Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 20 – Bölüm 1 / Önsöz: Feldway

Önsöz: Feldway

Ludora’ya yenilmesinin hemen ardından Feldway, her ihtimale karşı ihtiyatta tuttuğu Mai’ye, güvenli üsleri olan Gök Sarayı’na dönme emri verdi. Kendisi çoktan oradaydı; hâlâ kanlı cübbesini giyiyor, yüzü aşağılanmanın verdiği öfkeyle büzülmüş hâlde bağırıyordu.

“Ludora mı?! Bana böyle saçmalıklarla gelmeyin!” diye terslendi. “Lord Veldanava’yı bile koruyamadıysan ne biçim ‘kahramanım’ diye geçiniyorsun?!”

O kadar öfkeliydi ki bunlar Feldway’in bu konudaki gerçek hisleriydi. Ludora’nın oldukça güçlü olduğunu biliyordu fakat Kale Muhafızı’nı elde ettikten sonra böyle birine yenilebileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Yenilmez olduğu varsayılan Kale Muhafızı’nın kırılabileceğini kırk yıl düşünse tahmin edemezdi; her zamanki temkinli hâlinde olmasa bile bu durum geri çekilmeyi seçmesi için fazlasıyla yeterli bir nedendi. Kaçmakta bir utanç olmadığını biliyordu ama içinden taşıp duran öfkeyi bir türlü bastıramıyordu.

Bu yenilgi ne kadar iğrenç olsa da henüz nihai bir yenilgi sayılmazdı. Feldway, soğukkanlılığını yeniden kazanmaya çalışarak bunu kendi kendine tekrarladı. Kendi yenilgisini unutmak istiyor, bunun yerine dikkatini diğerlerinin savaştaki durumuna çeviriyordu. Derken beklenmedik başka bir gerçek onu bir kez daha sarsıntıya uğrattı.

(Michael Bey, İblis Kralı Rimuru’nun icabına baktınız mı?)

O İblis Kralı şu anki en büyük endişesiydi. Feldway vakit kaybetmeden Michael’a Düşünce İletişimi gönderdi… fakat hiçbir yanıt gelmedi.

Neler oluyordu?

Aynı yeteneği paylaşan Michael ve Feldway, beden ve ruh bakımından esasen tek ve aynı kişiydi. Birbirlerinden ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar—hatta tamamen farklı boyutlarda bulunsalar bile—iki irade asla birbirinden kopmazdı. Böyle bir kopuş ancak taraflardan biri bir çağrıya yanıt veremeyecek kadar kritik bir durumda olsaydı mümkün olabilirdi… fakat öyle bile olsa, Michael (Feldway’in aksine) Paralel Varlık yeteneğine tamamen hâkimdi ve bu yüzden her türlü durumdan kendini yeniden diriltebilmeliydi.

Yani paniğe kapılmak için pek bir sebep yoktu. Ya da olmamalıydı. Yine de en ufak bir yanıt bile alamamak alışılmadık bir durumdu.

Zaman artık durdurulmamışsa ve her şey normale dönmüşse, savaşın çoktan kazanılmış olması gerekirdi…

İblis Kralı Rimuru’nun onların zamanı durdurma yeteneklerinden haberdar olmasına imkân yoktu. Leon’u kullanarak onu olay yerine çektikleri an, görev zaten tamamlanmış demekti. Yine de…

Zihninden geçen meşum bir önseziyle Feldway’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Ve işte o anda mesaj geldi.

Ah… dileğim gerçekleşti. Tek pişmanlığım Feldway, göçüp giderken seni arkamda bırakmak zorunda kalmam…

Michael, varlığı sona ermeden önce toplayabildiği son güç kırıntısıyla bu iletişimi Feldway’e gönderdi. Feldway, Michael’ın gücünü kendi bedeninde hissedebiliyordu—ancak onun iradesi orada değildi. Ve bu tek bir anlama geliyordu: Michael ölmüştü.

“Hayır… Michael bir Paralel Varlık! Hangi durumda olursa olsun, ben güvende olduğum sürece yeniden diriltilebileceğini biliyorum…”

Feldway o kadar perişan hâldeydi ki hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışmadı bile. Michael onun edindiği ilk dostuydu. Zarario ve Fenn gibi kişiler bir yana, o içten bir dosttu—ruhunu çekinmeden açabileceği biriydi. Temkinli biri olan Feldway, Michael’ın güvende olduğundan tamamen emin olana kadar plan üstüne plan yaparak her zaman onun güvenliğini ön planda tutmuştu.

