu yenebileceğinden emindi ama onu öldürmesi istenseydi, işte bu çok daha zor olurdu. Yeterince zamanı olsa belki bunu başarabilirdi ama bunun çevreye maliyeti korkunç olurdu—üstelik Guy, Velzard’ı gerçekten çok önemsiyordu. Onu öldürmek en başından beri bir seçenek bile değildi.
“Eee, ne yapıyoruz?”
“Ne yapmalıyız, Lord Guy?”
Carrera ile Rain onun yanında duruyorlardı.
“Şey…”
Guy bir an düşündü. Şu anda bu, hayatında kendisine sorulmuş en zor soru gibi görünüyordu.

Feldway hafif hafif terlemeye başlıyordu. Velzard’ın üzerine koyduğu lanet aniden yok edilmişti—ve Diablo ona bakıp ağzı kulaklarında sırıtmaktaydı.
“Oho? Bir sorun mu var?”
Gülümseyen iblis bu soruyu sorarken Feldway’in üzerindeki baskısını hiç azaltmadı.
“Kapa çeneni.”
“Nedenmiş?”
Bu adamla bir sohbet sürdürmek imkânsızdı. Bu da çok doğaldı zira Diablo zaten sadece Feldway’i kışkırtmaya çalışıyordu. Çenesini kapamasına dair bir emre uyması için hiçbir sebebi yoktu.
“Sen…”
“Kukuku. Yolun sonuna mı geldin? Planlarının hepsi patladı. Zaferimiz an meselesi gibi görünüyor.”
Diablo bayağı böbürleniyordu ama henüz hiçbir şey garanti değildi. Bedeni hırpalanmış ve darbe almıştı, Feldway’i yenip yenemeyeceği hâlâ belirsizdi—üstelik Ivalage’in varlığını da kesinlikle göz ardı edemezdi. Feldway günü zaferle kapatamasa bile bu onlar için tam bir galibiyet anlamına gelmeyecekti… ancak bu kesinlikle psikolojik bir avantaj sağlayacaktı ki savaşta tüm dengeleri değiştiren de budur.
Bu yüzden Diablo senaryoya sadık kalarak Feldway’i mağlup etmenin zeminini hazırlamaya devam etti. Bu da onun cephanesinin bir parçasıydı.
“Öff… Bu tam bir delilik. Beni gerçekten gazaba getirdin, biliyor musun.”
Feldway artık çok daha farklı hissediyordu.
Milim üzerindeki hâkimiyetini sürdürmek yerine…
Şimdi yeni bir karar veriyordu.
Milim yenilmezdi. Planına devam etseydi kız eninde sonunda tüm düşmanlarını yok edecek ve Kutsal Ağaç’ı paramparça edecekti. Ancak yine de Diablo’ya karşı henüz tüm gücünü sergilemeyi başaramamıştı. Nihai zaferi her iki şekilde de kesindi ama yine de bu küstah rakibine karşı sergileyebileceği her şeyi gösterip onun çenesini sonsuza dek kapatmak istiyordu.
Bunu yaptığı anda planı kesinlikle başarıya ulaşacaktı. Fakat bunun bir riski vardı. Gücü bir anlığına ciddi şekilde zayıflayacak ve onu tehlikeli bir şekilde savunmasız bırakacaktı. Yine de tüm bunlara rağmen Feldway yenilginin imkânsız olduğuna inanıyordu. Bu tehlikenin farkındaydı ama gururu vardı ve işini bitirmeden önce eksiksiz, tam bir zafer elde etmeye kararlıydı.
Ancak bu noktada Feldway fikrini değiştirmişti. Biraz aşağılanmaya katlanmak anlamına gelse bile, öncelikle planının başarısına öncelik verme zamanının geldiğini hissetti. Milim üzerindeki kontrolünü bırakmaya ve tüm gücünü Diablo’yu yenmek için kullanmaya karar verdi.
“Milim, Kutsal Ağaç’ı yok et!”
Feldway emri tüm varlığıyla vererek Milim’i itaat etmeye zorladı. Bu son emir, kız üzerindeki tüm kontrolüne mal oldu ama bu bir sorun değildi. Son emri her halükarda yerine getirilecekti ve Milim zaten hâlâ Stampede modundaydı. Onun bakış açısına göre, önündeki bu engeli ortadan kaldırdıktan sonra kızın kontrolünü yeniden ele geçirebilirdi.
Artık bunu durdurmanın bir yolu yoktu. Milim Kutsal Ağaç’ı yok edecekti ve bu gerçekleştiğinde dünyanın sonu gelecekti.
Feldway, etrafındaki savunmaların düştüğünü hissederek kendini hazırladı. Ama Diablo ona sadece sırıttı.
Ne? Beni yenmek için mükemmel bir fırsat bu. Neden kımıldamıyor?
Feldway bir anlığına şaşkınlıkla düşündü. Sonra Diablo’nun kendisine bakmadığını fark etti.

Yuuki acımasızca sağa sola koşturuluyordu.
“Hey, beni ne zaman emir kulun yaptın ki sen—?”
“Sessiz ol. Sıradaki koordinatlar şunlar!”
“… Peki, peki.”
Şikâyetler kabul edilmiyordu. Emirleri Chloe veriyordu ve Yuuki’nin bunu sorgulamaya hakkı yoktu.
Veldora bunu görünce keyifle kendi kendine başını salladı. Zihninde Yuuki ile tuhaf bir kader ortaklığı kurmuş gibiydi ki bu da Yuuki’yi daha da sinir ediyordu.
Kahretsin! Neden bana böyle davranılıyor ki…?
Sızlandığı için onu kimse suçlayamazdı. Chloe acımasızca ondan faydalanıyordu.
Öncelikle, Yuuki’nin Anlık Hareket kullanabildiğini anında anlamıştı. Buna kendi gözleriyle tanık olmuştu. Anlık Hareket, bir an bile gecikmeden ışınlanmanızı sağlayan bir yetenekti ve böyle bir şeyin ne kadar yararlı olduğunu söylemeye bile gerek yoktu. Bunu savaşta kullandığınızda hemen hemen her şeyden kaçınabilirdiniz. Bu yetenekten yararlanmak için belirli bir güç ve yeterlilik seviyesine sahip olmanız gerekiyordu ama başardıysanız sırtınız yere gelmezdi.
etrafınızdaki yüz metrelik bir yarıçapı kapsamak için Büyü Algısı kullanabiliyorsanız, bir saldırıyı sezdiğiniz anda Anlık Hareket‘i etkinleştiren bir kod kurabilir ve ışık hızında hareket etse bile her şeyden sıyrılabilirdiniz. Yuuki’nin ustalaştığı şey tam olarak buydu; onun için hiç sorun değildi. Milim’in sıyırıp geçse bile ölümcül olan darbelerinden kaçınmak bile çocuk oyuncağıydı. Milim akli melekelerini tam olarak kontrol edebilseydi bu kadar kolay olmazdı ama bu sadece bir varsayımdı. Şu an kesinlikle Milim üzerinde işe yarıyordu ve Yuuki bundan en iyi şekilde yararlanmaya kararlıydı.
Bu sayede savaş eskisine göre çok daha istikrarlı bir hâl almıştı. En tehlikeli görev olan yemlik görevini Yuuki üstlenmişken Chloe’nin tek yapması gereken Milim’in asla Büyü Algısı menzilinden çıkmamasını sağlamaktı.
Bu taktiğin bir başka avantajı daha vardı—belki de en önemlisi. Milim’in daha da güçlenmesini engelliyordu. Birkaç kez Veldora ya da başka biri kendisini çok fazla geride tutmuş ve Milim’in Nihai Yetenek‘i Gazap Kralı (Satanael)‘i etkinleştirmesine izin vermişti. Bu durum Milim’in gücünün genişlemesine ve her döngüde daha da güçlenmesine neden oluyordu. Yuuki varken böyle bir şey için endişelenmeye gerek yoktu.
Yani Chloe’nin ne yapmaya çalıştığını anlıyorum ama… gerçekten hakkımdaki düşüncesi bu kadar mı sığ?
Bir dâhi olan Yuuki, Chloe’nin neden bu kadar dolambaçlı bir yoldan gittiğini zaten biliyordu. Bu sayede Milim için asla gerçek bir tehdit olamayacağını da anladı… ki bu da içten içe onu biraz demoralize etti.
Zavallıca. Fazla zavallıca.
“Kapa çeneni,” dedi Yuuki sinirle. Maria’nın manası onu kelimelerin ötesinde gıcık ediyordu. Neden her şeyi böyle iki kez tekrarlamak zorundaydı ki?
Yuuki’ye karşı ne kadar büyük bir kötülük beslediği o kadar barizdi ki. Eski can düşmanı Maribel’in kişiliğini kopyalamıştı, bu da asla birbirleriyle anlaşamayacaklarını garantiliyordu. Ama ne kadar çıldırtıcı olsa da savaşta inanılmaz şeyler yapabiliyordu. Bu sayede Yuuki ne zaman bir şeyi batırsa sanki kendi zaferliymişçesine onu azarlıyordu. Şimdiki gibi kusursuz bir performans sergilese bile yine de bazen böyle küçümseyici yorumlar yapabiliyordu.
Onun sesini kısmanın bir yolunu bulmalıyım, diye içinden yemin etti. Bu en berbat taciz türü… ama arkasında kimin olabileceğini çok iyi biliyorum.
Ortalıkta görünmeyen Rimuru’yu hatırladı. Geri dönebilmesini sağlayan şeyin onun sayesinde olduğunu düşündü. Evrendeki o tek noktada Mai ile karşılaşma olasılığı sıfıra o kadar yakındı ki bunu düşünmek bile içini karartıyordu. Yuuki’nin Rimuru’nun bu işe karıştığına… ve dolayısıyla hayatta olduğuna inanması için tek kanıt buydu.
Ve eğer durum buysa tek yapabileceği elinden gelenin en iyisini yapmaktı.
“Ah man. Çıldırmış bir İblis Kralı Milim hakkında Rimuru’dan başkasının yapabileceği bir şey yok, değil mi?” dedi Yuuki.
“Bunun farkındaysan hareket etmeye devam et!” diye emretti Chloe.
“Evet, evet.”
“Doğru! Benim de elimden gelenin en iyisini yapma vaktim geldi!”
“Veldora, burada fuzuli şeyler yapmana ihtiyacım yok!!” diye bağırdı Chloe.
“Şey, hayır, tabii ki yok…”
Beklendiği gibi Chloe, Milim’i Kutsal Ağaç’tan uzak tutmak için kesin talimatlar vererek ağırlığını koydu. Veldora bile ona karşı gelemiyor gibiydi.
“Eee, sırada ne var?”
“Milim’in dikkatini çekmek ve saldırmak için psişik süper güçlerini kullan.”
“Ha? Bende onlardan olduğunu sana hiç söylemiş miydim?”
Yuuki’nin bakış açısına göre bu Maskeli Kahraman’la ilk karşılaşmasıydı. Onun Serbest Akademi’deki eski bir öğrenci olan Chloe Aubert olduğunu biliyordu ama şu an tamamen farklı biriydi. Sırlarından hiçbirini ona verdiğini düşünmüyordu ama…
“Sonra açıklayacağım! Çabuk ol!”
“Geliyorum…”
Emrin katı gücü Yuuki’yi tamamen pes ettirdi. İtaat etmekten başka çaresi kalmayarak daha fazla sorgulamaktan vazgeçti.
Biraz daha böyle devam ettikten sonra…
“… Ah!”
Chloe hafifçe çığlık benzeri bir ses çıkardı. Yuuki anında ona baktı. Sesinde sanki küçük bir sevinç kırıntısı var gibiydi ama yüz ifadesi soğukluğunu koruyordu.
