Bembeyaz bir malikâne. Rengârenk çiçeklerle bezeli bir bahçe. Küçük bir kızın tebessümü… ve onu gözeten bir çocuk. Daha mutlu günlere ait, hâlâ canlılığını koruyan solgunlaşmamış bir hatıraydı bu; o mutluluğu yeniden kazanmayı her şeyden çok istiyordu.
Fakat bu hiç de kolay değildi. Bir malikâne inşa etti; göklerdeki cenneti yeniden yaratırcasına güzel bir bahçeye sahip, altından bir şehir… Zihnindeki hatıralardan çok daha görkemli, çok daha etkileyiciydi. Yine de nereye bakarsa baksın, yapbozun o son parçasını bir türlü bulamıyordu. Tüm dünyayı ayakta tutan o ulu sütunlardan biri olmaya yetecek gücüne rağmen, o çok sevdiği kızı geri getirmeyi başaramıyordu. O kızı bulamadığı sürece yüzündeki o tebessüm asla geri gelmeyecekti. Nihayetinde tüm bunları sadece ve sadece o tek bir kız uğruna kurmuştu.
Adı Leon Cromwell’di; Platin Kılıç olarak bilinen bir İblis Kralı. Ve aradığı kızın adı ise…
Hükmettiği El Dorado Altın Diyarı’nın merkezinde yükselen, helezoni yapılı devasa sarayın taht odasında duran Leon, önünde diz çökmüş şüpheli kılıklı üç figüre var gücüyle askeri baskısını hissettiriyordu. Sıradışı bir biçimde giyinmişlerdi: Silah tüccarı Damrada’ya uyum sağlarcasına, tepeden tırnağa siyahlar içinde, şemsiyeyi andıran kocaman şapkalar takmışlardı. Bunların Laplace ve yandaşları olduğunu söylemeye bile gerek yoktu.
“…” “Demek sizsiniz?” “Bu ikinci gelişiniz, değil mi?”
“Evet, Lordum. Sizinle tanışmış olmak bizim için hâlâ büyük bir onur ve sevinç kaynağı. Ancak ne yazık ki bu siparişte yer alan bazı gizli malzemelere dair talebinizi karşılayamayacağımızı bildirmekten üzüntü duyuyoruz.”
Gayet sakin ve derli toplu görünen Teare yanıt vermişti. İblis kralı üzerinde mümkün olan en iyi izlenimi bırakmak umuduyla, müzakereleri gruptaki tek kadın olan ona bırakmışlardı.
Ne var ki bu durum bugün son bulacaktı. Artık Yuuki’nin hazırladığı plana uyacak ve Batı Ülkeleri’ndeki faaliyetlerini bir süreliğine askıya alacaklardı. Yuuki’nin ekibi operasyonları Doğu İmparatorluğu’na kaydırırken, Cerberus’un liderlerinden biri olan Misha, Rozzo ailesiyle ana irtibat noktası görevini üstlenip sıradan işleri yürütmeye devam edecekti.
Üstelik Maribel’in kaybıyla birlikte Rozzo ailesinin gücü de ağır bir darbe almıştı. Sözü edilen “gizli malların” ana tedarik noktası Seltrozzo Krallığı’ydı ve şu anda Rozzoların, gerekli olan istikrarlı çağırma ayinlerini gerçekleştirecek gücünün kaldığı pek söylenemezdi. Dahası Tempest artık Batı Ülkeleri Konseyi’ne katılmıştı; bu da esasen Batı Ülkeleri’nin artık İblis Kralı Rimuru’nun etkisi altına girdiği anlamına geliyordu. Üzerlerinde her zamankinden çok daha fazla göz olacaktı. Herkes geri çekilmek için en uygun zamanın şu an olduğu konusunda hemfikirdi.
“Öyle mi? Epey cüretkâr bir laf. Damrada’nın aksine, hiç vakit kaybetmeden daha fazla para talep ediyorsunuz anlaşılan.”
