Bakanın zehirlenerek öldürülmesinin üzerinden bir gün geçmişti.
Bu süre zarfında her türlü faksiyon ve örgüt büyük hamleler yapmıştı ama şimdiye kadar çevremizdekileri doğrudan etkileyen pek bir şey olmamıştı.
Bakanın suikastına dair şu anda dolaşan bilgileri özetlemek gerekirse, Krallık henüz failin kimliğini tespit edememişti.
Seçkin istihbarat birimlerinin hummalı bir şekilde yürüttüğü soruşturmalar bile, herkesin kolayca öğrenebileceği gerçeklerin ötesinde hiçbir şey ortaya çıkaramamıştı: “Bakan mülkündeki özel odasında öldürüldü.” “Herhangi bir boğuşma izi yoktu.” “Malikanenin geneline kurulu büyülü alarm sistemi tepki vermedi.” “Cesedi ilk bulan, yanında birkaç hizmetçiyle birlikte baş kâhyaydı.” “Zehirlenmişti.”
Bunun ötesinde soruşturmada kesinlikle hiçbir ilerleme kaydedilememişti.
Görünüşe göre bakanın cesedi, bedeninin dört bir yanına yayılmış bölgesel nekroz lekelerinin yanı sıra fasulyeden büyük olmayan mor irinli kabarcıklarla kaplanmıştı. Bulunduğunda çoktan tuhaf, kötü kokulu bir cesede dönüşmüştü.
Belirtilerden yola çıkılarak kullanılan zehrin tamamen yeni bir tür olduğu teşhis edilmişti. Saraya hizmet eden Büyülü Eczacılar ve Simyacılar toplanan numuneleri kullanarak çaresizce bir panzehir araştırıyordu. Ancak tıp tümenini uzun yıllar yöneten yaşlı adamın krala sunduğu ilk raporda, zehrin o kadar tehlikeli olduğu ve yeterli zaman verilse bile bir tedavi bulunacağının garantisi olmadığı belirtilmişti.
Başka bir deyişle, zehirlendikten sonra, büyük ihtimalle panzehire sahip olan fail dışındaki herkes için ölüm kaçınılmazdı.
“Güçlü seçkinler tarafından korunan bakan bile bu kadar kolay suikasta uğradı,” diyordu insanlar. “O mertebedeki biri bu kadar zahmetsizce öldürülebiliyorsa, koruması çok daha zayıf olan bizler, fail gerçekten bizi hedef alırsa hiçbir şansa sahip olamayız. Biz de bakanın ardından ölüme sürüklenip çirkin birer ceset olmaktan öteye gidemeyiz. Belki de bütün ailelerimiz katledilir.”
Neredeyse kesinliğe yaklaşan bu tür tahminler tüm soylular arasında yayılmış, içlerine eşi benzeri görülmemiş bir ölüm korkusu ekmişti.
Özellikle önceden bakanın liderlik ettiği güçlü soylu hanelerin başkanları, gizli toplantılara dair bilgi alışverişinde bulunmuş ve gecenin geç saatlerine kadar endişelerini paylaşmışlardı. Suikasttan bir gün sonra bugün, birçoğu gözlerinin altında mor halkalar, yanakları çökmüş ve benizleri solmuş halde sıkışık gruplar halinde kraliyet sarayında yürüyordu. Bazıları dikkat çekmemeye çalışarak aceleyle koşturuyordu. Diğerleri ise sağlıklarının bozuk olduğu bahanesiyle kendilerini mülklerine kapatmıştı.
Her zamanki özgüvenli tavırlarını koruyan bazıları hâlâ vardı ama bunlar ya aslen kralın tarafında olan soylular, aristokrasi arasındaki güçlü savaşçı soylular ya da kirli oyunlarda usta kurnaz düzenbazlardı.
Kraliyet ailesini tamamen destekleyen soyluların pek de çok olmadığı açıktı.
Bakanın köklü bir geçmişi vardı.
On yıllar önceki gençliğinde bakan görünüşe göre sayısız savaş alanını gezmiş ve komşu uluslar arasında Sessiz Katliam Generali olarak tanınmıştı.
İlk seferi on dördüncü yaşının mayıs ayında, askeri gücüyle ünlü komşu bir ulusa karşı yapılan bir savaş sırasında gerçekleşmişti; gerçi o ülke o zamandan beri Krallığın vasal devleti haline gelmişti. Söylendiğine göre orada teke tek dövüşte bir düşman tabur komutanını katletmişti.
O noktadan itibaren, doğuştan gelen kurnazlığı ve savaş yeteneği sayesinde Krallığın topraklarını genişletmede büyük bir rol oynadı. Hangi savaş alanı olursa olsun tutarlı bir şekilde mümkün olan en iyi sonuçları elde etti ve ilk seferinden sonraki onlarca yıl boyunca muazzam bir cesaret sergilemeye devam etti.
Ne yazık ki kırkını geçtikten sonra, şimdi ikiye bölünüp Krallık ve İmparatorluk tarafından yutulan Dhruva Cumhuriyeti sınırında, Mark Cevheri gibi nadir mineral kaynakları yüzünden yapılan uzun süreli bir savaş sırasında ağır yaralandı. Sol bacağının dizden aşağısı kopmuş, sağ ayağındaki başparmak ile dördüncü ve beşinci parmaklar da dahil olmak üzere birkaç ayak parmağı da kesilmişti. Bu yaralanmaların ardından generallik görevinden istifa etti.
Etrafındaki pek çok kişi onun bir askeri stratejist olup hayatının geri kalanında savaş alanına bağlı kalacağını varsaymıştı ama o bunun yerine odağını siyasete çevirdi.
Orada da kayda değer bir başarı elde etti. Bazen Krallığın geleceğini belirleyen kritik yasaları derledi,
bazen de yabancı uluslarla son derece elverişli şartlarda antlaşmalar sağladı. Bu başarıları takdir topladı ve çok kısa bir süre içinde en son konumuna ulaştı. Yıllar ilerledikçe konumunu daha da sağlamlaştırdı.
Otoritesinin kralınkiyle bile yarıştığı söyleniyordu.
Böylece bakan sayısız başarı biriktirmiş ve Krallığı İmparatorluk’la neredeyse eşit şartlarda bir ittifak kurabilecek bir güce ulaştıran kilit figürlerden biri haline gelmişti.
Bu kadar yetenekli bir bakanın Erkek Fatma Prenses’e nasıl karşı çıktığına gelince, açıklaması pek kolay olmadığından bu başka bir zamanın konusu. Muhtemelen işin içinde pek çok fikir değişikliği vardı. Ya da belki koşullar onu buna zorlamıştı.
Her halükarda, Erkek Fatma Prenses’in en büyük siyasi düşmanı olan bakan öldürüldüğüne göre, Krallık büyük bir dönüm noktasına ulaşmıştı.
Bizim açımızdan bu, aynı zamanda kâr elde etmek için mükemmel bir fırsatın geldiği anlamına geliyordu. Ama bunu bir kenara bırakırsak…
Bakanın, savaş alanlarında koşturduğu generallik günlerinden kalma hobilerinden biri, gerçek savaş uygulamalarına sahip pratik büyü eşyalarını toplamaktı. Bu tür diğer hobileri arasında askeri tatbikatlar ve satranç veya şogiye benzeyen bir masa oyunu olan gunshoho vardı. Oyun farklı birlik türlerini ve arazi etkilerini içerdiğinden, gerçek savaşlar sırasında akıcı ve doğru emirler verme eğitimi işlevi de görüyordu.
Topladığı büyü eşyalarının sayısı üç yüze yaklaşıyordu. Savaş odaklı tek bir büyü eşyasının bile fiyatı düşünüldüğünde, koleksiyon bakanın servetinin muazzam boyutunun güçlü bir kanıtıydı.
Aralarındaki en düşük rütbeli eşyalar bile Nadir sınıftandı. Bunun ötesinde onlarca Eşsiz sınıf eşya sıra sıra dizilmişti ve aralarına karıştırılmış birkaç Kadim sınıf kalıntı bile vardı.
Ne yazık ki Efsanevi sınıf eşyalar yoktu ama yine de koleksiyon fazlasıyla etkileyiciydi. Yetenekle dolup taşan bir adam olan bakanın kendisi hepsini bizzat seçtiği için her bir parça olağanüstü kalitedeydi.
Garip bir şekilde, söylendiğine göre tüm bu büyü eşyaları, onları koruyan her bir hırsızlık karşıtı önlem tamamen ve büsbütün yok edildikten sonra tek bir hamlede ortadan kaybolmuştu.
Zihnimde Eşya Kutum’u dolduran yaklaşık üç yüz yeni eşya yuvasını izlerken yüzüme doğal olarak bir tebessüm yayıldı.
Buradan sonra neler olacağını hayal ederek sıradan geçen bir günü daha geride bıraktım.
