“Tüm gücünüzü ortaya koyun,” gibi bir şey söylediğimi hatırlıyorum, evet. Endişelenmeyin. Henüz aklımı kaçırmadım. Yeniden doğalı şunun şurasında sadece üç yıl kadar oldu. Bu konuda endişelenmeye gerek yok.
Ama yine de…
Büyük ekranı izlerken, bu sözlerin gerçekten bana ait olup olmadığını sorgulamaya başladım. Bunu gerçekten ben mi söyledim? Sonuçta ekran, ordumun dışarıdakilerin pestilini çıkarmasını gösteriyordu. Ki bu harika bir şey. Mükemmel. Orada bir sorun yok. Ama içeriği izlemek gerçekten çok fazlaydı. O kadar tek taraflı bir dayaktı ki tüm süre boyunca ağzım açık kalakaldım.
Gobta, savaş alanında fırtına gibi esip tankları çıplak elleriyle ezerken hiç Gobta gibi değil, çok havalı davranıyordu. Ranga ile birleştiğinde, hem görünüşüyle hem de öfkesiyle Dört Büyük’ten biri olarak anılmayı hak eden biri gibi duruyordu. Ve Gabil de, hakkını vermek lazım, çılgınca güçlü bir enerji reaksiyonuyla düşman gemilerini paramparça eden, gerçek ve güçlü görünen ejderhamsı bir canavara dönüşmüştü. Sadece o da değil—Ejderha Birliği’ndeki herkes de dönüşüm geçirmişti. Bunun Ejderha Bedeni yeteneği olduğunu hemen anladım ama bunu bu kadar iyi kullanmayı ne zaman öğrenmişlerdi ki…?
Ayrıca o Ejderha Bedeni yeteneği—sonraya ertelediğim ve bir türlü sıra gelmeyen o yetenek—bu kadar muazzam bir şey olduğunu bilmiyordum. Bir zaman sınırı var, sanırım içinde sadece on dakika kadar aktif kalabiliyorsun… Ama o çılgın güç, dezavantajlarını fazlasıyla kapatıyor. Yanlış şekilde kullanırsan intihar olur ama destene ekleyeceğin güzel bir koz bence.
Ama Gabil ve ekibi bile havadaki o devasa patlamanın gölgesinde kaldı. Ne halt ettiklerini bilmiyorum ama düşmanın amiral gemisinde termonükleer bir erime falan yaşandı ve İmparatorluk’un tüm hava gemisi filosunu da beraberinde yok etti. Bu beni bile şaşırttı ama sonuç olarak İmparatorluk’un hava gücü neredeyse tamamen yok edildi—her bir gemi yere çakıldı.
Bu da Tempest kuvvetlerinin büyük bir taarruz başlatmasını sağladı. Gobta ve Gabil’in birliklerinin katılmasıyla, savaştaki üstünlüğü ele geçirdiğimizi herkes görebiliyordu. Modern savaşlarda bile helikopterlerin tanklara karşı ezici bir üstünlüğü vardı—tıpkı bunun gibi, Ejderha Birliği de çoğunlukla havadan nefes saldırıları kullanarak İmparatorluk’un kara kuvvetlerine ağır, tek taraflı hasar veriyordu. Ve çok küçük hedefler oldukları için tank topları bir tehdit bile oluşturmuyordu. Gerçekten, seni vuramadıkları sürece endişelenmeye değmez.
İmparatorluk öylece oturup dayak yemedi elbette, birkaç kez karşı saldırıya geçmeye çalıştılar… ama sergiledikleri her girişimi ezip geçtik.
Bu konuda en büyük performansı Ultima’nın emrindeki Veyron ve Zonda sergiledi. O ikisi kesinlikle kadim iblislerdi, hiç şüphe yok. Düşmanları arasındaki en güçlüleri tespit etme konusunda keskin bir gözleri var gibiydi; ister manga komutanı ister sıradan asker olsun, sadece en güçlüleri seçiyor… ve onları paramparça ediyorlardı. Sırasıyla uşak ve aşçı kıyafetleri pek uygun sayılmazdı ama İmparatorluk birlikleri için bir korku sembolü haline geldiler.
Düşmanın ikmal birliklerine bakan Hakuro, kılıcıyla hiç merhamet göstermeden onları biçiyordu. Görünüşe göre bazıları önce kendilerini tanıtmaya bile çalışmıştı—“Kahretsin seni! Ben doksan yedinci sıradayım—!!” ve benzeri şeyler—ama Hakuro’nun beyaz kılıcı, onlar sözlerini bitiremeden kan kusmalarına neden oluyordu.
“Beni bağışlayın,” dedi kanlar içindeki kitleye. “Lord Rimuru bu savaşı izliyor. Bize tüm gücümüzle savaşmamızı emretti, bu yüzden size merhamet gösteremem.” Gerçekten kastettiğim şey bu değildi ama bunun onlar için ne kadar önemli bir şey olduğunu şimdi anlıyorum.
Biliyor musunuz ama… Artık o emri gerçekten geri çekemezdim. Bu noktada araya girersem, sadece sahada kafa karışıklığına neden olurdu. Bu yüzden geniş açıdan bakıp savaşın nasıl gelişeceğini izlemeye karar verdim.
Bunun oldukça iyi bir karar olduğu ortaya çıktı. Açıkçası, Veyron, Zonda ve Hakuro’nun avladığı İmparatorluk askerleri yetenek olarak paladinlere eşit veya onlardan daha iyiydi. Üstelik teçhizatları da oldukça çılgınçaydı, paladinlerin giydiği ruhani zırhtan bile daha iyiydi—Efsane sınıfı kalitedeydi. Büyük resme bakıldığında, o adamlardan çok daha güçlüydüler; Raphael bana sonuçları verdiğinde şok olduğum bir gerçekti bu. Bu tür teçhizatları nasıl elde ettiklerinden emin değildim ama elde etmişlerdi işte, hepsi bu.
Belki de bu teçhizatın verildiği kişiler, hakkında çokça dedikodu yapılan İmparatorluk Muhafızları’ydı, ha? Gadora bana onlardan bahsetmişti; öteki dünyalılar da dahil olmak üzere İmparatorluk’un sunduğu en iyiler arasından özenle seçilmiş bu gruptan. Yaklaşık yüz kişi olduklarını söylemişti ve sanırım bahsettikleri “sıra” muhabbeti de üyeliklerinin bir kanıtıydı. Böyle insanların yeteneklerini gerçekten sergilemelerine fırsat verilseydi, dışarıda işler çok daha kaotik bir hal alabilirdi.
Tıpkı Hakuro’nun yaptığı gibi, tam olarak hazırlanmadan önce onları etkisiz hale getirmemiz akıllıca bir hareketti. Veyron ve Zonda da aynı şeyi yaptı; daha ne olduğunu kimse anlamadan harekete geçtiler. Hepsinde düşmanlarımızın en korkunç olanlarını tespit etme konusunda iyi bir göz vardı, sanki kafalarının üzerinde stat değerleri yüzüyordu. Bütün şampiyonları bir araya gelseydi, onları öldürmenin bu kadar basit olacağını sanmıyorum ama sahada dikkatsiz davranmak onların hatasıydı. Buna bir itirazınız mı var? Eh, baştan beri tüm gücünüzü ortaya koymalıydınız.
Bu elbette bizim için de söylenebilirdi. Düşmana gereksiz bir merhamet gösterseydik, bundan faydalanma ihtimalleri yüksekti. Böyle bir şey olsaydı, verilecek zarar hayal bile edilemezdi. Bir düşman askerini kurtarmak için bir dostumuzu incitmek gibi aptalca bir şey yapılmasına izin veremezdim. Bazen biraz merhamet göstermek istemekten kendimi alamıyordum ama bu, zaferin cepte olduğunu varsaydığım için gevşemekle aynı şey olurdu. Burada bir savaş veriyorduk—zihnimizi katı tutmak ve sonuna kadar hepsinin elinden gelenin en iyisini yapmasına izin vermek en iyisiydi.
Onlardan almayı beklediğim teslimiyete gelince… Şey, ben Hakuro ve ekibinin başarılarına hayran kalırken, İmparatorluk’un komuta karargâhında tuhaf bir şeyler oluyordu.
【Rapor. Geniş çaplı yıkım büyüsü Ölüm Çizgisi’nin (Death Streak) etkinleştirildiği doğrulandı. Kullanıcı: Özne Testarossa.】
Raphael’in raporunu duyunca aceleyle olanları büyük ekrana yansıttım. Yüzlerinde kocaman gülümsemelerle orada dikiliyorlardı, Testarossa ve Ultima. Başka kimse hayatta değildi. İmparatorluk’un geriye kalan bine yakın tankı susturulmuş, etraflarına konuşlandırılmış tüm piyadeler yere serilmişti. On binlerce kişi olmalıydı, diye tahmin yürüttüm. Ölüm Çizgisi (Death Streak) miydi neydi o? Bu acayip tehlikeli bir büyü…
【Anlaşıldı. Ölüm Çizgisi (Death Streak), yaşayan tüm canlı varlıkları öldüren sihirli bir ölüm ışını, bir tür nükleer büyüdür. Yan etkisi olarak…】
Raphael durumu bana tahlil edip açıklamaktan memnun görünüyordu, ama neredeyse “Böyle tehlikeli büyüleri kullanmayın!!” diye bağıracak olmam yüzünden kimsenin beni suçlayabileceğini sanmıyordum.
Ultima’nın nükleer patlamasının adı Nükleer Alev’di (Nuclear Flame) görünüşe göre, ama bu hamle ondan katbekat daha tehlikeli duruyordu. Testarossa da onu durduruyor sayılmazdı ama…
Her halükarda, o büyü etkinleştiği an maçın kaderi neredeyse çizilmiş oldu. Hayatta kalan hiçbir düşman komutanı kalmamıştı ve geriye kalan birlikleri ayıklamamız artık an meselesiydi. Böylece Cüce Krallığı tarafında İmparatorluk ile olan savaşımız bizim için muhteşem bir zaferle sona erdi.

Yem olarak değerlendirdiğimiz İmparatorluk ordusu imha edilmişti; yani sadece stratejik anlamda değil, tam manasıyla yeryüzünden silinmişti. Bu tam bir saçmalıktı. Onlara “tüm gücünüzü ortaya koyun” dememin böyle bir sonuç doğuracağını hiç düşünmemiştim.
Ayrıca Benimaru da biraz ürkütücü davranmaya başlamıştı.
“…” “Sonuç böyle olacak idiyse, benim stratejimin en baştan ne anlamı vardı ki?!” “Aşağıdaki istihbarat subaylarımıza ne oluyor böyle?!” “Onların sizin kontrolünüz altında olduğunu söylemiştiniz Rimuru Sama, ama lütfen şunu bir açıklayabilir misiniz?”
Evet, birkaç şeyi kendime sakladığım doğruydu. Yine de Benimaru’nun yüzünde ürpertici bir gülümsemeyle bana bağırmasına gerek yoktu. Yani… Bilirsiniz işte. Gerçekten ortada bir strateji var mıydı ki? Hem bak Benimaru, bir açıklama isteyen tek kişi sen değilsin. Aslına bakarsan, ben de bu konuda birtakım cevaplar almak istiyorum!
Ama aklımdan geçen her şeyi öylece haykıramazdım, bu yüzden yardım istemek amacıyla Veldora’ya kaçamak bir bakış attım. Gözlerini kaçırdı. Bunu zaten önceden biliyordum ama böyle durumlarda Veldora’ya güvenmek tamamen anlamsızdı. Aynı şey Ramiris için de geçerliydi; o da kılını kıpırdatmayacaktı.
“Hayır, şey, sana söylemiştim değil mi?” “Onlar Diablo’nun bizim için toplayıp getirdiği yeni elemanlar.”
“Onların Diablo’nun adamları olduğunu biliyorum.”
Demek konunun etrafında dolanmanın faydası yoktu. Eh, yapacak bir şey yok. Ben de dürüst olup ona her şeyi anlatmaya karar verdim. Söz konusu Benimaru ve Geld olduğunda, bu hanımların süper ürkütücü Özgün İblisler olduğunu açıklamanın bir tebessüm ve kafa sallamayla karşılanacağından emindim. Hem onlarla ilgili her şeyden Diablo sorumluydu; bu yüzden bir sorun çıkarsa o zaman konuşabilirdik.
Bu teoriye sırtımı dayayarak gerçeği açıklamaya hazırlandım.
“Şey, Özgün İblis’in ne olduğunu biliyor musun?”
“Özgün İblis mi?”
Benimaru bilmiyor gibi görünüyordu ama o sırada bize kahve ikram eden Shuna söze girdi.
“Bütün iblislerin kaynağı olan Yedi Hükümdar’dan mı bahsediyorsunuz?” “Geçen gün haklarında yapılan bir konuşmaya kulak misafiri olmuştum, merak edip araştırdım da Diablo’nun da onlardan biri olduğunu görünce çok şaşırdım.”
Özgün İblislerin—tüm iblislerin kökeninin—böyle havalı bir unvana sahip olduğunu bilmiyordum. Ve cidden, Shuna tüm bu gizli bilgileri ifşa ederken neden bu kadar huzur dolu bir şekilde gülümsüyordu?
Kahve kokusu Komuta Merkezi’ne yayılarak gerginliği biraz olsun yatıştırdı.
“Şey…?” Benimaru’nun kafası karışmış gibiydi.
“Aaa, bilmiyor muydun ağabey?” “Şey, sadece Diablo değil.” “Testarossa, Carrera ve Ultima da iblis âleminin hükümdarlarıdır.”
“Öyleler mi?”
“Öyleler.”
Shuna’nın gülümsemesi neredeyse gözlerimi kamaştıracaktı. Bunun karşısında Benimaru artık en ufak bir şüphe bile dile getiremedi. Ve onun böyle sessizliğe büründüğünü görünce düşündüm: Vay be, Shuna harbi büyük oymuş, ha? Bu korkunç sırrı açıklamak için kendimi hazırlayıp duruyordum ama bu kadar pat diye ortaya saçılması içimde biraz hayal kırıklığı yarattı. Yine de böylesi bir bakıma daha iyi hissettirmişti.
“Diablo, bunu açıklamanı istiyorum.”
“Pekala, Rimuru Sama.” “Benimaru, kabul etmeliyim ki Hanımefendi’nin söylediği gibi, ben bir Özgün İblis’im…”
Diablo’nun konuşmasını dinlerken kahvemden bir yudum aldım. Mmm. Çay falan harika tabii ama kahvenin de yeri bende ayrıdır.
“…” “Pekala.” “Anladım,” dedi Benimaru. “Bu durum herkesin gücünü kesinlikle açıklıyor o zaman.” “Madem öyleydi, keşke bunu bana en başından söyleseydiniz.”
“Şey, bilirsin işte,” diye söze başladım, “gerçeği öğrenirseniz milletin ödü kopar diye düşündüm. Ben ve Veldora neyse de, sizlerin kafasını gereksiz şeylerle daha fazla meşgul etmek istemedim.”
Arkadaşlarım için endişelendiğimden sessiz kalmışım gibi gösterdim. Özellikle sadece bu noktanın üstünde durmaya özen gösterdim. Mümkünse onlara beden ve isim verip durduğum kısımların üstünde hiç durmayalım.
“Şey, ben de onlardan hiç korkmadım bir kere!”
Ramiris bile benim tarafımı tutuyordu. Umarım diğerleri de bundan pek ürkmemiştir…
“Endişelerinizin yersiz olduğuna inanıyorum Rimuru Sama.” “Siz onları kabul ettiyseniz, hepimiz onları yoldaşımız olarak bağrımıza basarız.”
“Evet, Benimaru haklı. Buradaki hiç kimse başkalarını güçlerine ya da görünüşlerine göre ayırt etmez.”
Benimaru bunu söylerken gülümsedi, Geld ise bana gün gibi ortada olan bir gerçeği öğütlercesine konuştu. Endişelerimi tamamen üzerimden atmama yardımcı oldular. Shuna’nın bile Diablo ve diğer iblisler hakkında en ufak bir endişesi yoktu; hâlâ birbirlerine her zamanki gibi davranıyor olmaları bunun kanıtıydı.
“Pekala, harika o zaman. Şimdi bu kadar çok endişelendiğim için kendimi kötü hissettim.”
“Ha-ha-ha! Bize daha çok güvenmelisiniz.”
“Kesinlikle. Yine de Carrera ve diğerlerini yanımıza görevlendirecek kadar bizi düşündüğünüz için size teşekkür etmeliyim.”
Biraz tuhaf bir durumdu ama Benimaru ve Geld’in bunu kabullenmesine sevindim. Peki ya Gabil, Gobta ve diğerleri ne durumdaydı? Görebildiğim kadarıyla iyi iş çıkarıyor gibiydiler, umalım da öyle kalmaya devam etsinler.
“Peki, hepimiz Diablo ile gayet iyi geçiniyoruz. Her şeyin yolunda gideceğinden eminim!”
Shion ona onay verdi; tabii onun için hiçbir zaman endişelenmemiştim zaten.
“Ne demek istiyorsun Shion?”
“Tam olarak ne dediysem onu demek istiyorum, Diablo.”
Birinci sekreterim Shion ile ikinci sekreterim Diablo birbirlerine dik dik baktılar. Özgün İblis olarak anılmak kulağa çok iddialı geliyordu ama genelde tavrı tam olarak böyleydi. Bir kez daha boşuna endişelendiğim için rahatlamıştım.
Bunu geride bıraktıktan sonra günün olaylarını biraz daha tartıştık.
“Testarossa ve Ultima’yı sahra ordusuna görevlendirdim çünkü düşmanın tarafında iblis kralı seviyesinde bir tehdit varsa başımızın belaya gireceğini düşündüm. Sonra, şey, biraz fazla çaba gösterdiler.”
Bütün bunlar verdiğim o emir sayesindeydi ama herkesin bu kadar kontrolden çıkacağını gerçekten beklemiyordum. Öyle çılgınca, öyle abartılıydı ki… bir yandan da çok havalıydı. Koca bir düşman ordusunu gözlerini bile kırpmadan yok etmişlerdi.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Görünüşe göre biraz fazla heyecanlanıp kendilerini kaptırmışlar, değil mi? Daha sonra onlara güzel bir ders vereceğimden emin olabilirsiniz,” dedi Diablo neşeyle.
“Aşırıya kaçma ama!” diye eklemeyi ihmal etmedim. Ama neyse. Diablo başının çaresine bakabilirdi ve onları eğitmeye devam edeceğinden emindim… yine söylüyorum, abartmadan tabii.
Sırada zayiatımızı incelemek vardı. Çatışmaların başlamasından sadece iki saat sonra tüm savaş sona ermişti. Bizim tarafta çok sayıda yaralı var gibi görünüyordu ama nihai zayiat raporuna gelince…
“Tüm yaralıların tamamen iyileştiği bildirildi!”
Komuta Merkezi’nde neşeli bir ses yankılandı.
Savaşa giren tüm iblislere kişi başı onar tane Tempest yapımı Yüksek İksir verilmişti. Bu da çoğu yarayı anında iyileştirmelerini sağladı. Hatta bu durum başta öldüğünü sandığım kişiler için bile geçerliydi; aslında sadece ölü taklidi yapıyorlardı ve kopan uzuvları bile Tam İksirler sayesinde çoktan tamamen iyileşmişti. Tam da Benimaru’nun emrettiği gibi, yem rolünü büyük bir soğukkanlılıkla oynuyorlardı.
“Sana söylemiştim, değil mi? Endişelenmemeni söylemiştim.”
“Öyle dedin. Ve elbette sana da diğer herkese de güvendim.”
Her şey Benimaru’nun planına göre gitmişti. Beklemediği tek sürpriz unsur, görünüşe göre iblislerin sergilediği performanstı. Bunun sonucunda, bir sürü iksir harcamış olsak da tek bir kayıp bile vermedik. Bu kesinlikle inanılmaz bir zafer kazanma şekliydi.
Yine de tamamen hasarsız atlatmış sayılmazdık. Görünüşe göre Gabil ve Hiryu Takımı, Ejderha Bedeni yeteneğinin yan etkileri yüzünden oldukça ciddi bir fiziksel yorgunluk çekiyordu. Bu hamle beni oldukça etkilemişti ama elbette on dakikalık zaman sınırı tek eksi yönü değildi. Savaş bittiği an, aşırı zorlanma üzerlerine bir dev dalga gibi çöktü ve hepsi felç olmuşçasına yerde yüzükoyun kalakaldı. Bu aslen bir “yaralanma” sayılmazdı, bu yüzden iksirler işlerine yaramıyordu. O kadar büyü zerreciğini (magicules) emip bu denli güçlendikten sonra, belki de vücut bu yabancı maddeyi dışarı atmaya çalışıyordu.
Bu yorgunluk cezası sadece Gabil için değil, tüm Hiryu Takımı için geçerli gibi görünüyordu. Ama bu kadarı benlik sorun değildi. “Beterinden sakındığına şükretmelisin” diye düşünmelerini sağlayıp kendi hallerine bırakmak en iyisiydi.
Bu felç edici durumun yaklaşık yirmi dört saat sürdüğü sonradan ortaya çıkacaktı, bu yüzden biraz tartıştıktan sonra Ejderha Bedeni kullanımını en fazla iki günde bir ile sınırlandırmaya karar verdik. Tam güçleri bu sefer zafer kazanmalarını sağlamıştı ama bu hamleyi yanlış zamanda kullanmak kendi başlarını yakabilirdi. Tam anlamıyla iki ucu keskin bir kılıç denebilirdi. Bu yüzden Gabil’e bu konuda çok dikkatli olmasını tavsiye ettim.

Ardından dikkatimizi İmparatorluk tarafına çevirdik.
Korgeneral Gaster liderliğindeki Büyülü Tank Birlikleri iki yüz bin askerden; Tümgeneral Farraga’nın Uçan Savaş Birlikleri ise kırk binden oluşuyordu. Büyücü Gadora’nın da teyit ettiği üzere, İmparatorluk güçlerinin ilk dalga boyutu buydu.
Fakat bu kez hiç savaş esiri almamıştık. Hepsi ölmüştü—toplamda yaklaşık iki yüz kırk bin kişi. Tam bir katliamdı. Ve bakın, bu duruma hiç üzülmediğimi söyleyemem. Ama ben bir İblis Kralı olduğumda, bunu bizzat kendi ellerimle yirmi bin kişiyi öldürerek yapmıştım. Sanırım artık bahaneler üretmeyi çoktan bırakmışım.
