Üzerimde bir ağırlıkla, hareket edemez halde uyandım. İki yana serilmiştim ve kollarım tamamen uyuşmuştu. Neler olduğunu anlamak için kafamı çevirdiğimde sağ kolumda Gobmi’nin, sol kolumda ise Kızıl Saçlı Bücür’ün uyuduğunu gördüm. Demek mesele çift kollu bir yastık vaziyetinden ibaretti. Kafalarını kollarımın üzerine koyup kan dolaşımımı kestikleri için kollarım uyuşmuştu. Olaylar bu noktaya nasıl gelmişti ki?
Hissiyatı geri kazanmak için kollarımı kıpırdatmak istedim ama bu kadar huzurlu uyuyan iki kızı uyandırmaya kıyamadım. Gobmi içeri ne zaman sızmıştı acaba? Yarı uykuluyken Kızıl Saçlı Bücür’ün yanıma sokulduğunu mevalen hatırlıyordum fakat Gobmi’nin aynı şeyi yaptığına dair en ufak bir anım yoktu.
Aura Algılama yeteneğimin bile tespit edemediği gelişmiş bir gizlenme yeteneği mi vardı? Hayır, bu mümkün olamazdı. Büyük ihtimalle Aura Algılamam kötü niyet taşımayan varlıklara karşı o kadar hassas değildi ve bu da onun fark edilmeden içeri sızmasına izin vermişti.
Bu müşkülü nasıl çözeceğimi düşünmeye çalışırken Hobsei yanımızdan geçip gitti. Gözlerimle adeta yalvardım fakat o sadece hafifçe kıkırdadı, alet kutumdan en sevdiğim kitaplardan birini (Büyücülüğe Giriş Rehberi: Temel Büyü Derlemesi, Cilt 2) aldı ve zarafetle uzaklaştı.
“Kahretsin,” diye fısıldadım kızgınlıkla. “Geri getirsen iyi edersin onu.”
Ardından, muhtemelen sabahki gönüllü antrenmanına gitmekte olan Gobkichi, Alevli Hilal Baltası ve kule kalkanını taşıyarak yanımızdan geçti. Yine bakışlarımla yardım istedim.
“Hadi ama dostum,” diye fısıldadım. “Arkadaşız, değil mi? Kurtar beni şuradan.”
Bir an tereddüt etti ama sonunda ellerini duacı gibi birleştirip hiç de faydası dokunmayan parlak bir tebessümle uzaklaştı.
Sırada uykulu uykulu esneyen Gobei vardı. Kazmasıyla kuşanmıştı, büyük ihtimalle sabahın erken saatlerinde Ruh Taşı avına çıkıyordu. Son zamanlarda o ve diğer dişi goblinler, yeni yuvamızda bolca bulunan güzel Ruh Taşlarını toplamak için bir “Ruh Taşı Madencilik Kulübü” kurmuşlardı. Yardım eder ümidiyle gözlerimle üçüncü kez yalvardım. Kız mecburi bir tebessümle bakıp
bir an duraksadı; fakat hemen ardından onu huzursuz eden bir şey görmüş olacak ki soğuk terler dökerek hızla uzaklaştı.
“Cidden mi… yardım edin… kollarımı hissetmiyorum…”
Ne çare ki fısıltı halindeki yalvarışlarım karşılıksız kaldı. Başka birkaç kişi daha geçti, halimize şöyle bir baktı ama hiçbiri kılını bile kıpırdatmadı.
Nihayet, ben uyandıktan neredeyse bir saat sonra, kollarımda hissiyatı kazanmak için kımıldanıp durmam yüzünden olsa gerek Gobmi ve Kızıl Saçlı Bücür kıpırdanmaya başladı. Şunu söyleyeyim, bütün gece kolunu yastık etmek kolay iş değildi, hele ki iki kolu birden harcamak… Bir süre kollarımı hiç hissedemedim.
Düzgünce kalktıktan sonra ahçı kız kardeşlerin ikramı olan kahvaltımızı yapıp sabah antrenmanına başladık. Herkes antrenmana tazelenmiş bir şevkle yaklaşıyor gibiydi.
Ha? Şaşkınlıkla kafamı eğdim; meğer eski liderin pozisyonu boş kaldığı için herkes zirveye en yakın konum için rekabet ediyormuş. Benim kadar güçlenmek için sınırlarını zorlamaları gerektiğini idrak etmişlerdi; bu durumu, herkesin fikrini toplayan Gobkichi’den öğrenmiştim.
Bu arada, topluluğumuzdaki goblin sayısı epey arttığı için yakın zamanda genel denetleyici ve resmi savaş birliklerinin koordinatörü rolünü üstlendiğimi söylemeyi unuttum. Düşmanları kafadan ezmek için yüksek saldırı ve savunma kabiliyetine sahip üyelerden oluşan, “Öfke” adlı ağır zırhlı birliğin eğitmeni ve kaptanlığına Gobkichi tayin edilmişti. Şimdiye kadar bahsetmediğim son hobgoblin Hobsato ise vur-kaç taktiklerine odaklanan, saldırı gücü ve hız konusunda uzmanlaşmış bireyleri toplayan “Nefret” adlı hafif zırhlı birliğin eğitmeni ve kaptanı oldu.
Gobmi, yakın dövüşe uygun olmayan ve çoğunlukla kısa yay ile tatar yayı kullanan üyelerden müteşekkil “Pişmanlık” adlı menzilli saldırı birliğine liderlik ediyordu. Diğer üç birliğe katılacak dövüş yeteneğinden yoksun olduğuna kanaat getirdiğim Gobei ise öz savunma için yeterli dövüş gücüne sahip olmasının yanı sıra yemek ve dikiş gibi günlük işleri de üstlenen “Haz” adlı arka hat destek birliğini komuta ediyordu. Benden başka liderlik edecek büyücü olmaması sebebiyle Hobsei kişisel eğitimine odaklanmıştı fakat yine de (büyük ölçüde kağıt üstünde kalan) “Istırap” adlı büyü birliğinin kaptanı olarak adlandırılmıştı. Toplam goblin sayısı şu an elli dokuzdu: Benim kuşağımdan otuz dokuz, yaşlı nesilden yirmi sekiz goblin; öldürülen sekiz kişi düşüldüğünde rakam buna ulaşıyordu.