Yuuki tam onu yanlış anladığını düşünürken işler birdenbire değişmeye başladı.
“Milim, Kutsal Ağaç’ı yok et!”
Feldway’in düşünce dalgaları alanda gürledi. Buna karşılık Milim anında gözlerini ağaca dikti.
“Eyvah!”
Yuuki panikle harekete geçti. Milim’e saldırdı ama kız istifini bile bozmadı. Üzerindeki etkisi bir sivrisinek ısırığından bile azdı ve dikkatini zerrece çekmemişti.
“Kahretsin! Hiçbir şey yapamıyorum!”
“O zaman ben yaparım! Ejderha Pençesi!”
Sıra Veldora’daydı. Ama Milim ona hiç aldırış etmedi. Gözlerini Kutsal Ağaç’a sabitlemiş, en güçlü tekniği olan Drago-Nova‘yı salıvermek için duruş almıştı.
Onu korumak için soluk mavi renkte parıldayan ince bir bariyer yayıldı; salmak üzere olduğu eşi benzeri görülmemiş ölçekteki Drago-Nova’nın yanında oldukça kırılgan duruyordu. Veldora ona vurmayı denedi ama geri püskürtüldü. Milim ne zaman Drago-Nova’yı salacak olsa kendisini korumak için bu bariyeri—yıldız parçacıklarından bir kozayı—konuşlandırıyordu. İşte bu da oydu ve nasıl çalıştığına aşina olmadığınız sürece delip geçmek imkânsızdı.
“Oof. Ne kadar güçlü bir bariyer bu böyle. Ejderha Pençesi bile çizik atamadı…”
Veldora bunu itiraf etmek zorunda kaldı—Milim tam bir felaketti. Üstelik bu bir savunma bariyeri bile değildi. Yeteneklerine son derece güveniyordu, bu yüzden saldırısının bu kadar kolay engellenmesi gururuna ağır bir darbe indirdi.
Ama şimdi pes edemezdi.
“Başka çarem yok. Olasılıkları yönlendirmek ve Drago-Nova’nın yörüngesini değiştirmek için tüm gücümü kullanmam gerekecek…”
Başarı şansı sıfıra yakındı ama Veldora, Bereketli Paradoks‘un yıldız parçacıklarına müdahale edebileceğini biliyordu. Bu süreçte kendisine zarar verebilirdi ama bu şekilde onu nötralize etmek mümkün olabilirdi.
“Yuuki, bana yardım et!”
“… Sanırım mecburum, ha? Eee, ne yapmam gerekiyor?”
“Tamam, sen koordinatları hesapla…”
Tam bu talimatları verirken Veldora aniden bir şey fark etti. Az önce onları durmaksızın sağa sola koşturan Chloe garip bir şekilde sessizleşmişti. Pes mi etmişti? Hayır, öyle görünmüyordu.
Daha ne olduğunu anlamadan Kutsal Ağaç’ın önünde pozisyon almış, gözlerini Milim’e dikmişti.
Bir planı mı var? Eğer varsa ben de ona katılsam iyi olur.
Başka hiçbir şey olmasa bile Drago-Nova darbesinin en ağır yükünü sırtlayacak konumdaydı. Bu açıkça intihardı ama Yuuki yanındaysa Veldora onun en azından hayatta kalabileceğini düşündü.
“… Ondan önce ona katılalım.”
“Tamamdır.”
Yuuki, Veldora ile birlikte Anlık Hareket‘i çağırarak Chloe’nin arkasına geçti. Milim şimdi karşılarındaydı.
Ellerinin arasında yıldız parçacıkları parıldıyor, bu dünyadan olmayan yıkıcı bir güç minyatür bir nebula gibi etraflarında dönüyordu. Bu olağanüstü miktardaki enerji, bir yıldız sistemini bile kolayca yok etme potansiyeline sahip yüksek yoğunluklu bir küre halinde sıkıştırılmıştı. Mantıklı düşünmekten yoksun olan Milim’in kendini tutmaya hiç niyeti yoktu. Bu noktada ellerindeki güç, Zeranus’a fırlattığının yüz katından bile fazlaydı.
Gerçek çok geçmeden Veldora’nın kafasına dank etti.
“Tamam! Unut gitsin! Bunu nötralize edemem!”
Neden bu kadar çabuk pes ettiğini anlamak kolaydı. İki gözü olan herkes, bunun bu kilit dünyada daha önce hiç görülmemiş türden bir yıkıma yol açacağını kolayca tahmin edebilirdi. Kutsal Ağaç’ı kesinlikle buharlaştıracaktı, hatta belki de bu süreçte gezegenin geri kalanını da yok edecekti.
Feldway kahkahalarla kükredi. “Ha-ha-ha-ha-ha! Harika. Harika, Milim! Şimdi o patlamayı salıver ve tüm hırslarımı gerçekleştir!”
Emre uyan Milim, Drago-Nova’yı ateşledi.
Herkes dünyanın sonuna kendini hazırladı. Etrafında elektrik boşalmaları olan soluk mavi bir ışık akışı, ışık hızına yakın bir süratle atmosferi yakarak Kutsal Ağaç’a doğru yaklaştı. Chloe, Veldora ve Yuuki onun önünde süzülüyorlardı.
Vatanlarını korumak için bu savaşa katılan savaşçılar gözlerini bu üçüne dikti. Kimse kaybolmuş bir umutsuzluk içinde değildi. “Kendi kendine yardım edene Tanrı da yardım eder” derler ama sadece birkaçı hariç herkes tatmin olmuş hissediyordu—son ana kadar ellerinden gelen her şeyi yapmış olmanın huzuru içindelerdi. İşte bu tür bir dinginlikle o son andan önceki birkaç kısa anı beklediler—ve sonra bir mucize gerçekleşti.
Önlerindeki uzay titredi. Bir şey belirdi. Ay beyazı ışıltılı saçlar havada süzülerek herkesin bakışlarını üzerinde topladı. Herkes için zaman yeniden akmaya başladı—ama hepsi oldukları yerde donakalmıştı. Hiçbir yıkım gerçekleşmemişti. Kutsal Ağaç güvendeydi ve dünya hâlâ tek parçaydı.
Ama:
“Ayy! Aga! Bu var ya, fena canımı yaktı ha!”
Mahcup ve sitemkâr bir ses tonu yankılandı. Dünyayı yok edecek bir güçle yüklü Drago-Nova, arkasında iz bile bırakmadan sırra kadem basmıştı. Ve sanki en başından beri bunun olacağını biliyormuş gibi Chloe öne doğru bir adım attı.
“Rimuru!!”
Tanıdığı en güvenilir adamın arkasından doğruca yanına sokuldu ve hiç vakit kaybetmeden ona sarıldı.

Eh, harika gerçekten. Geri döndüğüm anda Milim tam karşımda çıldırıyordu.
Görmeyi umduğum şey tam olarak buydu ama tam da Drago-Nova’yı ateşlediği ana denk geldi ki bu olabilecek en kötü sonuçtu.
Ciel’in, Boyut Sıçraması’nı kullanarak istediğim an buraya dönebileceğimiz yönündeki böbürlenmesine güvenmiştim ama büyük hataymış. Yolda ufak bir çarpışma bile yaşadık. Bunu sadece benim hayal gücüm diyerek geçiştirmeye çalıştı ama beni kandıramadı. Onun sayesinde olabilecek en tehlikeli anda geri dönmüş olduk.
“Hayır, zamanlama mükemmeldi.”

“Yalancı!” “O kadar mükemmel olsaydı, Milim Drago-Nova’yı patlatmadan önce burada olurduk!” “O zaman bu kadar acı çekmek zorunda da kalmazdım.”
“Ayrıca, o patlamayı Karmaşık Uzay’da izole etmek yerine normal gücümle yok etmek daha iyi olmaz mıydı?” “Ne kadar çok enerji depoladığımızla böbürlenip duruyordun.” “Bunu nötralize etmek benim için katbekat daha kolay olmaz mıydı?”
“Hayır.” “En mükemmel yaklaşım buydu, çünkü hiçbir hasara yol açmadan üstesinden gelebildik.”
“Bu gerçekten doğru mu?” Yani, onu yuttuktan sonra hayatımın en berbat akşamdan kalmalığını yaşıyor gibiyim. Mide bulantısı, baş ağrısı, ne ararsan var.
“Bir dakika.” “Buna ‘mükemmel zamanlama’ mı dedin sen?” “Drago-Nova’yı bilerek mi bana yutturdun?”
…
“Aloooooo?”
“Bunların hepsi geçmişte kaldı.” “Bence artık önümüze bakmanın zamanı geldi.”
Haahhhh.
Bütün öfkemi bastırdım. Belki de kendi iyiliğim için parmağında oynatılmaya fazla alışıyordum. Ama en azından Ciel yine her zamanki haline dönmüştü. Dürüst olmak gerekirse bu neredeyse rahatlatıcıydı.
Her neyse, sağ salim geri dönmüştük. Şimdilik bunu burada bırakacağız.
“Rimuru!!”
Büyüleyici genç bir kız adımı seslenerek bana sarıldı. Her erkeğin kalbini durdurabilecek türden dünyalar güzeli bir kızdı— Ah, tamam, Chloe’ymiş.
“Ş-şey. Chloe, değil mi? Zindana tahliye edilmemiş miydiniz?”
“Evet, öyleydim ama Gaia efendirinin yanına uçmaya çalışıyordu, ben de ona eşlik ettim.”
Anlıyorum. Gaia, Milim’de bir şeylerin yolunda gitmediğini sezmiş olmalıydı. Aralarında kesinlikle öyle bir bağ vardı. Belki de günün asıl kahramanı Gaia’ydı, ha? Hepimizi güvende tuttuğu için ona borçluysak da… şu an Milim’e bakıp var gücüyle cikliyordu.
Milim’e gelince…
Gaia’nın çağrısına yanıt olarak üzerindeki zihin kontrolü zayıflıyor gibi görünüyordu.
Anlaşılan o ki, Drago-Nova’yı saldıktan sonra bu kontrol etkisini hızla yitirmekteydi. Bu gidişle çok geçmeden kendine geleceğini umuyordum.
İşlerin bu kadar iyi gitmesine hayran kalarak farkında olmadan Chloe’nin başını okşadım.
“Ah… Kusura bakma,” dedim kendime gelince. “Bunu yapmamam gerektiğini biliyorum. Artık bir çocuk değilsin.”
“Hayır, sorun değil. Beni daha çok öv.”
Madem bu kadar ısrar ediyorsun…
Hayır. Bu tacize girer.
Oh, sanırım girmez mi? Ciel söyledikten sonra fark ettim ama Leon da dik dik bize bakıyordu. Şimdi rahatlama zamanı değildi.
Nazikçe Chloe’nin omzuna vurup geri çekildim. Tam o anda Veldora gelip kolunu sıkıca omzuma attı.
“Kwah-ha-ha-ha-ha! Seni güvende görmek harika, Rimuru. Tabii ki hiç endişelenmedim ama senin yerine Chloe için bayağı ağır işler başardım, inan bana! Daha sonra bana büyük bir ödül versen iyi edersin!”
“Aha, teşekkürler. Eee, Dagruel işi nasıl gitti?”
“Tabii ki benim için tam bir zaferle!”
“Ah. Harika. Beklentilerimi boşa çıkarmayacağını biliyordum!”
“Değil mi? Öyle ya! Evet, elbette!!”
Veldora bundan oldukça gururlanmış görünüyordu, yanımda içtenlikle kahkahalar atıyordu. Ödülünü dört gözle bekliyor gibiydi, ben de avatarı için bir iki yeni büyülü silah hazırlamaya karar verdim.
