Yeraltı gölünden yüzeye çıkan yol, tek ve uzun bir mağara geçidinden ibaretti; ben de şu anda zıplaya süzüle o yolda ilerliyordum. Düşündüğümden çok daha iyi hareket ediyordum. Nemli karanlıkta bile Büyü Algısı’nı kullanmak, etrafı güneşli bir gün gibi aydınlık görmemi sağlıyordu.
Kör olduğum zamanlarda adımlarıma çok odaklandığımdan fark edememiştim ama slime’lar istediklerinde aslında oldukça hızlı yol alabiliyorlardı. Yorulmak nedir pek bilmediğimden acele etmek için de geçerli bir nedenim yoktu; bu yüzden insan standartlarına göre normal bir yürüyüş temposunda ilerlemeyi tercih ediyordum. (Bunun kesinlikle coşkulu bir şekilde hız yapma denememin tam da suyun ortasında bitmesiyle bir ilgisi yoktu.)
Ağır ağır ilerlerken, yolun büyük bir kapıyla kapatılmış olduğunu gördüm; bu mağarada gördüğüm insan yapımı ilk nesneydi. Çok şüpheliydi ama beni pek şaşırtmadı. RPG oyunlarında daha önce defalarca gördüğüm kapılardan farksızdı. Her patron odasının önünde genellikle böyle bir kapı olurdu.
Peki ama nasıl açılacaktı? Su Bıçağı ile parmaklıkları kesip geçsem mi? Mantıklı bir fikir gibi görünüyordu ama ben bunu düşünürken kapı gıcırtıyla kendi kendine açıldı. Panikleyerek hemen yolun kenarına sıvıştım ve izlemeye başladım.
“Öf! Sonunda açabildik şu mereti. Kilit mekanizması tamamen paslanmış olmalı… ” dedi biri.
“Öyle valla. Üç yüz yıldır falan kimse içeri girmeyi denemedi bile, değil mi?” diye karşılık verdi ikinci bir ses.
“İçeri girmeye çalışan kimsenin kaydı yok. Güvende olduğumuzdan emin misin? Ani bir saldırıya karşı tamamen savunmasız kalmayalım…?” diye yorum yaptı üçüncüsü.
“Gah-hah-hah-hah!” diye kahkaha attı ikincisi. “Hadi ama. Bu herif birkaç yüzyıl önce yenilmez olabilir ama neticede aşırı büyümüş dev bir kertenkele, biliyorsun değil mi? Size tek başıma bir basiliski nasıl avladığımı anlatmıştım, değil mi? Hiçbir şey olmaz!”
“Ben de tam onu merak ediyordum aslında,” diye yanıtladı üçüncüsü. “Bunun doğru olduğundan emin misin Kabal? Basilisk, B-artı seviye bir canavardır. Onu gerçekten tek başına mı hallettin?”
“Aptalı oynamayı bırak! Ben B rütbeliyim, biliyorsun! Kocaman bir sürüngen beni yıldıracak değil ya!”
“Pekala, pekala. Yalnızca tetikte olsan yeter. Ayrıca unutma, işler kötüye giderse her zaman benim Kaçış yeteneğimi kullanabiliriz…”
“Bu samimi sohbeti sonraya saklasak olur mu?” diye söze girdi birincisi. “Sessizliğe ihtiyacım var. Gizlenme Sanatı’nı etkinleştirme vaktim geldi!”
Seslerine bakılırsa üç kişiydiler ve hiçbirinin gizlenmek için pek çabası yok gibiydi. Üstelik söyledikleri her şeyi de anlıyordum. Garip.
【Anlaşıldı.】 【Büyü Algısı yeteneğiniz, içinde kasıtlı bir anlam barındıran ses dalgalarını deşifre edecek şekilde uyarlanabilir.】
Anlaşıldı. Yani onlarla konuşamıyordum ama ne dediklerini anlayabiliyordum. Bu iyiydi. Yabancı dillerde hiçbir zaman pek yetenekli olmamıştım. Sınıfın en arkasında oturup “Bu benim ne işime yarayacak ki? Zaten Japonya dışında asla yaşamayacağım! Gidin bunu yaşayacak birine öğretin!” diye sızlanan çocuklardandım.
Şimdi gerçekten o durumun içinde olduğuma göre, bir his bana bu bahanenin artık işe yaramayacağını söylüyordu. Sanırım ders çalışma vakti gelmişti.
Ama şu an önemli olan bu değildi. Ne yapmalıydım? Bu, kapıyı açmaktan kesinlikle daha zor bir soruydu. Ne istediklerini bilmiyordum ama bir tahminde bulunmam gerekirse maceracıydılar. Belki de define avcıları? Bunlar bu dünyada karşılaştığım ilk insanlardı; neyin peşinde olduklarını görmek için peşlerine takılmak gibi bir istek duydum. Ama… Dillerini konuşamayan bir slime karşılarına çıkarsa ne yaparlardı acaba? Hiç acımadan beni doğrayacaklarına bahse girerdim. En iyisi bunu bir dahaki sefere ertelemekti. Önce güvenlik. İnsanlarla ilgili şeyleri, onlarla konuşabildiğim zamanlara saklayabilirdim.
Üçlüye liderlik eden zayıf adam bir şey yaptı ve üçü birden aniden gözden kaybolmaya başladı. Tamamen de değil ama. “Gizlenme” falan gibi bir şeyden bahsetmişti—muhtemelen bir tür yetenekti. Bunu ne için öğrendi acaba? Umarım insanların yatak odalarına gizlice sızmak için değildir. Ne kadar skandal. Daha sonra onunla arkadaş olmam gerekecek.
Üçlü yolun devamında gözden kaybolunca, ben de tekrar harekete geçtim. Acele etmeye hiç gerek yoktu. İnsanlarla karşılaşmak için son şansım bu değildi ya. Eskilerin dediği gibi, yavaş ve emin adımlarla ilerleyen yarışı kazanır; ben de onlara hak veriyorum.
Kapıdan geçip gittim ve içlerinden biri durumu kontrol etmek için geri dönmeden çoktan ortadan kaybolmuştum.

Kapıdan epey uzaklaştıktan sonra, birkaç farklı yola ayrılan bir yol ayrımına vardım. Hangi yol beni yüzeye çıkaracaktı acaba? Karat kara düşünmenin pek bir faydası olmayacağından, bir yol seçip mağara geçidinden aşağı doğru koyuldum.
Tıs! Tıs!
Göz göze geldik.
Yavaşça gözlerimi kaçırdım. Karşımda devasa, meşum görünüşlü bir yılan duruyordu; dikenli pulları, sert bir derisi olan simsiyah bu varlığın yanında Dünya’daki yılanlar adeta sevimli kalırdı. Yolumun üzerindeki bu yaratık, beni far görmüş tavşan —ya da slime— gibi donakalladı.
Zihnim bomboş oldu. Beni fark etmezse belki yırtardım? Yavaşça geriye doğru kaymaya çalıştım. Şansıma tüküreyim. Siyah yılan başını yukarı dikti ve hareketlerime ayak uydurdu. Sessizce gözleriyle beni tehdit ederken dilini bana doğru çıkarıp tıslıyordu. Lanet olsun. Beni öyle kolay kolay salmayacak! Bunu anlamak için tek bir kelime bile etmemize gerek yoktu.
Dövüşmeli miydim? Zaten geçen haftamı antrenman yaparak geçirdiğim o ölümcül bitirici hamlem yok muydu? Sadece şey… bilirsiniz ya, böyle bir canavarla dövüşmek birazcık… ekstra yürek isterdi. Başka bir deyişle, tırsıntıdan altıma yapıyordum.
Ama bir dakika dur. Kendine gel. Düşününce, ben daha önce bundan çok daha korkunç şeyler yaşamıştım. Veldora’yı hatırlasana? O ejderhayla kıyaslayınca bu herif… Hadi ama, belki de o kadar da korkunç değildir. Belki de her şey yolunda gidecek!
Bir nebze daha sakin bir zihinle, karartı yılanı süzmek için kendime bir an tanıdım. Beni korkudan dondurup sessizliğe gömdüğünü, kılımı bile kıpırdatamadığımı düşünüyor olmalıydı. Muhtemelen bana son darbeyi vurmanın yollarını tasarlıyordu. Belki de beni tek lokmada yutma fikrini fazla sıradan falan bulmuştu.
Pekala, kendimi tutmanın bir anlamı yoktu. Başka bir an bile tereddüt etmeden yılanın boynuna doğru hedef alıp bir Su Bıçağı savurdum. Ölümcül bir şak sesiyle havayı yaran bıçak canavara isabet etti.
Her şey bir anda olup bitti; o kadar hızlıydı ki gözlerime inanamadım. En ufak bir dirençle karşılaşmayan Su Bıçağı, siyah yılanın kafasını uçuruverdi. O kadar kocaman, o kadar meşum görünen bir yılan ki kesinlikle onun için öğleden sonra atıştırmalığından fazlası olamayacağımdan emindim.
Bu yetenek… düşündüğümden bir tık daha güçlü olabilirdi. Eğer bunu o maceracı üçlüsünün üzerinde kullansaydım, işler çok hızlı bir şekilde vahşet filmine dönüşebilirdi. Neyse ki önce bir canavar üzerinde deneme öngörüsüne sahiptim.
Devam etmeden önce, şu anda midemi nelerin doldurduğuna hızlıca bir göz atalım. Veldora, yüzde 15. Su, yüzde 10. Şifalı otlar, iyileştirme iksirleri ve benzerleri, yüzde 2. Cevher ve diğer malzemeler, yüzde 3. Genel toplam, yaklaşık yüzde 30’u dolu. Her bir Su Bıçağı atışı normal bir bardak dolusu su bile harcamıyordu, bu yüzden… tüüh, suyum bitecek diye endişelenmeye başlamadan önce muhtemelen bunlardan binlerce tüketebilirdim.
Aptalca bir büyü sözünden çok daha verimliydi. Sanırım bir süre daha canavarlara karşı buna güveneceğim.
Şu yılana gelecek olursak. Onu emip tahlil ederek çalabileceğim herhangi bir yeteneği var mıydı acaba? Boşa harcayacak vakit yoktu. Bir deneyelim bakalım.
Sonuçlar… fena değildi. Kendimi siyah bir yılan olarak gizleme yeteneğinin yanı sıra, şu iki yeteneği de kazandım:
Isı Kaynağı Algılama:
Doğal Yetenek. Bölgedeki tüm ısı tepkimelerini tespit eder. Hiçbir gizleme etkisinden etkilenmez.
Zehirli Nefes:
Doğal Yetenek. Güçlü bir nefes tipi zehir (aşınma) saldırısı. Kullanıcının önündeki yedi metrelik alanda 120 derecelik bir yarıçapı etkiler.
Görünüşe göre bu zehrin hedefi üzerinde aşındırıcı bir etkisi vardı; dokunduğu her türlü ekipmana veya ete zarar veriyordu. Normal bir maceracı muhtemelen bu herife karşı bayağı zorlanırdı, değil mi? Bu dünyadaki büyü çeşitliliğini düşününce kesin konuşmak zordu tabii.
Az önce alt ettiğim bu yılanın yeteneklerini tahlil etmek için biraz vakit harcadım. Elimde ne kadar çok koz olursa o kadar iyi diye düşündüm.
Sonuçlar:
1. Siyah yılanı taklit etmek beden hacmimi artırıyordu.
2. Yeni kazandığım yetenekler yılan formunu taklit etmek zorunda kalmadan da kullanılabiliyordu; fakat performansları bundan olumsuz etkilenebiliyordu.
Biraz daha detaylandırmak gerekirse:
1. Yutucu ile mideye indirdiğim canavarları burada ayrıştırıp depolayabiliyordum. Başka bir deyişle, aldığım hasarı onarmak için Yutucu‘yu kendi bedenimde kullanmış ve bu sayede tamir işlemine yardımcı olacak yedek hücreler elde etmiştim.
2. “Doğal Yetenekler”, belirli bir canavar türüne özgü yetenekler gibi görünüyordu. Benim Emilim, Öz Yenilenme ve Çözme yeteneklerim de bir slime olarak bana özgü doğal yeteneklerdi. Ancak doğal yetenekleri tam potansiyeliyle sergileyebilmek için ilgili canavarın biçimine bürünmem gerekiyordu, aksi takdirde hakiki güçlerini ortaya çıkaramıyordum. Yine de onları kısmen kullanabiliyordum; hatta Isı Kaynağı Algılama gibi bazı yetenekler her iki türlü de gayet iyi çalışıyor gibiydi.
Hepsini bir araya getirince: Yutucu tek kelimeyle muazzam bir şeydi. Bu yetenek sayesinde daha ne gibi faydalı beceriler avlayabileceğimi görmek için sabırsızlanıyordum.

Yılanla olan dövüşümün üzerinden üç gün geçmişti. Hâlâ mağaradaydım. Sıcağı, soğuğu ya da herhangi bir şeyi hissedemiyordum ama bildiğim kadarıyla burası oldukça soğuktu.
Henüz tek bir güneş ışığı hüzmesi bile görmemiştim ama görüşüm karanlıkta gayet iyi çalışmaya devam ediyordu. Gelgelelim, zihnimi yavaş yavaş bir endişe kemirmeye başlıyordu… Yani, teknik olarak bunun imkânsız olduğunu biliyordum ama düşünmekten de kendimi alamıyordum.
“… Yoksa kayboldum mu ben?”
Hayır. İmkânı yoktu. Hangi aptal daha ilk mağarada yolunu kaybederdi ki? Şu ilk çocuk oyuncağı mağaranın, tecrübe edinip oyuna dalmanı sağlayan bir basamak olması gerekmez miydi? Şu maceracı üçlü nereye gittiğini gayet iyi biliyor gibi görünüyordu, değil mi?
Sorun yoktu, hallederdim. Muhtemelen sadece çok uzun bir yoldu. Yine de tam olarak nereye gittiğimi bilmemek beni biraz geriyordu. Bu konuda yardım almanın bir yolu yok mu ki acaba?
