Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 17 – Bölüm 1 / Mjöllmile’in Hırsları

Mjöllmile’in Hırsları

Adım Mjöllmile. Kabul etmeliyim ki hayatta şans yüzüme gereğinden fazla güldü. Ama biliyor musunuz? Son zamanlarda yaşadıklarımı “şans” kelimesi tanımlamaya yetmez bile.

Geriye dönüp baktığımda, sanırım şansım Rimuru Lordu’nun davetini kabul ettiğim an sarsılmaz bir hâl aldı. Rimuru Lordu en basit tabiriyle benim patronum ama inanın bana, sadece hizmet ettiğim sıradan bir efendiden çok daha fazlası. Ne de olsa Jura Tempest Federasyonu’nun lideri; yani bir nevi kralı. Üstelik bir İblis Kralı. Şaka yapmıyorum. Gerçekten öyle.

Rimuru Lordu ile tanıştığım ilk günden beri, onun hafife alınacak biri olmadığını içgüdüsel olarak anlamıştım. Şimdilerde bile onu bir tanrı (ya da tanrıça?) gibi bir varlık olarak görüyorum ve dürüst olmak gerekirse, hayal edebileceğimden çok daha güçlü olduğunu söylüyorlar. Yani bir düşünün. Bütün şehirleri yok edebilecek, hatta belki birkaç küçük ülkeyi yıkabilecek güçte bir canavar olan Gök Ejderhası’nı yenerek bir keresinde kıçımı kurtarmıştı. Sırf bu bile onu bir kahraman ve neredeyse her şeyimi borçlu olduğum biri yapmaya yeter de artar; fakat bundan kısa bir süre sonra Octagram’a katıldığını duydum. Az kalsın oturduğum sandalyeden düşecektim.

Ve dahası da var. Efsanelerde, hatta masallarda duyabileceğiniz türden bir İblis Kralı olan Milim Leydi ile yakın dost; üstelik dünyadaki sadece dört Gerçek Ejderha’dan biri olan Veldora Lordu’nu bile kendi tarafına çekti. Biliyor musunuz, tüm bu sürprizlerden o kadar yoruldum ki artık onunla ilgili yeni bir şey duyduğumda sadece “hadi ya, ne güzel” deyip geçiyorum.

Ama Rimuru Lordu hakkında bu kadar konuşmak yeter. Asıl konumuza dönelim.

Hayattaki temel amacım, kimsenin beni hafife almaya cesaret edemeyeceği kadar büyük bir tüccar olmaktı. Blumund adında küçük bir ülkede bir ticarethanem ve çok daha büyük bir krallık olan Englesia’da da bir şubem vardı. Alanımda oldukça tanınan biri hâline gelmiştim ve tam da işler iyice coşmaya başlamışken oldukça büyük çaplı bir teklif aldım. Blumund’a hizmet eden lonca lideri Fuze bana ulaştı ve Rimuru Lordu ile ilk kez bu şekilde tanıştım. Sonrasında bir de baktım ki çiçeği burnunda İblis Kralı beni ziyarete gelmiş, hatta canavarlar krallığında oldukça yüksek bir mevkiyi üstlenmem için bana davette bulunuyordu.

Esasen şu anda Tempest’ın maliye bakanı olarak hizmet veriyorum. Tam unvanım sık sık değişse de işin niteliği değişmiyor. Temel olarak krallığın biriktirdiği o devasa serveti alıyor ve kendi takdirim doğrultusunda hangi departmanın ihtiyacı varsa oraya aktarıyorum.

Henüz bir tüccarken, birden fazla işletmemden elde edilen satışların bir kısmı bana gelir olarak geri dönerdi. Oradan yatırım harcamalarını, işçilik masraflarını ve sair giderleri düşer, kalanını da işletme giderlerime aktarırdım. O zordu, ama şu an yaptığım şey başka bir açıdan zor. Yani ilgilendiğim para miktarları bakımından.

Bir zamanlarki brüt maaşım, tabiri caizse devede kulak—ya da daha doğrusu okyanusta bir damla gibiydi. Şimdiki maaşıma gelince… peki, neden saklayayım ki? Vergiler düşüldükten sonra ayda elli altın sikke. Ve unutmayalım ki buna ikramiyeler, muhtelif tahsisatlar ve barınma masraflarımı karşılamak için aldığım ekstra ödenek dâhil bile değil. Bu da yetmezmiş gibi, evimde hizmetçi olarak çalışan Tempest’ın mesleki eğitim merkezinden insanlar var, yani krallık bunların bakımını ve benzeri masraflarını da büyük ölçüde karşılıyor. Bu tek kelimeyle duyulmamış bir anlaşma. Hatta bana bu teklifi yaptıklarında sevinçten kendimi tutmakta zorlanmıştım.

Elbette Blumund’daki eski merkez ofisimden bana katılan insanlara hâlâ bakmam gerekiyor ama çoğunlukla zaten benim altımda çalışmaya devam ettikleri için onların maaşları da Tempest hükümeti tarafından ödeniyor. Buralarda doğrudan çalıştırdığım tek kişiler Bydd ve evimi korumaları için tuttuğum adamlar; elli altından yirmi altın sikke de bunu karşılamaya yetip artıyor.

Ama asıl sürpriz bu bile değil. Anlayacağınız, tek bir gelirle yetinen biri değilim. Başka pasif gelir kaynaklarım da var.

Biri, eski ticaret firmamdan elde edilen kâr. Kurucu Festivali için önerdiği hızlı yemek tezgahlarından başlayarak Rimuru Lordu’nun tüm çılgın fikirlerini hayata geçirmesine yardım ediyorum. Bunları Blumund’a ve otoyollar üzerindeki dinlenme tesislerine kuruyoruz ve bu yeni mekânların hepsinin genel müdürü benim. Günlük operasyonlar Tempest tarafından yürütülüyor ama anlamadığım bir nedenden dolayı (gerçi kesinlikle şikayetçi değilim!) bunun için de bana maaş ödüyorlar.

Rimuru Lordu’nun söylemeyi sevdiği gibi, “kendisiyle kaderlerimiz birbirine bağlı.” “Mollie,” demişti bana, “sen para kazandığında benim de kasam doluyor. Öyle değil mi? Sonuçta benim fikirlerimi hayata geçirerek kazandığın bir para bu, dolayısıyla kârdan pay almayı hak ediyorsun, ne dersin?”

Başka bir deyişle, onun tam desteğine sahibim. Ayrıca—bunun farkında değildim—görünüşe göre aramızdaki mukavele Rimuru Lordu ile kârı eşit olarak paylaşmamızı öngörüyor. “Mukavele” derken kâğıda dökülmüş bir şeyi kastetmiyorum ama Rimuru Lordu bu anlaşmaya uymaya kesinlikle niyetli görünüyor.

Yani anlayacağınız, Rimuru Lordu’nun beklentilerini karşılamak için oldukça büyük bir motivasyonum var ve bu işi de gayet iyi yapıyorum. Sonuç olarak, dâhil olduğum tüm bu dükkânlardan ayda rahat bir yüz altın sikke alıyorum. Unutmamak gerekir ki ciddi bir ön yatırım yapıldı, bu yüzden genel kârım henüz dudak uçuklatacak kadar yüksek değil ama ileride artacağından ikimiz de eminiz.

Mevcut mekânlarımız etki alanını genişletiyor ve her türlü farklı ülkeden yeni şubeler için talepler alıyoruz. Sunacağımız restoran çeşitliliğini de artıracağımızı düşünüyorum. Rimuru Lordu’nun kendisi için hazırlatmak üzere Gobichi’yi görevlendirdiği o kadar çok yemek, o kadar çok mutfak türü var ki. Üstelik tüm bu lezzetleri ilk tadan kişi olmak gibi ekstra bir avantajım da var ve genel olarak bu, geri çevirmeyeceğim bir yatırım fırsatı.

Hamburgerciler ve ramen dükkânları kapış kapış gidiyor, söyleyeyim. Hibachi mekânları da adından söz ettirmeye başladı ve şu anda oldukça heyecanlandığım “dondurma” denen bir konsept üzerinde çalışıyoruz. Ayrıca en son mutfak icatlarımızı otoyollar üzerindeki hanlara da sunuyoruz; eğer bu konseptler müşterilerimizde karşılık bulursa eminim daha da fazla restoran ekleyeceğiz.

Dolayısıyla gerçekçi konuşmak gerekirse, yatırımlarımla orantılı kârlar elde edeceğimin neredeyse garantilendiğini düşünüyorum. Bu gidişle yılda ne kadar kazandığımı öğrenmek beni heyecanlandırmıyor; aksine o rakamı duymaktan dehşete düşüyorum. Ne de olsa bir yıldan kısa bir süre içinde hayatımın geri kalanında bir kral gibi yaşamaya yetecek kadar parayı kenara istiflediğimi unutmamak gerek.

Bu kesinlikle rakipsiz bir ticari düzenleme ve hepsi bu kadar da değil. Anlayacağınız bir başka gelir kaynağım daha var, o da üyesi olduğum o küçük REG organizasyonunda yatıyor.

REG, Rimuru Lordu, Thalion Büyü Hanedanlığı’ndan Ekselansları Elmesia ve bendeniz Gard Mjöllmile’den oluşan bir grubu ifade ediyor. Görüyorsunuz ya, baş harflerimizden oluşuyor.

Gök İmparatoru Elmesia gerçekten de ilahi bir varlık. Kesin olan şu ki benimle uzaktan yakından alakası yok. Dünyanın en güçlü ülkelerinin soylularıyla görüşmek istiyorsanız randevu listesinin birkaç yıl uzayabileceği söylenir. Söz konusu kraliyet ailesi olduğunda ise ne kadar çabalarsanız çabalayın asla bir huzura kabul edilemeyebilirsiniz. Bu tamamen basit bir güç meselesi. İnsanlar Thalion’un tüm Batı Ülkeleri’nin toplamı kadar güçlü olduğunu söylüyor; üstelik kuruluşundan beri Tempest’ı destekledikleri için biz de uzun zamandır İmparator Elmesia’nın o yüce ışığıyla aydınlanıyoruz. Anladığım kadarıyla Elmesia kendi ülkesinde bir tanrı muamelesi görüyor ve Rimuru Lordu’nun onu kafadar içki arkadaşı yaptığı düşünülürse, efendimin ne kadar yüce bir lider olduğunu varın siz tahmin edin.

Peki yetişkin içecekleri meraklılarından oluşan bu küçük sosyal kulübün parçası ben neden oldum? Dürüst olmak gerekirse şu noktada artık ben de hatırlayamıyorum. Ama onun sayesinde işte buradayım; Gök İmparatoru ile bir arada oturuyor, hatta yine hatırlayamadığım sebeplerden ötürü kendisine “Büyük Anne” diye hitap ediyorum.

İnsanlar bizden Üç Kafadar ve benzeri adlarla bahsetmeye başladı ama REG’in tam olarak neyle uğraştığını kimse bilmiyor. Çok gizli bilgilerin bile en tepesindeyiz, bu yüzden sadece seçkin birkaç kişinin bu işe dâhil olmasına izin veriliyor. Tempest içinde bu kişiler Benimaru, Souei ve başka hiç kimse—sadece bu ikisi. Souei projelerimiz için bize personel ve destek sağladığından, onu bu konularda karanlıkta bırakamayız. Benimaru ise Rimuru Lordu’nun tavsiyesiyle aramıza katıldı. O konuşmayı dün gibi hatırlıyorum:

“Hey, günün birinde evleneceksin, değil mi?”

“Şey, ben… Hiç öyle bir planım yoktu…”

“Peki, buna hazırlanmak istiyorsan kenara biraz gizli birikim yapman lazım, bilirsin ya? Yengeçikten saklayabileceğin, takılıp eğlenmeye çıktığında harcayabileceğin türden bir zula.” “H-hayır, efendim, bana zaten fazlasıyla cömert ödeme yapılıyor—”

“Ah, aptala yatmayı kes! En azından yıllık resmî maaşını saklamalısın, yoksa erkek arkadaşlarınla içki âlemlerine ayak uydurmakta çok zorlanırsın!”

“Şey… Gerçekten zorlanır mıyım, efendim?” “Tereddütsüz! Bir erkeğin bu kadar becerikli olması gerekir!”

Rimuru Lordu’nun ona tamamen doğru bir tavsiye verip vermediğinden emin değildim ama bu benim üzerime vazife olmadığı için sesimi çıkarmadım. Bulaşmamanın en iyisi olacağına akıllıca kanaat getirip durumu zamana bıraktım.

Ayrıca en yüksek rütbeli generalimiz olarak Tempest’ın fiilî savaş bakanı olan Benimaru’nun benimle aynı maaşı aldığını biliyordum; yılda altı yüz altın sikkeyi bar hesabına gömmek için epey sıkı bir içici olmanız gerekirdi. Her neyse.

Tuhaf bir şekilde, Rimuru Lordu REG planlarımızı Shuna Leydi’nin öğrenmesinden oldukça korkuyor gibi görünüyor. Ağabeyi Benimaru’yu nöbet tutsun ve kimse uyanmasın diye ekibe dâhil ettiğinden hiç şüphem yok. Öyle ya da böyle, Benimaru bize yardım ediyor ve Souei de bize personel sağlıyor. Bu çalışanlar, gizli bir cemiyet olan REG’imizin planlarını sahada uygulayan adamlarımız olarak hizmet veriyor.

Asıl planlar, dürüst olmak gerekirse müthiş bir öngörüye sahip olan Rimuru Lordu’ndan geldi. İşin özü, bir tür üçlü kilitlenme mekanizması kurmaktı. Ellerini kirletmekten (veya kana bulamaktan) korkmayan bu yeraltı grubu olan REG üzerinde tam kontrolümüzü sürdüreceğiz—ve aynı zamanda kamuoyunda rekabet eden iki “temiz” firma kuracağız. Tek bir dev firma kursaydık zamanla içeriden çürümeye başlardı—ve her halükârda Tempest’ın zaten kendisine pek çok düşman edindiğini biliyorduk.

Bu yüzden faaliyetlerimizi iki kuruluşa ayırmaya ve ardından bunların birbiriyle rekabet etmesini sağlamaya karar verdik. Bu durum piyasayı canlandıracak ve bu iki firma rekabet ederken gerektiğinde birlikte çalışacak şekilde ayarlanacak. Bu da—en azından umuyoruz ki—içerideki olası yozlaşmaları önleyecek. Elbette bu yapının tam anlamıyla gelişmesi yıllar alacak. Rimuru Lordu devasa bir zaman çizelgesi üzerinde çalışıyor ve itiraf etmeliyim ki benim aklıma asla böyle bir şey gelmezdi. Öyle ya da böyle, benim işim bu iki kamu firmasından birini kurmaktı. Bu sırada Büyük Anne ise Doran Krallığı’ndaki Rozzo ailesinin eski çalışanlarından oluşan kendi firmasını kuruyordu.

Bu da Tempest’a açıkça düşman olan insanlarla dolu bir grup olan Batı Genel Ticaret Şirketi adında bir şeyin doğmasını sağladı. Onlarla rekabet edebilmek için Dört Ulus Ticaret İttifakı’nı kuruyordum ve bunu çok hızlı bir şekilde faaliyete geçirmem gerekiyordu.

Başlangıçta planladığımız gibi DUTİ; Tempest, Blumund, Farminus ve Cüce Krallığı’ndaki büyük aktörleri denetleyen bir çatı kuruluştu. Kurucu Festivali’nden sonra işe aldığım tüccarlar benim saha ekibim oldu—onları müşterisiz bırakacak, kendi ülkelerinden soyutlayacak, destek ekiplerinden mahrum bırakacak ve ardından onlara yardım elimizi uzatacaktık. “Benim için çalışın,” diyecektim onlara, “ve başınızın üstünde bir çatı olacağını garanti edeyim…” Bu teklifi reddedecek kadar aptal olanların sayısı pek azdı.

Nasıl etsinler ki? Dünyanın dört bir yanındaki gazetelerin bizden sıkça bahsetmesini sağladık, bu yüzden insanlar tarafından gayet iyi biliniyorduk—kötü şöhretimiz bile yayılmıştı. Düzgün insanların pek azı böyle bir kuruluşa güvenirdi, bu yüzden kendimizi bir bakıma onların son çaresi olarak konumlandırdık. Gazeteciler bizim için harika bir iş çıkardı ve Rimuru Lordu ile Diablo’nun onları yönlendirme şeklinin downright korkutucu olduğunu söylemeye gerek bile yok. Bu sayede işlerim neredeyse gülünç derecede iyi gitti. Elbette bazı insanlar neye kalkıştığımızı anladı—ve aslında çoğunun anladığına bahse girerim—ama bu yaklaşımı benimsemediğimiz sürece faydalı kimseyi işe alamazdık. Herkese söz verdiğimiz maaşları da ödedik, bu yüzden kimsenin şikayet etmeye hakkı yoktu. İnsanların gururu bazen engel oluyordu ama bununla başa çıkabiliyorduk.

Görüyorsunuz ya, tüccarlar fırsatçı insanlardır; kâr anlamına geliyorsa neredeyse her şeye göz yummaya razıdırlar. Hak ettiklerini kanıtladıklarında onlara daha iyi mevkiler ve maaşlar verdik, zamanla şikayetleri azaldı. Çok geçmeden bana sadakat yemini etmeye başladılar. Bu çalışan grubuna eski başkâtibim Bach da dâhildi. Mükemmel bir yöneticiye dönüşürken bana olan borcunu sadakatle ödüyordu, ben de kalan borcunu silme karşılığında onu bu iş için kadroma kattım. Nasıl desem, kendisini bana her zaman borçlu hissetti ve şimdiden düşündüğümden çok daha iyi iş çıkarmaya başladı bile. Başka her türlü yerden yetenekli elemanlar buluyorduk.

Fuze durumu Blumund Kralı’na açıkladığında, kral derhal en güvendiği bakanlarını topladı ve gelecekte yetişecek insanları eğitmek üzere yola koyuldu. Cüce Krallığı da bize çok sayıda yetenekli bürokrat gönderdi. Oradakiler uzun ömürlü oldukları için, üstlerindeki kişi ayrılmadığı sürece terfi alma şansınız yoktur.

Bizdeki bu fırsatı fark edecek kadar zeki olanlar aramıza katılmak için adeta sıraya girmişti. Bilirsiniz ya, bu tür bir hırsı görmek gerçekten önemlidir. Büyük Anne’nin kurduğu Batı Genel Ticaret Şirketi’ne de çok sayıda uzun ömürlü elf katıldığını duydum. Bizim için elini taşın altına koyan cüce personelimiz vardı ama elfler kesinlikle onlar için dişli bir rakip olacaktı. Bu arada Farminus bir sorundu. Orada bir şube açabilmek için aslında müdahale etmemiz gerekiyordu.

Serbest Lonca da bize yardım etti ama sanırım krallığı istikrarlı tutmak onların birinci önceliğiydi. Ancak tüm bunlar beklediğimiz şeylerdi, bu yüzden o bölgeye uzun vadeli bakıyorduk.

Bu yüzden gelecekte kendi personellerini eğiteceklerini umarak şimdilik elimizi taşın altına koyduk.

Ancak bunun da ötesinde, başka bir sürü sorunla karşı karşıyaydık. Batı Ülkeleri’ne genişleyeceksek, yani, bunun için elimizde yeterli personelin yanından bile geçmiyordu. REG tüm bu süre boyunca genişliyor, diğer organize suç gruplarını ezip geçiyor ve kendi bünyesine katıyordu; dürüst olmak gerekirse onları bayağı kıskanıyordum. Bu tür oluşumlar bununla paçayı kurtarabilirdi ama kamuoyunun gözü önünde olan bir şirketin ihtiyacı olan şey, işi bitireceğinden emin olabileceğiniz yetenekli insanlardı. Yeni aldığımız elemanları eğitim için Tempest’a gönderiyoruz ama tam potansiyellerini sergilediklerini görmemiz korkarım birkaç yılı bulacak.

Ayrıca benim işimde güven her şeydir. Bu benim felsefemdir, anlarsınız ya. Önemli bir işi iyi tanımadığınız birine emanet etmek inandığım tüm değerlere aykırı. Bu da elbette çalışanlarımızı ince eleyip sık dokuyarak seçmemiz gerektiği anlamına geliyordu—ve korktuğum gibi, diğer ülkelere yayıldıkça çalışan sıkıntısıyla karşı karşıya kaldık.

Bu konuyu Rimuru Lordu’na açmaya karar verdim.

“Hmm…” “Bu bir sorun işte,” dedi. “Sonuçta benim ülkemdeki ‘personel’ tamamen canavarlardan oluşuyor. Ortalıkta dolaştıklarını görmek tüm insanların hoşuna gitmeyecektir.”

“Haklısınız, gitmez. O canavarların birçoğu ne kadar yetenekli olursa olsun, insanlar onlarla birlikte çalıştıkça daha çok kabullenileceklerinden eminim… ama korkarım şu an bunu zorlamanın sırası değil.”

“O konuda seninle aynı fikirdeyim, Mollie. Aşağıladıkları canavarlar çok iyi iş çıkarırsa, bu sefer de haset hedefi hâline gelirler. İnsanların onlara zulmetmesine izin veremem. Burada aceleci davranmak akıllıca olmaz.”

Yani o konuda aynı sayfadaydık. Ama o zaman ne yapmalıydık? Biz bu konu üzerinde düşünürken Rimuru Lordu olası bir çözüm sundu.

“Pekala, madem öyle. Bu konuda yardımcı olabilecek birini tanıyorum. Bana zaten oldukça yetenekli biri gibi gelmişti.”

Doğrudan kendisine bağlı çalışan Testarossa’yı içeri çağırdı. Testarossa bir diplomatik ataşe olarak hizmet veriyordu ve anlatılanlara bakılırsa bu işte mükemmeldi. Kendisiyle daha önce tanıştırılmıştım ama o kadar güzeldi ki onunla tutarlı iki kelime etmekte bile zorlanıyordum.

Bu sefer de durumum farklı olmadı.

“Beni mi çağırmıştınız, Rimuru Lordu?”

O inanılmaz güzel yüzündeki nazik, şefkatli gülümseme. Etrafına yaydığı büyüleyici koku o kadar hayranlık uyandırıcıydı ki anında sinip sessizliğe büründüm. Rimuru Lordu ile Testarossa meseleleri tartışmaya başladığında ben sadece ağzım açık öylece oturuyordum.

“İşte böyle, anlayacağın ciddi bir personel sıkıntısı çekiyoruz.”

“Anlıyorum. Belki bu konuda size yardımcı olabilirim. Kendi emrim altındakilerin size yardım etmesini sağlayabilirim.”

“Sahi, yapabilir misin? Harika olurdu, evet. Bunun gizli bir operasyon olduğunu unutma, bu yüzden başka kimseye bundan bahsetme.”

“Vay canına. Sizinle benim aramda bir sır mı, Rimuru Lordu? O zaman tek bir ruha bile bahsetmeyeceğime söz veriyorum—hizmetkârlarım da öyle. Eğer içlerinden biri bunu sızdıracak olursa…”

Kısık sesle bir kıkırdama koyuverdi. O sırıtışa tek bir bakış bile sırrımızın güvende olduğuna dair en ufak bir şüphe bırakmadı içimde.

Şimdilik mesele tatlıya bağlanmıştı. Ama sonra Testarossa bana gülümsedi.

“Lord Gard, kendilerine vereceğiniz her türlü emre itaatle uymalarını talimatlandıracağım.”

Beynimin içinde yankılanan sesi bana cennet borazanları gibi geliyordu. Testarossa—bizzat Testarossa—bana ismimle hitap ediyordu.

“Çok teşekkür ederim öyleyse!” Ağzımdan bir anda dökülüvermişti. Artık Testarossa’nın desteğine sahiptim ve bundan sonra işler korkutucu derecede hızlı bir tempoda ilerledi.

Birkaç ay içinde, Konsey’e üye olan her ülkede Dört Ulus Ticaret İttifakı’nın şubelerini açmıştık. Bunların çoğu en fazla on çalışanı olan oldukça küçük yerlerdi ama şimdilik iş görürdü.

Sadece bu bile benim için büyük bir sürprizken, çok geçmeden çok daha şok edici bir gelişmeyle karşı karşıya kaldım. Meğer bir şekilde, onca kişinin arasından DUTİ’nin direktörlüğüne ben seçilmişim.

Kral Gazel bana, “Her şeyi sana emanet ediyoruz,” dedi. “Rimuru sana güveniyorsa Mjöllmile, ben de seve seve güvenirim.”

Böyle büyük bir övgü duymak, benim gibi birini bile endişeden kaskatı kesmeye yetti. Fakat kral böyle söyledikten sonra, cüce bürokratlarımızdan tek bir kişi bile buna karşı çıkamazdı. Karşı olsalar bile bunu işlerine asla yansıtmadılar.

Yohm da en az onun kadar minnettardı. “Asıl yardımı alan biziz,” dedi. “Şu ana kadar da hiçbir şikâyetim olmadı. O yüzden dayan bakalım, tamam mı?” Sonra dudaklarını kulağıma yaklaştırıp fısıldadı: “Rimuru’nun parmağında oynatılmak hiç kolay olmasa gerek, ha?”

“İkimiz için de kolay değil,” diye karşılık verdim sırıtarak. “Ama bu sayede bundan daha fazla eğlenemezdim herhalde.”

Yohm da bana gülümsemeyle karşılık verdi, ben de anladığını varsaydım.

Bu sırada Blumund’daki süreç oldukça zorlu geçiyordu. Oradaki insanlar makul ve tartışmaya açık görünse de içimden bir ses Blumund Kralı Doram’ın kesinlikle hafife alınacak biri olmadığını söylüyordu. Ve elbette ki haklıydım. Müzakereler tam anlamıyla boşuna bir çabadan ibaretti.

“Hoh-hoh-hoh! Gelecekte bu ticaret ittifakının direktörü muhtemelen tarif edilemez bir güce hükmedecek… Öyle ki bir kral bile ona göz yumamayacak. Bu konuma senin geçmen, Mjöllmile, benim de içimi rahatlatır.”

En kötüsünü bekliyordum ama onun bu yaklaşımı, durumu zamana bırakıp izleme taraftarı olduğunu gösteriyordu.

“Ha-ha-ha! Şey, oldukça onur duydum. O halde sabırsızlıkla bekliyorum—”

“Bu arada…”

İşte başlıyoruz! Kendimi en kötüsüne hazırladım.

“Ülkemiz şu anda Rimuru’nun planlarında görev alacak kişileri eğitiyor. Eğitimleri tamamlandığında bu personelin iş garantisine sahip olması bana son derece doğal geliyor…”

“Ah evet, elbette. Onların iş birliği olmadan bu planların yürümesi mümkün olmazdı zaten.”

“Böyle mi düşünüyorsun? Bunu duymak içimi rahatlattı. O halde krallığımdaki mevcut durumdan haberdarsındır diye tahmin ediyorum?”

“Mevcut durum mu, Majesteleri?” Neden bahsettiğinden ya da nasıl cevap vermem gerektiğinden emin olamayarak yanıtladım.

Kral dostane gülümsemesini korurken, kulağa son derece saçma gelen bir şey söyledi.

“Açık konuşayım öyleyse. Ülkemiz tüm tarımsal faaliyetleri tamamen durdurdu. Hazinemizdeki tüm mahsulleri ve erzakı dağıttık, böylece halkımızın geçinecek bir şeyleri var. Eğer sakıncası yoksa bu doğrultuda sizden biraz destek talep etmek isterim.”

“Ne?!”

Şaşkınlıktan donakalmıştım. Fakat itiraz etmek hiçbir şeyi değiştirmeyecekti.

“El—elbette elimizden geleni yaparız ama korkarım ki mevcut makamım bu tür politika kararları almama izin vermiyor…”

“Ohoo, Rimuru’nun gülümseyerek izin vereceğinden eminim. Büyülü trenlerin ana aktarma noktası olan Dünya Merkez İstasyonu’nu topraklarımızda kurmasına izin veriyoruz. Bu katkımız göz önüne alındığında, bizi öylece yüzüstü bırakacağını hiç sanmıyorum.”

Bu delilik!

Mantığının ne kadar çarpık olduğunu yüzüne haykırmak istedim ama bir yanım da bunun mantıklı olduğunu kabul ediyordu. Bu kral, krallığının tüm geleceğini Lord Rimuru’nun planlarına yatırmıştı. Bu aptalca bir hata mı olacaktı, yoksa bilgece bir hükümdarlık hamlesi mi? Ya da… Doğru hamleyi yapmasını sağlamak benim görevim değil mi zaten? Bence öyle. Eğer insanlar kralın bu kararda yanıldığına kanaat getirirse, bu Lord Rimuru’nun planlarının başarısız olduğu anlamına gelirdi.

Zaten bundan önce de ciddi bir personel sıkıntısı çekiyorduk. Tüm Blumund nüfusu bizim için çalışmaya gönüllüyse, bu bize her anlamda büyük kolaylık sağlardı. Doğrusu, ona verebileceğim tek bir cevap vardı.

“Ah evet, eminim yüzüstü bırakmazdı. Beni tam damarımdan yakaladınız, Majesteleri! O halde size söz veriyorum ki Blumund’da herkesin iş sahibi olması için elimden gelen tüm çabayı göstereceğim!”

“Hoh-hoh-hoh! Bunu duymak ne kadar da iç rahatlatıcı, Mjöllmile! Gelecekte de cömertliğinize sığınmamıza izin vereceğinizi umuyorum. Bunu göz önünde bulundurarak, bundan sonra bana sadece Doram demeni istiyorum.”

Vay canına. İşte bu sürpriz olmuştu. Bir kral, benim gibi sıradan bir tüccarın tüm resmiyeti bir kenara bırakmasını mı istiyordu?

“Ah, bu benim haddimi aşmak olur…”

Bunun bir tuzak olmasından korkarak onu reddetmeye yeltendim ama:

“Mjöllmile… Ya da aslında, sana Gard desem nasıl olur?”

“H-hayır, ben sadece Lord Rimuru adına buradayım. Görüyorsunuz ya, ben sadece sıradan biriyim—”

“Hoh-hoh-hoh! Artık mütevazılığa gerek yok. Ayrıca Gard, hem Rimuru hem de İmparatoriçe Elmesia ile olan bağlantıların düşünülürse, senin sadece sıradan bir halktan biri olduğuna gerçekten inanılabilir mi? Çünkü ben bile onların yanında bu lükse tam anlamıyla sahip değilim.”

Kral son derece ciddi görünüyordu. Lord Rimuru ile tanışıyorlardı ve oldukça iyi geçindiklerini biliyordum; fakat yüce Thalion’un Göksel İmparatoriçesi ile karşılaştırıldığında, onun yanında bir karınca yuvasının kralı gibi kalırdı. Bu durum yüzünden okunuyordu ve haklı olduğunu ben de inkâr edemezdim. Belki de gerçeklere gözlerimi kapatıyordum ama Büyük Anne gerçekten de yenilmez bir devasa güçtü.

Hayır, Blumund Kralı şüphesiz burada benimle daha yakın bir ilişki kurmaya çalışıyordu. Bana ilk adımla hitap etmesi bir onurdu, bağlarımızı güçlendirmenin bir parçası olarak kesinlikle takdir ettiğim bir şeydi. Ama nasıl tepki vermeliydim…? Pekala, tereddüt etmeye gerek var mıydı ki? Yani, Blumund Kralı’nın soyadı sonuçta Blumund’du. Ayrıca Batı Genel Ticaret Şirketi’ni yöneten kişi oğlu Prens Figaro’ydu. Güvende olduğumu düşündüm.

“Pekala… O halde Kral Doram.”

“Dur bakalım, dur. Neden birbirimize eşit iki kişi gibi hitap etmiyoruz ki? Bana Dory bile diyebilirsin eğer—”

“H-hayır, hayır, korkarım ki bu kadarı fazla uçarı kalır! Hatta tehlikeli bile!”

“Öyle mi düşünüyorsun?”

“Öyle olduğundan eminim! Of… Ama pekala. En azından size Değerli Sir Doram diyebilir miyim?”

İsteğini tatmin etmeye çalışarak unvanını dikkatlice biraz ayarladım. Eğer biri bunu fazla saygısızca bulsaydı, haklı olarak zindana atılırdım ama bunun gerçekleşmeyeceğine güveniyordum.

Ancak Sir Doram bana sadece gülümsemeyle karşılık verdi. “Hi-hi! Beni çok mutlu ettin. İblis kralının her daim sözünü dinlediği senin gibi biriyle bu kadar yakın bir dostluk kurmak, Gard, bana kendimi her zamankinden daha güçlü hissettiriyor. İlişkimizi bu doğrultuda sürdürmeyi sabırsızlıkla bekliyorum!”

Görünüşe göre artık Sir Doram’ın arkadaşıydım. Buna kimsenin itiraz edip etmeyeceğini merak ederek taht odasına göz gezdirdim. Ancak… kralın arkasında duran asık suratlı bakanlarının hiçbiri gıkını bile çıkarmadı. Aksine, rahatlamış bir şekilde bana gülümsüyorlardı.

Buradan sadece Sir Doram’ın tüm bunlarda ciddi olduğu anlamını çıkarabilirdim. Yönettiğim bu çok uluslu örgüte, Dört Ulus Ticaret İttifakı’na elindeki her şeyi yatırıyordu; gerçekten de tüm ulusunu bu ittifaka ve bana yatırıyordu. Ne inanılmaz bir kumardı ama! Ben bile böyle hayati bir karar vermekte zorlanırdım. Bu açıdan bakıldığında, Blumund Kralı gerçekten de dünyanın en cesur figürlerinden biriydi.

“Evet, kesinlikle ben de uzun ve verimli bir ilişki kurmayı sabırsızlıkla bekliyorum. Ve sadece efendimin namından faydalanmadığımı size kanıtlamaya çalışacağım.”

Toplayabildiğim tüm saygıyla Sir Doram’ın önünde eğildim.

Toplantımızdan sonra, Blumund’da halletmem gereken başka pratik işler de vardı.

Geçenlerde baronluktan vikontluğa terfi eden Veryard, mevcut durum hakkında bana bilgi verdi. Krallığın görünüşe göre bir yıllık erzak stoku kalmıştı ve eğitim programı gayet iyi ilerliyordu. Daha yetenekli öğrenciler, kariyerlerinin başında katkı sağlayabilmeleri için şimdiden ülkenin dört bir yanına gönderiliyordu.

“Tabii ki ulusumuzun istihbarat konusunda yetenekli olduğunu söylediğimde şaşırtıcı bir haber vermiş olmuyorum. Ajanlarımız şu anda pek çok ülkede görev yapıyor ve bizim adımıza fiyat araştırması gibi işleri yürütüyor. Ayrıca ‘bilge insanlar, bereketli ülke’ felsefesiyle bürokrasi için insan eğitiyoruz. Genç yaşlı her kesimden insan dünya meselelerini ve ekonomiyi öğrenmek için bir araya geliyor.”

Vikont konuşurken gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmadı ama bahsettiği bu oldukça radikal politik hamle beni nutkum tutulmuş halde bıraktı. Sir Doram’ın sözlerinden hiç şüphe etmemiştim ama işi bu kadar ileri götürdüklerini de düşünmemiştim. Kralın tebaası da en az onun kadar kararlı görünüyordu.

Ahh, ama burada sonsuza kadar şaşırmış taklidi yapıp oturamam.

“Pekala öyleyse. Bu durumda ben de kendi planlarımızın mevcut gidişatının üzerinden geçeyim.”

Bir şeyleri saklamanın anlamı yoktu. Yapmakta olduğumuz her şeyin üzerinden geçtim.

İlk olarak büyülü trenler. Onlardaki gelişmeler gayet iyi ilerliyordu. Dwargon’daki son duraktan Farminus’taki planlanan istasyona kadar rayları döşemiştik; inşaat tam ortada, Blumund’un hemen öncesindeki bir noktaya kadar ilerlemişti. Farminus’tan gelen mahsul ve ürünler Dwargon’a gönderiliyor, orada büyülü trenlerin yükü sanayi mallarıyla değiştiriliyordu. Bunlar Farminus’a gönderilecek, o da ihtiyacı olanı aldıktan sonra kalanlar zamanla büyük bir mal merkezi haline gelmesi gereken Blumund’a aktarılacaktı.

“Anlıyorum. O halde gelecekte gıda maddelerinin hijyeni ve depolanması önemli bir iş haline gelecek, değil mi?”

“Gerçekten de öyle. Ayrıca Blumund’dan gerekli malların nereye gideceğini ve kime satılacağını belirlemesini rica etmek isterim.”

“Tabii, son derece doğal. Sahaya sürdüğümüz çalışanlara da aynen bunu tembihliyorum.”

Hmm. Veryard’ın Fuze ile arkadaş olduğunu duymuştum ama pazarlık masasında o da en az onun kadar kurnaz, değil mi? Düşününce, Lord Rimuru da Veryard’ın ne kadar keskin bir adam olduğuna dikkat etmemi söylemişti. Kesinlikle haklıydı—Veryard gardımı düşürebileceğim biri değildi.

“Mükemmel. Peki artık mahsul yetiştirmediğiniz topraklara ne yapıyorsunuz?”

“Onun için de devam eden planlarımız var. Başkentin yakınına kurmayı planladığımız Dünya Merkez İstasyonu için gerekli araziyi şimdiden temin ettik. İstasyonun karayolu sistemine daha kolay bağlanabilmesi için etrafındaki çoğu arazi her yönde boş bırakılacak.”

“Öyle mi?”

“Ayrıca başkentin banliyölerinde Dünya Merkez İstasyonu’na bağlı bir lojistik merkezi olarak hizmet verecek araziyi de hazırladık.”

“Demek hazırladınız…?”

O kadar iyi hazırlanmışlardı ki ne diyeceğimi bile bilemedim.

Çok geçmeden, birbirimizi pes ettirmeye çalışmayı bırakıp dürüst bir müzakerenin derinliklerine daldık. Biz Tempest olarak, devasa Dünya Merkez İstasyonu’nu inşa etmek ve Dwargon’a bir demiryolu hattı açmak için iş gücü sağlayacaktık. Ardından Thalion ve Englesia’ya uzanan yeni hatlar inşa etmek planlanıyordu. Bu gerçekleşirken, Blumund’un bizim için hazırladığı boş arazide sıra sıra depolar inşa etmesine karar verdik. Bu sayede, Blumund’un muazzam ve güçlü bir sanayi bölgesi haline geldiği bir geleceği şimdiden gözümüzde canlandırabiliyorduk. Bu durum şüphesiz arsa fiyatlarının yükselmesine yol açacaktı, bu yüzden en elverişli araziyi acilen güvence altına almamız hayati önem taşıyordu. Blumund’un gelecekte bir ticaret merkezi olacağı açıktı ve ben de o zamana kadar mümkün olan en iyi araziyi satın almayı planlıyordum.

“Şimdi,” diye devam ettim, “Dört Ulus Ticaret İttifakı şubemize gelince, bizim için yeni bir tane inşa etmek istiyorum, bu da mevcut konumu sadece geçici bir saha yapacaktır.”

“O konuda hiç endişelenmeyin. Bunun için elimizde çok güzel noktalar var.”

İçime kötü bir his doğmaya başladı. Veryard’ın niyetini anlamaya çalıştım ama haince gülümsemesinin arkasında ne olduğunu seçmek imkansızdı.

“Ve bu araziyi bize vermeye razı mısınız?”

Raylar ve istasyonlar için gerekli arazinin maliyeti bundan sonra aramızda eşit olarak paylaşılacaktı. Sağladığımız uzmanlık ve iş gücü karşılığında bizden hiçbir ücret talep edilmeyecekti—bu zaten anlaşmaya vardığımız bir konuydu. Şubelerimiz için arazi teminini sonraya bırakmıştım ve şimdiden ufukta kara bulutlar belirmeye başlamıştı. Ve haklıydım da.

“Yok, yok, korkarım bunu teklif edemem. Blumund Krallığı’nda tüm toprakların devlete ait olduğu ve kralın ihtiyaca göre bunu halkına kiraladığı yeni bir sistemi benimsedik.”

Yakaladı beni! Bu öyle radikal, öyle haince bir hamleydi ki ben bile akıl edemezdim. Yani, ulu Tanrım, bu yasayı nasıl geçirebildiler ki? Bunu başardıkları için şapka çıkarmak lazım. Soyluları müteşebbis haklarından vazgeçmeye nasıl ikna ettiklerini hayal bile edemiyorum…

“Ve… bu arazinin kullanımı için ne kadar ücret talep ediyorsunuz?”

“Mevcut planlarımız metrekare başına bir gümüş sikke gerektiriyor.”

Bu… fahiş değildi. Ucuz da sayılmazdı ama Englesia’da arazi kiralamak isteseniz metrekaresine en az üç gümüş sikkeyi gözden çıkarmanız gerekirdi. Bu arazi için her yıl fiili bir gelir vergisi ödememiz gerekecekti ama bunu sonra yerine şimdi temin etmek daha iyiydi.

Ancak daha büyük bir sorunumuz vardı. Bu noktada kârın pek bir önemi yoktu. Blumund’un bu demiryolu projesinde tüm ipleri eline alma tehdidiyle karşı karşıyaydım. Tam bir felaket! Lord Rimuru bu tür konularda tuhaf bir şekilde gamsız olabiliyordu ama Büyük Anne asla taviz vermezdi. Bana kaşlarını çatarak “Şartları yarı yolda değiştirmelerine neden izin verdin bakayım, hı?” dediğini şimdiden görebiliyordum.

İyi bir ilişki kurduğumuz sürece her şey güllük gülistanlık olurdu ama insanların olayı şuydu ki gelir giderlerdi. Bu da istediğimiz arazinin kalıcı haklarını elde etmeyi çok önemli kılıyordu. Ya öyle yapacaklarını düşünmesem de üzerimizdeki kirayı artırmaya karar verirlerse? Fiyat artışı makul bir çerçevede olsaydı görüşmelerin ardından şartlarını kabul edebilirdik, ancak fahiş bir ücret talep ederlerse bu durum ulusal çapta bir krize dönüşebilirdi.

Ve… şey, tüm bunların birer varsayımdan ibaret olduğunun fazlasıyla farkındayım. Ama Büyük Anne bana ortaya çıkabilecek her türlü olasılığı her zaman hesaba katmamı söylemişti. Arazi bizim kontrolümüzde olursa onların haksız taleplerini reddedebiliriz—ancak kontrol onlarda olur ve şartlarında esneklik göstermezlerse başımız derde girer. Anlaşmazlık çıkarsa, üstünlük arsa sahiplerinin elinde olur, değil mi? Bize de tasımızı tarağımızı toplayıp gitmek düşer. Arazi haklarını işte bu yüzden istiyordum. O haklara sahip olmak mümkün değilse, o araziye aşırı harcama yapmak lanet olası derecede zorlaşırdı.

Ancak ben bir sonraki hamlemi düşünürken Veryard bana sırıttı.

“Şimdi, kirayı ekonomik duruma göre ayarlamayı planlıyorduk fakat Mjöllmile, sana harika bir haberim var!”

Hı-hım…

Sinirlerime dokunmaya başlıyordu.

“Nasıl bir habermiş o?”

“Öyle pek karmaşık değil. Ülkenizle olan iyi ilişkilerimizin bir simgesi olarak, Blumund Krallığı size bazı imtiyazlar sunmaya hazır.”

“İmtiyaz mı dediniz?”

“Evet. Tam olarak söylemek gerekirse, bahsettiğim o ‘harika noktalar’ için, bu arazileri bölge dışı alanlar olarak tanıyacak kalıcı ve bağlayıcı bir kiralama sözleşmesi müzakere etmeye hazırız.”

“Öyle misiniz?!”

Şaşkınlığımı ona belli ettim. Gerçek olamayacak kadar iyiydi. Ve arkasında ne gibi art niyetler olabileceğini düşünmeme bile fırsat kalmadan Veryard bana durumu açıklamaya hazır görünüyordu.

“Şunu belirteyim ki hiçbir bit yeniği yok. Bu teklifi bizzat Majesteleri Doram Blumund yaptı. Ben karşıydım ama diğer bakanlar onun tarafını tutunca kabul edildi. Görüyorsun ya, bu fikrin bizim açımızdan bazı artıları ve eksileri var. Aşikâr olan eksi tarafı elbette ki topraklarımızı böyle parça parça satarsak diğer ulusların bizi hor görebilecek olmasıdır.”

“Evet, sanırım görebilirler.”

Bu konuda daha fazla şey gizlememesine şaşırmıştım—ama onlar için potansiyel artılar hakkında benim de gayet iyi bir fikrim vardı.

“Faydalarına gelince—şey, buna bağlı kalırsak Tempest’in bize agresif bir şekilde yatırım yapacağını tamamen öngörüyoruz. Bu bir yana, kiralama sözleşmemizin tam şartları aracılığıyla Blumund’un belirli avantajları elinde tutabileceğine karar verdik.”

“Yani…?”

Beni endişelendiren de işte bu “şartlar”dı.

“Ah, öyle pek karmaşık bir şey değil. İlk olarak, vatandaşlarımızı çalışanınız olarak işe almanızı istiyoruz. İkincisi, Dört Ulus Ticaret İttifakı’nın merkez binasını ülkemizde inşa etmenizi istiyoruz.”

Hah. Şimdi taşlar yerine oturdu. DUTİ’nin ana ofisini Blumund’da inşa edersek, sadece bir lojistik merkezi olmaktan çıkıp tüm dünya ekonomisinin komuta merkezi haline gelebilirlerdi. Englesia’nın masanın başındaki mevcut konumunu ele geçireceklerini bile düşünebiliyordum. Blumund’un değeri gerçekten tavan yapardı.

Şüphesiz arsa fiyatları da öyle olurdu—dünyanın dört bir yanındaki uluslar orada elçilikler kurarsa, sadece gayrimenkul gelirleri bile potansiyel bir kâr kapısı haline gelebilirdi. Turizm sektörünün aksine bu iş, ekonomideki dalgalanmalara karşı o kadar hassas değildi—ve daha da iyisi, Blumundlular için daha fazla iş imkânı yaratacaktı. DUTİ ile kader birliği yapma konusunda ciddi oldukları sürece, bu onlar için fazlasıyla karşılığını verebilecek bir kumardı. Sir Doram’dan bunu görmek dürüst olmak gerekirse etkileyiciydi. Adam doğuştan kumarbaz, değil mi ama? Ayrıca Blumund’un dünya ekonomisinde merkeze oturması fikri Lord Rimuru’nun konseptinin de bir parçasıydı.

Bu yüzden tüm bunlara hiçbir itirazım olmadan Veryard’a istekle onayımı verdim.

Çok geçmeden, bütün küçük ayrıntıları da enine boyuna konuştuktan sonra resmi bir antlaşmaya vardık. Antlaşma, her iki ulusun da kendi müktesep haklarını koruyacağı şekilde tasarlanmıştı—savaş zamanlarında anlaşma geçersiz sayılacak vesaire.

Bu antlaşmadan gayet memnundum—ya da en azından öyle sanıyordum—fakat ileride kulak ardı etmemek adına Veryard’ın bu konudaki gerçek hislerini yine de duymak istiyordum.

“Şey, acaba size bir soru sorabilir miyim…”

“Buyurun?”

“Görüyorsunuz ya, Vizkont Veryard… şey, duyduğuma göre bu anlaşmanın imzalanmasına kişisel olarak karşıymışsınız. Madem artık onaylandı, bu husustaki kendi düşüncelerinizi sorabilir miyim?”

Ne de olsa Serbest Uluslar Ticaret İttifakı (FNTA) oldukça kârlı şartlar elde etmişti. Blumund diğer uluslarla ilişki yürütürken bu durum birtakım bürokratik engeller yaratacaktı. Veryard belki buna şiddetle karşı çıkmıyordu ama içten içe çok da bayılmıyor olabileceğini merak ediyordum.

“Öyle mi, bunu mu merak ediyorsunuz?”

Veryard düşünmek için bir an duraksadı. Ardından yüzüme bakmadan ayağa kalktı ve yakındaki pencereye doğru yürüdü.

“…?”

Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken hafifçe öksürdü.

“Şimdi biraz kendi kendime konuşacağım, bu yüzden lütfen beni duymazdan gelin,” dedi ciddi bir edayla. “Asilzade denilen mahluk, gerçek hislerini asla dışarı vurmaz. Hatta o hisleri belli etmek onlar için ölümcül olabilir. Müzakere tam olarak istedikleri gibi sonuçlanmasa bile böbürlene böbürlene her şeyin planlandığı gibi gittiğini söylerler. Bunun aksini yapmak zayıflık göstergesidir ve zayıflık, aleyhinize fazlasıyla kolay kullanılır. Yani açıkça belirtmek isterim ki ben buna karşıydım, -di’li geçmiş zaman. Bunu, antlaşmayı imzaladığım andan itibaren tamamen mutabık olduğum şeklinde yorumlayabilirsiniz.”

Biraz şaşırmıştım. Gerçekten böyle mi hissediyordu? Eğer öyleyse, Veryard’ın başından beri zaten bu sonucu hedeflediği hissine kapıldım. Bu savaşı illa ki kaybettiğimi düşünmüyordum ama soylularla pazarlık etmenin ne kadar çetin bir iş olduğunu bana bir kez daha hatırlatmıştı.

“Vay be,” diye mırıldanmaktan kendimi alamadım, “görünen o ki katetmem gereken daha çok yol var, değil mi? Oysa sizin gibi yüce soylularla başa çıkma yeteneğimle gurur duyardım. Şimdi FNTA’nın başı olarak hizmet etmeye devam edecek cesarete sahip olup olmadığımdan endişeleniyorum.”

“Yok, yok Mjöllmile, açık sözlü olmama müsaade ederseniz bende oldukça kurnaz bir tüccar izlenimi bırakıyorsunuz.”

“Ha-ha-ha! Bu iltifatı memnuniyetle kabul ediyorum.”

Kıs kıs güldüm—ve büyük bir sürprizle Veryard da bana katıldı. Samimi, insani bir şekilde; az önceki o soğuk duruşu sanki artık uzak bir anıdan ibaretti. Bu yüzden bir adım daha ileri gitme riskini göze almaktan kendimi alamadım.

“Haddimi aşıyorsam özür dilerim fakat beni dinleyeceğinizi umuyorum,” diye başladım. “Benim için çalışmakla ilgilenir misiniz?”

Cevap muhtemelen hayır olacaktı. Bunu sormadan önce de biliyordum—fakat bir yanım bunu gerçekten de yürekten istiyordu. Veryard kadar yetenekli biri ekibimde yer alırsa, şüphesiz çetin bir mücadele olacak Englesia’ya açılma sürecimizde bundan daha iyi bir müttefik isteyemezdim.

“Hmm.”

“Ha-ha-ha! Ahhh, saçmaladığımı farz edin. Bunu sadece bir şaka olarak kabul edebilirsiniz—”

“Pekala, durun bakalım. Bu aslında oldukça ilgi çekici bir teklif.”

“Öyle mi?”

Veryard yüzümü inceledi. Benimle dalga geçiyor gibi görünmüyordu.

“Ciddi misiniz?” diye sordum.

“Evet. Görüyorsunuz ya, aslında ben de bir işveren değişikliği yapmayı düşünüyordum.”

Veryard, Blumund’da işlerin nasıl gittiğini ve ülkenin geleceğinde ne gördüğünü bana kısaca anlatmaya devam etti. Onun hesabına göre “bilge halk, bereketli ülke” iki ucu keskin bir kılıçtı. Blumund halkı için barış ve refah sağlayacaktı… fakat krallığın soylularının konumunu da zayıflatabilirdi.

“Blumund’da gördüğünüz üzere, soylular geniş toprak parçalarına sahip değildir. Hatta sayısal olarak bakarsak oldukça azınlıktayız—bir milyonluk nüfusumuzun belki de yüzde biri kadarı. Bunların iki binden biraz azı şövalyedir ve aileleri de toplama sekiz bin kişi ekler. Buna dayanarak fiilen siyasete katılan soylu sayısının ne kadar az olduğunu görebilirsiniz—aslında yüz kişiden bile az. Şimdilik bunda bir sorun yok ancak çok da uzak olmayan bir gelecekte unvanlarımızın sembolik olmaktan öteye gidemeyeceğinden emin gibiyim. Majestelerinin planlarında işaret ettiği doğrultu tam da bu.”

Hmm. Anlıyorum. Blumund ölçeğindeki bir ülkede küçük bir soylu kesimi bile ağırlığını koyabilirdi. Ancak ülke, soyluların çıkarlarını korurken kendisini nasıl bu kadar köklü bir şekilde reforme edebilirdi? En azından bir miktar tepki olduğuna emindim—ama işte buradaydılar, kendilerini yeniden tanımlıyorlardı.

“Peki siz… bütün bunlara şahsen karşı mısınız Vizkont?”

“Hayır, değilim. Benim için kâr elde etmek daha önemlidir.” Bana sırıttı. “Yine de işsiz kalmadan önce başka bir iş bulmam gerektiğini düşünüyorum.”

O tebessüm bana her şeyi anlatmıştı. Her şey en başından beri planlanmıştı.

“Heh-heh-heh… Şimdi ne peşinde olduğunuzu anlıyorum. Bu, soruma cevap vermek yerine bir nevi iş mülakatına girme yönteminiz, değil mi?”

“Ha! Bunu fark edeceğinizi tahmin ediyordum zaten.”

Aah, emin ne de olsa. Anlamamış olsaydım benim gibi birinin altında çalışmaya asla tenezzül etmezdi.

“Demek gerçekten ilgileniyorsunuz?”

“İlgileniyorum. Sizin için çalışmaktan memnuniyet duyarım Mjöllmile… fakat sizin için de uygunsa şimdilik kesinlikle danışman rolünde kalmam gerekir.”

Gayet mantıklı. Hâlâ soyluluk unvanını taşıdığı için bir süre daha büyük hamleler yapamazdı. Zaten benim her şeyden çok istediğim Veryard’ın bilgi ve tecrübesiydi; bu yüzden danışmanım olarak hizmet etmesi benim için gayet uygundu.

“Elbette uygun! Geniş fikirliliğiniz için çok teşekkür ederim.”

“Teklifiniz için ben teşekkür ederim.”

Meydan okurcasına birbirimize gülümseyerek el sıkıştık.

Veryard’ın bana verdiği tam destekle, Dört Ulus Ticaret İttifakı daha istikrarlı bir şekilde büyümeye başladı. Çok geçmeden şirketimizin bu diyarın en güçlü tüccarlarıyla, yani ticaretteki en büyük rakiplerimizle doğrudan karşı karşıya gelmesi gerekecekti.

“Bizi uzun zamandır ilk kez Englesia’ya getiren şey de bu yani, Gard?”

Korumam Bydd ile artık birbirimize ismiyle hitap edecek kadar samimi olmuştuk. Tempest’ta antrenman yapıyordu ve bu da gücünü D-artı seviyesinden tam bir B rütbesine yükseltmişti. Yeni bir teçhizat takımı da vardı ve artık tüm uzun iş gezilerimde bana eşlik edecek kadar ona güveniyordum.

Elbette Gob’emon da yanımdaydı ve bu noktada, varlığı insanları hayran bırakan, savaşta pişmiş bir kahraman gibi görünüyordu. Güç olarak rahatlıkla A seviyesinin üzerindeydi, hatta bence bir ogre büyücüsüne bile evrilmişti. Bir ogre büyücüsü! Bana onların efsanelere konu olduğu söylenmişti ama Tempest adeta onlarla dolup taşıyordu. O kadar absürttü ki aklımı kaçırmamak için bunu olduğu gibi kabul etmekle yetindim.

“Aynen öyle. Bugün çok önemli bir toplantım var ve bu beni, şey, biraz tehlikeli bir bölgeye sokacak.”

“Öyle mi? O zaman bana ihtiyacınız olacak gibi duruyor.”

“Hadi ama Gob’emon! Yanında ben varken sana sıra gelmez, biliyorsun değil mi!”

“Heh. Göreceğiz.”

Artık Gob’emon aşırı özgüvenli Bydd’a açıkça gülüyordu. Bir ogre büyücüsüydü ama ten rengi eskisiyle aynıydı—bunun ogre’den ogre’ye değiştiğini tahmin ediyordum. Boynuzları da vardı ama bir şapka ya da bandana ile saklayabileceği kadar küçüktü. Bugün, onun için özel olarak diktirdiğim şık takım elbiseyle uyumlu bir şapkası vardı. İlk bakışta diğer hobgoblin’lerden farkı yok gibi görünüyordu, bu da düşmanlarını gafil avlamasını kolaylaştırıyordu. Bydd’ın hakkını yemek istemem—bana çok iyi davranmıştı—ama katetmesi gereken yol vardı; koruma olarak bana en çok yardımı dokunan kişi aslında Gob’emon’du.

Yani yanımda iki korumam vardı ama bugün bu bile tam olarak yeterli gelmiyordu. Ne de olsa hemen hemen tüm Batı Ülkeleri’ni kontrol eden tüccarlarla buluşacaktım. Yine de endişelenmem için gerçek bir sebep yoktu. Ne de olsa Lord Rimuru’nun bugün için yaptığım planlardan haberi vardı. Müzakerelerimiz sonuç versin ya da vermesin, onun beni izlediğini bilmek güvende olduğum anlamına geliyordu.

Bunun yerine arkama yaslanıp kendi alanımda olmanın tadını çıkarabilirdim—tüm dünyadan en üst düzey iş insanlarıyla dolu, hepsi benim davetimle buraya gelmiş bir toplantı salonu. Benim gibi bir adam için bundan daha heyecan verici ne olabilir ki? İşte görüyorsunuz ya, kendimi ve korumalarımı bu yüzden şık iş kıyafetleriyle giydirmiştim. Bir nevi gelecek olana kendimizi hazırlama biçimiydi.

“Peki, hazır mıyız?”

Bydd ve Gob’emon hızlıca başlarını salladılar—ve böylece kararlılığımızı çelikleştirip bu konferansa ev sahipliği yapan otele doğru yöneldik.

Otomatik kapılar açıldı. “İsminizi alabilir miyim efendim?” diye sordu resepsiyondaki adam, kibar ve pratik bir jestle.

“Mjöllmile.”

“…!! Bağışlayın o halde. Her ihtimale karşı kimlik belgenize bakmam mümkün olur mu acaba?”

Hmm. Kimsenin benim taklidimi yapmaya kalkışacağını sanmıyordum ama iş birliği yapmamak için de bir sebep yoktu. Otelin diğer tüm konuklara da aynı derecede dikkatli davrandığına emindim, bu yüzden bu durum aslında içimi rahatlatmıştı.

“Bu iş görür mü?”

Bydd cebinden bir takdim mektubu çıkarıp otel görevlisine verdi. Her şey doğrulandıktan sonra, hiçbirimizin silah taşımadığından emin olmak için üstümüz arandı. Bu sırada çalışanlarımdan bazıları tempolu adımlarla yanıma geldi.

“Bay Mjöllmile, biz de sizi bekliyorduk!”

“Her şey hazırlandı. Toplantı salonu bu tarafta.”

Danışmadaki adamı savuşturan adamlarım beni salona doğru götürdüler—bu sefer soylu balolarına ve benzeri etkinliklere uygun, oldukça büyük bir salondu. Salonda şimdiden hatırı sayılır miktarda insan vardı ve içeri girdiğimde gözleri bana kilitlendi.

“FNTA’nın başındaki adam bu mu? Bunu teklif eden adam?”

“Hmm… Yüzü tanıdık geliyor. İşine kattığı o kendine has acımasızlığı hatırlar gibiyim…”

“Duyduğuma göre bu konuma İblis Kralı Rimuru’ya yaranarak gelmiş.”

“Öyle. Fakat onu küçük görmemek en iyisi. O canavar ülkesinde yürütülen tüm işlerin merkezinde olduğunu duydum. Sonuç olarak zarar gören daha küçük tüccarları bünyesine katıyor ve artık bölgede ciddi bir güce sahip.”

“Hmph! Onun gibi bir türedi kimin umurunda? Rozzo ailesi aradan çekildiğine göre Kral Doran’ın krallığını muhtemel bir geri dönüş için konumlandırdığını biliyorum… ama diğer Beş Kadim’den hiçbiri yönetimi devralmaya ilgi göstermedi. Hepsinin işi bitti, eminim.”

“Evet, ayrıca Rostia Prensi Johann da Englesia’nın büyü engizisyoncuları tarafından tutuklandı. Eski ihtişamlarını geri kazandıracak kadar güçlü başka kimse kalmadı.”

“Duyduğum bir hikayeye göre Uçbeyi Cidre de gözaltındaymış. Görünüşe göre Englesia’yı savunması emredilmiş ama o bu talebi tamamen hiçe sayıp terk etmiş. Sana söyleyeyim, bir daha hücrenin dışını görebilirse şanslı sayılır.”

“Yani bugünkü toplantıda inisiyatifi ele geçiren kişi, gelecek nesilde muazzam bir nüfuza sahip olmayı bekleyebilir mi diyorsun?”

“Heh-heh-heh… O tahtı diğer katılımcılardan hiçbirine kaptıracak değilim. Özellikle de Dört Ulus Ticaret İttifakı gibi bir alay taşralıya asla!”

“Ama Tempest hiç de hafife alınacak bir yer değil…”

“Hayır, değil. Savaş güçleri muazzam, üstelik diplomatlarından biri—Testarossa adında bir deha—Konsey’i neredeyse tamamen kendi avucunun içine almış durumda.”

“Pekala, masaya ne koyacaklarını görelim bakalım.”

“Kesinlikle. Eğer o adamın yeteneksiz olduğu ortaya çıkarsa, hemen araya girip onun konumunu devralabiliriz. Bu kadar basit.”

“Ayrıca hangi iblis kralı bu iş için en güçlü adayı seçmez ki? Eminim bu da aynısını yapacaktır.”

Bu konuyu gizli tutmaya bile çalışmıyorlardı. Salonun dört bir yanından yükselen heyecanlı dedikoduları duyabiliyordum. Bütün o dürüst fikirlerinin kulağıma ulaştığından emin olmak istercesine yüksek sesle konuşuyor, itibarımı destekleyecek ticari zekaya sahip olup olmadığımı deli gibi merak ediyorlardı.

Peki onları kim suçlayabilirdi ki? Bugün burada Rozzo’nun eski müttefiklerinden çok daha fazlası vardı. Hatta dünyanın dört bir yanından, her biri kendi yerel yeraltı mafya faaliyetlerini demir yumrukla yöneten bazı suç liderleri bile gelmişti. Bunlar dünya servetini ellerinde tutan, normalde asla bir araya gelip konuşmayacak türden yüce liderlerdi. Gerçekten de eskiden huzurlarına asla çıkamayacağım türden insanlardı. Beş Kadim hakkındaki dedikodulardan haberdar olmaları, ağlarının ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyordu.

Rakiplerini sürekli kurnazlıkla alt ederek hayatlarını geçirmiş türden insanlardı bunlar. Açgözlülüklerinin sınırı yoktu. Rozzo’nun çöküşü onları korkutmamıştı; hepsi bunu heyecan verici yeni bir fırsat olarak görüyordu. Kendimi bir kez daha çelikleştirdim—bu adamların yanında bir an bile gardımı düşüremezdim.

Bu kargaşanın ortasında, birisi doğrudan bana seslenmeyi seçti.

“Vay vay, bakın burada kim varmış. Mjöllmile, ha? Bayağı bir havalanmışsın bakıyorum, değil mi? Bana bir selam bile vermeyecek misin?”

Gehhh. Bu gelen, Don Gabbana’nın koruması Alecchio’ydu; hayatının baharında, kas torbası gibi devasa bir adamdı. Baştan aşağı deri zırhlar kuşanmıştı ve bu haliyle etkinlikte kabak gibi sırıtıyordu; tabii kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyordu. Dile getiren de aptalın teki olurdu zaten. Sonuçta Alecchio, sırf şiddet yanlısı şöhretiyle yeraltı dünyasında tanımayanın olmadığı, emekli bir A-rütbeli maceracıydı.

Tabii ki tanışıyorduk; ancak bir seçim şansım olsa, onu hayatım boyunca bir daha görmemeyi tercih ederdim. Avını sinsice izleyen ve sürekli aç gezen vahşi bir canavardan farksızdı, ancak böyle tanımlayabilirdiniz. Genç bir adamken onunla tanıştığımdan beri, sürekli başımın etini yer, benden yemek ve para gibi şeyler sızdırmaya çalışırdı. Ona avazım çıktığı kadar bağırmak isterdim ama adam resmen zorbalığın ete kemiğe bürünmüş haliydi, anlıyor musunuz?

İşin daha da kötüsü, arkasında Don Gabbana vardı. Herhangi bir unvanı olmamasına rağmen soylu kanı taşıyan devasa bir figürdü; Englesia kraliyet ailesi bile ona karşı gelmeyi göze alamazdı. Alecchio bir gün işi ileri götürüp sokak kabadayısının teki olan birini öldürdüğünde, askeri inzibat olayı intihar olarak kapatmıştı—o günden beri de bu kaçığın yoluna çıkmayı kimse aklından bile geçirmedi. Burada ekonomi tartışmam gerekiyorken, Alecchio’ya karşı kılıç çekecek halim yoktu elbette. Bu toplantıyı düzenleyen kişi olarak, karizmayı biraz çizdirsem bile bu durumun içinden bir şekilde sıyrılmam gerekiyordu. Bu yüzden yüzüme bir tebessüm takınıp Alecchio ile yüzleştim.

“Vay vay, kimleri görüyorum! Alecchio! Seni böyle bir yerde görmek ne büyük sürpriz.”

“Haaah? Benimle böyle konuşabileceğini kim söyledi lan senin? Ben bakmıyorken bayağı bir götün kalkmış senin, ha?”

Of… Korkunçtu. Alecchio sesini yükseltmiyordu ama yaydığı o katıksız tehdit hissi ta midemin derinliklerinde yankılandı. Neredeyse altıma kaçıracaktım, yemin ederim. Blumund’da bana “yeraltının imparatoru” derlerdi ama böylesi gerçek bir bela ile karşılaşınca, merdivenin aslında ne kadar alt basamaklarında olduğumu bir kez daha hatırladım…

“A-Alecchio, bu hepimiz için mutlu bir etkinlik olmalı, tamam mı? Belki bunu daha sonra konuşabilirsiniz—”

Bydd da en az benim kadar ondan tırsıyordu. Sanırım Alecchio’nun kim olduğunu biliyordu ve bu bilgi paçalarını tutuşturmaya yetmişti; tabii benim de ondan aşağı kalır yanım yoktu. Hatta Bydd’ın ona laf yetiştirmeye cesaret etmesine şaşırmıştım bile—geçmişte ona karşı çıkmaya yeltendiğini hiç sanmıyordum.

Yine de bunun pek iyi bir fikir olduğunu söyleyemezdim.

“Sen kim oluyorsun lan? Araya girip bana laf atabileceğini mi sanıyorsun… Bunun için sana kim izin verdi, ha?”

Şimdi öfkesi doğrudan benim korumama yönelmişti. Tam da düşündüğüm gibi, Alecchio’nun Bydd’ı hatırladığı falan yoktu—zaten onu hatırlamaya değer biri olarak gördüğünden de şüpheliydim. Bydd gibi önemsiz birinin kendisiyle konuşmaya çalışması, onun zihninde muhtemelen affedilemez bir saygısızlıktı; öyle olmasa bile neşesini yerine getirmediği kesindi.

Eski günlerde olsaydık Alecchio’nun eline üç beş kuruş tutuşturup onu başımdan savardım. Ama bugün bu sökmezdi. Ben Dört Ulus Ticaret İttifakı’nın direktörüydüm ve ticari rakiplerimin önünde pısırık gibi görünmeyi göze alamazdım. Etrafımızdakiler sadece dikilmiş gülümsüyordu, kimse bana yardım etmek için kılını bile kıpırdatmıyordu. Bunu muhtemelen eğlenceli bir seyirlik olarak görüyorlardı ama ses çıkarmadan sineye çekersem onların gözündeki itibarım yerle bir olurdu. Beni bu kadarcık bir sorunu bile halledemeyecek kadar aciz görürlerdi ve ohhh, sonrasında arkamdan nasıl da bıyık altından gülerlerdi!

“Korkarım Alecchio, bazı yanlış varsayımlarda bulunuyorsun. Şu anda Dört Ulus Ticaret İttifakı’nın direktörü konumundayım. Birbirimizi uzun zamandır tanıdığımız için bu yaptığını görmezden gelmekten memnuniyet duyarım; bu yüzden lütfen derhal gözümün önünden kaybolur musun?”

Mümkün olduğunca soğukkanlı davranmaya çalıştım. Sesimin titremesini engellemek büyük çaba gerektirdi ama neyse ki durumu idare etmeyi başardım.

“Ne dedin?”

H-havada kan kokusu hissetmek dedikleri şey bu muydu? Alecchio’nun bakışları sertleşirken etrafındaki atmosfer bile değişir gibi oldu. Dehşetin de ötesindeydi.

“M-Mjöllmile…”

Bydd dizleri titreyerek bana sesleniyordu, sesi neredeyse ağlayacak gibi çıkıyordu. Ama ona dönüp bakacak vakti nasıl bulabilirdim ki? Bulamazdım. Ne olursa olsun gözlerimi Alecchio’dan ayırmamalıydım.

“Oho, yavaş gel Mjöllmile, büyük bir hata yapmadığından emin misin? Yoksa etrafta bu kadar insan varken sana el kaldıramayacağımı mı sanıyorsun?”

“Ooh…”

Yani, evet, aynen öyle sanıyorum! Zerre kadar zekası olan biri böyle bir yerde şiddete başvurmayı aklından bile geçirmezdi. Sırf içgüdüleriyle yaşayan büyülü bir canavar başka bir şeydi ama aklı başında normal hiçbir insan böyle bir şeyi hayal bile edemezdi. Ayrıca Alecchio, Don Gabbana’nın kişisel korumasıydı. Burada bir kavga çıkarırsa patronunun başına tarif edilemez dertler açardı.

Bu yüzden güvende olduğuma inanıyordum… ama tam da bunu düşündüğüm anda, Alecchio’nun sol eliyle bir hamle yaptığını görür gibi oldum. Ha? Diye düşündüm—ve tam o sırada Gob’emon önüme atılırken Bydd yere savruldu. Görünüşe göre Alecchio’nun bana yumruk savurması bir an sürmüştü ve Gob’emon o yumruğu benim yerime yemişti. Bydd’ı kenara fırlatan da Gob’emon’du; sanırım Bydd orada kalsaydı büyük bir tehlike altında olacaktı—ki nitekim Alecchio’nun yumruğunun yarattığı basınç dalgası zavallı Bydd’ın kulağını koparmaya yetmişti.

“İyi misin Bydd?”

“E-evet efendim… Şey, yardım edemediğim için özür dilerim…”

“Onu dert etme. Böyle bir şey yüzünden ölürsen Rimuru Efendi küplere biner.”

“B-benim için endişelenir mi dersiniz?”

“Tabii ki endişelenir. Ayrıca ben de en az onun kadar öfkelenirim!”

Bydd’a elimi uzatıp kalkmasına yardım ettim… biz konuşurken bile hemen yanımızda Gob’emon ile Alecchio amansız bir laf dalaşına tutuşmuş, aralarında adeta kıvılcımlar uçuşuyordu.

“Onu öldürmeye mi çalışıyordun?”

“Kazaydı—tamamen kaza! Sadece şöyle hafifçe takılmak istemiştim. Sen burnunu sokmaya kalkışınca adam yere kapaklanıverdi işte.”

“Bana masal anlatma. Deneyimsiz olabilir ama Bydd benim silah arkadaşımdır. Onu küçük düşürmemek için kenarda bekledim ama sen çizmeyi çok aştın.”

“Ha-ha! Bu kadar ezik bir tip olması kendi suçu, değil mi ama? Zaten buraya silahla girmek de yasak, biliyorsun. Hafifçe sarsıldı diye ölüp gidecek sümsüğün tekine adam mı denir, ha?”

“… Ha?”

Şey… Sanırım Gob’emon’un etrafındaki hava da değişmeye başlamıştı. Artık ticaret toplantısını falan geçtim, burada can pazarı yaşanacağından endişelenmeye başlamıştım ki… tam o anda, sanki zamanlamasını beklemiş gibi Don Gabbana içeri adım attı.

“Alecchio, ne yapıyorsun?”

“Ayy. Kusura bakma patron. Sadece eski bir tanıdığıma selam veriyordum.”

“Öyle mi? Hmm. Ama şuradaki adam yaralanmamış mı? Al, bunu kullan.”

Ne tiyatro ama. Kötü adam tozu dumana katıyor, iyi adam da olayı yatıştırmak için devreye giriyor. Gabbana beni kendine minnet borçlandırmaya çalışıyor, değil mi? Üstelik bu sırada beni baskı altında tutmayı da ihmal etmiyor tabii.

Bu durumu şüphesiz kavrayan Alecchio, ikiletmeden iyileştirme iksirini Bydd’ın üzerine döktü. Bu durum takım elbisesinde leke bırakacaktı ama yuh yani, adamın kulağını anında iyileştirip yerine getirdi. Sadece bir Tam İksir bu kadar etkili olabilirdi.

“Ooooh! Paha biçilemez bir Tam İksir’i bu kadar alt tabakadan biri üzerinde kullanmak, hayal edebiliyor musunuz!”

“Gabbana Efendi insanı hayrete düşürmekten asla vazgeçmiyor! Kendi başına servet değerindeki gizli bir iksir bile onun için önemsiz bir detaydan ibaret sanırım!”

“Kesinlikle, kesinlikle. Alecchio’nun bilek gücü ve Gabbana’nın zenginliğiyle neredeyse yenilmez bir takım oluşturuyorlar, değil mi?”

Kalabalıktan gelen tüm bu dedikoduları duymak içimi hiç de ferahlatmıyordu. Zihnime kara bir bulut çökmüş gibiydi. Sanki bir kâbustan yeni uyanmışım gibi, işler aniden çok meşum bir hal almıştı.

Bydd’a bir bakış attım, olduğu yerde donup kalmıştı. Sadece benimle aynı şeyleri hissettiğini tahmin edebiliyordum. Yani, yapmayın ama! Etrafımızda Tam İksirlerin bulunmasına alışmıştık, haberiniz olsun. Bydd ne zaman boş vakit bulsa Gob’emon’un yanına gider ve biraz eğitim rica ederdi; bu süreçte kaç kolunun, bacağının koptuğunu sayamazdım bile… hem de tek bir günde. Tam İksirlerimiz olmasa hayatta kalmasına imkân yoktu.

Bu sayede bu iksirler olmadan bir hayat düşünemiyorduk bile, gerçekten. Ancak etrafımdaki konuşmalara kulak misafiri olduğumda ne kadar şanslı olduğumuzu bir kez daha idrak ettim.

“Ah, bir de şuna bakın! Gabbana’nın göğsündeki parıldayan rozete bakın!”

“Evet, ben de görebiliyorum. Üzerindeki mühür hafifçe parıldıyor.”

“Öyle! Bu, gerçek büyü çeliğinden yapıldığı anlamına geliyor, bilirsiniz.”

“Şüphe yok. Tam da söylentilerdeki gibi. Suç çetelerini birer birer yutan o yükselen grup. İşte o mühür onlara ait…”

Takdir dolu kalabalığın ilgisine kapılarak Don Gabbana’ya kaçamak bir bakış attım. Gördüğüm şey beni şoke etti. Sol göğsünde parıldayan şey, tanıdık bir armaydı—birbirine sarılmış üç yılan.

Nasıl tanımazdım ki? Tasarımı üzerine tam üç lanet gün boyunca atışıp durmuştuk. Sanırım Rimuru Efendi muhabbeti şöyle başlatmıştı: “Neden yılanlarla gitmiyoruz? Ejderhalarla falan uğraşmaktansa sade tutmak daha iyi bence. Yılanlar bilgeliği, açgözlülüğü, sonsuzluğu falan simgeler, bu yüzden REG için biçilmiş kaftan.” Sonra Big Mama “Doğru, ayrıca yılanlar sarhoşluğu da simgeleyebilir ki biz bununla kesinlikle özdeşleşiyoruz,” diye karşılık vermişti, ardından ben de “Wah-ha-ha-ha-ha! O zaman sekizinci kadehten sonraki halimiz gibi birbirine dolanmış üç yılan koyalım!” diye coşmuştum.

Evet, bu açıkça REG’in mührüydü ve tüm çalışanlarımızı şahsen tanımasam da, REG’in Don Gabbana’nın grubunu yuttuğuna mı inanmalıydım yani…?

Bir anda bu kadar tırstığım için kendimi aptal gibi hissettim. Bu bir tehdit değil, bir fırsattı—burada ihtiyar Gabbana’yı insanlara tam olarak nasıl bir konumda olduğumu göstermek için bir basamak olarak kullanabilirdim.

“Siz, Gabbana Ticaret Grubu’nun başkanı olmalısınız, değil mi? Bu olayı nasıl telafi etmeyi düşünüyorsunuz?”

“Efendim?”

“Ah, demek gerçeklerden habersizsiniz? Korumalarımdan birini ağır şekilde yaraladınız. Bakın, buradaki Bydd, bunun ciddi bir ticaret toplantısı olması gerektiği için o kışkırtıcıya uymayı reddetti—ve adamınız yanıt olarak ne yaptı bir bakın!”

“… Sen bana ne dedin?”

Heh-heh-heh… Bu harika işte. Karşı taarruzum karşısında hem efendi hem de hizmetkarının kafası karışmıştı.

“G-Gabbana’ya kafa tutmaya cüret eden o adam da kim?!”

“O REG ile bağlantılı—bilirsiniz ya, şu gizemli grup!”

“Doğru. Hatta duyduğuma göre REG, tanınmış belli bir silahlı grubu bile bünyesine katmış. Ama şu adama bakın!”

“Ölmeye pek bir acele ediyor sanırım. Yoksa gizlediği bir kozu mu var?”

“Bana bu Dört Ulus Ticaret İttifakı’nın REG ile açıkça rekabet edecek güce sahip olduğunu mu söylüyorsunuz?!”

Seyircilerimiz sinirimi bozuyordu ama şu anda ilginin odağında olmak benim açımdan hiç de kötü bir şey değildi. Yine de bunun tadını çıkaracak vaktim yoktu.

“… Sen bittin.”

“Dur bakalım Alecchio, bekle. “Burası olmaz. Ayrıca, birini sadece öldürmekte hiç eğlence yok.”

“Siz nasıl derseniz patron. Onunla daha sonra ilgilenirim…”

Başka bir şeyle ilgilenmeden önce beni tehdit eden bu iki adam hakkında bir şeyler yapsam iyi olacaktı. “Hepiniz susun!” Bağırdım—sesim tereyağı gibi pürüzsüzdü, en ufak bir titreme bile yoktu. Kendi alanıma geri döndüğümü hissedebiliyordum.

Az önce Alecchio’dan korkmuş olmam neredeyse inanılmaz geliyordu. Yani, bütün günümü insanlarla (ve canavarlarla… aslında çoğunlukla canavarlarla) meseleler tartışarak geçiriyordum ki bunlar buradakilerden katbekat daha korkunçtu. Don Gabbana, Lord Veldora’nın gözünde bir pireden bile küçük kalırdı; Lord Veldora aurasından küçücük bir parça yaysa, adam bir toz yığınına dönerdi. Belki Alecchio buna dayanabilirdi ama yine de kıyas kabul etmezdi. Lord Veldora’ya zarar vermeyi aklından bile geçiren herkes anında yok olurdu.

İşte o kadar korkunç biriydi ve ben neredeyse her gün onunla muhatap oluyordum. Harçlığına zam yapılması yönündeki taleplerini kararlılıkla reddederek ona karşı geri adım bile atmamıştım. Ayrıca, artık evim dediğim kasaba kelimenin tam anlamıyla Felaket seviyesi veya daha yüksek tehdit olarak sınıflandırılan büyü doğumlularla kaynıyordu ve hepsinin mali işlerini ben yönetiyordum, değil mi? Küçük bir krallığı tek başlarına haritadan silebilecek bu devasa varlıklar, bütçe artışı talep ettikleri için onlara bağırmamın ardından mahcup bir şekilde odamdan tıpış tıpış çıkıp gidiyorlardı. İşte benim sıradan hayatım bu hale gelmişti.

Bu durum bana epey zaman önce Cien ile yaptığım bir sohbeti hatırlattı.

“Sana söylüyorum, Testarossa çok yetenekli, hızlı çalışıyor ve bana bundan daha fazla yardımcı olamazdı. Üstelik çok da güzel. Seni bayağı kıskanıyorum valla, Cien!”

“Ha? İlahi… Ha-ha-ha. Çok komik birisiniz, Lord Mjöllmile. Uzun zamandır bu kadar çok gülmemiştim!”

Genellikle ne kadar sakin ve aklı başında biri olduğu düşünülürse, bu epey içten bir kahkahaydı. Ondan sonra, her ne hikmetse aramızda güzel bir dostluk kurmayı başardık, öyle ki arada sırada birlikte içmeye bile gidiyorduk.

Onun anlattığına göre Testarossa gerçekten de korkunç bir iblisti. Sanırım bana karşı bu yönünü pek belli etmiyordu; o tatlı, yumuşak tebessümüyle genellikle öyle zarifti ki onu hiçbir zaman korkunç biri olarak düşünmemiştim. Ama Konsey’i ele geçirmesine yol açan olayların hepsini biliyordum, bu yüzden hareketlerimde her zaman temkinli olmaya çalışırdım. “Cinsel Taciz Bir Suçtur!” biliyorsunuz, bu bizim büronun sloganlarından biridir.

Her neyse, bütün bunları kapımı sürekli çalan her türden çılgın ve inanılmaz insanın olduğunu göstermek için anlatıyorum. Bunu hatırladıktan sonra, Don Gabbana ya da Alecchio’dan korkmam için hiçbir neden kalmamıştı.

“Seni lanet—!!”

İkisi de öfkeden köpürüyor, yüzleri hiddetten kızarıyordu ama bu hiç umurumda değildi. Ve sanırım Bydd bile bu durumun farkına varmaya başlamıştı.

“Hey, bakın, Mjöllmile bunu söyleyemeyecek kadar centilmen biridir, o yüzden ben size açıkça belirteyim—onunla böyle konuşmasanız iyi edersiniz, tamam mı? Çünkü ben neyse de, o asla böyle konuşmayı aklınızdan bile geçiremeyeceğiniz türden biridir!”

Şuna bak, bir de onları kışkırtıyordu. Ama artık odadaki herkesin gözü üzerimizdeydi. Harika bir sahne yakalamıştık. Hadi şu Don Gabbana’yı alaşağı edip buralarda yerimin tam olarak neresi olduğunu gösterelim.

Salona cesur bir tebessüm savurdum. Bir kavgada pek işe yaradığım söylenemez ama kendimi ne kadar tehditkar gösterebildiğim konusunda epey övgü alırım.

“Evet, Bydd son derece haklı. Belki de en başında işlerin çığırından çıkmasına izin vermemeliydim. Hatta size en başından ihtiyacınız olan terbiyeyi vermeliydim.”

“Kesinlikle haklısın, Mjöllmile. O zaman bu herifin aşağılamalarına katlanmak ve lanet kulağımdan olmak zorunda kalmazdım.”

“Haklısın, bunun için üzgünüm. Eee, söyle bakalım Bydd, bu işi nasıl tatlıya bağlayalım?”

“Önce bir özür alarak başlamaya ne dersin, ha? Bize doğru tavrı sergilerlerse belki durumu yeniden değerlendirebiliriz!”

“Mantıklı bir nokta, evet. Peki öyleyse—Alecchio ve Gabbana. Şu anda özür dilerseniz, tüm bunların hiç yaşanmadığını varsayacağım. Ama benimle boy ölçüşmeye, ortalığı karıştırmaya devam etmekte ısrar ederseniz, eh, o zaman işler değişir, değil mi? Çünkü Jura Tempest Federasyonu’nun maliye bakanı ve Dört Ulus Ticaret İttifakı’nın direktörü Gard Mjöllmile olarak adımı koyarım ki, savaşmaktan korkmuyorum! Eee, ne diyorsunuz siz ikiniz?!”

Elimden geldiğince büyük oynamaya, gösteriş yapmaya çalıştım. Yüzleri kaskatı kesildi.

“Seni lanet olası…”

“Dur bakalım Alecchio. Sakin ol. Sanırım burada bir yanlış anlaşılma var ama sizi öfkelendirecek bir şey yaptıysak memnuniyetle özür dilerim. Adınızın Gard olduğunu mu söylemiştiniz?”

“Gard mı?”

“Ah, yani, Lord Mjöllmile…”

Don Gabbana bu şekilde düzeltilmekten hiç ama hiç hoşlanmamıştı. Ama ne çıkardı ki? Onu çoktan alt etmiştim. Bu toplantı salonu, Englesia ve daha pek çok ulusun mali varlığını sırtlayan nüfuzlu tüccarlarla doluydu—ve şimdi, tüm bu güç odaklarının gözü önünde Don Gabbana kim olduğumu kabullenmek zorunda kalmıştı. Sanırım çoktan geri adım atmamı bekliyordu ama hayal kırıklığına uğramak zorundaydı. Yılanı andıran gözleri cinayet arzusuyla dolu bir halde bana dik dik bakıyordu ama ben zerre kadar korkmuyordum. Eski ben olsa belki de gözyaşları içinde özür dilerdi ama o zamandan bu yana geliştirdim kendimi, değil mi?

“Çok güzel. Peki tam olarak neyi yanlış anlıyorum?”

Don Gabbana’ya bir can simidi atmayı denedim. O ise şakaklarındaki zonklayan mavi damarları açığa çıkaracak şekilde başını eğerek karşılık verdi.

“Görünüşe göre korumam size karşı çizgisini aşıp başınızı ağrıtmış. Sanırım kendi iyiliği için biraz fazla heyecanlandı, bu yüzden bu davranışını benim hatırım için görmezden gelebilirseniz—”

“Efendim? Birini ciddi şekilde yaraladıktan sonra öylece gülümseyip özür dileyebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Adamım Bydd’in kulağının koparılması utancını yaşadığının farkında mısınız siz?”

“Evet, ben de bir iksir verdim ki böylece—”

“Ha!”

Elimden geldiğince yüksek sesle alaycı bir kahkaha attım.

“Ve o ucuz ilacın tüm bunları örtebileceğini mi sanıyorsunuz? Bu bana sizin hakkınızda bilmem gereken her şeyi gösteriyor!”

Lord Rimuru, o evhamlı haliyle bana o kadar çok Tam İksir veriyordu ki, alışkanlık gereği üzerimde bile birkaç tane taşıyordum. Benim için ucuzdular—bu kadarı yalan değildi—bu yüzden taarruza devam ettim.

“Hakikaten, sahip olduğunuz tüm marifet buysa, sunmayı planladığım devasa projeye katılmak için gereken niteliklere sahip olduğunuzu sanmıyorum. Terk edin burayı derhal!”

Gürleyen sesim Don Gabbana’nın irkilmesine neden oldu. Ardından, soğuk ve içe işleyen bir sesle, yalnızca benim duyabileceğim şekilde alçaktan, “Umarım bundan pişman olmazsınız,” diye mırıldandı ve Alecchio’yu da alıp toplantı salonundan çıktı.

Eksiksiz bir zafer benimdi. Salon ölüm sessizliğine bürünmüştü ama Don Gabbana gözden kaybolduğu an tezahüratlar patlak verdi—bazıları benim içindi, bazılarıysa o kadar değil. Eminim ki ortak his, benim gibi birinin Don Gabbana’yı bu etkinlikten kovmasını kimsenin beklemediği yönündeydi.

İnsanların dikkatini çekmişken (ve rüzgar benden yana esiyorken), doğrudan açılış konuşmama geçmeye karar verdim. Ardından, Lord Rimuru ve Veryard’ın benimle tartıştığı “Blumund’u bir lojistik merkezi yapma” planını açıklayarak dinleyicilerin çoğunun ilgisini başarıyla kazandım.

İlgi vardı, evet, ama şu anda kimsenin planımıza katılmak için gönüllü olmasını beklemiyordum. Sebebi basitti. REG’in en göz önündeki yüzlerinden biri olan Don Gabbana ile henüz bir kavgaya tutuşmuştum ve eminim ki hepsi çok geçmeden bir kiralık katilin işimi bitirmesini bekliyordu. Ana organizatör aradan çekilirse, eh, sonrasında hepsi onun halefi olmaya oynayabilirdi—ayrıca, bu planın kilit ismi artık nefes almıyorsa, projenin tamamı çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı. Buradaki tüccarların öyle kolayca balıklama atlayacağı bir şey değildi sanırım.

Ama bu aslında benim işime yaradı. Ne de olsa, sadece bugünü sağ salim atlatmak bile insanların bana olan güvenini inşa ediyordu. Üstelik kendimi alenen REG’in karşısına dikiyordum ve o kısaltmadaki “G” harfinin ben olduğum düşünülürse, zafer neredeyse garantiydi. Bu yüzden sunumumu elimden geldiğince tutkuyla yaptım ve dinleyicilerimin tam da umduğum türden heyecanlı bir coşkuyla karşılık verdiğini gördüm.

Ertesi sabah otelimizden çıktığımızda, yakınlarda park etmiş, tamamı siyaha boyanmış bir at arabası fark ettik. Bayağı cesurca bir hamle. Ne de olsa burası herkesin gözü önünde, halka açık bir yerdi.

“Binin,” diye hırladı Alecchio bize. Bydd ve Gob’emon önden geçerken, ben de arabaya binerken ona sırıttım. “… Harbi cesaret var sende, biliyor musun?” En son kendisi binerken böbürlenerek böyle dedi ama bana göre yenilgiyi hazmedemeyen ezik birinden başka bir şey gibi gelmiyordu kulağa.

“Eee, nereye gidiyoruz?”

“Güzel bir yere. Yolculuğun tadını çıkar. Çünkü bu son yolculuğun olacak.”

Alecchio bundan sonra bana başka tek kelime etmedi, ben de araba tıkır tıkır ilerlerken onu takip ettim.

Yaklaşık yirmi dakika sonra varacağımız yere ulaştık. Otelden olan mesafeye bakılırsa, muhtemelen şehrin daha varlıklı, lüks bir mahallesindeydik—tam da düşündüğüm gibi. Rahat bir nefes aldım. Eğer Don Gabbana’nın kendi bölgesine götürülseydim bu en azından biraz endişelenmeme sebep olabilirdi, fakat şu an kaygılanacak hiçbir şey yoktu. Hayır, Veldt Evlatları’nın Englesia karargahı olarak kullandığı mekandaydık. Tadilatına ben de yardım etmiştim, bu yüzden burayı gayet iyi biliyordum.

“Tamam, inin aşağı. Aşağıda sizi hayal bile edemeyeceğiniz kadar korkunç insanlar bekliyor. Ahhh, onların önünde canınız için yalvarırken altınıza etmenizi görmek için sabırsızlanıyorum.”

Atıp tutan Alecchio’ya acıyan gözlerle baktım. Dürüst olmak gerekirse, onun adına biraz üzülmüştüm bile.

“Dur bir dakika sen. Neden bana öyle bakıyorsun?”

“Hım? Pekala, madem öyle söyleyeyim. Ne de olsa…”

Ne de olsa çok geçmeden onun işi bitecekti.

“Ne de olsa ne lan pislik? Neden bahsediyorsun sen?”

Alecchio bile tavrımdaki tuhaflığı sezmişti. Yüzünde hafif bir endişe kırıntısı bile gördüm.

Önümüzdeki binanın girişinde volta atan birkaç adam vardı. Araba durduğunda koşarak yanımıza geldiler.

İçlerinden biri, “Alecchio,” dedi, “bir haber var.”

“… Ne?”

“Aşağıda bayağı üst düzey yöneticiler bekliyor.”

“Üst düzey yöneticiler mi? Yedi Bıçak mı?”

“Hayır… daha da yüksek.”

“Yoksa Bilgeler Çetesi’nin yaşlıları mı burada? Ya da Kara Gök Sürüsü’nün gölge birlikleri…”

“O dediğin liderler sadece rehberlik ediyor.”

“… O zaman üç patron mu?!”

Alecchio epey şaşırmış gibiydi fakat ben bu grupların hiçbirini daha önce duymadığım için kimden bahsettiklerini çıkaramıyordum. Hepsinin Gabbana ailesinin bir parçası olduğunu ve muhtemelen örgüte yeni katıldıklarını tahmin ettim. REG’in çatısı altına giren tüm grupları ben bile tam olarak kavrayabilmiş değilim—zaten bu tür tatsız olayların yaşanmasının bir nedeni de bu. Ama Batı Ülkeleri’nde en başından beri bu kadar çok güçlü çete yoktu ki…

“Gabbana’yı içeriye çoktan götürdük.”

“Güzel. Gidelim.”

Böylece Alecchio, eskisine kıyasla daha gergin bir halde bizi binadan içeri soktu.

Bodrum katına iniyorduk ve aşağısı aslında oldukça lükstü. Veldt Evlatları’nın eskiden burada bir sunağı vardı ama hepsini söküp çıkardık ve burayı bir kabul salonuna dönüştürdük. Lord Rimuru, gölgeler içinde gizli bir örgüte yakışır, atmosferi güçlü bir yer istemişti; bu yüzden en ufak ayrıntıda bile hiçbir taviz vermemiştik. Burası, Lord Rimuru’nun Tempest’te en seçkin konuklarını ağırlamak için kullandığı salondan bile daha şaşalı olabilir. O ulusun bütçe denetçisi olarak muazzam paraları boşa harcamadığımızdan emin olmak benim görevim—ama REG olarak sadece bir avuç suçluyuz ve kirli kazancımızı dilediğimiz gibi harcayabiliriz.

“… Sen neden şu an bu kadar sakinsin?” diye sordu Alecchio, belki de biraz tedirgin bir halde.

“Eh, kimbilir?” diye yanıtladım.

Buna cevaben dilini şaklattı ve üç kat aşağı inip kendimizi büyük bir kapının önünde bulana kadar başka tek kelime etmedi.

“Girin.”

“V-Vigan? Yedi Bıçak’tan olan Vigan mı? Kapıda nöbet tutan sen misin?”

“Pfft. Alecchio, ha? Bilirsin, eskiden sana saygı duyardım. Hatta bir dahaki sefere boş bir yer açıldığında seni Bıçaklar’daki bir pozisyon için önermeyi bile düşünmüştüm. Lanet aptal.”

“Ne—? Vigan?! Ben ne yaptım ki—?”

“Şu acınası kıçını içeri sok çabuk!” Vigan, Alecchio’nun hizmetkarlarına dik dik baktı. “Siz de hepiniz burada beni bekleyin. İçeriye sadece Alecchio’yu ve misafirlerimizi alıyorum.”

Bu gayet makuldü. Patronlardan biri olduğumu bilen insan sayısını asgaride tutmak en iyisiydi. Sessizce onun emirlerine uydum.

“… Gidiyoruz,” dedi Alecchio içeri girerken; geri kalanımız da onu takip ettik. Vigan arkasından kapıyı kapatıp arkamıza katıldı. Bu kapı büyüyle güçlendirilmişti, böylece bu odadan dışarı hiçbir konuşma sızmıyordu—burada ne yaşanırsa yaşansın, dışarıdakilerin asla haberi olmayacaktı.

Yerin bu kadar derininde olmasına rağmen oda göz alıcı bir ışıkla doluydu, etrafımızda sayısız mumun alevi dans ediyordu. Büyü kullanmak çok daha kolay olsa bile, Lord Rimuru mumların kilit nokta olduğu konusunda ısrar etmişti. Bu tür bir şatafatın ortama sadece cazibe kattığını söylerdi.

Burada gerçek bölme duvarlar yoktu, bu yüzden burası bir odadan ziyade devasa bir salon gibiydi aslında. Bu yüzden bir kabul salonu işlevi görebiliyordu ama kural olarak içeriye sadece en üst düzey liderlerimiz girerdi—yani gerçek kimliğimi bilen türden insanlar. Yine de şu anda bu salonu dolduran insanların yarısından fazlası bana yabancıydı. Bu liderlerden neredeyse yüz kişi vardı ve ben salona adım atarken hepsi gözlerini üzerime dikmişti.

“Hey!”

Alecchio beni durdurmak için bağırdı. Onu görmezden geldim. Elini omzuma koymaya yeltendi ama Bydd ve Gob’emon harekete geçemeden Vigan eline bir tekme savurarak onu uzaklaştırdı. Sanırım kapı nöbetçisi görevi verildiğinde benim hakkımda bilgilendirilmişti.

Tanımadığım yönetim kadrosunun tepkileri muhtelifti—bazıları şaşırmış, bazılarıysa sadece afallamış görünüyordu. Tanıdığım liderlerin hepsi derhal hürmetle diz çöktü; bunu görmek diğerlerinin de gerçeği kavramasını sağlamış olmalıydı çünkü onlar da vakit kaybetmeden aynı şeyi yaptılar.

“Y-yok artık… L-Lord Mjöllmile bizim patronlarımızdan biri mi?!”

Don Gabbana’nın telaşlı feryadı sessiz salonda çınladı. Burada havayı serin tutuyorduk ama böylesine devasa bir yer altı odasında olduğumuz için sesi yankılanıyordu. Anlaşılan o ki buradaki kişilerden bazılarına, benim yakından tanıdığım insanlara henüz bir konuşma yapıyordu. Dört Ulus Ticaret İttifakı’na onun karşısında nerede durduklarını tam olarak göstermek adına, bir ders olsun diye beni öldürmeleri konusunda onları ikna etmeye çalıştığına şüphe yoktu.

“Aynen öyle. Tüm bu süreyi öldürmemiz için bize tutkuyla yalvararak geçirdiğin adam, tam olarak bizim kendi en üst düzey patronlarımızdan biridir.”

Ona cevap veren ben değil, göz alıcı ve dekolteli bir elbise giymiş bir figürdü. Bu kişi, bizim yerimize REG patronu gibi davranan son derece yetenekli bir kadın olan Glenda Attley’di ve az önce söyledikleri Gabbana hakkındaki tüm şüphelerimi doğrulamıştı. Yine de sanki benden değil de başka birinden bahsediyorlarmış gibi gelmesi komikti.

“G-gehhhhh?!”

Normalde soğukkanlı olan Don Gabbana ayakta bile zor duruyordu. Bir zamanlar benim gözümde tanrı gibi bir figürdü; onu bu kadar acınası bir halde göreceğimi hiç düşünmezdim.

“Aferin Glenda. Sayende projemizle ilgili her şey yolunda gidiyor. Dünkü konferansımız muazzam bir başarıydı.”

“Övgünüz için çok teşekkür ederim patron! Liyakat puanlarımı da göz önünde bulundurabilirseniz…”

“Elbette, elbette. Sana her zamankinin iki katını vereceğim.”

“Pek de naziksiniz. Bu kadar anlayışlı olmanıza çok sevindim!”

Glenda beni eskiden sunağın bulunduğu platforma doğru yönlendirdi. Orada yan yana üç koltuğumuz vardı ve ben de onlardan birine kuruldum.

Glenda’nın bana karşı gösterdiği tepkiyi gördükten sonra, odadaki hiç kimse benim onların patronu olmam konusunda en ufak bir endişe dile getirmedi. Sanırım hepsi ondan bu kadar çok korkuyordu.

Ve şimdi gözlerimin önünde Don Gabbana ile Alecchio zapt edilmiş, kaderlerine sürüklenmeye hazır bir hâlde bekliyorlardı. Biri alenen patronunu öldürtme arzusunu dile getirmiş, diğeri ise bana son derece saygısızca davranmıştı; şimdi de onlara ne yapacağımıza karar vermemiz gerekiyordu.

Diğer liderler, bu ikisinin ölüm cezasına çarptırılması gerektiği konusunda görünüşe göre oy birliğine varmıştı.

“Bu küstahlığın telafisi ancak ölümle olur.”

“Öyle hemen çabucak öldürmesek iyi olur.” “Sadakatsizlik etmeyi düşünen diğer üyelere ders olsun diye önce bir hafta boyunca işkence edelim.”

“Evet. Onları bir iblise kurban etmek ilgi çekici olabilir. Ya da cesetlerini bir kimera yaratmak için kullanabiliriz.”

“Şu adamın kendi patronumuzu öldürme yollarını ne kadar büyük bir zevkle anlattığını hatırlarsınız. Diyorum ki, aynı şeyleri onun üzerinde denemeye ne dersiniz?”

Size söyleyeyim, düpedüz vahşice bir konuşmaydı. Don Gabbana’nın yüzünün rengi atmış, nefesi kesik kesik olmaya başlamıştı. Pantolonundaki ıslaklığı görebiliyordum ama görmemiş gibi yaptım.

Alecchio’nun durumu da pek iç açıcı değildi. Kapıda bekleyen felaketini anladığından, direnmeye çalışıp çalışmamayı tarttığına emindim. Ama bu odada yeraltı dünyasının en güçlü liderleri bulunuyordu. Yalnız olsaydım beni birkaç saniye içinde kesinlikle öldürebilirdi fakat bu diğer liderlerin birçoğu kendi başlarına da oldukça dişli dövüşçülerdi. Hepsini alt etmesi imkânsızdı; hatta aslına bakarsanız, sırf Glenda’ya karşı bile hiçbir şansı yoktu.

Liderler yeni ve yaratıcı işkence yöntemleriyle birbirlerini geride bırakmaya çalıştıkça salondaki heyecan tavan yapıyordu. Peki şimdi ne yapmalıydım? Önümde diz çökmüş duran ezik ikiliye bakarken bu soruyu enine boyuna düşündüm.

Dürüst olmak gerekirse ikisi de ciddi hatalar yapmıştı ama ben onlara suçlu demezdim. Delikanlılık taslamak ve bölgesine göz diken yeni bir örgüte gözdağı vermek, bir mafya üyesi olmanın şanındandır. Grubunu yöneten adama bu kadar açıkça başkaldırmak bir sorundu tabii ama kim olduğum hakkında en ufak bir fikri yokken bunu nasıl bilebilirdi ki? Bydd’e yapılan o saldırı da sinir bozucuydu ama o iş bile kalıcı bir hasar bırakmadan çözülmüştü.

Üstelik Sir Rimuru düzenlediğim konferanstan haberdardı ve ciddi bir şey yaşanmadığından emin olmak için orada bizi izleyen birini görevlendirdiğine emindim. Nitekim Soei’nin birliklerinden birkaçı şu anda tam da bu odada konuşlanmıştı. İşler gerçekten çığırından çıkarsa, kimse gerçekten tehlikeye girmeden derhal müdahale edileceğinden şüphem yoktu.

Bütün bunları düşününce, Don Gabbana ve Alecchio için idam cezasının kantardan fazla kaçmaya başladığı kanısına varıyordum.

“Sessizlik!”

Düşüncelerimi toparladıktan sonra salondaki gürültüyü kestim.

“Cezalandırılmayacaklar. Gabbana örgütümüze hainlik etmiş değil; sadece benim patron olduğumu bilmiyordu. Bize olan güvenimizi bir kez daha suistimal ederse o zaman iş değişir ama bu defalık yaşananları görmezden geleceğim.”

Hâlâ pek çok şeye canım sıkkındı ama kendimi tutmam gerekiyordu. Benim kararım buydu ama herkes bu durumdan memnun kalmamıştı.

“Çok merhametli davranıyorsunuz! Bu çok kötü bir emsal teşkil eder!”

Bu sözler salondaki çoğu kişi tarafından alkışlarla karşılandı.

Odadaki radikallerden biri, “Patron,” dedi, “bana bu işte acemi olduğunu söyleme sakın? Çünkü bizim gibi ömrünü bu işe vermiş adamlar için itibar, neredeyse her şeyden önce gelir. İnsanların seninle böyle alay etmesine izin verirsen, kimse sana hizmet etmek istemez.”

Gerçekten de gruptakilerin bazıları otoritemi açıkça sorgulamaya başlıyordu. Aldığım kararlardan memnun olunmamasını umursamazdım ama buna kesinlikle müsaade edemezdim.

“Az önce o sözü kim söylediyse öne çıksın.”

Genç bir adam, yüzünde korkusuz bir ifadeyle bana doğru bir adım attı.

“Bu, Kara Pençeler’den Yang. Daha önce aynı paralı asker ordusunda birlikte savaşmıştık; düşmanlarına asla merhamet göstermeyen sert ve acımasız bir adam olduğunu doğrulayabilirim. Ayrıca yeteneklidir, A rütbesine denk bir gücü vardır.”

Beni bilgilendiren kişi Girard’dı. Bozkırın Evlatları’nın lideriydi ve bir ara farkında olmadan hemen yanımda yerini almıştı. Zeki adamdı.

Ona başımla onay verip önümdeki adama döndüm.

“Demek adın Yang?”

“Evet.”

“Ve bana acemi mi diyorsun?”

“Haksız mıyım? Çünkü bu işte böyle kolayca merhamet gösterirsen…”

“İnsanların benimle alay etmesine izin verdiğimi mi düşünüyorsun?”

“…” “Yine soruyorum, haksız mıyım?”

Sabır ver. Yang her lafında ne kadar büyük bir saygısızlık ettiğinin farkında mıydı acaba?

Şey, belki de farkındaydı. Belki de günün birinde darbe yapabilmek için herkesin zihnine şüphe tohumları ekmek adına bu fırsatı kullanıyordu. “Gücü olmayanlar karanlıkta asla barınamaz” derler; bir başkası tahtını elinden almasın diye gücünü sürekli kanıtlamak zorundasındır. Ama REG’in öyle bir şirket olmasını istemiyordum. Ona gerçekleri anlatmam gerekiyordu, hem de hemen.

“Kim benimle alay edebilirmiş?”

“Ha?”

“Sana benimle kimin baş edebileceğini soruyorum Yang. Bunu yapabileceğini mi sanıyorsun?”

“Ş-şey, hayır…”

Yang, Glenda’ya kaçamak bir bakış attı. Anlaşılan Kara Pençeler’i deviren Bozkırın Evlatları değil, Glenda’nın kendisiydi.

“İtibarın önemli olduğunu söylemiştin. Bana bu kadar küstahça hitap ettiğin için sorumluluk almaman gerekmez mi?”

“Şey, ben…”

“Glenda, az önce liyakat puanların hakkında söylediğim şeyi geri alıyorum.”

“Hadi ama yapma…”

“Sessizlik! Çünkü Yang’ın, patronuna saygı göstermeyen tek kişi olmadığı açıkça ortaya çıktı! Gabbana’yı eleştirmeye hiçbirinizin hakkı yok!”

Don Gabbana ve Alecchio bana şaşkın gözlerle baktı. Bu durum zihnimde bir şeylerin daha yerine oturmasını sağladı. Yoksa onlar kullanılıyor muydu?

“Glenda, onların aklına bu fikirleri sen soktun, değil mi? Birinin kendi itibarını yükseltmek için bana meydan okumasını sağlayacak şekilde ortamı hazırladın?”

“Aaa, fark ettin mi?”

“Tabii ki fark ettim. Ayrıca burada olanın ben olmama şükretmelisin. Diğer patronlardan biri olsaydı başımız ciddi şekilde belaya girerdi…”

“Hiç de bir şey olmazdı. Bu konuyu Leydi Elmesia ile zaten görüştüm. Bunu senden gizleyip devam etmemi bana kendisi tavsiye etti.”

“Ha…”

Büyük Anne’nin bu gaddar damarı bazen başıma ne kadar büyük dertler açıyordu böyle. İşler en nihayetinde tatlıya bağlanıyordu bağlanmasına ama yine de…

“Yang, Gabbana’yı bağışladım diye benimle alay etmeye cüret edecek o kişiyle tanışmayı gerçekten çok isterim. Bu buradaki hepiniz için geçerli. Beni devirmeyi düşünmeyi bırakmanızı talep edecek değilim ama sonuçlarına hazırlıklı olsanız iyi edersiniz. Canıma kastedilecek herhangi bir suikasttan sağ çıkamayacak kadar zayıf olabilirim ama şunu net bir şekilde ifade edeyim: Ben gidersem, bütün REG de gider.”

Bunu açık bir uyarı olarak söylemiştim. Bu laf Yang’ın gözle görülür şekilde titremesine neden oldu. Övünmediğimi ya da blöf yapmadığımı biliyordu. Bu tamamen yalın gerçekti.

“Ş-şey… bu durumda diğer iki patron…?”

“Bunu bilmene gerek yok.”

“Aynen öyle. Neden bir şeyleri öğrenmeye bu kadar meraklısın? Çok şey bilen insanları öldürürler.”

Ben cevap veremeden Girard ile Glenda söze atıldı. Bu yanıt, alınlarından soğuk terler damlayan diğer liderleri susturmaya yetti. Son bir hamle daha yapmaya karar verdim.

“Şimdi! Gabbana’yı ve korumasını yargılamayacağım; sanırım hiçbirinizin buna bir itirazı yoktur? Sesinizi duyayım!”

“““Hayır, efendim!”””

Bağlılıklarını göstererek hepsi önümde eğildi.

“Pekala Yang, sevinebilirsin. Bu seferlik küstahlığını görmezden geleceğim ama başka bir şansın daha olmayacak.”

“Tabii ki! Çok teşekkür ederim. Bu iyiliğinizin karşılığını ödemek için her zamankinden daha çok çalışacağıma söz veriyorum!”

“Öyle mi? Güzel. Görmek istediğim azim işte bu.”

Memnuniyetle gülümsedim. Artık REG üzerindeki tam kontrolümden emindim ve bu deneyime dayanarak firmamız için temel bir kurallar bütünü yürürlüğe koymaya karar verdim:

1. Dostlarınıza ihanet etmeyin.

2. Başkalarının hatalarını affedecek kadar yüce gönüllü olun.

3. Güçsüzleri ezmeyin ve kimsenin başına felaket getirmeyin.

Bu üç kural yeterli olmalıydı.

Dostlara ihanet etmemek zaten söylemeye bile gerek olmayan bir şeydi; bu kuralı çiğneyen herkesi ölüme mahkûm ederdik. Başkalarının hatalarını affetmek daha çetrefilliydi ama REG’i şansı yaver gitmeyen insanlar için son bir sığınak olarak konumlandırıyorduk. Başka bir deyişle, toplumun kaymak tabakasını bünyemize katmayacaktık; bu yüzden sahadaki elemanlarımızdan olası hataları telafi etmeye çalışmalarını istiyordum. Üst kademe sistematik bir reform gerçekleştirmediği sürece hiçbir şey değişmeyecekti ve ben de tüm üst düzey yönetim kadrosu tek bir yerdeyken bu işi kesinleştirmek istiyordum.

Son olarak, üçüncü kural en önemlisiydi. REG, organize suç dünyasındaki tüm büyük güçlerin birleşimi olacaktı; ancak birbirimizi sürekli aşağı çekmeye çalışırsak, resmi tüccarlarla olan rekabetimizle asla başa çıkamazdık. Bazı kişilerin bu yaklaşımla çok para kazandığına emindim ama bundan böyle bu kesinlikle yasaklanmıştı.

Buradaki herkesin eskisine kıyasla çok daha fazla nüfuza sahip olduğumuzu ve bunun da topluma adil bir şekilde katkıda bulunmamız gerektiği anlamına geldiğini idrak etmesini istiyordum. Biz kanunsuz bir çete değildik; zayıflara yardım eden ve zalimleri ezen şövalye ruhlu bir gruptuk. Bu benim dileğimdi ve Sir Rimuru’nun da dileğiydi. Yeraltındaki konumumuz düşünüldüğünde, bulaştığımız her şeyi bu şekilde aklayamayacağımız aşikârdı ama gururumuzdan da vazgeçmemizi istemiyordum. Üst yönetim yozlaşmışsa, en alttaki adamların onlara karşı koymasının hiçbir yolu yoktur. Bu benim için de geçerliydi ve bunu unutmadığımdan emin olmak istiyordum.

“Alışkanlıklarınızı hemen değiştirmenin zor olduğunu biliyorum,” dedim konuyu toparlamak adına, “ama bunları REG’in uymanızı beklediği kurallar olarak görmelisiniz. Genç çocuklarımıza öğrenmeleri için zaman tanıyın. Dışarıda hayatta kalmanın birden fazla yolu olduğunu bilmeye ihtiyaçları var.”

Liderler uysalca bunu düşündü. Her türlü kirli işi yapmaya alışkındılar; düşünce yapılarını bu kadar çabuk değiştirmeleri imkânsızdı. Ancak benim (ya da doğrusu Sir Rimuru’nun) otoritemin doğru kullanımıyla bunun imkânsız olmadığını düşünüyordum.

Sanırım bu, muhalefeti gücümle susturmak anlamına geliyordu ama gücün her şey olduğuna inanan insanlarla muhataptım, bu yüzden yapılması gereken doğru hamlenin bu olduğunu düşünüyordum. Umarım bu durum geri kalan herkesin de değişmesine yardımcı olur.

Böylece Gabbana ailesi dağıtılacak ve üyeleri başka organizasyonlara atanacaktı. Gabbana ise benim kişisel danışmanım muamelesi görecek, farklı bir kimlikle Blumund’daki merkezimizde çalışacaktı. Finansal konularda becerikliydi ve başka alanlarda da kesinlikle yetenekliydi; bu yüzden onu boş bırakmak istemezdim.

Başımı sürekli ağrıtan ve beni çileden çıkaran büyü treni projemizin başına onu geçirmeye karar verdim. Aslına bakarsanız bunların hepsi Sir Rimuru’nun suçu; her şeyin temelinde o var. Aklına böyle çılgınca fikirler geliyor, sonra da bunları hayata geçirmem için bana baskı yapıyor. Ki bunda bir sorun yok! Bu benim işim ve üzerinde çalışması çekici bir proje olduğunu da inkar edemem. Ama sadece iki elim olduğunu gerçekten hatırlaması gerekiyor. Ben sıradan bir insanım, onunla hiç alakam yok; geceleri uyumam gerekiyor. Bana, “Sana emanet Mollie!” dediğinde onu geri çevirmek zor oluyor… …ama bütçe endişeleri yüzünden bir projeyi iptal ettiğimde, bu genelde kendi sağlığımı korumak içindir. Tabii ortada bu kadar para dönerken bu mazeret kısa sürede geçerliliğini yitirecekti; işte bu yüzden Gabbana’yı ekibe katmak benim için büyük bir şans oldu.

Bu arada Gabbana her allahın günü bana şikayet edip duruyordu. “Kahretsin,” diye söylenirdi, “Bana bu fırsatı verdiğin için minnettarım ama şurada birikmesine izin verdiğin iş dağlarına bir bak! İşin bu kadar büyük bir çileye dönüşeceğinden haberim yoktu!” O bahsettiği “işler” tamamen Sir Rimuru’nun benden mantıksızca talep ettiği şeylerdi; bu yüzden keşke bana değil de Sir Rimuru’ya şikayet etseydi diye geçirmiyor değildim. (Yine de birazcık suçlu hissettiğim için, yaptığı işin karşılığını cömertçe aldığından emin olmak adına gerekli tedbirleri aldım.)

Alecchio’ya gelince, onu Gob’emon’un ellerine bıraktım. Ogre büyücünün kendisi bunu talep etmişti; görünüşe göre Bydd ile yaşanan olaylardan sonra Alecchio ile hesabını kapatmak istiyordu. Biz de bir dövüş ayarladık… Alecchio’nun reddetme hakkı yoktu ama teklifi cazip kılmak adına önüne üst düzey yönetimde yer alma şansı koydum. Tahmin edeceğiniz üzere, Gob’emon’un ezici üstünlüğüyle sona erdi.

“Şimdi anladın mı? Senden her zaman daha güçlü birileri çıkacaktır. Ben bile kendi memleketimde sadece ortalamanın biraz üzerinde sayılırım. Güç gövde gösterisi yapılacak bir şey değildir; o senin kalbinde saklıdır. Adil amaçlar uğruna, asla vazgeçmemen gereken şeyleri korumak için kullanılmalıdır. Bana öğretilen buydu ve senin için de henüz çok geç sayılmaz. Şu anı kendini yeniden değerlendirmek için bir fırsat bilmelisin.”

Bu nutkun —ve yediği dayağın— Alecchio’nun gözlerini biraz olsun açtığına inanmak istiyorum. Nitekim haklıydım da. Çok geçmeden Gob’emon’un yanında hizmet etmek için gönüllü oldu.

Böylece benimle kavga etmeye kalkışan bu iki adam için işler oldukça sessiz sedasız kapanmış oldu. Ancak halka çok daha farklı bir duyuru yaptık. Dört Ulus Ticaret İttifakı’na mümkün olan en gösterişli çıkışı yaptırmak için REG’i kullanmamız gerekiyordu, ama aynı zamanda bu süreçte REG’in itibar kaybetmesini önleyecek makul bir orta yol da bulmalıydık.

Bu yüzden işe başlamak adına, DUTİ’nin Englesia şubesi olarak kullanılmak üzere satın aldığımız malikaneyi küle çevirdik. Tüm personel önceden tahliye edilmişti ancak bu olay halk arasında büyük bir dedikodu dalgasına yol açtı. Bu durumun yanı sıra, Diablo’nun beni tanıştırdığı gazeteciler bizim için gerçekten harika haberler kaleme aldılar. REG’i korkunç ve uğursuz bir oluşum olarak tasvir ederken, benim gözü korkutulamaz biri olduğumu öve öve bitiremediler. Hem böyle çete faaliyetlerine neden boyun eğeyim ki? Tanrı aşkına, ben Tempest’in finans bakanıyım!

Gabbana ailesinin dağılması da manşetleri süsledi ve tüm bu haberler sayesinde insanlara DUTİ’nin tahmin ettiklerinden çok daha büyük bir yapı olduğunu hissettirdiğimizi düşünüyorum. Üstelik REG ile DUTİ’nin dinlenmek ve güçlerini toplamak amacıyla ateşkes ilan ettiğine dair söylentiler yaydık. Bu teori halk tarafından genel kabul gördü ve böylece tüm bu mesele tatlıya bağlandı.

İşte DUTİ’yi kazasız belasız böyle faaliyete geçirdik… …ancak şubelerimizden gelen kazanç raporlarına baktığımda ben bile nutkum tutulmuş halde kaldım. Laf aramızda, bu şubeler saatte birkaç düzine altın paraya denk gelir getiriyordu; bir günde kazandıkları miktar, Tempest bakanı olarak aldığım yıllık maaştan bile fazlaydı sanırım. Halkın gözünde, çoğu insanın bütün bir yıl kazanmayı umduğundan daha fazlasını ben tek bir saatte kazanıyordum.

Bu arada, REG’e yardım ettikleri hizmetler karşılığında Benimaru ve Soei’ye de ödeme yaptık — sanırım ayda elli altın para civarıydı. Yine de doğrudan REG için çalışan Soei’nin ajanları çok daha fazlasını kazanıyordu ve tüm gerekli masrafları da karşılanıyordu. Boss rolü kestirdiğimiz kişiler olan Glenda ve Girard için de durum aynıydı; sonuçta bir patronun lüks bir yaşam tarzına ihtiyacı vardır, yoksa ortakları şüphelenmeye başlar.

Son olarak, kendi hükümetlerimizden de paylarımızı aldık. Esasen Big Mama, Sir Rimuru ve ben kârın yüzde 2’sine hak kazanmış durumdaydık. Ödemeler yıllık yapılıyordu ama şu an bile hesabım dudak uçuklatan bir hızla büyüyordu. Şanslı bir adam olduğumu düşünürüm, evet ama bu kadar mı? Tüm bunlar bana korkutucu derecede gerçek dışı geliyor.

Fakat hırslarım burada bitmiyor. Biliyorsunuz, benim büyük hayallerim var. Bu küçük başarılarla yetinip kalacak değilim.

Benim adım Gard Mjöllmile; Sir Rimuru ile tanıştıktan sonra kaderi değişen adam. İleride hiç pişmanlık duymamak için hayatım boyunca tüm gücümle koşmak, tırmanabileceğim en yüksek noktaya tırmanmak istiyorum. Ve nihayetinde ölüm gelip kapımı çalana kadar da çabalamaktan asla vazgeçmeyeceğim.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla