Overlord (LN) Cilt 16 – Bölüm 4 / Köy Hayatı (Kısım 1)

Köy Hayatı (Kısım 1)

Kısım 1

Ainz, beraberindeki Mare ile Kara Elf Köyü’ne doğru yürüdü.

Mare, her zamanki kadınsı kıyafetleri yerine Ainz’in ona ödünç verdiği erkek kıyafetlerini giyiyordu. Tıpkı Aura’ya ödünç verdikleri gibi, bunlar da içlerinde herhangi bir veri barındırmayan, dolayısıyla büyü gücü olmayan basit kıyafetlerdi.

Bu dünyanın kıyafetleri, kendilerine büyü işlenmediği sürece giyen kişiye otomatik olarak uyum sağlamazdı. Ancak YGGDRASIL’den gelen giysiler için durum farklıydı, bu yüzden Mare’nin üzerine tam oturmuşlardı. Yalnızca, normal kıyafetlerine kıyasla savunma istatistiklerindeki mutlak düşüş nedeniyle bu giysilerle bir savaşta dikkatli olmaları gerekiyordu.

Aslında Ainz bu yüzden ilk başta onlara başka bir şey giydirmeyi düşünmüştü.

İkizlerden, Bukubukuchagama’nın onlara normal teçhizatlarının dışında pek çok eşya hazırladığını zaten duymuştu.

Fakat o eşyalar arasında, gidecekleri yerde statülerini ve gerçek güçlerini gizlemeye uygun bir şey var mıydı? Ainz hayal kırıklığıyla başını iki yana sallamaktan başka bir şey yapamadı. Çoğu, Aura’nın hayvan kostümü zırhı veya Mare’nin elbise zırhı gibi Ainz’in fetiş teçhizatı olarak değerlendireceği türden şeylerdi. Sonuç olarak kıyafetleri Ainz tedarik etmişti.

Zaten bu Ainz’in planı olduğundan, gerekli şeyleri de onun sağlaması mantıklıydı.

Bu durum, hepsinin benzer kıyafetler giydiği anlamına gelmiyordu. Mare ve Ainz’in kıyafetlerinin Aura’nınkinden büyük bir farkı vardı.

İkisi de, sanki birer maske takar gibi yüzlerinin alt kısmını bir bezle örtüyordu. Alınlarını da birer bandana örtüyordu, bu yüzden sadece gözlerinin etrafındaki alan görülebiliyordu.

Mare’yi bu ek sıcağa katlanmak zorunda bıraktığı için üzülse de, Ainz’in onun bunu yapmasına ihtiyacı vardı.

Gerçi köyün giriş denilebilecek bir yeri olmasa da, Aura’yı orada kendilerini beklerken buldular. Aura’nın orada olması, onları gelirken görmesi ya da tamamen şans eseri doğru zamanda doğru yerde bulunması değildi. Bunun sebebi, onunla önceden bir [Mesaj] (bir iletişim büyüsü) ile temas kurmuş olmalarıydı.

Aura’nın arkasında, ona fanatikçe bağlı Kara Elf grubu duruyordu. Gündelik hayatlarını ağaçların üzerinde geçiren Kara Elflerin, Aura gibi yerde dururken görülmesi nadir bir durumdu. Köyün yakınında olsa bile burası hâlâ tehlikeli bir yerdi. Bunu muhtemelen etraftaki en güçlü kişiye, yani Aura’ya, duydukları güvenden ötürü veya belki de taptıkları kişiye mümkün olduğunca yakın olmak istedikleri için yapıyorlardı.

Ağaçları birbirine bağlayan köprülerin üzerinde toplanmış, Ainz ve diğerlerine yukarıdan bakan başka Kara Elfler de vardı. Herkes yanındaki kişiyle konuşuyor gibiydi.

Konuşmalarının içeriğini duyamasa da kendileri hakkında konuştuklarından emindi.

“Ooo-mca! Mare!”

Biraz mahcup olan Aura, toplanmış Elflerin de duyabilmesi için onlara yüksek sesle selam verdi. Ainz geniş bir gülümsemeyle karşılık verdi.