Bu avatarlarla Ramiris’in zindanında yürüttüğümüz sahte MMORPG, son zamanlarda katılan tüm yeni oyuncularla birlikte oldukça eğlenceli bir hal alıyordu. Zamanla herkes için takım tabanlı savaşlar kuracaktık, bu yüzden seviye atlamak çok daha önemli hale gelecekti. Ekipmanlarınızı yükseltmeyi de erteleyemezdiniz ve havalı zırhlar gibi şeyler pazarda büyük ilgi görüyordu.
Şu anda savaşta olduğumuz için oyun oynamaya vakit yoktu ama insanı ayakta tutan şey her zaman gelecekteki eğlenceli şeylerin beklentisi değil midir zaten?
“Her şey bittiğinde sana harika eşyalar alacağım!”
“Hmm! Tam da duymak istediğim şeyleri söylüyorsun, Rimuru. Sana güveniyorum!”
Veldora tatmin olmuş bir halde başını salladı. Bayağı sıkıntı çekmişe benziyordu, bu yüzden hikayelerini daha sonra dinlemeye ve emeği için ona teşekkür etmeye karar verdim.
Chloe ve Veldora ile tatlı, mutlu kavuşmamı yaşamıştım… ama Yuuki de oradaydı.
“Senden nefret ediyorum, Rimuru…” diye mırıldandı.
“Hey! Nereden çıktı bu şimdi? Ben bir şey yapmadım ki.”
“Yaptın ya! Neden başıma bu kadar kötücül, hain bir pisliği sardın?!”
Neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama Yuuki bir şeylere acayip küplere binmiş gibiydi. Milim de kıpırdanmaya başlıyordu, bu yüzden onu dinleyecek pek vaktim yoktu… yine de bu yoğun öfkesi kafamı kurcalamadı değil. Yani, elbette bir müttefikliğimiz vardı ama o da benden faydalanmaya çalışmıştı. Ona bu kadar nazik davranmama gerek var mıydı emin değildim… ama ne de olsa o da Shizu’nun öğrencisiydi. Onu öylece kaderine terk etmek acımasızlık olurdu, bu yüzden en azından derdini anlatmasına izin vermeyi seçtim.
Ben böyle düşünürken Yuuki lafımı kesip konuşmaya başladı. Tek taraflı bir Düşünce İletişimi kullanarak Maribel’in benliğinin kendi içine nasıl yerleştiğinden sızlanarak bahsetti. Anlaşılan kız zihninin içinde onunla konuşuyor, yersiz zamanlarda sözünü kesip onunla dalga geçiyordu.
Sızlanması bittiğinde vardığım çıkarım “yani, evet, cidden berbat bir durummuş” kıvamındaydı ama üstünde pek de durmadım.
“Buna bir çare bul, Rimuru!” diye yalvardı.
“Elimden bir şey gelmez.”
Neden böyle bir şey yapmak zorundaydım ki? Yani, Yuuki zor zamanlar geçiriyorsa bu benim tamamen işime gelirdi, değil mi?
“Ayrıca, o bir Manas, değil mi? Nadir ve güçlü bir yetenek, öyle değil mi? Onunla iyi geçinmeye bakmalısın,” dedim.
Tıpkı Ciel’in benim için olduğu gibi, bir Manas çok yararlı olabilirdi. Onlarla iş birliği yapmak şüphesiz en iyisiydi. Ve daha da önemlisi, eğer bu Manas bu kadar güçlü bir iradeye sahipse onu Yuuki’den ayırmanın mümkün olacağını sanmıyordum.
【Bu doğru! Bir Manas ve taşıyıcısı birbirinden ayrılamaz.】 Kesinlikle, evet.
(Ben Chronoa ile birleşmiştim ama,) diyerek söze girdi Chloe.
Ah, doğru ya, öyle bir durum da vardı değil mi?
Ciel’in buna kuvvetle başını salladığını hissedebiliyordum. 【Endişelenmeyin. Ben her zaman efendimle birlikte olacağım.】
Şey. Kişisel olarak ben, öyle birleşmektense olduğumuz gibi ortak kalmayı çok daha tercih ederdim.
Bazen zahmetli oluyordu ama durumu olduğu gibi kabullenmiştim.
Böylece Yuuki’nin şikayeti reddedilmiş oldu. “Kabullen artık, oldu mu?”
dedim ona.
“Ah, yapma ama…” Yuuki’nin sızlanmasını izlemek içimde ufacık bir acıma duygusu bile uyandırmadı.
Müstahak sana, diye düşündüm.

Her neyse, geri dönüşümüzü daha çok kutlamak isterdim ama önce halletmemiz gereken bazı işler vardı. Milim harekete geçemeden önce, daha fazla etrafa dehşet saçmasın diye onu kontrol altına almaya karar verdim.
Bir an için onunla tekrar bir arada olmanın harika olduğunu düşünmüştüm—ama bir sonraki an, bana cezalandırıcı bir kafa attı. Belli bir dereceye kadar acıya karşı bağışıklığım vardı ama yine de gözlerimden yaş getirecek kadar acıtmıştı.
Kahretsin, Milim, sırf kontrolden çıktın diye bana istediğini yapabileceğin anlamına gelmiyor bu…
E, şimdi ne olacaktı? Kafamın böyle defalarca darbeler alması hiç de eğlenceli değildi ve dürüst olmak gerekirse acıtmaya başlıyordu. Belki de balçık formuma dönüşüp kendimi onun etrafına sarmalıydım. Pek hoş bir görüntü oluşturmayacağı için bunu yapmaktan çekindim ama sabrım da tükenmek üzereydi.
Tam harekete geçmek üzereydim ki biri bana bağırmaya başladı.
“Bu çok saçma! Ne yapıyorsunuz siz, sanki çoktan kazanmışsınız gibi şakalaşıp duruyorsunuz?!”
Kim ki bu? Oh, Feldway’miş.
Kesinlikle henüz kazanmış gibi hissetmiyordum. Milim hâlâ kontrolden çıkmış durumdaydı… ama Gaia her seslendiğinde gözle görülür bir şekilde tepki veriyordu ve sanki Veldora’yı da tanımaya başladığını hissediyordum. Onu yeterince uzun süre zapt edebilseydim, bu işin çözüleceğini düşündüm. Sonrasında karşı saldırımızı düşünebilirdim.
Bir zafer geçit töreni planlamak için henüz çok erkendi ama en başından beri kaybedeceğimi de hiç düşünmemiştim. Eğer bu işi yapacaksak, olabilecek en iyi çözümü hedeflemeli ve ne olursa olsun ona ulaşmalıydık. Asıl önemli olan “zafer” dediğimiz şeyi nasıl tanımladığımızdı.
【Zafer çıtasını çok alçak tutuyorsunuz.】
Yani, evet. Bunu tarih kitaplarına bir zafer olarak yazdırmak istiyorsan bazen böyle yapman gerekir. Ama bu sefer çıtayı o kadar da düşürmemize gerek kalmayacağını düşünüyorum!
“Zaferimiz zaten en başından beri kesindi!” dedim.
İnsanları kışkırtmakta da üstüme yoktur hani. Feldway buna tam da tahmin ettiğim gibi sinir olmuş görünüyordu. Ne zaman yenilsem ben de tam olarak böyle hissederdim.
Ve Diablo da bana katıldı.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Beni bir kez daha kendinize hayran bıraktınız, Rimuru Efendim!”
Şu amigo rolünden asla taviz vermiyordu. Ama ona daha yakından baktığımda, berbat bir halde olduğunu fark ettim.
“Diablo? İyi misin? Pek değilsin, değil mi?”
Kendini fazla zorlamış olmalıydı, çünkü fiziksel bedeni pes etmeye başlıyordu. Çok normal davrandığı için ilk başta fark etmemiştim ama Diablo o kadar çok hasar almıştı ki her an yok olsa şaşırmazdım.
【Boşluk enerjisini uzmanlaşmış bir şekilde kullandığı görülüyor ancak bedeni tüm bu güce dayanamadı.】 【Büyü zerrecikleri ile kendini yenileyemiyor, bu nedenle Diablo’nun bedeninin tamamen çökmesi an meselesi olacaktır.】
Bekle, bu ciddi bir durum, değil mi?
“Keh-heh-heh-heh-heh… Hiç sorun değil. Sizden aldığım bedeni kaybetmek büyük bir talihsizlik, Rimuru Efendim, ancak elbet bir gün size tekrar hizmet etmek için yeniden dirileceğim.”
Diablo bunu hiç umursamıyor gibiydi. Kafa karıştırıcı olduğu kadar etkileyiciydi de. Feldway’le yüzleşmek için en büyük fedakarlığı yapmıştı. Gerçekten bu konuda bir şeyler yapmalıydım.
Mmm… 【Bir seçenek mevcut.】
Oh? Ne o?
【Zegion için yaptığımızın aynısı—evrensel hücrelerinizi kullanmak.】
Ah, anlıyorum. Diablo’ya hücrelerimi vermek, ha…?
Hmmmmmmm.
Zegion için bunu yapmak umurumda değildi… ama nedense, söz konusu Diablo olunca biraz tereddüt ettim. Muhtemelen bunun için bana gereğinden fazla övgü ve teşekkür yağdıracağını düşünüyordum. Yine de gözümün önünde dağılmaya başladığı ortadaydı ve öylece oturup bunun gerçekleşmesini izleyemezdim.
Eh, neyse.
“Al, Diablo, bunu kullan.”
Böylece, bir şifa iksiri kılığına sokulmuş bedenimden bir parçayı Diablo’ya fırlattım.
Feldway çalmasın diye Anlık Hareket kullandığımdan emin oldum; ustalaşmayı öğrendikten sonra cidden çok kullanışlı bir teknikti. Bu sayede teslimat hiçbir aksaklık olmadan gerçekleşti.
“Oh, Rimuru Efendim! Çok teşekkür ederim. Bunu bir aile yadigarı olarak saklayacağım—”
“Hayır, onu hemen şimdi içeceksin. Bu bir emirdir!”
Aile yadigarı mı? İblislerde en başta “aile” kavramı var mıydı ki? Diablo yetenekli bir adamdı ama bazen kafasında beni biraz ürküten garip düşünceler beliriyordu. Bu yönü yine su yüzüne çıkıyordu, yine de bana itaat edip o sahte şifa iksirini içti, bu yüzden ben de görmezden geldim.
“Keh-heh, keh, heh-heh-heh-heh… Anlıyorum. Evet. “Harika! Bununla birlikte artık korkmam gereken kimse kalmadı.”
Vücudu artık parçalanmıyordu. Hatta tamamen iyileşmiş gibi görünüyordu. Artık kimseden korkmadığını övünerek söylüyordu ama Souei’den korkması gerekiyordu, değil mi? Diablo’nun odasını incelemesi gerekiyordu ve evet, savaş bunu erteledi ama bu konuyu tekrar ele aldığımızda “korkacak” bir iki şeyi olacağına bahse girerim.
O noktada ne olacağını göreceğiz ama… bilirsiniz işte, beni hiç ilgilendirmiyor da sayılmaz. Rain ile de gizli bir anlaşmam var. Diablo ile işlerin nasıl gelişeceğini görüp ona göre hareket etmem gerekecek.
…
Pekala, bunun için yeterince param var. Belki bir tür gizli üs kurabilirim; labirent olmayan, hiçbir düşmanın sızamayacağı bir yer. Bir erkeğin hayallerini süsleyen türden bir şey.
Şimdilik, yakında Feldway ile yüzleşmek zorunda kalacak olsa bile Diablo’nun dikkat dağıtma konusunda elinden gelenin en iyisini yapmasını istiyordum. Milim eski haline dönene kadar ona güvenmek zorunda kalacaktım.