Her halükarda, bu ordunun iki yüz kırk bin mensubunun tamamı öldürüldükten sonra ruhları içimde “adak” olarak toplanıyordu sanırım. Savaş başladıktan kısa bir süre sonra ruhların çılgınca bir hızla biriktiğini hissetmeye başlamıştım. Klasik bir İblis Kralı ayrıcalığı olan, senin emrinde çalışan kişilerin topladığı ruhları elde etme hissi böyle bir şey olmalıydı. Bu sayede kaç düşman askerini bozguna uğrattığımızı tamı tamına biliyordum.
Ama… Yani, ciddi ciddi bu kadar çok insan ruhu mu? Çünkü neticede beni sıradan bir iblis lordundan “Gerçek” İblis Kralı’na yükseltmeye on bin ruh yetmişti. İki yüz kırk bin ruh bana ne yapabilirdi ki?
Cevap: Hiçbir şey! Gerçek İblis Kralı olarak uyandığım an, muhtemelen bu yolun sonu olmuş olmalıydı. Mantıklı. Aksi takdirde Guy Crimson her yerde ruh hasadı yapıp tüm insan ırkının kökünü kazımakla meşgul olurdu. Gereksiz katliamı en aza indiriyordu çünkü içgüdüsel olarak bundan daha öteye gidilecek bir seviye olmadığını biliyordu.
Tam o sırada beklenmedik bir bildirim aldım.
【Rapor.】 【Elde edilen ruh miktarı belirlenen sınırı aşmıştır.】 【Ruh soy hattınız üzerinden size bağlı olan tabilerinizi uyandırmak artık mümkündür.】 【Aşağıdaki kişiler şartları karşılamaktadır…】
Raphael standartlarına göre bile oldukça absürttü.
Anlaşılan o ki, gerekli şartları taşıyan bir alıcıya belirli miktarda ruh verdiğinizde onu uyandırabiliyordunuz. Fazladan ruh toplamanın anlamsız olduğunu sanıyordum ama kendi evriminizi etkilemeseler bile, bunları emrinizdekileri evrimleştirmek için kullanabiliyordunuz. Raphael’in belirttiğine göre yakınımdaki birkaç kişi bu uyanış için gerekli koşulları sağlamıştı. Onlara elde ettiğim ruhları vermek, tıpkı benim Gerçek İblis Kralı olarak kazandığım uyanış gücünün bir benzerini onlara kazandıracak gibi görünüyordu.
Gerekli ruh sayısı yüz bindi. Çüş ama ya. Başka birini uyandırmak için on katı kadar ruh gerekeceğini düşünmemiştim. Şimdiye kadar kimsenin bundan haberdar olmamasına şaşmamalı. Belki Guy gibi biri biliyordur… ama bunu kim kesin söyleyebilirdi ki? Bilse bile bu öyle her an uygulayabileceği bir şey değildi. Üstelik kendin uğraşmaktansa bir İblis Kralı ile dost olup seni güçlendirmesini sağlamak çok daha kolaydı. Belki de Walpurgis böyle başlamıştı—büyük patronların bir araya gelmesi, Guy’ın katılmaya gerçekten kimin layık olduğunu görmesinin bir yoluydu.
Ama belki de arkasında başka bir neden vardı. Belki de ona fazla pay çıkarıyordum ve aslında o da bilmiyordu; bu ihtimali göz ardı edemezdim. En azından yüz bin ruh öyle küçümsenecek bir şey değildi. Temelde koca bir şehri katletmek demekti, yani öyle rastgele yapılabilecek bir şey değildi.
Her neyse. Şu an itibarıyla elimde fazladan yaklaşık iki yüz elli bin ruh vardı, bu da iki kişiyi uyandırmama yeterdi. Şartları sağlayan tabilerim şunlardı: Ranga, Benimaru, Shion, Gabil, Geld, Diablo, Testarossa, Ultima, Carrera, Kumara, Zegion ve Adalmann—toplamda on iki kişi.
【Bir tabiinizi evrimleştirmek için ruh koridoru oluşturulsun mu?】
【Evet】
【Hayır】
Raphael’in açıklama biçimine bakılırsa, fiziksel olarak yanlarında olmasam bile insanları uyandırabiliyordum sanırım. Bir ruh koridoru, tıpkı eskiden Veldora ile aramızda olduğu gibi, hedefimle benim zaman ve mekândan etkilenmememizi sağlayacaktı; ayrıca aramızdaki bağı da güçlendirecekti ki bu da fena bir şey değildi.
Peki şimdi ne olacaktı?
Benim durumumda uyanış, beni eskisiyle kıyaslanamayacak kadar güçlendirmişti. Benzersiz Yeteneğim Büyük Bilge‘yi Nihai Yetenek Hikmet Kralı Raphael‘e evrimleştirmişti. Eğer Benimaru gibi biri o seviyeye evrimleşebilecekse tereddüt etmem için hiçbir neden yoktu.
Ama bir dakika. Şu “ruh soy hattı” meselesi de neyin nesiydi? Bir tahminde bulunacak olursam, o kişilere isim bahşettikten sonra aramızda oluşan ruh bağından bahsediyordu. Bir canavara isim bahşetmek evrime yol açıyordu ve ben bunu sürekli yapmaktan kesinlikle çekinmemiştim, ancak bunun tehlikeli bir şey olduğunu da biliyordum. Güvenle isim verebiliyordum çünkü Raphael artık güvenlik risklerini benim için değerlendiriyordu. Yanlış yaparsam tüm gücümden olabilirdim, hatta ölebilirdim de—ya da kalıcı olarak zayıflayabilirdim.
Benim durumumda, muazzam derecede yararlı bir yetenek olan Beelzebuth’un Midesi’ne sahiptim ve elimdeki fazladan büyü zerreciklerini (magicules) depolamak için onu kullanıyordum. Sıkışırsam görünüşe göre Veldora’dan da biraz borç alabiliyordum… Ama her iki şekilde de Raphael tüm bunları idare ediyordu ve benim hiçbir şey için endişelenmeme gerek kalmıyordu.
Çok haksızca, değil mi? Normalde bir şeye isim bahşetmek için kendi büyü zerreciklerinize (magicules) ihtiyacınız olurdu, bu da az buz bir iş değildi. Bahse girerim bu durum Guy için bile geçerliydi. İşte bu yüzden çok az kişinin başkalarıyla ruhani düzeyde gerçek bir bağı vardı.
Ama benim açımdan arkadaşlarımın yeri doldurulamazdı. Bunu gerçekten kastediyordum. Kendi üzerimde deney yapmaktan çekinmezdim ama arkadaşlarımı kobay olarak kullanacak değildim. Raphael bu seçeneği bana tavsiye ettiğine göre bunun tehlikeli olduğunu düşünmüyordum… ya da öyle inanmak işime geliyordu. Ama bir his bana bunun ateşle oynamak olduğunu söylüyordu. Ayrıca kimi seçeceğimi bile bilmiyordum ve ortada bir sürü başka sorun da vardı. Büyü zerreciği (magicule) enerjisi ana etken olsaydı Souei’nin de bu şartları karşılayacağını düşünürdüm—ama karşılamıyordu, bu da uyanışı gerçekleştirmenin koşullarını merak etmeme neden oluyordu.
Bu konudaki her şey o kadar belirsizdi ki bu durum beni gerçekten duraklatıyordu. Benim Hasat Festivalim sırasında, evrimleşmeden önce Başlangıç Evresi olarak bilinen uzun bir uyku dönemi yaşanmıştı. Bunun bu kez de tekrarlanmayacağının hiçbir garantisi yoktu, bu yüzden her şeyin önceden çözüme kavuşturulmasını gerçekten istiyordum. Ancak hepsinden öte, bu savaş henüz bitmemişti. İmparatorluk ordusunun yaklaşık yedi yüz bin kişiden oluşan ana gücü başkentimize doğru ilerliyordu. Böyle acil zamanlarda çılgın maceralara atılmak gerçekten hiç de iyi bir fikir değildi.
Bu yüzden şimdilik cevabım hayır. Bu meseleyi ortalık yatışana kadar erteleyelim.

Goblinlere enkaz kaldırma görevi verip sağlam kalan tankları ve hava gemisi kalıntılarını benim için toplamalarını emrettim. Gabil ve dragonewtlar bir süre daha kendilerinden geçmiş hâlde kalacakları için, ele geçirdikleri her şeyi Cüce Krallığı’na taşımaları için Wyvern Binicilerini görevlendirdim. Dinlenip toparlanmaları için onlara verebileceğim kadar zaman tanımak istiyordum.
Onların yerine goblinlere katılmaları için Mavi Sayılar’ı gönderdim. Bu Benimaru’nun önerisiydi; başkente aceleyle dönmelerine gerek olmadığını, dönseler bile son savaşa yetişemeyeceklerini söylemişti.
Gazel de sağ olsun, takviye kuvvete ihtiyacım olup olmadığını sordu. Ona şimdilik bir sıkıntımız olmadığını söyledim. Zira cüceler de hâlâ savaşın ortasındaydı. Merkez girişteki çatışmalar bitmişti fakat İmparatorluk sınırındaki Doğu çıkışı hâlâ altmış bin kişilik bir imparatorluk kuvveti tarafından kuşatılmış durumdaydı. Gadora onların şaşırtma taktiği olarak konuşlandırılan Yuuki’nin tümeni olduğunu teşhis etti… ancak ileride ne olacağını bilemediğimizden onlara karşı gardımızı düşürmek istemiyordum.
Gazel’in bunun icabına bakabileceğinden emindim… hatta tam da şu dakika meseleyle bizzat ilgilendiğine şüphem yoktu. Şu anki görevimizse İmparatorluğun ana kuvvetiyle kozlarımızı paylaşmaktı. Açılış savaşı bizim için büyük bir zafer olmuştu ama düşmanın elinde hâlâ hafife alınamayacak kadar muazzam bir ordu vardı.
Sayısal bakımdan ezici bir dezavantajdaydık… fakat kurmaylarımın motivasyonu tavan yapmış durumdaydı. Shion bir an önce harekete geçmek için can atıyor, hatta “Şu iblislerin sahne ışıklarını çalmasına izin veremem! Oraya çıkıp onlara gerçek gücün ne demek olduğunu göstermeliyim!!” gibi şeyler söylüyordu. Sesi öylesine hırslı ve hüsran doluydu ki. Bu savaşta düşmanının tam olarak kim olduğunu sorasım geldi.
“Senin benim korumam olman gerekmiyor muydu?”
Bunu dile getirdiğim an alelacele istifini bozmamaya çalıştı. Ne de olsa savaşa fazla hevesli olmaktan iyi bir şey çıkmazdı.
Ama aramızda gaza gelip sabırsızlanan tek kişi Shion değildi.
“Efendim! Ultima küstahça böbürlenip duruyor, ilk rauntta kuvvetlerimizin büyük bir zafer kazandığını söylüyor! Ayy, sıramın gelmesi için sabırsızlanıyorum! Orada bitiverip onlara ağızlarının payını versem sakıncası olur mu acaba?”
Carrera yanakları al al olmuş bir hâlde Kontrol Odası’na daldı. Onlara İkinci Ordu Kolordusu’nun geri kalanıyla birlikte beklemede kalmalarını emretmiştim ama anlaşılan iblislerin hepsi kendi aralarında Düşünce İletişimi kuruyorlardı. Diğer iblis yoldaşlarının işledikleri cinayetlerle övünmesi katlanabileceği şeyin ötesinde olmalıydı… yine de şu an tek başına hareket etmesine izin veremezdim.
“Ağızlarının payını vermek mi?” diye sordu Benimaru. Carrera’nın bir Özgün İblis olduğunu biliyordu ama yine de ona her zamanki muamelesini yapıyordu. Belki de gerçekten çok fazla endişeleniyordum.
“Evet, onlara hediye olarak minik bir nükleer büyü sunabileceğimi düşünmüştüm.”
Bunu son derece sevimli bir gülümsemeyle söyledi. Orijinal Sarı olan Jaune, şanının hakkını kesinlikle veriyordu.
“Reddedildi!” diye karşılık verdi Benimaru bıkkın bir edayla.
“Carrera, lütfen yeni bir emre kadar sabırlı ol,” diye ekledi Geld. “Eylemlerin ancak en kritik anda uygulandığında bir anlam kazanır.”
Carrera bu durumdan pek memnun kalmadı ama Benimaru’nun sözünden çıkmaya da niyeti yoktu. Geld’in uyarısı karşısında isteksizce başını salladı.
“Pekala. Sadece neler yapabileceğimi göstermek istemiştim ama belki de bunu yapmanın daha etkili olacağı bir zaman vardır, ha? Kıpırdamadan bekleyeceğim.”
Bize hak vermesine sevindim. Geld’in söylediklerine saygı duyuyor gibiydi; belki de düşündüğümden daha iyi bir ikiliydiler.
“Ha-ha-ha! Carrera, hayat sadece etrafı yakıp yıkmaktan ibaret değildir, biliyorsun. Ancak liderimizin kılıcı olduğumuzda gerçekten parlayabiliriz!”
“Evet Shion, seni anlıyorum. Galiba biraz fazla aceleci davrandım, ha? Gidip biraz sakinleşeyim.”
Bunu söyleyecek en son kişi sensin Shion, diye düşündüm. Söyledikleri güzel şeylerdi hoş ama onun ağzından çıkınca hiç inandırıcı gelmiyordu. Az önce etrafı kasıp kavurmak isteyen sen değil miydin? Ama neyse, bunu kurcalamayayım. Konu kapanmışken muhabbeti tekrar açmak kötü bir fikir olurdu. Carrera çıkarken Shion’a yargılayan bir bakış fırlattım.
Anlaşılan moral tarafında kesinlikle hiçbir sorun yoktu.
Bizim tarafımızda hem Zindan içindeki kuvvetler hem de dinlenmiş İkinci Ordu Kolordusu vardı. Üst düzey yetkililerimden emri altındaki askerlere kadar herkes yüksek bir morale sahipti ve varını yoğunu ortaya koymaya dünden razı görünüyordu—emirlerimi almış olmalıydılar. Bu sırada İmparatorluk toplam yedi yüz bin kişilik bir orduya sahipti. Sayıca asla yarışamazdık fakat burada nicelikten ziyade nitelik önemliydi. Karşı tarafın arka planında saklanan bazı güçlü tipler hâlâ bulunabilirdi ancak bizim de Zindan gibi muazzam bir savunma mekanizmamız vardı.
“Zaferin anahtarı Zindan’da yatıyor olacak. Veldora… Ramiris… Size güveniyorum çocuklar!”
“Tabii ki de! Hiç korkma. Ben her şeyi hallederim!”
“Aynen öyle! Hepimiz arkandayız, o yüzden için rahat olsun!”
Onların bu şevk dolu karşılıkları içimi ferahlattı.
Burada önemli olan kayıp vermekten nasıl kaçınacağımızdı ve düşmanı labirente çekmek bunu yapmanın en iyi yoluydu. Zindan’ın içinde ordumuzun vereceği zayiatı sıfıra indirebilirdik, dahası labirentteki canavarları da kuvvetlerimize katarak sayısal dezavantajımızı hiç zorlanmadan kapatabilirdik. Düşük seviyeli canavarları da hesaba katarsak toplam sayı birkaç yüz bine ulaşıyordu.
“O hâlde İmparatorluğun Yuuki’nin tatlı sözlerine ne kadar kandığını görmemiz gerekecek, değil mi?” dedim.
“Tersi olmasın? Ona güvenemezsiniz, işte tam da bu yüzden onlarda kendisine karşı şüphe uyandırdı.”
“Ah, bu gerçekten çok mantıklı!”
Benimaru’nun haklı olduğuna emindim. Yuuki’ye bir düşman gözüyle bakacak olursanız epey baş belası biriydi. Geçici bir ortaklık kurmuş olabilirdik ama bir müttefik olarak ona güvenmenin imkânı yoktu. Belki de İmparatorluk tarafında da durum karşılıklıydı?
“Bu kadar şüpheli birinin müttefik olarak yanımızda savaşmasındansa düşmana sızmasını sağlamak belki de daha güvenlidir.”
Shion’dan beklenmedik derecede isabetli bir tespitti bu.
“En azından ihanete uğrayıp uğramayacağımız hususunda endişelenerek güç kaybetmemize gerek kalmıyor,” diye ekledi Benimaru başıyla onaylayarak. “Öte yandan İmparatorluk da muhtemelen Yuuki’yi tam bir müttefik olarak görmüyordur. Ona karşı temkinli yaklaşacak, ne söylerse söylesin şüpheyle bakacaklardır. Başka bir deyişle, Dwargon’un Doğu çıkışındaki altmış bin askerlik birliğin nasıl hareket edeceğini kestiremiyorlar. İmparatorluk darbesini oradan vurabilir, bu yüzden Gazel’e tedbiri elde bırakmamasını söylesek iyi olur.”
“Kral Gazel’i tanıdığım kadarıyla endişelenmemize gerek kalacağını sanmıyorum. Ama yine de, güvenilmez bir müttefikten daha sinir bozucu hiçbir şey yoktur. Yerinizde olsam onu ezen ilk kişi ben olurdum.”
Kral Gazel’e Yuuki’den zaten bahsetmiştim ve Benimaru’nun dediği gibi, benim gidip kontrol etmeme gerek kalmadan gerekli tüm tedbirleri aldığına emindim.
Asıl odaklanmamız gereken şey İmparatorluğun ana kuvveti olmalıydı. Biz konuşurken bile birden fazla cepheden saldırarak bizi kuşatmaya çalışıyorlardı. Şehrimizde geriye kalan tek şey o devasa kapıydı, bu yüzden paniğe kapılacak pek bir durum yoktu ama yine de gerilmeden edemiyorduk.
Asıl endişem, Tempest’ı tamamen pas geçip Yohm’un kurduğu yeni krallık olan Farminus’a saldırmaları ihtimaliydi. Yanında orayı koruyacak Razen ve Gruecith gibi isimler vardı ama açıkçası o ülkenin şu anda büyük çaplı bir savaşı yürütecek gücü yoktu. Kendilerini toparlama süreçlerinde onlara hâlâ destek sağlamakla meşguldük, bu yüzden oranın bir savaş alanına dönmesini hiç ama hiç istemiyorduk. Elbette takviye kuvvet göndermek bize düşerdi ve bu da bana kalırsa işleri epey karmaşıklaştırırdı. Bu açıdan bakınca, olayların o yönde gelişmiyor gibi görünmesine sevinmiştik. Yine de gardımızı düşüremezdik.
Eğer İmparatorluk Yuuki’ye güvenmeyip bizi teğet geçerek Blumund’a yönelmeyi seçerse… o zaman Geld’in birliğine onlara arkadan saldırma emri verirdik. Işınlanma büyümle İkinci Kolordu’yu oraya göndermek kolay olurdu… ama yine de elimizde bir kara savaşı kalmış olacaktı. İkinci Kolordu labirentten çok daha az destek alabilecekti ve bunun çetin bir savaş olacağına emindim. Labirentten epey bir gönüllü toplayabilirdik ama yine de gitmek istemeyen canavarları oradan çıkmaya zorlayamayacağımız için sayılar mecburen daha az olacaktı. Dahası, karada savaşırsak labirentin avantajlarından hiçbir şekilde yararlanamazdık ve bu yüzden ciddi kayıpları göze almamız gerekirdi.
İdeal olan, düşmanın gerçekten labirente girmesini istememizdi. Savaşı oraya çekmek Benimaru’nun gözünde hem en güvenli hem de başarı şansı en yüksek yoldu. Karada savaşırsak labirentteki avantajımızı kaybederdik; eşit şartlarda, kafa kafaya dövüşmek zorunda kalırdık. Tabii normal olan da buydu ama savaşta zaferin anahtarı kendine bir üstünlük yaratmakta yatardı. Labirentin pek adil bir şey olduğunu düşünmüyordum ama kazanan biz olursak, hey, haklı olan da biz olurduk.
Dolayısıyla (umuyoruz ki) labirent ana savaş alanı işlevi görecek olsa da, karada savaşsak bile temel stratejimiz yine aynıydı. Birinci görevimiz karşı tarafın en güçlü savaşçılarını ortaya çıkarmaktı ve daha önce bunun için goblinleri yem olarak kullandığımız gibi bu kez de Geld’in birliğini kullanacaktık. Benimaru’nun sunduğu stratejilerin her birinin temelinde bu ortak fikir yatıyordu.
Aslında bunu yüce komutanları olan beni korumak için yapıyorlardı sanırım. Buradaki tüm dostlarıma yürekten değer veriyordum; Benimaru ve diğerleri de beni en az o kadar, hatta belki daha bile fazla önceliklendiriyorlardı. Benim uğruma ölmelerini istemiyordum ama Benimaru benim gibi bir acemiye kıyasla çok daha büyük bir taktikçiydi—önceki savaşta zayiatı neredeyse sıfırda tutmayı bile başarmıştı.
Bu yüzden her şeyi ona bıraktığım sürece koltuğuma kurulup keyfime bakabilirdim. Bir de insanların bana güvenirken kendilerini emniyette hissetmelerini sağlamaya devam etmek istiyordum.

İmparatorluk birliklerinin içeri bodoslama dalmasını kolaylaştırmak için yer yüzeyine devasa bir kapı kurmuştuk ama geriye dönüp bakınca, acaba bu biraz fazla mı kasıtlı durmuştu? En azından ben bunun bir tuzak olduğunu düşünmelerinden biraz endişelenmiştim, fakat endişelerim boşa çıktı. Bugüne özel dualarımı kabul eden biri mi vardı bilmiyordum ama günün sonunda her şey tam da umduğum gibi gitti.
“Düşman ana kapının önünde yayılıyor!” diye bildirdi operatör. Büyük ekranda, nizamı bir şekilde sıraya dizilmiş imparatorluk askerlerinin saflarını görebiliyorduk. Bunu bize sunan Argos olduğuna göre kesinlikle doğruydu, kaldı ki Souei’nin ekibi de onları gözlemliyordu; yani bu kesinlikle bir illüzyon büyüsü falan değildi.
İmparatorluk yemi açıkça yutmuştu ve yedi yüz bin kişilik ordunun tamamı, artık gizlenmeye bile gerek duymadan meydandaydı. Belki gözdağı vermeye çalışıyorlardı ama bu bize sökmezdi. Saat bu saatten sonra teslim olmaya hiç mi hiç niyetimiz yoktu. Belki başka bir gün savaşmak için geri çekilirdik ama teslim olmak asla söz konusu dahi olamazdı. Üstelik bundan daha ideal bir saha düzeni umamazdık.
“Kazandık,” diye mırıldandım kendi kendime.
“Evet,” diye serice yanıtladı Benimaru, “kazandık.”
Gerçekçi konuşmak gerekirse, taktiksel zaferimiz şimdiden garantiydi. Hepimiz labirentin içine girdiğimizde sıfır hasar alacaktık; acele etmediğimiz sürece kazanacağımız kesindi. Bunun da ötesinde, bir İblis Kralı’nı yenebilecek akıl almaz türde bir şampiyona sahip olmadıkları sürece, ezici bir avantaja sahiptik.
