Karanlıktı. Hiçbir şey görülemeyecek kadar karanlık. Neredeydim ben? Asıl önemlisi, ne olmuştu ki? Biri otuz beşinden sonra bakir kaldığı için bilge falan olduğu iddiasıyla benimle dalga geçiyordu, sonra da…
Zihnimi tekrar çalıştırmaya yetti bu.
Adım Satoru Mikami’ydi. Takım elbiseli, otuz yedi yaşında sıradan biri işte. Ve sokakta iş arkadaşımı kenara ittiğimde, rastgele bir manyak beni bıçaklamıştı. Güzel. Hepsini hatırlıyordum. Bu da demek oluyor ki iyi durumdaydım. Panik yapmaya gerek yoktu. Zaten paniklemek bana göre bir şey değildi. Soğukkanlılığımla tanınırdım. En son paniklediğimde ilkokuldaydım ve tek yaptığım altıma işemek olmuştu, sadece birazcık ama.
Etrafıma bakmaya çalıştım. Sonra fark ettim; gözlerimi açamıyordum. “Tuhaf,” diye düşündüm ve gözlerimi ovuşturmaya çalıştığımda kollarım tepki vermedi. Hatta asıl mesele, kafam neredeydi ki benim?
İşler iyice kafa karıştırıcı bir hal alıyordu. Yani, yavaş ol bakalım. Bir dakika bekle. Bu durumla başa çıkmak için biraz zamana ihtiyacım vardı.
Ne zaman paniklemeye başlasam, sakince oturup sakinleşene kadar asal sayıları saymanın bana iyi geldiğini bilirim. Hadi bunu deneyelim. Bir, iki, üç—
Bekle, bir asal sayı sayılmıyordu, değil mi?
Öf… Şimdi sırası değildi. Kendimi böyle saçmalıkları düşünmeye kaptıramazdım. Bu kötüydü, değil mi? Yani, burada neler oluyordu böyle?! Ben… Bir şey yapmazsam geri dönülmez bir noktaya mı gidiyordum?
Panik içinde, bir yerimin acıyıp acımadığını kontrol ettim. Acıyan bir yerim yok gibiydi. Fiziksel olarak harika hissediyordum. Soğuk yok, sıcak yok—son derece rahattı. En azından bu rahatlatıcıydı. Şimdi sıra ellerim ve bacaklarımda… Hoppala. Orası pek iç açıcı değildi. Uzuvlarımın hiçbirinden tık yoktu. Bu da neyin nesiydi böyle? Sırtımdan bıçaklandım diye doktorlar bütün uzuvlarımı kesecek değildi ya, değil mi? Onları geri istiyordum sanki.
Bir de şu “gözlerimi açamama” olayı vardı. Hiçbir şey göremediğim zifiri bir karanlık dünyasındaydım. İçimde daha önce hiç hissetmediğim türden bir endişe kabarmaya başladı.
Acaba ben… Komada falan mıydım?
Bilincim yerindeydi, orası kesindi ama acaba merkezi sinir sistemimle bağım kopmuş olabilir miydi?
Hadi ama, her şey olsun o olmasın! Yani, bir düşünün. Bir adamı karanlık, kapalı bir yere kapattığınızda çıldırması an meselesidir. Ve ben tam olarak öyle bir yerdeydim—üstelik görünüşe göre artık huzur içinde ölemiyordum bile. Burada beni bekleyen tek şey delilikse, bu herkesin hevesini kursağında bırakmaya yeterdi.
Tam o sırada, bedenime bir şeyin sürttüğünü hissettim. Hım? O da neydi? Bütün duyularımı bu bilinmeyen hisse odakladım. Karnımın yan tarafı olabilecek bir yere çimlerin dokunması gibiydi. Hissedilenlere odaklanarak, çevremde ne olduğunu yavaş yavaş kavramaya başladım. Yakındaki bazı yaprakların sivri uçlarının bedenime battığını hissedebiliyordum.
Doğrusu bu beni biraz mutlu etmişti. Az önce zifiri karanlıktaydım ama şimdi en azından dokunma duyumu geri kazanmıştım. Buna o kadar sevindim ki dosdoğru çimlere yöneldim ve—
Sürünme.
Bedenimin yere düz bir şekilde kaydığını hissedebiliyordum. Ben… Hareket mi ettim?!
En azından bu, herhangi bir hastane yatağında olmadığımın açık bir kanıtıydı. Karnımın (?) altındaki his Sert, pürüzlü bir kaya biçimini aldı. Hım. Hâlâ bana pek mantıklı gelmiyordu ama görünüşe göre dışarıdaydım.
Bu yüzden, kafamın nerede olduğunu hâlâ pek kestiremesem de dokunduğum şeylere karşı duyularımı hassas tutarak çimlere doğru ilerledim. Koku alacak bir şey yoktu; bu duyuya sahip olup olmadığımdan da emin değildim.
Gerçekten de neye benzediğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Hissettiğim şey… Akışkandı. Jölemsiydi. Pek ala yakından tanıdığım malum bir fantezi canavarı gibiydi. Aslına bakılırsa, bu fikir bir süredir aklımın bir köşesinde dolanıp duruyordu.
Yok canım. Hadi ama. Bu çok saçma. Başka her şey olsun ama o olmasın. Şimdilik endişe verici bu ihtimali bir kenara bırakmaya ve beş insani duyumdan geriye kalan son test edilmemiş olanını denemeye karar verdim. Ağzımın nerede olduğunu bildiğimden değil tabii. Eee… Şimdi ne olacaktı?
Ansızın, zihnimde bir ses yankılandı.
Benzersiz Yetenek “Yutucu” kullanılsın mı?
Evet
Hayır
Ha? N-ne? Benzersiz Yetenek “Yutucu” mu?
Hem bu ses de neyin nesiydi böyle? Az önce Tamura ile konuşurken de garip bir şey duyduğumu sanmıştım. Sadece uyduruyor değil miymişim yani? Biri mi vardı orada? Bunda pek doğru gelmeyen bir şeyler vardı. Biriyle karşılaştığımı düşünmekten ziyade… Zihnime süzülen sözcükler gibiydi daha çok. Bilgisayar üretimi bir ses gibi soğuk, duygusuz sözcükler.
Şimdilik “hayır” diyelim bakalım.
Tepki yok. Bir süre tepki bekledim ama başka ses gelmedi. Görünüşe göre ikinci bir soru gelmeyecekti. Yanlış seçimi mi yaptım acaba? Bu, “evet” cevabı vermediğin sürece ilerleyemeyip tıkandığın türden bir oyun muydu yoksa? Normal bir RPG’deki gibi ben evet diyene kadar sorunun sonsuza dek tekrarlanacağını varsayıyordum. Öyle değilmiş demek ki.
Yine de o sesin yaptığı biraz kabalıktı. Aniden ortaya çıkıp basit bir soru soruyor, sonra da sonsuza dek kayboluyordu. Değişiklik olsun diye birini duymak güzeldi ama… Bu ne saçmalıktı böyle ya?
Neyse, sağlık olsun. Az önce denemeye çalıştığım şeye devam edelim. Tat alma duyuma.
Az önce hissettiğim çimlere doğru ilerledim. Bana sürttüklerinde öne doğru eğildim ve tüm ağırlığımı alanın üzerine bıraktığımı hissettim. Kesinlikle bir çeşit çimdi.
Bundan emin olduktan sonra, ansızın bitkilerin bedenimle temas ettiği yerlerin erimeye başladığını fark ettim. İlk başta eriyenin kendim olduğunu sandım ama görünüşe göre sadece çimler eriyordu. Böylece altımdaki bitki yaşamının bileşenlerinin bedenime emildiğini anlayabildim.
Yani bu iş böyle mi yürüyordu? Yemek yemek için bir ağzım olmak yerine, bitkisel maddeleri doğrudan tüm bedenimle mi sindiriyordum? Açıkçası hiçbir tadı yoktu.
Buradan makul bir şekilde çıkarabileceğim birkaç sonuç vardı.
İlki, artık insan değildim. Bu artık su götürmez bir gerçekti. Peki gerçekten bıçaklanarak ölmüş müydüm? Bu saatten sonra pek de tartışmaya açık bir konu gibi görünmüyordu. Bu durum, bir hastane odası yerine neden kayalık bir çimlikte yattığımı da açıklıyordu.
Tamura’ya ne olmuştu acaba? Ya Sawatari’ye? Söz verdiği gibi sabit sürücümü benim için imha etmiş miydi? Kafam sorularla doluydu ama aynı zamanda artık hiçbirinin bir öneminin kalmadığına dair bir şüphe de vardı içimde. Bundan sonra ne olacağını düşünmeliydim.
Yani… Bu kadar mıydı? Gerçekten bir… Şey miydim ben… Şu anda aldığım dokunsal geri bildirimlere bakılırsa…
Duyularımı tekrar bedenimin içine odakladım. Ritmik bir hareketle karşılık verdi. Boing. Zınk. Zifiri karanlığın içinde yavaşça, biçimimin tam sınırlarını belirlemek için zaman ayırdım.
Amanın! Eskiden ne kadar yakışıklı, çekici bir adamdım, şimdiyse çok… Akışkanım! Çok aerodinamiğim!
Hadi oradan be! Bunu öylece kabulleneceğimi mi sanıyorsunuz?!
Dokunabildiğim kadarıyla artık şüpheye yer kalmamıştı. Zihnimde canlandırabiliyordum.
Yani… başka ne olabilirdi ki? Ona karşı bir önyargım olduğundan falan da değildi. Hatta neresinden bakarsanız bakın, gayet sevimli bir şeydi!
Ama benim için uygun muydu, işte orası tartışılırdı. Bir anket yapsanız, bence on kişiden en az dokuzu aynı cevabı verirdi.
Yine de bunu kabullenmek zorundaydım. “Ruhumun” ya da adına ne derseniz deyin, başka bir dünyadan bir canavarın bedeninde yeniden doğduğu gerçeğini kabullenmeliydim. Böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali bana astronomik derecede düşük geliyordu ama…

Ama yeniden doğmuştum işte. Bir balçık olarak.

Kırt, kırt.
Kırt, kırt, kırt, kırt.
Az önce biraz ot atıştırdım.
Neden mi yaptım? Şey, neden yapmayayım ki?
Sanki yapacak başka bir işim vardı!
Artık bir balçık olduğum gerçeğini kabullenmek zorunda kalmamın üzerinden birkaç gün kadar geçmişti. Tam olarak kaç gün geçtiğinden emin değildim. Görebildiğin tek şey zifiri karanlıkken zamanın akışını kavramak zordur.
Son birkaç günde tesadüfen keşfettiğim bir şey vardı: Bir balçığın vücudu ilk bakışta göründüğünden çok daha kullanışlı olabiliyormuş. Bir kere hiç acıkmıyordum, yorulmuyordum da. Yemek ve uyku benim için tamamen gereksizdi. Ve başka bir şey daha sezmiştim. Tam emin olamasam da buralarda yaşayan başka hiçbir canlı yok gibi görünüyordu. Tehlike açısından bakarsak, bahsetmeye değer bir şey olduğundan şüpheliydim. Günlerim huzur içinde, dertsiz tasasız geçiyordu.
Ya da cidden hiçbir şey olmadan.
Tüm bu süre boyunca o sesi bir daha hiç duymadım. Bu noktada, açıkçası biraz arkadaşlık fena olmazdı hani. Ama yok. Sadece ben ve otlar vardık, ben de yapacak başka bir şey olmadığından onları yiyip duruyordum. Sadece vakit öldürmenin bir yoluydu. Ve bu noktada tüm süreci hissedebiliyordum; vücudum ot yapraklarını emiyor, kendi içinde ayrıştırıyor, tüm bileşenleri ayıklıyor ve depoluyordu.
Tüm bunların ne anlama geldiğini söyleyemezdim. Beni biraz korkutmaya başlamıştı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu, yoksa aklımı kaçıracaktım. Bu yüzden döngüye devam ettim—em, ayrıştır, depola. Fakat bu süreçte garip bir şey vardı. Bir şekilde boşaltım işin içine hiç dahil olmuyordu. Bir kez bile. Belki de balçıkların buna ihtiyacı yoktu. Kahretsin, sanki öyle ya da böyle bilecekmişim gibi. Peki o zaman, içime attığım tüm bu şeyler nereye gidiyordu? Duyularım bana biçimimin ilk geldiğim andan bu yana kayda değer hiçbir şekilde değişmediğini söylüyordu.
E ne oluyordu ulan o zaman?
【Yanıt】 Benzersiz Yetenek Yutucu’nun midesinde depolanmaktadır. Şu anki fiziksel alan kullanımı yüzde birin altındadır.
Ne? Vay be! Konuşuyor!
Ama ben ne zamandan beri herhangi bir yetenek kullanıyordum ki? Oradayken hayır cevabı verdiğimi sanıyordum.
【Yanıt】 Benzersiz Yetenek Yutucu şu anda kullanılmamaktadır. Vücudunuza alınan maddeler otomatik olarak midenizde depolanacak şekilde ayarlanmıştır. Bu durum gerektiğinde değiştirilebilir.
Ha? Şey, sonunda karşılıklı sohbet edebildiğimize sevindim. Ama sadede gelelim. Bu yeteneği kullanırsam ne olur peki?
【Yanıt】 Benzersiz Yetenek Yutucu başlıca şu beş etkiden oluşmaktadır:
Yutma:
Hedefi vücudunuzun içine alır. Hedefin kendi bilinci varsa başarı şansı düşer. Organik ve organik olmayan nesnelerin yanı sıra yetenekler ve büyü üzerinde de hedefleme yapılabilir.
Tahlil:
Vücudunuza alınan hedefleri tahlil eder ve inceler. Üretilebilir eşyalar oluşturmanızı sağlar. Gerekli malzemeler mevcutsa, eşyanın bir kopyasını yapmanıza imkan tanır. Büyü yapma yönteminin başarıyla Tahlil edilmesi, hedefin yeteneklerini ve büyüsünü öğrenmenizi sağlar.