Feldway zorlu bir düşmandı, Diablo da bunun farkındaydı. Diablo’nun ona karşı biraz daha zaman kazanmak için blöf yapmayı planladığına eminim.
Hiç sanmıyorum…
Öyle değil mi?
O kadar hasar aldıktan sonra onun karşısında üstünlük sağlaması mümkün değil, değil mi? Tamamen iyileşmiş olsun ya da olmasın?
Hayır, gördüğünüz üzere o yaralar kendi açtığı yaralardı…
Ha, kendini mi patlattı yani? Vay canına. Demek o bile böyle hatalar yapabiliyor, ha? Şimdi kendimi ona daha yakın hissettim. Belki de devam etmesi için ona biraz cesaret vermeliyim.
“Dinle Diablo, beni asla hayal kırıklığına uğratmıyorsun, tamam mı? Ve şu anda güvenebileceğim tek kişi sensin, bu yüzden böyle devam et!”
Bu sözlerim karşısında gözle görülür şekilde duygulandı.
Tam bir dram kraliçesi. Gözlerinin kenarlarında yaşlar bile belirdi. Sanırım adamı gerçekten mutlu ettim, ha? Yine de onun için harika bir motivasyon oldu. Bu gidişle belki de Feldway’i tamamen ona bırakabilirim.
“Pekala, hadi sahaya çık!” dedim ona.
“Kesinlikle.”
Diablo’nun cevabını duyar duymaz dikkatimi tekrar Milim’e verdim. Artık bu çılgınlığı durdurup zihnini özgürleştirmemiz gerekiyordu.

Milim’e seslenmeye devam ederken mevcut durumu biraz daha yakından incelemeye karar verdim.
Milim’in karşılık verdiği tek kişiler ben, Veldora ve Gaia’ydık. Gaia’ya verdiği tepki en güçlüsü gibi görünüyordu ama yine de kendine geldiğine dair henüz hiçbir belirti yoktu. Yine de bu da hiç yoktan iyiydi; en azından bir nebze umudumu korumama yetiyordu.
Bu gidişle durumunda hiçbir değişiklik olmama ve her şeyin böyle kalma ihtimali vardı. Yine de kimse bunu istemezdi, bu yüzden durumla başa çıkmak için daha etkili yöntemler üzerine düşünmeye başladım. Milim’i bu hâlinden çekip çıkarmanın bir yolunu bulmalıydık. Seslerimiz ona kesinlikle ulaşıyordu, bu yüzden ona seslenerek öfkesini dindirmesini sağlayabileceğimiz bir çözüm arıyordum.

İzleme büyüm olan Tanrı’nın Gözü Argos’u etkinleştirdim ve eski Eurazania’daki mevcut durumu kontrol ettim.
“Vay canına, Frey ve diğerleri tekrar iş başında mı…?”
Karşımda hiç beklemediğim bir manzara uzanıyordu. Ne olduğunu bilmiyordum ama buzların içinde donup kalmış bir sürü kişi turp gibi canlı ve kanlıydı. Frey uçtuğu için hemen göze çarpıyordu ama diğer arkadaşlarım da güvende görünüyordu.
Ah, işte Testarossa orada!
Souka ve Gabil de oradaydı, Rain ve diğerleriyle birlikte. Carrera ve ekibinin iyi olmasına sevindim ama Velzard’ın büyüyü kendi isteğiyle kaldırdığından şüpheliydim. Bunu nasıl başarmışlardı? Sanırım ben bile o büyüyü çözemezdim…
【Olumsuz!】 【Bir şekilde üstesinden gelineceğinden emindim!】
“Emindim” kısmında güvenemediğim bir şeyler vardı. Ciel bu konularda her zaman rekabetçiydi ama şimdi tartışmanın sırası değildi.
Önce Testarossa’ya ulaşmaya karar verdim.
(İyi iş çıkardınız. Oradaki durum nasıl?)
(…!! Rimuru Efendimiz! Sağ salim döndünüz!!)
Öylesine kurduğum Düşünce İletişimi şaşırtıcı derecede büyük bir sevinçle karşılandı.
(Ah, evet. Önemli bir şey değil…)
Yok ya, aslında bayağı önemli bir şeydi sanırım. Benim için endişelenmişlerdi. Çok çok uzaklara gönderildiğimden bu yana o kadar uzun zaman geçtiğini sanmıyordum ama sanırım mesele bu değildi. Sanırım herkes bir daha asla geri dönemeyeceğim korkusuyla kendini kaybetmişti. Geri dönmem tamamen şans eseriydi. Daha sonra özür dilemem gerekecekti… Gerçi benim suçum falan değildi ya…
Yani suçlanması gereken kişi Feldway’di, değil mi? Milim’i kurtardıktan sonra bunun intikamını kesinlikle alacaktım.
Her neyse, Milim gerçekten de çok huysuz bir moddaydı.
Yiğidi öldür hakkını ver, Testarossa olan biteni bana aktaracak kadar duygularını dizginlemeyi başardı. Söylediğine göre Velzard ile yapılan savaş sırasında bir sürü şey yaşanmıştı. Lanet olsun sana Feldway! Etrafta cirit atıp canının istediğini yapıyordu… Ona karşı öfkemin kabardığını hissedebiliyordum.
(Pekala, can kaybı olmaması harika. Hepiniz dikkatli olun, tamam mı? Kavgaya tutuşup da hırpalanmayın!)
(Emredersiniz efendim!)
Testarossa beni dinliyor gibi görünüyordu, bu rahatlatıcıydı.
Şimdi gelelim asıl meseleye. Bu sorunları teker teker halledelim.
“Hey Milim! Beni duyabiliyor musun? Bütün arkadaşların güvende! Artık etrafı yakıp yıkmayı bırak da benim için kendine gel!”
Birini teslim olmaya ikna etmeye çalışan bir polis gibi, Milim’e olabildiğince nazikçe konuştum.
“Kwee! Kwee, kwee…!!”
Gaia da bana katıldı. Bunu bir teşvik işareti olarak kabul ettim.
“Frey seni bu hâlde görürse gözyaşlarına boğulur! Gerçekten böyle yapmaya devam etmek istediğine emin misin? Bunun videosunu ona gönderebilirim, biliyorsun değil mi!”
“…”
“Carrion da burada. Bu kadar zavallı hâlde olduğun için kesin seninle dalga geçecektir!”
“…”
“Guy da öyle! Seni diline dolamaya başlarsa sonra gelip bana sızlanma!”
“… Dur bir dakika. Videoyu göndermezsen haberleri olmaz ki, değil mi? O zaman tek suçlu sen olursun, değil mi?”
“Ha? Hayır, insanların videosunu çekmek isteyeceği türden şebeklikler yapan sensin, senin suçun. Zaten herkes en başından beri etrafı kasıp kavurduğunu biliyor— Bekle, ne?!”
Bir de baktım ki Milim kendine gelmişti. Görünüşünde artık uğursuz hiçbir şey kalmamıştı.
Bu o kadar doğal—hatta kolay bir şekilde gerçekleşti ki. İnanılmaz derecede şaşırtıcıydı. Eurazania’da işlerin nasıl gittiğini ona göstermek için Argos’u kullanmam ve bu sayede herkesin güvende olduğunu bilmesi yüzünden miydi acaba? Gaia’nın seslenişlerinin de bir etkisi olmuş olabilir.
Yine de…
O güzel platin-pembe saçları ikiye ayrılmıştı, alnından kırmızı bir boynuz çıkıyordu ama gözleri akıl ışığıyla parıldıyordu. Sırtından ejderha kanatları yayılıyordu ve vücudu kusursuz bir siyah zırhla kaplıydı. Kısacası, tüm bu kaosa rağmen neredeyse hiç hasar almamıştı.
Chloe ona inanamayan gözlerle bakıyordu. Sadece o da değil; Leon, Ellie… Pek çok kişi sanki inanılmaz bir manzaraya tanıklık ediyormuş gibi başını kaldırıp Milim’e bakıyordu. Onu savaşta yenmek tam anlamıyla başa belaydı, bu yüzden bizim tarafımıza dönmesine sevinmiştim… ama…
“Baksana, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışma tamam mı? Bize karşı çılgına dönen sensin. Öyle hiçbir şey yokmuş gibi numara yapma,” dedim Milim’e.
“Iııgh, böyle ufacık şeylere takılıp kalmayı bırak…”
“Ufacık falan değildi.”
Pes yani. Kendine gelmiş olması harika ama her şeyi öylece halı altına süpürecek değildim. Nitekim sorun çıkardığı herkesten özür dilemesini sağlamaya kararlıydım.
“Hadi ama Rimuru,” diyerek söze girdi Veldora. “Benim yiğitçe eylemlerim sayesinde büyük bir hasar meydana gelmedi, değil mi? Gülüp geçip onu affetsen ne olur sanki?”
Chloe’nin buna bazı itirazları olabileceğini düşündüm. Ama Ellie, onu savunmaya hazır bir şekilde yanıma doğru süzüldü.
“Milim’in kötü bir niyeti yoktu, biliyorsun. Sadece manipüle ediliyordu. Bunun için onu sorumlu tutmak biraz haksızlık değil mi?”
Normalde bu tür konularda çok tavizsiz biriydi ama konuyu tamamen kapatmaya dünden hazırdı. Ve madem imparatoriçe için sorun yoktu, benim de bunu uzatacak hâlim yoktu…
Milim tabii ki onu gazlıyor, sürekli “Evet! Aynen öyle! Ah, beni anlayacağını biliyordum!” falan diyordu… ama Ellie’nin gerçekten o kadar müsamahakar olduğundan şüpheliydim.
“Şey, tabii ki haklısın ama burada en çok zarar gören Thalion değil miydi?”
“Ah, kesinlikle, bunu daha sonra konuşmamız gerekecek! Senden yeniden inşa konusunda yardım da isteyebilirim, Rim!”
Ha? Neden ben?
“Hayır, hayır, öne çıkıp bu işi halletmesi gereken kişi Milim değil mi?”
“Neden bahsediyorsun sen? İblis Kralı Milim’in vasisi sensin, değil mi? Asıl muhatabım sen olacaksın!”
Elmesia bana bir göz kırptı. Pekala. Demek işler böyle yürüyor ha?
Yani Milim’in bizzat yeniden inşa çalışmalarına yardım edebilecek hâli yoktu, bu yüzden elbette ben yardım edecektim falan ama… Bu teklifi reddetmemin hiçbir yolu olmadığı açıktı, bu yüzden mecburen kabul etmek zorunda kaldım.

Milim’in tam zamanında kendine gelmiş olması büyük şanstı. Feldway başka bir yerde olmak istiyormuş gibi görünüyordu ama Diablo sağ olsun onu benim için zapt ediyordu. Chloe ve Veldora, Kutsal Ağaç’ın yaprakları üzerinde dinleniyorlardı; bitkin hâlleri gözden kaçmıyordu.
“Şimdilik kontrolü sana bırakıyorum, Rimuru,” dedi Chloe.
“Hakikaten. Milim, Gökkule Kulesi’nde de sorun çıkarıyordu,” diye ekledi Veldora. “Orası da epeyce karışmış gibi görünüyor, bu yüzden şu an orası için endişelensen daha iyi edersin.”
Bir dakika ya. Milim Gökkule Kulesi’nde de mi bir şeyler yapmıştı?
“Ben… Benim bundan hiç haberim yok! Ben yapmadım!” diye ısrar etti Milim.
“““…”””
Tartışmaya yer yoktu. Oy birliği sağlanmıştı.
“Şey,” dedi Ellie bana gülümseyerek, “aldığım istihbarata göre Milim kulede Drago-Nova’yı kullanmış.”
“Sen ne yapıyordun yahu?” diye hesap sordum.