【Anlaşıldı.】 【Şu ana kadar katettiğiniz yollar zihninize yansıtılsın mı?】
【Evet】
【Hayır】
Pfft. Kendi kendime güldüm. Dalga mı geçiyorsun benimle?! diye geçirdim içimden, hafifçe sızlanmaktan kendimi alamayarak. Madem böyle bir şey vardı, neden daha önce söylemedin ki?!
Tereddüt etmeden hemen “Evet”i seçtim tabii ki. Bir zamanlar ben de otomatik haritalandırmanın hile olduğunu düşünürdüm ama artık hatamın farkına varmıştım. Eski oyunlarda eline kalemle kareli kâğıdı alıp zindanda attığın her adımı tek tek karelere çizmen beklenirdi. İşi eğlenceli kılan da buydu zaten; attığın her tek adımla doğru yolda olduğundan emin olmak. Ancak zaman geçtikçe insanlar strateji rehberlerine daha çok bel bağlamaya başladı ve oyunlar kendi entegre harita özellikleriyle çıkmaya başladı. Türün gerçek eğlencesini emip bitirdiğini söyleyebilirdiniz—ama bu kolaylığa bir kez alışınca bir daha geri dönüş olmuyordu.
Yani demem o ki… parmaklarının ucunda böyle güçlü bir özellik varken kullanmamak aptallık olurdu, değil mi? Üstelik bu bir oyun değildi. Gerçek hayatın ta kendisiydi.
Zihnimde beliren haritayı inceledim.
Yanlış mı okuyordum? Bayağı bayağı aynı alanın etrafında dönüp dolaşıp duruyor gibiydim…
………
……
…
Zihnimdeki haritayı takip ederek mağaranın daha önce hiç gitmeye tenezzül etmediğim bir koluna daldım. Orada, son üç gündür benden tamamen kaçmayı başarmış bir manzarayla karşılaştım.
Heh-heh-heh. Sanırım harbiden kaybolmuşum. Beni böyle bocalatacak kadar… Harbiden muazzam bir mağara olmalı burası. Hakkını vermek lazım.
(Benim yön özürlü olmamla hiç alakası yok yani, tamam mı?!)
Çıkışa—o büyük dış dünyaya—yaklaşıyor olmalıydım. Duvarlarda ve yerde yosunlar, otlar belirmeye başlamıştı. Ve güneşin nerede olduğunu bilmesem de loş da olsa bir ışık içeri süzülmeye başlıyordu. Bu da gündüz vakti demekti.
Yoldayken birkaç canavarla daha karşılaştım. Tam olarak söylemek gerekirse:
Kırkayak bir canavar (“kötü kırkayak”, B+ Seviye)
Büyük bir örümcek (“kara örümcek”, B Seviye)
Vampir bir yarasa (“dev yarasa”, C+ Seviye)
Kabuklu dev bir kertenkele (“zırhlı kertenkele”, B- Seviye)
Ama o siyah yılanlardan başka yoktu. Belki de o tek taneydi.
Hepsi de oldukça güçlüydü. Gerçi Su Bıçağı‘nın tek başına bir dövüşü bitirmeye yettiğini düşünürsek laf etmek bana düşmezdi. Yine de yarasa herif birkaç ısırık alacak kadar uzun süre bıçaklarımdan sıyrılmayı başardı, kertenkele herifin bedenindense doğru açıyla vurmadığım sürece saldırılarım sekip durdu.
Hepsi öyle kolayca devrilmiyordu. Kırkayak, bana arkadan saldırmak için yeterince uzun süre kendini gizledi ama Büyü Algısı ile Isı Kaynağı Algılama sayesinde etrafımı tam anlamıyla kavrayabildiğimden hazırlıklıydım. Arkama savurduğum tek bir Su Bıçağı bu karşılaşmayı bitirmeye yetti.
Örümcek ise… Öf.
Zaten en başından beri böceklere karşı bir takıntım, bir hazımsızlığım vardı. Onlardan bedensel olarak tiksiniyordum adeta. Tek bir bakış bile yetip artıyordu benim için, almayayım. Bir slime’a dönüşmek zihinsel direncimi de artırmış olmalıydı ki çığlık çığlığa kaçmak yerine o herifle dövüşebildim.
“Üzgünüm dostum, tam gücümü tadacaksın!” Aynı anda beş Su Bıçağı, dosdoğru göğüs kafesine saplandı. Onu bir an bile gözümün önünde görmek istemiyordum.
Gerçi bu durum, sonrasında onu da tıpkı diğerleri gibi mideye indirmeme engel olmadı. Ne de olsa güçlü olanın hayatta kalması meselesiydi. Örümcek ve kırkayak beni biraz duraksatsa da yoluma kararlılıkla devam ettim.
Yine de herhangi bir hamamböceği canavarı ortaya çıkarsa, kesinlikle topuklardım. Mesele kazanıp kaybetmek değildi. Yapabiliyor olmam, her zaman yapmam gerektiği anlamına gelmiyordu.
Onu buyu derken bu mağaradaki epeyce canavarı yutmayı başarmıştım. Elde ettiğim yeteneklerin üstünden bir geçelim bakalım.
Siyah yılan: Zehirli Nefes, Isı Kaynağı Algılama
Kırkayak: Felç Edici Nefes
Büyük örümcek: Yapışkan İplik, Çelik İplik
Vampir yarasa: Sömürü, Ultrasonik Dalga
Kabuklu kertenkele: Vücut Zırhı
Elinize yeni bir oyuncak geçtiğinde onu hemen kullanmak istersiniz, değil mi? Benim için de durum farksızdı. Bu yüzden edindiğim tüm yetenekleri araştırmak için Büyük Bilge’den yararlandım.
Esasen, yılandan aldığım Zehirli Nefes’i pek kullanmamıştım. Aslında kertenkele üzerinde denemek için dönüşmüştüm ve… yani, yuh artık. O kadar zırh, zırhlı kertenkelenin hiçbir işine yaramamıştı. Resmen gözlerimin önünde eriyip bir vıcık birikintisine dönüştü. Hayatımda gördüğüm en iğrenç şeydi; her yere saçılmış organlar, et parçaları falan. Geriye kalan çiğnenmesi zor parçaları da ayrıştırmak için bir sis salvosu daha püskürtmek zorunda kaldım. Umarım bunu son görüşüm olur.
Harbi harbi, bu nefes hesaba katılamayacak kadar aşırı bir güce sahipti. Mümkünse pek kullanmak istemiyordum. Ancak Isı Kaynağı Algılama muazzamdı. Hemen hemen her canlı yaratık ısı yayar. Bunu Büyü Algısı ile birleştirmek, bana pusu kurmayı neredeyse imkânsız kılıyordu. İnsanlarla ya da zeki, yüksek seviyeli canavarlarla muhatap olmaya başladığımda ne tür büyülerle veya özel yeteneklerle karşılaşacağımı bilemezdim, bu yüzden gardımı düşürme lüksüm yoktu.
Sıradaki, kırkayak. Dış görünüşü falan yüzünden o herifi hiç taklit etmek istemiyordum aslında. Nefesinin menzili siyah yılanınkiyle hemen hemen aynıydı, formu da aşağı yukarı aynı boyuttaydı. Tahmin ettiğim gibi, onu slime formunda kullanmaya çalışmak menzili yalnızca bir metre kadar sınırlandırıyordu. Sürpriz bir saldırı için işe yarayabilirdi sanırım, ama bir düşman zaten bu yarıçapın içindeyse, dönüşmediğim ya da kaçmadığım sürece hapı yutmuş olurdum, bu yüzden…
Kertenkelenin zırhı, bahsettiğim gibi Zehirli Nefes’e karşı sıfır direnç gösterdi. Ondan pek bir şey bekleyemezdim. Zaten Fiziksel Saldırı Direnci‘ne sahiptim, bu yüzden pek bir anlamı yoktu. Onu slime formunda kullanmak dış yüzeyimi biraz daha sertleştiriyordu; tıpkı şu malum RPG serisinde ortaya çıkıp bir sürü tecrübe puanı veren metalik slime’lar gibi. Açık turkuaz rengi bedenime hoş bir metalik parlaklık kattı; bana ne yaptıysa ışığın yüzeyimdeki yansımasını değiştirmiş olmalıydı. Yine de o aktifken nasıl hasar aldığımı test etmek istemedim, bu yüzden etkisi biraz gizemini korudu. Yine de o ufak ekstra renk tonu düşmanlarımı korkutup pes ettirmeye yardımcı olabilirdi.
Bu üçü böylece tamamlanmış oldu. Asıl kayda değer olanlar, tabiri caizse, diğer ikisinde yatıyordu. Gerçekten son derece büyüleyiciydiler.
İlki, örümcek. Şu örümcekimsi işler yapan ünlü süper kahramanı taklit etmeyi kim istemez ki? Gökdelenlerin arasında sallanmasını sağlayacak kadar güçlü ağları ellerinden fırlatmak falan, değil mi?
Yapışkan İplik, görünüşe göre aslen kullanıcının avını ağlarla kaplayıp onu hareketsiz bırakması için tasarlanmıştı. Peki ben bunu kendi çapımda havalı ağ halatları fırlatmak için kullanabilir miydim? Bir deneyelim bakalım. Şundaki ağaç dalına nişan al, ve…
Vııışşş! … Salııııııın………
Şey, her neyse, geçelim Çelik İplik‘e.
Ne? Yapışkan İplik mi? Hiç duymadım. Sizi havada öylece hareketsiz asılı bırakan uyduruk bir yetenek işte. Pas geç. Geçelim Çelik İplik‘e.
Sanırım bu, düşmanın saldırısını engellemek için tasarlanmış. Bilge‘nin söylediğine göre örümcek bunu etkili (yani… …labirentimsi)… …bir ağ oluşturmak için kullanıyordu. Ben de bir iplik çıkarıp bir ağaca doğru savurdum.
Vııışşş! Çat!
Ve gövdeyi dosdoğru biçip attı.
Büyü Algısı sayesinde, bu Çelik İplik‘i bir insanın çıplak gözüyle tespit etmesinin son derece zor olacağını anlayabiliyordum. Üzerinde biraz çalışırsam, iddia ederim ki kayda değer bir silah olabilirdi. İleride işime yarar diye tam da bunu yapmak için biraz zaman harcadım.
Son olarak, yarasa. Dürüst olmak gerekirse, tüm bu hayvanat bahçesi içinde en büyük beklentim yarasa içindi.
Ama—yani, hadi ama, Sömürü mü? İsabet ederse, hedefin yeteneklerinin yüzde 70’ini sınırlı bir süre için kullanabiliyordun. Amma da büyük lütuf! Yutucu çok daha etkiliydi. Kalitede göz göre göre bir düşüş diye buna derler. Verilerini doğrudan analiz edebiliyorken birinin kanını emmenin ne anlamı vardı ki? Onu bir kenara atacağım.
Öte yandan Ultrasonik Dalga ilgimi çekmişti. Bu yetenek düşmanların kafasını karıştırma ya da bilincini kaybettirme etkisine sahipti ama aslen ekolokasyon için kullanılıyordu. Tıpkı bizim dünyamızdaki yarasalar gibi, bu ses dalgalarını kullanarak kendinizin ve diğer nesnelerin tam olarak nerede konumlandığını saptayabiliyordunuz.
Ama yeteneğin kendisi pek de umurumda değildi. Benim ilgilendiğim şey yaydığı ses dalgalarıydı. Bu slime sesine yeniden kavuşmak üzereydi. Şans diye buna derlerdi işte. Elimdeki hücrelerden yeni baştan tekerleği icat etmek zorunda kalmak yerine, ilgili bir canavarı yutup yeteneği doğrudan kendime alabiliyordum.
Peki ama bunu bir sese dönüştürebilir miydim? İşin çetrefilli kısmı orasıydı işte. Ben de araştırmalarıma devam ettim. Dur durak bilmeden, uykuyu tamamen bir kenara bırakarak (ihtiyacım olduğundan değil ya), üç gün üç gece boyunca etrafta dolanıp denemeler yaptım.
Ve nihai sonuç:
“BEN UZAYDAN GELİYORUM!”
Mükemmel!
Hâlâ biraz pürüzlüydü; pervaneye karşı bağırırken boğazına vuruyormuşsun gibi bir sesti ama kesinlikle bir sesti bu! Artık tek yapmam gereken ince ayar çekmekti!
Heyecanımı yatıştırmak için elimden geleni yaparak uzun ve meşakkatli ses ayarlama sürecine koyuldum.
Bu süpersonik dalgalar acayip kullanışlıydı. Ses dalgaları kullanan bir silah hakkında bir şeyler okuduğumu hatırlıyor gibiydim. Sonik patlatıcı ya da sonik blaster tarzı bir şey miydi neydi? Bunu ben de yapabilir miydim acaba?
【Anlaşıldı.】 【“Ultrasonik Dalga” yeteneğinden “Aşırı Titreşim” yeteneğinin türetilme ihtimali bulunmaktadır.】 【Şu an için bu yetenek kazanılamaz.】
Yani onu türetmem ya da yeteneği bir şekilde değiştirmem mi gerekiyor? Elime pek bir şey geçmedi ama şimdilik yapacak bir şey yok sanırım. Her şeyin gümüş tepside önüme sunulacak hali yok ya. Belki de fazla açgözlülük ediyorum ama elinde ne kadar çok koz olursa o kadar iyi, değil mi?
Yine de olayları çok aceleye getirmeye gerek yoktu. Ses tellerine kavuşmak bile tek başına devasa bir başarıydı. Bununla yetinip mutlu olmalıydım.
Geriye dönüp baktığımda, çıkışa doğru ilerlerken bir yandan araştırmalarımı sürdürmüş, bir yandan da oldukça kısa bir sürede sürüyle yetenek elde etmiştim.
Ve biraz zaman alsa da sonunda başarmıştım. Dışarısı. Bu dünyanın güneş ışığıyla ilk kez yıkanıyordum.

Dışarıya çıkmayalı uzun zaman olmuş gibi hissediyorum. Düşününce, birkaç ay geçmişti bile. Umarım ışık beni bir vampir gibi yakmaz ya da eritmezdi… gerçi bir canavar olarak, varlığımı sürdürmem için neyin tehlikeli olduğunu içgüdüsel olarak bildiğim söyleniyordu.