“Hayır, Lord Leon. Kesinlikle öyle bir durum yok. Bildiğiniz üzere, İblis Kralı Rimuru Batı Ülkeleri’nde oldukça nüfuzlu bir konuma ulaşıyor. Diğer dünyalıların çağrılmasına hoş bakmıyor gibi görünüyor ve bunu kesin bir dille yasaklıyor. Dolayısıyla onun iradesine karşı gelmeye devam etmenin son derece güç olacağı gibi acı bir sonuca vardık.”
Teare’in bu net cevabını dinleyen Leon’un zihninden geçen tek şey şuydu: Biliyordum. Batı Ülkeleri’ndeki ajanlarından da benzer raporlar almıştı; bunun an meselesi olduğunun gayet farkındaydı. Ayrıca bu yöntemin bünyesinde barındırdığı bilinmeyen sayısı zaten çok fazlaydı. Aslına bakılırsa başarı ihtimali astronomik derecede düşüktü. En başından beri bir başarı beklemek cahilce bir cesaret olurdu. Ne de olsa yapılmasını istediği çağırma türünde son derece spesifik şartlar koşuyordu.
Ekibine emirler göndererek defalarca çağırma işlemi yaptırmıştı. Bu çabaya otuzdan fazla çağırıcı destek vermişti ve ayin gerçekleştirilirken Leon’un şart koştuğu her bir koşulun eksiksiz karşılanmasını sağlamak tam yedi gün sürüyordu. Yine de başarı oranı yüzde birin altındaydı—ve aynı kişiler hemen ardından başka bir çağırmaya katılamadığı için deneme hakları kısıtlıydı. Şansları en başından beri sıfıra yakındı.
Leon’un kendisi de birkaç çağırma ayini gerçekleştirmiş ama her biri başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Elde ettiği son başarı Shizue Izawa’yı getirmişti ve o günden bu yana altmış altı yıl geçmişti. Şartları ne kadar daraltırsanız her deneme arasında gereken süre o kadar uzuyordu ve bir sonraki çağırmanın işe yarayacağını ummak için pek bir neden de yoktu. Bu yüzden daha sık aralıklarla deneyebilecekleri “tamamlanmamış” çağırmalar gerçekleştirme fikrini ortaya atmıştı. Leon’un aradığı kişi hâlâ küçük bir kız çocuğuydu; dolayısıyla küçük bir çocukla sonuçlanan tamamlanmamış bir çağırma, ne kadar ufak olursa olsun şanslarını artıracaktı.
Böylece projesi Batı Ülkeleri’ne yayılmış, olabildiğince çok çocuğu toplamak adına mümkün olduğunca çok deneme organize etmişti…
Ve şimdi her şey yerle bir olmuştu. Başka bir yol yoktu ve peşinden gidilecek yeni harika bir fikir de bulunmuyordu. Leon içten içe amansız bir sabırsızlıkla tutuşuyordu fakat yine de konuşurken ses tonunun soğukkanlılığını korudu.
“…” “Rimuru mu?” “Batı ile imzalanmış bir anlaşmamız yok, kimseden iş birliği talebinde de bulunmadım. Sonunda işlerimize müdahale edildi ama bu artık geride kaldı. Peki ama benimle olan ticareti neden kesiyorsunuz? Batı artık avcumuzun içinde değilse, Doğu her zaman bir seçenektir.”
Leon’un delici ses tonu taht odasında yankılandı. Her bir heceye sinen o güçlü baskı, Teare’e yakın mesafeden yapılmış bir saldırı gibiydi; vücudu kaskatı kesilmişti. Adam resmen bambaşka bir seviyedeydi. Sıradan bir büyü doğumlu, bir iblis kralının karşısında dikilmeye bile dayanamazdı; Teare gibi güçlü ve üst düzey biri dahi Leon ile baş etmekte zorlanıyordu. Ancak Teare yalnız değildi.