“B-Ben öyle bir şey duymadım!” dedi Milim. “Ben yanlış bir şey yapmadım!”
“Sütten çıkmış ak kaşık değilsin işte, düpedüz suçlusun. Hiç öyle kıvırmaya çalışma…”
“Hık?!”
Aşırı dürüst karşılığıma Milim inleyerek tepki verdi.
Bu olay… benim gezegenin dışına fırlatılmamdan sonra olmuştu, değil mi? Neyse ki onun bu çılgınlığını örtbas etmeye çalışmakla uğraşmamıştım. Zaten kimse bir an bile bana inanmazdı.
Bıkkın bir hâlde, Gökkule Kulesi’nin etrafındaki durumu kontrol etmek için Argos’u kullandım. Orada, dünyanın dört bir yanından toplanmış güçlerin katıldığı büyük çaplı bir savaşın sürdüğünü gördüm.
“Vay canına. Durum ciddileşmiş.”
“Anlayacağın, İblis Kralı Luminus onları oraya çağırdı,” dedi Ellie. “Oldukça büyük bir savaş patlak verdi. Başka bir dünyadan gelen işgalcileri püskürtmeye çalışıyorlar.”
“Vay be…”
“Şu adam sayesinde—” Ellie, Feldway’e ters ters baktı “—yani dünyayı yok etmeyi kafasına koyan o aptal yüzünden şu an tüm gezegen bu hengamenin içinde. İblis Kralı Milim’in kontrolden çıkmasına sebep olan da o, umarım bu suçlamaların hesabını verir.”
Ellie bile bu adamlardan hiçbirini tek başına yenemeyeceğini anlamış gibi görünüyordu. Bütün kirli işleri bana yaptırmaya kararlı olduğunu görebiliyordum. Milim hâlâ “Aynen öyle! Benim suçum değil!” modunda takılıyordu… …ama ben onu kendi hâline bırakmaya karar verdim.
Feldway beni sürgün ettikten sonra muhtemelen her türlü naneyi yemişti. Luminus onu durdurmak için harekete geçmiş, bu da mevcut duruma yol açmıştı. Guy, Velzard ile meşgul olduğu sürece Luminus’un bir şeyler yapmaktan başka çaresi kalmamıştı… ki bu da mantıklıydı. Dagruel bize karşı harekete geçmişti, Leon buradaydı, Ramiris muhtemelen labirentte çok çalışıyordu ve Milim de az öncesine kadar çıldırmış durumdaydı. Dino’nun ne çevirdiğini bilmiyordum ama ondan bir şey bekleyemeyeceğim de kesindi. Gerçekten de elini taşın altına koyabilecek tek kişi Luminus’tu. Bu çabasından dolayı içimden ona teşekkür ettim.
Her neyse, önce şu “aptalın” icabına bakalım, ardından diğer her şeyi halletmek için hızla harekete geçeriz.
“Pekala, Feldway’in kıçını tekmelemeye ne dersiniz?” diye öneride bulundum.
“Evet! Ben de yardım edeceğim!” dedi Milim.
İkimiz de son derece gaza gelmiştik.
Tam o sırada Sylvia geldi.
“Onu yenerseniz bundan daha çok sevinemem ama emin misiniz? Tıpkı Yıldız Kralı Ejderha Veldanava’ya benziyor!”
Şey, gerçekten öyle miydi? Bana da biraz havalı görünmüştü ama düşmanımız olduğu sürece bunun pek bir önemi yoktu.
Milim de şaşkın bir hâlde Sylvia’ya baktı… ve aslında Milim az önce bana bir şeyi hatırlatmıştı.
“Ha, anladım. Milim’in babasına benzediğini mi söylüyorsun?” diye sordum Sylvia’ya.
“Kesinlikle! Saç rengi farklı, yani kesinlikle gerçeği değil.”
“Eh, sorun yok o zaman!” diye söze girdi Milim. “Zaten onu hatırlamıyorum, bu yüzden zerre umrumda değil!”
Eh, Milim umursamıyorsa benim de incelik gösterip hassas davranmama hiç gerek yoktu. Düşmanlarımız yenilmeliydi, konu bu kadardı.
Buna karar verdikten sonra sıra geleceği planlamaya gelmişti. Şaşkın görünen Sylvia ve Ellie’yi göz ardı ederek düşündüklerimi Milim’e aktardım.
“Feldway’i yendikten sonra Guy’a yardıma gideceğim. Sen Gökkule Kulesi’ne gidip geri kalan herkesi kurtaracaksın.”
“Hımpf. Ama ben Frey ve diğerlerini kurtarmak istiyordum…”
“Onların çoktan kurtulduğunu gördün. Kendi başlarının çaresine bakabilirler. Ayrıca, bir an önce göze girmeye başlasan iyi edersin, yoksa yakında herkes sana fena halde bilenecek…”
Milim bunda mantık sezerek başıyla onayladı. “T-tamam. Velzard oldukça güçlü ama sen ve Guy yan yanayken bir şekilde halledersiniz.”
Durumun ne kadar kritik olduğunu o da içten içe seziyordu. Muhtemelen bizim için endişeleniyordu ama Guy yanımızdayken bir sorun yaşamayacağımızı düşünüyordum.
“Pekala. Kız kardeşimi sana emanet ediyorum, Rimuru… bu mesele de hallolduğuna göre ben Milim’le gidiyorum!”
Böylece Veldora cesurca kaçıverdi. Zaten en başından beri Shion’un ekibine yardım etmesini amaçlıyordum, bu yüzden benim açımdan bir sorun yoktu… ama her ihtimale karşı ona bir şeyi hatırlatsam iyi olacaktı.
“Sorun değil ama sanırım Velgrynd şu an Gökkule Kulesi’nde ve kendisi şu sıralar biraz… şey, gergin görünüyor. Damarına basmamaya çalış.”
Pekala, gergin doğru kelime değildi. Daha çok bir şeyden tetikteymiş gibiydi. Tam olarak söylemek gerekirse, Velgrynd gözlerini dikmiş küçük bir çocuğa bakıyordu.
Küçük bir çocuk mu…?
Kız çocuğu, bu koca mistik canavarın omzunda oturmuş, bacaklarını sallıyordu. Bu manzara bundan daha eğreti duramazdı.
Sanırım bu, Dünyayı Yok Eden Ejderha Ivalage’ydi.
Anlıyorum. Bu mantıklıydı. Yani bu şeyin ortaya çıkmasını engelleme eşiğini çoktan geçmiş miydik? Artık tek seçeneğimiz onu yenmek ya da defetmekti.
“B-ben ablamı kızdıracak bir şey asla yapmam, mırıl mırıl mırıl…”
Veldora’ya ne oluyordu böyle? Dakika geçtikçe daha da korkak bir şeye dönüşüyordu. İyi miydi bu adam?
Aman, kendi başının çaresine bakabilirdi.
“Ivalage beklediğimizden epey daha güçlü görünüyor, bu yüzden dikkatli olun,” diye uyardım Veldora ile Milim’i.
“Tamamdır! O iş bende!”
“Elime su bile dökemez!!”
Peki, o zaman bu ikisi hallederdi. Buna da karar verdiğimize göre gidip Feldway’in işini bitirelim. Koşup Diablo’ya katılmak üzereydim ki…
Şey…
“Hmm, epey tek taraflı bir mücadele oluyor, değil mi?”
“Evet. Diablo zaferi garantiledi.”
Cidden de öyleydi. Ben bir plana karar vermeye çalışırken savaş çoktan bitme noktasına gelmişti. Feldway’in neden bu kadar sessiz kaldığını merak ediyordum ama şimdi anlam kazanmıştı. Diablo üstün gücüyle Feldway’i ezip geçiyordu… ve hayret dolu bakışlarımızın önünde nihai an yaklaşmaktaydı.

Feldway için Rimuru’nun dönüşü beklenmediklerin de ötesindeydi. Onu sağ salim görmek midesinin ortasına korkunç bir yumruk yemiş gibi hissetmesine neden olmuştu. İşler böyle gitmeye devam ederse felaket kaçınılmazdı… ancak Diablo arada dururken hiçbir şey yapamıyordu.
O tereddüt ederken, Rimuru Diablo’ya doğru bir şey fırlattı. Feldway bunun tehlikeli bir şey olduğunu anında sezinlemişti. Durdurmaya çalıştı ama başaramadı. Rimuru bunu sadece fırlatır gibi yapmış ve ardından anında Diablo’nun yanına ışınlamıştı.
Anlık Hareket mi?!
Feldway bu yeteneğin ne kadar büyük bir bela olduğunu çok iyi biliyordu çünkü kendisi de bu güce erişebiliyordu. Herhangi bir şeyi, tüm uzay-zaman kısıtlamalarını hiçe sayarak dilediğiniz yere, orduları nakletmekten savaşta kendinizi savunmaya kadar binbir türlü amaçla taşıma yeteneği… bunun sayısız kullanım alanı vardı.
Feldway bunu gayet iyi biliyordu… fakat Diablo’ya karşı verdiği mücadelede bu yeteneği neredeyse hiç kullanmamıştı. Gerekli deneyimden yoksundu. Feldway, başkalarının yeteneklerini kopyalayabilen korkunç bir dahiydi ancak temkinli yapısı, gerçek bir savaşta yabancı olduğu teknikleri kullanmaktan kaçınmasına neden oluyordu. Bir lider olarak her zaman garantili stratejilere güvenmeyi tercih ederdi. Bilinmeyen düşmanlarla karşılaşırken bile riskli hamlelerden kaçınır, bunun yerine kanıtlanmış taktikleri uygulardı. Feldway’in dövüş tarzı buydu ve art arda kazandığı zaferlerin sırrı da bu anlayıştı.
Fakat başka bir açıdan bakıldığında, bu durum onun uyum sağlama yeteneğinden yoksun olduğunu gösteriyordu.
Feldway dövüş tekniklerini kendi kendine çalışmazdı. Bu iş astlarına aitti ve bir yetenek ne kadar faydalı olursa olsun, etkili olduğu kanıtlanmadığı sürece onu asla dövüş tarzına dahil etmezdi.
Dolayısıyla, Rimuru’nun Anlık Hareket’i kullandığını görmek onun için bir kriz işaretiydi. Rimuru kendi başına bırakılırsa, sonunda durdurulamayacak kadar güçleneceği düşüncesi zihninden geçti.
Feldway işte bu yüzden deliye dönmüştü.
Heh. Neyse, Diablo zaten son demlerini yaşıyor ve İblis Kralı Rimuru da Milim’in Drago-Nova’sından doğrudan bir darbe aldı. Her ne kadar etkilenmemiş gibi davransaadjustable, içeriden darmadağın olmuş olmalı. Şimdi tam zamanı o halde…
Milim üzerindeki kontrolü kalktığı ve tüm gücüne yeniden kavuştuğu için Feldway, tüm gücünü ortaya koyarak Diablo’nun işini bitirmeye karar verdi. Ardından doğrudan Rimuru’ya yönelecek ve daha büyük bir tehdit hâline gelmeden onu ortadan kaldıracaktı.
Fakat Feldway kendini kandırıyor olabilirdi. Parçalanıp yok olmaya başlayan Diablo, Rimuru’nun kendisine verdiği iyileştirme ilacıyla tamamen eski hâline dönmüştü.
Diablo, Feldway’in sürpriz saldırısını meydan okuyan bir gülümsemeyle karşıladı. Kılıç ve pençe çarpıştığında, Feldway yanlış hesap yaptığını fark etti.
Bu herif güçlendi mi yoksa?
Tam güçle indirilen bir darbe bile Diablo’yu sarsmaya yetmemişti. Silahlarının seviyeleri arasındaki fark artık bir önem taşımıyor gibi görünüyordu; Diablo doğrudan üzerine doğru atılıyordu.