Kendi eğitimim ise aralıksız sürüyordu; her biri tahta kılıçla silahlanmış iki goblinle aynı anda yüzleşiyordum. Bu dezavantaja rağmen çoğu goblini yine de kolayca yenebiliyordum; gerçi Gobkichi, Gobmi ve Hobsei ile teke tek dövüşüyordum. Yeteneklerimi kullansam muhtemelen herkesi bir kalemde paspas ederdim ama bu, onların temel becerilerini geliştirmelerine katkı sağlamazdı.
Öğleden sonra av vaktiydi fakat o gün herkesin zaten yapacak başka işleri vardı. Gobkichi’nin öğrencileri ondan öğleden sonra da eğitime devam etmesini istemişti. Gobmi, henüz rütbeleri, Elietan yazı sistemini veya hazırladığım basit kuralları öğrenmemiş olan goblinlere öğretmenlik rolünü üstlenmişti. Daha fazla Ruh Taşı çıkarmak için yanıp tutuşan Gobei ise madencilik kulübünü mağaranın derinliklerine götürmüştü.
Bu yüzden ben de tek başıma avlanmaya çıktım. Ormana adım attığımda karşılaştığım ilk şey bir iblis örümceği oldu. Yine aynı yöntemi kullanarak onu katlettim ve kabuğunu topladım. İblis örümceğinin kabuğu hafif olmasına karşın hayli dayanıklıydı; üzerindeki Sert Kabuk Savunması yeteneği sertliğini artırdığı için oldukça kullanışlıydı. Kendi zırhımda hâlâ bu malzemeyi kullanıyordum.
[Gobrou, Yüksek Kaliteli Kabuk elde etti!]
Söktüğüm kabuğu sırt çantama yerleştirip geri kalan kısımlarını mideme indirdim.
[Kazanılan Yetenek: Görüş Alanı Güçlendirmesi!]
Yeni bir yetenek kazandığım için tadını dert etmeyip tatmin olmuş bir şekilde yoluma devam edebildim.
Bu sefer karşıma üç boynuzlu bir at çıktı. Dünün aksine bu tek başınaydı; yapabildiğim Terminus türü büyünün gücünü sınamak için biçilmiş kaftandı. Büyü yapmak için hazırlıklara başladım.
Şöyle bir durup büyü hakkında öğrendiğim bazı hususları açıklayayım. Büyünün genel olarak üç temel unsur içerdiğine inanılır:
Söz: Doğa yasasıyla etkileşime giren ve ona müdahale eden bir tekerleme okumak.
İç Mana Kontrolü: İstenen büyü için vücut içerisindeki gerekli büyü gücü miktarını düzenlemek.
Mana Manipülasyonu: Havadaki büyüyü hassas bir şekilde kontrol etmek ve büyüyü dışarıya tezahür ettirmek.
Üçüncü unsur olan Mana Manipülasyonu, ilk ikisine kıyasla çok daha zordur; insanların genellikle asa gibi dış araçlar kullanmasının sebebi de budur. Lakin bende hem İç Mana Kontrolü hem de Mana Manipülasyonu becerileri mevcut olduğundan, asa olmadan da idare edebiliyordum.
Büyümle siyah bir fırlatma mızrağı çağırdım — Nihayet Mızrağı, Gehdeech adında birinci kademe bir Terminus büyüsü — ve tüm gücümle fırlattım. Siyah mızrak, üç boynuzlu atın kalın boynuna tam isabet ederek yirmi santimetre genişliğinde temiz bir delik açtı, kafasını kopardı ve bedeninin cansız bir şekilde yere yığılmasına neden oldu. Sahne gerçekten çarpıcıydı.
Büyünün muazzam gücü karşısında ürperdim. Daha önce bahsettiğim gibi, varyant bir hobgoblina dönüştüğümden beri bazı temel büyüler bir şekilde zihnime kazınmıştı ama bu büyüyle yaratılan mızrağın bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum. Bunu daha önce yeşil balçıklar üzerinde kullanmıştım. Makul derecede etkili olduğunu düşünmüştüm ama üç boynuzlu at gibi heybetli bir yaratığı doğrudan bir vuruşla anında öldürebildiğini keşfetmek hayret vericiydi. Büyü gerçekten inanılmaz bir şey.
Ya da belki de “Terminus büyüsünün gücünden sakının,” demek daha doğru olur. Sonuçta büyü, en düşükten (birinci kademe) en yükseğe (onuncu kademe) kadar on kademeye ayrılıyor. Bu seviyedeki bir gücün henüz birinci kademe bir büyüden çıktığını düşünmek bile…
Bu inanılmaz güce hayran kalırken bir yandan da bu denli tesirli bir büyünün kolayca ters tepebileceğini fark ettim; bu yüzden onu son çare olarak saklamaya karar verdim. Sonra üç boynuzlu atı parçalayıp malzemelerini toplamaya koyuldum. Bütün pullarını yüzdüm, üç boynuzunu kestim ve herkese hediye olarak bir bacağını geri götürmeye karar verdim. Sonra da kanını iyice akıttığımdan emin olarak bedeninin geri kalanını silip süpürdüm.
[Kazanılan Yetenek: Pul Zırh Oluşturma!] [Kazanılan Yetenek: Güçlü Kemikler!]
Artık kendi pullarımı üretebiliyordum. Kullanışlı bir beceri olsa da görünüşü biraz rahatsız ediciydi, bu yüzden muhtemelen sık kullanmaktan kaçınacaktım — denediğimde siyah pullar anında bütün kolumu kaplamıştı. Evet, kesinlikle insanları uyarmadan göstermek istemeyeceğim türden bir şeydi. Aniden kertenkele adama dönüşmüşüm gibi hissettirdi. Belki ileride alışırdım ama şimdilik görünüşü… fazla ağırdı.
Neyse, kendimi toparlayıp daha fazla av aramaya koyuldum. Bu sefer karşıma yeşil bir balçık çıktı. Çekirdeğini mideye indirmeden önce onu hızlıca kızarttım.
[Kazanılan Yetenek: Başkalaşım!]
Artık kolumu bir dokunaç gibi savurabiliyordum.
Balçıklar esasen birer pelteden ibaret olduğundan, kemik derdi olmadan nasıl şekil değiştirebildiklerini anlamak zor değildi. Bu yeni yetenek tıpkı bir balçık gibi hareket etmemi sağladı. Bütün vücudumu bir su birikintisine dönüştürebiliyordum. Deney olsun diye Boynuzlu bir Tavşanı jelatinimsi formumun içine çekmeyi denedim. Ardından Vücut Sıvısı Manipülasyonu ile bedenimi asidik hale getirerek tavşanı erittim ve besin olarak emdim.