“Ah, izin verin o meseleyi ben açıklayayım, lordum. Doğrusunu söylemek gerekirse Doğu tarafında da işler biraz şüpheli bir hâl almaya başladı. Oradakiler gizlice savaşa hazırlanmaya çalışıyor gibi görünüyor, bu yüzden bu işi üstlenecek boşta büyücü kalmamış anlaşılan. İhtiyacımız olan personeli bulmak epey zor olacak.”
Leon gözlerini kısarak Laplace’a baktı. Derinlerde bir yerde bu durum canını sıkmıştı. Batı’ya veya Doğu’ya ne olacağı pek de umurunda değildi ama uzayıp giden bir savaş kendi görevini olumsuz etkilerdi. İzleyeceği yolu baştan aşağı yeniden gözden geçirmesi gerekecek gibi görünüyordu. Yine de bunu yüzüne yansıtmadı; ifadesi her zamanki gibi buz gibiydi ve Laplace’a bakmaya devam etti.
Bu baskıyı tüm ağırlığıyla üzerinde hisseden Laplace’ın rahatı kaçmıştı.
“Harbi başımız belada.” “Benim geberttiğim çakma iblis kralı bu adamın yanında hiç kalır.” “Gerçeği bambaşka bir şeymiş harbi.” “Patron haklı galiba.” “Doğrudan bundan intikam almaya kalkışmak pek akıl kârı değil…”
Yuuki ona şimdilik gizli kapaklı işlerden uzak durmasını emretmişti. Kazalim’i katleden adam tam karşısında dikiliyor olsa bile, Laplace’ın Leon’a sataşmak gibi bir niyeti yoktu. Yuuki’nin güvenini boşa çıkarmak istemiyordu, bu yüzden aklındaki tek şey kendisine verilen görevi eksiksiz yerine getirmekti. Yine de… Yeminli düşmanın tam karşında dururken şansını tartmadan edemiyordun işte. Rakibinin gücünü tartıp bulabileceği en ufak bir zayıflığı ararken, İblis Kralı Leon’un gerçekten de bir canavar olduğu sonucuna vardı. Gerçek bir kavgaya tutuşacak olsalar… ne olacağını kestiremiyordu. Belki kazanır, belki kaybederdi. Yoldaşları Teare ve Footman ona katılsa bile galip geleceklerinin garantisi yoktu.
Bu yüzden Laplace bu ziyareti tamamen profesyonel bir iş görüşmesi olarak ele alıyordu. Ama bunu yaparken Yuuki’nin bu işi neden kendilerine verdiğini de gayet iyi kavramıştı.
Patron bu adamı kendi gözlerimizle görmemizi istedi kesin. Düşmanını tanı falan filan işte. Kahretsin, patron bile göğüs göğüse çarpışsalar Maribel ile başının belaya gireceğini söylemişti. Kız sırf Rimuru tahmin ettiğinden de büyük bir canavar çıktığı için çuvalladı. Tabii o adamın gücünü tartmaya çalışmak da ayrı bir deveye hendek atlatma işi ya…
Maribel’in ölümcül hatası Rimuru’nun gücünü yanlış değerlendirmek olmuştu. Planlar ve stratejiler konusunda doğuştan yetenekli olan onun gibi birinin hedefiyle doğrudan çatışmaya girmesi başlı başına bir basiretsizlikti. Laplace böyle düşünüyordu; Yuuki ve Kagali de aynı fikirdeydi. Aklından ne geçiyordu ki? Neden korkmuştu? Dışarıdan bakan biri olarak, ne kadar dezavantajlı olursa olsun Maribel’i bunun bir yıpratma savaşı olduğuna ve işi bir an önce bitirmesi gerektiğine ikna eden şeyin ne olduğunu hayal etmek zordu.
Kaldı ki günün sonunda Maribel’i bu düşünce yapısına sürükleyen kişi Yuuki’nin ta kendisiydi. Maribel’in kendi gücünü fazla büyüttüğü kesindi—buna şüphe yoktu—ama Rimuru’ya karşı bir şansı olduğu fikrini Maribel’in aklına sokan kişi Yuuki’ydi. Yanıltıcı bilgilerle ördüğü ağ sayesinde kızın bütün planlarını başarıyla altüst etmişti.