“Bu açgözlü pisliklerin kendilerini labirente kaptırmaları iyi oldu.”
“Çok doğru. Rimuru Efendi’nin yeminin fazla bariz olduğunu düşünmüştüm ama bizim için yemi yutmuş olmalarına sevindim.”
“Pekala, görünüşe göre iyi iş çıkardın, Gadora.”
Düşman artık tüm gücünü ve varlığını önümüze seriyordu. Eğer ormana biraz daha yayılsalardı, aralarındaki güçlü tiplerin bir yerlerde saklanıyor olabileceğinden endişelenebilirdik. Kuvvetleri fazla yaymak genelde kötü bir fikirdir ama tam da şu an hepsinin böyle bir arada durması aslında işimize oldukça yaradı. Yakında labirente doluşmaya başlayacaklarını tahmin ediyordum, bu yüzden tek mesele ordunun ne kadarını yüzeyde tutacaklarıydı.
“Peki, her halükarda İmparatorluk’un ulusumuzu pas geçmesi stratejik açıdan mantıklı olmaz diye düşünüyorum. Eğer bu labirent kapısını ablukaya alıp batıya doğru yürümeye devam etmeye karar verirlerse başımız belada demektir ama…”
“Evet, yedi yüz binden diyelim ki yüz binini bıraksalar, kapıyı kolayca kuşatmaya yeterdi.”
Ardından kalan kuvvetler Batı Ülkelerine doğru yürüseydi, arkaları konusunda pek endişelenmelerine gerek kalmazdı. Bu arada öyle bir şey olsaydı bile içeri dışarı ışınlanabilirdik; fakat varış noktalarımız daha önce belli bir süre vakit geçirdiğimiz yerlerle sınırlı olurdu ve üzerinde mekân donduran bariyerler bulunan hiçbir yere erişemezdik. Pratik olarak konuşmak gerekirse, Ruhlar Meskeni’nin (Ramiris’in eski mekanı) girişindeki mührü kaldırabilirsek oradan girip çıkabilirdik. Yine de esasen labirentte kapana kısılmış olur, onların Batı Ülkelerini çiğneyip geçişini çaresizce izlemek zorunda kalırdık—iş o noktaya varırsa da kendimizi dışarı atıp saldırmanın bir yolunu bulmamız gerekirdi.
Yani en nihayetinde iş yine bir kara savaşına dönebilirdi. Ama bundan kaçınamazdık açıkçası. Bu yüzden o an gelmeden önce düşmanın gücünü olabildiğince tırpanlamak istiyorduk.
“Yer birliklerine bir uyarı gönderecek miyiz?”
“Evet, belki onları kışkırtıp içeri daha fazla asker konuşlandırmalarını sağlayabiliriz.”
Veldora ve Ramiris’in bu konuda ilginç fikirleri vardı.
“Bilirsiniz, bu konuda söylenecek şeyler var… Ama yok, uyarı falan yapmayacağız,” dedim.
“Yapmayacak mıyız? Nedenmiş?” diye sordu Veldora.
“Kapıya kazıdığımız yazıları biliyorsun değil mi, Ramiris?”
“Ayy! Doğru ya, öyle bir şey vardı…”
Aslında o devasa kapının üzerine bir mesaj kazımıştık. Şöyle yazıyordu:
BU KAPILARDAN GEÇMEYE ZAYIFLARIN HAKKI YOKTUR
Peki buna nasıl tepki vereceklerdi?
“Bunu okuduklarında ne yapacaklarını görmeyi çok isterim,” dedi Ramiris.
“Gerçekten de, ben olsaydım tepem atar ve kapıyı bodoslama yarıp geçerdim. Yine de birliklerimi geride tutardım,” diye ekledi Benimaru.
Benimaru’nun tam olarak böyle yapacağından emindim. Tuzak olsun ya da olmasın, kesinlikle içeri dalardı.
“Ben hiç umursamazdım. Ben her şeye gücü yetenim!”
Hı hı, tabii Veldora. Sana sormadım ki.
“Ben, bilmem ki… Beretta gitmekte ısrar ederse ben de arkasından giderdim herhalde, öyle bir şey?”
Ramiris… Madem bu kadar korkacaksın, şansını fazla zorlama tamam mı? Bir de Beretta’nın adını anıp durman adamı bıyık altından güldürmekten başka bir işe yaramıyor.
“Bu uyarıyı göz ardı edecek kadar aptal olan herkes, Rimuru Efendi’nin merhametine sığınma hakkını kaybeder. Başlarına gelecekler hakkında şikayet etmeye hakları yoktur.”
Neden bu kadar keyifli göründüğünü bilmiyordum ama evet, Diablo haklıydı. Sonuçta bu mesaj bir nevi uyarı niteliği taşıyordu.
“Elbette, kapıdan geçemeyecek kadar korkaksalar, bu savaş meydanında bulunmayı hak etmiyorlar demektir. Hepsini imha etmeli ve Rimuru Efendi’ye düşmanlık etmenin aptallığını onlara kavratmalıyız!”
Shion? Lafla öyle diyorsun da, o zaman hepimizin bizzat savaşması gerekecek, değil mi? Gelecekte tavsiye vermeden önce biraz düşünebilir misin acaba? Geld’i kıkır kıkır güldürüyorsun bak.
Yine de ana kadromun geri kalanı da benzer düşünüyordu. Hepsinin de motivasyonu tavan yapmıştı ve bana daha fazla zafer adamak için can atıyorlardı. Testarossa ile Ultima kucak dolusu ruh bağışlamıştı. Bunu bilsinler ya da bilmesinler, buradaki herkes bu ikilinin izinden gitmeye son derece hevesli görünüyordu.
Testarossa’nın—ya da genel olarak iblislerin—o ruhların her birinde kalan duygu kalıntılarına karşı bir zaafı vardı görünüşe göre. Bunları tüketmenin çeşitli yolları vardı ancak Testarossa bana en çok korkudan donakalmış yüzler görmeyi sevdiğini söylemişti. Gülümsemesi gerçekten de ürkütücü. Reenkarnasyondan önceki halim olsaydı muhtemelen korkudan donakalırdım ama geldiğimiz bu noktada, yani, neyse işte.
İblisler için bu gayet iyi güzel de, peki ya diğer canavarlar? Topladıkları ruhlarla ne yapacaklarını bilecek değillerdi ya. Üstelik tüm bunları daha birkaç dakika önce öğrenmiştim ve bunun neden böyle büyük bir rekabete dönüştüğünü hâlâ anlamış değilim. Onlar için bir nevi savaş ganimeti falan olduğuna eminim ama benim böyle ganimetlere gerçekten hiç ihtiyacım yok…
Yine de yedi yüz bin, ha? Eğer hepsini gerçekten elde edersek, bu yedi kişiyi daha uyandırabileceğim anlamına gelıyordu. Bu tür düşüncelerin zihnime artık böylesine doğal bir şekilde gelmesi korkutucuydu ama…
Yok, yok, hayır. Kendimden taviz vermemeliyim. Zihnimin bir canavara dönüşmesine izin veremem. Bu kararlılıkla büyük ekrana döndüm.
“Harekete geçtiler.”
Dizi dizi imparatorluk askeri nizam halinde ilerliyor, en ufak bir korku belirtisi göstermeksizin sakince kapıya doğru dalıyordu.
“Tam da planlandığı gibi,” diye mırıldandım. “En azından yarısı içeri girerse, sonrasında işlerimiz çok daha kolaylaşır…”
Benimaru buna sakin bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Tek bir askerin bile kaçmasına izin vermeye niyetim yok. Gerekirse ben de içeri girerim.”
Geld başıyla onayladı. “İkinci Kolordu’mun yaklaşık on yedi bin askeri var. Sayıca kıyaslarsak durum vahim görünebilir ama yetenek açısından milim geride kalmayız. Düşmanı tuzağa düşürmek için arazi avantajını kullanabiliriz.”
“Bunu duymak güzel. İç koridorları alevlerimle yakarsam, hâlâ ayakta kalan her kim olursa dişe dokunur bir mücadele verecek kadar güçlü demektir.”
“Carrera’nın bu konuda seve seve yardım edeceğinden eminim. Bir süredir kurtlarını dökmek istiyordu, bu yüzden hünerlerini sergilemeye can atacağına şüphem yok.”
“Öyle ya, bir Özgün’ün gücünden şüphe edilmez. Onların peşinden gitmek zor iştir.”
Bir dakika. Bu konuşma beklediğimden çok farklı bir yöne gidiyordu. Benimaru ve Geld, sanki zafer şimdiden kazanılmış gibi konuşup duruyorlardı. Ben hâlâ bu konuda biraz endişeliyken, onların böyle davranması cidden cesurcaydı. Üstelik Carrera da doğal olarak stratejilerinin bir parçası hâline gelmişti; bir Özgün’ün gücünden yararlanma konusunda zerre kadar tereddüt yoktu.
“Bu hiç adil değil, Benimaru! Amaç düşmanlarımızı yok etmekse, orada ben devreye girerim!”
Shion bile öne atılıyordu. Benim korumam olması gerektiğini yine unutmuştu… Ama yine de, benim için Kontrol Merkezi’nden daha güvenli bir yer yoktu. Shion’un liderlik ettiği Yeniden Doğanlar Takımı, amansız azimleriyle gurur duyuyordu. Onları bunca zaman boşta bırakmak yazık olurdu, bu yüzden iş bir kara karmaşasına dönerse onları sahaya sürmek isterdim.
Yani… evet, isterse Shion’a konuşlanma emirleri verebilirdim ama…
“Shion, sakin ol. Öncelikle düşmanın ne yaptığını tam olarak ölçüp biçmemiz gerekiyor. Yine de gidişata göre senin yeteneklerinden yararlanmam gerekebilir, evet.”
Şimdilik bununla yetinmek zorundaydı.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Rimuru Efendi’nin bir korumaya ihtiyacı varsa, tek başıma bu görevi fazlasıyla yerine getirebilirim.”
Şey, madem Diablo buna gönüllü oluyordu, o zaman işler gerçekten sarpa sararsa Testarossa ve Ultima’yı geri çağırabilirdik. Nasıl olsa göz açıp kapayıncaya kadar ışınlanabilirlerdi.
“Siz öyle diyorsanız öyle olsun Rimuru Efendi. O halde sıra sende, Shion.”

“Harika! Bana güvenebilirsin, Benimaru!”
Shion, ona teşekkür ederken ışıl ışıl gülümsedi. Savaşmayı neden bu kadar çok sevdiğini anlamakta zorlanıyordum ama—hey, o mutluysa ne ala.
“Güzel. O halde Rimuru, hazırlanma vakti geldi!”
“Ben de geliyorum Usta! Labirentin ne kadar korkunç bir yer olabileceğini onlara gösterme zamanı!”
“Pek tabii. Üstelik son savunma hattınız olarak bendeniz varken endişelenmenizi gerektirecek hiçbir şey yok.”
“Müsaadenizle, Rimuru Efendi…”
Coşkuyla dolup taşan Veldora ve Ramiris Kontrol Merkezi’nden ayrıldı, Beretta da peşlerinden gitti. Oda bir anda çok daha sessizleşmişti.
Veldora için bu, labirentin efendisi olarak ilk gerçek iş günü olacaktı. Burada yapacağı bir şey olup olmayacağından pek emin değildim ama her halükarda şevki kesinlikle cesaret vericiydi.
“Pekala. Bakalım düşmanın bizim için ne gibi sürprizleri varmış.”
Kapıdan içeri akın eden insan saflarını izlerken olabildiğince İblis Kralı edasıyla konuşmaya çalıştım. Diğer herkes başıyla onayladı. Ve böylece, İmparatorluk’un yedi yüz bin kişilik devasa ana ordusuna karşı savaşımız başladı.

Zırhlı Tümen’in komutanı Caligulio, işlerin plana uygun gitmesi karşısında gülümsedi. Üstün bir özgüvenle ordusunu süzdü. Seçkin askerlerinden oluşan saflar, birbiri ardına devasa kapıdan içeri akıyordu. Şüphe yok ki bu kapı labirente bağlanıyordu ve o labirent Caligulio’ya muazzam bir servet getirmeye mahkûmdu.
Şu an canavarlar, kapılarında bitiveren altı haneli bu beklenmedik devasa güç yüzünden panik içinde olmalıydı. Ama her şey uzun ve titiz bir planlama—ve bunu uygulayabilecek kadar güçlü askerler—sayesindeydi.
………
……
…
İstilâ rotaları üzerine üst komuta kademesiyle yapılan uzun tartışmalardan sonra, Büyülü Tank Tümeni’ni ellerinden geldiğince dikkat çekecek şekilde önden göndermeye karar vermişlerdi. Buna ek olarak, kötü ejderha Veldora’nın ortaya çıkma ihtimaline karşı onunla savaşabilsinler diye kozları olan Uçan Muharebe Birlikleri’nden yüz hava gemisi konuşlandırmışlardı.
Uçan Muharebe Birlikleri ayrıca Gradim komutasındaki Büyülü Canavar Tümeni’ni batıya taşımakla da görevliydi—ancak yolculukları ağırlıklı olarak deniz üzerinden olacağı için güvenli bir intikal garantiydi. Bu nedenle hava gemilerinin herhangi bir silaha ihtiyacı olmadığına karar verilmişti; böylece Caligulio’nun tek sorumluluğu lojistik destek sağlamak olarak kalmıştı. Bunu da üç yüz hava gemisini tam kapasite çalıştırıp, Gradim’in birliğiyle aynı anda gerekli askerî mühimmatı taşıyarak yapmayı planlıyordu.
Kuvvetlerini tek bir alanda toplamalarının asıl sebebi, Veldora’ya karşı öngörülen savaştı. Jura Ormanı’na konuşlandırılan diğer yüz hava gemisinin her biri, İmparatorluk’un övündüğü en seçkin büyücülerle tam kadro donatılmıştı. Yapbozun bu son parçasıyla destek sistemleri tamamen eksiksiz hale gelmişti ve Caligulio tüm bunların Batı’nın tamamını ele geçirmelerine yeteceğine inanıyordu—Gradim’in birliği Englesia başkentine saldırırsa, savaş göz açıp kapayıncaya kadar biterdi.
Bu, eş zamanlı ve iki koldan yürütülen bir harekâttı ve Caligulio’nun Zırhlı Tümeni kilit bir rol oynayacaktı. Başarırlarsa, göz alıcı askerî zaferlere imza atmış olacaklardı. Bu da ne olursa olsun Caligulio’ya İmparatorluk’ta daha fazla güç kazandıracaktı; bu düşünce yüzündeki gülümsemeyi silmesini imkânsız kılıyordu.
Bu harekâtın temel taslağı şöyleydi: Büyülü Tank Tümeni göze çarpan bir giriş yapacaktı. Düşman onlara odaklanacak, odağını vermişken de Caligulio bizzat ana orduya liderlik edip muazzam bir güç gösterisiyle İblis Kralı Rimuru’nun kalesine saldıracaktı.
İstihbarata göre İblis Kralı, emniyete almak amacıyla tüm başkentini labirentin içine taşıyabiliyordu. İlk bakışta kulağa saçma gelse de gerçekti. Yüzeyde kalan tek şey, labirente açılan devasa bir kapıydı. Bu yüzden ilk iş olarak kapıyı kuşatmaya ve tüm kaçış yollarını tıkamaya karar vermişlerdi. Etraftaki alanda iş görecek bir iki kullanışlı büyü engelleyici, oradan büyüyle ışınlanmayı imkânsız kılardı. Bölgeyi tamamen mühürlemek mümkün görünüyordu.
Buradaki sorun Dwargon Silahlı Ulusu’nun gücüydü. Kahraman Kral Gazel’i hafife almak kişinin kendi sonunu hazırlaması demekti, üstelik cüceler sağlamlıklarıyla tanınırdı. Bin yıldır yenilgisiz kalmalarının geçerli bir sebebi vardı ve onların gücünü küçümseyen her kim olursa olsun canı yanmaya mahkûmdu.
Ancak:
Kaybetmemize imkân yok. İki bin büyülü tanka karşı demode antikaları sahaya sürmek mi? Savaş bile sayılmaz.
Dwargon’un sözde tarafsızlığı İmparatorluk’un umurunda bile değildi. Silahlı Ulus’a şimdiye kadar ilişmemişlerdi çünkü ayak bağı olurlardı—ama artık kazanabilecek durumdayken geri adım atmalarına gerek yoktu. Büyü ile bilimin birleşimiyle, tamamen yeni bir savaş sistemine dayanan her şeye gücü yeten bir ordu kurmuşlardı. Caligulio’nun komuta ettiği Zırhlı Tümen, özetle bundan ibaretti.
Gazel cüceler arasında bir şampiyondu, evet, ama tek başına ne yapabilirdi ki? Savaşın seyrini değiştirebilecek şey nicelik değil nitelik olabilirdi ama tank toplarının ne kadar yıkıcı olduğunu bilen Caligulio, kılıç ve büyüyle savaşmayı çağ dışı bir saçmalıktan başka bir şey olarak görmüyordu. Sadece miadı dolmuş, demode silahlar üretebilen cüceler, bu yeni nesil ordunun gerçek değerini asla hayal bile edemezlerdi… Ve bunu fark ettiklerinde iş işten geçmiş olacaktı. Cüceleri bekleyen tek şey, ezici bir hezimetti.
Bu fikirlerin hepsi özünde tepeden tırnağa yanlıştı fakat Caligulio’nun o sırada bunu bilmesine imkân yoktu. Kendisinden o kadar memnundu ve zaferinden o kadar emindi ki, bir an olsun hezimete uğrayacağını aklından bile geçirmedi.
Ve az önce, uzun zamandır beklenen rapor gelmişti. Düşmandan bir elçi gelmiş, ancak müzakereler tıkanmış ve çatışmalar şimdiden başlamıştı. Bu haberi alan Caligulio ve ekibi plana sadık kalarak ileri yürüdü—ve şimdi İblis Kralı Rimuru’nun kalesi olduğu düşünülen toprakları ele geçirmişlerdi.
………
……
…
Caligulio, son derece müsterih bir şekilde birliklerini süzdü.
Gazel’in kellesini alma fırsatını Gaster’a gümüş tepside sunmak biraz ziyan sayılırdı ama neyse. Adamlara sürekli sopa sallayamazdın—yoksa askerler arkandan gelmezdi. Arada bir havuç da vermek gerekirdi.
Korgeneral Gaster ve Tümgeneral Farraga, Caligulio’nun en yetenekli astları arasındaydı. Beklentileri boşa çıkarmayacaklarından en ufak bir şüphesi yoktu. Hem Gaster hem de Farraga şu an itibarıyla ölmüştü ama bunu Caligulio’nun bilmesini beklemek fazla olurdu.
“Gaster’dan henüz haber aldık mı?” diye sordu Caligulio adamlarından birine.
“Henüz değil efendim! Savaşa girdiği bildirildiğinden beri haber yok!”
“Hımm. Şimdiye kadar toz duman yatışmıştır diye düşünüyordum. Raporu geciktirmesi biraz tembellik. Orada zorlanıyor olamaz ya.”
“Korkarım bildirecek başka bir şeyim yok efendim.”
“Sorun değil. Peki ya Farraga’dan ne haber?”
Gaster uzun zaman sonra ilk defa meydan savaşına girdiği için heyecanına yenik düşmüş olmalıydı. Kesin zafer ufuktayken, diye düşündü Caligulio, önündeki savaşa fazla kaptırmış olmalıydı. Peki ya Farraga’ya ne demeliydi? Bulutların üzerinde hülyalı bir şekilde süzülerek şahane bir seyir açısına sahip olmalıydı ve kesinlikle doğru bir rapor sunabilirdi. Ancak Farraga’ya atanan irtibat subayı tuhaf davranıyor, umutsuzca iletişim kurmaya çalışırken boncuk boncuk ter döküyordu.
“… Ne yapıyor bu?”
Bu durum Caligulio’nun neşesine limon sıktı. Canı sıkılmıştı ve bu duygu hiç şüphesiz ses tonuna yansıyordu.
“Tümgeneral Farraga’nın,” diye bildirdi telaşlı irtibat subayı, “Veldora olduğu düşünülen bir canavarla karşılaştığı bildirildi!” Teyit eder etmez takip raporu göndereceğini söylemişti…”
Fakat o andan beri tek bir haber dahi gelmemişti. Sadece o ilk rapor… ardından da tam bir sessizlik.
Nöbetçi iletişim büyücüsüne göre, Jura Ormanı büyü zerrecikleri bakımından o kadar yoğundu ki ses iletimleri kolayca parazite uğrayabiliyordu. Bu durum Caligulio’ya birkaç nedenden ötürü oldukça mantıklı geldi. Bütün bu orman amansız düşmanı Veldora tarafından yaratılmıştı, üstelik bir İblis Kralı’na da ev sahipliği yapıyordu. Zihninde taşlar yerine oturuyordu.
Bu konuda endişelenmenin bir anlamı olmadığına karar veren Caligulio, kaygıyı zihninden uzaklaştırdı. Eğer çatışmaya girdilerse, fuzuli raporlar göndermeye vakit bulamazlardı. Ayrıca büyücünün dediği gibi, atmosferde gelen ve giden büyü çağrılarını engelleyecek kadar fazlasıyla büyü zerreciği vardı. Dahası, bizzat Veldora sahadaysa, zaten hiçbir çağrının dışarı ulaşmasına imkân yoktu.
Bu yüzden Caligulio zihinsel olarak vites değiştirdi.
“Hmph! O halde iyi haberleri beklememiz gerekecek. Gaster ve Farraga gerçekten de Veldora ile karşılaştıysa, onlardan ses çıkmaması son derece doğal. Ama onlar yüzünden zaman kaybetmenin bir anlamı yok. Ele geçirmemiz gereken bir zindan var!”
Gaster’e tahsis ettiği devasa ordu düşünüldüğünde, Caligulio onun yenilebileceği fikrine bir an bile ihtimal vermiyordu. Kendi zihninde bu olasılığı çoktan tamamen gözden çıkarmıştı. Hatta bu irtibat kopukluğu onun için iyi bir şey bile sayılabilirdi. Eğer Farraga ormanın üzerindeki göklerde Veldora ile savaşıyorsa, bu durum zindanın içinde yalnızca İblis Kralı’nın kaldığı anlamına gelirdi. Onların Dört Büyük’ü hakkındaki hikayeleri ve oluşturdukları tehdidi duymuştu, ancak Yeniden Yapılandırılmış Zırhlı Birlikler onların işini çabucak bitirirdi.