Mide:
Yutma ile alınan hedefi depolar. Ayrıca Tahlil yoluyla oluşturulan malzemeleri de depolayabilir. Midenizde depolanan eşyalar zamandan etkilenmez.
Taklit:
Emilen hedeflerin biçimini ve yeteneklerini yeniden üretir. Yalnızca hedef Tahlil edildikten sonra kullanılabilir.
Ayrıştırma:
Tahlil edilemeyen zararlı etkileri depolayarak onları etkisiz hale getirir ve büyü gücüne dönüştürür.
Şey… Ne?
Uzun zamandır ilk defa afallamıştım. Kulağa bayağı inanılmaz bir yetenek gibi geliyordu. Tam olarak balçıkların sahip olmasıyla bilinen türden bir şey değildi. En azından benim bildiğim balçıkların.
Ve… bir dakika. Sorularımı yanıtlayan bu ses de kimdi ki zaten? Orada biri mi vardı?
【Yanıt】 Bu durum, Benzersiz Yetenek Büyük Bilge’nin bir etkisidir. Yetenek tamamen etkinleştiği için artık daha hızlı yanıt verebilir durumdadır.
Bilge, ha…? Ben de o sesin sadece benimle kafa bulduğunu sanıyordum. Şimdiyse sahip olduğum en iyi ortaktı. Umarım böyle devam eder.
Gerçi o noktada ne olsa kabulümdü. Kendimi hazırladığım o bitmek bilmeyen yalnızlığı biraz olsun hafiflettiği sürece sorun yoktu. Kim bilir, belki de bu “ses” aklımı kaçırmamam için zihnimin uydurduğu bir şeydi. Benim için hava hoştu. Uzun zamandır ilk defa yüreğimden büyük bir yükün kalktığını hissettim.

Benim hesabıma göre, bir balçık olarak yeniden doğmamın üzerinden doksan gün geçmişti.
Daha kesin konuşmak gerekirse doksan gün, yedi saat, otuz dört dakika ve elli iki saniye. Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyordum? Meğer bu, şu Büyük Bilge yeteneğini çağırmanın birçok yan etkisinden biriymiş.
Vay anasını, bu şey ne kadar da faydalıymış böyle. Tam başın sıkıştığında hızır gibi yetişen cinsten. Aklıma takılan her sorunun cevabını anında veriyordu.
Bu Bilge’ye göre, yeteneğin ruhumla tamamen kenetlenmesi doksan gün sürmüş. Normalde konuşma şeklinde yanıt veremezmiş ama benim sorularımı cevaplayabilmek için kendisini yenileyip “Dünya Dili” güçlerinin bir kısmını bana yardım etmek üzere yönlendirmiş. En azından bana yapılan açıklama böyleydi.
Zihnime kelimeler ileten bu kullanışlı yetenek normalde mümkün olan bir şey değilmiş. Bana açıkladığı üzere bu “Dünya Dili”, yalnızca dünyada büyük değişiklikler meydana geldiğinde ya da bir yetenek kazandığınızda yahut yükselttiğinizde duyulurmuş—ki bu da normalde pek sık yaşanan bir şey değil. Bu yetenekler ancak dünya şu ya da bu şekilde geliştiğinizi kabul ettiğinde, nadiren elde edilirmiş.
Bu arada Evrim, çoğu insanın hayatında asla tecrübe edemediği bir şeymiş. Bana hepsi Fransız kalıyordu ama madem durum böyleydi, kabullenmeye dündüm.
Yani Büyük Bilge şu anda sorularımı yanıtlıyordu ama bunun dışında tamamen pasif bir şeydi. Gerçek bir bilinci falan yoktu. Ben sesimi çıkarmadığım sürece kendi arzusuyla benimle asla konuşmazdı. Tek gerçek dezavantajı buydu fakat tek taraflı da olsa biriyle yeniden iki çift laf edebilmek harika bir duyguydu.
Eski dünyamda kendi yeteneğimle sohbet ediyor olmam biraz garip karşılanabilirdi tabii…
İşte böylece, hâlâ karanlığa hapsolmuş bir halde soru yağmuruma devam ediyordum.
Gelen yanıtların doğruladığı bir şey vardı ki evet, artık bir balçıktım. Neden hiç acıkmadığımı veya uykumun gelmediğini de öğrenmiştim. Meğer bu dünyadaki balçıklar, havadaki büyü parçacıklarını yani “büyü zerreciklerini (magicules)” emmeye devam edebildikleri sürece asla yemek yemek zorunda kalmıyorlarmış. Büyü açısından daha az zengin bölgelerde, canavarları veya küçük yaratıkları emerek karnımı doyurmak zorunda kalırdım.
Balçıkların çoğu büyünün az olduğu bölgelerden uzak dururdu ama durmayanlar da görünüşe göre hem oldukça güçlü hem de delicesine gaddardı. Genelde bunun tam tersi olurdu; yerel büyünün bolluğu, özellikle güçlü canavarlar anlamına gelirdi.
Başka bir deyişle, mesken tuttuğum bölge büyüyle öyle dolup taşıyordu ki yemek yememe gerek bile kalmıyordu.
Uyku konusuna gelince:
【Yanıt】 Bir balçığın vücudu, tamamen özdeş hücrelerden oluşan bir kütleden meydana gelir. Her bir hücre bir beyin hücresi, sinir hücresi veya kas hücresi olarak işlev görebilir. Düşünce için kullanılan aktif hücreler düzenli aralıklarla nöbetleşe değiştirildiğinden, uyumanıza gerek yoktur.
Bu durum zihnimde hatıralarımın tam olarak nerede tutulduğu sorusunu doğurdu. Bilgisayarlardaki RAID kurulumu gibi bir şey miydi acaba?
Yanıt “Aşağı yukarı öyle denebilir” şeklinde oldu. Bir kişiliği olmadığı düşünülürse, Bilge kesinlikle gayet kıvrak yanıtlar veriyordu.
Lafı açılmışken, Büyük Bilge yeteneği beş etkiden oluşuyordu:
Düşünce Hızlandırma:
Algılama hızını bin katına çıkarır.
Tahlil ve Değerlendirme:
Hedefi tahlil eder ve değerlendirir.
Paralel Çalışma:
Tahlil etmek istediğiniz her türlü konuyu normal düşünce sürecinden ayırarak işler.
Okuma İptali:
Büyü ve benzeri şeyleri kullanırken gereken büyü okuma süresini ortadan kaldırır.
Tüm Yaratılış:
Bu dünyadaki gizlenmemiş tüm madde ve olguları eksiksiz bir şekilde kavramayı sağlar.
“Tüm Yaratılış” mı? Yani ben hiçbir çaba sarf etmeden her yerdeki her şeyi bilecek miyim? Yaşasın be! Ya da ben öyle sanmıştım.
Meğer bana yalnızca daha önce duyduğum şeylerle ilgili bilgiler verilebiliyormuş—başka bir deyişle, tam bir Tahlil yapabilmem için öncelikle bir kavramı tanımam ve anlamam gerekiyordu.
Peki şu büyü olayı—yani bir büyüyü öğrendiğim an anında kullanabileceğim anlamına mı geliyordu? Hem yani, bu dünyada büyü falan mı vardı?!
Büyük Bilge kocaman bir “Evet” ile yanıt verdi.
Madem bunu öğrenmiştim, kendim birkaç büyü öğrenmeyi denemeliydim.
Büyü yapmama yardım edip edemeyeceğini öğrenmek için Bilge’ye danıştım ama olumsuz yanıt aldım. Eh, denemeye değerdi.
Yine de aklıma harika bir fikir daha geldi: Yutucu yeteneğinin Tahlil özelliğini, Büyük Bilge’nin Paralel Çalışma özelliğiyle bağlayabilir miydim?
【Yanıt】 Yutucu yeteneğinin Tahlil özelliği ile Büyük Bilge yeteneğinin Paralel Çalışma özelliğini birbirine bağlamak mümkündür. Bağlamak istiyor musunuz?
Evet
Hayır
Şey, evet? Henüz tahlil edecek bir şeyim olduğundan değil de… Bir dakika. Yoksa var mıydı? Midemdeki o otlar. Vakit öldürmek için yiyip durduğum şeyler. Onlar neydi öyle? Zaten yapacak başka işim yoktu. Hadi bir deneyelim.
Göster kendini, Bilge.
………
……
…
【Tahlil tamamlandı.】
Hipokute otları:
İyileştirme ilaçlarında kullanılan bir tür malzeme. Yalnızca yerel büyü yoğunluğunun yüksek olduğu bölgelerde yetişir. Özünü büyü zerrecikleri (magicules) ile birleştirmek iyileşme iksiri üretir. Yapraklarını öğütüp büyü zerrecikleri (magicules) ile birleştirmek yaraları kapatan bir merhem üretir.
Vay be! Demek atıştırıp durduğum şey buymuş ha? Beklenmedik bir piyango diye buna derler işte. Hemen kendi iksirlerimi üretmeye koyuldum. Süreç vücudumun içinde gerçekleştiği için pek üretim yapıyormuşum gibi hissettirmedi ama Tahlil bir saniyeden az sürdü ve yaklaşık üç saniye içinde ilk iksirimi elde etmiştim. Beş dakikada yüz tane yapabilirdim. Karşılaştırabileceğim başka bir şey olmasa da Büyük Bilge yeteneğimi kullanarak onları değerlendirdiğimde derecelendirmesi “yüksek kalite” çıktı.
İşte böyle. En azından sonuçtan gayet memnundum. Üstelik her şey çok hızlı gerçekleşti. Bilge’ye bunu sorduğumda, sürecin normalde bundan daha uzun sürdüğünü söyledi. Onu Paralel Çalışma ile bağlamak doğru bir fikirdi sanırım.
Bu teoriyi test etmek için tek bir iksir üretecek kadar bağlantıyı kestim. Tam elli dakika sürdü. Vay anasını, amma yavaşmış. Anlaşılan birleştirilecek süper uyumlu yeteneklere denk gelecek kadar öngörülüymüşüm. Ne yaptığımdan zerre kadar anladığımdan değil tabii.
Sağda solda bildiğimiz sıradan otlar da bitiyordu ama buralardaki otların çoğu Hipokute otuydu. Nasıl ama? Ben de kendimi biraz olsun güvenceye almak adına bölgedeki toplayabildiğim tüm otları Yutma yeteneğiyle yutmaya ve midemi küçük bir iyileşme iksiri fabrikasına dönüştürmeye karar verdim. Zaten zamanımı harcayacak başka pek bir şeyim yoktu. Burası hâlâ zifiri karanlıktı.
Hiç şüphe yoktu. Gardımı düşürmüştüm. Bana yetenekler kazandıran ve benimle (bir nevi pasif de olsa) sohbet edebilen bir ortağım vardı ve ben bunun götümü kaldırmasına izin vermiştim.
Doksan gün boyunca üst üste başka hiçbir yaratıkla karşılaşmamamın da bunda büyük payı vardı sanırım. Hayatımı tehdit eden hiçbir tehlike yoktu. Ama öyle ya da böyle, tedbiri elde bırakmıştım.
Bir an için, “Ha?” deyakaldım.
Aniden hafiflediğimi veya ağırlaştığımı ya da ne biyim… dengemin bozulduğunu hissettiren bir duyguya kapıldım.
Ben… suya mı düşmüştüm?
Geçtiğimiz doksan gün boyunca vücuduma tek bir damla suyun bile çarptığını hissetmemiştim. Yağmur almayan bir mağarada veya başka bir tür sığınakta olduğumu varsaydığımdan, daha önce böyle bir ihtimali aklımdan bile geçirmemiştim.
Muhtemelen bir nehre falan kaymış olmalıydım. Kapalı alanlarda nehir olmaz, bu yüzden içinde bulunduğum bu mağaradaki bir tür yeraltı deresi falan mıydı acaba…? Şimdiye kadar attığım her adımda dikkatli davranmış, karanlıkta her şeyin dengede kaldığından emin olmuştum. Ama yeteneklerimi öğrendikten, havaya girdikten ve bir otlak dolusu otu Yutma ile yedikten sonra ayağımın bastığı yere dikkat etmeyi bırakmıştım.
Ben hep böyleydim. Havalara girer, sonra da her şeyi elime yüzüme bulaştırırdım. Müşterinin tekine, “Oğğ, elbette!” “Hallederiz, hiç sorun değil!” diye böbürlenir, sonra da bedelini eşek gibi öderdim. Bu defalarca yaşanmıştı. Ekibin geri kalanının sırf bu yüzden bana attığı o kin dolu bakışları hâlâ hatırlıyorum.
Kendimi zamanında durdurmayı akıl edememiş olmam ne kötü. Önünü bile göremiyorken bilmediği yerlere koşup duran hangi gerizekalıydı ki? Buradan sağ çıkarsam kendime gününü gösterecektim. Tabii kişilik yapım düşünüldüğünde, bundan bir ders çıkaracağımdan da şüpheliydim ya.
Yine de tüm bu durumu ne kadar sakince karşıladığım komikti. Dehşet dolu bir panikle sağa sola sallayabileceğim el veya ayak şeklinde pek bir şeyim de yoktu hani…
Sanırım yolun sonuna geldik. Bayağı kısa bir ömür—belki bir balçık standartlarına göre bile. Kaçınılmaz boğulmamı bekleyerek son dualarımı ettim.
………
……
…
Boğulma anı hiç gelmedi.
Neden gelmemişti? Suya düşmemiş miydim yoksa? Belki de Bilge’yi çağırma vakti gelmişti.
【Yanıt】 Bir balçığın vücudu yalnızca büyü zerrecikleri (magicules) ile çalışır. Oksijen gereksizdir ve bu nedenle nefes almak da öyle. Bu eylemi gerçekleştirmeme sebebiniz budur.
Ooo… Doğru ya. Dikkat etmemiştim ama sanırım nefes almıyordum, değil mi? Mantıklıydı. Doksan günün ardından bile hâlâ yeni bir şey öğreniyordum!
Ama şimdi kutlama yapmanın zamanı değildi. Suya düşmüştüm ve ölmeyecek olsam bile bu durum beni yine de çaresiz bırakıyordu. Şimdi ne olacaktı? Yüzüyor muydum yoksa batıyor muydum pek anlayamıyordum. Uzuvlarımın olmaması yüzmeye yönelik her türlü girişimimi engelliyordu. Eninde sonunda dibe vurup oradan yüzeye doğru tırmanabilecek miydim? Yoksa akıntının ortasında bir aşağı bir yukarı sallanıp hiçbir yere varamadan öylece kalmaya mı mahkûmdum?
Yine de şiddetli bir akıntıdan ziyade, sanki bir beşikte sallanıyormuşum gibi hissettiriyordu. Çok yumuşak bir sallantı… Hatta bayağı da iyi hissettiriyordu…
İçimden bir ses bunun akan bir su olmadığını söylüyordu. Belki bir nehir değil de göldü. Bir yerlere sürükleniyormuşum gibi gelmiyordu. Plastik bir poşet gibi öylece suda bir batıp bir çıkıyordum ve dibe vuracakmışım gibi de durmuyordu. İşler böyle devam ederse başım büyük beladaydı.
Peki şimdi ne yapacaktım?
Tam o sırada beyin hücrelerim—ya da slime bedenim mi demeliyim—dâhiyane bir fikir üretti. Belki bu suyu Yutucu ile içime çekip sonra da su püskürterek kendimi fırlatabilirdim. İşe yarar mıydı acaba? Denemeden bilemezdim. Zaten yapacak başka bir şeyim de yoktu.
Ben de suyu içmeye başladım, Yutucu midesini yaklaşık yüzde 10 kapasiteye kadar doldurdum. Sonra midemi sıkar gibi suyu dışarı püskürttüm.
O rahatlama hissi muazzamdı.
Aniden zihnimde bir ses yankılandı:
【<Su Basınçlı İlerleme> yeteneği kazanıldı.】
Bu sesi ilk kez tam anlamıyla fark ediyordum. Bu meşhur “Dünya Dili” olmalıydı. Yanılmama imkân yoktu; Bilge sadece kendisine konuşulduğunda cevap veriyordu ama bu iki ses birebir aynı tınlıyordu.
Ama bunun üzerinde düşünecek vaktim yoktu. Susa uyguladığım basınç arttıkça üzerimdeki baskı da artıyor, sanki gökyüzüne fırlatılacakmış gibi akılalmaz bir hızla ileri doğru roketleniyordum. İvme muazzamdı. Dürüst olmak gerekirse, belki de etrafı görememem iyi bir şeydi. Bunun yerine, sadece bedenimin karanlığın içinde hızla süzülmesinin tadını çıkardım.
Şey, durun açıklayayım. Çevremi görebilseydim eminim duyduğum korku çok daha dehşet verici olurdu… ama görememek de en az onun kadar korkunçtu.
Zifiri karanlıkta bir lunapark trenine bindiyseniz ne hissettiğimi anlayabilirsiniz. Aklım bir an için önceki hayatıma ve belli bir kemirgenin hüküm sürdüğü malum cenneti ziyaret ettiğim o tek güne gitti. En azından onun büyülü masal diyarında güvenlik kemerleri vardı.
Bu noktada, aklıma böyle bir fikir geldiği için kendimi yumruklamak istiyordum. Üstelik düşünür düşünmez hemen denemek de neyin nesiydi? Yapma ama dostum! Hani nerede kaldı o ön güvenlik kontrolü falan?
Duyduğum dehşet düşünce akışımı bozmaya başlıyordu. Daha ne kadar hızlanmaya devam edecektim? Zaten ne kadar su püskürtmüştüm ki ben?
Tam bunu düşünürken bedenimin balıklama bir şeye çarptığını ve oradan sektiğini hissettim. Kendimi felç edici bir acı dalgasına hazırladım. Ama o acı hiç gelmedi.
Ha? Bunun bana zarar vermiş olması gerekmiyor muydu? Yoksa zarar gördüm de hissetmedim mi?
【Anlaşıldı.】 【Ağrı oluşumunu engelleyen <Ağrı İptali> yeteneği kazanıldı.】 【<Fiziksel Saldırı Direnci> yeteneğiniz alınan hasar miktarını azalttı.】 【Bedeninizin aldığı hasar miktarı yüzde on.】 【Slime’a özgü doğal yetenek <Öz Yenilenme> devreye girdi.】 【Benzersiz yetenek ile desteklemek ister misiniz?】
Evet
Hayır
Yani biraz yaralanmışım, öyle mi? Mantıklı. Bunun iyi mi yoksa kötü mü bir şey olduğundan emin değildim ama bir aksilik olduğunu bildiğim sürece acı hissetmeme gerek kalmıyordu sanırım. Bazı şeyleri kolaylaştıracağı kesindi.
Yine de Yutucu desteği, ha? Pek anlamadım ama tamam. “Evet.”
O anda, aniden beden kütlemin bir kısmını kaybettiğim hissiyle karşılaştım. Bir süre sonra bunun geri döndüğünü hissettim. Hasarlı kısımlarım Yutulmuş, tahlil edilmiş ve onarılmıştı. Gerçekten kullanışlı bir beden. Nakavt olmadan önce bedenimin ne kadarını kaybetmeyi göze alabileceğimi ileride test etmeliyim. Detaylıca kurcalamak çok tehlikeliydi ama sanırım bir seferde en azından küçük bir kısmını kaybetmeyi göze alabilirdim, yani…
Yine de içimden bir ses fazla tedbirli davrandığımı söylüyordu. Elimde bir sürü iyileşme iksiri stoklanmıştı ve bunları kullanmam gerekmemişti bile. Bedenimin onda birini kaybetmenin oldukça ciddi bir sorun olacağını düşünürdüm ama artık bunu sadece on saniye içinde yeniden üretebileceğimi biliyordum. Bir dahaki sefere hasar aldığımda o iksirleri kullanmayı deneyecektim.
Neredeyim acaba? Bedenimin normale döndüğünden emin olduktan sonra çevremi kontrol ettim. Yakınlarda ne tür tehlikeli canavarların olabileceğini bilmek imkânsızdı. Sudan çıkmıştım ama belki de diğer tarafta beni bekleyen korkunç, pullu yaratıklar vardı.
Yavaşça ve dikkatlice harekete geçtim.
Ne zaman “dikkatlice” bir şey yapsam sanki başıma bir sürü tehlike gelecekmiş gibi görünüyordu. Yine de bunun sadece zihnimin bana oynadığı bir oyun olduğuna emindim.
Ve bu düşünce muhtemelen pek de işime yaramadı, çünkü…
“Beni duyabiliyor musun, ufaklık?”
Bir şey duydum.

“Ufaklık mı?” “Benden başka kimse yok sanırım, değil mi?”
Tam olarak bir ses değildi ama zihnimde doğrudan ve içgüdüsel olarak algılayabildiğim bir şeydi. Zaten dinleyecek kulaklarım da yoktu.
“Hey!” “Beni duyabiliyorsun, değil mi?” “Cevap versene bana!”
Vay canına, ciddi misin! Ama ağzım yokken nasıl cevap vermemi bekliyordu ki? Deney olsun diye zihnimden Kes sesini, kel kafalı! diye geçirmeyi denedim— bu adamın bunu duyabileceğinden falan değil tabii. Ama daha bir cevap bile veremezken burada nasıl bir yere varacaktım ki—
“O-ho!” “Bana kel demeye cüret ediyorsun demek…?” “Bunca cesaretin böyle küçücük bir bedene sığmış olması ne garip, değil mi?” “Uzun zamandır gelen ilk konuğuma biraz nezaket göstereyim demiştim ama görünüşe göre ölmeye bayağı bir acele ediyorsun!”
Eyvahlar olsun. Yani, bunun işe yarayacağını en başından haber verebilirdi. Üstelik kiminle muhatap olduğum hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Pekala, buraya kadarmış. Benden bu kadar. Özür dileme vakti.
“Çok özür dilerim!” “Size nasıl cevap vereceğimi bilemediğim için zihnime gelen ilk şeyi söyleyiverdim!” “Gerçekten çok üzgünüm!” “Şu an hiçbir şey göremiyorum, o yüzden neye benzediğinize dair en ufak bir fikrim bile yok!”
Bu mesaj karşıya ulaştı mı acaba? Göremediğim bir adama kel demek biraz kabalık olmuştu sanırım. Eğer gerçekten kelse, muhtemelen çok hassas bir damarına basmışımdır.
“Heh-heh-heh…” “Eh-ha-ha.” “Ahh-ha-ha-ha-ha-ha-ha!”
Ardından gelen kahkaha üç belirgin kademeden oluşuyordu. Tam bir şaheserdi. Yani şimdi aramız düzeldi mi, yoksa—?
“Ne kadar da büyüleyici.” “Beni görünce böyle tepki verdiğini sanmıştım ama demek göremiyorsun, ha?” “Slime’ların çoğu düşük seviyeli canavarlardır; emilme, bölünme ve yenilenme döngüsünü sürdürürken bilinçli düşünme yetisinden yoksundurlar.” “Kendi yaşam alanını terk eden bir tanesine rastlamak gerçekten de nadir bir durumdur.”
Şimdi neden bahsediyordu bu? Kızmaktan ziyade meraklanmış mıydı yani, yoksa…? Öyle ya da böyle, bu zeki başka bir varlıkla ilk temasımdı. Yeni, vıcık vıcık hayatımdaki ilk sohbetimdi. Bunu dostça bir sohbet olarak sürdürmek istiyordum.
“Bedenime o kadar hevesle çarpma şeklinle merakımı uyandırdın, slime.” “Az önce sergilediğin yenilenme gücü beni hayrete düşürdü.” “Yoksa sen isim bahşedilmiş bir canavar mısın, belki de bir benzersiz?”
Ne mi? Ve ne mi? Efendim? “Üzgünüm, ne demek istediğinizi anlamıyorum.” “Burada canlı olalı sadece doksan gün oldu…”
“Hmm.” “Sanırım bu bilincinle, sadece sıradan bir slime olarak kalmak senin kaderinde yokmuş.” “İsim bahşedilmiş canavarlar, kendilerine özel bir isim atanmış olanlardır.” “Ama sadece doksan gün mü?” “Saçmalık.” “Öyleyse sen bir benzersiz misin?”
“‘Benzersiz’ derken…?”
“Benzersiz bir canavar, mutasyona benzer şekilde aniden alışılmadık yetenekler kazanmış bir bireydir.” “Bazen yüksek büyü yoğunluğuna sahip bölgelerde doğarlar…” “Belki de benden sızan büyü zerrecikleri kütlesinden doğmuşsundur?”
Mı? Ne alakası var yahu?
Bunu çözmek için önceki dünyamdaki bilgilerimi kullanmayı deneyeyim. Bu adam (kolaylık olsun diye ona adam diyeceğim) çevredeki her yere büyü sızdırıyordu. Hatta öyle yoğundu ki, bir canavarın doğmasına sebep olmuştu. Bir slime’ın. Yani benim. Olay bu muydu?
“Hmm.” “Son üç yüz yıldır hiçbir canavar benim alanıma yaklaşmaya bile cesaret edememişti.” “Eğer benim büyü gücümden doğduysan, belki de bana dokunup da bunu anlatacak kadar hayatta kalma gücünü sana veren şey buydu!”
Ah… “Yani siz bir nevi benim babam mı oluyorsunuz?”
“Hayır, kan bağıyla bağlı bir ebeveynin değilim.” “Bahsetmeye değer bir üreme yeteneğim yok.” “Bazı canavarların vardır, bazılarınınsa yoktur, anlarsın ya.”
“Gerçekten mi?” “Çünkü bunun paketin içinde varsayılan olarak geldiğini sanıyordum.” “Ama ben sadece büyüden ya da öyle bir şeyden kendiliğimden türediysem, belki de ihtiyacın yoktur, ha?”
“Zihinsel becerilerin beni şaşırtıyor.” “Gerçekten de bu tür bir şeye sahip canavar sayısı son derece azdır.” “Tüm canavarlar arasında, yalnızca büyü doğumlular senin ya da benim anlayabileceğim anlamda bir bilince sahiptir.”
Açıklama bir süre daha devam etti. Ama bundan çıkarılacak en önemli ders, görünüşe göre bu dünyada insanların da var olduğuydu. Ardından insan olmayanlar vardı; doğaları gereği insanlığa çok yakın olan ve benzer şekilde üreme yeteneğiyle donatılmış türler. Bunlara elfler, hobbitler, cüceler ve diğer perimsiler gibi ırklar dahildi ve genellikle insanlarla müttefiktiler.
Bunların yanı sıra goblinler, orklar, kertenkele-adamlar gibi insanlığa düşman olan ve bu yüzden canavar muamelesi gören ırklar vardı. Yine de bu düşmanlık biyolojilerinden kaynaklanmıyordu, dolayısıyla melezlenme tamamen mümkündü.
Sırada “büyü doğumlu halk” vardı; doğrudan büyünün kendisinden var olanlar, ani mutasyona uğrayan canavarlar ve hayvanlardan ya da büyülü yaratıklardan evrimleşen bilinçli varlıklar için kullanılan genel bir terimdi bu. Hem zekaya hem de üreme yeteneğine sahiptiler, ancak yalnızca kendi alt türleri içinde. Üst toplumsal sınıflarında titanlar, vampirler, iblisler ve diğer uzun ömürlü türler yer alıyordu—ezici büyü güçleri neredeyse ölümsüz olmalarını sağladığından ve soy bırakma ihtiyacını ortadan kaldırdığından nadiren çocuk yapsalar da hepsi eşit derecede soy üretebilme yeteneğine sahipti.
Zeki ve üreyebilen bu çeşitli türler insanlığa düşmandı ve topluca “büyü doğumlu ırk” olarak adlandırılıyorlardı. Satır aralarını okuduğumda edindiğim izlenim, büyü doğumluların insanlara karşı açıkça düşmanca davranmasından ziyade, insanların onların güçlerinden korktuğu ve bu güçleri arzuladığı yönündeydi. Yine de her iki tarafın da kendi yaşam alanları için savaştığı gerçeği değişmiyordu.
Bu çeşitli canavarlar tehlike seviyelerine göre sınıflandırılmıştı. Büyü doğumluların üst kademeleri oldukça güçlü tiplerle doluydu—hepsi de canları isterse tek başlarına bir insan kasabasını yerle bir edebilecek güçteydi. Pek takılmak isteyeceğin türden tipler değillerdi.
Yeni yoldaşım bir süre daha devam etti—geçmişte üst düzey büyü doğumlularla nasıl savaştığına falan dair anlatıp durdu. Sonunda konu tekrar bana geldi.
“Sana söylediğim gibi, benim soy üretme yeteneğim yok.” “Sebebi basit…” “Çünkü buna ihtiyacım yok.” “Ben ejderha ırkındanım—dünyadaki sadece dört ejderhadan biriyim; hem eşsizim hem de kendi türümün en mükemmel örneğiyim.” “Beni bundan böyle Fırtına Ejderhası Veldora olarak tanıyacaksın!” “Ömrüm sonsuz, bedenim akıl almazdır!” “İradem sağlam kaldığı sürece sonsuza dek yaşayacağım!” “Ahhhhh-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha!!”
Kahkaha kısmını atlasa da olurdu. Anlamıştım. Yani çocuk yapmaya ihtiyacı yoktu çünkü sonsuza kadar yaşayacaktı, değil mi?
Bu adamın sadede gelmesi biraz zaman alsa da, gözden kaçırmak istemediğim bir şeyden bahsetmişti.
Veldora, Fırtına… Ejderhası mıydı?
Üstelik arada sırada üst düzey büyü doğumlulara laf çarpmaktan hoşlanıyorsa… acayip güçlü biri olmalıydı, değil mi?
Dünya hakkındaki bilgilerimi kullanarak, şu anda hiç şüphesiz karşımda oturan Fırtına Ejderhası Veldora’yı zihnimde canlandırmaya çalıştım. Zihnimin ortaya çıkardığı tablodan pek hoşlanmamıştım. Bana karşı kibar davranıyor gibi görünüyordu ve bu durumu daha da ürpertici kılıyordu.
Eee, şimdi ne olacaktı…?
“V-vay be, gerçekten mi?” “Pekala, verdiğiniz tüm bu faydalı bilgiler için teşekkürler efendim!” “Sanırım artık yoluma baksam iyi olacak!”
Kaçmak için elimden geleni yaptım.
“Dur bakalım.” “Sana kendim hakkındaki her şeyi anlattım.” “Şimdi sıra sende, sen de öyle düşünmüyor musun?”
Başka bir muamele beklememeliydim herhalde. Hmmmm. Benim hakkımda bir şeyler mi öğrenmek istiyordu? Ona başka bir gezegenden gelen mucizevi yolculuğumu anlatsam bana inanır mıydı ki? Bir slime’a göre ne kadar zeki olduğuma şaşırıyor gibiydi—bir şeyler uydurmaya çalışsam yutacağından şüpheliydim. Böyle bir girişim, kendi kuyumu kazmanın iyi bir yolu gibi görünüyordu.
Neyse, boş ver. Bana inanmazsa o zaman icabına bakardım. Kararlılığımı toplayarak Veldora’ya başıma gelen her şeyi başından itibaren anlattım.
………
……
…
“İşte…” “Böyle yani.” “Nihayetinde buradayım sanırım!” “Bayağı zorluydu, biliyor musun?”
Yeteneklerimin konusuna tedbirli bir şekilde hiç girmeden, bıçaklanışımın, bir slime olarak uyanışımın ve onun bölgesine giden yolda başıma gelen diğer her şeyin hikayesiyle ejderhayı eğlendirdim.
Sözlere dökünce tüm bunların kulağa ne kadar da… zorlu gelmediği biraz tuhaftı doğrusu. Ama yine de benim için zorluydu işte. Ve en kötü kısmı, tüm yol boyunca kelimenin tam anlamıyla körlemesine hareket ediyor oluşumdu. İleride yolda sevimli bir hanımefendi yanımdan geçip gitse, onu hiç görebilecek miydim? Bu düşünce beni biraz üzdü.
“Hmm.” “Demek bir reenkarne?” “Kökenin gerçekten de oldukça nadir görülen türden.”
“Ha?” “Öyle mi?” “Peki sen…” “‘Reenkarne’ mi?” “Bu senin için şaşırtıcı bir şey değil mi yani?”
“Bu nasıl bir tepki böyle?” Demek bu “reenkarneler” bir adı olacak kadar yaygındı? O halde bu konuda bu kadar nadir olan neydi?
“Hmph.” “Arada sırada reenkarne olanlarla karşılaşırsın.” “Güçlü bir irade sayesinde geçmişteki anıları ruhlarına kazınmıştır.” “Hatta önceki hayatlarına dair her bir anıyı koruyanlar bile vardır.” “Fakat başka bir dünyadan gelen bir reenkarne…” “İşte bu oldukça nadirdir.” “Sıradan bir ruhun tek başına boyutlar arası bir yolculuktan sağ çıkma şansı yoktur.” “Yarı yolda eriyip gider, anılarını da beraberinde götürür.” “Tüm zihnini koruyarak saf büyüden doğan bir canavar olarak yeniden dünyaya gelmek…” “Daha önce böyle bir örneğe rastladığımı hatırlamıyorum.” “Gerçekten de…” “epey tuhaf bir durum.”
Başka dünyalardan gelen reenkarneler, görünüşe göre en iyi ihtimalle anılarının yalnızca bir kısmını koruyabiliyordu. Benim gibi hepsini hâlâ hatırlayan biriyse neredeyse hiç duyulmamıştı—ki bu pek de umurumda değildi.
Yine de bana göz ardı edemeyeceğim bir şey söylemişti. Bir ruh, “tek başına” mı…? Yani bu dünyaya reenkarne falan olmadan da mı gelinebiliyordu?
Ha. “O kadar sıra dışı mıyım yani?” “Çünkü bana hiç öyle gelmiyor…” “Peki reen-neydiyse işte, öyle olmadan başka dünyalardan buraya gelen insanlar var mı?”
“Var.” “Buradan başka bir dünyaya gitmeyi başaran olmadı ama başka yerlerden buraya olan yolculuğunu tamamlayanların sayısı az değil.” “Onlar ‘ziyaretçiler’ veya ‘ötedünyalılar’ olarak bilinirler ve bu dünyada var olmayan şeylerin bilgisine sahiptirler.” “Duyduğuma göre buraya yolculuk ettiklerinde bir tür özel güç edinirler.” “Bunun ötesinde, söylediğim gibi başka dünyaların bilgisini taşıyan reenkarnelere dair kayıtlar da mevcuttur.” “Yine de sanırım hepsi kendilerini açıkça böyle tanıtmayı seçmiyor.”
İlginçti. Benimle aynı gezegenden mi geldiklerini bilmiyordum ama onlarla biraz sohbet etmek iyi olabilirdi. Belli mi olur, belki Japonya’dan gelenler bile vardı. Ayrıca akıl sağlığım için buradayken bir hedefimin olması en iyisiydi.
“Anlıyorum, anlıyorum!” “O halde senin ‘ötedünyalılar’ dediğin kişilerin izini sürmeye çalışacağım sanırım.” “Belki kendi memleketimden birini bile bulurum!”
“Peki, bir dakika.” “Göremediğini söylemiştin, değil mi?”
“Ah, şey, evet.” “Eee?” Tam bir baş belası bir durumdu ama acele etmediğim ve kendimi öldürtmediğim sürece diğer ziyaretçilerle karşılaşacağımdan emindim. Muhtemelen.
“O halde görmene yardımcı olayım.”
“Efendim, ne?” Vay be. Bu adam… Yani Fırtına Ejderhası Veldora… Bana fazla iyi davranmıyor muydu? Ona gerçekten güvenebilir miydim?
“Şey, gerçekten mi?”
“Elbette.” “Ancak tek bir şartla.” “Ne dersin?”
Kulağa pek hoş gelmemişti ama… amann, neyse ne.
“Nasıl bir şart?”
“Basit bir şart.” “Sana görme yetisini bahşettiğimde, istirham ediyorum benden korkma.” “Bir de, tekrar gelip benimle konuşmanı istiyorum.” “Hepsi bu kadar.” “Şartlarımın senin için uygun olduğunu umuyorum?”
Bu kadar mıydı? Emin miydi? Ne kadar da yalnız bir ejderha. Zirvede etrafta başka kimse yoktu herhalde. Benimle konuşmayı bir türlü kesememesine şaşmamalı—uzun zamandır konuştuğu ilk kişi ben olmalıydım.
Bana kalsa, bu ejderhanın tam bir saf olduğunu söylerdim. Hatta ejderha olduğunu söyleyerek başından beri beni kandırıyor bile olabilirdi. Belki de bu dünyadaki ejderhalar en başından beri o kadar da güçlü değildi.
Heh. Bu bayağı iyi bir anlaşmaydı.
“Tek istediğin gerçekten bu mu?”
“Evet.” “Dürüst olmak gerekirse, üç yüz yıl önce buraya mühürlendim.” “O zamandan beri o kadar çok boş vaktim vardı ki sıkıntıdan çıldırmak üzereydim.” “Ne düşünüyorsun?”
“Peki, tek istediğin buysa, anlaştık demektir!”
“Güzel.” “O halde sözleştik…” “ve sözünün arkasında duracağına inanıyorum.”
“Tabii ki!” “Belli etmiyor olabilirim ama bana güvenebilirsin dostum!” “Dünya’da kime sorsan söyler!” “Bana hepsi kefil olur!”
Umarım sormaya kalkışmazdı. Bu hiç iyi olmazdı.
“Pekala.” “Büyü Algısı adı verilen bir yetenek var.” “Bunu kullanabiliyor musun?”
Aha, yine başladık. Yine aşmam gereken bir sürü engel. Hiç adil değil.
“Hayır, kullanamıyorum.” “Nasıl bir yetenek ki o?”
“Etrafında süzülen büyü parçacıklarını algılamanı sağlar.” “Pek güçlü bir yetenek değildir ve tek sunduğu şey görsel bir referanstır, bu yüzden edinmesi de zor değildir.”
“Ooo…” “Kulağa yeterince kolay geliyor.”
“Öyledir.” “Nefes almak kadar zahmetsizce kullanabilirim.” “Üzerine düşünmeye bile gerek duymam.”
“Gerçekten mi?” “Yani bunu öğrendiğimde tekrardan görebilecek miyim?”
“Kesinlikle.” “Tüm yüzeyine eşit olarak dağılmamış olsa da, bu dünya tamamen büyüyle kaplıdır.” “Ayrıca, ışık ve sesin dalga özelliklerine sahip olduğunu biliyor muydun?”
“Evet, bunu duymuştum.” “Işık dalgaları ve ses dalgaları.”
“Ah.” “Ne kadar zekice.” “Bunu önceki dünyanda mı öğrendin?” “Öyle olmalı, bahse girerim.” “Gerçekten de bu dalgaların yakındaki büyü parçacıklarını nasıl bozduğunu gözlemleyebilecek, ardından bu bilgiyi kullanarak etrafındaki alanın nasıl göründüğünü ve kulağa nasıl geldiğini hesaplayabileceksin.” “Basit, değil mi?”
“Ha?” “Pek sayılmaz?” Bu nasıl bir saçmalıktı böyle? “Şey, yani bunun kulağa basit gelip gelmediğinden pek emin değilim aslında…”
“Değil mi?” “Ama bu, hem görme hem de duyma yetisini kaybettikten sonra bile kişinin dövüşmeye devam etmesini sağlayan şeydir!” “Seni ani saldırılardan korur ki bu da burada hayatta kalmak için neredeyse bir zorunluluktur, değil mi?”
“E-evet ama…” “bütün bu dövüş muhabbetlerini geçip sadece yeniden görmemi sağlasak olur mu acaba?”
“Mmm…” “Pekala.” “Öyleyse bu yeteneği edinmene yardımcı olmama izin ver.” “Bildiğim tek yöntem bu.”
“B-bekle, bunu yapabilir misin?” “Ben burada yeni doğmuş sayılırım da…”
“Endişelenme.” “Geçmiş hayatındaki anılarına sahipsin, değil mi?” “Ve orada ışık ile sesin doğası hakkında bilgi edindin.” “O olmadan ben bile sana yardım edemezdim, emin ol.” “Şans gerçekten de senden yana.”
Doğru. Hiç göremeyen birine görmeyi açıklamanın zor olacağını tahmin edebiliyordum. Ben kesinlikle beceremezdim. Helen Keller’ın konuşmayı ancak iki yaşında sağır olmadan önce öğrendiği ipuçlarını takip ederek öğrendiğini bir yerde okumuştum. Belki Dünya’daki bilgilerimi kullanarak bu “Büyü Algısı” nanesinden faydalanabilir ve etrafımdaki dünyanın nasıl bir yer olduğunu kavrayabilirdim…
Denemeye değerdi sanırım. Bu körlük artık tam anlamıyla can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı. Üstelik yanımda Bilge de vardı. Bu işi çözebilirdi.
“Öğrenmeye hazırım efendim!”
“Sakin ol, bu kadar heveslenmeye gerek yok.” “Oldukça basittir.” “Öncelikle, bedenindeki güçle etrafındaki büyüyü hareket ettirmeye çalış.”
Ne demek istediğini az çok tahmin edebiliyordum. Muhtemelen az önce kendimi sudan dışarı fırlatmak için uyarladığım yetenekti.
“Böyle mi?”
Kendimi sıkarak bedenimde dolaşan gücü hayal etmeye çalıştım. İçimde hareket eden bir şey hissedebiliyordum—yoldaşımın bahsettiği büyü zerrecikleri (magicules). Sudayken bunun bilincinde değildim ama görünen o ki ne kadar kasılırsam gücü de o kadar ayarlayabiliyordum. Daha önce kontrol ettiğim şey sudan ziyade onun içinde dans eden büyüydü. Büyülü kaslarımı çalıştırıyordum ve etrafımdaki parçacıklar buna tepki veriyordu. Şaşırtıcı bir şekilde çabucak kavradım.
“Mmm.” “Bu konuda düşündüğümden daha yeteneklisin.” “Şimdi, bedeninin içinde hareket eden büyü ile bedeninin dışındaki büyü arasındaki farkı görebiliyor musun?”
“Vay canına.” Belki de bu iş gerçekten kolaydı. Belki de artık büyüyle beslendiğimin bilincinde olduğum için emdiğim büyüye karşı daha hassastım.
“E, yani!” “Hani, başından beri yediğim şey tam olarak bu, değil mi?”
“Heh-heh-heh!” “O kadarını anladıysan gerisi çocuk oyuncağı.” “Tek yapman gereken bedeninin dışındaki parçacıkların hareketini hissetmek.”
İşte orasını pek anlamamıştım. Ama yine de bir şans verdim; bana söyleneni yapıp etrafımı saran parçacıkları hissetmeye çalıştım. Ve yapabildiğimi fark ettim.
Havada süzüldüklerini, hava akımlarına kapıldıklarını, etrafta dolaştıklarını hissedebiliyordum—her türlü hissi algılıyordum.
Şunu Bilge’ye bir soralım bakalım.
【Onaylandı.】 【Ekstra Yetenek “Büyü Algısı”…】 【başarıyla edinildi.】 【Ekstra Yetenek Büyü Algısı kullanılsın mı?】
【Evet】
【Hayır】
Ha? Bu kadar kolay mıydı ya?
Şey, tabii ki—evet o zaman… Vay be, sırtımı dayayabileceğim sağlam bir kaya diye buna derler işte!
Büyü Algısı’nı etkinleştirdiğim anda zihnim yeni bilgilerle dolup taştı. Devasa miktarda, insan beynimin asla işleyemeyeceği türden bir bilgiydi—etraftaki her bir küçücük parçacığı itip kakan ışık ve ses dalgaları—ve ben hepsini işleyip algılanabilir veriye dönüştürdüm.
İnsan görme yetisinin olayı, önünüzdeki dünyanın 180 derecelik bir açısını bile tam olarak verememesidir. Şimdi ise aniden, kendi etrafımı tam 360 derece “görebiliyordum”. Etrafımdaki kayaların gölgeleri, yüzlerce metre ötedeki manzaralar—dikkatimi verdiğim anda ne olduğunu kavrayabiliyordum. Hâlâ insan olsaydım, tüm bu algı verileri muhtemelen beynimin devrelerini yakardı. Ama artık bir slime’dım. Hücrelerim kas gücü sağladığı gibi beyin gücü de sağlayabiliyordu.
Böylece öyle ya da böyle, bu bilgi seline göğüs gerebildim. Derken—
【Ekstra Yetenek Büyü Algısı ile Benzersiz Yetenek Büyük Bilge senkronize ediliyor…】 【Başarılı.】 【Tüm bilgi bundan böyle Büyük Bilge tarafından yönetilecek.】
Birdenbire görüşüm tamamen açıldı. Az önceki beynimi dağlayan his yok olmuştu ve artık görüyordum—o kadar net görüyordum ki daha önce nasıl göremediğime şaşıyordum. Bir his bana Bilge’nin yanımda olmasının neredeyse hile yapmak gibi bir şey olduğunu söylüyordu. Olayı bu şekilde ifade etmek hiç de abartı olmazdı. Başka birinde olsa muhtemelen bunun kurallara aykırı olduğunu söyleyip dırdır ederdim. Ama madem bende vardı… Problem yoktu.
“Ah, sanırım anladım.” “Çok teşekkür ederim!” Bütün dikkatimi karşımdaki yaratığa vererek böyle söyledim.
Hadi canım. Gerçekten de bir ejderhaydı. Çeliğin kendisinden bile daha sert görünen ama esnek ve bükülebilir, koyu siyah tonda parıldayan pullarla kaplıydı. Büyük, kötücül görünen…
“Gahh!” “Bayağı ejderhasın sen!!”
Beklediğimden çok daha yüksekte süzülüyordu, tam anlamıyla iblisane bir görünüşü vardı. İçimdeki çığlık kabarıp dışarı döküldü ve bunun için pek de suçlanabileceğim bir taraf yoktu.

Ne sürpriz ama. Bu adamın bir zamanlar evcil hayvan boyutunda olduğunu düşündüğüm için kendimden utandım açıkçası. Bu… harbiden gerçeğin ta kendisiydi. En ufak bir şüphe bile yoktu.
Batı tarzı bir ejderhaya şaşırtıcı derecede benzeyen gövdesi, obsidiyen gibi parıldıyordu. Her bir “elinde” altı parmak vardı ve bu parmaklar, önlerine çıkan her şeyi parçalamaya hazır görünen pençelerle donatılmıştı. Sırtındaki biri diğerinden daha büyük olan iki çift kanat, uçlarına doğru sivrilerek kusursuzca bilenmiş ve önüne geleni dilimlemeye hazır kılıçları andırıyordu.

Daha yakından incelediğimde, tüm vücudunu kaplayan o uğursuz pullar aslında koyu morumsu bir ışık yayıyordu; belki de kendi doğal renkleri ile yüzeye doğru sızan o doğaüstü gücün bir karışımıydı bu. Heybetli ve vakur duruşuyla, bu devasa suretinde garip bir şekilde büyüleyici bir güzellik vardı. Neler olup bittiğini kavrayamadığım anlardaki kabalığımdan dolayı pişmanlık duymaya başladım ama artık iş işten geçmişti.
Bu arada, gerçekten de oval şekilli olduğum ortaya çıktı. Küçük bir poğaça gibi. Bir nevi… açık turkuaz renginde miydim acaba? Gündüz gökyüzünden daha açık bir renkti ama o kadar da değil. Bence oldukça zarif bir renkti. Tabii balçık olmam gerçeği bu zarafeti biraz gölgeliyordu, orası ayrı.
“Sözünü hatırlıyorsun, değil mi?” “Ayrıca daha önceki sızlanmalarını düşününce, oldukça hızlı öğrendin, öyle değil mi?”
“Ah, elbette!” “Sadece biraz şaka yapıyordum, hepsi bu.” “Artık gayet iyi görebiliyorum, üstelik duyabiliyorum da.” “Bunun için gerçekten çok minnettarım!”
“Hmph.” “Ağır ağır da halledebilirdin…”
Demek en nihayetinde keyfi yerindeydi. Görünüşü biraz korkutucuydu ama hiçbir geçerli sebep yokken bana karşı son derece nazik davranıyordu. Gerçekten de yalnız olmalı diye düşündüm. Böyle bir görünüşe sahip olması ne büyük talihsizlikti. Hani insanlarla dost olmak isteyen şu zavallı kırmızı iblisin küçük hikayesi gibiydi adeta.
“Peki, bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Şey, başlangıç olarak kendi memleketimden başka dünyalılar var mı diye baksam iyi olur sanırım.” “Bulamasam da çok umurumda olmaz ama…” “bilirsin işte.”
“Birilerini bulmak daha iyi olur elbette, yine de hemencecik sıkı dost olacağımızın bir garantisi yok.” “Ayrıca, yeni kazandığım görme yetimle dünyayı keşfetmek bana harika gelecektir.” Etrafımdaki ışığı ve sesi algılayabilmek, dünyamı bir anda bin kat genişletmişti. Artık nihayet minik mağaramda otsu şeyleri gevileyip durduğum o günlere elveda diyebilirdim.
Gelgelelim, şu ejderha meselesi vardı.
Ona baktıkça, gözüme daha da uğursuz ve korkunç görünüyordu. Yine de yerinden bir santim bile kıpırdamıyordu. Üç yüz yıllık bir mühürden bahsetmişti, değil mi?
“Bu arada Veldora, sen mühürlendiğinden…” “bahsetmiştin sanki?”
“Hmm?” “Ah.” “Evet, sanırım rakibimi bir miktar hafife aldım.” “Sonunda, nasıl desem, işi daha bir ciddiye alarak savaşmaya başladım ama…” “şey, o zaman da iş işten çoktan geçmişti!”
Ejderhanın sesi, kaybettiği bu mücadeleyle neredeyse gurur duyuyormuş gibi geliyordu. Büyü bir yana, ne bu dünyada ne de başka bir dünyada onu çizebilecek tek bir kılıç ya da mızrak olduğuna ihtimal veriyordum. Henüz bu dünya hakkında o kadar çok şey bilmiyordum; belki de etraf ondan bile güçlü, dehşet verici canavarlarla dolup taşıyordu?
“Rakibin o kadar güçlü müydü?”
“O kadın…” “oldukça güçlüydü.” “İnsanların ‘kahraman’ dediği, sözde ilahi himaye ile kutsanmış biriydi.”
Kahraman mı? Oyun konsolunun başında geçirdiğim günler sayesinde bu terime son derece aşinaydım. Yine de sırf kahramanlık işleriyle uğraşmak, insanı öyle ha deyince ejderha katledecek seviyeye getirmezdi. Zaten son zamanlardaki pek çok oyun, “kahraman” dediklerini tiye alıp kendi parodilerine dönüştürmüştü. Belki de buralarda işler hâlâ biraz daha geleneksel usulde yürüyordu.
“Şimdi hatırladım da,” diye devam etti Veldora, “kahraman da buraya ‘çağrıldığını’ söylemişti.” “Belki de seninle aynı diyardan gelmiştir.”
“Öyle mi?” “Bilemiyorum…” “Benim geldiğim yerde kimse o kadar güçlü değildir, biliyor musun?”
“Muhtemelen, fakat pek çok başka dünyalı buraya özel güçlerle donanmış olarak gelir.” “Bu güçler, yolculukları esnasında ruhlarına kazınır.” “Çağrılan kişi her daim böyle bir yetenek taşır; yalnızca kendisine özel bir Benzersiz Yetenek.” “Tesadüf eseri buraya gelen diğer başka dünyalıların aksine bu kişilerin ruhu, çağrılma sürecinin getirdiği ağır yüke dayanacak kadar güçlüdür.” “Aksi takdirde, bu dünyada bahsi geçen çağırma sürecinin çok nadiren başarıya ulaşması da bunu kanıtlar niteliktedir.”
“’Çağırma süreci’ derken…” “büyüyü falan mı kastediyorsun?”
“Kesinlikle.” “En az otuz büyücünün üç gün boyunca yürüttüğü bir ayin gerektiren bir süreçtir.” “Nadir olarak başarıya ulaşır fakat ihtiyaç duyulduğunda elinin altında bulundurulacak güçlü bir silah olarak görülür.”
“Bir silah mı?”
“Hı-hım.” “Bu şekilde çağrılanlar, ruhlarına kazınan büyüsel bir lanetle bağlanırlar ve efendilerinin emirlerine karşı gelemezler.”
“Vay canına, gerçekten mi?” “İnsan hakları falan yok mu yani?”
“İnsan hakları mı?” “Bunca dünyanın arasında bu dünyada nasıl bir hak bekleyebilir ki bir insan?” “Bu diyarda böyle hülyalara kapılma, ufaklık.” “Burada hüküm süren tek yasa, güçlü olanın hayatta kalmasıdır.” “Güç kimdeyse, hak da ondadır.”
Vay be, demek öyle. Sanırım bu dünyaya çağrıldıysan, eski değerlerinin burada geçerli olmasını ummanın bir anlamı yoktu. Kabullenmesi biraz zordu tabii.
“Yani başka dünyalıların burada neredeyse köle muamelesi gördüğünü mü söylüyorsun?”
“Hayır.” “Duruma göre değişir.” “Üzerlerinde bir Tahakküm Mührü bulunmaz.” “Eğer toplum onları kabul ederse, hayatlarını diledikleri gibi yaşamakta özgürdürler.” “Maceracı falan olabilirler.” “Pek çok başka dünyalı maceracı kellemin peşine düşmüştür…” “Hatalarının cezasını çok geçmeden çektiler tabii!” “Hyaa-ha-ha-ha-ha!!”
“Yani sadece buraya çağrılanlar köleliğe zorlanıyor, öyle mi…?”
“Tam olarak ‘kölelik’ denemez ama sanırım öyle, evet.” “İnsanlar hakkında çok şey bildiğime inanmak isterim ama ‘çok şey’ demek her şeyi bilmek demek değildir.”
“Öyle tabii…” Zaten en nihayetinde sen bir ejderhasın.
Bir ejderhaya göre neredeyse gereğinden fazla şey biliyordu aslında. En azından sohbet etmek aramızdaki buzları eritmişti; öyle ki sorduğum tüm soruları yanıtlıyordu. Böylece konuşmaya devam ettik; Veldora ve ben, bir ejderha ile bir balçık, her türlü şey hakkında çene çaldık.
Bu kahramanla olan dövüş nasıl geçmişti?
Ne kadar güçlüydü?
Teninin soluk renkte olduğunu söyledi ejderha; dudakları ise kıpkırmızı ve küçücükmüş. Koyu gümüş rengindeki uzun saçları arkadan tek bir atkuyruğu şeklinde toplanmışmış. Narin yapılıymış, pek uzun boylu değilmiş, bir insana göre oldukça ufak tefekmiş.
Yüzü bir maskeyle kaplıymış ama güzelliğinden şüphe duyulamazmış. Ona bu güzelliğin dikkatini dağıtmaya yetip yetmediğini, büyülenip de kendisini düzgünce savunamayacak duruma gelip gelmediğini sordum. “Kapa çeneni de zırvalamayı kes!” diye kükredi bana.
Görünüşe göre uzun, kavisli bir kılıç taşıyormuş. Buna “katana” deniyormuş. Kalkan kullanmaya gerek bile duymuyormuş. Mutlak Kesim ve Sonsuz Hapis adında iki Benzersiz Yetenekten ve envaiçeşit başka büyüden faydalanarak Veldora’nın tabiriyle onu “boğmuştu”. Sesinde nostaljik bir hoşnutluğun izleri vardı sanki ya da en azından bana öyle geldi.
Konuşurken fark ettiğim bir şey vardı ki o da bu ejderhanın… Aslında insanları gerçekten sevdiğiydi. İkide bir onlara “ezik” ve “çöp” gibi laflar ediyordu ama anlatış tarzına bakılırsa, kendisine saldıran hiç kimseyi kasten öldürmemişti. Tabii kendisini tepeden tırnağa çileden çıkarmak için özel bir çaba sar etmedilerse. Üç asır önce bir defasında —özellikle altını çizerek sadece bir defa olduğunu belirtti— gelişen birtakım olaylar koca bir şehri küle çevirmesine neden olmuştu. İnsanların onun üzerine bir kahraman salmasına sebep olan şey de buydu ve işte şimdi —o kahramanın Sonsuz Hapis yeteneği sayesinde— bu zorlu durumun içindeydi.
Pek çok şey hakkındaki kendi duygularımı kavramakta bile yeterince zorlanıyordum. Başkalarınınkini ise ancak tahmin edebilirdim. Fakat içimde öyle bir his uyanmaya başlamıştı ki, şey, belki de bu hiç de öyle kötü bir ejderha değildi. Yani, sevmiştim onu. Üstelik artık eskisi kadar korkunç da gelmiyordu.
“Pekala!” “Şey, yani…” “Ne dersin?” “Dost olalım mı?”
Bir bakıma… hayır, bunu bu şekilde dile getirmek cidden utanç vericiydi. Elimden gelse tam o anda kıpkırmızı kesilirdim.
“N-neee?!” “Sıradan bir balçık, Fırtına Ejderhası Veldora olarak tüm dünyada dehşet saçan ulu varlıkla dostluk kurmaya mı cüret ediyor yani?!”
“Ah, şey, istemiyorsan zorunda değilsin tabii ama…”
“Seni budala!” “Seni gidi budala aptal!!” “İstemediğimi de kim söyledi?!”
“A, istemiyor değil misin?” “Şey, peki o zaman…” “şimdi ne olacak?”
“—Mmm, şey…” “Madem bu kadar ısrar ediyorsun…” “Sanırım bir düşünürüm…”
Gizlice bana kaçamak bakışlar attığını hissedebiliyordum. Sinemada yanımda oturan sevimli bir kız olsaydı durum başka olurdu elbette ama ölüm saçan efsanevi bir yaratık olunca bambaşkaydı. Hiç de eğlenceli değildi. Yine de oldukça komikti.
Evet. “Israr ediyorum.” “Karar verilmiştir!” “Eğer hoşuna gitmiyorsa dikkat et, çünkü bir daha asla geri gelmem!”
“Hayır!” “—Ah, peki öyle olsun.” “Senin…” “dostun olacağım.” “Umarım bu lütfumun kıymetini bilirsin!”
Heh. Bahsettiği diğer üç ejderhayı da bu şekilde parmağımda oynatabilir miyim acaba diye merak ettim. Ben insanları kullanmak için yaratılmıştım, o da kullanılmak için. Mükemmel bir ikili.
“Gelecek günlere öyleyse!”
“Aynen öyle!” “Geleceğe!” … “Ah, evet, müsaade et de sana bir isim vereyim.” “Bunun karşılığında sen de ikimize birden ortak bir isim vereceksin.”
“Ha?” “Neden ki?” “Nereden çıktı bu şimdi?”
“Bu, aynı seviyede olduğumuz gerçeğini ruhlarımıza kazıyacak.” “İnsanların kullandığı soyadlarına benzer bir şey—tek farkı, sana vereceğim isim aynı zamanda bir nevi ilahi lütuf da sağlayacak.” “Şu anda hâlâ isimsizsin fakat bunun sayesinde dört dörtlük bir isim sahibi canavar olacaksın.”
Mmmm.
Yani ikimizin de paylaşacağı ortak bir isim bulmamı mı istiyordu? Bunun karşılığında da kendi ismime ve isim sahibi bir canavar olmanın tüm getirilerine kavuşacaktım, öyle mi? İyi bir şey düşünsem iyi olurdu. Bu konularda hiç iyi değildimdir…
“Şey, fırtına ejderhası olduğunu söylemiştin, o yüzden…” “Ne bileyim, ‘Tempest’ falan nasıl?”
Ugh. “Biraz fazla düz oldu biliyorum ama kulağa havalı geldi, o yüzden—”
“Kusursuz!” “Öyle olsun!” “Bu unvanın harika bir tınısı var, evet.”
Beğendi mi yani?!
“Bugünden itibaren bana Veldora Tempest diyecekler!” “Sana gelince…” “Senin adın da Rimuru olacak.” “Tüm dünyaya adının Rimuru Tempest olduğunu haykır!”
Böylece isim ruhuma kazınmış oldu. Bana pek bir etkisi olmadı gerçi. Yeteneklerime de öyle. Ama ruhumun derinliklerinde bir yerlerde, bir şeyler birazcık değişti. Sanırım aynı şey Veldora için de geçerliydi. Ve işte böylece dost olduk.
Pekala, artık yola koyulma vakti gelmişti sanırım. Ama ondan önce:
“Hey, gitmeden önce sormak istediğim bir şey vardı ama…” “üzerindeki o mühür için bir şey yapamıyor musun?”
“Kendi güçlerimle hayır, bir şey yapamam.” “Ufacık bir şansın dahi olması için kahramanınkiyle aynı seviyede bir Benzersiz Yetenek’e sahip birisi gerekir.”
“Sende hiç yok mu Veldora?”
“Var fakat mühürlendiğim için hiçbirine erişemiyorum.” “Şu an becerebildiğim tek şey Telepati.”
Kahramanın Sonsuz Hapis yeteneği, hedefini sonsuz sayıdaki hayali alanda sonsuza dek tutsak edebiliyordu. Gerçek dünyayla öyle alelade etkileşime girilmesine izin verecek zayıf bir bariyer değildi. Geriye dönüp bakınca, Telepati kurabilmesinin bile bana tuhaf gelmiş olması gerekirdi. Zamanla yıpranıp bozulacak türden bir şey değildi; ama gerçek dünyayla her türlü teması kurabildiği, hatta mesaj alışverişinde bulunabildiği düşünülürse, bu durum belki de Veldora’nın ne kadar olağanüstü olduğunu gösteriyordu. Yine de o sırada ikimiz de bunun farkında değildik.
“Pekala, bak bir şey deneyeceğim…”
Yuvarlanarak Veldora’nın yanına vardım ve gövdemle ona hafifçe dokundum.
Benzersiz Yetenek Yutucu kullanılarak Benzersiz Yetenek Sonsuz Hapis tüketilmeye çalışılıyor… Başarısız oldu.
Tahmin ettiğim gibiydi; hayır, kesinlikle kahraman kalibresinde değildim. Göz alıcı bir ışıkla birlikte Benzersiz Yeteneğim işini yapmaya çalıştı fakat başka hiçbir tepki vermeden zayıfça geri sekti. Ufak bir yırtık açmış olabileceğini düşündüm ama hepsi bu kadardı. Bariyer kısa süre içinde kendini onaracaktı şüphesiz. Bir Benzersiz Yeteneğin diğer bir Benzersiz Yetenek üzerinde bir sonuç vereceğini ummuştum ama olmadı.
Yine de yapabileceğim bir şey var mıydı acaba? Herhangi bir şey…
【Anlaşıldı.】 【Benzersiz Yetenek Sonsuz Hapis‘in kısmi Tahlil’i tamamlandı.】 【Olası bir kaçış rotası bildiriliyor.】
【Fiziksel bir beden içeren herhangi bir kaçış mümkün değildir.】 【Hapishaneye fiziksel zarar vererek onu yok etme olasılığı sıfırdır.】 【Hayali alanın feshedilmesini içeren bir kaçış rotası tahlil edilemiyor.】 【İçeriden tahlil edebilmek için kişinin aynı Sonsuz Hapis durumu içinde kapana kısılmış olması gerekmektedir.】 【Bu durum şu an için imkansızdır.】
【Ruhani formda kaçış olasılığı yüzde birdir.】
【Geçişe yardımcı olmak amacıyla dışarıda hedef için ruhani bir kap hazırlanırsa, başarı oranı yüzde üçtür.】 【Bu işlem ruh göçüne eşdeğerdir.】 【Eğer hedefin kap ile uyumu zayıfsa, tüm hafızasını ve yeteneklerini kaybedecektir.】
【Olası kaçış rotalarına ilişkin rapor sona ermiştir.】
Hmm. Kulağa bayağı düşük oranlar gibi geliyor. Sonsuz Hapis benim açımdan şeffaf bir zardan farksız görünüyordu… ama fiziksel hasar ona zerre etki etmiyordu demek? Bilebildiğim kadarıyla belki de üzerinde aşılması imkansız bir tür savunma mekanizması vardı.
“Hey, bu kahramana hiç hasar verebildin mi bari?” “Ya da o sana?”
“Ah, sormana sevindim!” “Saldırılarımın çoğundan sıyrıldı ama birkaç doğrudan darbe indirebildim…” “…fakat ne yazık ki ona en ufak bir etkisi bile olmadı.” “Kaçınılması tamamen imkânsız olmasına rağmen Ölüm Çağıran Rüzgâr, Kara Yıldırım ve hatta Yıkım Fırtınası bile işe yaramadı.” “Tam anlamıyla bir hezimet…” “Yapabileceğim tek şey kahkaha atmaktı!”
Veldora ardından bu sözünü gür, içten bir kahkahayla pekiştirdi.
Görünüşe göre bu Sınırsız Hapishane yeteneğini kendi bedenini kaplamak için de kullanabiliyor, dışarıdan gelen saldırılara karşı koruyucu bir kalkan oluşturabiliyordu. Oldukça kullanışlı bir şeydi doğrusu. Bu kahraman gözüme büsbütün her şeye kadir görünmeye başlıyordu. Bunun üzerine bir de Mutlak Kesme eklenince, resmen yenilmez bir şey olup çıkıyordu, değil mi? Onunla kesinlikle karşılaşmak istemezdim… ama zaten böyle bir zorunluluğum da yoktu. En azından aradan geçen üç yüz yıl içinde ölmüş olduğunu varsaymak işime geliyordu. Her halükarda, çetin bir cevizdi.
Yani onu buradan çıkaracaksam, bu ancak bilincini yeni bir bedene aktarmakla mümkün olacaktı, öyle mi?
“Seni buradan çıkarmak için sanırım bir tür taşıyıcı kap gerekecek.” “Sadece ruh formunda olsa bile bu mümkün gibi duruyor…”
Şansının ne kadar düşük olduğunu ona söylemenin bir anlamı yoktu. Moralini bozup Veldora’yı daha da üzmekten başka bir işe yaramazdı.
“Hı?” “Buradan çıkmanın bir yolu mu var?!” “Haklısın…” “Büyü gücümün en geç yüz yıl içinde tükeneceğini hissediyorum.” “Şu anda bile büyü enerjim dışarı sızmaya devam ediyor.”
“Öyle mi?” “Demek buralardaki yoğunluğun sebebi buymuş…”
“Öyle.” “Üst düzey canavarlar bile buraya yaklaşmaya cesaret edemez.” “Yerde hiç yabani ot olmadığını gördün, değil mi?” “Bu bölgede yetişebilen bitkiler gerçekten çok nadirdir!”
“Doğru.” Kısa ömrüm boyunca mideye indirdiğim tüm hipokte otlarını hatırladım. O kadar değerliydi demek, ha?
“Şey, yani…” “kaçmayı denemek ister misin belki?” “Doğru kabı bulabilirsem, şansımızın bir hayli artacağını düşünüyorum…” “Yine de neye ihtiyacım olacağı konusunda bir fikrin var mı?”
“Evet, sadece ruhani formda kaçsam bile büyüyü tekrar toplayıp çekirdeğimi yeniden oluşturmak epey zor olurdu.” “Hapishanede küçük bir yarık açmış olman şansımı şüphesiz muazzam miktarda artırdı.” “O kaba —ya da istersen yeni çekirdeğe diyelim— gelirsek, bana bir tane getirebilirsen tek yapmam gereken bilincimi ona aktarmak olur.” “Bir nevi reenkarnasyon gibi…”
Vay be! Ben de adamı biraz kafası yavaş çalışıyor sanıyordum. Nereye varmak istediğimi tam olarak anlamıştı, değil mi? Bilge’nin ulaştığı sonucun birebir aynısıydı.
“Aynen öyle.” “Bu tarafta bulabileceğim bir şeyse, senin için arayabilirim.”
“Hmm…” “Doğrusunu söylemek gerekirse, aslında hiçbir çekirdeğe ihtiyacım yok…” “Sır tutabilirsin, değil mi?” “Daha önce söylediğim gibi, ben hem eşsizim hem de türümün en mükemmel örneğiyim.” “Tamamen ruhani bir forma sahip, büsbütün eşsiz bir varlığım.” “Bu bedene özel bir bağlılığım yok.” “Gördüğün bu şekli oluşturan şey, yalnızca etrafımda yaşayanların inancından ibarettir.”
Yine başladı. Sıkıp savuruyordu yine.
Sonraki konuşmamızdan çıkarabildiğim kadarıyla temel fikir şuydu:
Sadece bilincini kullanarak çevresindeki büyü zerreciklerini (magicules) kendine çekebilir ve fiziksel bir beden oluşturabilirdi. Bahsi geçen beden şu anda bu hapishanede tutuluyordu, ancak hapishane aynı zamanda iradesinin ihtiyaç duyduğu büyüyü toplamasını da engelliyordu. Sadece bilinç formunda kaçabilir miydi? Hayır, çünkü bir tür kaba ihtiyacı vardı.
Eğer ruh formunda öylece dışarı fırlarsa, özü tıpkı büyü gibi rüzgâra karışıp dağılacak ve varlığı tamamen yok olacaktı. Bu da bir şekilde, bir yerlerde yeni bir fırtına ejderhasının doğmasına yol açacaktı — bu noktadan sonra detaylar pek de umurumda değildi. Ancak özetlemek gerekirse, belki kaçabilirdi ama kaçsa bile sonunda başka bir şeye dönüşmüş olacaktı. Yani bu halinin bir önemi kalmayacaktı.
Bu fikir de yalan oldu böylece. Peki ya Veldora’nın kendisini yutmak için Yutucu yeteneğini kullansaydım? Onu ya midemin içinde tahlil edebilir ya da izole edip Sınırsız Hapishane‘nin etkisini hükümsüz kılabilirdim, böylece dışarı çıkmış olurdu. İşe yarar mıydı ki?
【Bilgi】 Yutucu benzersiz yeteneği aracılığıyla hedef Veldora’yı midenizde depolamanız mümkündür.
Gerçekten mi…? O halde onu ikna edebilirsem yola koyulabilirdik. İkna edemezsem, yok oluşa sürüklenmeden önce bir asır daha yalnızlığa mahkûm kalacaktı. Bu yüzden Veldora’ya Yutucu yeteneğini ve onunla ne yapmak istediğimi açıklamak için birkaç dakika harcadım. Bilge’nin yardımı olmadan en başından imkânsız bir şeydi elbette, ama…
“Mwah-hah-hah-hah-hah!” “Büyüleyici!” “Lütfen, ne gerekiyorsa yap.” “Kendimi senin merhametine bırakıyorum!”
“Bana bu kadar kolay mı inanıyorsun yani?”
“Elbette!” “Oturup geri dönmeni beklemektense, bu hapishaneyi seninle birlikte kırmak çok daha eğlenceli olur!” “İkimiz el ele verirsek, bu Sınırsız Hapishane düşündüğümüzden çok daha hızlı yıkılabilir!”
Anladım şimdi. O tekti ama artık iki kişiydik. Bu bakış açısı hoşuma gitmişti.
Yani plan şuydu: Ben Büyük Bilge ve Yutucu’yu kullanarak bu mereti tahlil edecektim, Veldora da onu içeriden yok etmeye çalışacaktı. Veldora’nın midemde yok olup gitmesi gibi bir endişe de kalmıyordu. Bu işin gerçekten tutabileceğini düşünmeye başlıyordum.
“Pekala.” “Seni yutuyorum o zaman, tamam mı?” “Acele et de bir an önce çık oradan.”
“Heh-heh-heh!” “Derhal!” “Beni daha fazla bekletme!” “Nihayet birleşelim bakalım!”
“Tamamdır!” Bütün kararlılığımı toplayıp bir anlığına ona dokundum — ardından Yutucu yeteneğimi etkinleştirdim. Anında, Veldora’nın devasa bedeni gözden kayboldu.
Neredeyse fazla hızlı gerçekleşmişti. Daha bir an önce konuşuyorduk. Aniden yok olduğunu görmek bana kendimi küçücük ve yapayalnız hissettirdi. Yeteneği ilk hedefim üzerinde kullandığımda aşırı direnç gösterdiği için hiç işe yaramamıştı; fakat Veldora tüm o devasalığıyla tam bir iş birliği gösterince süreç bundan daha pürüzsüz ilerleyemezdi. Hem kendisi hem de Sınırsız Hapishane’nin ta kendisi tek seferde içeri çekildi.
Yine de hepsinin içime sığması şaşırtıcıydı doğrusu. Mide kullanımımı kontrol ettiğimde… Vay be, yüzde 25 mi? O şey ne kadar büyüktü böyle?
Derken:
【Benzersiz yetenek Sınırsız Hapishane Tahlil edilsin mi?】
【Evet】
【Hayır】
İçimden “Evet” diye yanıtlarken, “Umarım işe yarar” diye dua ediyordum.

O gün dünya sarsıcı bir felaketle çalkalandı.
Fırtına Ejderhası Veldora’nın ortadan kaybolduğu doğrulandığında ortaya çıkan tepki ancak bu şekilde ifade edilebilirdi. Sonuçta Özel S Sınıfı bir canavarın arkasında hiçbir iz bırakmadan yok olması her gün görülen bir şey değildi.
Canavarlar da maceraperestler de A’dan F’ye kadar altı dereceli bir sisteme göre sınıflandırılıyordu. Daha hassas bir değerlendirme için bu derecelere artı ve eksi işaretleri eklenebiliyordu. Bu sistem ilk olarak, başka bir dünyadan geldiği söylenen ve Özgür Lonca’da en üst kademe olan “lonca lideri” unvanını üstlenen birkaç kişiden biri olan Yuuki Kagurazaka adında bir adam tarafından yürürlüğe konmuştu. Önceki “çaylak” → “başlangıç” → “orta” → “ileri” şeklindeki biraz rastgele dört kademeli sisteme kıyasla anlaşılması çok daha kolay olduğu için hızla benimsenmişti.
Özel S Sınıfı, yalnızca A derecesinden fazlasını hak eden İblis Kralı seviyesindeki düşmanları içeren S Sınıfı ile bu seviyenin bile üzerindekilere, yani tek başlarına büyük felaketlere ya da doğal afetlere yol açabilen canavarlara verilen “Özel” unvanının birleşimiydi. Altı geleneksel derecenin tamamen dışında yer alan, kalıplara sığmayan bir sınıftı bu. Normalde A Sınıfı tek bir canavar bile bir ulusun varlığını tehdit edecek kadar korkunçken, Veldora gibi biri insanlığı ümitsizliğe sürükleyecek kadar tehlikeliydi.
Üç yüz yıllık hapis cezası bile ejderhanın doğal afet seviyesindeki bir tehdit olma niteliğini değiştirmemişti. Sırf ortadan kayboldu diye başka bir yerde yeniden doğup kısa süre içinde yeni bir tehdit oluşturmayacağı anlamına gelmiyordu.
Ancak kaybolduğuna dair ilk rapordan yirmi gün sonra Batı Kutsal Kilisesi bir bildiri yayımladı; yaptıkları araştırmalara göre Fırtına Ejderhası Veldora artık yoktu ve yakın zamanda da yeniden ortaya çıkacağına dair hiçbir iz bulunmuyordu.
Haber ilk olarak, çok sayıda küçük ülkenin serpiştirildiği geniş bir ova olan Jura Ormanı çevresindeki bölgeye yayıldı. Veldora’nın akıbeti geniş çapta duyurulduğunda, bu ülkelerin her biri ayağa kalktı; adeta arı kovanına çomak sokulmuş gibi bir hareketlilik başladı. Her ülkenin kralı ve bakanları günlerce üst üste acil durum toplantıları yaptı, bilgi topladı ve bundan sonra ne yapacaklarını tartıştı.
Küçük Blumund Krallığı’nın bakanı olan Baron Veryard için bu zorlu bir dönemdi, ancak Veryard’ın o gün özel odasına çağırdığı adam için durum çok daha çetrefilliydi. Bu adam, ufak tefek boyu kadar keskin ve amansız gözleriyle de tanınan Fuze’du. Bu krallığın lonca lideriydi; böylesine küçük bir ülkede bile kendisine hatırı sayılır bir nüfuz sağlayan bir makamdaydı.
“Seni buraya neden çağırdığımı biliyorsun sanırım,” diye söze başladı baron, Fuze kapı kemerinden içeri adım attığı an. “Fırtına ejderhası hakkındaki haberleri duymuşsundur, değil mi?”
Fuze başıyla onayladı. “Elbette Baronum,” dedi boğuk, kısık sesiyle.
“Hmph,” diye karşılık verdi Veryard tiksinircesine. “Senden de aksi beklenmezdi zaten, sevgili lonca liderim. Peki, loncanın bu duruma nasıl bir tepki vermeyi planladığını sorabilir miyim?”
“Şu an için özel bir planımız yok efendim.”
“… Bağışlayın, doğru mu duydum? Harekete geçmek gibi bir niyetiniz yok mu yani?”
Fuze, barona bu kadar huzursuz olacak ne olduğunu sessizce sorar gibi, duygudan yoksun bir ses tonuyla yanıt verdi. “Harekete geçmeyi gerektirecek bir durum görmüyorum.”
Bu yanıttan hiç hoşnut kalmayan baron, bu hislerini bastırmayı seçti. “Söylenecek şey mi bu şimdi? Gerek yok mu? Fırtına Ejderhası Veldora’nın kaybolması, günler hatta saatler içinde canavar hareketliliğinin artacağına işaret ediyor olabilir! Ve siz buna karşı hiçbir önlem almıyor musunuz?”
“Böyle bir önlem almak bana oldukça garip gelirdi efendim, nitekim bu tür tedbirleri almak devletin görevidir. Ben Özgür Lonca’dan sorumluyum, her istendiğinde gönüllü hizmet sunmaktan değil.”
Fuze’a göre gerçek buydu. Özgür Lonca bağımsız, sivil bir kuruluştu. Üyelerine —devlet bordrosundaki muhtelif işçi ve zanaatkârların aksine— güvenlik veya konfor açısından hiçbir özel güvence sağlanmıyor, yalnızca tüm vatandaşların sahip olduğu temel haklar tanınıyordu. Krallığa karşı tek resmi yükümlülükleri verdikleri vergilerden ibaretti.
Blumund’daki sistem böyleydi; etrafını saran hemen her ülkede de durum bundan farksızdı. Başka bir deyişle Özgür Lonca, herhangi bir ulusun sınırları dışında faaliyet gösteren bir gruptu — ve tek bir hükümetten çok daha birleşmiş bir yapıya sahipti. Loncanın bunu kasıtlı yapıp yapmadığına bakılmaksızın, bazı faaliyetlerinin bu ulusların bilgisi veya onayı olmadan gerçekleştiği bir gerçekti.
“Halkın malını korumak,” diye sakince devam etti lonca lideri, “devletin sorumluluğu değil midir? Aynı şekilde üyelerinin hayatını korumak da loncanın sorumluluğudur. Sanırım ikimizin de başı yeterince kalabalık.”
Fuze, Veryard’ın alnında beliren mavi damarı hayal mi ettiğinden yoksa gerçekten mi gördüğünden emin olamadı.
Hayal etmiyordu. Baron, konumunun yoklandığını biliyordu.
“Bırak bu numaraları, Lonca Lideri! Bize kaç paralı asker sağlayabilirsin? Savaş tecrübesi olan kaç maceraperest verebilirsin? Hizmetimize sunabileceğin savunma gücünün büyüklüğü nedir? Bana rakam ver!”
Lonca lideri gözlerini devirip iç çekti. “Bunu söylerken aynı fikirde olduğumuzu umuyorum efendim ama hatırlatırım ki biz bir gönüllüler ordusu değiliz. Anlaşmamızın şartlarına dayalı bir seferberlikten bahsediyorsak, üyelerimizin onda birine denk gelen bir kuvvet sağlayabilirim. Bunun ötesinde bir şey istiyorsanız, e haliyle bu tamamıyla sunacağınız tazminata bağlıdır.”
Blumund’un nüfusu neredeyse tam olarak bir milyondu. Yerel Özgür Lonca’nın üye kütüğü, aile üyeleri hariç yaklaşık yedi bin kişiyi buluyordu. Bu nedenle, krallık loncayla yaptığı anlaşmayı yürürlüğe koymaya ve üyelerinin yüzde 10’unu —toplamda yedi yüz kişiyi— toplamaya karar verirse, bu savaşçılar resmi olarak ulusal ordunun komutasına girecekti.
Tabii ki böyle bir emir, yalnızca başka bir ulusa değil Blumund’a mensup olan lonca üyeleri için geçerliydi. Bütün Özgür Lonca üyeleri aynı sancak altındaydı, ancak sırf bu sebepten ötürü memleketleri kütükte açıkça belirtiliyordu. Dahası, bir ulus bu anlaşma kapsamında kendi seferberlik süresini belirleme hakkına sahipken, aynı zamanda tüm bu süre boyunca toplanan vergilerde loncaya beşten bir oranında indirim sağlamakla yükümlüydü. Bu sistem hükümetlerin hızla güçlü bir kuvvet toplamasına olanak tanıyor, loncanın da adamlarının devlete gereğinden fazla zaman ayırmak zorunda kalmamasını sağlıyordu. Görevlendirilen tüm üyelerine maaşlarını önceden ödemekle yükümlü olan lonca gibi bir grup için bu, izlenecek en mantıklı yoldu.
Kaldı ki bir hükümet yerel Özgür Lonca’nın elindeki her adamı talep etse bile, onları idare etmenin hiçbir yolu yoktu. Sonuçta herhangi bir loncanın üyelerinin yalnızca yarısı savaşma becerisine sahipti.
Blumund soyluları bunun gayet farkındaydı. Normal şartlarda en üst düzey bakanlarına, lonca liderini daha uygun şartlara zorlaması için baskı yaptırmazlardı… fakat koşullar aksini gerektiriyordu. Birincisi, canavarlar kıpırdanmaya başlamıştı — ama bunun ötesinde, çok daha acil sebepleri vardı.
“Çok güzel. Bu kadar tiyatro yeter. Ağzımdan laf almaya mı çalışıyorsun, Fuze?”
İsminin söylenmesiyle Fuze’un kaşları hafifçe havalandı. Veryard ona neredeyse hiç ismiyle hitap etmezdi. İlk kez gözlerini barona doğru çevirdi.
“Veldora’nın hapishanesinin yakınındaki bölgenin kesinlikle geçit vermez olduğu düşünülüyordu,” dedi. “Şimdi o rota doğrudan geçişe açık hale gelmiş olabilir — ki bu da Doğu İmparatorluğu’nun harekete geçme olasılığını göz önünde bulundurmamız gerektiği anlamına geliyor.”
“Ah, kesinlikle öyle!” diye karşılık verdi baron. “İster Veldora’ya dokunmuyor olsunlar ister mühür kırılır diye korkuyor olsunlar, uzun süren bir sessizliğin ardından İmparatorluk’ta ani yeni hareketlilikler tespit ediyoruz. Bunun ne anlama geldiğini anlıyor musun? O ormanı aşabilirlerse, bu krallık bir anda yutulacak. Batı Kutsal Kilisesi’nin bize dişe dokunur bir destek vermesini de unutabiliriz! Jura Ormanı etrafındaki ülkelerin birbiriyle kayda değer bir ittifakı yok. Göz açıp kapayıncaya kadar hepimiz İmparatorluk’un vasalı haline geleceğiz!”
“Kilise’den destek yok mu…? Korkarım ki yok, evet. Zaten en başından beri sıradan fani insanların arasındaki savaşlarla pek ilgilenmiyorlardı. Doktrinleri gereği tek amaçları canavarları yok etmek.”
“Aynen öyle. Paladinlerinden tek bir tanesini bile konuşlandırmalarını sağlayabilseydik, İmparatorluk bu kadar çabuk harekete geçemezdi… En azından canavar saldırılarına hazırlanmak zorunda kalmamak bize biraz zaman kazandırırdı.”
“Kilise’yi harekete geçirebilecek bir şey olabileceğinden şüpheliyim,” dedi Fuze. “Birkaç ülkenin yıkılması onların kendi mali durumunu zerre kadar etkilemez. Herkese yardım edemezler, kendi cemaatlerine bile.” Bir an için baronun yüzünü inceledi. Veryard, sanki sadece son birkaç günde hızla yaşlanmış gibi bitkin görünüyordu. Bu anlaşılabilir bir durumdu.
İkisi çocukluk arkadaşıydı. Veryard yalnızca bir baron olmasına rağmen, eğer halk Fuze’un bir soyluyla bu kadar yakın temasta olduğunu bilseydi, bu her ikisi için de çeşitli zorluklar yaratırdı. İkisi de kendi kişisel çıkarları için birbirlerini kullanıyormuş gibi yapmak zorundaydı; bu yüzden ilişkilerini genellikle huysuzca ve kırgın bir havada sergiliyorlardı.
Şimdi karşı karşıya kaldıkları bu çetin engelin üstesinden gelmek, küçük bir krallığın gücünden çok daha fazlasını gerektirecekti. Ama belki de, diye düşündü Fuze, arkadaşı aşırı endişeleniyordu. İmparatorluk’un harekete geçtiği doğruydu ama bu, güneş batmadan bir saldırı beklemeleri gerektiği anlamına gelmiyordu.
“Ama İmparatorluk’un bize karşı harekete geçeceğini nereden biliyoruz?” diye sordu. “Bu meseleyi kendi şahsım adına memnuniyetle araştırırım. Benden çok bir şey beklememeni tavsiye ederim ama en azından Jura Ormanı’ndaki ve İmparatorluk etrafındaki durumu tartabilirim.”
“… Buna minnettar kalırım.”
Evet. İmparatorluk’un onlara karşı harekete geçeceğinin hiçbir garantisi yoktu. Eğer geçecek olsaydı, bu şüphesiz büyük bir kuvvetle olurdu. Küçük çatışmalarla vakit kaybedecek bir ulus değildi asla. Hayır, öylesine bir milyon civarında bir kuvvet gönderip bölgedeki her ülkeyi tek tek ezip geçerdi. Böylesi bir orduyu toplamak zaman alırdı, en az üç yıl kadar. Cömertçe bir süre değildi ama yine de hareket edecek biraz alan sağlıyordu.
“En iyisi bilgi toplamaya başlayayım o halde,” dedi Fuze konuşmayı bitirmek için. “Vakit az. Ben kaçtım!”
“Teşekkür ederim…”
İkisi de başlarıyla onaylayıp kendi yollarına gittiler. Yapılacak çok şey vardı.

Veldora’yı yutmamın üzerinden otuz gün geçmişti. Peki bu sürede ne mi yapmıştım? Yani, bir düşünün. Bir canavarın saldırısına uğrasaydınız ne yapardınız?
Demek istediğim, artık bir balçıkımdım. Ağzından salyalar akan bir saldırgandan kaçmam bile zorken, kendimi savunmam neredeyse imkânsızdı. Bu yüzden zamanımı nasıl karşı koyabileceğimi düşünerek geçiriyordum.
Bu arada, yol boyunca rastladığım garip görünümlü otları ve parlayan kayaları da midesine indirip duruyordum. Epey bir miktar vardı. Hâlâ Veldora’nın yerel büyüyle dolup taştığını söylediği bölgedeydim ve burada bulduğum neredeyse her şey hipokute otuydu. Tahmin ettiğim gibiydi yani. Bana daha fazla iyileştirme iksiri demekti, sanırım.
Ayrıca etraftaki parlayan taşların çoğunun “büyü cevheri” denilen şey olduğunu fark ettim; söylenene göre işlendiğinde demirden ya da çelikten daha sert, büyüyle son derece uyumlu bir metale dönüştürülebiliyordu. Biraz daha nadir bir şeyler bulmayı umuyordum ama Dünya’da meşhur olsalar bile orikhalkum veya kızıl cevher gibi şeylerin burada var olup olmadığını bile bilmiyordum. Çok da açgözlü olmamak lazım tabii.
İşte böyle leziz otları ve kayaları kıtır kıtır yerken aklıma harika bir fikir geldi!
Beni uçuracak kadar hızlı su püskürtebiliyorsam, belki yüksek basınçlı bir su jeti kesicisi gibi düşmanları da yarıp geçebilirdim?
Yok yok, ne düşündüğünüzü biliyorum. Yine yüzüme gözüme bulaştırmak üzere olduğumu düşünüyorsunuz, değil mi? İnsanları böyle hafife almamalısınız ama. Zorda kaldığımda elimden iyi iş gelir benim, biliyor musunuz? Okulda karneme falan hep şöyle yazarlardı: “Kendini verdiğinde mükemmel iş çıkarıyor.”
Yani evet, bu işin tutacağını düşünüyordum.
Demin bahsettiğim yeraltı gölüne geri döndüm. Tam hayal ettiğim gibi, gölet oldukça büyüktü. Hava bana inanılmaz derecede huzurlu geldi. Etrafta hiç canlı yoktu —içindeki o kadar yoğun büyü yüzünden suda bile bir şey olmadığını tahmin ediyordum— bu da ortamı daha da sessiz kılıyordu. Katıksız, el değmemiş bir doğa! Gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı.
Ama işimize dönelim. Geçen sefer tek bir şey bile test etmeden doğrudan “eylem” safhasına geçmiştim ki bu hiç akıllıca değildi. Üstelik tek seferde çok fazla su fışkırtmış, kendimi planladığımdan çok daha hızlı fırlatmışım. Ortada hiçbir plan falan yoktu yani. Bu sefer işi su tabancası seviyesinde tutacak, her seferinde sadece azıcık fışkırtacaktım. Sadece bir ağız dolusu su alıp —püütt— diye tükürmek gibi.
Başlıyorum.
Hmm. Pek fazla su çıkmıyor. Çıkış deliği çok mu küçük kaldı acaba? Biraz genişlettim. Su bu sefer biraz daha güçlü fışkırdı ve hedef aldığım yakındaki bir kayayı ıslattı. Umut verici bir işaret.
Su seviyemi ayarlamakla geçen birkaç dakikanın ardından, deliği iyice açmadan önce basıncı biraz daha artırmaya karar verdim. Püskürt. Bir daha. Sonra bir daha; su tabancası antrenmanıma devam ederken çıkış gücünü kademeli olarak artırdım.
Yavaş yavaş şekilleniyordu, evet. Ama yani, bir miktar su can yakabilse de tam anlamıyla belirleyici bir saldırı olacağını sanmıyordum.
Şimdi ne yapmalı peki? Düşüncelerimi toparlamak için göle dalarken kendi kendime düşündüm. Ne zaman yorulsam, bu benim için azıcık banyo yapma vakti demekti. Sadece zevkine su sıçratıp durmuyordum ama, tamam mı? Hem bu bana Büyü Algısı’nı kullanarak suda batışımı ve su yüzünde süzülüşümü gözlemleme şansı da verdi. Kendimi bir nevi denizanasına benzettim.
Belki akıntılar oluşturmak için vücudumun yüzeyini titreştirebilirdim? Bir şans verdim, etrafımdaki parçacıkları kontrol etmek için “cildim” boyunca büyü gücü akıttım. Titreşim tüm vücuduma yayıldı, ben de onu tek bir yöne odaklamaya çalıştım —ve hareket etmem için bu kadarı yetti de arttı bile.
Harika! Bir süre suda bu şekilde vızır vızır yüzüp keyfini çıkardım. Hoş bir değişiklik olduğu kesindi ama kesinlikle öyle öylesine takılmıyordum, tamam mı? Şunda bir anlaşalım.
Akıntı İlerlemesi yeteneği kazanıldı.
Bir an için Büyük Bilge sanmıştım ama meğer Dünya Diliymiş. Sırf o küçük eğlence bana yeni bir yetenek kazandırmıştı. Oy, ama öyle öylesine oynamıyordum tamam mı? Sadece biraz rahatlıyordum.
Yine de onun sayesinde artık suyun içinde veya üzerinde epey iyi bir hızla süzülebiliyordum. Gerekirse işleri hızlandırmak için Su Basıncıyla İlerleme’yi de kullanabilirdim. Nefes almaya ihtiyacım olmadığı düşünülürse, suda savaşmak bana gerçekten de üstünlük sağlayabilirdi. En azından kaçmak için gayet iyi bir yerdi.
Gölden çıkarken aklımda bunlar ve benzeri meseleler vardı. Mola süresi bitmişti ve kesinlikle bana meyvesini vermişti. Dinlenirken aklıma birkaç yeni fikir gelmişti.
Eğer su tabancası fikrinin üzerine gitmeye devam edeceksem, fışkırtma çıkışıma uzun bir süre boyunca sabit basınç uygulamam gerekecekti. Bunun yerine bir araba motorunun silindirini hayal etmeye, içime basınç uygulayıp her seferinde nispeten az miktarda su salmaya karar verdim. Tıpkı önceki gibi, basıncı ve çıkış deliğimin çapını ayarlayarak fışkırtma gücünü ayarlamamı sağladı.
Ve çok şükür, umduğum gibi işe yaradı. Vücudumdan keskin bir şekilde fırlayan küçük bir su jeti, kayaya sertçe çarptı —ve çarptığı yeri gerçekten de hafifçe kırdı.
Başarmıştım… Yani, sanırım. Püf noktasını unutmadan pratik yapmaya devam etsem iyi olacak. Çıkış çapını ayarla, basıncı ayarla… ve suyu fışkırtırken ona biraz da dönme hareketi kazandırmaya çalış. Tekrar edip dururken üzerinde düşünülecek çok şey vardı.
Ama işte buydu! Zihnimde canlandırmam gereken imge tam olarak buydu. Suyla kesip geçmek. Su jetlerini mümkün olduğunca ince ve yassı hâle getirmeli, tam kararında bir dönme hareketi vermeliydim.
Ben de bir denedim. Ve işe yaradı! Silindir şeklindeki su atışı, hava direncini ardında iz bırakacak kadar hızlı bir şekilde, adeta bir bıçak gibi yarıp geçti… sonra da doğrudan kayayı kesip biçti. Beni bile hayrete düşürecek kadar büyük bir güçle hem de.
Bu, çabalarımın zirvesiydi; bir haftalık pratiğimin en iyi sonucuydu.
Su Bıçağı yeteneği kazanıldı.
Su Basıncıyla İlerleme, Akıntı İlerlemesi ve Su Bıçağı yetenekleri kazanıldı. Birleştirilerek Ekstra Yetenek Su Kontrolü’ne yükseltiliyor.
Vay be! Gerçekten işe yaramıştı. Ekstra yeteneklerin, sıradan olanlara kıyasla bambaşka bir güç seviyesi sunması gerekiyordu. Artık kendimi savunmanın bir yoluna sahiptim. Artık yola koyulma vakti gelmişti.
Pekala. Nihayet.
Bu mağara gölünün kıyısında reenkarne olmamın üzerinden yüz yirmi gün geçmişti. Gergin miydim? Evet. Hâlâ tam anlamıyla konuşamıyordum. Ses tellerim yoktu ve vücudumu kurcalayıp yerine geçebilecek bir şeyler arıyordum ama henüz bir sonuç alamamıştım. Biraz daha yol katedene kadar burada kalmak bir seçenekti ama su bıçaklarının aksine, elimde tutunabileceğim hiçbir ipucu yoktu. Şimdilik ya Telepati olacaktı ya da hiç —ve müstakbel sohbet ortağım bunu kullanamıyorsa, yapacak bir şey yoktu. Pek de harika bir durum değildi ama ne yaparsın işte.
Her halükarda sonsuza dek burada boş boş takılamazdım. Dış dünyayı görmek istiyordum ve elimden gelirse, benim gibi buraya sürüklenmiş diğer Japon öte dünyalılarla karşılaşmayı çok isterdim. Biraz büyü öğrenmek de eğlenceli olabilirdi!
Başlama vakti gelmişti. Ertelemenin alemi yoktu.
Veldora içimden bana özel bir tepki veya işaret vermiyordu. Neredeyse onu kaybetmişim gibi hissettiriyordu ama durumun öyle olmadığını biliyordum. Üstelik verilmiş bir sözümüz vardı. Bir dahaki sefere karşılaştığımızda, onunla paylaşabileceğim komik hikayelerim olsa iyi olurdu.
İçimden bir ah çekerek, alıştığım o geniş yeraltı mağarasından yukarı doğru uzanan tek yolda ilerlemeye başladım; aklım ise beni bekleyen engin dünyadaydı. Beni nelerin beklediğini kim bilebilirdi ki? Ne ile karşılaşacağımı pek bilmiyordum ama bunu yürekten istediğimi biliyordum.