İnsanlar sürekli kendilerine zararlı olduğunu bildikleri şeyleri yaparlar, değil mi? Şaka yapmıyorum. Bu canavarlardan öğreneceğimiz şeyler var.
Meğer mağara bir ormanın içindeymiş. Çıkış, bir dağın —daha doğrusu etrafını saran devasa ağaçların arasında göze çarpan küçük bir tepenin— eteğindeki bir delikten ibaretti. Hatta sık bitki örtüsü yüzünden, güneşi görebileceğiniz tek yer bu tepeydi. Ormana tek bir adım attığınızda, her şey yeniden alacakaranlık bir karanlığa bürünüyordu.
Tepenin zirvesine tırmandığımda, üzerine kazınmış tuhaf bir desen gördüm. Büyülü bir pentagram falan mıydı acaba? Kesinlikle öyle görünüyordu. Belki de karşılaştığım şu maceracılar yapmıştı? Pek de önemli değil sanırım. Ne derler bilirsiniz, akıllı insan tehlikeden uzak durur.
Yavaşça oradan uzaklaştım.
Mağaradan ayrıldığımdan beri epeyce zaman geçmişti. Güneş batmaya başlıyordu, bu da mağara çıkışına tam öğle saatlerinde ulaşmış olmam gerektiğini gösteriyordu. Şaşırtıcı derecede hassas bir iç saatim vardı; bunu standart bir zaman anlayışıyla senkronize edebilseydim harika olurdu.
Ve tam da bunu düşündüğüm anda gerçekleşti. Vay be. Böyle şeyleri yapmak bu kadar kolay mıydı yani? Bu Büyük Bilge de yanınızda bulunması gereken muazzam bir kişisel asistan doğrusu.
Neyse, saat öğleden sonra dördü geçiyordu. Akşam yemeği hazırlıklarına başlama vaktiydi ama ne yazık ki artık yemek yememe gerek yoktu. Yiyebilirdim ama bu eylemin anlamsızlığı muhtemelen içimde sadece bir boşluk hissi yaratırdı.
Bu yüzden ben de mağarada yuttuğum canavarlardan elde ettiğim yeni yeteneklerle kurcalamaya devam ettim. Onları nasıl kullanacağımı, havalı birleştirme yollarını, başka neler yapabileceğimi falan filan. Özellikle konuşma üzerine yoğunlaşmıştım.
Bulduğum yolda ilerlerken vaktimi geçiren şey buydu. Belirli bir hedefim yoktu. Konuşabileceğim tatlı birilerinin olduğu bir kasaba ya da köy olsaydı ne güzel olurdu… ama son birkaç gündür her şey inanılmaz derecede sakindi. Mağarada o kadar sık saldırıya uğradıktan sonra, dışarıda neredeyse hiç kimsenin dikkatini çekmiyordum. Sadece bir kez, konuşma pratiği yaparken bir kurt sürüsü beni takip etmeye başladı. Onları tehdit etmeye çalıştım — “Ha?” dedim — ve bu kadarı yetti de arttı bile.
“Vik!” Zavallıca inlemelerle kaçıştılar. Her biri rahat iki metre boyunda devasa köpekmsi yaratıklardan bahsediyoruz ve bir slime’ın görüntüsü ödlerini koparmaya yetti. Zavallı şeyler.
Yalnız kalmaktan şikayetçi olduğumdan değil tabii. Yine de bir kurdun koku alma duyusunu elde etmek hoş olurdu.
Bu tepki beni öyle şaşırttı ki etrafıma daha dikkatli bakmaya başladım. Meğer sadece kurtlar değilmiş; dışarıdaki tek bir canavar bile birkaç metre yakınıma yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Gerçekten o kadar çok mu korkuyorlardı? Öyle görünüyordu ama… iyi de, neden?
Ben bunu düşünürken, Büyü Algısı yeteneğim yaklaşmakta olan bir canavar grubu tespit etti.
Hiç yoktan ayağına gelen iyi bir kriz gibisi yoktur, değil mi?
Ufak tefektiler, teçhizatları sade ve ilkeldi. Yüzleri kirli ve zekadan yoksundu ama kılıçları, kalkanları, taş baltaları ve yaylarıyla tamamen vahşi de sayılmazlardı. Beynimin kim olduklarını anlaması bir saniye bile sürmedi — goblinler, nice müstakbel maceracı grubunun korkulu rüyası olan o meşhur yağmacılar.
Tam da senaryoya harfiyen uymak diye buna denir. Hiç şüphesiz müstakbel kahramanların en zayıfına saldırmak için buradaydılar — ki bu da sanırım ben oluyordum. Ama cidden, tek bir slime’a karşı otuz kişi mi? Tek sefer için biraz fazla değil miydi?
Yine de içimde en ufak bir korku kırıntısı bile hissetmiyordum. İçgüdülerim korkacak hiçbir şeyim olmadığını söylüyordu. Kılıçları paslıydı, zırhları ince ve kenarları yırtık pırtıktı. Bazıları lekeli paçavralardan başka bir şey giymemişti. Daha önce karşılaştığım sert pullu kertenkeleler ve bacaklarında devasa tırtıklı bıçaklar olan örümceklerle kıyaslandığında, teçhizatlarının bana en ufak bir zarar bile verebileceğini hayal edemiyordum. Ayrıca işler sarpa sararsa, kara yılan moduna geçip Zehirli Nefes ile hepsini birer balçık birikintisine dönüştürebilirdim…
Ben onları süzerken, goblinlerin lideri olduğu anlaşılan kişi ağzını açtı.
“Grah!” “Güçlü olan…” “Burada ne işin var?”
Ha. Goblinler konuşabiliyordu. Ya da belki Büyü Algısı hırlamalarını çözmeme yardımcı oluyordu.
Hem — hadi ama, “güçlü olan” mı? Önce etrafımı silahlarıyla sarıyorlar, sonra da önüme kırmızı halı seriyorlar… Ne istiyorlardı ki?
Meraklanmıştım. Hemen üzerime çullanacak gibi görünmüyorlardı. Konuşma yeteneklerimi test etmek için iyi bir fırsat olabilirdi. Başlamak için şimdiden daha iyi bir zaman olamazdı.
Goblinleri şöyle hızlıca süzdüm.
Onlar için bu, muhtemelen hayatlarının en telaşlı anlarından biriydi. Silahları gibi gözleri de bana kilitlenmişti, gerçi en ufak bir kışkırtmada kaçmaya hazır en az birkaç kişi vardı. Bu sırada liderleri konumunun hakkını fazlasıyla veriyordu; çelik gibi gözleri adeta jelatinimsi bedenimde delikler açıyordu.
Hımm. Yeterince zeki görünüyorlar. Belki de bu konuşma işi sonuçta yürüyebilirdi. Ama beni anlayabilecekler miydi?
Düşüncelerimi henüz yeni doğmuş sesime odakladım ve temkinlice birkaç kelime söylemeyi denedim.
“Tanıştığımıza memnun oldum sanırım?” “Benim adım Rimuru.” “Ben bir slime’ım.”
Goblinler kendi aralarında fısıldaştı. Konuşan bir slime onları şaşırtmış olabilir miydi acaba? Diye düşündüm… …ama birkaçının silahlarını bir kenara fırlatıp önümde secde ettiğini gördüm. Garip.
“G-garrh!” “Güçlü olan!” “Biz, biz görmek senin yüce gücünü.” “Lütfen!” “Kısmak sesini senin!”
Hım? Çok mu fazla güç yüklemiştim? Belki de kendimi ifade edebilmek o kadar da abartılacak bir şey değildi. Belli ki ödlerini kopartıyordum.
Bir özür dilemenin yerinde olacağını düşündüm. “Kusura bakmayın, bunu henüz tam ayarlayamadım…”
“Biz, biz gerek yok özre senin gibi yüce varlıktan!”
İşe yaradı sanırım. Bu fena bir pratik olmuyordu doğrusu. Bayağı bildiğimiz Japonca’nın bu heriflerde işe yaramasına şaşırmıştım. Bana gösterdikleri bu nezaket karşısında ben de jest yapmam gerektiğini düşündüm — ama bazılarının ne kadar dehşete düştüğünü görünce, bende olduğunu sandıkları özgüveni sergilemek daha mantıklıydı.
“Peki benden ne istiyordunuz?” “Benim buralarda bir işim yok.”
“Anlamak.” “Bizim köy ileride.” “Hissedince yakınlarda güçlü canavar, biz çıkmak devriyeye.”
“Güçlü bir canavar mı?” “Ben öyle bir şey görmedim ki…?”
“G-gaah!” “Grah-gah-gah!” “Nasıl şaka bu!” “Kandıramazsın bizi, bu biçiminde olsan bile!”
Bu adamlar olayı tamamen yanlış anlamıştı. Anlaşılan o güçlü davetsiz misafirin kendisini bir slime olarak gizlediğini sanıyorlardı. Bunlar goblinlerdi; canavar hiyerarşisinin dünyaca ünlü alt tabakası. Çok da bir şey beklememeliydim.
Goblinlerle bir süre daha konuştuk ve çok geçmeden kendimi onların köyüne davet edilmiş buldum. Hatta beni bir süreliğine misafir etmeye bile razıydılar. Hepsinin ne kadar bakımsız göründüğü düşünülürse epey iyi çocuklardı. Ben de kabul ettim. Uyuma ihtiyacım yoktu ama biraz dinlenmekten kimseye zarar gelmezdi.
Yol boyunca buraların dedikodularını biraz dinleme fırsatı buldum. Meğer taptıkları tanrı yakın zamanda ortadan kaybolmuş. O olmayınca, bölgedeki canavarlar eskisine kıyasla çok daha fazla hırçınlaşmaya başlamıştı. Aynı zamanda, onların deyimiyle “güçlü” olan daha fazla insan maceracı ormanı istila etmeye başlıyordu. Falan filan.
Ve ne gariptir ki birbirimizle konuştukça onları daha net anlamaya başladım. Büyü Algısı yeteneğimin, goblin dilinin havadaki parçacıklar arasında süzülüş biçimine iyice alışmasından kaynaklanıyor olmalıydı. Büyük insan çıkışımı yapmadan önce goblinlerle biraz pratik yapmak sonuçta iyi bir fikirdi sanki, diye düşündüm peşlerinden giderken.
Köy sarsıcı derecede döküntüydü. Bir goblin ininden çok da bir şey beklememeliydim belki de. Beni binalar arasında yapısal olarak en sağlamı olduğunu tahmin ettiğim bir yere götürdüler. Yer yer çürüyen, delik deşik çalı çırpıdan bir çatısı vardı; duvarları ise birbirine çakılmış birkaç düz tahta parçasından ibaretti. Kendi dünyamda gördüğüm hiçbir gecekondu mahallesi pislik konusunda buranın eline su dökemezdi.
“Sizi beklettiğim için özür dilerim, onurlu konuk,” dedi içeri giren goblinlerden biri. Az önce karşılaştığım devriye birliğinin lideri de ona eşlik ediyordu.
“Aman, hiç gerek yok,” dedim pazarlamacı gülümsememi — ya da bu durumda slime gülümsememi — takınarak. “Beni dert etmeyin.” “O kadar da çok beklemedim.”
Konuştuğun kişiye gülümsemek, müzakerelerin senin lehine ilerlemesini sağlamada her zaman harikalar yaratırdı. Bir kez bunun farkına vardığınızda, ne kadar iyi işlediğini görmek korkutucuydu. Ne hakkında müzakere ettiğimizi henüz bilmesem de.
“Size daha iyi ikramda bulunamadığımız için özür dilerim,” dedi goblin, bana çaya benzeyen bir şey getirirken. “Ben bu köyün büyüğüyüm.”
Goblinlerin bile böyle şeyleri varmış demek, diye düşündüm bir yudum alırken (yani teknik olarak çay fincanının üzerine doğru kaydım ama aynı hesaba geliyordu). Hiçbir tat alamıyordum ki bu mantıklıydı çünkü o duyuya sahip değildim. Kim bilir, belki de böylesi daha iyiydi. Tahlil yeteneğim herhangi bir zehir tespit etmedi ancak söylendiğine göre acı, keskin bir tadı varmış.
Yine de goblinlerin bana iyi davranmaya çalıştığını görmek güzeldi, bu yüzden kibarca hepsini içip bitirdim.
Sonra lafı sadede getirmeye karar verdim. “Eee, bu lütfu neye borçluyum?” diye sordum. “Beni köyünüze davet etmenize sebep olan şey neydi?” Bu, canavarların birbirleriyle öylesine kanka takılmasından daha öte bir şey olmalıydı.
Köyün büyüğü hafifçe titredi. Sonra kararlılığını toplayıp bana döndü.
“Son zamanlarda buralardaki canavarların daha aktif hâle geldiğini duymuşsunuzdur, değil mi?”
Duymuştum, buraya gelirken.
“Tanrımız nesillerdir bu topraklardaki huzuru koruyordu ancak yaklaşık bir ay önce kendisini bizden gizledi.” “Bu da yakındaki canavarların bir kez daha topraklarımıza musallat olmaya başlamasına yol açtı.” “Bunun böyle devam etmesini istemediğimiz için karşı koyduk…” “…ama saf güç açısından bakıldığında, önümüzde çok zorlu bir engel var.”
Hmmm. Veldora’dan mı bahsediyordu? Zamanlama olarak uyuyordu. Ama goblinler benim yardımımı istiyorsa…
“Sizi gayet iyi anlıyorum ama ben sadece bir slime’ım, bu yüzden ihtiyacınız olan yardımı sağlayabileceğimden pek emin değilim…”
“Grah-ha-ha!” “İnanın bana, tevazu göstermenize hiç gerek yok!” “Yaydığınız bu mistik gücü saçan varlık sıradan bir slime olamaz!” “Neden bu biçime girdiğinizi hayal bile edemiyorum…” “…ama size bahşedilmiş bir isim var, değil mi?”