Bedenimin bir parçası kopsa bile, saldırıdan önce balçığa dönüştüğüm sürece etrafa saçılan parçaları zarar görmeden tekrar bünyeme katabilirdim. Belli sınırları olabilir ama yine de adaletsizce güçlü bir yetenek gibi görünüyordu.
“Ne hilekâr şeyim ama,” diye geçirdim içimden — kendi hakkımda — ve avıma devam ettim. Yeni yetenekler kazanmaktan elbette şikayetçi değildim ama bunları ulu orta sergileme konusunda dikkatli olmam gerektiğini de biliyordum.
Gün bitmek üzereydi ve tatmin edici birkaç av yakalamıştım; tam geri dönmeyi düşünürken, metal lifleri andıran keskin ve güçlü kırmızı kürklerle kaplı devasa bir canavar olan kırmızı bir ayının kovaladığı üç boynuzlu bir at kestirdim gözüme — ya da daha doğrusu onlarla burun buruna geldim.
Boyu rahatlıkla dört metrenin üzerindeydi. Uzaktan bile bakıldığında bu yaratığın tehlikeli olduğu, bulaşılmaması gereken doğuştan bir yırtıcı olduğu anlaşılabiliyordu. Alabalda’m bile muhtemelen o metalik kırmızı kürkü kolayca kesemezdi; kesse bile altındaki kalın et tabakası muhtemelen darbenin şiddetini emerdi. Aklı başında her insan tereddüt etmeden kaçardı. Mantıklı olan tek seçenek bu olurdu.
Ben kaçmadım. Farkına bile varmadan saklandığım yerden onları izlemeye, bir yandan da kırmızı ayıyı öldürmek için planlar yapmaya başlamıştım. Reenkarne olduğumdan beri bu kadar tehlikeli bir şeyle karşılaşmamıştım ama bundan önceki hayatımda çok daha korkunç rakiplerle savaşmışlığım vardı. Her seferinde onları yenmiş ve yutmuştum. Belki de bu yüzden bu canavarla dövüşme dürtüsüne kapılmıştım. İçgüdülerim onu yemem ve yeteneklerini ele geçirmem gerektiğini fısıldıyordu.
Böylece elimdeki tüm güçle kırmızı ayıyı öldürmek üzere harekete geçtim.
※※※
Batan güneşin kızıllığına bürünen ormanda; minik böceklerin, yuvalarına dönen kuşların ve rüzgarda hışırdayan yaprakların sıradan sesleri, amansız bir ölüm kalım savaşına tutuşmuş iki canavardan yayılan ezici güç karşında bastırılmıştı. Hayır, buna bir savaş demek yanıltıcı olabilir. Yaşanan şey bir dövüşten ziyade bir avdı; bir taraf oyun oynarcasına saldırırken, karşılık veremeyen diğer taraf tam gücünü bile sergilemeyen rakibinden can havliyle kaçıyordu.
“Kişnee!”
Bedenini yaralar kaplamış, kana bulanmış at benzeri bir canavar, ormanın içinde koşarken çığlık gibi bir kişneme savurdu. Alnında dikey dizilmiş üç boynuzu ve sert, pullu derisiyle tanınan bu yaratık, üç boynuzlu bir attı. Şaşırtıcı bir şekilde ormandaki hızı saatte altmış beş kilometreyi aşıyordu. Açık bir ovada koşarken saatte seksen kilometre azami hıza ulaşabilse de sık ormanın içinden geçmek onu bir miktar yavaşlatıyordu.
Üç boynuzlu at, ana besin kaynağı olan Katarakt Otunun bolca yetiştiği Büyük Kudeln Ormanının sınırları içinde hızlıca hareket etmeye uyum sağlamıştı. Ne var ki orada genellikle son hızına ulaşmazdı. Devasa bedeni, yaralanmasına hatta ölmesine yol açabilecek kalın ağaç gövdelerine çarpma riskini göze almadan, sık çalılıkların ve orman tabanından fırlayan köklerin arasından süzülmek için tasarlanmamıştı.
Şu anki üç boynuzlu atın saatte altmış beş kilometreyi aşan bir hızla koşması, vücudundaki ağır yaraların ve peşindeki kudretli yırtıcının varlığının bir kanıtıydı.
Ne yazık ki sadece birkaç dakika önce, gölün yakınlarında Katarakt Otu otlayan bu üç boynuzlu at bir yırtıcının saldırısına uğramıştı. Yırtıcı, rüzgar altından sinsice yaklaşmış, varlığını tamamen gizlemişti. At, yırtıcıyı çok geç fark etmiş ve tuzağa düşmüştü; bedeni yırtıcının keskin pençeleriyle derinden yaralanmıştı. Oracıkta yem olacakmış gibi görünse de at, üç boynuzuyla yırtıcının sol kolunu bıçaklamayı başarmış,
ve bu da yaratığın, atın umutsuzca kaçmasına yetecek kadar irkilmesine neden olmuştu.
Şimdi ise kaçışı devam ediyordu. Ağzından salyalar akıyor, kan çanağına dönmüş gözleriyle umutsuzca rotasını tartıyor, kasları onu ileriye taşırken bedeninden oluk oluk ter dökülüyordu. Kaçan at, durmanın ölüm, vazgeçmenin ise yenmek anlamına geldiğini adı gibi biliyordu. Kendi kendini yaralamaktan korkmanın yalnızca yakalanmaya yarayacağını idrak etmişti. Riski göze alarak kendini azami hızına zorladı. Ölümü kararlılıkla reddedişi, bol miktarda kimyasalın salgılanmasını tetikleyerek normal hızını artırdı ve keskinleşen algıları sayesinde ağaçların arasından süzülmesini sağladı.
Ancak bu halde bile engel olan ağaçların tamamından kaçınamıyordu.
Üç boynuzlu at, deparının ivmesi ve pullu bedeninin dayanıklılığıyla onları parçalayıp geçiyor, etrafa kıymıklar saçıyordu. Dışarı fırlamış kökleri toynaklarıyla eziyordu. Zaman zaman dallar yaralarına saplanıyor, etini yırtıyordu. Hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eden at, rüzgar gibi ormanda yarışırken kanı ağaçlara sıçrıyordu.