Tabii ki Yuuki bile Maribel’in kesin olarak kaybedeceğinden emin değildi. Amacı bu iki gücü karşı karşıya getirip yeteneklerini tartmaktı. Sonuçta kazanan İblis Kralı Rimuru olmuş, Maribel (ki kendisi Yuuki’nin ayağına dolanan bir dikendi) ölmüş ve Yuuki de kızın Benzersiz Yeteneği Açgözlülük’ün yeni sahibi haline gelmişti.
Laplace duyduğunda nutku tutulsa da adamın asıl istediği zaten buydu. Başkasının yeteneklerini bu şekilde gözüne kestiremezdin—ama Yuuki’nin dediğine bakılırsa, işe yarayacağına dair içine doğan bir his vardı.
Çılgınca. Tam anlamıyla delilik. Patronun yanında kendi becerilerini bu kadar övmesinden sonra Maribel’in şansının yaver gitmediği kesinleşti zaten. Günün sonunda bilginin gücünü hiçbir şey yenemez. Bu durum Leon için de geçerli. Söylemesi zor ama üstünlük bende olmadığı sürece bu adama bulaşmamak en akıllıca seçim.
Vardığı sonuç buydu.
Bu yüzden planlarını askıya almaya, nüfuzlarını genişletmeye ve istihbarat toplamaya odaklanmaya karar vermişlerdi. Bu hedefler değişmemişti ve Yuuki amacına ulaştığına göre artık Batı Ülkeleri’nde çakılı kalmalarını gerektirecek bir sebep yoktu. Şimdi Leon’un tepesini attırmadan onunla olan ticari bağlarını sıyırmanın yollarını arıyorlardı.
Laplace, Leon’un üzerindeki delici bakışlarının yarattığı baskı karşısında bocalamamalıydı. Dikkatini dağıtmak için biraz daha konuşmaya başladı.
“Bakın lordum, bu aramızdaki ticaretin sonsuza dek bittiği anlamına gelmiyor elbette. Çağırma işleri için deyim yerindeyse sular durulduğunda sizinle tekrar iletişime geçeceğiz. O zamana kadar sadece birazcık vakit istiyoruz. Ayrıca unutmayın ki tüm dünyayı saran bir ağımız var; bu süreçte bu dünyaya düşen çocuklar olursa onları hemen sizin için toplayabiliriz.”
“…” “Pekala, bu konuda elimiz kolumuz bağlı. O halde bu meseleyi size bırakıyorum. Ancak bir sorum olacak.”
“Ne hakkındaydı acaba lordum?”
“Neden bu kadar gevezesin?”
“Ha?”
Laplace, Leon’un sorusu karşısında şaşkınlıkla bakakaldı. Nerede veya ne zaman yanlış bir şey söylediğine dair en ufak bir fikri yoktu.
Bir çam mı devirdim acaba? Aman neyse. Bizimle çalışmaya devam etmeye niyetliyse eğlenceye devam o zaman!
Bu durum onu pek sarsmamıştı. Ona göre hayat, tadı çıkarıldığı sürece yaşamaya değerdi. Bir hata yapmış olsa bile, onun umurunda olduğu kadarıyla olan olmuş biten bitmişti. Leon konuşurken Laplace, ona saldırma isteğine engel olarak kafasında meseleyi çabucak tartıp bir karara vardı.
“Çıkarlarının gayet bilincinde olan tüccarların, savaş gibi meseleler hakkında bu kadar ulu orta konuşması gerçekten doğru mu? Damrada burada olsaydı böyle bir aptallık yapmazdı diye düşünüyorum.”