Mistik… ne? O da ne demek? Dışarıya öyle bir şey saldığımı hatırlamıyordum. Büyü Algısı yeteneğimi çevrem yerine kendime odakladım. İşte o zaman fark ettim. Gerçekten de tüm bedenimi kaplayan meşum görünümlü bir aura vardı. Bütün o canavar dönüşümleri ve Beden Zırhı zırvalıklarının arasında bunu fark etmiş olmam gerektiğini düşünürdünüz ama artık çok geçti.
Of ya. Utanç verici diye buna denir işte. Bütün bu mistik şeyleri etrafa saçıp duruyorum ve bir “affedersiniz” deme zahmetinde bile bulunmamışım. Ana caddenin ortasında üstümde başımda hiçbir şey olmadan, her şeyimi sergileyerek yürüyormuşum gibi hissettim. Mağaradaki havadaki bütün o büyü zerrecikleri yüzünden durumdan tamamen habersiz kalmıştım.
Bu kötü! Hem de çok kötü! Ama en azından ormandaki canavarların şimdiye kadar bana neden öyle tepki verdiğini açıklıyordu. Pek azı bu belalı tiple kapışmak isterdi herhalde. Kimse görünüşe aldanacak kadar aptal değildi.
Neyse, madem öyle, rolü oynamaya devam edeyim.
“He-he-he…” “Etkileyici, ihtiyar.” “Fark ettin demek?”
“Elbette dostum!” “Şu anki biçiminizde bile içinizdeki gücü gizlemek kesinlikle mümkün değil!”
“Ah.” “Peki madem beni fark ettiniz, sizde de gelecek var demektir!”
Bak bu hoşuma gitmeye başladı işte! Şöyle ihtiyarın iplerini biraz elime alayım da lafla beladan sıyrılmanın bir yolunu bulayım. Aynı zamanda etrafımdaki büyüyü kurcalayıp içeri geri bastırmaya çalışarak etrafımdaki mistik aurayı söndürmenin bir yolunu aradım.
“Ooh…” “Yoksa imtihan mı ediliyorduk?” “Öyleyse umarım buna layıkızdır.” “Çoğu kişi böyle bir güç karşısında sinecektir.”
Bu sırada benim o mistik her ne haltsa büyük oranda gizlenmişti. Yine sıradan, bildiğimiz bir slime’a dönüşmüştüm. Yine de düşününce komik — daha önce yoldan geçen sıradan bir slime gibi görünseydim, bütün orman beni öldürmeye mi çalışırdı acaba? Bu gerçekten berbat olurdu.
“Haklısın.” “Mistik güçlerimden korkmayıp benimle konuşmaya cesaret eden herkes gerçekten de buna layıktır.”
Neye layık? diye içimden sessizce geçirdim.
“Ha-ha!” “Çok teşekkür ederim.” “Gerçek biçiminizi neden sakladığınızı sormaktan imtina edeceğim…” “…ancak sizden bir istirhamım olacak.” “Beni dinlemeye lütfeder misiniz?”
Tahmin ettiğim gibi. Kimse hiçbir sebep yokken korkunç, ürkütücü bir canavarın yanına yaklaşmazdı.
“Ne olduğuna bağlı,” dedim havalı takılmaya devam ederek. “Ama devam et.” “Meseleni anlat.”
Özetle olay şöyleydi:
Meğer doğudaki topraklardan gelen yeni canavarlar, burayı ele geçirmek amacıyla bölgeye doğru ilerliyormuş. Bölge, burası da dahil olmak üzere birkaç goblin köyüne ev sahipliği yapıyordu ve şimdiye kadarki küçük çatışmalar bile —bazı isimli goblinler de dahil olmak üzere— çok sayıda goblinin ölümüyle sonuçlanmıştı.
Bu isimli varlıklardan biri bu köyün bir nevi koruyucusuydu ve onun ölümüyle birlikte bu köyü ayakta tutmanın değeri ciddi şekilde düşmüştü.
Diğer goblin toplulukları da bu toprakları büyük ölçüde terk etmişti. Mantıkları, yeni gelenleri bu köye saldırmaya zorlayıp kendilerine karşı önlemler geliştirmek için zaman kazandırmaktı. Beni karşılayan köy büyüğü ve devriye birliğinin lideri onlarla mantıklı bir şekilde konuşmaya çalışmış ancak soğuk bir şekilde geri çevrilmişlerdi. İkisi durumu açıklarken seslerindeki hüsran net bir şekilde hissediliyordu.
“Anladım,” diye karşılık verdim. “Peki bu köyde kaç kişi yaşıyorsunuz? Savaşmaya hazır kaç kişi var?”
“Yaklaşık yüz nüfusumuz var. Kadınlarımızı da sayarsak, yaklaşık altmış kişi savaşmaya hazır.”
Kulağa pek fazla gibi gelmiyordu. Yine de sayıları bu kadar yakından takip ettiklerine göre epey akıllı goblinlerdi.
“Pekala. Peki düşmanın türü ve sayısı ne durumda?”
“Dehşet kurtları olduklarına inanıyoruz — görünüşleri kesinlikle bir kurdu andırıyor. Normal şartlar altında, şansımızın olması için bir tanesine karşı on kişi olmamız gerekirdi… …ama onların sayısı da yaklaşık yüz kadar görünüyor.”
Ha? Bu nasıl bir imkansız oyun böyle? Gözlerimi köyün büyüğüne çevirdim. Şaka yapıyor gibi görünmüyordu; gözleri bir goblinin olabileceği kadar samimi ve kararlıydı.
“Yani bu goblin savaşçıları kazanamayacaklarını bildikleri halde onlarla bu kadar az sayıyla mı kapıştı?”
“… Hayır. Size söylediğim bu bilgileri… …o savaşçılar hayatlarını riske atarak elde etti.”
Tüh. Biraz kaba bir soru olmuştu sanırım.
Biraz daha sorgulayınca, kaybettikleri isimli goblinin hem ihtiyarın oğlu hem de devriye liderinin ağabeyi olduğu ortaya çıktı. Seçenekleri tartarak bir an duraksadım; ihtiyar da kararımı beklerken sessizliğe büründü. Bana öyle gelmiş de olabilir ama gözlerinde yaşlar olduğuna yemin edebilirdim… Gerçi muhtemelen bana öyle geliyordu. Gözyaşları canavarlara pek yakışmıyordu.
Havasından ödün vermemek en iyisiydi. Korkulan bir canavarın tam da böyle davranması gerekirdi!
“Şu konuyu bir açıklığa kavuşturalım ihtiyar. Bu köye yardım edersem karşılığında ben ne alacağım? Verebilecek bir şeyiniz var mı ki?”
Anlık bir hevesle onlara yardım etmekten çekindiğimden değil. Ama büyük bir köpeği ya da her neyse onu yenmek için on goblin gerekiyordu ve karşılarında yüz kişilik bir sürü olacaktı. Basit bir iş olmayacaktı. Biraz kara yılan aksiyonunun işlerini bitirebileceğini düşünüyordum… …ama hiç düşünmeden de bu işe balıklama atlayamazdım.
“Size bağlılığımızı sunarız! Lütfen, himayenizi üzerimizden eksik etmeyin. Bunu yaparsanız, size sadakat yemini edeceğimize söz veriyorum!”
Dürüst olmak gerekirse bir karşılık olarak pek de büyük bir şey sayılmazdı. Ama doksan günlük sessiz bir yalnızlığın ardından goblinlerle konuşmak bile bir nevi eğlenceliydi. İnsan olduğum günlerde bu köhne yeri kurtarma düşüncesi muhtemelen midemi bulandırırdı ama şu an bir canavardım. Artık bir su birikintisine düşüp bulaşıcı bir hastalığa yakalanma endişesi taşımama gerek yoktu.
Üstelik ihtiyarın o gözleri yok mu. Doğru şeyi söylemem için gerçekten bana bel bağladığını anlayabiliyordum.
Geçmiş hayatımı düşündüm. Biri benden bir şey istediğinde her zaman yapardım. İlk başta sızlanıp şikayet etsem de, ofistekiler bana bağırıp çağırsa da, müdürüme veya müşterilerime asla hayır diyemezdim.
“Pekala. Ricanız kabul edilmiştir!”
Bilgece başımla onayladım. İşte bir goblin köyünün koruyucusu böyle oldum.

Dehşet kurtları, Doğu İmparatorluğu ile Jura Ormanı etrafındaki krallıklar arasında ticaret yapan tüccarların başını sürekli ağrıtmaya yetecek kadar doğudaki ovalarda hüküm sürüyordu. Her biri C rütbeli bir canavara denk olan bu yaratıklar, dikkatsiz bir maceracının bacağını gözünü kırpmadan koparabilecek kadar tehlikeliydi.
Yine de asıl tehdit, sürü halinde dolaşmaya başladıklarında ortaya çıkıyordu. Dehşet kurtları gerçek güçlerini ancak yetenekli bir alfaları sürüye liderlik ettiğinde gösterebilirdi. Bütün sürü tek bir zihin, tek bir beden gibi hareket eder; her bir üye kusursuz bir uyum içinde adım atardı. Tüm gücüyle harekete geçmiş böylesi bir sürünün rütbesi rahatlıkla B seviyesine ulaşabilirdi.
Doğudaki ovalar, Doğu İmparatorluğu’nun can damarı sayılan ve çok sıkı korunan geniş bir tahıl üretim bölgesinin hemen yanındaydı. Dehşet kurtları ne kadar kurnaz veya yetenekleri ne kadar gelişmiş olursa olsun, İmparatorluk’un savunma hatlarını yarmak son derece zor bir işti. Bir şekilde sızmayı başarsalar bile bu durum İmparatorluk’un tüm öfkesini üzerlerine çeker ve dehşet kurdu ırkının geleceğini tehlikeye atardı.
Sürünün lideri bunun tamamen bilincindeydi. Onlarca yıl boyunca İmparatorluk’a karşı şahit olduğu sayısız çatışmada, zorlu deneyimler edinerek bunu öğrenmişti. Gelip geçen küçük çaplı tüccarları hedef almak İmparatorluk’u tam anlamıyla harekete geçirmeye yetmiyordu; fakat kurtlar tahıl tarlalarına adım attığı an misilleme kaçınılmaz olurdu.
Yaşanan bunca başarısızlıktan sonra dehşet kurtları yoldaşlarının hatalarını bir kez daha tekrarlamayacaktı. Alfanın düşünce biçimi böyleydi. Ancak içindeki canavar dürtüleri de mevcut durum korunduğu sürece hiçbir ilerleme kaydedemeyeceklerini, sürüyü daha ileriye taşıyamayacaklarını fısıldıyordu.
Kural olarak, dehşet kurdu ırkının hayatta kalmak için yiyeceğe ihtiyacı yoktu. İnsanlara saldırıp onları tüketmek hoş bir atıştırmalık oluyordu ama bünyelerinde pek fazla büyü barındırmıyorlardı.
Sürü için asıl besin kaynağı, bu dünyadaki büyü zerrecikleriydi (magicules). Felaket seviyesinde birer varlığa evrimleşebilmek için daha güçlü canavarlara saldırmaları ya da insanları kitleler halinde katletmeleri gerekiyordu. Bu seçeneklerin hiçbiri onlar için pek mümkün değildi. İmparatorluk fazla güçlüydü. Sadece gelip geçen tüccarları avlamak da evrimleşme hayallerine hiçbir katkı sağlamayacaktı.
Derken, güney topraklarına dair söylentiler kulağına çalındı. Tüm nimetlerini sunan bir ormana, devasa bir büyü deposuna sahip bereketli bir diyardı burası. Dediklerine göre canavarlar için adeta bir cennetti. Yine de oraya ulaşabilmek için devasa Jura Ormanı’nı geçmeleri gerekiyordu.
Bu ormanın canavarları kendi başlarına pek de çetin birer rakip değildi. Geçmişte ormandan dışarı sapan sürüntüleri avlarken edindikleri tecrübeler bunu kanıtlıyordu. Peki o zaman neden oraya girmekten çekinmişlerdi?
Cevap basitti: Fırtına Ejderhası Veldora. Tek ve yegâne sebep oydu. Hapsedilmiş olduğu halde, yaydığı korkunç büyü gücü dalgaları yüreklerini titretiyordu. Ormandaki yaratıkların ejderhanın ilahi himayesinden yararlandığına, bu kavurucu dalgaların altında ancak bu sayede hayatta kalabildiklerine inanıyorlardı. Böyle inanmak zorundaydılar. Aksi takdirde gerçek onları çıldırtırdı.
Bu yüzden dehşet kurtları, her gün bunun acısını çekseler de ormana sızma düşüncesinden vazgeçmişlerdi. Bugüne kadar.
Alfa, kan kırmızı gözlerini ormana doğru çevirdi. O kötücül, korkunç ejderha artık hissedilmiyordu. Şimdi ormanı canavarlardan temizleme zamanı, diye düşündü; böylece ormanın lordları biz olabiliriz. Bu fikir dudaklarını yalamasına sebep oldu ve sürüsüne ilerleme emri veren o ulumayı koyuverdi.

Pekala. Demek artık bir koruyucuyum. Şimdi ne yapmalıyım? İhtiyarın beni tanımlarken kullandığı o abartılı ifadelere rağmen, bana sanki sadece korumalık göreviymiş gibi geliyordu.
Başlangıç olarak, savaşabilecek durumda olan tüm goblinleri etrafıma topladım. Pek iç açıcı bir manzara değildi. Berbat bir haldeydiler. Savaş alanında onlara güvenmemin imkânı yoktu. Uzaktan bakınca köyün geri kalanı ise… bana sadece çocuklardan ve yaşlılardan ibaretmiş gibi görünüyordu. Başka bir deyişle, takviye kuvvet ummak söz konusu bile değildi.
Köy ihtiyarının dizlerinin bağı çözülmüş olmalıydı. Şu an köyden kaçsalar bile gün bitmeden açlıktan ölürlerdi.
Bu sırada etrafımdaki goblinler ise gözlerinde neredeyse dini bir inançla bana bakıyorlardı. Bu cidden ağırdı be dostum. Benim gibi oldukça kaygısız bir hayat sürmüş biri için bu bakışlar büyük bir baskı oluşturuyordu.
“Pekala,” dedim, “hepiniz nasıl bir durumun içinde olduğumuzun farkında mısınız?”