Böylece daha fazla tereddüt etmeden Caligulio’nun gözleri zindana çevrildi.
Önünde devasa bir alan uzanıyordu; büyük bir şehri barındırabilecek kadar geniş bir açıklık. Ortasına yakın bir yerde, zindan girişi görevi gören heybetli bir kapı yükseliyordu. Büyü tabanlı taramalar hiçbir tuzak veya başka bir tehdit ortaya çıkarmadı. Sadece Caligulio’nun ordusunun meydan okumasını bekleyen sade bir kapıydı.
Üzerine kazınmış olan sözler—BU KAPILARDAN ZAYIFLARIN GEÇMEYE HAKKI YOKTUR—Caligulio’ya stratejisinin başından beri doğru olduğunu söylüyordu. Her şeyi yağmalamamızdan korktuğunuz için bizden saklıyorsunuz, ha? Bir grup canavara göre oldukça küstahça bir hareket.
“İkmal tedariki” adı altında yağmalama yapmak, her ulusun korktuğu bir şeydi. Bir orduyu doyuracak kadar erzak temin etmek her zaman zorlu bir işti, özellikle de İmparatorluk’unki kadar büyük bir ordu için. Düşmanın erzakına el koymak da her zaman etkili bir taktikti.
Eh, ne yazık ki avucunuzu yalarsınız!
Caligulio, canavarların bu sığ zekasına kahkahalarla güldü.
Büyü ve öte dünyadan gelen bilimle güçlendirilen ameliyatlarla geliştirilmiş askerleri, bir hafta boyunca yiyecek veya su olmadan tam kapasiteyle çalışabiliyordu. Yanlarında taşıdıkları besin değeri dengelenmiş enerji barlarından tek bir tanesi, bir günlük aktivite için yeterli besini sağlıyordu. Bir askerin standart teçhizatında bunlardan yirmi tane bulunuyordu ve tüketim oranları önceden hesaplandığı gibiydi. Her askere tazelenmiş bir stok verilmişti ve düşmanın yiyeceklerini yağmalamadan da hayatta kalmakta hiçbir sıkıntı çekmeyeceklerdi. Taşınabilir ve hafif olan bu enerji barları, İmparatorluk için lojistiği son derece kolaylaştırıyordu; bulmacanın diğer parçası olan içme suyu ise büyü yoluyla var edilebiliyordu.
Dolayısıyla en ufak bir sorun dahi yoktu. Hesaplarına göre, seçkin askerleri gerekirse zindanın içinde yirmi yedi güne kadar aktif kalabilirdi. Düşman, umudunu devasa ordularının erzakının tükenmesine—bu büyüklükteki her gücün en büyük zaafına—bağlamış olabilirdi, ancak ne kadar saf olduklarını öğrenmek üzereydiler.
“Erzakımızı kestiğiniz için kazandığınızı mı sanıyorsunuz? Tekrar düşünün, aptallar.”
Caligulio bu düşünceye alaycı bir kahkaha attı. Bu durum, Caligulio’nun eteklerine tutunmaya çalışan soylu bir kurmay subayın dikkatini çekti.
“Ha-ha-ha! Ah, benim aziz Caligulio’m, onlara karşı bu kadar acımasız olmayın! İblis Kralı Rimuru tüm bu harekatı bir hata yaparak başlattı. Yeniden Yapılandırılmış Zırhlı Birliklerimizi o kadar yanlış değerlendirdi ki, onları karşılamak için en büyük kozu olan kötücül Veldora’yı sahaya sürdü. Ve şimdi, ne olduğunu anlayamadan, bu şampiyon kaynayan kalabalıklar tarafından kuşatılıyor!”
“Eh, bu hamleyi yaptığı için onu suçlayamam. Yem olsun ya da olmasın, oradaki gerçekten de epey büyük bir güç.”
“Kesinlikle. Maksimum savaş gücünü onlara karşı sürmek istemesini kesinlikle anlayabiliyorum.”
Subayın gevezeliğini duymak Caligulio’yu daha da cesaretlendirdi.
“Hmph! İster İblis Kralı deyin ister başka bir şey, ama boyunu ne kadar aştığı bence son derece açık! Şu an zindanın bir köşesinde büzülmüş, tepeden tırnağa titrediğine eminim!”
İblis Kralı’nın düşük zekasıyla alay eden Caligulio ve ekibi, başarılarından daha fazla emin olamazlardı.
“Ah-ha-ha-ha-ha! Son derece haklısınız. Şimdi tek yapmamız gereken bu İblis Kralı’nı dışarı sürüklemek ve Komutan Caligulio’nun onun kafasını kesmesini sağlamak. Böylece kendisi bir İblis Kralı katili kahraman olacak!”
Soylu subay, üstüne yaltaklanmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Caligulio bunu pek umursamadı.
Ona göre ilk adım, bu zindanı ele geçirip bir üs olarak kullanmaktı. Burada bir askeri üs kurmak, Batı’yı istila edip ilerlerken ivmelerini korumalarına şüphesiz yardımcı olacaktı. Hatta acele etmezlerse Gradim ve Büyülü Canavar Tümeni, Batı’yı kuzey tarafından fethedecek ve yağmalayacaktı; Caligulio ise o zamandan önce Jura Ormanı’ndan çıkmış olmayı gerçekten istiyordu.
Ama paniğe gerek yoktu. İşler o raddeye varırsa bu harekattaki başarı listesi o kadar uzun olmayabilirdi, ama önemsiz detaylara takılmaya gerek yoktu. Fırtına Ejderhası Veldora’yı yenmek İmparatorluk’un çağlardır süren arzusuydu ve bunu başarabilirlerse, kıyaslandığında diğer tüm onur nişanları önemsiz kalırdı. Üstüne bir de Rimuru’nun kellesini alırlarsa, Caligulio hiç şüphesiz tüm bu savaşın en büyük başarıyı elde edeni olacaktı.
Ve kurmaylarının geri kalanı da zaferlerinden en az onun kadar emindi. Sonuçta bu yedi yüz bin kişilik bir orduydu. Bu büyüklükte bir güçle, içlerinden hiç kimse yenilgiyi aklından bile geçiremezdi.
“Etrafına bir bariyer kurduktan sonra bu alanı kampımız yapabiliriz. Bu iş tamamlanınca içeri yürümeye başlayabilirler. Zindan neye uğradığını bile anlamayacak!”
“Hemen ilgileniyoruz, efendim.”
“Pekâlâ. Öyleyse planlandığı gibi devam edin.”
Hiç itiraz eden olmadı. Durum, kimsenin sırf muhalif olmak uğruna kendine dert çıkaracağı kadar acil değildi. Gradim Batı’da istediği gibi şan ve şöhrete kavuşabilirdi; buradaki herkes bu konuda hemfikirdi. Şimdilik asıl büyük ödül, zindandan elde edebilecekleri bütün para ve ganimetti. Zihinlerinde galip gelen şey açgözlülük olmuştu.
Aslında oldukça basit bir plandı; zindanı sırf sayısal üstünlükle istila etmek ve her şeyi soyup soğana çevirmek. Kimsenin buna karşı çıkmaması, açgözlülüğün ve anında kâr etme ihtimalinin gözlerini çoktan kör ettiğinin açık bir kanıtıydı. Zaferden son derece emin olan Caligulio ve ekibi, artık arzularını gizleme gereği bile duymuyorlardı. Zindan ganimetinden paylarına ne düşerse düşsün, hepsini muazzam derecede zengin edeceği kesindi.
Ve böylece zindanı fethetme harekâtı başladı… ve bununla birlikte, hiçbir şeyden haberi olmayan o zavallı askerler, bir daha asla geri tırmanamayacakları o merdivenlerden neşeyle aşağı indiler.
Zindan, kendisine gelen kimseyi asla geri çevirmez.
Bu durum, işgalci taraf kurallara saygı göstermese bile geçerliydi. Ancak bu dolu silahın emniyeti çoktan açılmıştı ve ötesinde onları bekleyen şey zindanın gerçek yüzüydü—daha önce kimsenin tecrübe etmediği türden canlı bir cehennem.

Zindanın en derin odalarından birinde, Rimuru’nun bile bilmediği gizli bir toplantı odası bulunmaktadır.
Odanın geniş sınırları içinde, normalde pek bir araya gelmeyen labirent yöneticileri toplanmıştı. Şu an hepsinin burada bulunması, tartışılacak konuyu ne kadar hayati gördüklerinin bir göstergesiydi.
………
……
…
Toplantıya Ramiris’in yardımcısı, temsilcisi, ayak işçisi ve labirent işlerinin genel müdürü olan Beretta başkanlık ediyordu. Dört ana yönde labirentin dört Kadim Ejderhası oturuyordu: Ateş Ejderhası Lordu, Buz Ejderhası Lordu, Rüzgâr Ejderhası Lordu ve Toprak Ejderhası Lordu. Ortadaki abanoz ağacından yuvarlak masada ise şu kişiler oturuyordu:
• 90. Katın muhafızı, “Dokuz Kafalı” Kumara
• 80. Katın muhafızı, “Böcek İmparatoru” Zegion
• 79. Katın patronu, “Böcek Kraliçesi” Apito
• 70. Katın muhafızı, “Ölümsüz Kral” Adalmann
• Adalmann’ın 70. Kattaki öncü muhafızı, “Ölüm Şövalyesi” Alberto
Bunlar, Zindanın On Harikası olarak adlandırılan grubu oluşturuyordu ve aralarına üç kişi daha katılmıştı: Yaşlı, keskin gözlü büyücü Gadora, Adalmann’ın yanında oturuyordu; bu sırada 50. Katın ortak muhafızları Bovix ve Equix ise tüm bu devlerin arasında ne kadar eğreti durduklarının bilincinde olarak masanın tenha bir köşesinde büzüşmüşlerdi. İkisi de bir zamanlar karşılarına çıkan her rakibi yenebileceklerini sanıyorlardı… Fakat şimdi, labirentin en tepesindeki isimleri karşılarında görünce aradaki farkın ne denli muazzam olduğunu anlamışlardı.
Bu durum koltuklarında huzursuzca kıvranmalarına neden oluyordu, ancak sinmelerinin tek sebebi bu değildi. Asıl sebep şuydu: Bu odadaki herkesin, kendi aralarında kimin en güçlü olduğu konusunda durmaksızın ağız kavgası etmek gibi kötü bir huyu vardı. Hatta şu anda bile bu mesele yüzünden çatışıyorlar, atmosferi sanki garip bir güçle bükülüyormuşçasına ağırlaştırıyorlardı. Gadora, aralarına yeni katılmış olmasına rağmen tartışmaya aktif olarak katılıyor, bu da Bovix ile Equix’in onlara kıyasla ne durumda olduklarını daha iyi anlamalarını sağlıyordu. Onların gözünde bazı rakipler asla aşılamayacak kadar erişilmezdi. Kelimenin tam anlamıyla koca bir asır boyunca birbiriyle savaşmış bu iki eski rakip bile böyle hissettiğine göre, Gadora’nın burada ne denli baskın bir varlık gösterdiği açıkça ortadaydı.
Beretta ve Ejderha Lordları bu rekabete dahil olmuyorlardı ancak bunu durdurmak için de bir istek duymuyorlardı. Hoşlarına giden şey buysa, onların tavrı “Pekâlâ” demekten ibaretti. Ve isteseler de istemeseler de bu durum, On Harika arasında kimin en güçlü olduğuna dair tartışmayı daha da körüklüyordu.
Adalmann’ın doğrudan Rimuru’dan aldığı övgünün ardından kat rütbesinin yükseltilmesi herkesin hafızasında hâlâ tazeydi. Bu durum orada bulunan herkesin içinde yeni bir şevk uyandırmış, hepsi muhafızlar arasında en yararlı kişinin kendisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Bu durum özellikle daha derin katlardan sorumlu Harikalar için geçerliydi, nitekim dürüst olmak gerekirse zindanın rutin işleyişinde pek aksiyon göremiyorlardı. Hünerlerini sergilemek için ellerine geçen her fırsata dört elle sarılıyorlardı.
Yeni gelen Gadora bile eski dostu Adalmann’a hizmet etmek için can atıyordu. Buradaki performansıyla iyi bir izlenim bırakabilirse, bunun kendisine sağlam bir konum edinmede harikalar yaratacağına inanıyordu. Bu sırada Adalmann ise sevgili Rimuru’su için şimdiye kadar yaptığından çok daha fazla çalışmak istiyordu. Daha da yüksek rütbelerle ödüllendirilmek istiyordu ve bu bakımdan diğer muhafızlar onun için birer engelden başka bir şey değildi—düşman değil elbette, ama kesinlikle yolunu tıkıyorlardı. Alberto bu konuda Adalmann’ın izinden gidiyordu ancak içten içe kendisi de dövüş performansını geliştirip adını herkesin duyacağı bir şöhrete kavuşturmak istiyordu. Dış görünüşünün aksine, şaşırtıcı derecede hırslıydı.
Zindanın iki kadın Harikası olan Apito ile Kumara’nın (en hafif tabirle) gergin bir ilişkisi vardı. Özellikle Kumara 90. Katı koruduğu için hünerlerini sergileme fırsatını neredeyse hiç bulamıyordu. Apito daha önce kutsal şövalyelerle kozlarını paylaşma fırsatı bulmuştu ve Kumara bunu delicesine kıskandığı için bu durumu gerçekte olduğundan çok daha büyük bir rekabet olarak görüyordu. Apito da en az onun kadar rekabetçiydi ve rakibinden tek bir adım bile geri atmayı reddediyordu. Bu da hemen her konuda karşı karşıya gelmelerine sebep oluyordu.
Bu sırada Zegion ise bu kavgaların üstündeymiş gibi davranıyordu ve gerçekçi olmak gerekirse, herkesin gıpta ettiği o zirvede gerçekten de o duruyordu. Kendisi istemese bile sürekli bu tartışmaların içine çekiliyordu.
Özetle, labirentin en güçlü sakinleri arasındaki ilişkiler oldukça gergindi. Ancak içten içe birbirlerinden gerçekten nefret ediyorlar mıydı? Cevap hayırdı. Sonuçta amaçları başkalarını ayağının altına almak değil, yalnızca kendilerinin en iyisi olduğunu kanıtlamaktı. Ortada büyük bir kıskançlık vardı ama bir o kadar da saygı mevcuttu. Sürekli tartışıp kavga ediyor olabilirlerdi fakat işin içinde gerçek bir nefret yoktu. Her biri diğerini yalnızca azimli birer rakip olarak görüyordu, başka bir şey değil.
………
……
…
Bu toplantı salonunu dolduran kalabalığa rağmen, o an ortam şaşırtıcı derecede sessizdi. Tüm gözler masanın şu an boş duran ana koltuklarına dikilmişti. Bu koltuklar labirentin kralı Veldora ile onu yaratan yüce Ramiris’e aitti. İki saat önce toplantıya çağrılmışlardı ve daha önce Harikalar arasında büyük bir patırtı kopuyor olsa da, Beretta geldikten sonra hepsi sus pus olmuştu.
“Lord Veldora ve Leydi Ramiris birkaç dakika içinde burada olacaklar. Lütfen onlar gelene kadar sessizliğinizi koruyun.”
Beretta sandalyesine oturdu.
“Başkanım, size bir soru sorabilir miyim?” dedi Kumara. Beretta başıyla onayladı. “Bugün burada neden toplandık?”
“Sanırım hepinizin tahmin ettiği sebepten ötürü. Labirenti işgal etmeye kalkışan o aptal orduyu nasıl ortadan kaldıracağımızı tartışmamız gerekiyor.”
Herkes sessizliğe büründü. Hepsi durumun farkındaydı. Kimse onlara bu toplantının tam olarak ne hakkında olduğunu söylememişti ama amacını zaten doğru bir şekilde tahmin etmişlerdi. Az önce kendi aralarında üstünlük yarışına girmiş olabilirlerdi ancak İmparatorluk ordusu labirentin kapısına dayanmışken, düşmana duyulan husumet rekabet hislerinin yerini almıştı. Labirenti düşman edinmek ne demekti? Şimdi hepsi tek bir yürek olmuştu—düşmana bu sorunun cevabını tam anlamıyla idrak ettirmeleri gerekiyordu.
Salona ağır bir gerilim hâkim oldu. Ve sonra:
“Selamlar! Beklettiğim için kusura bakmayın!”
“Hepinizin burada toplanmış olması ne güzel!”
Ramiris ile Veldora belirdi ve salondaki coşkuyu katbekat artırdı. Bu durum Ramiris’i daha da keyiflendirdi ve alışılmadık derecede ciddi bir ses tonuyla kalabalığa seslendi.
“Bugün, labirentin kuruluşundan bu yana görülmemiş türden—eşi benzeri olmayan bir krizle karşı karşıyayız! Bu yüzden hepinizin fikirlerini duymak istiyorum!”
Bu, olayların başlaması için verilen işaretti.
İlk tepki veren Kumara oldu.
“Hmm? Şey, gayet açık değil mi?”
Düşüncelerini dile getirmek için sabırsızlanıyordu ama Apito ondan önce davrandı.
“Hepsini katledeceğiz.”
İkisi birbirine dik dik baktı.
“Yani bu sefer işleri benim katıma mı bırakacaksın, Apito? O kutsal şövalyelerle o kadar uzun süre oynadın ki artık doymuş olmalısın.”
“Neden bahsediyorsun sen? Leydi Hinata neyse de, Haçlılar o kadar zayıftı ki hayatımın en sıkıcı anlarını yaşadım!”
Salondan farklı türden bir gerilim geçti. Garip bir şekilde, ortamı yatıştırmak için öne çıkan Veldora oldu.
“Kwah-ha-ha-ha! Kavgayı kesin siz ikiniz. Ve endişelenmeyin! Bu sefer hepinize savaşma fırsatı vereceğim. Duyduğuma göre Zindanın en derin katının yalnızca 60. Kat olduğunu sanıyorlarmış. En başından beri yüz katımız olduğunu ilan ettiğimiz düşünülürse bunu son derece saçma buluyorum, ama işte buradayız. İnanabiliyor musunuz buna?”
Yok artık! diye düşündü herkes.
Veldora onlara başıyla onay verdi. “Bu beklentilere ayak uydurup oynamanın eğlenceli olacağını düşünmüştüm… Ama dürüst olmak gerekirse bana fazla zahmetli geldi.”
“Evet! Kesinlikle!” Ramiris onu onayladı. “Ustamızın dediği gibi, 50. Katı geçmelerini beklemek çok zahmetli—sadece bizim için değil, düşmanlarımız için de.”
“Hakikaten. Şu anda kapının etrafındaki alanı tıkayan yedi yüz bin asker var. Rimuru bana olabildiğince çok kişiyi labirentin içine çekmem talimatını verdi…”
“Ama o devasa kalabalığın o girişten geçmesini sağlamak asırlar sürer, değil mi? Cidden, insan neden yanlarında bu kadar çok kişi getirdiklerini merak ediyor! Biz de bu yüzden düşmanı kat başına bin asker düşecek şekilde bölmeye ve gerektiğinde bunu tekrarlamaya karar verdik!”
Ramiris’in şansına, İmparatorluk askerleri son derece düzenli ve disiplinli sıralar halinde ilerliyordu. Bu durum şimdiye kadar labirente sorunsuz bir giriş sağlasa da, sürecin çok zaman alacağı açıktı. İlk birkaç sıra kavgaya tutuşursa tüm akış kesintiye uğrar ve herkesi içeri tıkmanın ne kadar süreceğini kestirmek imkânsız hale gelirdi.
“Kulağa nasıl geliyor? Üstelik şanslı bir kura çekerseniz, kendinizi gerçekten güçlü bir iki rakiple karşı karşıya bile bulabilirsiniz!”
“Kwah-ha-ha-ha-ha! Kim bilir, belki de böyledir? İçlerinden biri Benimaru’nun arayıp durduğu, Rimuru için büyük tehdit oluşturan o kişi olabilir! Bence sırf kendi iyiliği için bu konuda aşırı endişeleniyor ama o adamı bulabilirseniz bu sizin için büyük bir gurur kaynağı olur.”
Ramiris ve Veldora odadaki tüm gözlerin ışıldamasını sağladı. Labirent muhafızları için Rimuru’ya hizmet eden Dört Büyükler yoğun bir hayranlık odağıydı. Özellikle Benimaru, Rimuru’nun en yakın dostu ve en güvendiği sırdaşıydı; herkes bir gün onunla dövüşme fırsatı yakalamak istiyordu. Birisi Benimaru’nun adını ansa Veldora muhtemelen “Hayır, hayır, onun en sadık müttefiki benim!” derdi ama kimse lafını etmediği için işler pürüzsüzce ilerledi.
“Yani… hepimizin bir şansı var, öyle mi?”
“Şey, eğer durum buysa benim hiç şikâyetim yok.”
Apito ile Kumara aralarındaki buzları hemen eritmiş gibi göründü. Yalnız da değillerdi—diğer herkes de benzer bir motivasyon ve hırsla dolup taşıyordu.
“Pekâlâ,” dedi Adalmann tok bir sesle, “bu, bölgemize giren herkese dilediğimizi yapabileceğimiz anlamına mı geliyor?”
“Kesinlikle!” diye yanıtladı Ramiris.
Şimdi herkes olaya daha da ciddiyetle yaklaşıyordu.
“Şu anda hâlâ içeri süzülüyorlar,” diye devam etti, “ama başlangıç olarak onları doğrudan 41. Kata bağlayacağım. Bin kişi içeri girdiğinde bir alt kata geçeceğim, bu yüzden sabırlı olun! Bovix ve Equix, sizin ikiniz için başka bir görevim var, bunu size daha sonra bildireceğim.”
Kıskanç bakışlar bir anda ikilinin üzerine dikildi ve endişeden titremelerine neden oldu. Şimdi her zamankinden daha çok birbirlerine sokulmuşlar, bu sosyal huzursuzluğun üstesinden gelmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. İkisi de bu durumla yüzleşmektense, o aptal işgalcilerle dövüşmenin çok daha iyi olacağı konusunda hemfikirdi.
Ancak Ramiris onları hiç umursamadı.
“Yani buradaki fikir, tüm bu birlikleri dağıtmak ve her katta içeri almak. 41. Kat ile 50. Kat arasında toplam yüz bin kişi; 51. Kat ile 60. Kat arasında yüz bin; 61. Kat ile 70. Kat arasında yüz bin; 71. Kat ile 80. Kat arasında yüz bin ve 81. Kat ile 90. Kat arasında yüz bin kişiden bahsediyoruz. Sonra belki her bir Ejderha Lordu’nun aynı anda on bin kişiyle ilgilenmesini sağlayabiliriz? Ve bundan sonra daha fazla gelen olursa, onları üst katlara da tıkabilirim!”