Diablo artık farklı bir dövüş stili kullanıyordu. Gelen darbeleri savuşturmak ve diğer ince tekniklere güvenmek yerine kaba kuvvet yaklaşımını seçmişti. Üstün bir güce sahip bir rakibe karşı bu berbat bir stratejiydi; bu durumda intihardan başka bir şey değildi ve potansiyel olarak onu bir anda ruha dönüştürebilirdi.
Ancak işler Feldway’in hayal ettiği gibi gitmedi. Aksine, Diablo bu savaşı son derece rahat bir şekilde idare ediyordu.
“…?!ki”
“Keh-heh-heh-heh-heh… Seni bu kadar şaşırtan şey ne?”
“Sen… O güç de ne—”
“Doğru, şu anda boşluk enerjisini kullanıyorum. Bunda bir sorun mu var?”
“Ne—!”
“Ne saçma bir şey söylüyorsun!” neredeyse ağzından kaçıracaktı. Ama hemen bunun ölüm kalım savaşı olduğunu hatırladı. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, güç haklılığı getirirdi. Ne var ki, Diablo hiç de zorlanıyor gibi görünmüyordu. Öncekinin aksine, bedeni gerçekten de boşluk enerjisini kabul ediyor gibiydi.
Bu düşünceyle ürperdi Feldway. Bu imkânsız olmalıydı. Bu boşluk enerjisi, dünyayı pekâlâ yok edebilecek yıkıcı bir güçtü.
Ne kendisi ne de Testarossa bunu bu kadar kolay idare edebilmeliydi. Birincisi, bu enerjiyi yüzeye çıkarmak zordu. Büyü yoluyla tecelli ettirilebilirdi ama onun da sınırları vardı; üstelik bu enerjiyi çağırsanız bile kendi haline bırakıldığında hızla nötrleşir ve hiçbir şey olmamış gibi dengesini yeniden sağlardı. Doğrudan Cehennemin derinliklerine bir geçit açmadığınız sürece, dünyayı yok etmeye yetecek büyüklükte kontrolsüz bir boşluk enerjisi seli salıvermek imkânsızdı.
Yoksa bu, Testarossa ve Diablo’nun o kapıyı açtığı anlamına mı geliyordu?
Elbette Feldway aktif olarak dünyayı yok etmeye çalışıyordu. Eğer o ikisi bu enerjiyi kontrol edemiyorsa ne ala; Kutsal Ağaç’ı yok etmek zorunda kalmadan amacına ulaşmış olacaktı.
Fakat Diablo o boşluk enerjisini kendi bedeninde dolaştırıyordu. Bu intiharın da ötesindeydi —ki normalde öyle olmalıydı. Buna rağmen üzerinde tam bir kontrole sahipsizdi, bu inanılmazdı. Veldanava’nın kendisi Diablo’ya o bedeni bahşetmiş olsaydı bir derece ama hayır; bu kesinlikle rastgele toplanmış bilinmeyen malzemelerin bir araya getirilmesinden ibaretti. Böyle benzeri görülmemiş bir güce karşı koyabilmesinin hiçbir yolu yoktu.
Ancak gerçekler acımasızdı. Rimuru’nun kendisine verdiği evrensel hücreler sayesinde Diablo, bu korkunç yeni enerjiyi kusursuz bir şekilde kullanabiliyordu. Bu hücreler Sonsuz Yenilenme gücüne sahipti ve boşluk enerjisi onları ele geçiremeden kendilerini normal hallerine geri döndürüyorlardı.
Keh-heh-heh-heh-heh… Rimuru Hazretleri yine yaptı yapacağını! Bu boşluk enerjisini evcilleştirmem için bana kusursuz bir beden bahşetti!
Bu durum Diablo’nun kafasında kurduğu muazzam bir yanlış anlamadan ibaretti. Rimuru sadece onu iyileştirmeye çalışıyordu. Ciel’in aksine, Diablo’nun böyle tehlikeli bir şey yapmasına izin vermek gibi bir niyeti yoktu. Yine de Diablo’nun buna inanmak için fazlasıyla sebebi vardı. Zegion ona örnek alabileceği başarılı bir emsal göstermişti bile. Bunu denememesi imkânsızdı.
Bu yüzden Rimuru’ya güvenen Diablo, tüm gücüyle yokluk enerjisini bedeninde dolaştırmaya başladı. Bedeninin dayanabileceği sınırı bu şekilde belirledi ve kaşla göz arasında tekniği ustalıkla kavradı.
Artık onlar gibi müteali varlıklar arasındaki savaşların geleneksel taktikleri hükmünü yitirmişti.
“Ah…” “Diablo…” “Yokluk tarafından yutulmaktan nasıl kaçınabildi…?” “Hayır, bir dakika!” “Bu da ne…!”
Feldway durumun arz ettiği tehlikeyi görebiliyordu.
Normalde kişinin bedenini yenilemesi enerji tüketirdi. Velgrynd’in Ayrık Bedenler yeteneği bile buna bir istisna değildi. Bir kimse ne kadar yenilmez ve muzaffer olursa olsun, ödenmesi gereken bir bedel mutlaka vardı. Tükenmez enerjiye sahip Gerçek Ejderhalar dahi savaş yorgunluğundan kaçınamıyordu. İşte bu yüzden, Velgrynd’in yaptığı gibi, üst kademedeki varlıklar için savaşırken enerjiyi korumayı ve iyileşmeyi öğrenmek standart bir uygulamaydı.
Nihayetinde, rakibinin enerjisini ilk kim tüketirse o kazanırdı. Bu da müteali varlıklar arasındaki savaşların genellikle kilitlenmeyle sonuçlandığı anlamına geliyordu; fakat bu geleneksel düşünce tarzı artık mazide kalmıştı. Diablo yokluk enerjisini çağırıyor ve bunu kendini güçlendirmek için kullanıyordu. Bunu mümkün kılan şey, Sonsuz Yenilenme yeteneğine sahip evrensel hücrelerdi… fakat kendisi bu yorulma karşıtı sürecin tamamını beslemek için bile yokluk enerjisinden faydalanıyordu.
Tüm bunlar tek bir anlama geliyordu.
Diablo’nun enerji deposu asla tüketilemez miydi?
Feldway’in ulaştığı sonuç buydu. Ve eğer bu doğruysa, kişileri büyü zerrecikleri miktarıyla veya benzeri şeylerle kıyaslamak artık hiçbir anlam ifade etmiyordu. Anlam ifade eden tek şey enerji çıktısıydı; rakibi varoluştan silene dek giderek daha ezici güçte teknikleri aralıksız bir şekilde sergilemekti.
Bu mantık bu savaşa uyarlandığında, Diablo’nun beceri seviyesinin Feldway’inkinden zerre kadar aşağı kalmadığı ortaya çıkıyordu. Hatta bu savaşın ortasında bile öğrenmeye ve evrimleşmeye devam ediyordu. Teknikleri hassasiyet ve güç açısından elbette kusursuzdu; bu da o ele avuca sığmaz yokluk enerjisini kendi kolları ve bacakları gibi özgürce yönlendirebildiğini kanıtlıyordu.
Feldway’in Ark kılıcı Diablo’nun omzunu kesip geçti—fakat yara anında iyileşti. Genesis sınıfı silahının gücü bir anda hiçe indirgenmişti.
“Ngh…?!” “O…” “Kendini bu kadar iyileştirmesine rağmen hâlâ bu kadar çok gücü mü kaldı?!”
Diablo o ana kadar pervasızca hareket etmişti, fakat bu durum geride kalmıştı. Şimdi, Rimuru tarafından kendisine bahşedilen yeni bedeniyle (ya da kendisi öyle olduğuna inanıyordu), mükemmel enerji dengesini arıyordu. Bu, yalnızca onun olağanüstü savaş sezgileri sayesinde mümkündü.
Feldway artık kabullenmek istemediği bir gerçekle yüzleşmek zorundaydı. Ezici derecede üstün bir Varlık Puanı‘na (EP) sahip olmasına rağmen… Diablo dövüş kabiliyetinde onu geride bırakıyordu. Aralarındaki fark hiç kapanmıyordu. İşler böyle gitmeye devam ederse, yenilgi kaçınılmazdı.
“Kahretsin Vega, ne yapıyorsun?!” “Olacak iş değil, neden tam da şu anda zindanda bocalayıp duruyorsun ki—?”
Feldway soğukkanlılığını yitiriyordu. Ağzından sitemler dökülmeye başladı. Bu durum Diablo’yu güldürdü.
“Keh-heh-heh-heh-heh…” “Vega mı?” “Onun icabına çoktan baktık.” “Hâlâ hayatta olabilir ama öyleyse bile muhtemelen şu anda ölmeyi tercih ederdi.”
“Ne?!”
Vega aşağılık bir adamdı; güce herkesten daha açtı ve hayatta kalmak için her şeyi yapmaya hazırdı. Ama Feldway ona bel bağlar olmuştu. Böyle bir adamın yenilgiye uğratıldığı fikrine inanmak zordu… ancak Diablo’nun buradaki varlığı bunun doğru olduğunun kanıtıydı. Feldway bunu gördü ve kabullenmekten başka çaresi kalmadı.
Üç Yıldız Lideri arasından Zarario onlara ihanet etmiş, Fenn ise çoktan yenilmişti.
“O zaman geriye bir tek Jahil kaldı…”
“Ah, onun işini ben bitirdim,” dedi Yuuki, Feldway’e.
“Seni pislik!”
Jahil’i son bir kaçış hamlesi için çağırma fikri, henüz olay yerine varmış olan Yuuki tarafından anında heba edilmişti. Feldway öfkeyle ona saldırdı, fakat hamleleri zahmetsizce savuşturuldu.
“Zahmet etme.” “Seni yenemem ama istersen bütün gün hamlelerinden kaçabilirim.”
“…” “Anlık Hareket mi?”
“Aynen öyle!” “Bir sürü şey yaşandı, sonra da bunu Mai’den öğrendim.”
Yuuki onun darbelerinden kaçmaya devam ederken sırf onunla eğleniyor, onu kışkırtıp ukalalık yapıyordu. Aslında bu bir nevi intikamdı.
“Keh-heh-heh-heh-heh…” “Şüphe yok ki belalı bir yetenek.” “Yine de bir kez gördüğüme göre, buna karşı bir önlem geliştirebilirim sanırım.”
Diablo kıkırdadı. Yuuki durumdan pek memnun görünmüyordu.
“Aman yani.” “Rimuru’nun emrinde harbi kafadan çatlak tipler var, değil mi?” “Neyse, o zaman ben sizin aranıza girmeyeyim.”
Yuuki böyle deyip oradan ayrıldı. Kendisinin de belirttiği gibi, Feldway’i yenebileceğini zaten hiç düşünmemişti. Sadece eline fırsat geçmişken biraz intikam almak istemişti—kendisini kontrol etmeye çalışan o iblisten alınan bir intikam. Bu iş hallolduktan sonra, sırayı Diablo’ya devretmekte hiçbir sakınca görmüyordu. O iblis zaten meydan okunamayacak kadar kaçıktı.
“Dürüst olmak gerekirse onu yenebileceğimi hiç sanmıyorum.” “Hizmetkârlarının hepsi bu kadar kaçıksa, Rimuru’yu yenmek de imkânsızdır herhâlde.”
Yuuki bunu kabullenmekten başka çare bulamıyordu. Hem kendisi hem de içindeki diğeri.
“İmkânsız.” “Büsbütün imkânsız.” “Ona tek bir el uzatırsan öldün demektir!”
Maria bile buna kesin bir dille karşı çıkıyordu. “Bunu bana hatırlatmana gerek yok,” diye düşündü Yuuki.