“Şey…”
Haklı bir noktaya değinmişti. Ama Laplace hâlâ haklı olduğunu hissediyordu. Yuuki ona bu ifadeyi kullanmasını emretmişti—ve ona başka bir şeyden daha bahsetmişti. Bunu hatırlayan Laplace’ın zihninde tüm taşlar yerine oturmaya başladı.
Leon’un bundan sonra söyleyeceği şey büyük ihtimalle…
“Ne saklıyorsunuz? Gözlerimi savaşa çevirmeye çalışıyor gibisin ama bundan daha iyisini yapman gerekecek.”
Soru tam da Yuuki’nin tahmin ettiği gibi gelmişti. Bu durum Laplace’ın canını sıksa da içini rahatlatmıştı. “Bu adamla hiç baş edilmiyor, değil mi?” Patron, konuşmanın bu noktaya geleceğini adı gibi biliyordu.
Leon, Laplace’ın sözlerini fazla derinlemesine yorumlayarak bir şey sakladığı çıkarımında bulunmuştu. Bilginin değerini gayet iyi bilen onun gibi bir iblis kralı, bunun kendisini başka bir hedeften saptırmak için kurulmuş bir düzenek olduğunu sanarak yanılmıştı. Fakat öyle değildi. Laplace ve arkadaşları sadece Yuuki’nin kendilerine söylediği şeyi yapıyorlardı; arkasında yatan derin bir düşünce falan yoktu. Bu basit bir gerçekti ama bunu Leon’a anlatmanın hiçbir anlamı yoktu. Laplace’ın nafile bahaneler uydurduğunu düşünecekti sadece.
Tüm bunlar, odada dahi bulunmayan Yuuki’nin marifetiydi ve elbet bir anlamı olmalıydı. Ve tabii ki Laplace’ın elinde bazı ipuçları vardı.
“Ah evet, Lord Leon, gerçekten çok keskin bir zekanız var. Doğrusunu söylemek gerekirse, gizli malların sonu şimdilik gerçekten geldi ama aslında elimizde belirli bir konumda beş tane daha var. Bunlar, Shizue Izawa’nın müdahale edip yanına aldığı çocuklardı.”
“…” “Hmm.”
Yuuki en başından beri Rimuru’nun gözetimindeki çocukların haberini Leon’a sızdırmak istiyordu. Ancak ekibi bunu pat diye ağzından kaçırsaydı, Leon arkasında gizli bir niyet olduğunu düşünebilirdi. Bu yüzden sohbetlerinin sonuna kadar beklemelerini ve çocuklarla ilgili bilgiyi sona saklamalarını tembihlemişti. Her yöne kayabilecek bir konuşmayı öngörme konusundaki ürkütücü yeteneği, Yuuki’nin bu kadar korkutucu bir varlık olmasının nedenlerinden biriydi. Yuuki’nin talimatlarını uygulamaya devam eden Laplace bile bu durumdan biraz ürkmüştü.
“Anlayacağınız üç erkek iki kız çocuk var, hepsi de diğer dünyalı. Sorun bulundukları yer. Bizim erişimimizin olmadığı bir yerdeler.”
“Shizue Izawa… Shizu, değil mi? Ve bahsettiğin bu yer de Tempest, öyle değil mi?”
“Bildiniz. Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama neticede hepimiz tüccarız. Kendimizi çok fazla tehlikeye atmak istemeyiz. Bu arada, isimleri—”
“Ken Mizerre, Ryozeki, Gale Gibbs, Alison ve Scoey Colbert.”
Laplace isimleri hatırlayamadan, şimdiye kadar sessizliğini koruyan Footman bir çırpıda isimleri sayıverdi. Footman’ın müzakereye uygun olmadığını düşünen Yuuki, ondan sadece bu isim listesini ezberlemesini istemişti.
“Evet, tam olarak bunlar. Erişilemeyen mallarla pek ilgilenmezsiniz sanıyordum lordum…”
Laplace gülümsedi. Leon ise huysuzca kaşlarını çattı.
“Diksiyonunuz arzulanandan çok uzak. Scoey olduğuna emin misin, Chloe gibi bir şey olmasın?”