Böylece labirent, aynı anda maksimum beş yüz kırk bin işgalciyi barındırmayı hedefliyordu. Ramiris mümkünse bu sayının en az üç yüz elli bin olmasını istiyordu.
Ve son olarak:
“Şimdi, unutmamanızı istediğim tek şey, bunların labirente uygulanan tek seferlik kural değişiklikleri olduğu. Her bir Ejderha Lordu odası ilk boyutunun on katına çıkarıldı ve katların yerini de değiştirdim, yani 90. Katı geçerlerse doğrudan bu Ejderha Odalarına dalacaklar. Ama bu o kadar da önemli değil. Önemli olan şey, bu labirenti ‘yenme’ koşullarını değiştirmiş olmam!”
Ramiris fikrini vurgulamak için havada küçük bir dans yaptı.
Ne tür koşullardı bunlar? Öncelikle, yüzeydeki ana kapıdan içeri girdiğinizde, labirenti yenene kadar tekrar dışarı çıkamıyordunuz. Bu durumda labirenti yenmek Veldora’yı alt etmek olarak tanımlanmıştı, dolayısıyla İmparatorluğun bir şans yakalayabilmek için elindeki her şeyi sahaya sürmesi gerekecekti.
Ancak Veldora ile yüzleşme fırsatı elde etmek için, müstakbel bir işgalcinin On Zindan Harikası’nın her birine dağıtılan on anahtarı toplaması gerekiyordu. 80. Kattan başlarsanız, gerekli Harikaları alt etmek için önceki katlara geri dönmeniz gerekecekti.
Bunu duydukları anda Harikalar hemen canlandı. Masanın arkasındaki Ejderha Lordları bile kükrercesine onay verdiler.
“Bu durumda gerçekten de hepimizin şansı eşit demek oluyor.”
“Haklısın. Bakalım kaç tanesini avlayabileceğiz, bu bir yarış!”
Aralarından birçoğunun gözünü şimdiden kan bürümüştü.
“Heh… Umarım kılıcımı kaldırmama değecek birini bulabilirim.”
“Hemen küstahlaşma, Alberto. Tek düşünmemiz gereken kutsal düşmanlarımızı yok etmek.”
Efendi ve hizmetkârı coşkuyla dolup taşıyordu. Fakat aralarından bazıları bu konuda sessizce derin düşüncelere dalmıştı. Odadaki herkes kendince yaklaşan savaş için yüksek bir moral ve coşku içindeydi. Onların bu halini süzen, bir bakıma Harikaların gözetmeni sayılan Beretta söz aldı.
“Şey, Leydi Ramiris, sizden yardım istediğim meseleye gelirsek…”
“Ah, doğru, doğru. Evet, Rimuru onay verdi, o yüzden bakalım işler nasıl gelişecek, tamam mı?”
“Çok teşekkür ederim. Öyleyse…”
Bu kısa konuşmanın ardından Beretta ayağa kalktı ve On Zindan Harikası’nı süzdü.
“Bayanlar ve baylar, Leydi Ramiris bana Zindan Ustası unvanını verdi. Normalde On Zindan Harikası’nın başkanlığı görevimin yanı sıra bu unvanı da üstlenirdim fakat…”
Beretta, gözetmenlik işini bir angaryadan ve sonu olmayan angarya bir işten ibaret görüyordu. Ramiris on Harika olmasının dokuzdan daha havalı durduğunu düşündüğü için kadroyu tamamlasın diye onu da aralarına tıkmıştı. Ramiris’in kuş beyinli hallerinden bekleneceği üzere bu iş günden güne değişiyordu. Bazen Ramiris’in getir götür işlerini yapmaktan öteye gitmiyordu ki bu da—açıkça söylemek gerekirse—hiç onun kalemi değildi.
Treyni, aşağı yukarı aynı konumda olmasına rağmen Ramiris’in gözünde ondan çok daha kıymetli görünüyordu. Bunun büyük bir nedeni Treyni’nin Ramiris’e hiçbir konuda ders vermemesiydi… Ve Beretta bunda adil olan bir taraf da göremiyordu. Üstelik Treyni de kafasına eseni yapıyor, durup dururken gizemli yolculuklara çıkıyordu (her ne kadar bunlar için Ramiris’ten önceden izin alsa da).
Bu durum, içten içe epey söven Beretta için gerçek bir dertti. Yine de istese de istemese de On Zindan Harikası’ndan biri olarak anılıyordu. Bu konumu gerçekten de başkasına devretmek istiyordu… Ve işte şimdi mükemmel bir fırsat doğmuştu.
“… Sanırım bu savaşta en iyi performansı gösteren her kimse, konumumu ona devretmek istiyorum.”
Harikalar sevinç çığlıkları atmamak için kendilerini zor tuttular. Bovix ve Equix bile yetenekleriyle pek bağdaşmayan bir hırsla dolmuş, On Harika’ya katılabileceklerini umut etmeye başlamışlardı. Ne var ki onların bu hırsları Beretta’nın bir sonraki sözleriyle darmadağın oldu.
“Bu savaş için On Zindan Harikası arasındaki konumumu geçici olarak Bay Gadora’ya devredeceğim. Adalmann’ın onun güçlerine kefil olması ve kendi bilgi birikimi göz önüne alındığında, ne Leydi Ramiris’in ne de benim bu atamayla ilgili bir tereddüdümüz var.”
Bu ani duyuru karşısında Gadora şaşırmıştı ama sakindi. Yaşadığı uzun ömür düşünüldüğünde bu tür durumlara alışkındı.
Evetttt! İşte parıldama sırası bende! Eğer göz dolduran bir çaba gösterirsem, “geçici” kalmam hiç de uzun sürmeyecektir!!
Gadora her zaman tuttuğunu koparan, hırslı bir adam olmuştu. Öyle olmak zorundaydı, aksi takdirde bunca yıl dünyada yolunu çizmek için kullandığı doğru zamanda doğru yerde olma yeteneğini geliştiremezdi. Ayrıca Gadora haddini de biliordu. Çelik gibi gözleri ona On Harika’nın ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Bazıları ondan alt seviyede ya da denk iken, diğerleri o kadar üstün seviyedeydi ki kıyaslama yapmak bile absürttü. O devleri kendi hallerine bırakırsa asla Harikaların gözetmeni olarak atanmayacağını iyi biliyordu—ki bunu anlayacak kadar zekiydi—bu yüzden amacı başlangıç olarak sadece üyeliğe kabul edilmekti.
“Teklifinizi alçakgönüllülükle kabul ediyorum!”
“Öyle mi? Teşekkür ederim, Bay Gadora. Bu bana çok yardımcı olacak.”
Gadora ve Beretta adeta “sen benim sırtımı kaşı, ben de seninkini” havasındaydılar. Şimdilik hâlâ geçici olsa da bu, İmparatorluk savaşı öncesinde kadroda yapılan son değişiklikti. Beretta On Zindan Harikası’ndan çıkmış, Gadora içeri girmişti.
“Ayy, evet! Teklifi kabul etmene ben de çok sevindim, Gadora. Seni İblis Devası patronunun bulunduğu 60. Kata atayacağım, umarım o devi güzelce kullanırsın!”
Her şey sorunsuz bir şekilde tamamlandı. Bütün bunları zaten Rimuru ile konuşmuşlardı ve Gadora’yı deneme amaçlı sınamaya karar vermişlerdi. Gadora zaten Ramiris’in araştırmalarına ve benzeri işlere yardım ediyordu, bu yüzden görevi kabul etmesi için pek ikna edilmesine gerek kalmamıştı. Hatta iblis kralın İblis Devası’nın kendisine emanet edilmesi onun için adeta bir rüyaydı.
“Harika! O zaman Gadora’ya da bir tür takma ad vermemiz gerekmez mi?”
“Oooo evet. Aklına gelen bir şey var mı, Gadora?”
Damdan düşer gibi bu soru sorulunca Gadora’nın söyleyecek bir şeyi yoktu.
“Şey, bakalım…”
Bu gerçekten önemli mi? diye düşünmekten kendini alamadı. İmparatorluk zaten labirent alanını işgal ediyordu. Bir an önce savunma pozisyonlarına geçmeleri gerekiyordu, herkesin (yüksek sesle söylemese bile) düşündüğü şey buydu. Ama büyük patronlar zamanı pek umursuyor gibi görünmüyor, bu işi sıradan bir sohbetmiş gibi ele alıyorlardı.
Yüce Tanrım… Şapka çıkarıyorum doğrusu. İmparator Ludora da büyük bir adam fakat korkarım bu grupla aşık atamaz. Ama içinde bulunduğumuz labirenti ve yanımızdaki Fırtına Ejderhası’nı düşününce, sanırım bu kadarı da gayet doğal…
Gadora gerçekten çok etkilenmişti. Asla sadakatiyle tanınan biri olmamıştı ama Veldora ile Ramiris’i—ve en çok da bu ikisini parmağında oynatacak kadar mahir olan Rimuru’yu—gördükçe, hayranlık duymaktan kendini alamıyordu.
“Peki ya Rün Ustası’na ne dersiniz?”
“Ooo, kulağa ne kadar da havalı geliyor!” Ramiris coşkuyla haykırdı.
“Değil mi, öyle ama!” “İş başa düştü mü her zaman doğru cevabı bulurum ben!” “Kvaaa-ha-ha-ha!!”
Gadora’nın itiraz etmesine imkân yoktu.
Herkes emirlerini almış gibi görünüyordu fakat Ramiris’in duyurması gereken bir şey daha vardı.
“Ah, ah, doğru ya!” “Bovix ve Equix için çok önemli bir rolüm vardı!”
Kendilerinden ne isteneceği konusunda hâlâ gergin olan ikili, neredeyse sandalyelerinden fırlayacaktı.
“N-nasıl bir rol acaba?”
“Ne yapmamızı istersiniz?”
Gergin soruları son derece doğal ve rahat bir yanıtla karşılandı.
“Siz ikinizi 30. Kat’ta beklemede tutacağım.” “Oradaki patronları dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz, bu yüzden kaçmaya çalışan bir işgalci görürseniz benim için kökünü kazıyın, oldu mu?” “Bilekliklerinizin yeniden doğma noktasını da 30. Kat’a ayarladım, yani bir şekilde öldürülürseniz bile endişelenmeyin!” “Yukarıda elinizden gelenin en iyisini yapın!”
Sözlerinin gidişatına bakılırsa Ramiris, bunun onlar için çocuk oyuncağı olacağını varsayıyordu. Onların yapabileceği tek şey ise onaylarcasına baş sallamaktı. Motive olmuşlardı, evet; ancak bundan daha çok endişeliydiler. Böyle bir zamanda beklentileri karşılayamazlarsa temelli gözden çıkarılmaktan korkuyorlardı. Yarım yamalak bir çaba gösterirlerse, bu son derece prestijli konumdan kovulabilirlerdi. Buna izin vermeyeceklerine dair birbirlerine söz vererek kararlı bir şekilde kafa salladılar.
30. Kat’ın patronu, B-artı rütbeli bir ogre lordu ile onun beş hizmetkârıydı. A-rütbeli Bovix ve Equix’in emirlerine uyan bu ekip, harika bir takım olmaya adaydı. Gadora, aralarına henüz yeni katılmış olmasına rağmen Labirentin On Harikası arasındaki görevini tereddütsüz kabul etmişti. Labirentin bir parçası olarak ondan çok daha uzun süredir var oldukları düşünülürse, burada kendilerini küçük düşürmeyi göze alamazlardı.
Bunun yanı sıra, ikisi başka bir şeyin daha farkına vardı. İmparatorluk kuvvetlerinin bir kısmı 30. Kat’ı geçmeyi başarsa bile, onlar için yine de hiçbir kaçış yolu yoktu. 1. Kat’a kadar geri tırmansalar dahi durum değişmiyordu. Tekrar geri dönmek zorunda kalacaklardı; bu açıdan bakıldığında, Bovix ve Equix’in görevi aslında hiç de riskli değildi. Ve her ikisi de o askerlere yenilmenin, kaç kez olursa olsun öldürülmek anlamına geldiğini kavradı—ki bu son derece tatsız bir deneyimdi.
“Pekala, yapalım şu işi.” “Biz de muhafızız sonuçta.” “Ve başarılarımızla biraz takdir toplayabilirsek, kesinlikle terfi alırız!”
“Evet, haklısın kardeşim.” “Bu sefer sıra beklemeye ya da kendimizi tutmaya gerek yok.” “Düşmanlarımızı var gücümüzle ezip geçelim!”
“Bulduğumuz her bir kaçan imparatorluk askerini ezeceğiz!”
“Ezeceğiz!” “Ve beklentilerinizi boşa çıkarmayacağımıza söz veriyorum, Leydi Ramiris!!”
Sırtları duvara dayandığına göre tek gidebilecekleri yön ileriydi. Endişeleri anında yok oldu ve ikisi de coşkuyla tutuştu.
Artık herkes görevini almıştı.
“Rimuru bu labirente mümkün olduğunca çok imparatorluk askerini çekmemizi istedi!” “Ve bunu yapmak istiyorsak, bu adamlara bir dereceye kadar iyi vakit geçirtmeniz gerekecek!” “Anlaşıldı mı?”
Anlamış bir şekilde hepsi başını salladı. Herkes kendi rolünü kavramıştı—en azından ilk gün için sessiz kalacak ve düşmanın nasıl hareket ettiğini izleyeceklerdi. Ardından Ramiris, hepsine memnun bir bakış attıktan sonra üzerlerine bir bomba daha bıraktı.
“Güzel, güzel.” “Peki, bol şans millet!” “Bu arada, Rimuru bu savaşı izleyeceğini söyledi.” “Bir sonraki gözlemcinin kim olacağına buna göre karar vereceğiz, ama bu hepiniz için hünerlerinizi sergilemek adına harika bir fırsat, tamam mı?”
Herkesin yüzü ölümüne ciddileşti.
“… Lord Rimuru izleyecek mi?”
Şimdiye kadar sessiz kalan Zegion bile bu soruyu vahim bir ciddiyetle sorma ihtiyacı duydu. Bu durum Apito’yu gerçekten şaşırttı. Böcek Kaiser, neredeyse hiç konuşmayan, ketum bir varlıktı. İblis Kralı Rimuru’ya olan sadakatinin yanı sıra, Zegion’un güç dışında pek az şeye ilgisi vardı.
“Şe-şey, evet.” “Rimuru her şeyi baştan sona gözlemleyeceğini söyledi, tamam mı?”
Beklenmedik baskı Ramiris’in hafifçe kekelemesine neden oldu. Zegion’un konuştuğunu çok sık görme fırsatı kendisinde bile yoktu. Şaşkınlığı gayet doğaldı.
“Zegion, Ramiris’in sözlerinde yalan yok.” “Rimuru, labirent saflarının gücünü son derece merak ediyor.” “İşte bu yüzden bu savaşta sizlere böylesine büyük bir rol verecek kadar güvendi.”
Şaşkına dönen Ramiris’in imdadına yetişen Veldora, Zegion’u uzun zamandır dövüş eğitimi verdiği mükemmel bir öğrenci olarak görüyordu. Uzun zamandır Veldora’nın yanında olan Charys’ten bile daha güçlüydü ve koşullar uygun olduğunda bizzat Veldora ile başa baş (hatta daha iyi) dövüşebiliyordu. Özünde, aşırı güçlüydü. Labirentte Veldora dışında kimse onunla baş edemezdi—işte bu yüzden Veldora, hayatta bir kez gelebilecek bu fırsat için son derece heyecanlıydı.
“… Ah.” Lord Rimuru’nun bizi izliyor olması… Bu durum benim için öyle duygusal ki. Ona ne kadar geliştiğimi mutlaka göstereceğim.”
“Hi-hi-hi! Tabii ki! Sizden beklentisinin çok yüksek olduğunu söyledi, bu yüzden ona büyük bir sürpriz yapalım!”
Ramiris o an onlara masum bir gülümseme sunuyor olabilirdi ama içten içe son derece acımasızdı. Kendi deyimiyle bir iblis kralı olarak, “güçlü olanın hayatta kalması” ilkesine uymaktan çekinmiyordu.
İmparatorluk askerleri de dâhil olmak üzere labirente giren herkese bir dizi kural sunulurdu. Her bir kişinin kendi rızasıyla katıldığı doğrulandıktan sonra, zihinlerindeki içgüdülere doğrudan sorulurdu: Zindanı fethetmedikleri sürece buradan asla ayrılamamayı kabul ediyorlar mıydı? Bunu bir tehdit olarak mı yoksa bir uyarı olarak mı göreceklerdi?
Ancak insanlar bunu duyup “Hay aksi, başım belada” diye düşünseler bile kimse geri dönüyor gibi görünmüyordu. Hepsi içerideki servet ve şanın hayaliyle şekere üşüşen karıncalar gibi labirente akın etti—ve tam o anda Ramiris’in merhameti tükenmişti. Hiç tereddüt etmeden, hepsini düşmanı olarak karşıladı… ve çok geçmeden İmparatorluk askerleri bu labirentin gerçek doğasını keşfedeceklerdi. Yol açtığı o korkuyu.
“Bu zaferi Lord Rimuru’ya ithaf edelim,” diye mırıldandı Zegion oturduğu yerden kalkarken.
Bu işaretle birlikte herkes harekete geçti. Ziyaretçiler çok geçmeden bu cehennem alanına ulaşmaya başlayacaklardı ve onların yapması gereken tek şey beklemekti.

İmparatorluk ordusunun askerleri, gösterişten uzak ve sistemli hareketlerle nizami kollar hâlinde Zindan’a doğru aşağı ilerliyordu. Her birinin belinde önden ve arkadan bağlı bir emniyet kemeri vardı; böylece her kol birbiriyle yaklaşık üç metre mesafeyi koruyordu. Bu birliklere ek olarak, halatlarla bağlı olmayan ve serbestçe hareket edebilen özel bir muharebe timi de vardı; çatışmada olmadıkları anlarda ana kuvvetin yaşam halatlarına tutunuyorlardı. Yeterli bir sayısal üstünlükle hiçbir labirent sorun teşkil edemezdi. Her şeyi çok önceden hazırlamışlardı ve tüm bu ordu ilerledikçe kaybolma gibi bir sorun yaşamayacaktı.

Yaptığı işten memnun olan Caligulio’nun zihni, kısa süre içinde elde edeceği tüm zenginliklere kaydı.
Bu labirent çocuk oyuncağından ibaret. Asıl sorun içeride yaşayan canavarlar…
Güçlerinden ziyade, onlarla uğraşmak için harcamak zorunda kalacakları zamandı sorun olan. Ön istihbaratları labirentin toplam altmış kattan oluştuğunu gösteriyordu ancak bu bilgiyi henüz teyit edememişlerdi. En azından bir söylenti asıl sayının yüz olduğunu iddia ediyordu ama diğer subaylar bunu gerçek dışı bir blöf diyerek kestirip atmıştı.
Yine de ne kadar derin katlara ulaşırlarsa o kadar değerli hazineler keşfedeceklerdi—ve en önemlisi, muhtemelen bir o kadar saf büyü kristalleri bulacaklardı. Sırf bu bile burayı çok cazip bir teklif kılıyordu ancak göründüğü kadarıyla derinlere indikçe yerel canavarlar da güçleniyordu. Caligulio, bunun büyük bir sıkıntıya dönüşme potansiyeli olduğunu düşündü.
Pekala, orada ne tür canavarlarla karşılaşacağımızı tam olarak öğrendiğimizde, onları doğru şekilde nasıl alt edeceğimizi de çözeriz. Bu da daha verimli bir avlanma sağlar.
Yersiz bir gurur duyduğu sakalını sıvazlayan Caligulio nihai kararına varmıştı. Önünde uzanan iyi eğitimli askerleri, İmparatorluk’un otoriter gücünün simgesi olan o görkemli heybeti görünce, bu labirent gözüne hiç de bir tehdit gibi görünmüyordu.
Hepsi, aşağıda muhtemelen yaşanacak savaş tarzının simülasyonunu içeren bir eğitimden geçmişti. Ruh büyüsü kullananlar önlerindeki yolu haritalandıracak, ardından özel harekât ekipleri tüm tuzakları etkisiz hâle getirecekti. Sonrasında muharebe timi yerel canavarları ortadan kaldıracak, temizlik ekibi ise işe yarar malzemeleri ve büyü kristallerini toplayacaktı. Her kolun lideri, bu sürecin tamamını baştan sona denetlemekten sorumluydu.
Tüm hazine toplandıktan sonra, birbirine bağlı askerler vasıtasıyla geriye, ta giriş kapısına kadar gönderilecek; orada bekleyen takımlar da hazineyi yakındaki komuta karargâhına götürecekti. Askerleri bu şekilde birbirine bağlamak, süreçteki beklenmedik değişikliklere hızlıca müdahale etmelerini sağlayacaktı; bir sorun çıkarsa askerler üstlerine rapor vermek amacıyla derhal geri çekilmek üzere titizlikle eğitilmişti.
Caligulio’nun planı muazzam bir şekilde işledi… ilk başta. Fakat sonra içeride garip bir şey oldu. Yaklaşık bin asker kapıdan geçtikten sonra tüm temas aniden kesildi.
“Ne yapalım efendim?”
Askerlere ne olmuştu? Bu belirsizdi—ancak ipteki cerrahi düzeydeki pürüzsüz kesiğe bakılırsa, birileri içerideki uzamsal bağlantılarla oynamış olmalıydı.
Bu konuda bilgilendirilmiştik—labirent zaman zaman yapısını değiştirebiliyor. Ama bunun en fazla yirmi dört saatte bir olduğunu söylemişlerdi…
Bu durum Caligulio’yu huzursuz etti ama asker tugayını durdurmadı. Bir süre daha labirentin istila edilmeye devam etmesine izin verdi.
Biraz daha gözlemin ardından sonradan keşfettikleri şey, labirentin içeri soktukları her bin kişide bir yapısını değiştirdiğiydi.
Dur bir dakika. Tam olarak öyle değildi.
“Anlıyorum… Görünüşe göre düşman bizi kollarını açarak karşılıyor.”
“…? Ne demek istiyorsunuz efendim?”
“Basit. Labirentin insan kaynaması kesinlikle işlerine gelmiyordur. Şurada gördüğümüz merdivenler ikinci bodrum katına değil, muhtemelen başka bir kata çıkıyor.”
“Gerçekten mi?! Bunu yapabiliyorlar mı…?”
Caligulio, şaşkın kurmay subayına “Ne sandın be aptal?” der gibi baktı… …ve hafifçe kıkırdayarak burnundan soludu.
“Pekala, yapabildiklerine eminim. Savaştığımız kişinin bir iblis kralı olduğunu unutmuyorsun, değil mi? Kendi sahalarında bunu bile başaramasalar çoktan yok olup giderlerdi.”