Sınırlarını zorlamasına rağmen üç boynuzlu at peşindekini atlatamıyordu. Yırtıcı daha büyüktü ve çok daha yüksek bir hızla kovalayarak aradaki mesafeyi istikrarlı bir şekilde kapatıyordu. Ağaçlardan kaçmak yerine, ezici boyutu ve gücüyle adeta bir delme makinesi gibi onları yarıp geçiyordu.
Atın yaralarından akan kan ağırdı, her an gücünü tüketiyordu. Adeta hayatı avuçlarının arasından kayıp giderken koşuyordu. Ağzından köpükler saçılıyor, nefesi düzensizleşiyor ve bu da hızının düşmesine neden oluyordu. Kaçınılmazdı; böyle bir eforu sonsuza kadar sürdürmek imkansızdı.
Bu düşüş, avın yaklaşan sonunu müjdeliyordu. Oyunun bittiğini anlayan yırtıcı hızını artırdı ve üç boynuzlu ata yetişti. Efsanevi bir kılıç kadar keskin pençelerle donatılmış devasa kolunun bir savruluşuyla darbesini indirdi.
“Kiiiişnee!” Izdırap dolu bir çığlık yankılandı ormanda. Yırtıcının gün batımında kızıl kızıl parıldayan keskin pençeleri atın kuyruğunu koparttı, sert pullarını kolayca kesip kalın sağ arka bacağını derinden yardı. Yırtılan etler havada uçuşurken
yaradan kanlar fışkırdı. Ağır yaralanan at, henüz yere kapaklanmayı kabul etmeyerek umutsuzca koşmaya devam etmeye çalışırken bocaladı.
Artık çok geç kalmıştı.
“Graaah!” Yırtıcı, bir ayının kükremesi ile bir arslanın kükremesinin karışımını andıran, etraftaki ormanla katlanan kükremesini savurdu. Artık kaçamayacak durumda olan üç boynuzlu at, yırtıcı öldürücü darbe için hamle yaparken kaçınılmaz sonuyla yüzleşti.
Üç boynuzlu atı kovalayan yırtıcı — dört metre boyunda, yaklaşık iki metre yüksekliğinde, metal gibi parıldayan kırmızı kürklerle kaplı devasa bir ayı — avının yeniden kaçmaya çalıştığını görünce patlayıcı bir kükreme koyuverdi. Kükreme, kırmızı ayının katilce niyetini taşıyor, ezici bir yaşam enerjisi ve büyü gücüyle harmanlanıyordu. Bu artık alelade bir kükreme değildi; duyma mesafesindeki daha zayıf her yaratığa korku salabilen, felç getiren ve muhtelif durum bozuklukları aşılayabilen süpersonik bir saldırıya dönüşmüştü.
Gerçek adını bilmediği için Gobrou’nun “Kırmızı Ayı” lakabını taktığı canavar; arka bacağı neredeyse kopmuş haldeyken bile can havliyle kaçmaya çalışan üç boynuzlu atı felç etmek için işte bu kükremeyi kullandı. Bedeni kontrolünden çıktığı anda, kaçınılmaz son hazırlanmış oldu. Felç olan at kendi bacaklarına takılarak yüksek bir hızla yere kapaklandı; şiddetle yuvarlandı, sıçradı, toprağı ve bitkileri yarıp ormanda arkasında yıkımdan bir iz bıraktı.
Metrelerce takla attıktan sonra kana bulanmış üç boynuzlu at nihayet kımıldamaz oldu. Doğrulmak için çaresizce çabalamasına rağmen felçli kalmaya devam ediyor, bedeni iradesine hiç yanıt vermiyordu. Yaban hayatında hareket edememek kesin ölüm demekti. Kırmızı ayı, ağır ve hantal yürüyüşüne rağmen aradaki mesafeyi hızla kapatarak kararlı adımlarla hareketsiz ata doğru yaklaştı. Vuruş menziline girer girmez, yırtıcı mahluk bir kütük kadar kalın olan devasa sağ kolunu kaldırdı ve acımasız bir kuvvetle atın kafasına indirdi.
Atın kafasının altındaki toprak çökerken, demire vuran bir çekicin sesini andıran tok bir gümleme ormanda yankılandı. Kırmızı ayının darbesinin arkasındaki inanılmaz güç ve ağırlık, üç boynuzlu atın sağlam kafatasını kolayca un ufak ederek toprağa gömdü. Çatlayan kafatasının yarıklarından beyin dokusu etrafa saçıldı, et parçaları kırmızı ayının koluna yapıştı. Atın sinirlerinden kopan
gözlerinden biri yerde yuvarlanırken, bol miktardaki taze kan etrafı koyu bir kırmızıya boyadı.
Avını tamamlayan kırmızı ayı, başını kurbanının ezilmiş kafatasına yaklaştırdı ve en sevdiği inceliği, yani peltesi çıkmış beyni mideye indirmek için devasa çenesini açtı. Batan güneşin ışığında kızıl kızıl parıldayan kocaman, keskin azı dişlerini çıkardı; ardından tek bir hamlede parçalanmış kafatasını ısırıp kemik ve etleri gıcırdatarak yuttu ve ağzını yerde yatan kafasız bedenin karın bölgesine kaydırdı.
Üç boynuzlu atın bedeni sert pullarla kaplı olsa da kırmızı ayının azı dişleri bunları kolayca un ufak ederek alttaki taze eti parçaladı. Çiğ etin tadı ağzına yayılarak iştahını kabarttı ve leşi gittikçe artan bir vahşetle yemeye koyuldu.
Bir avın ardından her daim bir ziyafet gelirdi. Güçlü olan yer, zayıf olan yem olurdu. Güçlünün hayatta kaldığı bu acımasız sahne devam ederken ayı çok geçmeden leşin yarısını mideye indirdi, fakat işi aniden bölündü.
Rüzgar altındaki bir çalılıktan, kırmızı ayıya doğru
kapkaranlık bir mızrak fırladı.
Neredeyse kusursuz bir pusuydu. Son ana kadar yaklaşan saldırıya dair en ufak
bir iz yoktu — ne bir yaprak hışırtısı, ne bir nefes sesi, ne de bir katil niyeti emaresi. Tek ipucu, mızrağın havayı yararken çıkardığı hafif ıslık sesiydi. Kırmızı ayının kör noktası hedef alınmıştı ve bir tatar yayından fırlatılmış ok hızıyla ilerliyordu. Sıradan bir yaratık, bu siyah mızrağın doğrudan isabet etmesinden kaçınamazdı.