Ardından Diablo’nun amansız atağı başladı. Feldway’in Ark kılıcı, Diablo’nun iblis makası tarafından geri püskürtüldü. Silahlarının seviyeleri arasındaki fark artık bir önem taşımıyormuş gibi görünüyordu; düşünmesi bile ürkütücü bir şeydi bu.
“Demek işi ciddiye aldığında yapabildiği şey bu?” dedi artık tamamen seyirci moduna geçmiş olan Zarario. Kendi Varlık Puanı (EP) yirmi milyonun üzerinde olabilirdi, fakat şu anki hâliyle Diablo’yu yenebileceğini zerre hissetmiyordu. Aralarında okyanuslar kadar fark vardı ve bu durum onu fazlasıyla hüsrana uğratıyordu.
Belki de aynı şeyleri hisseden Leon kendi kendine başını salladı. Feldway bir zamanlar hepsine hükmetmişti, ama şimdi kendisi ezilip geçiliyordu. Bu sergilenen gösteri karşısında hayrete düşmemek imkânsızdı.
Ve nihayet, belirleyici an geldi çattı.
“Dünyanın Sonu Rekviyemi.”

Diablo’nun tüm gücünü yüklediği tek bir darbeyle Feldway yere serildi.

Diablo, bana sıramı salmaya bile gerek duymadan maçı bitiriverdi. İnanması güç olsa da gerçekten muazzamdı.
“Eline sağlık! Vay be, harbi harbi kazanabileceğini düşünmemiştim.”
Halledilmesi gereken bir iş eksildiği için rahatlayarak Diablo’yu tebrik ettim. Sonuçta Feldway pek de öyle kolay lokma değildi—kazanabileceğinden kendim bile pek emin değildim. Eğer işin içine girmem gerekseydi, işi garantiye almak için Milim’i de bu işe katmayı planlıyordum.
Dürüst olmak gerekirse, Diablo’nun bu kadar güçlü olduğunu hiç tahmin etmemiştim. Ve evet, şu anki hâli az önce onu iyileştirmeden önceki durumundan bile daha kötü görünüyordu ama yine de…
“Böylesine nazik sözler duymaktan derin bir onur duydum, Lord Rimuru!”
Diablo en azından bir kutlama havasındaydı ama hâlâ ayakta durabilmesine hayran kalmıştım. Endişem bedeniyle ilgili değildi—daha ziyade zihinsel durumuyla ilgiliydi. Enerjisi tamamen tükenmişti ve yüzünde zerre yaşam belirtisi yoktu. Ölü bir adam gibi görünüyordu… ya da daha yumuşak bir ifadeyle, ölümün eşiğindeki biri gibi.
“İyi misin?”
“Keh-heh, keh-heh-heh-heh-heh. Tabii ki. Sizin huzurunuzda acınası davranamam, Lord Rimuru. Bu büyük bir itibar kaybı olurdu.”
Diablo aşırı mahcup görünüyordu ama yanlış bir şey yapmamıştı ki. Aslına bakılırsa muazzam bir zaferdi.
Ben kalan işleri hallederken ona dinlenmesini söylemeye yeltendim fakat tam o anda az önce bir toz yığınından ibaret olan Feldway bedenini yeniden iyileştirmeye başladı.
“Lanet olası inatçı pislik. İşini tamamen bitirdiğimi sanıyordum, hâlâ mı canlısın…?” Diablo gözlerini kısarak nefretle tükürdü.
Diablo’nun hareket etmeye nasıl devam edebildiğini bile anlayamıyordum ama dövüşü sürdürmeye niyetli görünüyordu.
“Bir dakika bekle,” diyerek onu durdurdum. Feldway bir süredir kısık sesle kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
“Saçmalık… Saçmalık… Dünyayı yok etmeliyim… ve sonra… her şey duracak. Ama… Neden Diablo…? Hayır, henüz kaybetmedim. Bitmeyecek. Evet, bir el daha… Yeniden kavuşmalıyız. Bir kez terk edildim ama intikamımı alacağım… Neden? Neden ortadan kayboldun…?”
Bir tür beddua ya da lanet gibi duyuluyordu ama ne demek istediğini anlamakta zorlandım. İşin gidişatı hoşuma gitmemişti, bu yüzden mesafemi koruyup uzaktan gözlemlemeye karar verdim. Ancak ben harekete geçemeden Feldway başını kaldırdı. Göz göze geldik… ama gözleri öyle boş bakıyordu ki sırtımdan aşağı bir ürperti indi. Yine de bir şekilde o gözlerde umutsuzluk dolu bir keder sezebiliyordum.
Bu durumda ne yapmalıydım? Şey, onu yenmeliydim tabii ki, ama yenilgiye uğratırsam içimde ukteler kalacakmış gibi hissettim. Sonradan kafamı taşlara vuracağımı biliyordum ama harekete geçmekte tereddüt etmekten kendimi alamadım. Bütün bir ömür pişman olmaktansa bir anlık yas tutmak daha iyidir.
Kulağa havalı bir söz gibi geliyordu sanki, ne bileyim. Ama sonra Feldway gökyüzüne baktı ve bir sonraki an gözlerimizin önünden kaybolup gitti. İz sürülemeyen o yetenek olan Anlık Hareket ile bir yerlere sıçramıştı.
“Vay canına! Rimuru! Kaçtı.”
“Vay vay, dur bakalım, suçu bana yıkma hemen…”
“Kabahat güpegündüz senindi işte Rimuru!”
“Temkinli davranmaya çalışıyordum! Of ya!”
Harika valla. Feldway kaçmıştı ve bunun için suçlayabileceğim başka kimse yoktu.
Ama hayır, bir dakika durun bakalım. Evet, az önce Diablo’yu durdurmuştum ama adamın böyle ışınlanıp kaçacağı kimin aklına gelirdi ki? Feldway o kadar gururlu biriydi ki, kaçmayı seçeceğini hiç sanmıyordum. Bununla birlikte, onu gözümün önünde tutabileceğimi sanacak kadar kibirlenmiştim ama adam tuttu bana karşı Anlık Hareket patlattı. Bu yetenek, Uzamsal Taşıma gibi uzayda izlenebilir çatlaklar oluşturmuyordu; böyle bir şeyi ancak sıçradığı yerde tespit edebilirdiniz. Yani kısacası, onu bulmamızın imkânı yoktu.
Yani, ana dünyanın tamamını tek seferde algılayabilseydim belki mümkün olabilirdi ama—
【Bu mümkündür.】
Ne dedin? Harbi mi? Normalde böyle bir şeyi takip etmek imkânsız değil miydi?
【Takipleri imkânsızdır, evet; ancak nerede belirdiğini tespit etmek için dünya genelindeki büyü zerreciklerini (magicules) gözlemleyebilirim.】 【Bu özel vakada, kendisi bu gezegenin yüzeyinde yeniden belirmemiştir; dolayısıyla başka bir dünyaya kaçmış olmalıdır.】
Ha… Hmm. Yani bu dünyaya döndüğü anda onu bulabilecek miyim?
【Doğrudur.】
Bu durumda, şey… kaçmış olması o kadar da büyük bir mesele değil belki de.
“Millet, bir sakin olun. Feldway’in kaçması o kadar da büyük bir sorun değil. Hatta bu durum, diğer tüm sorunlarımıza odaklanmamız için bize zaman kazandırıyor. Bu olaya olumlu tarafından bakmalıyız!”
Ne pahasına olursa olsun konuyu değiştirmeye çalışarak olabildiğince ikna edici konuşmaya gayret ettim. Bu esnada, kendi sorumluluğumun kimse tarafından sorgulanmamasını garantilemek adına, tüm bu yaşananların önemini çaktırmadan hafife almaya çalıştım.
“Kesinlikle! Lord Rimuru’nun derin öngörüsü sayesinde Feldway’in ne yaptığının hiçbir önemi yok. Zaten en başından beri onu durduracak güce sahip değildim.”
Ah, mükemmel. Tam da istediğim şeydi; Diablo savunmamı çok daha ikna edici kılıyordu.
“Sınırlarımızı daha fazla zorlasaydık, belki de artık Lord Rimuru’ya hizmet edemez hale gelecektik. Ama bunun yerine, kendisinin o son derece şefkatli hamlesi sayesinde—”
Bu kadarı da biraz fazla olmaya başladı. Millet olayı yanlış anlamaya başlamadan önce bu konuyu kapatsam iyi olacak.
“Pekala, evet, bu yüzden Feldway konusunu şimdilik askıya alalım. Şu anda iki gruba ayrılıp öncelikle mevcut sorunlarımızı çözmek istiyorum.”
Herkes başıyla onayladı.

Ardından işler hızla gelişmeye başladı.
Planlandığı gibi, ben eski Eurazania’ya doğru yola çıkacaktım; Milim ile Veldora ise Ivalage’e karşı verilecek savaşa hazırlanmak üzere Damargania’ya gidecekti. Chloe benimle kalmak istedi ama bunu reddettim. Geleceği “hatırlama” yeteneği, Ivalage ile yapılacak savaşta hayati önem taşıyacaktı. Kayıpları mümkün olduğunca önlemek istiyordum ve bu doğrultuda, elimizde ne kadar çok güvence olursa o kadar iyiydi.
Diğerlerine gelince; Leon, Zarario ve Sylvia ruhen ve bedenen tükenmiş durumdaydı ama yine de Milim ve diğerlerine katılmak için ısrar ettiler. Elmesia, yani Ellie, hâlâ dinç durumda olan Büyücü birliklerini çağırıyordu… ve doğal olarak, onları taşımak Yuuki’nin göreviydi.
“İlla ben olmam gerekiyor, değil mi?” diye söylendi.
“Başka kim olacak ki?” dedim.
“Hadi ama. Biliyorsun, dünyayı kurtaran bir kahraman olmak gibi bir niyetim hiç yoktu.”
“Olmak zorunda değilsin zaten. Bazen süreç sonuçtan çok daha önemlidir… ama şu an mı? Sonuçlar her şeydir.”
Dünyayı koruyamazsak her şey biterdi. “Elimizden geleni yaptık ama olmadı” demek yetmezdi; Yuuki’nin kafasına sokmaya çalıştığım nokta da tam olarak buydu. Tabii ki bunu anlıyordu ve her halükarda elini taşın altına koyacağından emindim. Bence sırf ona bir iyilik borçluymuşum havası yaratmak için böyle mızmızlanıyordu. Zaten hep böyleydi—beni kullanır, kandırır, ne ararsanız yapardı. Geçmişe sünger çekmeye razıydım ama yine de temkinli yaklaşmaktan kendimi alamıyordum.
“Ayrıca bunu söylememe gerek bile yoktur eminim… ama dost kalalım, olur mu?”
Yuuki’ye gülümsedim. Bu, kendimi affettirmek için bundan çok daha fazlasını yapması gerektiğini ona inceden ifade etme şeklimdi.
Yuuki de sırıttı. “Pekala. O konuyu sonra konuşuruz!”
Her zamanki gibi pişkindi. Ben de tam olarak öyle yapmaya karar vererek karşılık olarak gülümsedim.
Konuşmamızı izleyen Kagali’nin yüzünde endişeli bir ifade vardı. Yuuki ile aramızdaki her şeyi bildiği için, muhtemelen vereceğim tepkiye göre kaderlerinin belirleneceğini düşünüyordu. Hani, bu konuda aklımdan geçen pek çok şey vardı—hem de fazlasıyla—ama olayı Yuuki’nin ağzından da dinlemiştim. Uslu durmaya söz verdikleri sürece istedikleri gibi yaşamalarına izin vermekte bir sakınca görmüyordum.
Başka bir deyişle Kagali’nin endişeleri yersizdi—ancak onun açısından bakınca, muhtemelen kafaya takacakları pek çok başka şey vardı ki bunların en acili bundan sonra nereye gidecekleriydi. Englesia Krallığı’na kesinlikle geri dönemezlerdi, İmparatorluk’ta kendilerine kurdukları yeri de kaybetmişlerdi. Kukla Ulus Dhistav—Clayman’ın bölgesi—eskiden onların eviydi ama artık orası Milim tarafından yönetiliyordu ve onun adına idareyi ben sağlıyordum.
Aslına bakılırsa geri dönecek bir evleri kalmamıştı. Üstelik Kagali, Jahil’den intikamını daha yeni almıştı, bu yüzden bayağı tükenmiş olduğuna emindim. Dünyayı kurtarmak onun için mutlu bir sonla bitecekse ne ala… fakat bir tür ödül olmadan onu motive etmek zor olabilirdi.
Yine de gördüğüm o gizemli esmer tenli kadını hâlâ merak ediyordum. Bana bir yerlerden tanıdık geliyordu sanki…
Clayman’ın şatosunda yaşayan kara elflerin büyüğüdür.
Ah, doğru ya! Şimdi hatırladım. Üzerinde biraz kasvetli bir aura vardı ama sanki Kagali’yi koruyor gibi bir hali vardı.
Hmm… Yani daha önceden tanışıyorlarsa, Clayman’ı yendiğim için bu kadının düşmanı mı olmuştum acaba? Muhtemelen öyleydi ama Clayman o zamanlar zihin kontrolü altındaydı ve kara elflere köle gibi falan davranıyordu. Bu kara elf büyüğünün tüm bu yaşananlar hakkında hislerinin oldukça karışık olduğuna emindim.
“Aaa! Sen de mi buradasın Eva? Görüşmeyeli uzun zaman oldu!”
“Öyle oldu gerçekten, İblis Kralı Milim.”
“İyi misin bakalım?”
“Her bakımdan iyiyim diyemem ama idare ediyorum.”
Ya?
“Büyüğü tanıyor muydun Milim?” diye sordum.
“Tabii ki! Eva harika bir aşçıdır. Bana inanılmaz iyi baktı!”
Haa, anlaşıldı. Middray Unutulmuş Ejderha Şehri’nde işleri yürüttüğü sürece, Milim için oradaki menüde sadece çiğ sebzeler oluyordu. Sanırım Milim lezzetli—ya da en azından bir tadı olan—bir şeyler yemek istediğinde diğer iblis krallarını ziyaret ediyordu.
Ve Eva’nın da sık sık kapısını çalıyordu, ha? Madem öyle…
“Milim, bir teklifim var,” diye söze başladım.
“Ha? Ne ki?”
“Eskiden Kukla Ulus Dhistav’a ait olan bölgeyi biliyorsun, değil mi? O toprakları Kagali ve ekibine geri vermeye ne dersin?”
“Hmm?”
“““…!!””
Aynen öyle. Yuuki ve yoldaşlarını motive tutmak istiyorsam sunabileceğim en mükemmel havuç buydu.
Dhistav ideal bir çözümdü—zaten orasıyla tam olarak ne yapacağımdan emin değildim. Milim’in bölgesinin yeni başkentinden oldukça uzakta kalıyordu. Oradaki antik kalıntıları geliştirip turistik bir yer haline getirmek gibi planlarım vardı ama buna daha çok zaman vardı. Bütün o arazinin sorumluluğu bendeydi ama dürüst olmak gerekirse, odaklanmam gereken çok fazla başka şey vardı.
Dhistav’ı Yuuki’nin ekibine bırakmak bana harika bir fikir gibi geldi, bir taşla iki üç kuş vurmuş olacaktım. Hepsi bunu cömert bir ödül olarak görecekti ve ben de pek hevesli olmadığım bir toprağı yönetme derdinden kurtulacaktım. Zaten oradaki insanlarla pek bir etkileşimimiz yoktu, yani bu ekonomik bir darbe falan da olmayacaktı. Sanırım toprak devrini fazla patırtı koparmadan halledebilirdik, bu yüzden Milim de onaylarsa hemen bu işe koyulalım.
“Mmm… Evet, bu harika bir fikir! Sanırım bugün o çocuklara biraz sorun çıkardım, bir özür babında böyle yapmaya ne dersin?”
“Birazdan fazlaydı Milim, ayrıca bana da sorun çıkardın. Kabul edeceğini umuyordum zaten.”
“Sadece azıcık bir şeydi!”
“Gezegen az kalsın patlıyordu!!”
“Iııııgh…”
Bu tartışma beni tüketmeye başlamıştı ama en azından Milim olaya benim açımdan bakıyordu.
“Bu konuda emin misin, Rimuru?”
“Evet, sizden gerçekten böyle bir şey bekleyebilir miyiz?”
Kagali bu konuda Yuuki’ye kıyasla çok daha çekingen konuşuyordu.
“Şey, teknik olarak benim mülküm sayılmaz ama Milim de az önce onayladı, yani bence bir sorun çıkmaz.”
Kukla Ulus Dhistav’da kalıcı olarak yaşayan tek kesim Eva’nın yönetimindekilerdi—yani İblis Kralı Kazalim’in eski tabileri. Zaten Tempest yönetimine kolay kolay boyun eğecek gibi durmuyorlardı, bu yüzden neden idareyi başkasına vermeyelim ki? Carrion ve Frey’in de bunu sorun etmeyeceğinden oldukça emindim.
Ama tüm bunlar, elbette dünyayı korumayı başarmamız şartına bağlıydı.
“Teşekkürler Rimuru! Bana her zaman iyi davranacağını biliyordum. Sanırım artık biraz daha fazla çaba göstermem gerekecek, ha?”
Yuuki neşeli bir edayla sırıttı.
Hı-hı. Artık o gülüşün beni kandırmasına izin vermeyecektim.
“Şartları unutmak yok ama tamam mı? Müttefik kalacağız ve benim isteklerime öncelik vereceksin! Gözüm üzerinde olacak, anlaşıldı mı?!”
“Tabii ki! Lafı bile olmaz!”
Ona yarı yarıya bile güvenmiyordum ama en azından sözünü almıştım. Muhtemelen Yuuki ile daha uzun süre muhatap olmak zorunda kalacaktım, bu yüzden şimdilik etrafımda olduğu sürece onu tetikte tutmak istiyordum.
Bu sırada Büyücü birlikleri de hazırlıklarını tamamlamıştı.
Tam herkes ayrılmak üzereyken Kagali, yüzünde ciddi bir ifadeyle yanıma geldi.
“Lord Rimuru, size bir şey sorabilir miyim?”
“Hmm?”
“Eski yuvamızı bize geri vermeyi teklif ettiniz… fakat bu, yaklaşan savaşı kazanacağımız varsayımına dayanıyor. Kazanabileceğimizden emin misiniz?”
Hmm…
Şey, teknik olarak Dhistav’ı yöneten bendim değil Milim’di… ama konumuz bu değildi. Yani kazanacağımızdan kesin olarak emin olup olmadığımı mı bilmek istiyordu? Şey, hayır, değildim. Hiçbir zaman da olamazdım.
Ama…
“Şöyle düşün—kaybedersek, sonrasında ne olacağını düşünmenin hiçbir anlamı kalmaz. Aldığımız kararlarda her zaman en kötü senaryoyu hesaba katarım ama tabiricaizse zaten o noktadayız. Bu yüzden yapabileceğimiz tek şey kazanmak için elimizden gelen her şeyi ortaya koymak, değil mi?”
Olmazsa ne olacağını niye düşüneyim ki? Böyle zamanlarda kaybetmeyi değil, kazanmak için ne gerektiğini düşünürüm. Zaten savaş, ne olursa olsun kaçınmaya çalışmanız gereken bir şeydir. Bu yüzden rakiplerimi kışkırtmamaya veya köşeye sıkıştırmamaya çalışırdım. Ama iş kavgaya varacak olursa… şey, hazırlıklı olmam gerekir.
“Yani dürüst olmak gerekirse, bu işe gireceksek evet, kazanacağız.”
Kagali’ye gülümseyerek karşılık verdim.
“Benim de hedeflediğim tam olarak bu.”
Yuuki, Kagali’nin omzuna hafifçe vurarak başıyla onayladı. “Tam da senden beklenecek şey, değil mi Rimuru? Sanırım hepimiz bu konuda bir bakıma aynı kafadayız. Oldukça basit aslında—sadece kazanıp kayıplarımızı telafi etmemiz gerekiyor.”
Tam Yuuki’ye yakışacak bir ifade biçimiydi. Hayat bir kumar olmayabilirdi ama olaya sanki alt tarafı bir iskambil oyunuymuş gibi rahat yaklaştığınızda işler çoğu zaman daha iyi sonuçlanırdı.
“Değil mi? Evet! Patron, bu konuyu fazla kafaya takıyorsun,” dedi Laplace. “Zaten oyunun bittiği noktadayız. Bükemediğin eli öpeceksin derim ben!”
Buradaki “bükülecek el” ben oluyorum, değil mi? Neyse, her neyse.
“Evet… Endişelenecek bir şey yok,” dedi Elmesia. “Rimuru elbet bir yolunu bulacaktır, o yüzden biz sadece elimizden geleni yapalım. Boşuna stres yapmaya gerek yok.”
Bir dakika. Gök İmparatoriçesi’nden gelen tavsiye gerçekten bu muydu yani?
“Hey, bütün sorumluluğu üzerime yıkmayı kesin artık!”
“Aman, yapma ama.”
“‘Aman yapma ama’ deyip durma bana!”
“Pekala! O zaman bize müsaade!”
“Anlaşıldı!”
“Biz de burada elimizden gelenin en iyisini yapalım!”
“Wah-ha-ha-ha-ha! İşte şimdi Ivalage ile dövüşüp puanları toplama zamanım geldi!”
“Korkma Rimuru, Fırtına Ejderhası burada! Geri döneceğim!!”
“Pekala Rimuru. Seni orada bekliyor olacağız, tamam mı?”
Herkesin bana veda etmek için kendince farklı bir yolu vardı doğrusu—fakat bir sonraki an Yuuki Anlık Hareket’i aktifleştirdi ve ben bir başıma kalakaldım…
“Keh-heh-heh-heh-heh… Artık eski Eurazania’ya doğru yola çıksak iyi olur, Lord Rimuru.”
“Fhuhh?!”
Beni sıçratmıştı. Az önce nasıl bir ses çıkardığımı ben bile bilmiyordum… ama Diablo her zamanki gibi orada durmuş, bana hizmet etmek için bekliyordu. Onu fark edememiş olmama şaşırmıştım.
“Sen neden geride kaldın?”
“Ebedi görevim, kâhyanız olarak size hizmet etmektir Lord Rimuru.”
“…”
Sadakat bu kadar ileri gittiğinde yük olabiliyordu. Ama neyse. Zaten Diablo’nun durumu bayağı berbattı, bu yüzden savaşta bana pek bir yardımının dokunmasını bekleyemezdim. Bu haliyle Damargania’ya gitmesi sadece diğerlerinin başını ağrıtabilirdi. Onu kendi gözetimim altında tutmak daha güvenliydi… ya da ben kendimi böyle avutuyordum.
Ama artık yeni bir sayfa açma vaktiydi.
“Gidelim!”
“Emredersiniz, efendim.” Diablo başını eğdi.
Milim’i halletmiştim, şimdi sıra Velzard’daydı. Bütün Gerçek Ejderhalar neden tam manasıyla katıksız birer baş belası olmak zorundaydı ki?
Bu şikayetimi içime gömerek Diablo’yu da yanıma aldım ve Anlık Hareket ile Eurazania’ya yola çıktım.