Footman bu sinirli soruya yanıt vermedi. Üstelemeye devam ederlerse Leon’un öfkesi açık bir düşmanlığa dönüşebilirdi. Ne de olsa bu odadaki herkes arasında en çok tehlikede olan kişi Footman’dı. Normalde hiçbir şey söylememek daha akıllıca olurdu—ama Leon’u sinirlendirmiş olsa da bu yanlış bir hamle sayılmazdı.
“Bağışlayın onu Lord Leon,” dedi Teare. “Diğer dünyalıların isimlerini kendi dilimize çevirmek her zaman zordur, bu yüzden muhtemelen tamamen doğru değillerdir. Ancak müsaadenizle, her halükarda isimlerin bir öneminin olmadığı söylenmişti bana.”
Eğilerek selam verdi; Laplace ve Footman da tuhaf bir şekilde komik görünerek onu takip etti.
“Hakikaten de isimlerin bir önemi yok. Bu malları kaybetmenin sorumluluğunu size yüklüyorum ancak bu durum şartlarımızı ihlal etmiş sayılmanıza yetmez. Yaklaşan savaşla ilgili verdiğiniz istihbaratı yeterli bir özür olarak kabul edeceğim.”
Türlü duyguları içine gömen Leon soğukkanlılığını korudu—ve böylece görüşme sona erdi. Laplace sağlanan malların parasını kabul etti ve yoldaşlarıyla birlikte El Dorado’yu geride bıraktı.

“Peki, bunu nasıl yorumlamak lazım…?” Onlar gittikten sonra fısıldadı Leon.
At kuyruğu şeklinde arkadan bağlanmış uzun saçları göz alıcı bir altın sarısıyla parıldıyor, çekik gözlerindeki kasvetli ifadeyle tezat oluşturuyordu. Yanında hazırolda bekleyen kişi, danışmanı ve en yakın sırdaşlarından biri olan Gümüş Şövalye Arlos’tu.
“O üçünün işini bitirelim mi? Sizi huzursuz ettilerse Lord Leon, onları hayatta tutmanın pek bir anlamını görmüyorum.”
Leon, Arlos’un sözlerini tarttı. Daha önceki Damrada ile kıyaslandığında, bu üçlü son derece şüpheli davranmıştı. Bunların Damrada ile nasıl aynı mesleği icra edebildiğine şaşıyordu. Leon zaten tüccar takımına pek güvenmezdi, ancak Cerberus örgütüyle çatışmaya girmekten de kaçınmak istiyordu. İnsan toplumunun dört bir yanına ajanlarını yerleştirmiş olabilirdi fakat Doğu merkezli olup etkisini Batı’da genişleten o muazzam örgütle kıyaslandığında esamesi bile okunmazdı.
Bu yüzden işlerine yaradıkları sürece onları kullanmaya soğukkanlılıkla karar verdi. Özellikle de diğer dünyalıların izini bulma konusunda insanların canavarlardan daha elverişli olduğuna inanıyordu. Amacına ulaşmak istiyorsa insanların yardımına ihtiyacı vardı.
“Bırak gitsinler. Bize getirdikleri bilgi beni daha çok endişelendiriyor. Doğu İmparatorluğu gerçekten harekete geçmek üzereyse, başımızda dünya çapında bir savaş bulabiliriz. Diğer iblis krallarının nasıl tepki vereceğini bilmem ama küresel bir kaosun içine çekilmeyi hiç istemem.”
“Haklısınız lordum. Tüm El Dorado sizin otoritenizin ışığıyla parıldıyor fakat diğer pek çok diyarda büyük ölçekli çatışmaların çıkacağını tahmin etmek zor değil. Buna hazırlıklı olmalıyız.”
Arlos, Leon’un cevabını başıyla onayladı.
Leon’un hükmettiği El Dorado diyarı, dünyanın geri kalanından okyanusla ayrılmış müstakil bir kıtadaydı. Dünya standartlarına göre Avustralya’dan daha büyüktü ve her bir karış toprağı Leon’un hâkimiyeti altındaydı. Tam ortasında, yıl boyunca durmaksızın püsküren devasa bir aktif yanardağ yer alıyordu; ancak püskürttüğü küller büyüyle oluşturulan rüzgârlar sayesinde uzağa taşınıyor, merkezdeki o güzel şehre asla düşmüyordu. Yanardağın yakınında zengin maden yatakları oluşmuştu ve bu cevherler çeşitli büyülü metallere dönüştürülüyordu. Oradaki altın cevheri damarları o kadar çok değerli maden üretiyordu ki Leon bunun bir kısmını gizlice insan medeniyetine pazarlıyordu.
Şehir, ihtişamın zirvesi; büyüyle korunan bir krallığın baş tacıydı. Leon’un zihnindeki Altın Diyar El Dorado işte böyle bir yerdi ve sadece Arlos değil, bu topraklarda yaşayan herkes insanların o çirkin savaşına sürüklenmekten nefret ederdi.
“Devreye sokulmak üzere acil durum savunma büyülerini hazır tutacağım ve güvenlik protokollerimizi en üst seviyeye çıkaracağım.”
“Evet, lütfen öyle yap. Fakat işler hiçbir zaman istediğin gibi gitmez, değil mi?”
“…” “Ne demek istediniz lordum?”
“Savaştan bahsediyorum. Eğer bir savaşta yeterince insan ölürse, hepimizin başını belaya sokacak bazı yaratıkların uyanmasına sebep olabilir. Özgün Sarı Jaune’un bu diyarın bir yerlerinde uyumakta olduğunu biliyorum. Henüz fiziksel bir form kazandığını sanmıyorum ama…”
Leon iç geçirdi. Hepsi son derece saçmaydı. Doğu İmparatorluğu ne düşünüyordu acaba? Bilmiyordu ama her savaş doğası gereği bolca ölüm getirirdi. Ne kadar çok kan dökülürse, buna maruz kalan canavarlar da o kadar güçlenirdi. En kötü senaryoda, bir veya birden fazla tehlikeli iblis uyanabilir ki bu da insanlık için gerçek bir felaket olurdu. Eski bir Kahraman olarak kendine has bir geçmişe sahip olan Leon, bunun ne kadar büyük bir aptallık olduğunu gayet iyi biliyordu.
Tabii bir iblis kralı olarak bu yaptığı sadece duygusallıktı. Görmek onu üzse de, o tanımadığı yüzler ne tür felaketlere uğrarsa uğrasın gözüne uyku girmemezlik etmezdi.
Hayır, Leon’un endişesi çok daha düşük bir olasılıkla ilgiliydi. Ya kazara bu durum tam da aradığı kıza zarar verirse?
“O gün geldiğinde, tüm gücümüzü gözler önüne serelim!”
“Evet. Bunu görmeyi dört gözle bekliyorum. Ayrıca…”
“O ülkeye birkaç Mavi Şövalye konuşlandırmama da izin verin.”
Leon ve Arlos sakince birbirlerine baş salladılar. Detaylı emirlere gerek yoktu. Arlos, Leon’un niyetlerini okuma ve onları eyleme dökme konusunda yetenekliydi.
“Öyle yap,” dedi Leon gözlerini kapatırken.
Sonra, artık boşalmış olan o odada gözlerini tekrar açtı ve boşluğa dikti.
Ama Scoey Colbert ha? Çok büyük beklentiye girmemem gerektiğini biliyorum ama ismi onunkiyle neredeyse tıpatıp aynı. Tuzak bile olsa bunu görmezden gelemem.
Bunun bir tuzak olup olmamasının önemi yoktu. İblis Kralı Leon’un nihai amacı onu, çocukluk arkadaşını—ve korumak zorunda olduğu kızı bulmaktı.
O kızın adı Chloe Aubert’ti.