Ancak Michael’ın geri döneceğine dair hiçbir iz yoktu. Feldway’in nihai yeteneği olan Adalet Kralı kaybolmamıştı, hatta Feldway onun manas’ının kendini restore ettiğini bile hissedebiliyordu. Michael’la konuşsa bir yanıt alırdı… ama ortada bir benlik hissi yoktu. Geriye kalan tek şey, Adalet Kralı Michael’ı eksiksiz formuyla kontrol etme gücüydü. Bu, kendi özgür iradesiyle Veldanava’nın yeniden diriltilebileceğini uman Feldway’in dostu Michael değildi; bu, özünde bambaşka bir şeydi. Ve böylece Feldway gerçekleri kabul etmek zorunda kaldı. Dostu sonsuza dek gitmişti.

“Neden…? Bu nasıl oldu?” diye sesli bir şekilde sordu, ama ona yanıt verecek kimse yoktu. Olayın inanılmaz gerçekliği onu hayrete düşürmüştü.

Sonra Michael’ın son sözlerini düşündü. Dileği gerçekleşmiş miydi? Bu ne anlama geliyordu? Feldway’in hiçbir fikri yoktu ama en azından Michael’ın son anlarını acı içinde geçirmediğini biliyordu. En nihayetinde hayatına bir anlam bulmuştu ve bu en azından biraz teselli veriyordu.

Ancak aynı zamanda Feldway kıskançlık duymaktan kendini alamıyordu.

Bu nasıl adil olabilirdi? Bütün tatmini kendine saklayıp sonra beni öylece arkasında bırakmak…

………

……

Feldway yalnızdı.

Yedi Özgün Melek’in lideri olarak önderlik konumundaydı ve omuzları sorumluluğun ağırlığıyla çökmüştü. Başkasına danışmak aklının ucundan bile geçmediği için tüm karar alma süreci kendi iradesine kalmıştı. Veldanava’nın gidişiyle birlikte artık bu baskıdan kaçış yolu da kalmamıştı. Yine de Feldway bir lider olarak en ön safta durmaya devam etti. Sırf kimseyi huzursuz etmemek için bile olsa bunu yapmak zorundaydı.

Bütün bu kararları tek taraflı aldığı için, akranlarıyla arasına büyük ölçüde duvar örmüş olması belki de kaçınılmazdı. Feldway yoldaşlarının ve meslektaşlarının ne düşündüğünü hiçbir zaman gerçekten önemsememişti ki bu da onun bir kusuruydu. Yıllar geçtikçe bu durum ciddi bir uyumsuzluğa yol açtı ve Feldway daha ne olduğunu anlayamadan, gözetimindeki makinenin dişlileri hizadan çıkmaya başladı. O noktada grubun tamamı en iyi ihtimalle darmadağındı—Feldway ise iyi ya da kötü bunun farkında olmadan kaldı…

Eski sohbet arkadaşı Fenn bir dost sayılabilirdi, ancak herhangi bir zayıflığı açıklayacak kadar güvenilir bir dost değildi. Böylece, günün sonunda, dışarıdaki tüm o kocaman dünyalara rağmen, o dünyaların hiçbirinde Feldway’i zihnini iyileştirecek kadar gerçekten anlayabilen tek bir kimse bile çıkmadı.

Derken Michael ortaya çıktı. Feldway onda, hem kalbinde aynı hedefleri taşıyan bir yoldaş hem de ruhunun gerçekten yankı bulduğu bir dost buldu. Michael bir bakıma onu tamamlıyor, Feldway’e daha önce hiç tatmadığı türden bir sevinç yaşatıyordu. Bir noktada onun Feldway için taşıdığı önem, Veldanava ile yarışır hâle geldi.

Fakat gerçeklik acımasız bir şeydi. En sonunda edindiği—yanında kendini tamamen rahat hissettiği—bu dost, onu arkasında bırakarak yok olup gitmişti.

Ne yapmalıyım…?

Feldway, hayatında ilk kez kendisini zayıf hissediyordu.

………

……

“Heyyy, Patron, kes şu zırlamayı da bir sonraki adımda ne yapacağımı söyle.”