Şaka yapmaya çalışmıyordum. Sadece gaza getirecek ilham verici bir laf gelmiyordu aklıma.
“Evet, efendim!” diye anında yanıt verdi goblin lideri. “Ölüm kalım savaşımıza hazırlanıyoruz!”
Etrafındaki diğer goblinler de muhtemelen aynı şekilde hissediyordu. Bazıları gözle görülür şekilde titriyordu ki onları bundan dolayı suçlayamazdım. Zihin başka şey düşünebilir, beden ise bambaşka bir tepki verebilirdi.
“Pekala,” diye karşılık verdim, elimden geldiğince büyük bir komutan gibi davranmaya çalışarak. “Gereksiz yere gerilmenize gerek yok. Sakin olun, tamam mı? Kendinizi gaza getirseniz de getirmeseniz de, kaybedeceksek kaybedeceğiz. Sadece elinizden gelenin en iyisini yapmaya odaklanın!”
En azından bu konuşma benim içimi biraz olsun ferahlattı. Belki de düşündüğümden daha iyi işe yaramıştı.
O zaman başlasak iyi olacak. Eğer elime yüzüme bulaştırırsam bu goblinlerin sonu gelebilir. Ama kararlı durmam gerekiyordu. Bu işe biraz hava katmak istiyordum ve şimdi tam da bunu yapacağım!
Düşüncelerimi toparlamak için kısa bir an durakladıktan sonra goblinlere gelecekte defalarca vereceğim ilk emrimi verdim.

Gece. Dehşet kurtlarının alfasının gözleri açıktı. Dolunay vardı; savaş için mükemmel bir geceydi. Yavaşça ayağa kalkıp etrafı süzdü; sürünün geri kalanı nefeslerini tutmuş onu izliyordu.
Gerilim tam da olması gereken seviyedeydi, diye düşündü alfa.
Bu gece goblin köyünü yerle bir edecekler ve Jura Ormanı’nda kendilerine sağlam bir basamak edineceklerdi. Ardından, ağır ama emin adımlarla bölgedeki canavarları avlayacak, ormana hükmedene kadar bölgelerini genişleteceklerdi. Yakında, zamanı geldiğinde gözlerini güneye çevirecekler ve barındırdığı güç için orayı işgal edeceklerdi.
Bunu gerçekleştirecek güce sahiptiler. Pençeleri her canavarın etini parçalayabilir, dişleri her türlü zırhı delebilirdi.
“Awooooooooooo!”
Alfa işareti verdi.
Katliamı başlatma vakti gelmişti.
Yine de endişe duyduğu bir husus vardı.
Alfa birkaç gün önce bir gözcü göndermişti ve gözcü kafa karıştırıcı bir haberle dönmüştü; garip, gizemli bir güç yayan küçük bir canavarın haberiydi bu. Kendi alfasının gücünü bile aşmaya yetecek bir güç.
İlk başta bu raporu önemsememişti. Kayda alınmayacak kadar saçmaydı. Kendisi ormanda böyle bir şey sezmemişti. Karşılaştıkları her canavar onlara kıyasla birer zayıflıktan ibaretti. Bu noktaya kadar, ilerleyişlerine karşı koyabilecek en ufak bir direniş bile ortaya çıkmamıştı; üstelik ormanın neredeyse tam merkezindeydiler. On kadar goblin sürülerinden bir iki üyeyi avlamıştı, hepsi buydu.
Gözcü, yaklaşan av yüzünden heyecandan sağlıklı düşünememiş olmalıydı. Gözlerini ileriye dikmiş olan alfanın vardığı sonuç buydu.
İleride bir köy uzanıyordu. Tam da gözcünün söylediği yerde kurulmuştu. Yaralı bir goblinin izini dosdoğru buraya kadar takip etmişti. Raporundaki hiçbir şey buranın bir tehdit oluşturduğunu göstermiyordu.
Bu, alfanın ilk savaşı değildi. Kurnazdı ve gardını asla düşürmezdi. Ancak o bile kabul etmeliydi ki, köyün etrafındaki o garip… şey biraz sıra dışıydı.
Bu… insan köylerinde görülebilecek türden bir çitti. Bir zamanlar yerleşkeyi oluşturan evler sökülmüş, köyün tüm alanını derli toplu bir şekilde kapatan bir savunma hattına dönüştürülmüştü.
Ve orada, barikattaki tek açıklığın önünde tek başına duran bir slime vardı.
“Pekala, olduğunuz yerde kalın, tamam mı?” dedi slime onlara. “Şimdi geri dönerseniz size hiçbir şey yapmayacağıma söz veriyorum. Derhal buradan uzaklaşın!”
Hadsiz küçük pislik. Kitlesel bir saldırıyı engellemek için tek bir girişi açık bırakmak mı? Tam da böylesi çöp bir canavardan beklenecek türden sığ bir düşünce. Pençelerimiz ve dişlerimiz o külüstür şeyi un ufak etmeye yeterdi.
Bu slime’a gerçek güçlerini gösterme vakti gelmişti. Alfa emri verdi. Sanki onun sağ koluymuş gibi, bir düzine kadar dehşet kurdu derhal çite saldırmak üzere harekete geçti; kusursuz bir koordinasyon sergiliyorlardı, sürünün özünde tek bir canavar gibi hareket edebilmesinin yegâne sebebi de buydu.
Bu toplu hareket etme yetisini Düşünce İletişimi yeteneği sağlıyordu. Sözlü emir vermekten katbekat hızlıydı ve sürünün mükemmel bir uyum içinde çalışmasını sağlıyordu.
Çiti yok etmek için ilk dalga fazlasıyla yeterli olmalıydı. Bunun yerine, stratejilerinin sefilce başarısızlığından sonra kaçışmaya çalışan çığlık çığlığa bir goblin sürüsünü zihninde canlandırmış olan alfa, şaşkınlıkla cıyakladı. Çite doğru gönderdiği birlik gerisin geri savrulmuştu; bazıları yerde kıvranırken oluk oluk kan kaybediyordu.
Bu da neydi böyle? Alfa etrafı süzerken zihnini berrak tuttu. Girişteki slime bir santim bile kımıldamamıştı. Bir şey mi yapmıştı?
Adamlarından biri rapor vermek için yanına sokuldu. “Oydu patron!” “Sizinkini aşan o gizemli güce sahip olan şey!”
Saçmalık, diye düşündü alfa, slime’a bakarken. Küçük bir canavardı. Ovaların orasında burasında zaman zaman doğarlardı. Onlara “canavar” demek bile saçma geliyordu; tüm varlıkları önemsizdi. O şey, benden daha mı fazla güce sahipti…?
Alfa öfkeden köpürdü.
İmkânsız!
Hakikaten de alfadan daha kurnaz ve hilekâr canavar az bulunurdu. Faydalanabileceği yılların tecrübesine sahipti ve sakince, kıvrakça yeni bir plan hazırlamak için bu tecrübeyi anında kullanabilirdi. Ve yılların tecrübesi ona bu canavarın kendisinden daha güçlü olmasının imkânsız olduğunu söylüyordu.
İşte tam orada, alfa ilk kez ölümcül bir hata yaptı; nihayetinde kaderini belirleyecek bir hata.
Seni sefil küçük canavar bozuntusu—seni paramparça edeceğim!


Yahu. Bu tam bir şoktu.
Doğrudan mekâna paldır küldür dalacaklarını hiç düşünmemiştim. Geri dönerlerse hiçbir şey yapmayacağıma dair o kahramanca küçük konuşmayı bile yapmıştım ama zerre umursamadılar.
Bunun yerine tüm dehşet kurtları aynı anda harekete geçti ve çite neredeyse ellerindeki her açıdan saldırmaya başladılar. Önce biraz konuşup anlaşabiliriz diye umuyordum ama bütün senaryomu çöpe atmak zorunda bıraktılar beni. Üstelik çit inşa edilirken o kadar da prova yapmıştım.
Goblinlere verdiğim ilk emir, yaralıların nerede olduğunu bana göstermeleriydi. Elimizdeki altmış savaşçıya bir düzine kadar kazazedeyi eklemek işleri pek de verimli kılmayacaktı ama bana olan bağlılıklarını düşününce onlar için elimden geleni yapmak istedim.
Hepsi oldukça hijyenden uzak görünen büyükçe bir binanın zemininde yatıyordu. Onları şöyle bir incelerken düşünmeye başladım. Görünüşe göre tedavileri için bazı otlar kullanıyorlar… ama kendi hâllerine bırakılırlarsa çok geçmeden ölecekler. Hepsi düşündüğümden de kötü durumdaydı; derileri dişler ve pençelerle parçalanmış, bazılarının üzerinde Tanrı bilir neyin türediği çirkin yaralar açılmıştı.
Harekete geçerken biraz bonkörlük etmekten zarar gelmez diye düşündüm. Bana en yakın yaralı goblini yutup üzerine biraz iyileştirme iksiri püskürttüm, ardından geri çıkardım. Yaşlı goblin bana bir şey söylemeye yeltendi ama ben sıra boyunca yutarak, püskürterek ve geri çıkararak ilerledikçe vazgeçti.
Birkaç tanesini hallettikten sonra arkama baktım.
Yine oradaydılar, önümde yerlere kadar eğiliyorlardı.
Nesi var bu adamların?
Güçlerimle onları dirilttiğimi falan sanmış olmalılar. Gelecekte yanlış anlaşılmaları önlemek adına, o noktadan sonra iksirleri doğrudan dışarı püskürtmeyi ve goblinlerin yaralarını “gerçek” dünyada iyileştirmeyi tercih ettim.
İyileşme süreci biraz zaman aldı ama işe yaradı. Herkesle işim bittiğinde geriye kalan goblinlere yeni bir emir verdim: Çit.
Basit bir ahşap çit iş görür diye düşünmüştüm ama kullanabileceğimiz fazla zamanımız da malzememiz de yoktu. Elimizdekilerle idare etmek zorundaydık, ben de öyle yaptım; hiç vakit kaybetmeden evlerini yıkmalarını ve ahşap ile diğer parçaları tüm yerleşkeyi güçlendirmek için kullanmalarını sağladım.
Bu sırada oku iyi kullanan goblinlere gözcülük görevine çıkmalarını emrettim. Çok uzaklaşmamaları konusunda onları uyardım; kurtların burnu iyi koku alırdı nitekim. Gözlerinden, bu dava uğruna kendilerini feda etmeye hazır olduklarını anlayabiliyordum. Her an “Canım pahasına!” diye haykırmaya hazırdılar. Şu an için ihtiyacım olandan çok daha fazla bir cesaret gösterisiydi bu, ama bunu hemen düzeltmenin bir yolu olduğunu da sanmıyordum.
Köye geldiğimden yaklaşık bir gün sonra gece çökerken, çitin son tahtaları da çakılmıştı. Son dokunuşlar bana aitti; kazıkları güçlendirip sağlamlaştırmak için örümcek ipeği ve sağa sola yerleştirilmiş birkaç Çelik İplik tuzağı. Sırrı bilmeden çite dokunan herkes, neye uğradığını anlamadan dilim dilim edilirdi. Sonra gidip bir iki ceset toplamayı unutmamam gerekecek.
Çitin bir tarafında tek bir giriş kapısı olmasını sağladım. Orası da Yapışkan İplik ile kaplanınca buradaki işim bitmişti. Geriye sadece gözcülerin dönmesini beklemek kalmıştı.
Bu sırada yaralı goblinler de yaralarından kurtulmuş hâlde uyanmaya başlıyorlardı. Gizlice vücutlarına dokunup merakla kendilerini inceliyorlardı. Görünüşe göre o meret cidden bayağı etkiliymiş. Durumu daha ağır görünen hastalara birkaç doz uygulamam gerekeceğini sanmıştım ama düşündüğümden katbekat daha iyi iş çıkardı. Bu hatamdan dolayı hiç şikayetçi değildim doğrusu.
Ondan sonra goblinlere ekstra malzemeleri toplatıp köy meydanının ortasına yığdırdım ve ateşe verdirdim. Bana birden fazla kamp gezimi hatırlattı ama şu an marshmallow kızartmanın sırası değildi. Bütün gece nöbet tutmamız gerekecekti. Bunu tek başıma halletmeyi teklif ettim ama kesin bir dille reddedildim.
“Olmaz öyle şey, Rimuru Efendi! Böylesine ağır bir yükü üstlenmenize asla izin veremeyiz!”
“Çok haklı! Nöbet işini sizin yerinize biz hallederiz. Lütfen, Rimuru Efendi, siz biraz dinlenmenize bakın!”
Etrafımızdaki kalabalık da onaylayarak onları destekledi. Düşüncelerini takdir etmiştim. Şu an benden çok daha bitkin olmalıydılar ama nöbeti vardiyalar hâlinde tutmaya ve görevde olmadığım zamanlarda dinlenmeye razı oldum.
Gece yarısından hemen önce gözcüler döndü; bazıları yaralıydı ama hepsi hayattaydı. Dehşet kurtlarının harekete geçtiğini söylediler. İki gün önce onların çirkin, pislik içinde canavarlar olduğunu düşünüyordum, ne garip. Şimdi ise onlar için gerçekten bir sevgi hissetmeye başlıyordum. Giriş kapısına son Yapışkan İplik’i çekerken, elimden gelse tek birini bile kaybetmeden bu işi atlatmalarını sağlamak isterim, diye düşündüm.
İşte hazırlık sürecimiz aşağı yukarı böyleydi. Düşmanlıklar başlamıştı, bu yüzden yapabileceğim pek başka bir şey yoktu. Bu noktada plana sadık kalmak zorundaydık.
Çitin dayanacak kadar güçlü olduğuna pek ikna olmamıştım ama neyse ki dehşet kurtları kayda değer bir şey yapacak kadar uzun süre ona tutunamadılar. Tuzaklar çoğunlukla tam planladığım gibi çalıştı. Bu büyük bir rahatlamaydı.
Bunu öngörerek, çite düzenli aralıklarla küçük yarıklar açılmasını emretmiştim. Bu açıklıklar okçular içindi; böylece goblinler içeriden saldırabilir ve düşmanın hareketlerini engelleyebilirdi. Ateş açtılar ve berbat nişan almalarına rağmen birden fazla dehşet kurduna son çığlıklarını attırdılar. Düşman kuvvetlerinden birkaçı o boşlukları zorlayıp açmaya ve o şekilde içeri dalmaya çalıştı… ancak her deliğin iki yanında taş baltalarıyla bekleyen goblinler tarafından kafaları ezildi.
İki saatlik pratik süresi yetersizdi belki ama bu köy işi ciddiye alıyordu. Söylediğim her şeyi dinlediler, anladılar ve uygulamaya koyuldular. Biz de bunun meyvelerini topluyorduk. Kurtlar güçlüydü, evet, tek seferde bir sürü goblinin hakkından gelebilecek kapasitedeydiler ve belki sürü hâlindeyken daha da güçlüydüler. Ama bireysel olarak güçlüyseler, biz de hepsine birden yüklenirdik. Takım olarak güçlüyseler, takım olamamalarını sağlardık. Aklını kullanırsan her işin üstesinden gelirsin. Sonuçta dünyadaki en güçlü yaratık, azıcık zekası olan bir insandır!
Dehşet kurdu liderinin soğuk gözlerine bakarken içimden, “Şansın buraya kadarmış,” diye geçirdim. Aptal bir hayvanın beni yenmesi mi? Kendini ne kadar da büyük görüyorsun böyle?

Neye uğradığını şaşıran dehşet kurdu alfası, planlarının ne kadar sarpa sardığı karşısında şaşkına dönmüştü.
Sürüsü kargaşaya sürüklenmeye başlıyordu. Bunun böyle devam etmesine izin verilemezdi. Dehşet kurdu kabilesi ancak bir arada olduğunda gerçek gücünü gösterebilirdi. Alfaya duyulan güvensizlik, ölümcül sonuçlar doğururdu. Kendisi de bunun farkındaydı—ve tam da bu yüzden hayatının en büyük hatasını yaptı. Basit bir çiti bile aşamayan sürüsünün zayıflığına öfkeliydi, ancak sürünün bu huzursuzluğunun yakında kendisine yönelmesinden çok daha fazla korkuyordu.
“Onlara gücümü göstermeliyim,” diye düşündü. “Bu sürünün en güçlüsü benim.” “Tek başıma bile fazlasıyla güçlüyüm!”
İşte her şeyin kaderini belirleyen an o andı.

Gözlerim hâlâ dehşet kurdu liderinin üzerindeydi. Goblinlerin gözünde ortadan kaybolmuş gibiydi muhtemelen, ama bana kalırsa esnetecek kadar yavaş bir hızda ilerliyordu.
Her şey plana uygun gidiyordu. Olası birkaç sonucu değerlendirmiştim ve şimdi bunlardan biri tam gözlerimin önünde gerçekleşiyordu. Nihayetinde bunlar hayvandı. Benim gibi eski insan falan değillerdi.
Giriş kapısındaki Yapışkan İplik, lideri anında yakaladı. Bildiğim kadarıyla ipek, bir dehşet kurdu liderini sıkıca kapana kıstırmaya yetmeyebilirdi. Bunu önceden test etmenin bir yolu yoktu ama artık bunun bir önemi de kalmamıştı. Yapışkan İplik zaten sadece lideri tek bir anlığına olduğu yere sabitlemek için oradaydı.
Onu olduğu yerde sabitlemeseydim ve peşinden gelecek Su Bıçağı saldırısından kaçsaydı, bu acayip rezil bir durum olurdu. Ya da daha kötüsü, kendi ekibimi dost ateşiyle vurabilirdim. Savaşın ortasında bu gayet mümkündü.
Bu yüzden o tuzağı tasarlamıştım. Ama belki de biraz fazla ince eleyip sık dokumuştum. Bu adamlar daha çiti bile yıkamamıştı. Girişi Çelik İplik ile kaplamayı da düşünmüştüm ama bunun son bir darbe vurmaya yetmeyeceğinden endişelenip vazgeçmiştim.
Böyle durumlarda, mutlak güçlü adamı, ortamın tek hâkimini oynamak benim işimdi. Bütün bunlar bunun içindi—ve tam da bu yüzden, zerre tereddüt etmeden liderin kafasına doğru bir Su Bıçağı fırlattım.
Hedefi tam ortadan vurdu. Kafası yukarı doğru fırladı ve ardından yerçekimine yenik düştü. Lideri öldürmüştüm—ve daha da önemlisi, bunu çocuk oyuncağı gibi göstermiştim.
“Dinleyin, dehşet kurtları! Lideriniz öldü! Size son bir seçenek sunuyorum. Bana boyun eğin ya da ölün!”
Peki şimdi buna nasıl karşılık vereceklerdi? Liderlerinin ölümü onları öyle bir cinnete sürükleyecek ve hepsi üzerime mi çullanacaktı? Mümkünse bundan kaçınmak isterdim.
Geriye kalan dehşet kurtları en ufak bir kıpırdama belirtisi göstermedi. Eyvah. Bu iş, “Senin gibilere boyun eğmektense ölmeyi tercih ederim!” muhabbetine dönmeyecek, değil mi? Çünkü öyle olursa, bu topyekün bir savaşa dönüşecek. Sayıca hâlâ gerideydik ve kesinlikle zayiat verirdik. Buraya kadar tek bir goblin kanı dökülmeden gelmiştik—bu saatten sonra kaybedeceğimizi sanmıyordum ama işin çaba sarf etmeden bitmesini tercih ederdim.
Az önceki kıran kırana savaşa kıyasla garip bir sessizlik vardı. Dehşet kurtlarının bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Bakışlarının arasında yavaşça öne doğru cıvıyarak ilerlemeye başladım. Bunu nasıl yorumlayacaklarını kestiremiyordum ama liderlerinin öldüğünü iyice akıllarına kazımak istiyordum.
Bir an sonra alfanın cansız bedeninin yanındaydım. Kimse en ufak bir itirazda bulunmadı. Yakında konuşlanmış olan sürünün üyelerinden biri bir adım geri çekildi.
Sonra cesedi yuttum. Kazanan olarak bu benim hakkımdı, değil mi?
Bilge’nin sesi zihnimde çınladı.
【Bilgi】 Tahlil tamamlandı. 【Bilgi】 Taklit: Dehşet Kurdu yeteneği kazanıldı. 【Bilgi】 Dehşet kurdu Doğal Yetenekleri olan “Keskin Koku”, “Düşünce İletişimi” ve “Gözdağı” elde edildi.
Bana sorarsanız gayet iyi bir kazanç. Ancak kendi liderlerinin gözlerinin önünde yenmesini izlemelerine rağmen, dehşet kurtlarının geri kalanı hâlâ en ufak bir hareket belirtisi göstermiyordu. Hmmm… Bu noktada ya dehşete düşüp kaçacaklardı ya da dehşete düşüp üzerime çullanacaklardı.
Ha, doğru ya! Onlara “boyun eğin ya da ölün” demiştim, değil mi? Ah, kahretsin. Galiba kaş yapayım derken göz çıkarmıştım. Onlara bir kaçış yolu sunsam iyi olacak, diye düşünerek kendimi kurtlardan birine dönüştürdüm.
Gözdağı yeteneğini aktifleştirerek onlara gırtlaktan gelen yüksek bir kükremeyle seslendim. “Arh-arh-arh! Beni dinleyin!” diye haykırdım onlara. “Sadece bir defalığına bu yaptığınızı cezasız bırakacağım. Bana itaat etmeyi reddediyorsanız, derhal burayı terk edin!!”
Bu itlerin toparlanıp kaçışması için bunun yeterli olacağını sanıyordum. Yanılmışım.
“Size sadakatimizi sunuyoruz!”
Şimdiyse önümde yerlere kadar eğiliyorlardı, her ne kadar şekerleme yapmak için uzanmış gibi görünseler de. Ama ne olursa olsun, görünüşe göre “boyun eğmeyi” seçmişlerdi. Belki de orada heykel gibi dikilirken aralarında küçük bir Düşünce İletişimi toplantısı yapmışlardı.
Her halükarda onlarla dövüşmek zorunda kalmaktan iyiydi.
Bu da aşağı yukarı goblin köyündeki savaşın resmen sonu oldu.

Her zaman böyle olur zaten, değil mi? Zor olan dövüşmek değil; sonrasındaki o kahretsin ki bitmek bilmeyen toparlanma işleri.
Kendi evlerini yıkmalarını emreden o aptal da kimdi acaba? Onlar için ne yapacağız şimdi? Hem bu kadar goblin bu gece nerede yatacak? Ya bu kadar kurdu ne yapacağım ben? Yani tamam, epeyce bir kısmını öldürdük ama hâlâ doyurulması gereken seksen kadar fazla boğaz var.
Şey, ben… Ah, neyse aman! “Bugünlük bu kadar yeter, millet!” Yarın herkes uyandığında düşünürüm artık.
Şimdilik goblinlere ateşin başında kamp kurmalarını, kurtlara da köyün çevresinde teyakkuzda beklemelerini emredip günü noktaladım.
Sabah oldu.
Bütün geceyi çoğunlukla düşünerek geçirmiştim. Vardığım sonuç: Bırakalım goblinler felaket kurtlarıyla ilgilensin! Mükemmel!
Savaşabilecek durumda toplam yetmiş iki goblinimiz kalmıştı. Dünden hiç kayıp yoktu. En fazla birkaç çizik. Bu sırada, köy çitlerinin dışında bekleyen hayatta kalmış seksen bir felaket kurdumuz vardı; bazıları yaralıydı ama biraz iyileşme iksiriyle hemen ayağa kalkamayacak kadar kötü durumda olanı yoktu. Kendi doğal iyileşme yetenekleriyle de toparlanabilirlerdi sanırım.
Sabah, uyanmış olan goblinleri sıraya dizmemle başladı. Çocuklar ve yaşlılar kenardan izliyordu. Sığınacak tek bir ev bile olmadığı için göze çarpmamaları imkânsızdı.
Yanımda Köy Yaşlısı vardı. Bana bir şekilde yardımcı olmak istiyordu sanırım ama ihtiyar bir goblin moruğunun benim için yapabileceği pek bir şey yoktu. İnsan olduğum zamanlardaki estetik zevklerim hiç değişmemişti.
Bir balçığa dönüşmüş olsam bile bu asla değişmeyecekti. Birlikte gün batımına doğru at sürebileceğim büyüleyici bir köy prensesi olmayacaktı. Bunun için muhtemelen bir süre beklemem gerekecekti.
Bu goblin sırasının önünde felaket kurtlarını çağırdım. “Şey, pekala,” diye başladım, “şu andan itibaren hepiniz ikişerli eşleşip birlikte yaşayacaksınız, tamam mı?”
Sonra tepkileri ölçtüm. Pek bir tepki alamadım. Devam etmemi bekliyorlardı herhâlde; gözlerini bana dikmiş, tek bir ses bile çıkarmıyorlardı. En azından kimse eşleşme fikrine açıkça yüzünü ekşitmiyor gibiydi, bu yüzden fena bir noktada olmadığımı düşündüm.
“Şey, ne demek istediğimi anladınız mı? İkişerli gruplar yani, tamam mı? Hadi, başlayın!”
Sözlerimi bitirdiğim an, goblinler ve felaket kurtları önlerinde kim varsa onunla bakışmaya başladılar. Yavaşça ve uysalca emrime uydular. Dünün düşmanı bugünün dostudur falan filan. Bunu zor yoldan öğrenmek zorunda kalmışlardı ama en azından herkes kabullenmişti.
Derken bir şey fark ettim. Bir dakika, bu çocukların herhangi birinin ismi var mı ki? Birbirlerine nasıl seslenecekler ki falan? Tam baş belası bir durum.
“İhtiyar,” dedim bir yandan eşleşme sürecini izlerken, “sana ve halkına hitap etmek benim için çok zahmetli oluyor. Hepinize isim vermek istiyorum. Uygun mudur?”
Bir şekilde herkes duymuş olmalıydı. Tam “isim” kelimesini söylediğim anda, savaşmayan goblinler dâhil hepsi bana kilitlendi; bu olayların gidişatı karşısında şaşkına döndükleri açıktı.
“E-Emin… emin misiniz…?” diye çekingen bir tavırla sordu ihtiyar.
Ne var ki bunda yani?
“E-Evet, şey… Bir sakıncası yoksa birkaç isim vermek istiyorum?”
Sanki oradaki bütün goblinlerin aklını aynı anda başından almıştım. Her biri coşkulu tezahüratlara boğuldu. Ne oluyor yahu? Sanki hepsine piyango çıkmış gibiydi. İsim almak sizi bu kadar mutlu ediyorsa neden kendiniz koymuyorsunuz ki? O zamanlar her şey bana çok basit geliyordu.
İhtiyardan başlayıp oğlunun adının ne olduğunu sordum. Köyde ismi olan tek goblindi, ne yazık ki artık hayatta değildi. Görünüşe göre adı “Rigur”du.
Ben de sonuna bir “d” ekleyip ihtiyara “Rigurd” ismini verdim. Özel bir sebebi yoktu, kulağa hoş gelmişti işte. “Oğlun burada olsaydı,” diye şaka yaptım, “kendi adını söyletip sonuna bir ‘d’ ekleyiverirdin, anladın mı?”
Kimse gülmedi. Ciddi olduğumu sanmışlardı. “B-Ben… Oğlumun adını taşımama izin verildiği için minnettarlığımı ifade edecek kelime bulamıyorum!” diye hıçkırdı. Evet, harika. Kafadan atıyordum sadece, biliyorsunuz değil mi? Biraz suçluluk hissettirmeye başlamıştı… ama aman, neyse ne!
Bu arada goblin gözcü liderine Rigur ismini verdim. Sonuna bir “II” ekleyebilirdim sanırım ama olayı neden gerektiğinden daha karmaşık hâle getireyim ki? “Rigur” gayet iyiydi. Sanki hayatının en duygu dolu anını yaşıyormuş gibi karşımda dua edercesine diz çökmesine yetecek kadar iyiydi hem de. Vay anasını. Armut dibine düşmezmiş derler ya.
Ben de böylece sıra boyunca devam ettim. Sıradayken kenardan izleyenleri de hallettim; ailelerin isimlerini birlikte kararlaştırmalarını sağladım, köydeki yetimler ve bekârlar içinse kafamdan bir şeyler uydurdum.
Bu isimleri nesiller boyunca evirip çevirip tekrar kullanmayı falan düşünmüyorlardır herhâlde, değil mi? Rigurd’un bir torunu olursa belki kendine “Rigurdd” demeye başlardı. Ya da bir torun çocuğu olursa adı “Rigurddd” olur, “Rigurd” ismi de en genç nesle devredilirdi. Öyle bir şey mi yani? Bayağı rastgele bir düşünce belki ama aile gelenekleri başka nasıl başlıyor ki zaten?
Yeni adı verilmiş olan Rigurd hüzünlü bir sesle, “Rimuru Efendi,” dedi, “bunun için size ne kadar minnettar olsak azdır, ama…” “…emin…” “…Emin misiniz?”
“Ne konuda?”
“Yani, büyü gücünüzün ne denli muazzam olduğunun tamamen farkındayım Rimuru Efendi, fakat…” “…tüm bu isimleri tek seferde bahşetmek…” “…İyi olabilecek misiniz?”
Neden bahsediyor bu? Alt tarafı millete isim dağıtıyorum.
“Ha?” diye cevap verdim. “Yok ya, bir sorun olacağını sanmıyorum.” Sonra işime geri döndüm. Rigurd bir anlığına kaşlarını kaldırdı ama ona daha fazla aldırış etmedim.
Goblinlerle işim bitince sıra felaket kurtlarına geldi. Yeni liderleri, eskisinin oğluydu; babası kadar güçlü (ve iradeliydi) ve şimdiden en az onun kadar görkemli görünüyordu.
Altın rengi gözlerine bakarak bir an düşündüm. Hımm. Ranga’ya ne dersin? Fırtına ve diş anlamına gelen Japonca karakterleri canlı, minik bir kelimede birleştiriyordu. Mükemmel! Ucuz kaçmış olabilir belki ama böylesi işime geldi. Ben Tempest’im, onun da dişleri var…
Aklıma ilk gelen şey en iyisidir diye düşündüm. İsim koymak pek benim alanım değildi zaten.
Ona Ranga adını verdiğim an, vücudumda dolaşan neredeyse tüm büyü zerreciklerinin (magicules) çekilip gittiğini hissetmeye başladım. İçi boşalma hissi —içimin şiddetle boşaltılması duygusu— akıl almazdı. Ne… Ne oluyor? Daha önce hiç hissetmediğim türden bir yorgunluktu bu.
【Bildirim.】 【Vücudunuzda kalan büyü rezervi kabul edilebilir eşiğin altına düştü.】 【Uyku moduna geçiliyor.】 【Üç gün içinde tamamen iyileşilmesi beklenmektedir.】
Bilincim hâlâ yerindeydi. Uyumama gerek yoktu… tam olarak ve Bilge’nin sesini duyabiliyordum.
Yavaş yavaş ama kesin bir şekilde durum kafama dank etmeye başladı. Çok mu fazla… büyü kullanmışım? MP’yi sıfırlamak gibi bir şey mi yani? Bunu başarmak için ne yapmıştım ki? Farkında olmadan bunca zamandır kendimi yoruyor muydum? Hiç de öyle hissettirmemişti oysa.
Hareket etmeyi denedim. Hiçbir tepki yoktu. “Uyku modu” kış uykusu gibi bir şey olmalıydı. Uykuda değildim ama zerre kıpırdayamıyordum. Yapabileceğim tek şey öylece durmaktı —ki bu da sorun değildi, çünkü goblinler benim için ateşin yanında bir şeref köşesi hazırlamışlardı, ben de tadını çıkarabilirdim. Yapacak başka bir şey yoktu, zaten yapabileceğim bir şey de yoktu.
Fırsattan istifade az önce olanları düşünmeye başladım. İsim vermeye başladıktan sonra büyüm neden bitti ki? İsim vermek bir şekilde büyü zerrecikleri (magicules) mi tüketiyordu? Düşününce, felaket kurtlarının liderine isim verdiğimde büyü gerçekten de oluk oluk akmaya başlamıştı, değil mi?
Hâlâ sadece bir teoriydi ama canavarlara isim vermenin aslında büyü gerektirdiği benim için netleşmişti. Bu sonuca varmam yaklaşık iki günümü aldı.
Bu durum, diğer şeylerin yanı sıra Rigurd’un yaptığım şey karşısında neden o kadar dehşete düşmüş göründüğünü kesinlikle açıklıyordu.
Bu… Tüh ya, bu canavarlar arasında herkesin bildiği temel bir bilgi değil miydi yoksa?
“Millettt,” diye bağırmak istedim, “bana böyle şeyleri söylemeniz gerek!!” Ama başkalarına patlamanın bir anlamı yoktu. Yine de tekrar hareket edebildiğimde bu beni durdurur mu bilmiyorum, diye düşündüm.
İlk başlarda goblinler taş gibi sessizleştiğim için biraz endişeli görünüyorlardı ama… bir noktada, kimin yüzeyimi silme ve bakımımla ilgilenme hakkına sahip olduğu konusu az kalsın şiddetli bir çatışmaya dönüşüyordu. Ne yapıyor bunlar? Gerçekten de içinde yer almayı hiç ama hiç istemediğim türden bir harem bu. İnsanların üç dilek dilemek için ovacağı sihirli bir lambaya dönüşüyor gibi hissediyordum.
Sonunda üçüncü gün geçti.
İ Y İ L E Ş İ L D İ !
Daha önce büyümü bitirmiş olmama rağmen, bu küçük kazamdan öncesine kıyasla kendimi daha güçlü ve büyü bakımından daha zengin hissediyordum. Büyü, dünyaya nüfuz eden bir güçtü ve etrafımdaki parçacıklar da bunu harekete geçiren enerjiydi. İşin özü aşağı yukarı bundan ibaret gibiydi.
Bu da şu “beni öldürmeyen şey güçlendirir” türden bir durum duydu acaba? Bununla biraz daha deney yapmayı düşündüm ama sonra vazgeçtim. Pek lüzumu yok gibiydi; ayrıca bu süreçte ölüp gidersem tam bir aptal gibi görünürdüm. Yine sınırları gereğinden fazla zorladığım vakalardan biriydi işte.
Her neyse.
Uyandığımı fark eden işçi goblinler etrafıma toplanmaya başladılar. Köyün dışındaki üslerinden akın akın gelen felaket kurtları da onlara katıldı. Güzeldi hoştu da…
“Şey… Hey, millet? Siz hepiniz… sanki biraz büyüdünüz mü?”
Büyümüşlerdi. Goblinlerin boyu ortalama bir buçuk metrenin biraz altındaydı. Şimdiyse hepsi neredeyse otuz santim daha uzundu. Yanımdaki adam iki metreye merdiven dayamış gibi görünüyordu hatta.
Bunlar… goblin, değil mi? Bir de kurtlara bakın. Onları çok daha kahverengi diye hatırlıyordum. Şimdiyse kürkleri parıl parıl parlayan kapkara bir renge bürünmüştü. Onlar da büyümüştü; iri olanlarının boyu şimdi üç metreyi buluyordu. Daha önce hiçbirinin iki metreden uzun olduğunu hatırlamıyordum.
Gözüme asıl çarpan ise en önde sessizce ileriye doğru yürüyen kurttu. Yemin ederim boyu en az dört beş metre vardı. Gözeneklerinden yayılan mistik gücü hissedebiliyordum. Bu, birkaç gün önce yendiğim patrona hiç benzemiyordu—hem görünüşü hem de varlığının yarattığı o muazzam baskıyla üst düzey bir canavar olmalıydı. Alnındaki yıldız şeklindeki doğum lekesi ve muhteşem görünen boynuzu da içime bir kurt düşürüyordu.
Bayaaağı bir korkutucu.
“Efendim!” Kâbuslarımdan fırlamış bu canavar, akıcı bir insan diliyle gürledi. “Sizi yeniden sıhhatte görmek beni ne kadar da sevindirdi!”
Hadi canım… Bu Ranga mı? Son üç günde ne oldu böyle? Tezahürat eden ve uluyan canavarlar etrafımı sararken ben kendi kendime bu sorunun cevabını merak etmekle baş başa kaldım.

Pekala…
Demek ben üç gün boyunca baygın yatarken etrafımdaki tüm canavarlar büyüyüp gelişmişti. Bu ürkütücüydü. Böyle bir şeye sebep olabilecek tek şey… sanırım evrimdi. Yani bir canavara isim vermek onun evrimleşmesini mi sağlıyordu?
Hem Veldora da bir ara buna benzer bir şeylerden bahsetmemiş miydi…? “İsimsiz” ve “isimli” canavarlar arasındaki farktan hani?
Ha, doğru ya! Bir isim kazanmanın, bir canavar olarak yeteneklerinizi artıran bir tür “ilahi lütuf” sağladığıyla ilgili bir şeydi. Demek evrim bu yüzdendi.
Vay arkadaş, herkesin neden bu kadar mutlu olduğuna şaşmamalı. Bütün büyü rezervlerimin bir anda tükenmesine de şaşmamalı tabii.
Canavarların evrimi hızlı gerçekleşiyordu. “Büyüdüler” demek yerine tamamen farklı yaratıklara dönüştüklerini söylemek daha doğru olurdu. Goblinlerin o donuk, boş bakan gözleri artık zekanın soluk ışığıyla parıldıyordu. Ya dişiler… Oha! Bayağı bayağı kadına benzemişlerdi şimdi!
Öyle bir şoka girdim ki neredeyse konuşamıyordum bile.
Ha? … Nasıl yani?!
Kelimenin tam anlamıyla bir daha bakmak zorunda kaldım. Az önce küçük iblisler gibi olan bu tipler, belki insanlardan çok babunlara yakındı ama şimdi —resmî terminolojiyi kullanmak gerekirse— erkekler “hobgoblin”, dişiler ise “goblinas” olmuştu; her ne kadar ikincisi bana bayağı aptalca gelse de. İkisi de evrimleşmişti ve Rigurd’un söylediğine göre evrimleşirken Dünya Dili dedikleri şeyi duymuşlardı —evrimleşen tüm yaratıkların tecrübe ettiği bir şeydi bu. Çok nadir görülen bir olaydı ve Rigurd’un çenesini bir türlü kapatamamasından anlaşıldığı üzere onu tarifsiz şekilde heyecanlandırmıştı.
Yine de bu benim için tamamen sevindirici bir durum değildi. Dişi goblinler daha önce tüm vücutlarını paçavralarla örtüyorlardı. Şimdiyse evrimleri sayesinde, üstlerindeki kıyafetimsi kıt parçalar belirli… şeyleri görmeye imkân tanıyordu. Artık görmezden gelmek mümkün değildi. Erkekler durumdan kesinlikle memnun görünüyordu. Kendileri altlarında bir peştemal dışında hiçbir şey taşımıyor olsalar da…
Köyün acilen yiyecek, giyecek ve barınmaya ihtiyacı vardı. Önce giyeceklerden başlamak en iyisiydi sanırım.
Halledilmesi gereken bir diğer mesele de Ranga’ydı. Bilincimin tamamen yerine gelmesine o kadar sevinmişti ki peşimde dolanıp durmaktan ve beni rahatsız etmekten vazgeçmiyordu. O tüy yumaklarını seviyorsanız cennette olduğunuzu düşünebilirsiniz ama ben her zaman daha çok kedi insanıydım. Dünyanın en kötü şeyi değildi ama yine de fazla.
“Şey, Ranga,” dedim, “sürüden sadece sana isim verdiğime neredeyse eminim, peki… nasıl oldu da diğer tüm felaket kurtları da evrimleşti?”
Gerçekten de öyleydi. Bu yaratığa isim verdiğim an büyü depolarım nakavt olmuştu.
“Efendim! Biz felaket kurtları hem biriz hem hepimiziz. Kardeşlerim ve ben birbirimize bağlıyız —benim adım kabilemizin adıdır!”
Hımm. Yani bütün çete birlikte evrimleşmişti.
Ranga’nın açıkladığına göre, önceki patronun pek de inanmadığı bir şeydi bu “hem biriz hem hepimiziz” olayı. İnansaydı, o savaş çok farklı bir yöne kayabilirdi. Bu sırada Ranga, sürüsü üzerinde tam kontrol sağlamış görünüyordu; böylece hepsinin felaket kurdundan “tempest kurdu”na evrimleşmesini sağlamıştı. “Herkese daha fazla güç,” şeklinde ifade etti bunu.
“Aferin size!” dedim, çünkü umutsuzca övgü kovalıyor gibiydi. Kuyruğunu bir sağa bir sola salladı; bu kadar devasa bir canavarda görmek için oldukça sevimli bir görüntüydü. Öte yandan, mutlu beş metrelik bir kurt beni köyün dışına uçurmaya yetecek kadar rüzgâr üretebiliyordu.
“Hey, o şeyle ne yaptığına dikkat et!” diye uyardım onu. Buna karşılık verdiği mahzun bakış beni kıkırdattı —ve ardından bedenini yaklaşık üç metre boyuna kadar küçültme şekli beni duraksattı. Görünüşe göre ırkı boyutlarını ayarlayabiliyordu. Ne kadar da kullanışlı, diye düşünerek bundan sonra küçük tarafta kalmasını tembihledim.
Ancak hepsinden büyük mesele, bu kadar adamı nerede barındıracağımızdı. Kurt-hobgoblin çiftleri şimdiden aynı evi paylaşıyor gibiydi —evleri olduğundan değil tabii, daha çok hobgoblinlerin kurtları battaniye olarak kullanması durumuydu bu. Kıyafet eksikliği beni bitiriyordu ama barınma konusunun da ele alınması gerekiyordu.
Yani. Şimdi ne yapacaktık?

Önümde yığılı duran devasa bir yiyecek dağı gördüm. En azından sorunlarımızdan biri çözülmüştü.
Bütün büyümü tükettiğimde, geri kalanlar evrim sürecine girdi. Tamamlanması yaklaşık bir gün sürdü ve hem bunu hem de savaşın bitişini bir ziyafetle kutlamak istediler. Ancak yaşlı goblin ben iyileşene kadar buna izin vermedi, bu yüzden onlar da zamanlarını önce yiyecek toplamaya ayırdılar.
Ayrılışım sırasında beni kimin parlatacağı konusunda birbirleriyle atıştıklarını fark etmiştim ama evrim ya da yiyecek toplama çabalarını görmemiştim. Görünüşe göre bu “uyku modu” beni neredeyse tamamen savunmasız bırakıyordu. Buna dikkat etmem gerekecekti.
En azından emir beklemeden harekete geçmeye başlamış olmaları takdire şayandı. Evrim süreci zekalarına harikalar katmış olmalıydı. Zihinsel güçlerini, fiziksel güçlerinden bile daha fazla etkilemiş olabilirdi.
Bir de şu yiyecekler! Sıradan goblin günlerinde meyveler, kabuklu yemişler, yenebilir bitkiler ve avlayabildikleri canavarla hayvanlarla güç bela geçinip gidiyorlardı. Şimdiyse fırtına kurtlarının yardımıyla çok daha geniş bir araziyi tarayabiliyorlardı.
Benim için büyük bir sürpriz olarak, bu ikililer birbirleriyle Düşünce İletişimi kullanma yeteneği kazanmıştı; kurtlarını en usta jokeylerden bile daha emin adımlarla yönlendirebilen goblinler olmuşlardı. Savaş yeteneklerini ne kadar geliştirdiğini kestiremiyordum ama eskiden yenilmez olan düşmanlar artık onlar için sadece bir ısınma hareketinden ibaretti. Bu koca yiyecek dağı, sadece son iki günün ürünüydü.
Fakat avcılık ve toplayıcılığa bel bağlamak, çevrelerinde bir şey değiştiğinde onları tehlikede bırakırdı. Çok geçmeden tarım hakkında düşünmeye başlamaları gerekecekti. Düzenli bir gıda tedariki, bolluk içinde bir yaşamın anahtarıdır. Burada ne tür mahsullerin iyi yetiştiğini ve ne tür tahıl ürünleri olduğunu (bu gezegende farklı türler olduğunu varsayarsak tabii) çözmem gerekiyordu. En azından her zaman keşfedilecek yeni bir şeyler vardı.
Bugünlükse sadece beynimi kapatıp ziyafetin tadını çıkarmak istiyordum. Ve öyle de yaptım.
Gecenin ilerleyen saatlerine kadar evrimimizi, savaşın bitişini ve benim için en önemlisi olan iyileşmemi kutladık.
Ertesi gün tüm ahaliyi etrafıma topladım. Ele almamız gereken bir sürü mesele vardı ama onlara söylemem gereken çok daha önemli bir şey vardı.
Bu köyün kurallarını netleştirmemiz gerekiyordu.
Japonya’daki herkesin bildiği üzere kurallar, toplumsal bir düzeni sürdürmek için şarttı. “Ben öyle dediğim için!” lafı eski hayatımda ne kadar çok kullanmış olursam olayım, burada bir yere kadar sökerdi.
Temelde aklımda üç kural vardı; uymalarından emin olmak istediğim üç temel ilke. Geri kalan her şeyi kendi başlarına halledebileceklerini tahmin ediyordum.
“Herkes burada mı?” “Pekala!” “Size bildirmem gereken bazı kurallar var!” “Tam olarak üç tane.” “Hepinizin uymasını istediğim asgari kurallar.”
Ve böylece ilkelerimi sıraladım:
1. İnsanlara saldırmamak.
2. Kendi aranızda kavga etmemek.
3. Diğer türleri küçük görmemek.
Düşünmeye devam etsem daha fazlasını da bulurdum ama en başından bu kadar çok kurala uymalarını bekleyemezdim. Bunun yerine sadece temel olanlara sadık kaldım. Peki bunu nasıl karşılayacaklardı?
“Bir soru sorabilir miyim?” diye bağırdı Rigur. “İnsanlara saldırmamıza neden izin verilmiyor?”
Rigurd, oğluna bir hobgoblinde gördüğüm en dik ters bakışı attı. Gücenmemden mi korkuyordu? İşleri biraz daha resmiyetten uzak tutabilmeyi isterdim ama…
“Basit: Çünkü insanları seviyorum!” “Hepsi bu.”
“Ah!” “Çok güzel!” “Anladım!”
Sen… anladın mı? Vay canına, bu gerçekten kolay oldu. Ama yüzlerinin hiçbirinde en ufak bir muhalefet belirtisi bile okuyamıyordum. Bu konuda biraz daha tartışma çıkmasını bekliyordum. Tam bir hayal kırıklığı.
“İnsanlar gruplar halinde yaşarlar,” diye devam ettim, ihtiyaçları olsun ya da olmasın tam açıklamayı yaparak. “Onlara el kaldırırsanız, bütün güçleriyle misilleme yapabilirler—ve sahip oldukları her şeyle üzerinize gelirlerse, kendinizi savunabileceğinizden şüpheliyim.” “Bu yüzden onlarla uğraşmanızı yasaklıyorum.” “Ayrıca onlarla dostça geçinirseniz bu hepinizin işine yarar…”
Aslında iş dönüp dolaşıp benim insanları sevmeme dayanıyordu, ne de olsa eskiden ben de bir insandım.
Ranga bu söz üzerine derinden başını salladı. Bu ona da mantıklı gelmiş gibiydi. İnsanlığa meydan okumanın kötü bir fikir olduğunu düşünmek için kendince sebepleri olmalıydı. Bu sırada hobgoblinler eskisine göre daha da ikna olmuş görünüyordu, bu yüzden onlar hakkında çok fazla kafa yormadım.
“Başka bir şey var mı?”
“‘Diğer türleri küçük görmemek’ derken neyi kastettiniz?”
“Şey, hepiniz henüz yeni evrimleştiniz, değil mi?” “Sadece bunun havanıza girmesine ve daha zayıf türlere gaddarlık taslamanıza izin vermeyin diyorum!” “Sırf hepiniz biraz daha dayanıklı oldunuz diye birdenbire ulu ve yüce bir ırk haline gelmiş sayılmazsınız.” “Er ya da geç rakipleriniz de sizin kadar—hatta daha bile—güçlenecek ve bunun acısını sizden çıkarmak isteyeceklerdir.” “Berbat olurdu, değil mi?”
Dinleyen herkesin dikkatini çekmiştim. Görünüşe göre bu kadarı yetti. Bazılarının laftan anlamayacağından emindim ama yine de böyle şeyleri filizlenmeden ezmek en iyisiydi.
“Aşağı yukarı böyle.” “Elinizden geldiğince bu kurallara sadık kalın, tamam mı?”
Köyün ilk kuralları böylece taşa kazınmış oldu. Herkes onaylayarak başını salladı ve böylece hepsi için yeni bir hayatın perdesi açıldı.
Yerel kanunlar halledildiğine göre, artık görev dağılımı yapma vakti gelmişti. Köy nöbetçileri, yemek hazırlama ekibi, köyün bir şeyler üretmesi için malzeme toplayan grup, evleri ve alet edevatları inşa edenler…
Devriye görevini, Düşünce İletişimi kullanabilen ekstra fırtına kurtlarına devretmeye karar verdim. Bütün hobgoblinler eşleştikten sonra geriye yedi kurt kalmıştı; Ranga adeta dibimden ayrılmadığı için devriyeye gönderebileceğim altı kurt vardı.
Bunun ötesindeki görevlendirme detaylarını Rigurd’a bırakırım diye düşündüm.
“Rigurd, seni burada ‘Goblin Lordu’ tayin ediyorum!” “Bu köyün iyi işletilmesini ve iyi yönetilmesini sağlamak senin görevin olacak.”
Başka bir deyişle, her şeyi adamın kucağına yıktım. Olabildiğince sert bir şekilde.
Ama bir düşünün. Dünya’dayken bir müteahhitlik şirketinde çalışıyordum. Ben bir hükümdar değilim. Hem bu köye fazla bağlanırsam, bir insan kasabasını ziyaret etme fırsatını asla bulamazdım. Biraz emrivaki yapmak anlamına gelse bile, bir gün işleri ona devretmem gerekecekti.
Biraz itiraz bekliyordum ama—
“E-evet, Rimuru Efendim!!” “Söz veriyorum, ben Rigurd, kendimi bedenimle ve ruhumla bu hayati göreve adayacağım!!”
Yine sevinç gözyaşlarına boğulmuştu.
Pekala, bana uyar. Kral hüküm sürsün, yönetmesin. Ya da en azından arada bir emirler savursun, diğer zamanlarda da kendi haline bırakılsın.
Biliyor musunuz, ilk karşılaştığımızda Rigurd’un titrek, buruş buruş perişan bir goblin olduğunu hatırlıyor gibiyim. Şimdiyse hayatının baharında bir hobgoblin—zinde, kaslı ve enerjiyle dolup taşıyor. Rigur’dan bile daha güçlü olabilir. Bu nasıl oldu ki? Bu büyü işleriyle uğraştıkça her şey bana daha da çılgınca geliyor.
“Çok güzel,” diye övündüm. “Artık senin ellerinde, Rigurd!” “Şimdi, inşaat işlerini izliyordum da.” “Berbat durumda, değil mi?”
Yapılara ev demek bin şahit isterdi. Bunlar artık daha güçlü, daha akıllı goblinlerdi ama aniden teknik beceriler geliştirmelerini beklemek biraz fazla kaçıyordu sanırım.
“Bunu itiraf etmek beni üzüyor, Rimuru Efendim.” “Geçmişte çok büyük binalara hiç ihtiyacımız olmamıştı…”
“Evet.” “Ne de olsa artık daha büyüksünüz.” “Kıyafet konusuna gelirsek…” “Hepiniz açıkta çok fazla ten bırakıyorsunuz.” “Aralarınızda biraz kıyafet dağıtabilir misiniz?”
“Ah!” “Evet!” “Daha önce birkaç kez alışveriş yaptığımız, tanıdığım bazı kişiler var.” “Belki ihtiyaçlarımıza uygun kıyafetler tedarik edebilirler.” “Hatta yetenekleriyle, ev inşa etmeyi de biliyor olabilirler!”
Hmm.
Bir müteahhitin yanında çalışmış biri olarak, kaliteli binadan anlardım. Ancak bizzat inşa edebileceğim şeyler açısından yeteneğim, pazar öğleden sonraları yapılan basit “kendin yap” projelerinden öteye geçmiyordu. İnşaat şantiyesi şefi olmak için yetersizdi. Bu tüccarlar bu konuda yardımcı olabilecekse, belki de onları ziyaret etmeye değerdi.
“Anladım,” diye yanıtladım. “Onlarla konuşmaktan zarar gelmez.” “Yine de onlara neyle ödeme yapıyordunuz?” “Para ile mi?”
“Hayır, Rimuru Efendim.” “Maceracılardan elkoyduğumuz bir miktar para var ama onlar depoda duruyor.” “Bunun yerine ihtiyacımız olan malzemeleri ya takasla ya da kısa süreli işlerle elde ettik.”
“Oh.” “Peki kim bu adamlar?”
“Onlara cüce derler.”
Cüceler! Şu meşhur demirci ırkı! Onlara bir bakmam lazım! Ve peştemal krizi dikkatimin çoğunu çekmiş olsa da, savunma kabiliyetleri hakkında da bir şeyler yapılması gerekiyordu. Zırhları paçavradan farksız bir koruma sağlıyordu—ki artık üstlerine uymadığı için kullanamıyorlardı bile. Bu kesinlikle bir sorundu ve şu anda buna el atmak bir taşla iki kuş vurmak olurdu.
Tek bir sorun vardı. Yoldan geçen maceracılardan ele geçirdikleri neredeyse hiçbir şey artık bir işe yaramıyordu ve biriktirdikleri para da çok fazla olamazdı. Ne takas edebilirdik ki? Belki de sonraya ertelenecek başka bir sorun…
“Onları ziyaret etmeyi deneyeceğim.” “Benim için gerekli ayarlamaları yapabilir misin, Rigurd?”
“Ah!” “Ah, elbette Rimuru Efendim!” “Yarın öğleden sonraya kadar yolculuğunuz için her şeyi hazır etmiş olurum!”
Bu konuda o kadar hevesli konuşuyordu ki kendimi emin ellerde hissettim. Muhtemelen geriye kalan parayı da bana verirdi, her ne kadar pek bir şey beklememem gerekse de.
Yine de para, ha? Kağıt para çıksaydı komik olurdu.
Düşününce, benim de öyle pek bir birikimim yoktu hani. En azından bu dünyada para diye bir şeyin varlığı bile güzel bir sürprizdi. Var olduğunu tahmin ediyordum ama piyasada nasıl dolaştığı hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Bir insan kasabasına ulaştığımda şöyle bir dolanıp piyasa fiyatlarına bakmam gerekecekti. Ama bu cücelerden sonraya da kalabilirdi. Bu kasabayı adama etmek için çekilen o kadar zorluğun ardından, şöyle keyfi bir ziyaret bana ilaç gibi gelecekti. Yakında nasıl olsa kendi türüm olan insanlarla bir arada olacaktım; diğer ırklardan birini incelemek, bu kaçık dünyayı biraz daha tanımama yardımcı olabilirdi.
Teknik olarak insanların bir alt türü olsalar da cüceler anlaşılan kendilerine ait büyük şehirlerde yaşıyorlardı. Bir kralları bile vardı, her ne kadar hiçbir goblinin ona göz ucuyla bile bakmasına izin verilmemiş olsa da. Şehirlerine adım atabilmek bile goblin halkı için tarihi bir başarı sayılıyordu.
Buralardaki goblin ayrımcılığının ne boyutta olduğunu merak etmeye başladım. Sonuçta ben bir balçıktım. Bana adil davranırlar mıydı ki? Aklımı kurcalayan bir sürü endişe vardı ama yine de o bücürlerle tanışmak için can atıyordum. Heyecanım gecenin geri kalanı boyunca zihnimde dipdiri kaldı.