Şimdiye kadar labirentte ne olacağını epey isabetli bir şekilde tahmin etmişti. İrtibat kesilmeden önceki asker gevezeliklerinden, olağan dışı bir şey yaşandığına dair en ufak bir belirti yoktu. Durup dururken başlarına bir şey geldiğini düşünmek mantıklı görünmüyordu.
“Ayrıca, tam bin kişi içeri girdiğinde temasımız kesildi. Buna ne diyorsun?”
“Hmm… Evet. Gerçekten çok derin bir kavrayış, efendim.”
Onaylarcasına başını sallayan Caligulio, gelecekteki planlarını değerlendirdi. Daha bu erken aşamalarda bile ufak tefek birkaç hazine ele geçirmişlerdi—örneğin ince işçilikli kişisel aksesuarlar ya da büyü çeliğinden (magisteel) yapılmış silah ve zırhlar. Hepsi birinci sınıf şeylerdi; dahası, topladıkları büyü kristalleri de benzer şekilde yüksek kalitedeydi ve tartışmasız yüksek bir verimlilikle enerji üretiyordu.
İşgali şimdi durdururlarsa, içerideki iki bin kişinin kaderi neredeyse mühürlenmiş olacaktı. Bunun yerine en iyisi orijinal plana sadık kalmak ve tüm kitlelerini içeri sürmeye devam etmekti—Caligulio’nun kararı bu oldu.
“Bizi tehdit etmeye çalışıyorlar—bu labirenti fethetmekten vazgeçmemizi sağlayıp biraz daha zaman kazanmak istiyorlar. Hiç şüphesiz Dwargon’dan takviye güç bekliyorlar.”
“Heh. Gülünç, değil mi? Çünkü şimdiye kadar o takviye güçler çoktan…”
“… Aynen öyle. Şimdi durmak tam da düşmanın bizden yapmamızı istediği şey. Herkesin bunun farkında olduğundan emin olun!”
“Emredersiniz efendim! Asli fetih hedefimizle devam ediyoruz!”
Caligulio bundan memnun kalmıştı. Düşman ona tuzak kurmaya çalışmıştı ve kendisi bu tuzağın arkasını gördüğünden emindi. Ve hazineden elde edilecek potansiyel kârı askerlerinin hayatıyla tartarak, zihninde kalan tüm şüpheleri göz ardı etmeye karar verdi.
Sırf bu an bile imparatorluk ordusunun kaderini belirledi.
İşgalin başlamasının üzerinden bir gün geçmişti. Yürüyüş gece gündüz devam etmişti ve şimdiye kadar yaklaşık üç yüz elli bin asker labirente girmişti.
Saat gibi tıkır tıkır, içeri her bin yeni asker girdiğinde farklı konumlara gönderiliyorlardı. Görünüşe göre belirli katlara götürülen o askerler hâlâ bedenlerinin en azından bir kısmını uzamsal yarığın dışına çıkarabiliordu ve geri taşıdıkları hazine türleri sürekli değişiyordu. Neredeyse hiçbirinin kalitesi düşük değildi; hatta üzerlerine garip, içbükey delikler açılmış birkaç silah bile vardı—belki de düşmanın yeni tür bir silahıydı.
Düşmanın şu anda ne kadar büyük bir paniğe kapıldığının bundan daha iyi bir göstergesi olamazdı. Vakitleri olsaydı bu silahları şüphesiz geri toplarlardı. Yapmadıklarına göre, olayların onları ellerinde olmadan aceleye getirdiğinin kanıtıydı bu.
Bize adeta kırmızı halı seriyorlardı ama iş ciddiye binince başları belaya girdi. Ne kadar da aptalca.
Etraf ülkelerdeki insanları çekmek için zindanı kullanmanın oldukça zekice bir fikir olduğunu düşünmüştü. Ancak tam da bu en kritik anda işleri eline yüzüne bulaştırmaları, Caligulio’ya tüm bu yapılanları dandik gösteriyordu.
Bu yüzden Caligulio ilk başlarda İblis Kralı Rimuru ve ekibiyle açıkça alay etmiş olsa da, aradan bir gün geçtikten sonra akını durdurup olayların nasıl gelişeceğini görmeye karar verdi. Böylece karargâhın etrafındaki askerlerin dönüşümlü olarak mola vermesine izin verildi. Aslında ilerlemeye devam edebilirlerdi ama Caligulio aniden içinde bir huzursuzluk hissetmeye başlamıştı.
“Şu ana kadar içeri giren birlik sayısı üç yüz elli bin, değil mi?”
“Evet, efendim! Ordumuzun yarısı zindana girdi.”
Her bin asker girdiğinde onlarla iletişim kesiliyor olabilirdi fakat Caligulio’nun tahminleri şu ana kadar doğru çıkmıştı; nitekim çok geçmeden zindanın içindeki askerlerin ilk girenlerle temas kurduğuna dair bir rapor aldı. Artık İmparatorluk ivme kazanıyordu. Herkes kayıp askerler yüzünden gergindi, bu yüzden yoldaşlarının içeride güvende olduğunu bilmek sahadaki herkesi rahatlattı. O ana kadar endişelerini gizlemişlerdi—her küçük pürüzde paniğe kapılmak İmparatorluk için utanç kaynağı olurdu—ve bu iyi haber herkesi daha da gayrete getirdi. Artık korkacak bir şeyleri kalmamıştı ve zindana giriş hızı giderek artıyordu.
Bütün bunlar sayesinde, tüm ordularının neredeyse yarısı Zindan’a çekilmiş durumdaydı. Fakat:
“İçeri yüz binlerce asker soktuk ama hâlâ zindanı tamamen keşfedemediler mi…?”
“Ben bile bu kadar devasa olduğunu düşünmemiştim, efendim.”
“Altmış kat… Aşağı indikçe her katın küçüldüğünü sanıyordum.”
“Biz de öyle duymuştuk efendim. Çok geçmeden en alt derinliklere ulaşacaklarını düşünüyorum ama…”
Plana göre imparatorluk ordusunun zindanı çoktan fethetmiş olması gerekiyordu ama işler öyle gitmemişti—üstelik asıl sorun, içeri yeni asker yollamayı kestiklerinde, fiilen zindandaki herkesle iletişimin kopmasıydı. İçerideki öncü birliklerle tekrar bağlantı kurmaları sayesinde ellerine muazzam miktarda hazine geçiyordu fakat işgal durdurulduğu için bu kervan akışı da kesilmişti.
“Ve içeri giren tek bir kişi bile henüz dışarı çıkmadı mı?”
“H-hayır efendim. Görünüşe göre kimsenin dışarı çıkabilmesi için zindanın tamamen ‘temizlenmesi’ gerekiyormuş…”
“Evet, bunu duymuştum. İçeri giren herkesin zihninde bir soru yankılandı, değil mi?”
“Doğru efendim. Şartlar yeterince açık olsa da… zindanın kralını katletmeden önce on anahtarı koruyan muhafızları yenmeleri gerekiyormuş…”
“Ah. Ve onları henüz yenemedik mi?”
Bir cevapları vardı. Ama Caligulio’nun aradığı cevap bu değildi. “Zindanın kralı” büyük ihtimalle Rimuru’ydu ve onu öldürmek zindanı “temizlemek” anlamına geliyorsa, bu tam da İmparatorluk’un istediği şeydi… ya da en azından istemesi gereken şeydi. Bunun yerine tek yaptıkları takviye birlik göndermeyi durdurmak olmuştu, bu da içerideki herkesle iletişimin kopmasına yol açmıştı.
“Üç yüz elli bin kişilik bir kuvvetin İblis Kralı’nı yenebileceğini düşünüyor musunuz?”
Kurmay subaylar ne diyeceklerini bilemediler. Ancak eski özgüvenlerini yeniden kazanmaları uzun sürmedi.
“Falmuth Krallığı’nın yaptığı hatanın Veldora ile karşılaşmak olduğuna inanıyorum. Sadece İblis Kralı Rimuru ile karşı karşıyaysak, onu alt edecek kadar kaynağa sahip olmalıyız.”
“Ben de aynı fikirdeyim efendim. Bu harekâtta A-üzeri seviyede çok sayıda birliğimiz var. Zamanla güzel haberler alacağımızdan şüphem yok.”
Kurmayları, aynı fikirde görünmekten rahatlamış bir halde, kesin zaferlerini yüksek sesle kutladılar. Ancak Caligulio bir türlü içindeki huzursuzluğu atamıyordu.
“Pekâlâ. Öncelikle zindanın içiyle temas kurulmasını istiyorum. İçeri bir irtibat ekibi gönderin ve tüm iletişim yöntemlerimizi denemelerini sağlayın.”
Emri alan subaylar ellerindeki imparatorluk iletişim protokolleri listesini gözden geçirdiler. Hiçbiri işe yaramadı. Büyülü çağrılar, zihinsel iletişim; hiçbirinden yanıt alınamadı.
Bu noktada kurmay subaylar artık kendilerini kandırmakta zorlanıyorlardı. Zindandan elde edecekleri ganimet hayalleriyle dolup taşan kalpleri, aniden beliren belirsiz bir gelecekle yüzleşince büyük bir karamsarlığa sürüklendi. İçerisiyle hiçbir temasın olmaması ruh hallerini ciddi şekilde etkilemeye başlamıştı; savaş durumundan haberleri yokken işlerini bile düzgünce yürütemiyorlardı.
“O halde efendim, kara birliklerimizi yeniden organize ettikten sonra işgale devam edeceğiz.”
“Peki.” Caligulio başıyla onayladı. İşler ne yöne giderse gitsin, durumu kontrol etmek için içeri birilerini göndermeleri gerekiyordu. Askerleri yer yüzeyinde tuttukları sürece aşağıda neler olup bittiğini öğrenmelerinin imkânı yoktu. Büyük kapı ardına kadar açık duruyordu, kapanacağına dair en ufak bir belirti yoktu; ilk keşfedildiğinden beri üzerinde hiçbir şey değişmemişti… yine de insanların kapıdan geçişi durduğu an, giriş kemerinin ötesinden en ufak bir şey bile hissedilemez olmuştu. İçeriden gelen düzenli eşya akışı bile kesilmişti—ve bunun da etkisiyle komuta karargâhı gitgide gergin bir yer haline gelmeye başlamıştı.
İki gün daha geçti.
“Neden başka rapor alamıyoruz?”
“Her bin kişi farklı bir yere götürüldüğü için efendim, zindanın derinliklerinde kalan birlikleri bulmaları zor oluyor olabilir.”
“Bana zindanın o kadar devasa olduğunu mu söylüyorsun?!”
“Yoksa sizce…?”
“Ne?”
“Hepsinin yenilmiş olabileceğini düşünmüyorsunuz, de—”
“Kes sesini, aptal! Cesaretini mi kaybettin, ha?!”
“Sakin olun. “Bence başından beri İblis Kralı Rimuru’nun planı buydu. Bizi şüpheye, paranoyaya sürüklemek ve zindanından vazgeçmeye zorlamak istiyordu.”
Artık, ilk aşamaların aksine, aşırı tedbirli davranılarak her saat başı sadece bin askerin içeri girmesine izin veriliyordu. Ancak bu hızla, hazineden bahsetmek şöyle dursun, yeni bir bilgi edinmek bile neredeyse imkânsızdı. Böylece ilk gün üç yüz elli bin asker içeri girmişti; ikinci gün yüz elli bin asker daha girdi; ancak üçüncü gün yalnızca otuz bin askerin geçişine izin verildi. Bu durum, yüzeydeki imparatorluk kuvvetlerinin sayısını toplamda yüz yetmiş bine düşürdü.
“Bu noktada asker sayımızı muhafaza etmek daha mı akıllıca olur?”
“Hmmm…” Düşmanın stratejisine ekmek sürmekten nefret ederim ama kuvvetlerimizi daha fazla azaltmak da pek akıllıca olmayabilir, evet.”
“Zindana ikmal ekipleri gönderdik; bu da birliklerimizin operasyonel süresini uzatacaktır. Çizgiyi koruyup önümüzdeki, diyelim ki yirmi gün boyunca olayların nasıl gelişeceğini göremez miyiz?”
“Epey pasif bir yaklaşım, öyle değil mi?!”
“Belki öyle ama henüz Korgeneral Gaster veya Tümgeneral Farraga ile de temas kuramadık. Şiddetli bir çatışmanın ortasında olabilirler ya da belki de…”
Birkaç istihbarat birimi de aşağı inmişti. Hiçbiri geri dönmemişti. Güvenilir dostlar ve sadık imparatorluk askerleriyle iletişim artık tamamen kopmuş durumdaydı.
“Bunun sebebi buradaki büyü zerrecikleri yoğunluğunun çok yüksek olması. Başka ne sebebi olabilir ki?”
Caligulio en azından bu konuda kendinden emindi. Morallerin daha da düşmesini istemiyordu—ama ortamdaki hava zaten oldukça huzursuzdu. Etrafta tarif edilemez derecede ürkütücü bir sessizlik hâkimdi ve oradaki her insan çoktan uğursuz önseziler beslemeye başlamıştı.
Ne kadar kararlı görünse de komutanları bile aynı şeyleri hissediyordu. Burada hâlâ yüz yetmiş bin askeri vardı—ama madalyonun diğer yüzünü çevirirseniz, geriye sadece yüz yetmiş bin asker kaldığı söylenebilirdi.
Belki de korkunç bir hata yapıyorumdur…
Artık zihnini kemiren şüpheler gün gibi açığa çıkıyordu. Karşılarında yükselen devasa kapı artık gözüne inanılmaz derecede ürkütücü görünüyordu ve bu da endişelerini daha da artırıyordu. Peki ya o kapıdan geçip zindana girmeye cesaret edenlerin kaderi ne olmuştu? Caligulio çok geçmeden hepsini öğrenecekti.

Zindan 41–48. Katlar
Zindana giren imparatorluk askerlerinin kesin kaderi, atıldıkları kata bağlı olarak büyük ölçüde değişiyordu. 41 ile 48. katlar arasına bırakılanlar genel olarak şanslı olanlardı. Burada oldukça zorlu canavarlar barınıyordu ama yine de B-rütbesi seviyesinden bahsediyorduk; cerrahi olarak geliştirilmiş bu askerlerin endişelenmesini gerektirecek bir şey yoktu.
İlerlemeleri oldukça hızlı gerçekleşti. Bunların hepsi maceracı standartlarına göre en az C-artı seviyesinde, son derece yetenekli askerlerdi ve yetenekleri birinci sınıftı. Böyle bir grup canavarlarla karşılaştığında asla paniğe kapılmazdı.
Bu yüzden birlikler düzenli bir sıra halinde ilerlemeye devam etti, onlara bağlı savaş ekibi de hemen arkalarında koruma tedbirleri alıyordu. Her köşede üs noktaları kurarak, ilerlemeden önce her koridorun temiz olduğundan emin oluyor, sayıları katı doldurdukça aldıkları eğitime uyuyorlardı. Bir günden kısa bir süre içinde hem çıkan hem de inen merdivenleri keşfetmişlerdi.
Bu görevde en büyük öncelik, tüm güçleriyle iblis kralı öldürmekti. Üst katlardaki hazineleri yağmalamak diğer birliklere bırakılacak ya da her şey bittikten sonraya saklanacaktı. Merdivenler savaş ekipleri tarafından tamamen tutulduğunda işgal devam etti.
Merdivenlerin yakınında kapısı sıkıca mühürlenmiş bir oda vardı. Üzerine DİNLENME NOKTASI yazılı bir tabela çivilenmişti. İstihbaratlarının tarif ettiği şeyin birebir aynısıydı, tek fark kapının zerre kıpırdamamasıydı.
“Açılmıyor efendim. Muhtemelen devre dışı bırakılmış.”
“Hmm. Eminim öyledir. Kırıp açabilir miyiz?”
“Silahlar ve büyü hiçbir işe yaramadı efendim. Zindanın koridorları kadar yok edilemez olduğunu varsaymamızda bir sakınca yok bence!”
Yüzbaşı, rapor veren askerine başıyla onay verdi. Bu doğaldı; şaşılacak bir şey yoktu. Belki üzerinde bir büyülü tank topu ya da büyük ölçekli bir büyü deneyebilirlerdi ama bu içerideki diğer herkesin güvenliğini tehlikeye atabilirdi. Nükleer bir büyü, belirsiz sayıda kayıpla sonuçlanırdı. Bu yüzden yüzbaşı, başlangıçta planlandığı gibi doğrudan zindanın derinliklerine doğru ilerlemeye devam etmeye karar verdi. Temelde bir insan dalgası stratejisiydi. Dinlenme noktasını kullanamamak canını müthiş sıksa da bunu kabullendi.
“Bunu yukarıya rapor edin. Ve işgalin sorunsuz ilerlediğini söyleyin.”
“Emredersiniz efendim!”
Aşağıda izole edilmek, bin kişilik bir kuvvetle sınırlandırılmak ilk başta onu tedirgin etmişti. Ama bunun altında ezilmek onu bir imparatorluk subayı olmaya layık kılmazdı. Bu yüzden yüzbaşı saldırıya devam etmeye karar verdi ve bu doğru karar oldu; çünkü bir süre sonra başka bir ekiple buluşmayı başardılar.
Bu kat beklenenden çok daha büyüktü ama bir elementalist ve bir haritacının yardımı sayesinde hızlı bir tempoda ilerliyorlardı. Katlettikleri canavarlardan düşen büyü kristalleri yüksek kaliteliydi ve buldukları sandıklardan harika hazineler çıkıyordu. Merdivenlerden aşağı inen kişiler, 42. Katı tamamen ele geçirmeye yakın olduklarını rapor ettiler. Koridorlarda tezahüratlar yankılanıyordu—İmparatorluk asla yenilmezdi.
İkinci gün, 41. Kattaki tüm odaların aramasını tamamladılar ve daha önce temas kurdukları ekiple birleşerek 42. Kata doğru ilerlediler. Orada baş döndürücü bir hızla 43. Kata doğru yöneldiler—ve henüz üçüncü gün başlamadan 48. Kata ulaşmalarına sadece birkaç adım kalmıştı.
Bu tüm beklentilerin ötesindeydi… ama 49. Kat çok daha farklı bir hikâye olacaktı.
Zindan 49–50. Katlar
“Ah, aaahhh, boynumda bir şey var?!”
“Batıyorum! B—Ben— Bacaklarım eriyor…!”
“Y-yardım edin! Bana yardım edin! Elimi çıkaramıyorum!!”
Tam bir kaos hâkimdi.
Bir anlık dikkatsizlik ve slime’lar geldi. Her yerde, buradan katın diğer ucuna kadar—tonlarca slime. Slime’lar, slime’lar, slime’lar, slime’lar, slime’lar. Bir anlığına mola verdiğinizde tavandan üzerinize slime’lar düşüyordu. Bir köşeyi döndüğünüzde slime’lar dağılıp tüm müfrezeleri yok ediyordu. Duvarda slime’lar, yerde slime’lar. Silahlar ve zırhlar mahvoluyor, askerler hızla güç kaybediyordu.
“Kahretsin! Hâlâ geçemediler mi?!”
“Efendim, tüm kat boyunca canavar varlığı var, bu yüzden büyülü algılamamız pek iyi çalışmıyor. Ayrıca fiziksel saldırılara karşı son derece dirençliler, bu yüzden temel vuruşlar üzerlerinde işe yaramıyor!”
“Evet ve inanılmaz bir hızla çoğalıyorlar! Acıyı hissetmiyorlar gibi görünüyor, bu yüzden saldırılarımız karşısında irkilmiyorlar bile!”
Tek bir slime pek sorun teşkil etmezdi ama bu kadar devasa olduklarında, bir tanesini yakarak öldürmek aniden müthiş bir çaba gerektirir hale gelmişti. Beklenenden çok daha zahmetli olduklarını kanıtlıyorlardı. Ve henüz geri çekilmek zorunda kalmasalar da—her birkaç saatte bir gelen takviye birlikler sayesinde—hızla vakit kaybediyor ve istedikleri sonuçları elde edemiyorlardı.
Sonunda, üçüncü günün sonuna kadar katı tamamen keşfedemediler. Ancak üst katlardan daha fazla asker aşağı indiğinde insan dalgası yöntemiyle engeli aşabildiler.
Ardından, 50. Katta, kelimenin tam anlamıyla bir yaralı yığınıyla karşılaştılar. Geçit karanlık, nemli ve kasvetli bir mağarayı andırıyordu, savaş sesleri kulaklarında yankılanıyordu.
“Kahretsin!” diye öfkeyle haykırıldı öteden. “O canavarlar yine dirildi!”
Grubun önünde, karanlığın canlı bir tezahürü gibi devasa bir yılan geçide kıvrılarak girmiş, hırlayarak ilerlemelerini engelliyordu. Bu bir fırtına yılanıydı ve İmparatorluk’un sıradan büyüleri ile ateşli silahları onun zırh benzeri pullarında bir çizik bile açamıyordu. Yılana kılıçla saldırmak isteseniz bile, Zehirli Nefes’inin menzili altı metreyi aşıyordu ve hedefe yeterince yaklaşamadan ölümcül bir sisle kaplıyordu.
“Pislik! Bu dar geçitler adeta bu yaratıklar için yapılmış!”
“Yeterli alanımız olsaydı etrafından dolaşabilirdik ama burada bunu yapmanın imkânı yok.”
“Bir magizooka hazırlayabilir miyiz?”
“Olumsuz. Daha yeni ateşledik. Yeniden şarj olmasına iki saat var.”
Magizooka yeni bir büyülü silah türüydü; dünyanın şimdiye kadar gördüğü en güçlü taşınabilir taarruz silahlarından biriydi. Büyü taşlarıyla çalışan büyü tabancalarının aksine bunlar, atmosferden alınan büyü zerreciklerini kullanarak doldurulan büyü gücüyle çalışıyordu. İçlerine yerleştirilen büyü, atmosferdeki havayı sıkıştırıp art arda sarsıcı patlamalar halinde ateşleyen elemental büyü Hava Patlatıcı’ydı. Nişan alması kolay olan ve gücünü yanmadan almayan bu silah, binaların içi ve diğer kapalı alanlar için ideal bir büyü parçasıydı; üstelik sadece bir tanesini taşımak bile insana A rütbesi kazandıracak kadar güçlü bir darbe indiriyordu.
Ancak bir magizooka ile ilgili sorun, tükettiği muazzam enerji miktarıydı. Bu yüzden yeniden şarj edilebilir şekilde tasarlanmıştı ama zindanın büyü zerrecikleriyle dolu atmosferinde bile tam şarj olması üç saat sürüyordu. Genellikle çoğu amaç için bu yeterince hızlı olurdu ama burada bu bile yetersiz kalıyordu.
“Vay canına, benimle dalga mı geçiyorsun? Yani bu canavarlar biz onları öldürebildiğimizden daha hızlı mı yenileniyor?!”
Fırtına yılanı açıkça benzersizdi. Boynuna yerleştirilmiş bir halka vardı ve bu ona diğer canavarlardan ayıran bir varlık kazandırıyordu. Yine de hepsinden önemlisi, onu kaç kez yenerseniz yenin, üç saat içinde geri geliyordu. Başka bir deyişle, bu katı kaç kez ele geçirirlerse geçirsinler, yeterli zaman geçtiğinde savaş sil baştan yeniden başlayacaktı. Ve en kötüsü: Bu katın hiçbir yeri yaratıktan güvende değildi.
Ama hepsi bu kadar da değildi.
“Ah, ahhhhh, burada da bir tane var!!”
Başka bir geçitten savaş sesleri yankılanmaya başladı. Hayır, tek fırtına yılanı o değildi—hatırı sayılır şekilde, en az on tanesinin varlığını doğrulamışlardı. Her biri tehlike açısından A-eksi rütbesinde olan yılanlardan oluşan karmaşık bir ağ, kendi özelliklerinden tam anlamıyla yararlanmak için özel olarak inşa edilmiş bir alana hükmediyordu.
Basitçe söylemek gerekirse, burası kara yılanların yuvasıydı. Normalde fırtına yılanı ve yedekleri 40. Katın patron canavarı olarak hizmet ederdi. Ancak bu acil durum için hepsi aynı anda bu kata konuşlandırılmıştı.
Sonunda, ellerine daha iyi silahlar vermek için üst katlardan takviye birlikler geldi. Ancak o zaman tüm fırtına yılanlarıyla aynı anda başa çıkabilecek kadar magizooka’ya sahip olabildiler—ve ancak üçüncü günün gecesinin geç saatlerinde hepsini nihayet etkisiz hale getirebildiler.
“Pekâlâ. Bu katta kalıp olası yeni yenilenmeleri gözetlememiz gerekiyor. Hasta ve yaralıları üst katlara tahliye edin.”
“Emredersiniz efendim!”
Böylece imparatorluk ordusu bu fırsatı zindandaki kuvvetlerini yeniden organize etmek için kullandı—ve bununla birlikte daha da büyük bir cehenneme doğru adım attılar.
Zindan 51–60. Katlar
51. Kat modern görünümlü bir geçide sahipti. Görünüşe göre İmparatorluk bu katın kontrolünü çoktan ele geçirmişti ve her köşede askerler görülebiliyordu. Etrafa saçılmış çetin bir savaşın tüm izleri, buranın da başa çıkılması zor başka bir kat olduğunu hissettiriyordu.
Birlik yüzbaşılarından biri sahadaki kişilerle temas kurmaya çalıştı.
“Durum nedir?” diye sordu nöbetçiye, dinlenen askerleri uyandırmayacak kadar sessiz olmaya çalışarak.
“Tüm işler çığırından çıktı. Bu İblis Kralı gerçekten çok hafife almışız.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bu kattaki tuzaklar berbat. Her köşesinde nöbet tuttuğumuzu gördüğünüz yol doğru yol—sakın bunun dışına çıkmaya kalkışmayın. Sanırım tuzakların çoğunu imha ettik ama dışarıda hâlâ aktif olanlar bulunabilir.”
“Pekâlâ. Bu arada…”
Yüzbaşı, üst subaylarına rapor edebileceği ayrıntıları sordu. Ona anlatılan hikâye, İmparatorluk’un bile kullanmadığı türden çok sayıda kimyasal silahı içeriyordu. Gözlere ve boğaza zarar veren tatsız, kokusuz bir gaz; nörotoksin ve aşındırıcı sıvı sağanakları; aynı anda birden fazla insanı tuzağa düşüren devasa, acımasız tuzaklar vardı. Bütün askerler bu tür şeylerin yalnızca İmparatorluk’a özgü olduğunu düşünüyordu, bu da durumu çok daha tehditkâr kılıyordu.
“Bu kattan itibaren hiçbir canavar bulamazsınız. Bunun yerine etrafta büyü zerrecikleriyle çalışan bu lanet golem’ler dolaşıyor. Görünüşe göre kendilerini tamir de edebiliyorlar. Onları tamamen parçalamak sonsuza dek sürdü.”
“Kulağa gerçekten zor geliyor.”
Yüzbaşı kendisinin de ne kadar zorlandığından bahsetmek istedi ama sessiz kalıp nöbetçiyi devam etmesi için teşvik etti.
“Evet. Yaralılar ve bitkin düşenler 55. Katta dinleniyor. Oraya ulaşırsanız en azından güvenle yemek yiyebilirsiniz.”
“Teşekkürler. Peki şu anda ön cephe nerede?”
“Ön cephe mi? … Daha yeni duyduğum bir hikâyeye göre, 60. Katta. Yine de bana şaka gibi geldi. Yukarıya rapor etsek burada aklımızı kaçırdığımızı düşünecekler. Delice bir şey ama yine de duymak istiyor musun?”
Yüzbaşı, iç çeken askere başıyla onay vermek zorunda kaldı. “Evet, lütfen.”
“Emin misin? Pekâlâ, öyleyse. Söylentiye göre 60. Katta, oraya hükmeden devasa insansı bir silah varmış! Gücüne gelince…”
Duydukça kulağa daha da saçma geliyordu. Öyle muazzam ve görkemli bir şeydi. A-rütbesi savaşçılardan oluşan koskoca bir ordu bile, adama karşı tek bir umut ışığı bulamamış görünüyordu. Tüm vücudu büyü çeliğinden yapılmıştı, bu da onu kılıçlara ve silahlara karşı dayanıklı kılıyordu; ayrıca kalıcı bir bariyeri vardı, bu yüzden magizooka’lar bile ona etki etmiyordu. Tüm çareleri tükenmişti ve muhafızın bildiği son durum buydu.
“Ayrıca, görünüşe göre bu dev golem konuşuyor ve sıkı durun—sesi tıpkı ihtiyar Lord Gadora gibi çıkıyor. Buna inanmak tamamen imkânsız—ve benden bunu rapor etmem mi isteniyor? Bu beni fersah fersah aşar…”
Muhafızın haklı şikâyetlerine rağmen yüzbaşı yine de üstlerine rapor verip kararlarını sormak zorunda felti.
“İçeri girmek zorundayız. Önce 55. Katı hedeflememizi sağlayacağım. Gelecek planlarımızı orada tartışırız.”
“Emredersiniz efendim.”
Böyle bir durumda yüzbaşı, üstünün vereceği yanıtın evetten başka bir şey olamayacağını biliyordu. Ne alternatif bir fikri ne de planla ilgili başka bir endişesi vardı. Fakat bu sadece sorunu ertelemekten ibaretti. Çok geçmeden kesin bir yanıta ihtiyaç duyacaklardı—ancak imparatorluk sözlüğünde ‘geri çekilmek’ diye bir kelime yoktu.
“Gidiyor musunuz? Evet, gideceğinizden emindim. Peki, bol şans ama gitmeden önce bir uyarıyı daha unuttum. Bölgede beş özel canavarın varlığını doğruladık. Gözünüzü onlardan ayırmayın.”
“Özel canavarlar mı?”
“Evet. Bildiğim kadarıyla henüz kimse onları yenmeyi başaramadı. Eşsiz olduklarına eminim, ayrıca çok çetinler. Şimdiden birkaç yoldaşımı öldürdüler.”
Bunlar kırmızı bir slime, altın bir iskelet, ölümcül bir hayalet, ağır bir canlı zırh takımı ve küçük ama güçlü bir ejderhaydı. Bu acımasız çete görünüşe göre bu kat grubu civarındaki koridorlarda devriye geziyordu; golem sürüsünün arasında son derece olağan dışı bir varlıktı. Muhafız, onlarla karşılaşırsanız ölmüş sayılırsınız diyerek uyardı.
Üst katlardan sağ kurtulanlar yollarına devam ederken bu tavsiyeyi kulaklarına küpe ettiler. Kendilerini neyin beklediğini öğrenmelerine az bir zaman kalmıştı. Kendilerini bekleyen ölüm tarlalarından habersiz, aralıksız ve sıkı bir düzen içinde gittikçe daha derine indiler.
Labirent 61–70. Katlar
“Ne? Hâlâ kazanamadınız mı?”
“Özür dilerim efendim! Görünüşe göre yine bir yarma harekâtı gerçekleştiremedik…”
Bu raporu duymak tüm askerleri derin bir ümitsizliğe sürükledi. 70. Kat, burası ile büyük ölüm kalesi arasında bir tür sınır olan devasa bir kapıya ev sahipliği yapıyordu.
………
……
…
Hortlak canavar sürülerini yararak ilerleyen imparatorluk askerleri labirentte çalım satarak yürüyordu. İlk başlarda işler iyi gidiyordu—en azından başlangıçta.
Ortaya çıkan tüm canavarlar hortlak türündendi. Çürüyen et kokusuna alıştıktan sonra, bir imparatorluk askerinin savuşturmakta zorlanacağı bir şey değildi. Buraya gönderilen ilk bin kişilik birlik bir operasyon üssü kurmayı başardı ve diğerleriyle buluştuktan sonra işgale aşağıya doğru devam etmeye karar verdiler. Yüzeyle temasın kesilmesi ağır bir darbeydi ama tamamen izole edilmiş sayılmazlardı. Zamanı geldiğinde daha fazlasının geleceğine karar verdiler, bu yüzden bu büyük bir sorun değildi.
Böylece azgın bir sel gibi, birlikler katlara akın etti. Sadece ilk günde, 61 ile 69. Katlar arasındaki arazinin çoğunu keşfedip haritasını çıkardılar.
Sorun 70. Kat’taydı. Nedense bu kat, tüm bitki örtüsünün kuruyup gittiği geniş, tepelik bir alandı. Havasında ölüm kokusu sezilen bir savaş alanının tekinsiz kalıntısıydı ve en uç noktasında yüzeydekine benzer büyüklükte devasa bir kapı beliriyordu. Kemiklerden yapılmış bu kapı, müstahkem bir şehri çevreleyen surların tam ortasında yer alıyordu. Bunun bir labirentte ne işi vardı? Herkesin aklındaki soru buydu.
Bu kapı dışında şehre başka bir giriş yoktu. Ne kanalizasyon boruları ne servis kapıları ne de sıradan bir yaşam için gerekli olması beklenen diğer tesislerden hiçbiri vardı. Mantıklıydı. Bu şehir yaşamsızlar—ölümsüz hortlaklar—tarafından işgal edilmişti ve ilk gün kapıları sıkı sıkıya kapalı kalmıştı.
Surları yıkmayı denediler ama surlar inatçı bir şekilde kalındı. Yıktıkları her kısımda, hortlaklar hemen dışarı fırlayıp orayı onarıyorlardı; bu yüzden yıkım çalışmaları çok yavaş ilerliyor, hatta neredeyse hiç ilerlemiyordu. Sura yaklaşmak bile onları tepedeki silahlı İskelet Okçuların hedefi haline getiriyordu. Küçük gruplar halinde saldırmak çok zahmetli olduğundan, İmparatorluk kuvvetleri takviye birlikleri beklemeye karar verdi.
İkinci günün sabahında, imparatorluk askerlerinin elinde artık on binden fazla birlik vardı—ve tam saldırıya geçeceklerken, devasa kapılar aniden sessizce açıldı. Arkasında korkunç görünüşlü bir hortlak kral bekliyordu. İskeletti—ama doğru kelime bu muydu? Mükemmel bir şekilde cilalanmış bembeyaz kemikleri ışıkta parıldarken askerlerle akıcı bir şekilde konuştu.
“Krallığım Deathtopia’ya hoş geldiniz. Ben Adalmann, Ölümsüz Kral. Şölen hazırlıklarımız tamamlandı. Şimdi, eğlenme zamanı. Başlayalım!”
Adalmann kendini tanıttıktan hemen sonra, ordunun üzerine baskıcı bir dalga hücum etti. Bu krala, kötülük dolu ölüm şövalyelerinden oluşan bir grup ve yaşam pençelerinden kurtulduktan çok sonra bile tüm ihtişamıyla beliren bir ölüm ejderhası hizmet ediyordu. Kötücül kükremesi, tüm alanı yerle bir etmeye yetecek bir güçle salıverildi—ve ardından ölüm ejderhası gökten kapının hemen arkasına indi. Ejderhaların en ölümcülü, ölümsüzler mevzusunda dağın kralı olan mahluk, şimdi dişlerini imparatorluk ordusuna göstermişti.
Ve hepsi bu kadar da değildi. Devasa kapılar tamamen açıldığında, hortlak leşkerleri içeriden dışarı akın etti. Kendi içlerinde Ölüm Lordları tarafından yönetilen devasa ölüm şövalyeleri orduları birbiri ardına dışarı sökün etti. Kapının önünde dizilmiş askerler, savaşın aniden başlamasıyla derhal kargaşaya sürüklendi.
Bu ölüm ejderhası, A-rütbesi bir canavardı; kendisine saldırmak için önceden dikkatli bir hazırlık gerektiren korkunç bir hasımdı. Niteliği “hortlak”tı; bu da doğrudan ruhuna saldırılmadığı sürece yenilemeyeceği anlamına geliyordu—ve İmparatorluk devasa savaş gücüyle ne kadar gurur duyarsa duysun, düşmanları saldırılarına karşı bağışıklıysa çaresiz kalıyorlardı.
“G-geri çekilin! Öyle rastgele kılıç sallayamayız— Hrrkk!”
“Kahretsin! Burada ateşe ateşle karşılık vermeliyiz…”
“Hayır! Yanmasından daha hızlı yenileniyor!”
“Buradan çıkmak zorundasınız! Yoksa miyazması size çarpacak ve ruhunuzu parçalayacak!”
Ordu kargaşa içindeydi—ve adeta onlarla alay edercesine ejderhanın çenesi ardına kadar açıldı.
“Dikkat edin! Bu da— Ahhh!”
“Brrrt…”
“Bedenim… bedenimmm! Çürüyororurrr…!!”
Ölüm ejderhasının Zombi Nefesi yükseklerden aşağı yağarak karadaki tüm hedeflerini etkisi altına aldı. Çoğunluk direnç kontrolünü geçemedi ve anında yaşamını yitirdi. Dahası bu kadarla da kalmadı; ejderhanın miyazmasıyla zehirlenenler zombiye dönüşerek üstün varlıklarının emirlerine seve seve itaat etmeye başladılar. Bu durumda “üstün varlık”, bölgedeki hortlak kral—yani Adalmann’dı. İmparatorluk’un miyazma nedeniyle verdiği tüm kayıplar, Adalmann’ın gücündeki artışla doğrudan bağlantılıydı.
Ve bu, imparatorluk kuvvetleri için tek trajedi değildi. Ölüm ejderhasının gazabından kaçmayı başaranlar bile güvende değildi; çünkü ölüm şövalyeleri artık ölüm atlarını mahmuzlayıp kaçmaya çalışanların peşine düşmüştü. Göz açıp kapayıncaya kadar İmparatorluk’un mevcudu kırıp geçirildi—ve bir saatten kısa sürede on bin kişilik kuvvet yok edildi.
Bu yıkım haberi, hayatta kalan birkaç kişi tarafından ordunun geri kalanına ulaştırılacaktı—ve artık 70. Kat savaşı tüm şiddetiyle devam ediyordu.
………
……
…
İkinci günden itibaren imparatorluk ordusu 70. Kat’a yarma harekâtı yapmak için pek çok girişimde bulundu. İlki acı bir yenilgiyle sonuçlandı; ikincisi ve üçüncüsü de benzer sonuçlar gördü. Hiçbir şey yolunda gitmiyordu ve ölüm ejderhasının ezici tehdidi sadece başlangıçtı.
Sayıları yalnızca birkaç bin civarında olsa da, ölüm şövalyeleri ne ölüm ne yorgunluk ne de tükenmişlik biliyordu. Tehdit olarak A-eksi rütbesi kazanmışlardı ve yenilenme yetenekleri kaç kez yere serilirlerse serilsinler yola devam etmelerini sağlıyordu. Onlara komuta eden Ölüm Lordları, İmparatorluk’un çıkarabileceği en iyi savaşçılarla denk olmalıydı. Hatta nitelik olarak onları aşıyorlardı ve ordularının muazzam hasara rağmen savaşmaya devam edebilme yeteneği, sayısal dezavantajlarını fazlasıyla kapatıyordu.
Üstelik Adalmann’ın emri altında, Zindanın On Harikası’ndan biri olan Ölüm Paladini Alberto çalışıyordu. Sahadaki imparatorluk seçkinleri bile bu ölümsüzler ordusuna karşı savaşmanın bir yolunu bulamıyordu.
“… Ancak bu taarruzla birlikte bu durum son bulacak. Hepinizden büyük şeyler bekliyorum!”
İmparatorluk ordusundan bir albay, askerlerine yaptığı konuşmayı henüz bitirmişti. Dördüncü günde buraya ulaşan üst katlardaki bir grubun parçasıydı; mevcut birleşik kuvvetlerle birlikte topyekün bir savaş başlatmak üzereydiler.
Elbette İmparatorluk beceriksiz değildi. Hortlak bir düşmanla başa çıkmanın her türlü yolu vardı. İnsanlığı katletmeye çıkan yağmacı bir zombi ordunuz varsa, kutsal büyü her amaca uygun bir çözümdü. İnsanlık, bu kutsal büyünün ilkelerini araştırmaya ve gizemini çözmeye hatırı sayılır kaynaklar adamıştı ve İmparatorluk, yüce bir varlığa dua etmekle benzer etkiye sahip teknikler geliştirmeyi başarmıştı. Bu tekniklerde uzmanlaşmış kişiler labirentin dört bir yanından toplanıp 70. Kat’taki birliklere görevlendirilmişti. Ejderhanın kötücül miyazmasına karşı direnç ve “hortlak” niteliğine karşı delici güç sağlayacaklardı. Bu operasyonun can alıcı noktası buydu.
İmparatorluk ordusu şimdi tepelik arazide konuşlanmıştı ve toplam sayıları yetmiş bini buluyordu. Adalmann’ın kuvvetleri ise kırk binden azdı; bu sayıya son birkaç gün içinde elde ettiği tüm zombi takviyeleri de dahildi. İmparatorluk’un açık bir sayısal üstünlüğü vardı ve artık birliklerinin her bir üyesi zaferin nihayet kendilerinin olacağına inanıyordu.
Derken belirleyici savaş başladı… ve kral hamlesini yaptı.
“Beni alt ettiğinizi mi sanıyorsunuz? Bir kez daha düşünün. Ekstra Yetenek: Kutsal-Kötücül Dönüşüm!”
Ölümsüz Kral, hattın en sonundaki askerine kadar tüm kuvvetleri üzerinde kusursuz bir kontrole sahipti. Gücü tüm ağına yayıldığında, kutsal niteliğe karşı olan zayıflıkları artık bir sorun teşkil etmiyordu. Bütün kalbiyle bu zayıflığa bel bağlayan İmparatorluk, planlarının ne kadar hedef dışı kaldığını çok geçmeden anlayacaktı… ve ardından gelen yenilgilerinin ne kadar muazzam olacağını.
Bu yenilgiyle birlikte imparatorluk askerlerinin iradesi kırıldı. Hayatta kalanlar ümitsizliğe kapılarak çılgınlar gibi üst katlara doğru kaçtı. Zindanı yenme koşullarını tamamen unuttular; zihinlerinde kalan tek şey yaşama arzusu, hayatta kalma dürtüsüydü.
Labirent 71–79. Katlar
Bu katlara bırakılan askerler, anında böcek sürüleriyle bitmek bilmeyen bir savaşa sürüklendi. Saldırı aralıksızdı; ölümden korkmayan böcekler bir an bile duraksamadan sürekli saldırdı.
Labirent işgalinin ilk gününde buraya gönderilen birlikler için bu sürülere karşı geçen ilk yirmi dört saat ayıltıcı bir deneyimdi ama gerçekten korkutucu değildi. Kontrol altına aldıkları bir geçitte üslerini kurarak derhal karşı önlemler almaya koyuldular.
Normal olanlardan onlarca kat daha büyük olan bu böcekler sadece korkutucu bir görüntüye sahip değildi; aynı zamanda oldukça güçlüydüler. Savunmanızı düşürürseniz saniyeler içinde canlı canlı yenirdiniz—yine de soğukkanlılığınızı korursanız, her birinin o kadar da güçlü olmadığını fark ederdiniz. Ayrıca bu sürüler saldırmayı hiç bırakmıyorsa, bu büyü kristali toplama potansiyelinin muazzam olduğu anlamına geliyordu. Hepsi de birinci kaliteydi ve her askerin yüzünü güldürüyordu.
Bunun abartılacak bir şey olmadığını düşündüler. Sıradan bir macera grubu burada dinlenme imkanı bulamazdı; yorgunlukları birikir ve er ya da geç %100 güçlerini veremez hale gelirlerdi. Ancak bu askerlerin böyle bir endişesi yoktu. Becerikli bir ordu bu katları fethetmek istiyorsa, bir sürü böcek onu durduramazdı—tek tek her bir böceği saysanız bile İmparatorluk sayıca hâlâ üstündü. Ayrıca savaş sırasında vardiyalı çalışabilir, kendilerini her zaman mükemmel bir savaş formunda tutabilirlerdi.
Böylece kuvvet, üs ağını kademeli olarak genişleterek sorunsuz bir şekilde ilerledi. Rahatlamalarına hiç zaman verilmiyordu ama bir bakıma tek gerçek sorun da buydu.
Öte yandan elde ettikleri ganimetler muazzamdı. Bu böcek cenneti, ağaçların içine gizlenmiş mağaralar, karanlık oyuklar ve benzeri her türlü gizli odayla doluydu. Bu odalarda genellikle güçlü canavarlar bulunuyordu ancak aynı zamanda hazine sandıkları da vardı ve içlerindekiler askerlerin yüzünü sürekli neşeyle güldürüyordu. İçlerinden biri daha yeni son odadaki sandıklardan birinde altın ve gümüşle işlenmiş, oldukça pahalı görünen bir hançer bulmuştu. Üstelik oldukça maharetli bir silahtı; parıltısı, büyü çeliğinden yapılma gövdesini adeta gizliyordu. Büyü çeliği çekirdekli silahlar bile yeterince pahalıyken, bıçağın tamamen saf büyü çeliğinden olması sıradan bir askerin gözlerini ışıldatmaya yeter de artardı bile.
Bilgilendirmeler sırasında askerlere, ele geçirilen tüm büyü kristalleri ve diğer eşyaların orduya ait olduğu söylenmişti. Ancak bu hançer gibi daha küçük eşyalar büyük ihtimalle görmezden gelinecekti; tüm teçhizatları daha sonra kontrol edilecek olsa da, bu bıçağı taşıyan askerin onu koruyan patronu yenmesi gerektiği düşünülürse, muhtemelen kendisinde kalmasına izin verilecekti. Yoldaşları ona kıskançlıkla bakıyordu ama aynı zamanda hepsi sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Böyle küçük yan gelir imkânları olmasaydı, hiçbiri bütün gün burada dikilip dev sinekleri avlamakla uğraşmazdı.
Bu sırada epeyce büyü kristali de topluyorlardı. Bu saflıktaki kristaller normalde nadir bulunurdu ancak buradaki canavarlar sanki modası geçmiş gibi bunları gırla düşürüyordu. Askerler deyim yerindeyse sevinçten havalara uçuyordu; bu gidişle primleri ceplerine indirecekleri kesindi.
Kulaktan kulağa duyduklarına göre diğer katlarda da durum hemen hemen aynıydı. Yine de hortlakların cirit attığı bölüm tam bir felaketti; o yaratıklardan hiçbir şey yağmalayamıyordunuz, üstelik öldürmesi de bir tık daha zordu. Öte yandan bu böceklerin sunduğu kazanç her şeyin ötesindeydi. En azından çıkardıkları hazineler tatmin ediciden de öteydi ve oradaki herkes geri döndüklerinde paraya para demeyecekleri tatlı bir hayale kapılmıştı.
İkinci günde işler ters gitmeye başladı. Bir asker bunu, yanında yürüyen arkadaşının kafasının şaşkın gözlerinin önünde birdenbire yerde yuvarlandığını gördüğünde anladı.
“Evet, yani geri döndüğümüzde felekten bir gece—” “Ha?”
Arkadaşının kafasında ancak şaşkınlık olarak tanımlanabilecek bir ifade vardı; donuk gözleri hâlâ ayakta duran kafasız cesede bakıyordu. Sessiz sesi yarıda kesildi, kan bir fıskiye gibi fışkırıp yoldaşlarının üzerine yağarken ağzı hâlâ açıktı.
“N-nee!!”
Asker çığlığı bastı. Az önce konuştuğu kişinin başına gelen bu ani felaketi ilk anda kavraması imkânsızdı. Ama o asker bile şanslı sayılırdı, çünkü beyni başka bir şeyi kavrayamadan bir sonraki kurban olarak seçilmişti.
Kafası tok bir sesle yere düşmüş ve adam, yanındaki dilsiz ceset gibi hızla can vermişti. Göz alıcı çiçeklerle dolu olan ve şimdiye kadar güvenli bir bölge olarak düşündükleri 79. Kat’ta can verdiler.
“Hi-hi-hi-hi-hi-hi…” “Bunun için bir gün beklemeye değdi.” “Bunca av ayağıma kadar geldi.” “Geldiğiniz için çok teşekkür ederim!” “Şimdi sizi öldürmemize ve sizden beslenmemize izin verme zamanı.”
Ses gün gibi netti; çekici, tüm kat boyunca yankılanan bir sesti. Bir kraliçenin sözlerini dile getiriyordu, zira bu katın patronu olan Böcek Kraliçesi Apito’ya aitti. Onun güzel sesi, alanın her köşesine ulaşan düşünce dalgalarına dönüştü—ve sadık hizmetkârları için bu ses bir emir tonu taşıyordu.
………
……
…
Apito, ne kadar iyi saklanırlarsa saklansınlar insan avlarını yakalayabilen üstün duyulara sahip, yaklaşık otuz santim boyunda katil böceklerden oluşan bir ordu eşek arısı sürüsüne liderlik ediyordu. Küçük, şeffaf kanatları korkunç, yüksek frekanslı pervane bıçakları gibi iş görüyor ve düzensiz, yüksek hızlı manevraları kolayca yapmalarını sağlıyordu. Böcek dünyasının “sessiz katilleri”ydiler ve ses hızında yaklaşarak üzerinize çöküyorlardı.
Üstün bir dinamik görme yeteneği bile ordu eşek arılarına karşı hiçbir şey ifade etmezdi. İnsan vücudunun doğal sınırlarını aşmadan onları tespit etmek bile imkânsızdı. Düşünce Hızlandırma ve Aşırı Hızlı Tepki gibi Ekstra Yetenek kombinasyonları, hareketlerini takip edebilmek için asgari gereksinimlerdi. Tek bir eşek arısı bile A-üstü bir felaket olarak sınıflandırılıyordu.
Bu arada Batı Ülkeleri’nde tek bir ordu eşek arısının görülmesi bile yetkililerin olağanüstü hâl ilan etmesine neden olurdu. Durum derhal her ülkenin ordusunun en üst kademelerine bildirilir, onlar da mümkünse Haçlılar da dâhil olmak üzere üst düzey şövalyelerden oluşan bir müfreze kurarlardı. Şövalyelerin, arıları kutsal bariyerlerle sıkıştırdığı ve işlerini bitirmeden önce zayıflatma ve yavaşlatma büyüleriyle üzerlerine ağırlık bindirdiği büyük çaplı bir temizlik operasyonuna dönüşürdü. Bu stratejiyle bile en azından birkaç kayıp vermek kaçınılmazdı—işte bu kadar korkunç bir canavardılar. Bu arada, birden fazlası tespit edilirse tehlike katlanarak artardı.
Peki Böcek Kraliçesi’nin kontrolü altında kaç tane vardı?
………
……
…
Apito’nun emirlerini yerine getiren ordu eşek arılarının sayısı kolayca binin üzerine çıkıyordu. Ve böylece çok geçmeden toplu katliam başladı.
“Evet, onları halledebilirim” diye düşünen herkes ölmeye mahkûmdu. A-rütbeli güçlü savaşçılar olsalar bile, dövüş yeteneklerinde belirli bir seviyeye ulaşmadıkları sürece acemi birinden pek de farkları yoktu. Bir ordu eşek arısının hızına tepki veremiyorsanız, sizi bekleyen tek şey mutlak ölümdü.
Ve böylece bu katta toplanan tüm imparatorluk askerlerinin öldürülmesi on dakikadan az sürdü.
Labirent 81-90. Katlar
Açık konuşmak gerekirse: İlk gün sadece küçük bir ısınmaydı. Hayatta kalan tüm askerler böyle düşünüyordu. Yoldaşları gitmişti—hepsi iblislerin veya kadim tanrıların gücüne sahip canavarlar tarafından katledilmişti. Ama kaderlerine lanet edenler sadece onlar değildi. Aynı trajedi diğer katlarda da yaşanıyordu. Herkes artık amansız bir savaşa kilitlenmiş, her bir katta güçlü düşmanlarla savaşmak zorunda kalmıştı… zafer şansı olmaksızın.
81. Kat, güçlü bedenleriyle kasıla kasıla dolaşan ve büyük sürüler oluşturan büyü canavarlarının cennetiydi. Ama bunlar hâlâ aptal yaratıklardı ve bir imparatorluk askeri bunlardan birini kolayca alt edebilirdi. Ortalama olarak her birinin gücü muhtemelen B veya daha yüksek bir rütbedeydi ve genellikle üç ila beşli gruplar hâlinde ortaya çıkıyorlardı. Bu, hazırlıksız bir askeri şaşırtabilirdi ancak kimsenin ölmesine yetecek kadar değildi.
Bu yüzden çok geçmeden merdivenleri buldular ve 82. Kat’a sürülen bin kişilik kuvvetle hızla buluştular. Genel olarak fena bir günlük iş olmadığını hissettiler. Biraz zaman alabilirdi ama ellerindeki birkaç günle, çok geçmeden tüm bu yeri fethetmiş olmaları gerekirdi. Derken ikinci gün geldi ve yeni bir düşmanın gelişi her şeyi değiştirdi.
Baştan sona yoğun bir balta girmemiş orman olan 82. Kat’ta, insan dilini konuşabilen akıllı bir maymun vardı. Kendisine kısaca Ak Maymun deniyordu; gökyüzünde uçarken kudretli fırtınalar çağırarak hem rüzgârı hem de sesi kontrol ediyordu. Güzel beyaz kürkü, esnek fiziğinde çekici bir şekilde parıldıyordu ve savaş alanının her bir karışında özgürce koşması o kadar büyüleyiciydi ki adeta önceden prova edilmiş bir gösteriyi izliyormuş illüzyonu yaratıyordu. Elindeki sopayı dövüş sanatlarıyla harmanladığı kendine has dövüş tarzı, sanki sonu gelmeyen havadan öldürme teknikleriyle eşleşiyordu. Her yöne fırlattığı keskin rüzgâr bıçakları da buna eklenince Ak Maymun, var olan en tehlikeli büyü canavarlarından biri hâline geliyordu.
Ak Maymun çok kısa bir süre içinde büyülerini kullanarak imparatorluk ordusunu yıkımın eşiğine getirdi. Bir saat süren bu dehşetin sonunda “Yine geleceğim!” diye bağırarak rüzgâr gibi gözden kayboldu. Bu maymun belasının düzenli baskınları iki gün sonra başlayacaktı.
Askerler ve yoldaşları birer birer yere serildi. İmparatorluk tebaası olmanın verdiği tüm gururla savaşmışlardı ama hepsi hezimete uğramıştı. Keskin nişancı ekibinin atışları Maymun’un fırtınaları tarafından engelleniyor; gücünü veya durumunu etkileyecek büyülerse kendi büyüsüyle etkisiz kılınıyordu. Büyülü tüfeklerle atılan büyüler, onun rüzgâr bariyerini aşacak kadar güçlü değildi. Geride sadece yakın dövüş kalıyordu ancak Yeniden Yapılandırılmış Zırh Birlikleri’nin sunduğu en iyi savaşçılar bile parmağında oynatılıyordu.
Ak Maymun onları çocuk gibi savurup duruyordu ve ne zaman süresi dolsa çekip gidiyordu. Sebebi mi? Gayet basitti: Daha fazla imparatorluk askerinin gelmesini bekliyordu.
İlk başta böyle oyuncak edilmeyi öfkeyle karşılamışlardı. Şimdiyse tek istedikleri bu maymunun çekip gitmesiydi. Artık hayatta kalanların sayısı binin altına düşmüştü ve aralarındaki bir asker, daha ne kadar ömrü kaldığını merak ediyordu. Ne kadar düşünürse düşünsün, işlerin nasıl bu noktaya geldiğini bir türlü kavrayamıyordu. Derken beyaz bir karaltı fark etti. Çarklar ne zaman rayından çıkmaya başlamıştı ki…? Cevabı bulamadan görüşüne karanlık bir perde indi.
83. Kat, bir uçtan diğer uca görüş alanı açık, engin bir çayırlıktan oluşuyordu. Çukurlar ve basit tuzaklar kurulmuştu ama bunlar hiçbir engel teşkil etmiyordu. Hava güzeldi, ilerleyen birliklerin yüzleri gülüyordu. Ancak ikinci günün gecesinde İmparatorluk sarsıcı bir darbe aldı.
Ay hilalden dolunaya yeni dönmüştü ve şimdi havada süzülen gururlu, yüce bir tavşanı çevreliyordu. Bu, kütleçekiminin efendisi olan Ay Tavşanı’ydı; saldırıları dost düşman ayırt etmiyordu ama burada dostları için endişelenmesine gerek yoktu. Güçleri ayın evrelerine bağlı olsa da Tavşan, yeni ayda bile yeri göğü altüst edebilecek kapasitedeydi.
Şimdi imparatorluk ordusu, bu ezici süper kütleçekim gücünün insafına kalmıştı. Ama henüz bitmemişti. Gece çok geçmeden tekrar gelecekti ve üç gün sonra, Tavşan’ın gücünün en doruk noktada olduğu dolunay gecesi yaşanacaktı…
84. Kat, parke taşlı dar sokaklardan oluşan karmaşık bir labirentti. Sokaklarda yürüyen askerlerin yüzü solgundu.
“S-su, suya ihtiyacım var…”
“İmkânsız. Erzak ekibimize ulaşamıyorum. Dayanmak zorundasın.”
“Kahretsin! Sadece üç gün oldu ama lanet olsun çok susadım… Su olmadan bir şey de yiyemiyorum…”
Cerrahi müdahaleyle güçlendirilmiş bu asker, engel olamadığı susuzluğu yüzünden ağlıyordu. İnanması güç bir manzaraydı. Ama onun suçu değildi. İmparatorluk, büyüyle içme suyu üretebilme yeteneğine güvendiği için her askere yalnızca matarasını dolduracak kadar su sağlamıştı. Üst kademe, taşınabilir erzak tedarikinin çok daha öncelikli olduğunu düşünmüştü.
Şimdiyse bu durum ordunun çöküşü hâline gelmişti. Bu kattaki hava bir tür zehirle doluydu ve havada büyüyle toplanabilecek kadar buharlaşmış su yoktu. Bu durum ancak üçüncü günde, bazı askerler hastalanmaya başladığında fark edilebildi. Üstelik işlerin daha da kötüleştiği nokta, panzehir büyüsünün bu zehir üzerinde işe yaramamasıydı. Zehrin etkisini geri çevirmeye kaç kez çalışırlarsa çalışsınlar, zehir su kaynaklarına sızmaya devam ediyordu.
En azından normal şekilde nefes alabiliyorlardı… ama çok geçmeden ciddi bir kayıp dalgasıyla yüzleşeceklerdi. Şu an bile ön saftaki askerler acıdan yere yığılıyor, yüksek ateş ve ciltlerinde siyah lekeler sergiliyorlardı.
“Birini daha kaybettik! Çok fazla güç kaybetti. Tedavi edilmesi gerekiyor…”
“Kahretsin, burada hiç sıhhiye yok! İyileştirme büyüsü olan var mı?”
“Hiçbir etkisi olmuyor…”
Böylece gittikçe daha fazla yoldaşları yere serildi ve buna tanık olan her imparatorluk askeri sıradakinin kendisi olup olmayacağını merak etti.
Tüm bu kargaşanın ortasında, küçücük canavarlar ayaklarının dibinde koşturup duruyordu. Boyları beş santimi bile bulmayan, siyah kürklü farelerdi bunlar; o kadar önemsiz görünüyorlardı ki askerler onlara dönüp bakmıyordu bile. Bu büyük bir hataydı çünkü tüm bunların asıl kaynağı o farelerdi. Aslında onlar, kat patronu olan Kara Fare’nin, yani karanlık ve iğrenç bir hastalığı yayan veba hükümdarının hizmetkârlarıydı.
Askerler korkunç bir hata yapmıştı. Etrafta gezinen güçlü büyü canavarları dikkatlerini o kadar dağıtmıştı ki tek adımla ezebilecekleri küçük siyah bir fareyi tamamen göz ardı etmişlerdi. Kara Fare’nin bu hizmetkârları böylece mikroplarını dilediklerince yaymakta özgür kalmışlardı.
Eğer Shinji’nin iyileştirme yeteneklerine sahip biri burada olsaydı, belki bu kata kurulan tuzağı etkisiz hâle getirebilirdi ama ne yazık ki etrafta böyle yetenekli bir doktor yoktu. Büyülü iyileştirme hastalıklarda pek işe yaramama eğilimindeydi; belirli hastalıklarla ilgilenmek için daha iyi geliştirilmiş özel büyüler olsa da temelde fiziksel yaralanmalar için tasarlanmıştı. Hastalığın kökeni tedavi edilmediği sürece hastanın fiziksel gücünü artırmak pek bir anlam ifade etmiyordu; ne de olsa yaralanma ve hastalık iki tamamen farklı tedavi ekolü gerektiriyordu. Bir hastalığı tamamen iyileştirebilecek birine ihtiyacınız varsa, ulus başına o kalibrede yalnızca bir veya iki kutsal büyü uygulayıcısı bulunurdu. Onlar nadide birer hazineydi ve özel durumlar haricinde askeri çatışmalarda asla görev almazlardı.
Ölüm, kollarını bu katın üzerinde de uzatıyordu.
85. Kat’a, kendi bölgesi olan sık yaprak döken ormanda devriye gezen bir kraliyet kaplanı hükmediyordu. Diğer katlarda özgürce dolaşan büyü canavarları, tamamen bu kaplanın boyunduruğu altındaydı.
Bu hükümdar, yıldırımları kontrol eden büyük bir kedi olan Yıldırım Kaplanı’ydı. İmparatorluk, o ortaya çıkmadan önce üstünlüğün kendisinde olduğunu düşünse de bu sanal avantaj uzun sürmedi. Hızla savunmaya geçmek zorunda kalarak merdivenlerin yanındaki üslerine kadar geri çekilmek zorunda kaldılar.
Orman canavarlara aitti ve kelimenin tam anlamıyla bir köşeye sıkıştırılmış olmalarına rağmen askerler mücadelelerini sürdürdüler…
86. Kat, yer yer vahalarla bezeli bir çöldü. Güneş ışıl ışıl parıldıyor, gökyüzünde kaldığı her dakika sıcaklık artıyordu; gece gidince de iliklere kadar işleyen bir soğuk çöküyordu. Sıcaklık farkı o kadar büyüktü ki, daha savaş bile başlamadan birçok askerin gücünü tüketip bitiriyordu.
Buradaki en büyük düşmanlarının iklim olacağını sanıyorlardı—ve haksız da sayılmazlardı ama tam olarak haklı da değillerdi. Buradaki asıl tuzak havadaki oksijendi.
Kanatlı Yılan buradaydı ve hükmettiği alan havaydı. Havanın bileşimini kontrol etmek—örneğin oksijen seviyesini sıfıra indirmek—onun için çocuk oyuncağıydı. Askerler sıcaklık farkının biraz dinlendikten sonra atlatabilecekleri bir şey olduğunu sandıklarında, her birinin uykusunda huzur içinde can vermesini sağlamak için bu kadarı yetti de arttı bile…
87. Kat, her ne hikmetse engin bir dağ sırasıydı. Huzur veren manzaralar birçok askere memleketlerindeki ailelerini hatırlatıyordu; kendilerini bir anlığına anılara bıraksalar, mutlu çocukluklarının tadını çıkarabilir ve bir kez daha görmeyi hayal ettikleri sevdiklerini düşleyebilirlerdi.
Tamamen rahatlamaları beş günden biraz az sürdü. Zirvelerin etrafındaki canavar oranının düşük olması da bunda etkiliydi; diğer birçok katın aksine, tetikte kalmak oldukça zordu.
Nöbetçi muhafızların uykuya daldıklarını ve bir daha asla uyanamadıklarını fark edememelerinin sebebi de tam olarak buydu. Yalnızca kendi zihinlerindeki bir illüzyon sayesinde uyanıkmış gibi görünüyorlardı. Bu, barışsever bir ruh olan ve nazik davetleriyle tek bir damla kan dökmeden tüm askerlerin bilincini söküp alan Uykucu Koç’un eseriydi. Uykucu Koç’un illüzyonlu hipnozu hepsini bir daha asla uyanamayacakları bir uykuya sevk etti.
Büyük bir nehre sınırı olan bir ormandan oluşan 88. Kat, öfkeli alevlerden bir kuşa ev sahipliği yapıyordu.
Garip bir şekilde, bu ateş etraftaki ağaçlara asla sıçramıyordu. Sadece kendisine düşmanlık besleyenleri yakabiliyordu—ve bir kez yaktığında da hiç sönmeden sonsuza dek sürmekteydi.
Bu, alevlerin efendisi olan ve burada kat patronu olarak hizmet veren Ateş Kuşu’ydu. Bu Ateş Kuşu ve onun emrinde hizmet eden diğer kuş benzeri yaratıklar, işgalci askerlerin tamamını kısa sürede kül edip bıraktı.
89. Kat, aynalardan yapılmış bir labirentti. Bu katta organik hiçbir şey rol oynamıyordu; son derece kusursuz bir şekilde korunuyordu ve her ayna yüzeyi cam gibi parlatılmıştı. Duvarlardaki tüm yansımalar elbette davetsiz misafirler için labirenti daha da karmaşık hâle getiriyordu ve aynaların kendileri kırılmazdı. Neden mi? Çünkü tek bir canavarın gizli büyüsüyle oluşturulmuşlardı—her yansıtıcı yüzeyde süzülen Ayna Köpeği.
Aynaların arasında özgürce koşan bu yaratık, imparatorluk ordusuyla acımasızca oynadı. Doğrudan aynaların kendi içinde var oluyordu; tüm büyüleri kullanan kişiye geri yansıtan aynalarda. Bu durum Ayna Köpeği’ni hareket hâlindeyken yakalamayı bile imkânsız kılıyordu—ve kendi yansıması çoğalıp sonsuz sayıda bölünürken, zavallı avların hepsi birer birer yutuldu.
Her seviyede amansız kat patronları dehşet saçıyordu. Her birine kendi özelliklerine en uygun ortam bahşedilmişti ve bu da yeteneklerini sonuna kadar sergilemelerine olanak tanıyordu.
Yine de imparatorluk ordusu direnmek için elinden geleni yaptı. Hatta bazen bu patronları yenmeyi bile başarıyorlardı ve ne zaman başarsalar kat genelinde sevinç çığlıkları yükseliyordu. Ancak tekrar tekrar hayata dönüyorlardı ve bu gerçek onları her şeyden çok korkutuyordu.
Kulaktan kulağa yayılan söylentilere göre diğer katlardaki durum da pek farklı değildi. Bu gerçeği anlamak askerlerin şevkini kırdı, çünkü savaşa devam etmeyi tamamen anlamsız kılıyordu.
Ve aralarında en çaresiz olanlara gelince…
Maymun, tavşan, fare, kaplan, yılan, koç, kuş ve köpek… Hepsi Kumara’ya hizmet eden Sekiz Lejyon adındaki gizemli canavarlardı; onun el üstünde tuttuğu evcil hayvanlarından başka bir şey değillerdi. Her biri onun kuyruklarından birinden doğan bir dönüşümdü ve her birinin yetenekleri bizzat Kumara tarafından bahşedilmişti. Sekizi birden bir araya geldiğinde—işte o zaman Kumara gerçek formuna kavuşuyordu.
Artık bir çocuk değil, dünyanın en güzel kadınlarından biriydi: 90. Kat’ın muhafızı ve bu sekiz gizemli canavarın efendisi Dokuz Başlı Kumara. Ve şimdi aptal, acınası bir grup kurban onun olduğu tarafa doğru geliyordu. Kumara için yemden başka bir şey değillerdi—böylece labirentteki ölü sayısı daha da katlandı.
Beş yüz otuz bin imparatorluk askeri labirenti işgal etti. Sadece birkaç gün sonra hayatta kalanların sayısı sıfıra düşmüştü.