Zaman açısından göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti ama Feldway’in neye uğradığını şaşırdığı da bir gerçekti. Başkalarının duygularını önemsemesiyle pek tanınmayan Vega ise onunla konuşurken bu durumu zerre takmadı. Orada başka biri daha vardı, Mai Furuki; ama her zamanki gibi sessizliğini koruyarak onları izliyordu. Sadece Vega her zamanki gibi umursamazdı ve Feldway ona gücenmiş bir ifadeyle baktı.

“Sessiz ol,” diye tükürürcesine konuştu Feldway. “Michael ile temasımı az önce kaybettim. Şu anda seninle uğraşmakla en ufak bir ilgimin olmadığını anla artık.”

Bu sözlerin Vega’yı susturacağını umuyordu. Ancak Vega, insanların hâlinden anlamakta hiçbir zaman iyi olmamıştı.

“Ha? O kadar böbürlenip savurduğu zırvalardan sonra Michael yenildi mi yani? Ulan, amma acınası bir durum.”

Bunu söylemesi pervasızlığın da ötesindeydi. Ayrıca Feldway’in zıvanadan çıkması için fazlasıyla yeterliydi.

“Sana sessiz olmanı söylemiştim!” diye bağırdı Vega’ya doğru aurasından sert, saldırgan bir darbe savurmadan önce.

“Kahretsin… Bu da ne böyle…”

Feldway ile Vega’nın gücü arasındaki uçurum, Yer ile Gök arasındaki mesafe gibiydi—asla kapatılamazdı. Yine de bunu bildiği hâlde Vega çenesini kapalı tutmayı reddetti.

“Vay vay, Patron. Yanlış bir şey söylediğimi mi iddia ediyorsun yani? Bu dünyada olay güçlü olanın hayatta kalması değil midir zaten? Öldükten sonra o adalet madalet muhabbetlerinin hiçbir bok anlamı kalmaz! Hadi aksini kanıtla da görelim!”

Sözlerin kendisi son derece kışkırtıcıydı ama Vega’nın gerçekten hissettiği de buydu—attığı her adımın arkasındaki inançtı bu. Bir bakıma mantıklı bir argümandı ve aynı zamanda nihai gerçekti. Ne olursa olsun Feldway onunla aynı fikirde olacak değildi.

“Senin gibi biri Lord Michael’ın adını anmaya asla cüret etmemeli!”

Feldway, lafını bu şekilde kesmeyi umarak Vega’ya doğru bir darbe indirdi. Ama bu bile onu susturmaya yetmedi.

“Hey, sen neden bahsediyorsun ya? Bak, şu Cornu denilen herif öldüğünde zerre umurunda olmadı, ben Orlia ile Arius’u yerken de öylece kenarda durup kafanı başka tarafa çevirdin, değil mi? Ve bunun sebebi doğru şeyi yaptığımı düşünmendi, öyle değil mi? Öyle değil miydi ha?”

Haklıydı. Cornu’nun ölüm haberi Feldway’i zerre kadar üzmemişti. Görevinin başarısızlığı canını sıkmıştı ama mesele üzerinde fazla duramayacak kadar B planı düşünmekle meşguldü. En eski meslektaşlarından bazılarına karşı bile böyle davranmıştı; Orlia ve Arius da onun için satranç tahtasındaki piyonlardan ibaretti. Onlarla ilgili hiçbir şey onun için en ufak bir önem taşımıyordu. Vega onları yediyse, en azından daha da güçlenmesine yardımcı olurdu—Feldway’in bu duruma verdiği tepki neredeyse bir makineninki kadar soğuktu. Bunu yaptığı için Vega’yı hiç suçlamamıştı; hatta kendi gücü açısından muhtemelen en iyisinin bu olduğunu düşünmüştü.

“Tch! Geveze ağzın ve sen…” diye mırıldandı.

“Kıkır kıkır! Ben böyle biriyim işte.”

Düşüncelerinin bu kadar net okunmuş olması Feldway’i biraz huzursuz etti. Bu yüzden fark etmemesini umarak Vega’nın gözünü biraz daha korkutmaya çalıştı.

“Senin gibi biri ne anlar ki? Bizim yüce bir amacımız var ve ona ulaşmak uğruna her şeyi feda etmeye hazırız—”

“Kapa çeneni!” dedi Vega, meydan okurcasına Feldway’in lafını keserek. “Şımarık bir velet gibi konuşuyorsun!”

Etraflarındaki baskı o kadar şiddetliydi ki sanki uzayın kendisi sıkışıyordu. Normalde böyle bir otoriteye karşı koymak imkânsız olurdu ama Vega öfkeyle devam etti.

“Üstelik içinde yaşadığımız dünyanın acımasız olduğunu herkes bilir.”

Vega zorlu bir ortamda büyümüştü, bu yüzden dünyanın ne kadar acımasız olduğunu çok iyi biliyordu. Feldway kendini sessizliğe gömülmüş buldu ve Vega’nın konuşmasına izin verdi.

“Eski patronum Yuuki, tüm bu acımasızlığa karşı direnmeye çalışıyordu, biliyorsun. Geriye bakınca, o kıytırık gücüyle nasıl o kadar uzağa gidebildiğine hâlâ şaşırıyorum. Ama yine de o adama inanıyordum. Bana en ufak bir zayıflık gösterseydi onu uykusunda öldürmeye tamamen hazırdım… ama Yuuki o konularda bir kurnazdı. Mesela kontrol ediliyormuş gibi nasıl numara yaptığını gördün.”

“… Eee, yani ne olmuş?” Yuuki de gitti artık, değil mi?”

“Evet, gitti. O bile başaramadı. Aralarındaki güç farkı bu kadar devasayken, ne kadar idealist ya da haklı olursan ol, bir umut yok demektir.”

Yuuki’nin zihninin kontrol edildiğini duyduğunda Vega, yüzüne karşı onunla dalga geçmeyi sabırsızlıkla beklemişti. Fakat zihninin bir köşesinde, Yuuki’yi tehlikeli biri olarak da görüyordu. Bunu tüm hayatı boyunca edindiği bir alışkanlığa bağlamıştı ama belki de içgüdüleri ona Yuuki’nin her şeye rağmen aklının başında olduğunu söylüyordu. Vega ona tamamen katılanların safına girmediği için şanslı olduğunu düşündü—fakat Jahil’in onu öldürdüğünü öğrendiğinde iç çekmekten kendini alamadı. Bu dünyada hiçbir şey kalıcı değildi.

“Mutlu olabileceğimiz bir dünya,” dedi Feldway’e, “aslında bir illüzyondan ibaret. Kendimize karşı daha dürüst olmalıyız, anlıyor musun?”

“Dürüst mü?”

“Tabii ki. Eğer bükülmez doğrumuz güçlü olanın hayatta kalmasıysa, tek yapmamız gereken en tepede durduğumuzdan emin olmak.”

Haklı olan güçlüdür, diye kendi kendine bir kez daha teyit etti Vega. Sözlerin ne kadar süslü olursa olsun, arkasını eylemle dolduramadığın sürece hiçbir anlam ifade etmezdi. Diğer yandan, istediğin şeyi gerçekleştirebiliyorsan, canının ne halt istiyorsa yapmakta özgürdün. Kaybetmediğin sürece sorun yoktu—ve eylem ne kadar haince olursa olsun, kimse seni indiremiyorsa adalet senin tarafında demekti. Doğuştan ne kadar korkak olursan ol, sonuna kadar hayatta kaldıysan kazanan sendin. Vega hayatını böyle yaşıyordu.

Bu bakış açısına göre, artık yenilmiş olan Michael’ın hiçbir değeri kalmamıştı. Yine de çok daha güçlü olan Feldway, bu kaybedenin yasını tutuyordu. Bu ona pek mantıklı gelmiyordu.

“Bak Patron, sen güçlü bir adamsın,” dedi Vega. “Jahil, Yuuki’yi bile hakladı ama seninle kıyaslanamaz. Şu Velzard denen kız da bir canavar ama yine de onu yenebileceğini düşünüyorum… O Michael denilen heriften bahsetmiyorum bile.”

“…”

“Bana kalırsa, yeni patronum sensin, tamam mı? Ve eminim kimse bundan şikâyet etmeyecektir.”

Feldway bu kadar güçlüyken, bu kaçınılmaz bir sonuçtu. Vega bunu açıkça belirtmekten çekinmedi.

“Çok basit bir adamsın, değil mi?” dedi Feldway ona.

“Hey, beni yağlamak sana hiçbir şey kazandırmaz.”

Bu bir iltifat değildi ki, diye düşündü Feldway iç çekerek. Ama Michael’ı kaybetmenin getirdiği kederin hafifçe solmaya başladığını da hissedebiliyordu. Belki de bu Vega’nın onu teselli etme yoluydu—böyle düşünmekten kendini alamadı.

“Güç, ha…? En azından o bakımdan pek bir şey kaybetmedik,” diye düşündü Feldway.

Michael kaybolmuştu fakat onun gücü Feldway’e geri dönmüştü. Bir kısmı temelli yok olmuştu ama Michael gücünün son kırıntısını bu gücü ona emanet etmek için kullanmıştı. Bu, her şeyden önce Feldway’i ne kadar önemsediğini kanıtlıyordu—ve durum buysa, Feldway’in bunun boşa gitmesine izin vermesine imkân yoktu. Bir dostun gücünü Vega’nın yaptığı gibi çalmak doğru olmayabilirdi ama Feldway’in az önce yaptığı şey de hemen hemen aynıydı. En başından beri Vega’yı eleştirmek gibi bir niyeti yoktu ama tam da o anda Feldway, onunla bir nevi yakınlık hissetmeye başladı.

“Pekâlâ. Lort Michael’ın yerine bundan böyle kralınız olarak hizmet edeceğim. Tüm tebaama yemin ederim ki Lord Veldanava yeniden diriltilene kadar tahtı koruyacağım.”

Feldway buna karar verdikten sonra artık harekete geçme vakti gelmişti. O her zaman Michael’ın gölgesinde yaşamıştı. Bu yüzden gerçek formunu gözlerden uzak tutmuştu ama artık kendini tutması için bir sebep kalmamıştı. Michael’ın kendisine bıraktığı gücü tam anlamıyla kullanabilmek için, başka bir dünyada gizli tuttuğu gerçek bedenindeki her şeyi serbest bırakma vaktiydi.

“Gerçek formumu kimseye göstermeyeli uzun zaman oldu,” dedi.

Feldway, Veldanava’nın yarattığı ilk hizmetkârdı ve bu nedenle yaratıcısına çok benziyordu. Veldanava, evren gibi yıldızların parıltısıyla dolu uzun, simsiyah saçlara sahipken, Feldway’in saçları tıpkı yukarıdan süzülen bir ışık gibi uzun ve gümüşi beyazlıktaydı. Badem şeklindeki gözleri mavi yıldızlar gibi parlıyor, ona kesin bir güzellikten ziyade ilahi bir görünüm veriyordu.

O gözlerde şimdi çelikten, kararlı bir irade vardı. Eski hâli—biraz bir oyuncak bebek ya da bir başkasının eseri gibi olan hâli—bununla kıyaslandığında komik kalıyordu. Hem erkek hem de kadın olarak görülebilme biçimi eskisi gibiydi ama bu, kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel olmasından kaynaklanıyordu.

Bu güzellik, onun devasa fiziksel varlığıyla çevrelenmişti. Michael’ın topladığı tüm güçler artık Feldway’e aitti. Michael’ın üzerinde yetki sahibi olduğu manas, dört meleksi Nihai Yetenek‘i barındırıyordu—kavrayamadığı tek yetenekler Hikmet Kralı Raphael, Sadakat Kralı Uriel ve Umut Kralı Sariel‘di—ve bunlarla ilişkili tüm yeteneklere Feldway tamamen erişebiliyordu. Sadece bu da değil, iki Gerçek Ejderha’nın—Velzard ve Velgrynd—Ejderha Faktörleri onun bedenine zerk edilmişti. Savaş gücü açısından Feldway hiçbir zaman daha iyi donatılmamıştı.

“Vay anasını… Harbi tam bir canavarsın…” Vega alçak sesle konuşurken biraz nefesi kesilmişti. Gerçeğin dudaklarından dökülmesine engel olamadı. Feldway işte bu denli muazzam bir aura yayıyordu. Sanki tamamen farklı biriydi.

“Vega, artık uyandım… senin sayende,” dedi Feldway. “Bu iyiliğin için minnettarım.”

“Heh! Lafı bile olmaz.” Vega biraz utanarak güldü. Fakat çabucak toparlandı ve her zamanki arsız görünümüne geri döndü. “Ama unutma, tamam mı? Gözüm her zaman senin üzerinde. Seni alamayacağımı bildiğim için şimdilik emrindeyim ama bana en ufak bir zayıflık gösterirsen seni yakalayıp tepene binerim!”

Vega bunu sırf utancını gizlemek için söylemiş olabilirdi ama söylediği her kelimede tamamen ciddiydi de. Feldway bunu çok iyi anlıyordu ama yine de memnuniyetle başını salladı.

“Heh. Dört gözle bekliyor olacağım.”

Gülümsemesinde artık daha önce hiç sergilemediği, insanın kalbini durduracak cinsten bir dehşet vardı.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla