Gözlerimi hafifçe araladım. Milim’le boğuşuyordum, derken Feldway araya girmişti ve sonra—
“Uyandınız mı?”
Tüh. Ciel benimle konuşuyordu.
Ciel güvende olduğuna göre ben de hâlâ hayattaydım demektir. Bu bir nevi rahatlatıcıydı ama beraberinde pek çok yeni soru getirdi. En büyük olanıyla başlamaktan kendimi alamadım.
“Neredeyim ben…?”
Hiç anlamadığım bir sebepten dolayı görüşüm aniden bulanıklaşmaya başladı. Fakat benim bu şaşkınlığımın ortasında Ciel sorumu son derece sıradan bir şeymiş gibi yanıtladı.
“Burası Son Dünya.” “Aynı zamanda Uzay ve Zamanın Sonu olarak da adlandırılır.”
Ha?
“Feldway üzerinizde Boyut Transferi uyguladıktan sonra buraya fırlatıldınız.”
Ciel’in açıklamasına bakılırsa, Milim’le uğraşmaya çalışırken Feldway’in Krono-Sıçrama tekniğinin üzerimde etkili olmasına izin vermiştim. Durdurulmuş bir zamana bir başkasını eklemek bir şeyi değiştirmez, ancak ikisini çarpmak muazzam bir değişim yaratır. İşte Boyut Transferi ya da diğer adıyla Krono-Sıçrama, tüm zamanın akışını durduran ve bunu tamamen yalnızca hedefe odaklayan bir teknikti. Zamanın akışı ile uzayın ürettiği direnç birleşerek her şeyi yerinde tutmaya çalışıyordu. İkisi ne kadar güçlü olursa, hedeflerini her şeyin en uzak ucuna, buraya o kadar derine gömebilirlerdi.
Bu sayede şu an Uzay ve Zamanın Sonu’ndaydım—görünüşe göre uzak gelecekte, solup giden zaman ve uzayın kesiştiği bir yerde. Ve o an, Milim’i onun kontrolünden kurtarabilecek güce sahip olduğum için Feldway artık beni göz ardı edemeyecek durumdaydı.
“Feldway açısından bakılırsa, kendisiyle rekabet edebilecek hatta onu aşabilecek üstün bir varlığa dönüştüğünüz için sizinle kafa kafaya dövüşmekten kaçınmış olması muhtemeldir.”
Başka bir deyişle Feldway beni öldürebileceğini düşünmüyordu.
Kolay kolay yenilemeyeceğim için ayağına dolanmayayım diye beni başka bir yere yollamıştı. İlk bakışta bu sadece sorunu ertelemek gibi geliyordu fakat benim gözümde oldukça mantıklı bir yaklaşımdı. Yani işin gerçeği nerede olduğuma dair izimi tamamen kaybetmiştim, bu yüzden…
Yine de bu engin, renksiz ve vasıfsız uzayın Uzay ve Zamanın Sonu olduğunu söylemek bana pek bir şey ifade etmiyordu. Bu yerde zaman hiç akmıyordu… ama alışık olduğum durdurulmuş zaman dünyasının aksine, etrafımdaki bilgi parçacıklarını yönlendirerek bu uzayın genişliğini bile algılayamıyordum.
“Bu doğru.” “Bu yerde zaman durdu.” “Uzayın genişlemesi de sonuna ulaştı.” “Entropi yasası bu evreni nihai durgunluğuna sevk etti.”
Öyle mi?
Bütün bunlar hakkında acayip çok şey biliyor gibisin. Sanki bizzat görüp yaşamışsın gibi.
“Bu doğru.” “Feldway’in Krono-Sıçraması vasıtasıyla zaman ve uzayın en uzak noktalarına gönderildik.” “Burada yıldızlar doğal ömürlerini çoktan tüketmişti, ancak dünyanın kendisi henüz çökmemişti.” “Feldway’in gücünün yalnızca kilit dünyanın evrenini yok etmekle sınırlı olduğu tahmin edilmektedir.”
Ancak Ciel o zaman çizgisinde tam olarak ne yaşandığını bilmiyordu. Buraya fırlatıldığı sırada her şey çoktan sona ermişti. Ivalage’a ne olduğunu veya işlerin nasıl sonuçlandığını bilmiyorduk ama kesin olan şey dünyanın yok olmadığıydı. Feldway’in istediği şey bu muydu tam emin değildim ama zaten artık bir önemi de yoktu.
“Ondan sonra, tek bir yıldızın bile ışıltısından yoksun bu uzayda dolaştım ve orada dünyanın sonuna tanıklık ettim.”
Ciel’in neyden bahsettiğini pek anlayamamıştım. Zamanın en uzak ucuna gönderildiği ve bundan bir süre sonra Uzay ve Zamanın Sonu’na ulaştığı anlamına mı geliyordu? Hem dünyanın sonunu gördüm derken neyi kastediyordu ki? Böyle bir şeyden nasıl sağ çıkabilirdin ki?
“Bana yalan söyleyeceksen en azından daha inandırıcı bir şey salla,” diye düşündüm. Ama sonra Ciel’in asla yalan söylemediğini hatırladım. Bazen beni kandırabiliyordu ama bu yalan söylemek sayılmazdı. Sadece Ciel’i yanlış anlıyordum—ya da yanlış anlamam sağlanıyordu sanırım.
“Yani burası gerçekten dünyanın sonu mu?!”
“Evet, doğru.”
Ciel bunu tıpkı işe giderken rastladığı ufak bir pürüzmüşçesine son derece rahat bir edayla doğruladı.
Benim içinse durum bundan çok uzaktı. Beynim tüm bunları sindirdikçe, içinde bulunduğum durumun ciddiyeti daha da netleşti. Ben yokken Ivalage’ın kontrolden çıkıp dünyayı Feldway’in istediği şekilde yok ettiğini varsaymıştım. Ama Ciel bana bunun dünyayı yok etmediğini söylese bile, mevcut durumun bundan pek de iyi olduğunu söyleyemezdim.
“Yani, şey…” “Durumumuz iyi mi, yoksa…?”
“Tam manasıyla yenilgiye uğratıldım.” “Böyle bir numara yapacağını hiç düşünmemiştim…”
“Hadi canım!” “Yani gerçekten yenildik mi?!”
Feldway bu numarayı daha önce Velgrynd’i uzaklara göndermek için kullanmıştı ama aynı şeyi bana çekeceği hiç aklıma gelmemişti. Aynı numaranın Ciel üzerinde işe yaramayacağını farz etmiştim ama belki de bu aşırı özgüvenli bir düşünceydi. Yine de Ciel’in burada pes ettiğini kabullendiğine inanamıyorum…
“Hayır, kabullenmiyorum.” “Maçı sakatlık nedeniyle berabere ilan etmeye ne dersiniz?”
“Yani, ‘yenilgiye uğratıldım’ demiştin.” “Bu nasıl yenilmek olmuyor?”
“Hayır, o tamamen sizin hayal ürününüzdü.”
“Kesinlikle benim hayal— Biliyor musun ne diyeceğim?” “Boş ver.”
“O halde, bundan sonra ne yapmak istersiniz?”
“Ne mi yapacağım?”
“Aradan çok uzun zaman geçti, bu nedenle Boşluk Çöküşü’nden elde edilen enerji muazzam miktarda birikti.” “Veldanava dünyayı yaratırken Boşluk Çöküşü’nü kaybetmişti ancak siz Karmaşık Uzay’a sahip olduğunuz için bu bir sorun teşkil etmedi.”
“Tam olarak nasıl bir sorun teşkil etmedi?” Bana kalırsa bu gayet de büyük bir sorun gibi duruyordu.
Sanırım benim Karmaşık Uzay’ım sonsuz derecede genişti. İstesem dünyayı binlerce kez yeniden inşa edebileceğim kadar dolmuştu—ama yine de ağzına kadar dolmuş sayılmazdı. Bunun bütün bunlarla ne alakası olduğunu merak ediyordum ki Ciel beni bir kez daha şoke etti.
“Sizinle bağı olan herkesin anılarını ve dünyanın çevre koşullarını yeniden oluşturmak ve orijinal zaman dilimimize uygulanabilir şekilde en yakın dünyayı arzunuz doğrultusunda baştan yaratmak mümkündür.” “Ne yapacaksınız?”
“Ha…?”
Ciel’in sorusu beni nutkum tutulmuş hâlde bıraktı. Ama olay bundan ibaretti, ha? Bu yerde her şey bitmişti—artık yapılabilecek başka bir şey kalmamıştı. Evet, son burasıydı. Her şeyin helak olmasından sonraki dünya. Yaşadığım çağdan sevdiğim tüm insanların—Benimaru ve Shuna, Shion, Tempest’taki dostlarım, Diablo ve iblisler, Guy ve iblis kralları, Milim ve Ramiris, Hinata ve ekibi ile daha pek çok kişinin—şu an bulunduğum dünyada hiçbir yerde olmadığını nihayet şimdi kavramıştım.
Bu esasen yenilgiyle aynı şeydi—
“Hayır, bu doğru değil.” “Siz hayattasınız Efendim, ayrıca…”
Evet, ben hayattaydım. Ve sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi davranıp her şeyi yeniden yaratabilir ve huzur içinde yaşayabilirdim. Ciel bunun mümkün olduğunu söylediğine göre bunda şüphe duyulacak bir taraf yoktu.
Ama bunun hiçbir anlamı olmazdı. Sevdiğim insanları korumakta başarısız olduğumu bildiğim bir dünyada hayatta kalan tek kişi olmak—bu beni zerre kadar mutlu etmezdi. Sevinçlerimi ve kederlerimi paylaşacak dostlarım olmadıktan sonra yaşama sebebimi tamamen kaybetmişim gibiydi.
Belki mümkün olan en yakın anılara sahip olacaklardı. Belki DNA’ları da birebir aynı olacaktı. Ama tüm bunlar benim kendi ellerimle yaratılmışsa, onların aynı kişiler olduğunu iddia etmek imkânsız olurdu. Onlarla eskisi gibi etkileşime girebilecek kadar yüzsüz olamazdım asla. İşler istediğin gibi gitmediğinde tanrısal bir bakış açısıyla her şeye sil baştan başlayabileceğin bir dünya fikri—bu sadece kendini kandırmaktı. Yaşayan bir cehennem gibi bir dünya, kesinlikle istediğim şey bu değildi.
Ciel, istediğim yeni dünyayı mümkün olan en rasyonel şekilde inşa edebileceğimizi düşünüyor gibiydi ama buna imkân yoktu.
Yani, yüzeysel bakıldığında bu muhtemelen doğru cevaptı. Kağıt üzerinde mantıklıydı neticede ve belki de bunda yanlış bir şey olmadığını düşünebilirdiniz. Ama bu beni tatmin edemezdi. Gerçeklik bir oyun değil ve basabileceğiniz elverişli bir sıfırlama düğmesi de hiçbir yerde yok. İsterseniz bana gülebilir ya da beni duygusal bir budala olarak adlandırabilirsiniz ama sırf yalnız kalmayayım diye ölen yoldaşlarımı sihirbazlık numarası yapar gibi geri getirmemi mi isterdiniz? Açıkçası ölsem daha iyiydi.
Bunun bencilce bir davranış olduğunun farkındayım ama tam da bu yüzden kendime sadece bana uygun bir dünya yaratma izni veremem. Öyle bir dünyada sıkışıp kalsaydım, sadece çürür ve ölürdüm. Huzuru bulmamın tek yolu geçmişe tutunmaksa—eh, gururumu koruyup yalnızlık içinde yaşamayı tercih ederdim.
“Böyle bir cevap vereceğinizi tahmin etmiştim, Efendim.”
“O zaman bana böyle manasız teklifler sunup durmayı—” Ne?
Öfkeyle bağırmak üzereydim ama Ciel aksine inanılmaz derecede mutlu görünüyordu. Sıcak bir günde başımdan aşağı bir kova buzlu su dökülmüş gibiydi—zaferle dolup taşan bu çok tanıdık tepki. Düşününce, Ciel ne zaman bir hınzırlık peşinde olsa sık sık böyle davranırdı… ve tam da noktayı vurmuştum, çünkü şimdiye kadarki en akılalmaz açıklamasını yapmak üzereydi.
“Bunu daha önce belirtecektim Efendim, ancak kaybetmiş değilsiniz.” “Hâlâ zamanda geriye gidip Feldway’i alt edebiliriz.”
Ciel bunu sanki son derece sıradan bir şeymiş gibi bir ses tonuyla söyledi.
“Ne?” “Geçmişe dönmek mi?” “Öylece geçmişe ışınlanıp onu alt mı edebiliriz?!”
Bunun uzaktan yakından nasıl mümkün olabileceğini kavrayamıyordum. Belki Chloe zamanda sıçrayabilir ve gelecekten anıları okuyabilirdi ama bu yetenek ona sadece geçmişteki benliğine dönme imkânı veriyordu ve zamanın kendisi durmuşken bu kesinlikle mümkün değildi. Zamanın akmadığı bu Uzay ve Zamanın Sonu’nda, Chloe’nin bile geçmişe dönemeyeceğinden oldukça emindim.
Ama ben böyle düşünürken Ciel kulağıma fısıldadı.
“Böyle bir durumun yaşanması ihtimaline karşın Zaman Bükülmesi adında bir yetenek geliştirdim.”
“Zaman…” “Bükülmesi mi?”
“Yani, zaman bükülmesi ile uzay bükülmesini birleştirip dilediğin gibi hareket etmeyi mümkün kılmak gibi mi?”
“Esasen doğru, evet.”
…
“Bu biraz çılgınca değil mi?” Sadece fizik kurallarını ihlal etmekle kalmıyordu. Bu o kadar çok yönlü bir güçtü ki, bildiğim mekânsal hareket güçlerinin hiçbiri arasında daha önce böyle bir şey görmemiştim. Mai’nin Anlık Hareket yeteneği oldukça şaşırtıcıydı ama bu ondan bile iyiydi.
“Furuki Mai’ye bahşedilen nihai büyü Dünya Haritası, Michael yutulduğunda tarafımdan ele geçirildi.”
“Şey, ne?”
“Yani, madem şu an bu durumdayız, böylesine önemli bir şeyi bana söylemen gerektiğini düşünmüyor musun?!”
Buna oldukça öfkelenmiştim ama Ciel her zamanki gibi soğukkanlıydı.
“Açıkladım Efendim, ancak siz Rain ile olan konuşmanıza fazla daldığınız için beni dinlemediniz.”
Tüh…?
İşler benim açımdan biraz vahim görünmeye başlıyordu. Rain ile olan bu konuşma—şu tablolar için pazarlık yaptığımız zaman mıydı?
Yani, elbette… Michael’ı yuttuktan sonra onunla o tablolar hakkında pazarlık yaptığım birkaç sefer olmuştu…
Burada hatalı olanın ben olduğum hissine kapılmaya başladım.
Ama bir dakika bekle ya. “Ben öyle aptalca işlerle uğraşırken neden böylesine önemli bir şeyi açıklamaya çalışıyorsun ki?!” “Benimle dalga geçiyorsun, değil mi?”
“Hayır, kesinlikle yapmıyorum.” “Asla yapmıyorum.”
Söyleyecek söz bulamıyordum. Böyle peş peşe iki kez reddetmesi durumu katbekat daha şüpheli kılıyordu, değil mi? Ciel’in o zaman yaptığım şeyin öcünü almak için beni sınadığını düşünmeden edemiyordum… ama bu konunun üstüne daha fazla gitmenin intihar olacağını da hissediyordum.
Şu an en önemli olan şey buradan nasıl geri döneceğimizdi. Dikkatimi geleceğe yöneltmeye karar verdim—ki bu da hayatımdaki işime gelmeyen gerçeklerden yüz çevirmenin oldukça iyi bir yoluydu.

Ciel, Mai’nin güçlerini toplayıp inceledikten sonra bu her şeye gücü yeten Zaman Bükülmesi yeteneğini geliştirmeyi başardığından oldukça emindi.
Görünüşe göre epey muazzam bir yetenekti. Mai’nin Dünya Haritası yeteneği bir nevi prototip işlevi görmüştü; içindeki Anlık Hareket yeteneği eksik olsa da devasa bir potansiyele sahipti.
Ciel’e göre işin asıl özü, daha önce bulunduğun yerleri özgürce tekrar ziyaret edebilmek değildi. Arzulağın her yere ulaşmak için tüm uzayı ve zamanı aşmak gibi bir şeydi. Mai sadece bundan sonuna kadar yararlanabilecek saf güçten yoksundu.
Benim durumumda ise, hile seviyesindeki Boyut Hükümranlığı‘nın yanı sıra az önce Ciel’in bahsettiği gibi hesaplanamaz derecede devasa yeni bir enerji deposuna sahiptim. Anlaşılan o ki bu, Zaman Bükülmesi‘ni iliklerine kadar sömürmem için tam da ihtiyacım olan ortamdı.
“Zamana ve uzaya hükmetme yeteneğine zaten sahipsiniz Efendim.” “Bu iki yetenekle zamanın kendisini aşmak işten bile değildir.”
Ciel’in sesi epey gururlu geliyordu. En başından beri tam olarak ne istediğimi görmüş olmalıydı.
“Yani en nihayetinde gerçekten geri dönebilirim, öyle mi?”
“Bu bir sorun teşkil etmeyecektir.” “Ruh koridoru aracılığıyla size bağlı pek çok kişi var, bu nedenle ilgili noktanın uzay-zaman koordinatlarını zaten biliyoruz.”
“Ooh, biliyor muyuz?” “O zaman bu çocuk oyuncağı mı?”
“‘Çocuk oyuncağı’ yanlış bir tabir olabilir ama evet, geri dönebilirsiniz.”
Eh, bu rahatlatıcıydı. Ve düşününce, yepyeni bir dünya yaratmaktan çok daha az zor görünüyordu. Yanımda Ciel’in bulunması devasa bir yardımdı.
Hemen geri ışınlanma zamanının geldiğini düşündüm ama:
“Bir an lütfen.” “Hazır buradayken, son ana kadar bekleyip durumu gözlemlemeli, ardından düşmanı tek bir hamlede yere sermeliyiz diye düşünüyorum.”
“Bunun akıllıca bir fikir olduğundan pek emin değilim ama.” “Ya bir şeyler ters giderse ve bunun sonucunda zayiat verirsek?” “Buna izin veremem.”
“Bu olasılığın farkındayım, evet.”
Her zamanki gibi Ciel’in kendine güveni tavan yapmıştı. Az önce Feldway’in planlarına kanmıştı ama hiç sarsılmış gibi görünmüyordu ki bu epey etkileyiciydi.
Ama yine de… eğer önerdiği plan buysa, o Boyut Transferi‘ni yememe gerçekten gerek var mıydı? Çünkü Ciel, Krono-Sıçrama‘nın tam analizini kendi—daha doğrusu benim—yeteneğe dair doğrudan deneyimim sayesinde tamamlamış gibi görünüyordu. Bütün bunlar bilerek yapılmamıştı, değil mi? Böyle düşünmeye sonuna kadar hakkım vardı ve Ciel’i dinledikçe şüphelenmekten kendimi alamıyordum.
“İstediğiniz zaman geri dönebileceğinize göre Efendim, neden bu fırsatı değerlendirip güçlerinizi tam olarak kavramıyorsunuz?” “Örneğin…”
Sonra Ciel, tahammül sınırlarımı aşacak derecede kendi yetenekleriyle övünmeye başladı.
Yani, tamam, o zamanlar bana Feldway’den kaçmamı söylemişti. Ciel’in o darbeyi bilerek yememi istemediğini biliyordum ama sonuçlar en nihayetinde kesinlikle onun işine yaramıştı. İçten içe bu akılalmaz şansın birazının da bana bulaşmasını diledim.
Böylece bir süre Ciel’in gevezeliklerini dinledim.
Sadece ikimizdik ama Ciel hayat doluydu. Konuşurken neşesini gizlemesi imkânsızdı. Sanki önümüzde dünyalara yetecek kadar zaman varmış gibi bana tüm güçlerimi ayrıntılarıyla açıkladı. Hatta o kadar neşeliydi ki, onu en çok keyiflendiren durumun tam da bu tür bir durum olup olmadığını merak ettim.
Gerçekten çok alışılmadık bir manzaraydı ama muhtemelen doğaldı. Ben daha yeni uyanmıştım ama Ciel gözlerimi açmam için sonsuzluk gibi gelmiş olması gereken bir süre boyunca beklemişti. O yalnızlıkta tek başına… Tam anlamıyla çelik gibi bir zihin. Ben dayanamazdım—bu kesindi. Gerçekten muazzam. Böyle tek bir kelimeyle özetlenebilecek bir şey olmadığını biliyorum ama bunu ifade edecek dağarcığa gerçekten sahip değilim. Beni bağışla.
Her neyse, Ciel’in anlattıklarını dinledikçe, geleceğe hazırlanırken şu anda tam olarak neler yapabileceğimi kavramış oldum. Bir nevi umutsuz bir durumda olduğumu hissediyordum ama önümüzde kullanabileceğimiz bolca zaman da vardı—ya da aslında zaman hiç akmıyordu, bu yüzden bolca zaman değil, tam olarak sıfır zamandı. Yine de her iki türlü de benim için uygundu. Bütün bunlar epey garipti.
Her halükarda artık tamamen hazırdım. Güçlerimin birçoğu zaman etkinleştirilmediği sürece kullanılamıyordu, bu yüzden pek çok şeyde tedbirsiz hareket etmem gerekecekti. Yine de endişem tamamen yok olmuştu. Ödemem gereken çok borç vardı ve kaybetmekten nefret ederim… ama artık kaybedeceğimi düşünmüyordum. Kurtarılması gereken Milim de vardı; kontrol altındaydı ve orada bitirmem gereken çok iş vardı. Feldway’in kıçına tekmeyi basıp yoluma devam edebilmek için bunu hızlıca yapsam iyi olacaktı.

Sonrasında ilk Zaman Sıçraması deneyimimi yaşama fırsatım oldu ve pek de harika geçtiği söylenemezdi. Yolculuk ederken sanki bir şeye çarpmışım gibi hissettim; kulağıma belirgin bir gümleme sesi geldi.
Hmm. Acaba acemi bir sürücü gibi davranıp ufak bir kaza falan mı yapmıştım?
“O tamamen sizin hayal gücünüzdü.”
“Öyle miydi?”
Ben başka bir şey söyleyemeden Ciel durumu bu şekilde kestirip attı. Madem o öyle diyordu, demek ki durum gerçekten de öyleydi. Her ne idiyse, az önce geçtiğimiz o bükülmüş uzay-zaman rotasından aşağıya doğru savrulup gitmişti; ama büyük ihtimalle alt uzayda süzülen önemsiz bir çöp parçasıydı. Ciel bunu sorun etmediği sürece biz de iyi durumdayız demekti. Sonuçta bu bizim ilk Zaman Sıçramamızdı, dolayısıyla ufak tefek aksiliklerin yaşanması gayet doğaldı.
Olur öyle şeyler diyerek fazla üzerinde durmadım.
O halde lafı daha fazla uzatmadan:
“Gidelim!”
“Nasıl emrederseniz, Efendim…!!”
Ciel verdiğim emre bu şekilde karşılık verdi.
Her zamanki gibi, bunu yapmak öylesine kolay ve öylesine doğal hissettiriyordu ki. Ciel’in bana olan sonsuz güvenini hissedebiliyordum; ileride onu asla hayal kırıklığına uğratmamak için bu hissi zihnime kazıdım.
Şimdi, bana en doğru gelen dünyayı seçme vaktiydi. Belki yine çuvallayabilirdim ama asla kaybetmeyecektim. Artık bu talihsizlik zincirine bir son verme ve hepimiz için aydınlık bir gelecek inşa etme zamanıydı!
Ve böylece, herkesin beni beklediği geçmişe doğru Zaman Sıçramamı gerçekleştirdim.