Üstün yetenekleri sayesinde kırmızı ayı, bu hafif dalgalanmayı içgüdüsel olarak hissetti. Devasa bedenini, cüssesinden beklenmeyecek bir hızla yana büktü. Ani hareketinin yarattığı kuvvetle toprak patladı ve işin içindeki muazzam enerjiyi görsel bir şölene dönüştürdü. Yine de saniyenin küçük bir kesri kadar geç kalmıştı. Mızrak gövdesini ıskalasa da kalın sağ koluna saplanıp delip geçti; kemiğe kadar ulaşamasa da sert kasları kolayca yararak her yere kan sıçrattı.
Üstün iyileşme yeteneklerine sahip kırmızı ayı için bu önemsiz bir yaralanma olmalıydı. Böyle bir yara normalde anında iyileşirdi — yani sıradan bir mızrak saplanmış olsaydı. Ancak siyah mızrak saplandıktan bir saniye sonra bir patlamayla yok oldu ve geride yaklaşık yirmi santimetre çapında bir boşluk bıraktı. Böylelikle
kırmızı ayının sağ ön kolu kopmuş oldu. Yaradan adeta bir fıskiye gibi kan fışkırdı.
Kırmızı ayının sağ kolunu delip geçen mızrak, Terminus türünün Nihayet Mızrağı, Gehdeech adlı birinci kademe büyüsüydü. On büyü kademesinin en zayıfı sayılsa da Nihayet Mızrağı, savunmaları hiçe sayabilen ve darbe noktasının etrafındaki bir alanı tamamen silebilen nadir bir Terminus büyüsüydü. Kırmızı ayının o kalın ve güçlü sağ kolunun tek bir darbede yok edilmesinin sebebi işte buydu.
“Grrroooooowwwwwwwaaaaaaaah!!!”
Ne ile karşı karşıya olduğunu bilmeyen kırmızı ayı, kolunu kaybetmenin getirdiği eşi benzeri görülmemiş bir acıyla feryat ederek kükredi. Arka bacaklarının üzerinde şaha kalktı, acı dolu bir çığlık savurdu. Ses dalgaları etrafı titretti; ağaçlardan yaprakları döktü, kuşları alacakaranlık gökyüzüne panik içinde kaçışmaya zorladı. Etrafta pusuda bekleyen böcekler dört bir yana dağıldı.
Ayı, sağ kolunun bulunduğu güdük kısmı kavrayarak geriye doğru sendeleyip birkaç kararsız adım attı. Çok geçmeden, sağ kolunu kaybetmenin acısı yerini kabaran bir öfkeye bıraktı. Ayının öfkesiyle üretilen adrenalin ve endorfin acıyı köreltti, bedenini kendisini yaralamaktan korumak için var olan doğal sınırları ortadan kaldırdı.
Kan akışı durdu, duyular keskinleşti, zihin vites değiştirdi ve kırmızı ayının katilce niyeti katlandı.
Artık her zamankinden daha heybetli olan kırmızı ayı, kan çanağına dönmüş gözleriyle düşmanı aradı ve hedefini çabucak buldu: Kapkaranlık mızrağı fırlatan ve şimdi rüzgar altındaki çalılıktan küstahça üzerine koşan faili.
Vınnn!
Fail — yani siyah deri zırh bürünmüş, tamamen çelikten bir alabalda savuran, beline ve sırtına mekik kılıcı ile bıçaklar bağlı varyant hobgoblin Gobrou — kırmızı ayının tereddüt anında aradaki mesafeyi çoktan kapatmıştı. Hücum Güçlendirmesi ve Kan Akışı Manipülasyonu gibi yeteneklerle güçlenen Gobrou’nun bedeni, sıradan bir Hobgoblininkinden katbekat üstün bir güç ve hız sergiliyordu.
Bu avantajı kullanan Gobrou, kırmızı ayının tepki verebileceğinden daha hızlı bir şekilde aralarındaki mesafeyi kapattı. Alabaldasının balta kısmını doğrudan kırmızı ayının korumasız alnına hedefledi. Güçlendirilmiş bedeniyle alabaldanın ağırlığı ve merkezkaç kuvveti birleşerek yıkıcı bir
darbe indirdi. Zamanında kaçamayan ayı, darbenin tüm şiddetini tam alnından yedi. Ancak üç boynuzlu at gibi bir canavarı tek hamlede ikiye bölebilecek olan bu darbe, heybetli kırmızı ayıyı öldürmeye yetmedi. Metalin metalle çarpışmasını andıran kulak tırmalayıcı bir sürtünme sesi havada yankılandı ve alabalda ayının sert derisine sadece birkaç santim işleyebilip durdu.
“Kahretsin! Tahmin ettiğimden bile sertmiş,” diye mırıldandı Gobrou, kırmızı ayının derisinin beklenmedik sertliği karşısında şaşırarak. Mesafe koymak için hızla geriye doğru bir adım attı. Bir an sonra, Gobrou’nun az önce durduğu yeri süpüren devasa kol öyle bir rüzgar çıkardı ki hobgoblin bunu tüm bedeninde kamçı gibi hissetti. Düşünceleri zihninde yarışırken hiç duraksamadan hareket etmeye devam etti.
Ayının kolu soldan sağa geri savrulduğunda Gobrou kendini yere yapıştırdı. Kol yukarıdan aşağıya indiğinde yana doğru sıçradı. Ayı ona doğrudan saldırdığında, Gobrou burnuna bir tekme atıp orayı bir sıçrama tahtası olarak kullanarak geriye atladı ve saldırıdan sıyrıldı. Kırmızı ayının amansız saldırılarından kaçış sadece birkaç saniye sürdü. Yine de bu süre zarfında, ayının alnındaki yara güçlü iyileşme yetenekleri sayesinde tamamen kapanmıştı bile. Pusu sağ kolunu götürmüş olsa da Gobrou tek başına alabalda darbesinin onu devirmeye yetmeyeceğini anlamıştı.
Kahretsin, ne belalı bir rakip. Sert, iyileşme gücü yüksek ve hızlı tepki veriyor. Bu durumda…
Gobrou kaçmaya, kırmızı ayı da saldırmaya devam ederken bakışları çakıştı. Kırmızı ayının gözleri kıpkırmızıydı, öfkeyle kaynıyordu. Normalde kendisi gibi alelade bir hobgoblinin böyle bir canavara karşı hiç şansı olmadığını bilen Gobrou, bir yırtıcı misali kışkırtıcı bir şekilde sırıttı.
Farklı bir yaklaşım benimsemem gerekecek.
Kırmızı ayı bunu içgüdüsel olarak hissetti ve tıpkı üç boynuzlu ata yaptığı gibi kükremesini koyuvermek üzere derin bir nefes aldı. Fakat daha yapamadan, Gobrou’nun sağ elinden fırlayan yapışkan mor bir iplik ayının ardına kadar açık ağzını sararak herhangi bir sesin çıkmasını engelledi.
Mor iplik, Örümcek Ağı Oluşturma ile Zehir Enjeksiyonu’nun birleştirilmesiyle elde edilen zehirle bezenmişti. Bu etkili nörotoksin, organları anında işlemez hale getirerek üç boynuzlu bir atı bile etkisiz hale getirip öldürebilirdi. Ancak çok daha üstün bir yaşam enerjisine sahip olan kırmızı ayı, büyük ölçüde
etkilenmemiş gibi görünüyordu. Sadece ağzını tıkayan iplik yüzünden sinirlendi ve sol pençesiyle onu hızla kesti. Zehir ve kandan koyulaşmış azı dişlerini sergileyerek öfkeyle hırladı.
Yine mi kükremeye çalışacak— Hayır, başka bir şey yapıyor!
Gobrou, kırmızı ayının ağzında alevlerin o tanıdık parıltısını yakaladı. Önceki hayatındaki engin savaş tecrübesinden faydalanarak neyin gerçekleşmek üzere olduğunu anında tahmin etti ve hızla kırmızı ayının atış hattından çekildi.
Bir an sonra kırmızı ayının ağzından fışkıran kavurucu alevler, Gobrou’nun az önce durduğu yeri adeta bir cehenneme çevirdi. Bu basit bir alev topu değildi; daha ziyade bir alev makinesinden çıkmışçasına metrelerce uzayan sürekli bir alev akıntısı, bir “Alev Dili” idi. Kırmızı ayı başını çevirdikçe Alev Dili de onu takip etti, yatay olarak süpürerek yolundaki her şeyi kavurucu bir sıcaklıkla yuttu.
Şiddetli alevler yakındaki ağaçları tutuşturdu; gece vakti ormanı aydınlatan kükreyen bir yangın ve yoğun siyah duman çıkardı. Toprak simsiyah kavrulmuştu; henüz dağılmamış olan böcekler de kaçmak için çılgınca sağa sola savruldu. Hızla yükselen sıcaklık ve etrafında kükreyen ölümcül alevler, Gobrou’yu hem sıcaklık hem de gerginlik yüzünden ter içinde bıraktı.
Gobrou, bir Ateş Ruh Taşı yiyerek Alev Direnci kazanmıştı fakat bu yetenek alevlerden gelen hasarı yalnızca yaklaşık yüzde elli oranında azaltabiliyordu. Kırmızı ayının alevlerinin iki bin santigrat dereceyi aştığı düşünülürse, Gobrou yine de bin derecelik bir sıcaklıkla yüzleşmek durumundaydı. Bu sıcaklık sadece derisini kavurmakla kalmaz, göz kürelerini patlatmaya ve etini küle çevirip geride cansız bir cesetten başka bir şey bırakmamaya yeterdi.
Gobrou’nun önceki benliği böyle sıcaklıklara dayanabilirdi belki ama mevcut bedeni bunu kaldırabilecek durumda değildi. Alevlerden sağ çıkmayı başarsa bile, ağır yanıkların vereceği ızdırap dayanılmaz olurdu. Yükselen karbonmonoksit seviyesinin de oldukça ölümcül bir tehlike arz etmesinden bahsetmiyorum bile.
“Bu hiç beklenmedik bir şey oldu ama iş o noktaya gelirse biraz hasar almayı göze almam gerekecek.”
Gobrou kaçmaya devam etmenin durumu iyileştirmekten ziyade kötüleştireceğini, kendi ilmeğini kendi boynuna dolayacağını biliyordu. Bu yüzden,
kaçmayı bıraktı. Bunun yerine yönünü değiştirip savaşın seyrini tersine çevirmeyi hedefleyerek doğrudan kırmızı ayının üzerine atıldı.
Alev Dili doğrudan arkasından gelmek yerine böğründen yaklaşırken, Gobrou buna karşı koymak için Hidrokinezi ve Aeromaster yeteneklerinin ikisini birden aynı anda aktifleştirdi. Hidrokinezi’nin oluşturduğu su zarı bedenini kaplayarak kavurucu sıcaklığa karşı hafif bir koruma sağladı. Aynı anda Aeromaster yüksek hızlı bir rüzgar girdabı yaratarak alevin yönünü hafifçe değiştiren bir hava bariyeri oluşturdu.
Gobrou yere yakın, vahşi bir canavar gibi alçaktan koşup toprağı sıyırırken alevler üstünden geçip gitti. Su zarı sıcaklıktan buharlaştı ama Gobrou kavrulmaktan kurtulacak kadar hızlı bir şekilde aradaki mesafeyi kapattı. Ölümcül alevlerden yara almadan sıyrıldı; bu durum, gözlerine şaşkınlık yansıyan kırmızı ayıyı hayrete düşürdü.
Meydan okurcasına sırıtarak, zırh eldivenli sol eliyle alabaldasından tutarken boşta kalan sağ eliyle belindeki mekik kılıcını çekti; sağ kolunda yuvarlak bir kalkan takılıydı. Mekik kılıcının çelik namlusu kınından çıkarken parıldadı, ucu kırmızı ayıya doğruldu.
Gobrou art arda yeteneklerini ateşledi — Delme Gücü Güçlendirmesi, Zehir Enjeksiyonu ve Üçlü Dürtüş — her biri onun ölümcül cephaneliğine güç katıyordu. Mekik kılıcının ucundan mor zehir damlıyordu; gücü artık kırmızı ayının sert derisini ve kaslarını bile delip geçecek şekilde artırılmıştı.
“Derin sert olabilir ama bakalım buna içeriden nasıl dayanacaksın!” Mekik kılıcının namlusu hafifçe kırmızı bir parıltı saçtı, Gobrou’nun deparının kazandırdığı ivmeyle ileri doğru saplandı. Güçlendirilmiş bedeni, silahı dosdoğru kırmızı ayının açık, alev kusan ağzına fırlattı.
Normal şartlar altında mekik kılıcı alevlerin şiddetli sıcaklığından eriyebilirdi. Ne var ki mekik kılıcının ucundan salgılanan mor zehir, namlunun buharlaşmasını engelledi. Bunun yerine zehir buharlaştı, çok daha zehirli bir hale gelerek kırmızı ayının ağzını zehirli bir sisle doldurdu. Sis bünyesine işledikçe, müthiş direncine rağmen kırmızı ayının tüm bedeni çökmeye başladı. Gobrou’nun hassas ve güçlendirilmiş darbesi, canavarın dış savunmasını aşmayı başararak savunmasız iç organlarını hedef almıştı.

Kırmızı ayı telaşla ağzını kapattı, kan kırmızısı gözleri fal taşı gibi açıldı.
O kırmızı gözlerdeki bakış, herhangi bir yaratığı olduğu yere mıhlayacak kadar vahşiydi. Nitekim bu dik dik bakış da tıpkı kükremesi gibi iş görerek hedefine Korku ya da Felç aşıladığından, Gobrou’yu bir anlığına felç etti. Yine de bu kısa felç anına rağmen Gobrou’nun kazandığı ivme, çenesi kapanmadan hemen bir salise önce mekik kılıcının güçlendirilmiş namlusunu kırmızı ayının soluk borusuna sokmayı başardı.
Delme Gücü Güçlendirmesi ile pekiştirilmiş namlu, kırmızı ayının etini delip geçti. İlk darbeyle tetiklenen Üçlü Dürtüş, canavarın azametli savunmasını hiçe sayarak yaranın etrafındaki eti dairesel bir biçimde yok etti; kırmızı ayı bunun bedeli olarak Gobrou’nun sol elini ve ön kolunu koparıp almış olsa da hasarı hem dikey hem yatay olarak genişletti.
İçeriden ağır şekilde yaralanan kırmızı ayı artık alev fışkırtamıyor, bunun yerine oluk oluk kan öksürerek Gobrou’yu tepeden tırnağa kan içinde bırakıyordu. Aynı anda, kırmızı ayının sol pençesi de savrularak Gobrou’ya sert bir darbe indirdi. İç organlarındaki yıkıcı hasara rağmen kırmızı ayı bu saldırı fırsatını kaçırmamıştı.
Gobrou içgüdüsel olarak tepki verip sola doğru sıyrılmaya çalıştı; gelen darbeyi karşılamak için sağ koluna sabitlenmiş, kabukla güçlendirilmiş yuvarlak kalkanını kullandı. Fakat kalkan, altı üstü zırhlı bir rakun köpeğinin kabuğuyla takviye edildiğinden, kırmızı ayının öfke dolu darbesinin tam gücüne dayanamadı. Ayının pençesi temas ettiği anda kalkan paramparça oldu ve darbenin şiddetiyle Gobrou’nun sağ kolu kırıldı.
Gobrou’nun hızlıca sıyrılması sağ kolunun tamamen kopmasını engellemiş olsa da darbenin kuvveti onu metrelerce öteye fırlattı ve bedeni şiddetle bir ağaca çarptı.
Ağaca çarpmadan hemen önce Gobrou, Fiziksel Saldırı Hafifletme ve Başkalaşım yeteneklerini aktif hale getirerek tüm bedenini jelatinimsi bir duruma soktu; böylece ölümcül yaralanmalardan kaçınmak için darbenin şiddetini olabildiğince emip dağıttı. Yine de bedeninde yankılanan o tok acı inkar edilemezdi ve geriye kalan sağ kolundaki hasar oldukça ağırdı.
Gobrou bir ağız dolusu kan tükürdü, şiddetli acıya rağmen sendeleyerek ayağa kalktı ve hızla durumu değerlendirdi. Yuvarlak kalkanı tuzla buz olmuştu ve sağ kolunu neredeyse hiç kullanamıyordu. Yüksek Hızlı İyileşme, toparlanmasını normal sınırların ötesine taşıyordu ama kolu hâlâ
yanıyormuş gibi hissettiriyordu. Odaklanmaya çalışsa da bu yakıcı his konsantrasyonunu biraz olsun köreltiyordu.
Gobrou’nun darbe sırasında kırmızı ayının ağzında bıraktığı mekik kılıcı, elbette kullanılmaz hale gelecek derecede ezilmişti. Ne var ki kırık namlunun bir kısmı kırmızı ayının içine saplanmış kalmış gibi görünüyordu; bu da yaratığın rahatsızlıkla bir şeyler tükürmeye çalışmasından anlaşılıyordu.
“Denk bir takas oldu sanırım,” diye mırıldandı Gobrou, sol kolunun dağlanmış güdük kısmına göz atarak. Ekipmanını biraz olsun hafifletmek için kırık yuvarlak kalkanı ve belindeki boşalan mekik kılıcı kınını çıkardı. Kırık sağ kolu hareketi ancak kısmen destekleyebilse de alabaldasından tuttu. “Şimdi sıra şu alevleri söndürmekte…”
İçeriden yapılan saldırı kırmızı ayıya ağır bir darbe vurmuş gibiydi; yaratık durmuş, iç organlarındaki yaralardan etkilenen bölgeleri iyileştirmeye odaklanmıştı. Gobrou için saldırmak adına iyi bir fırsat olabilirdi fakat mevcut haliyle öfkeden deliye dönmüş kırmızı ayıya körü körüne yaklaşmak akıl kârı olmazdı. Etraftaki yangını söndürmek öncelikliydi.
Yanan ağaçlar kara dumanlar kusmaya, alevler saçmaya ve çevreye zehirli gazlar yaymaya devam ediyordu. Gittikçe kötüleşen çevre şartları, kırmızı ayının kendisinden bile daha büyük bir tehdit oluşturuyordu. Ayrıca kırmızı ayı ateşe olan yatkınlığı sayesinde bu alev cehenneminde hayatta kalabilirdi belki ama Gobrou kalamazdı. Yetenekleri ateşi yönlendirmesine izin veriyordu ama bir alev denizinde hayatta kalmasını sağlamıyordu. Yangınları görmezden gelmek kesinlikle sonunu getirirdi ve böylesine elverişsiz koşullarda kırmızı ayıyla dövüşmek aşırı derecede zor olurdu.
Bu yüzden, gözlerini kırmızı ayıdan ayırmadan etraftaki yangınları söndürmeye başladı. Alevlerin yeniden parlamasına izin veremezdi; ancak zerk ettiği güçlü zehrin kırmızı ayının bir süre Alev Dili’ni kullanmasını engelleyeceğinden tecrübesine dayanarak emindi. Kararına yön veren de bu özgüveni oldu.
Görüş Alanı Güçlendirmesi’ni kullanan Gobrou, bir yandan etrafı süzüp durumu tartarken diğer yandan kırmızı ayıyı gözaltında tuttu. Ardından Aeromaster yeteneğini tetikleyerek yanan ağaçları kaba bir şekilde deviren rüzgar bıçakları yarattı. Sonra da Toprak Kontrolü ile toprak ve kayaları kaydırıp alevlerin üzerini örttü; oksijenlerini keserek yangını nihayet söndürdü ve bölgeyi karanlığa gömdü.
Artık karanlığa bürünen savaş alanına canavarlar hükmediyordu. Elinde alabalda ile kırmızı ayının karşısına dikilen Gobrou, asıl savaşın henüz yeni başladığını hissetti. Karanlıkta ağır ağır ilerledi, ayının nefes sesinden aralarındaki mesafeyi kestirmeye çalıştı. Sanki sözleşmişçesine ikisi de aynı anda ileri atıldı.
“Küüükrüüürrr!” Kırmızı ayı, aralarındaki mesafeyi kapatırken azı dişlerini sergileyip tüyler ürpertici bir kükreme koyuverdi. Sağ kolunu kaybettiği için hareketleri biraz sakarlaşmış olsa da muazzam bir güç onu ileriye sürüklüyordu.
Gobrou ise tam aksine sessizce depar attı. Kırmızı ayının ısırığı ona ulaşmadan hemen önce havaya sıçradı, kendisini daha da ileri fırlatmak için kırmızı ayının sırtını bir sıçrama tahtası olarak kullandı.
Kırmızı ayının azı dişleri çınlayan bir sesle boşluğa kapandı; Gobrou’nun altındaki boş havayı ısırırken kıvılcımlar saçıldı. Gobrou havadayken konumunu ayarladı, alabaldasının ucunu altındaki kırmızı ayıya hedefledi. Düşüşünün ivmesini kullanarak alabaldasını kırmızı ayının sırtına sapladı. Darbenin şiddetiyle Electromaster ile üretilen bir yıldırım patlaması çıktı ve kırmızı ayının içinde hâlâ saplı duran mekik kılıcı parçasına doğru ilerledi.
“Bunu ye!” Alabaldanın ucu içeriye sadece on santim kadar işlemiş olsa da Electromaster yeteneğinden gelen yüksek voltajlı akım kırmızı ayının bedenini içeriden kavurarak şiddetli bir acı verdi. Alabaldanın ucunda yoğunlaşan akım kırmızı ayının sırtını delip geçerken iç organlarını da ayırt etmeksizin dağladı. Mekik kılıcının kırık namlusu da elektriğin iletimini kolaylaştırarak kırmızı ayının çektiği ızdırabı katmerledi. Yanık et kokusu ve kızaran etin cızırtılı sesi havayı kapladı.
“Rooooaaaaarrr!!!” Kırmızı ayı bu eşi benzeri görülmemiş saldırı karşısında acı dolu bir kükreme savurdu. Hiçbir özel etkisi olmayan yalın, ilkel bir gürültüydü bu; fakat dehşet verici yüksekliği Gobrou’nun kulak zarlarını patlatacak raddeye geldiğinden, kenara sıçrayıp sivri kulaklarını tıkamak zorunda kaldı.
Kulakları sağır eden ne gürültü ama.
Yüzünü buruşturan Gobrou, mevcut durumu sakince analiz etti ve kırmızı ayıyı temelli öldürmek için bir strateji geliştirdi. Reenkarne olduğundan beri kazandığı sayısız yetenek sayesinde saldırıları etkili olsa da kırmızı ayıda hâlâ ölme belirtisi yoktu. Muazzam yaşam enerjisi Gobrou’nun kolayca tüketebileceğinin çok ötesindeydi; bu da önlerinde hâlâ uzun ve çetin bir savaş olduğunu gösteriyordu.
Aksine, kırmızı ayıdan gelecek kaza ara bir tek darbe bile onu öldürmeye yeterdi. Canavarı sistemli bir şekilde yıpratması gerekiyordu ama kırmızı ayı savaşı tek bir anda bitirebilirdi. Fakat bu ezici dezavantaja rağmen Gobrou kahkahayı bastı.
“Sert, güçlü ve şans da ondan yana,” diye düşündü. “Ama onu yenmeye değer kılan da bu, değil mi?”
Gobrou, beş yıldızlı bir akşam yemeğine bakıyormuşçasına gözleri parıldayarak kırmızı ayıya dik dik baktı. Bakışlarının şiddeti, kırmızı ayının gayriihtiyari bir adım geri atmasına neden oldu. Sağ kolu kopmuş ve esasen dezavantajlı bir durumla karşı karşıya kalmış olsa bile, Gobrou’nun gözlerindeki o ilkel açlık — kendi varlığını beslemek için onun kanını ve etini yutma arzusu — kırmızı ayıya yaklaşan felaket hissini asıl aşılayan şeydi. Daha doğrusu, Gobrou’nun üç ilkel dürtüden biri olan açlıkla — uyku ve cinsellikle aynı hizada yer alan açlıkla — katıksız bir şekilde sürüklenmesi,
azı dişlerini gösterip kırmızı ayının üzerine çullanması, içgüdüsel bir korkuyu tetikledi.
“Seni yemek istiyorum,” diye hırladı Gobrou. “Seni yutup yok etmek istiyorum!” Açlıktan ve bariz yeme niyetinden sırılsıklam olan bu nidası, Emilim yeteneğinin gerçek gücünü sergiliyordu — bir yırtıcının zihinsel metanetinin, tek bir noktaya odaklanmasının ve doymak bilmez iştahının bir tecellisiydi bu.
Reenkarne olduğundan beri ilk kez Gobrou’nun gerçek doğası ortaya çıkmıştı. Av henüz yeni başlamıştı. Ve avını yutup bitirene kadar da durmayacaktı.