“Ben Omca değilim!” diye itiraz etmek istese de Aura’nın hatasıyla alay etmemek için bu dürtüsünü bastırdı.

[çevirmen notu: Orijinal metinde Aura, “Oooh” dedikten sonra Japoncada “büyük amca” anlamına gelen “Oo-oji-san” kelimesine bağlıyor, Ainz de “Ben senin büyük amcan değilim!” diye karşılık vermek istiyordu. Bu kelime oyunu birebir çevrilemeyeceği için benzer bir uyarlama yapıldı.]

“Selam, Aura! Amcan geldi!”

Ainz neşeli bir sesle cevap verdi ve sırtındaki eşyaları yere bıraktıktan sonra el salladı. Ardından, yanında duran utangaç çocuğun sırtına hafifçe vurdu.

“E-evet.” Mare de kısaca el salladı. “Abla…” diyerek onu selamladı ama bu utangaç mırıltısını duymuş olmaları pek olası değildi.

Yine de sesinin çok kısık olmasının bir önemi yoktu. Tek istedikleri, herkesin o adamla çocuğun, yani Aura’nın akrabalarının geldiğini bilmesini sağlamaktı.

Aslında ilişkilerinin ne kadar yakın olduğunu göstermek için el sallamalarına gerek yoktu, fakat bunu yapmalarının da bir sakıncası yoktu.

Belki de rollerinde başarılı olmuşlardı, zira Kara Elfler onlar Aura’ya yaklaşırken bile kendilerini sessizce izlemeyi sürdürdüler.

“Mmm, bu mesele hallolduğuna göre, size eşlik etmeme izin ver—yani etrafı gezdireceğim.”

Aura’nın bu kadar endişeli ve gergin olduğunu gören Ainz sırıttı. Aura gülümsemeye çalışırken yüzü seğiriyordu. Onun normalde olduğundan farklı bu hâlini görmek, Ainz’in zihninden “Çok sevimli” ve “Başını okşamak istiyorum” gibi içini ısıtan düşüncelerin geçmesine neden oldu—fakat hemen ardından kendini sakinleştirdi.

“—Hayır. Hım…”

Cevabı istemeden biraz soğuk çıktığı için boğazını temizleyip sesini yeniden önceki neşeli hâline getirdi.

“…Sana göz kulak oldukları için bu insanlara teşekkür etmeliyim. Bir yerden bir ev ödünç aldınız mı?”

Aura abartılı bir şekilde başını salladı.

“Öyleyse neden Mare ile birlikte oraya gitmiyorsun? Ben sonra size yetişirim.”

“Evet, Anl— hayır, tamam mı?”

Şu anki rolü Aura’nın amcası olmaktı.

Bu arada üçü, Ainz’in kim olacağı konusunda epey kafa patlatmışlardı: Bukubukuchagama’nın ağabeyi mi, yoksa küçük erkek kardeşi mi olmalıydı? Eğer ikincisiyse, Peroroncino’dan büyük müydü, küçük mü? Nihayetinde Ainz, hem Bukubukuchagama’nın hem de Peroroncino’nun küçük erkek kardeşi rolünü üstlenmişti.

Bu duruma uygun davranması gereken Aura ise onunla nasıl bir etkileşim kuracağını bilemeyip bocalıyordu. Belki de köye daha erken gönderildiği için hazırlanmaya yeterli vakti olmamıştı ya da durumu henüz tam olarak kabullenememişti ama anlaşılan o ki, rolünü henüz kusursuz bir şekilde oynayamıyordu.

“Hahaha. O hâlde Mare’yi de yanına al. Yolculuk o kadar uzun sayılmazdı ama bırak da Mare biraz dinlensin.”

“E-evet! Anlaşıldı!”

Aura’nın enerjik cevabından, zihninde nihayet bir karara vardığı anlaşılıyordu. Ancak Ainz, onun artık karakteri oynamayı bıraktığını hissetmişti.

Ainz’in bakışları bir süre uzaklaşan ikizleri takip ettikten sonra toplanmış olan Kara Elflere döndü.

Ortalık epey kalabalıktı. Köyün ihtiyarları henüz gelmemiş olsa da toplananlar şimdiden nüfusun yarısını aşmıştı. Aralarında çocuklar da vardı. Muhtemelen Aura’nın yardımlarından çokça faydalandıkları için onlardan herhangi bir kötü niyet sezmiyordu. Yine de Aura’nın amcasının nasıl biri olduğunu anlamaya çalışan ve onu tartan bazı keskin bakışlar mevcuttu.

Şu Aura fanatiği ve takipçileriydi.

Ainz onlarda bir tuhaflık olduğunu hissetti.

Kardeşiyle birlikte Aura’dan sonra gelmiş olsa da neticede o, Aura gibi bir çocuğu ormana tek başına gönderen bir yetişkindi. Sağduyulu insanların onu gördüklerinde yüzlerinde böyle bir ifadenin belirmesi gayet normaldi.

Dolayısıyla, bu ifadeyi takınan kişi Aura fanatiği olmayan sıradan bir Kara Elf olsaydı, Ainz bir tuhaflık hissetmezdi.

Fakat bu adamlar farklıydı.

Yetenekli birinin yaşı fark etmez diyenler onlardı. Dolayısıyla, Aura gibi fevkalade yetenekli bir korucuyu önden tek başına göndermesini herkesten çok onların mantıklı bulması gerekirdi.

O hâlde—

—bu bakışların arkasında başka bir anlam var,” diye düşündü Ainz ve bir süre kafa yorduktan sonra durumu açıklayan bir sonuca vardı.
…Ah, belki de beceriksiz amcası tarafından sömürülüp sömürülmediğini merak ediyorlar. Gözlerindeki ifadenin sebebi muhtemelen bu… ııımmm, pek de haksız sayılmamaları can sıkıcı. Eyvah… Artık başlasam iyi olacak.

Yeterince büyük bir dinleyici kitlesi toplamıştı. Daha fazla bekleyerek vakit kaybetmek anlamsızdı ve mümkünse birikmiş olan meraklarının soğumasını istemiyordu.

Uzun zaman oldu…

Ainz kendini biraz gergin hissetti. Sınıfta ders anlatan bir hocanın veya sahnedeki bir orkestra şefinin de böyle hissedip hissetmediğini düşünürken, ağaçlarda toplanmış olan Kara Elflere, az önce sergilediği mizansende kullandığı neşeli ses tonuyla hitap etmeye başladı.

“Pekâlâ, o hâlde—”

Ainz yüzünün alt yarısını kaplayan kumaşı çıkardı ve altındakini gösterdi.

Onlara gülümsedi ve hemen ardından yüzünü eskisi gibi kapattı.

“—Özür dilerim. Kabilemin geleneği, erkeklerin yüzlerini bu şekilde örtmesini gerektirir. Burada yüzünü örtmek kabalık olarak kabul edilse dahi, kumaşı çıkarmadığım için lütfen beni affedin.”

Kalabalıktan hiçbir hoşnutsuzluk sesi yükselmedi. Anlaşılan Ainz’in açıklamasını kabul etmişlerdi.

Elbette bu kocaman bir yalandı.

Ainz, yüzüne kauçuk bir maske takmış ve Momon tarzında üzerine bir illüzyon yapmıştı; fakat bu yalnızca düşük seviyeli bir illüzyondu, bu yüzden keskin duyulara sahip korucular yeterince yakından bakarlarsa bunu fark edebilirdi. Bu bahane, kılığındaki kusurları örtmek içindi.

Sadece göz çevresine bakarak illüzyonun fark edilmesinin zor olacağını umuyordu.

“Pekâlâ, tanıştığımıza memnun oldum. Görünüşe göre Aura’mla ilgilenmişsiniz… Size benden çoktan bahsetmiş olabilir ama benim adım Ain Bell Fior.”

Bu, üçünün de kafa patlattıktan sonra bulduğu isimdi. Aslında düşünme işinin çoğunu ikizler yapmış, o ise ismi onlardan yalnızca hazır almıştı.

“Yanımda birkaç naçizane hediye getirdim. Biri bana bir masa ödünç verebilir mi lütfen?”

Aniden yakındaki bir ağacın biraz kıpırdadığını gördü, ardından ağaçtan hızla dallar uzayarak üzerine eşyaları serecek kadar geniş bir yüzey oluşturdu. Kalabalıktan biri muhtemelen büyü kullanmıştı.

“Teşekkür ederim,” diye minnetini sundu Ainz ve eşyaları yerden alıp masanın üzerine koydu.

“Beğenir misiniz bilmiyorum ama kabul ederseniz memnun olurum.”

Ainz hediye olarak ne getirmesi gerektiğini çok düşünmüştü.

Nazarick’teki elflerin yemeklerini iştahla yediğini görünce, tuz gibi çeşniler getirmeyi aklından geçirmişti. Ainz bile tuzun hiçbir yemeğin onsuz olamayacağı bir şey olduğunu biliyordu.

Bu yüzden başlangıçta yanında kaya tuzu parçaları getirmeyi planlamıştı ama tuzun insanlar için elzem olmasına rağmen Kara Elfler için durumun böyle olmayabileceğini fark etti.

Elzem olsa bile, Kara Elflerin tuza insanlardan çok daha az ihtiyaç duyuyor olması muhtemeldi. Bu durumda, hediyenin değeri onların gözünde azalırdı.

Ayrıca Ainz’in keşfettiği kadarıyla, yemek pişirme seanslarında tuza benzer bir şey kullanmıyor gibiydiler—en azından onun gizlice izlediklerinde durum böyleydi. Etlerini tuzlayan bir elfe de rastlamamıştı. Etlerinin bozulmasını önleyen büyüye sahip olmaları, muhtemelen bunu yapmamalarının başlıca nedeniydi.

Belki de gerçekten tuz kullanıyorlardı ama değerli buldukları için bunu sadece nadiren yapıyorlardı? Durum bu da gibi görünmüyordu.

Neticede, sırf [Kusursuz Bilinemez] kullanabiliyor diye etrafta dolaşıp bütün mutfakları tuz var mı diye kontrol edemezdi ya.

Tuzun bu yokluğu ve avlarının kanını ziyan etmemeleri göz önüne alındığında, belki de tuz ihtiyaçlarını etoburların yaptığı gibi kan yoluyla karşılıyorlardı.

Bu arada, E-Rantel’de kaya tuzu madenleri veya tuz gölleri gibi bir şey olmadığından, tuzları ev işleriyle ilgili büyülerde yetkin olan büyü kullanıcıları tarafından üretiliyordu. Ayrıca bir kısmını İmparatorluk ve Krallık’tan ithal ediyorlardı. Bu yüzden, kendi yönetimi altında tuz fiyatının bir süreliğine biraz arttığı ama artık bunun bir sorun olmaktan çıktığı söylenmişti.

Ainz, yanından geçen belgelerde buna benzer bir şeyler okuduğunu belli belirsiz hatırlıyordu. Albedo muhtemelen bu konuyla ilgilenmişti.

Her neyse, Ainz tuz getirmemeye karar verdi.

Onun yerine—

“Bunlar cüceler tarafından yapılmış metal bıçaklar, görüyor musunuz? Harika, değil mi? Duyduğuma göre burada ağaçlardan büyü kullanarak çok sağlam olanlarını yapıyormuşsunuz ama muhtemelen metalden daha sağlam değillerdir, değil mi? Bunlar demircilikte bilhassa iyi olan cüceler tarafından yapıldı. Birinci sınıf ürünlerdir.”

Çantadan ilk çıkardığı şey, içinde bir satır bulunan ince ve zarif bir ahşap kutuydu. Ardından ok uçları ve sofra bıçakları çıkardı; hepsini masaya özenle dizdi.

Bu, Büyü Krallığı’nın ekonomik etki alanındaki Cüce Ülkesi’ne para kazandırmak amacıyla düzenlenen bir ticaret fuarıydı.

Elbette, kendi kendine yeten bu köyün ödeme yapacak parası yoktu. Bu durumda köye para sokmak için bir yöntem hazırlanması gerekiyordu, ancak Ainz bunu Büyü Krallığı’nın aracı olarak hareket edip onları da kendi ekonomik etki alanına çekmesi için bir fırsat olarak gördü.

Sorun, bu planı Albedo ile konuşmamış olmasıydı.

—İşe yaramaz beynimin ürettiği bir planın sorunsuz ilerlemesini beklemiyorum, ama kaybedecek bir şey de yok… değil mi?

Dolayısıyla plan başarısız olsa bile sorun olmayacaktı, ancak başarılı olursa övgü toplayacaktı. Ainz içten içe böyle umutlar beslese de beklenti ne kadar büyük olursa başarısızlık durumunda hayal kırıklığının da o kadar derin olacağını biliyordu. Bu yüzden üzerine fazla kafa yormamaya çalıştı.

“İstemiyoruz,” deseler bile bu hiç sorun olmazdı. Bunları sadece iyi niyetle getirmiştim, dolayısıyla en fazla “beğenmediğinize üzüldüm,” demekle son bulurdu. Ama… ortam iyi görünüyor.

Etrafındaki Kara Elflerin gözleri parlıyordu. İlk konuşan Av Ustası oldu.

“Bir bakabilir miyim?”

“Lütfen, lütfen. Buyurun, elinize alıp inceleyin.”

Ainz’e yaklaşarak ilk önce ok uçlarına uzandı. Gayet doğal bir seçimdi. Av Ustası’nın bunun yerine satırı seçmesi onu biraz şaşırtırdı.

“Harika bir işçilik. Cücelerin dağlarda yaşayan bir ırk olduğunu duymuştum, demek gerçekten de bu kadar incelikli şeyler yapabiliyorlar… Bunlar değerli eşyalar, değil mi? Karşılığında ne takas edebiliriz acaba…”

…Ooh, tam da tahmin ettiğim gibi.

İş adamı Suzuki Satoru kendi kendine kıkırdadı.

Hedef kitlesinin istediği şeyleri başarılı bir şekilde sunmayı başarmıştı.

Elf Kraliyet Başkenti, insan toplumuyla ilişkileri bozulmadan önce ticaret yaptığı için bazı Elfler hâlâ para birimi kullanıyordu, ancak böylesine ücra bir köyün bu ticarete katılmış olması, hatta Elf seyyar satıcıların burayı ziyaret etmiş olması bile şüpheliydi. Bu nedenle burada takas usulü geçerliydi. Tam da beklediği gibi, bu tür “nadir ve mükemmel mallar” büyük bir memnuniyetle karşılanmıştı.

“…Bunları takas için değil, herkese hediye etmek için getirdim. Lütfen daha sonra aranızda dilediğiniz gibi paylaştırın.”

Elindeki ok uçlarının keskinliğini kontrol eden Av Ustası’nın yüzünde buruk bir ifade belirdi.

“Hayır, yeğeniniz Fiora-dono’ya borçlu olan bizleriz. Karşılığında hiçbir şey vermeden bunları kabul etmek…”

“Hayır, hayır. Bunlar naçizane hediyeler, sevgimizin ve minnetimizin bir nişanesi. Lütfen kabul edin, ancak ille de bir şey takas etmek isterseniz… elimde Cücelerin rün adını verdiği harikulade bir teknikle üretilmiş büyü eşyaları var.”

Ainz, Av Ustası’nın gözlerindeki parıltının şiddetlendiğini hissedebiliyordu.

“Rünler mi? Büyülü bir eşya mı dediniz?”

“Evet, doğru. Rünler kullanılarak yaratılmış bir büyü eşyasıdır. Kendim de kullanıyorum, ancak takasa bağlı olarak elden çıkarmayı düşünebilirim. Onlara göre bu sadece basit bir deneme, yine de bir büyü eşyasını bedavaya veremem. Üstelik aslen de biraz pahalı bir parçadır.”

Ucuza mal satmak müşteri çekerdi, ama bu işin dozu kaçarsa, yeterince ucuz olmayan hiçbir şeyi almayı reddeden bir müşteri sınıfı yaratabilirdi.

Cüceler istedikleri kadar ucuza satabilirdi, ancak Ainz için durum böyle değildi. Aslında, burada olabildiğince yüksek bir fiyata satması gerekiyordu. Sorun, bu köyde istediği hiçbir şeyin olmamasıydı. Hayır—belki de Ainz’in henüz bilmediği bir şeyler vardı.

Açıkçası, RünSanatı™ henüz elle tutulur bir sonuç vermedi ve pek talebi de yok. Ancak, kâr getirmeyen bir departman olmasına rağmen bir sonuca varmak için henüz çok erken. Buna uzun vadeli bakmak zorundayım; mesela, yüz yıllık bir perspektifle.

“Bununla birlikte, bu kadar çok druidin olduğu bir köyün buna ihtiyaç duyacağını sanmıyorum.”

Bu uyarıyı yaptıktan sonra Ainz cebinden metal bir çubuk çıkardı. Bunu bu şekilde sunmaya zaten hazırlıklı olduğundan hareketlerinde hiç tereddüt yoktu.

“Bu aletin ucunda kısa süreli bir alev beliriyor. Alev elinizden çıktığı an söndüğü için, bir ışık kaynağından çok ateş başlatıcı olarak kullanıma uygun.”

“Ne, hepsi bu mu?” gibi olumsuz bir tepki duymayınca Ainz biraz rahatladı.

“Elimde birkaç tane daha var ama onları sonraya bırakalım. Yol yorgunluğunu biraz olsun atmak için çocukların yanına, geçici konaklama yerimize çekilmeyi umuyorum.”

Toplanan Kara Elfler anlayış gösteren ifadeler takındılar.

Köylerinden pek uzaklaşmasalar da yaşadıkları yerin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlardı. Böyle bir yolculuktan sonra dinlenme ihtiyacını anlıyorlardı.

“—Yorgun olduğunuzu bilerek sorduğum için üzgünüm, ama iki soruyu yanıtlayabilir misiniz?”

“Evet, lütfen.”

Bu, Plum adındaki bir Aura hayranıydı.

Ainz ciddileşti. Yanlış cevap verirse bu adamın düşmana dönüşme ihtimali vardı. Diğer yandan, istedikleri cevabı verirse güçlü bir müttefik kazanacaktı.

“İlki şu… damarlarınızda hiç Elf kanı akıyor mu?”

“Hey, bu kabal—”

Av Ustası onu durdurmaya çalıştı ama Ainz elini hafifçe sallayarak aldırmadığını belirtti.

“Sorun değil. Daha önce kimse bana böyle bir şey söylememişti… ama öyle mi görünüyor?”

“Ah, hayır, o hâlde unutun gitsin. Sadece öyle hissettirdi.”

“Öyle mi?”

Keskin.

İnanılmaz derecede keskin.

Ainz şu anda Kraliyet Başkenti’nde gördüğü bir elfin yüzünü, sadece ten rengini Kara Elflere uyacak şekilde değiştirerek kullanıyordu. Ainz bunun kusursuz olduğunu düşünmüştü, hatta Mare bile bir sorun görmemişti; fakat gerçek Kara Elfler için yüzü muhtemelen tekinsiz görünüyordu, sırf göz çevresinden bile bunu hissedecek kadar.

“…Ailemden hiç böyle bir şey duymadım, ama madem öyle hissediyorsunuz, belki de uzak geçmişte atalarımdan bazıları Elflerle evlenmiştir… diğer soru neydi?”

“Fiora-sama bir korucu olarak son derece yetenekli, peki ya siz de öyle misiniz?”

Demek amcasıyla konuşurken bile yeğeninin adına “-sama” ekliyordu. Ainz, bu sadakatine karşı tuhaf bir hayranlık duyarak, yeğeninin adına neden “-sama” eklediğini sorması mı, yoksa konuyu hiç açmamasının mı daha iyi olacağını düşündü.

Hangisinin doğru seçenek olduğuna karar veremedi, ama önce onun sorusunu cevaplamalıydı.

“Hayır, o çocuk gibi bir korucu yeteneğim yok, ama birinci sınıf bir büyücü olarak yeteneklerime güvenim tam.”

“…büyücü?”

“Evet, Büyücü.”

Plum’un gözleri etrafta gezindi.

Ah, büyücünün ne olduğunu bilmeyen birine benziyor… bu mümkün mü? Hayır, büyücü, öğrenim yoluyla büyü edinen ve kullanan kişidir. Eğitim sisteminin olmadığı böyle bir yerde böyle birinin ortaya çıkması pek olası değil… değil mi? O hâlde bilmemeleri makul olabilir mi?

Bu bilgi eksikliğinin ardındaki kesin nedeni tam olarak bilmiyordu, ama eğer beklediği gibiyse, o zaman tek yapması gereken karşı tarafa anlatmaktı.

“Yani, arkan türü bir büyü kullanıcısı.”

“Arkan… Anlıyorum. Anlıyorum. Bu harika. Fiora-sama’nın amcasından da bu beklenirdi.”

Adamın içinden “pek anlamadım ama kulağa harika geliyor, o yüzden yine de öveyim” diye geçirdiğini duyar gibi oldu. Ama sorun değildi. Nazarick’te her şey için fanatikçe övülmeye o kadar alışmıştı ki, böylesine bariz ve dobra bir övgü oldukça ferahlatıcı gelmişti.

“Aa—, Görünüşe göre açıklamam yeterince iyi değildi. Büyücü… druidler gibi büyü kullanan bir meslektir.”

“Ooh! Anladım! O zaman siz de yiyecek yaratabiliyor musunuz?”

“Eh? Ah, hayır, üzgünüm. O tür büyücüler de var… diye duydum, ama maalesef ben yapamıyorum. Daha spesifik olmak gerekirse, ben daha çok düşmanları ortadan kaldıran büyülerde ustayım.”

Evcil büyülerin çeşniler ve baharatlar yaratabildiğini duyduğunu hatırladı, ama yüksek kaliteli gıda maddeleri de yapıp yapamayacağını merak etti.

Bunu yapamadığı için onu yetersiz görseler bile aldırmazdı. Kendisinin vasat olduğunu biliyordu, dolayısıyla karşı taraf onu yetersiz bulursa bu sadece kendi düşüncelerinin bir yansıması olurdu.

Hatta, onu böyle görmelerinden mutlu bile olurdu. Ama—Aura’nın amcası rolünü oynarken yetersiz görülmesine izin veremezdi. Sonuçta Ainz şu anda Bukubukuchagama’nın yerine geçiyordu.

“Düşmanlar… anlıyorum… o zaman avlanabiliyorsunuz, değil mi? Anladım. Fiora-sama’nın akrabasından da bu beklenirdi.”

“Bu adamın gerçek bir avcı olması gerekiyordu, o hâlde ne saçmalıyordu bu?” diye düşündü Ainz.

Dış tehditleri alt etmek muhtemelen bu köyde bir avcının görevinin bir parçasıydı, ama tek görevi bu olamazdı. Asıl işleri tehlikeli ormandan yiyecekle dönmek olmalıydı. Eğer düşmanları alt etmek birine avcı denmesi için yeterliyse, bu köyün tepeden tırnağa zırhlı, iri yarı savaşçılarla dolu olması gerekirdi.

Ancak ne bir avcı ne de köylülerden biri olan Ainz, bu hatasını yüzüne vuramazdı. Karşı tarafın duygularını incitirse bu can sıkıcı olurdu.

Aura ve Mare bir süre burada yaşayacaklardı, bu yüzden ortalığı karıştırıp köylülerle bir anlaşmazlık yaratamazdı. Eğer gelişi ikizlerin köylülerin gözünde kötü görünmesine neden olursa, onlardan ne kadar özür dilese yetmezdi. Daha da kötüsü, böyle bir durumda bile Aura’nın tüm samimiyetiyle “bunu dert etmeyin” diyeceğini bildiği için kendini daha da suçlu hissederdi.

Yine de durumu net bir şekilde açıklayıp ondan sözlü bir teyit almak en iyisiydi. Sonradan yalancılıkla veya başka şeylerle suçlanmak istemiyordu. Ne de olsa ikizler buradaki eylemlerini sürekli gözlemleyecekti. Nazarick’in en zeki insanlarından oluşan iç çember, Ainz aptalca bir hata yapsa bile muhtemelen “sasuga!” diyerek durumu geçiştirirdi; ancak o, çocukların masumca “bunu neden yaptın? Lütfen bize anlat,” diye sormasından korkuyordu. Bir çocuğa karşı “kendin düşün” kartını kullanmak istemiyordu.

Ainz art arda bu düşüncelere dalmışken, Plum az çok anlamış gibi başını salladı ve nihayet cevap verdi.

“Gerçekten, bu harika. Muhteşem!”

“Gerçekten o kadar muhteşem miydi?” diye merak etti Ainz, ama karşı tarafa öyle görünüyorsa onun için sorun yoktu. Bu durum da fena sayılmazdı. Ainz akışına bırakmaya karar verdi.

“Daha önce hiç avlanmadığım için avcılık becerilerime pek güvenmiyorum, ama bu köyden yetenekli bir avcının benim hakkımda böyle düşünmesi beni mutlu etti.”

Böylece, ona avcı deme ve ondan iyi avcılık becerileri bekleme sorumluluğu onlara ait olacaktı.

“O çocuk muhtemelen avlarda size yardım ediyordur… sanırım, ama izin verin de bu görevi ondan ben devralayım. Bu sırada o ikisinin köyde oynamasına müsaade eder misiniz?”

Plum’un yüzünde sanki akıl almaz bir şey duymuş gibi bir ifade belirdi. Ainz pek de tuhaf bir şey söylediğini düşünmüyordu; sözlerini aklından geçirdi ama bir gariplik bulamadı.

“Buraya o şehirli çocukların bir Kara Elf köyündeki hayatı tecrübe etmelerini sağlamak umuduyla geldim, bu yüzden şehirde yapamayacakları bir şeyi deneyimlemelerini istiyorum… mesela, mümkünse bu köydeki çocukların oynadığı oyunları.”

“Anlıyorum. Demek şehirdeki hayat köydekinden epey farklı, ha.”

Av Ustası anladığını belirtircesine başını salladı. Ainz, Av Ustası’nın zihninde şehir hayatının nasıl canlandığından emin değildi, ama karşı tarafın kendi yanlış anlamalarından sorumlu değildi. Biraz yalan söylemiş olabilirdi, ama tam olarak haksız da sayılmazdı. Sonradan bu konuda sıkıştırılsa bile bir sürü bahane uydurabilirdi.

“—Ben de bir soru sorabilir miyim?”

Konuşan, yürüme yolunda duran ve korucuya benzeyen bir adamdı. Buradaki tüm Elfler için bu geçerliydi ama onun oldukça güzel bir yüzü vardı; onu “havalı” olarak tanımlamak uygun olurdu.

“Lütfen, buyurun.”

Ainz bu durumdan memnun değildi ve mümkünse hiç sorgulanmak istemiyordu, ama bunu onun yüzüne söyleyemezdi.

Elf, sorusunu sormadan önce biraz tereddüt etti.

“Fiora-dono’nun bir nişanlısı var mı?”

“Fuaah?” Ainz neredeyse bağıracaktı ki kendini tuttu. Soru hiç beklenmedik bir yerden gelmişti.

Bu adamın neden böyle tuhaf bir soru sorduğunu düşünüp afalladıktan sonra Ainz etrafındakileri gözlemledi. Onlar da kendisi gibi şaşırmışlardı.

“…Görünüşe göre kendi başına hareket ediyor. Bu bir yana, Aura’nın nişanlısıyla neden ilgileniyor ki…? Geldiğimiz şehirde biri olup olmadığını mı bilmek istiyor… Fuu. Düşünecek bir şey yok. Bu ilgisinin tek bir sebebi olabilir.”

Ainz sorunun ardındaki niyeti anladığından emindi. Aslında, bunun arkasında başka bir neden olamazdı.

“Aura’nın kan bağını bu köye katmak istiyor. Çocukların arasında birkaç oğlan çocuğu gördüğüme eminim.”

Ainz bir anlığına çocuklara göz attı. Beklediği gibi pek çok oğlan çocuğu vardı.

“Aralarında kendi oğlu da var mı? …Bir Kara Elf’in yaşını dış görünüşünden anlamak gerçekten zor, değil mi? Ama onların evliliği şu ana kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Gerçi, Aura’nın hoşlandığı biri olursa sorun olmaz, değil mi? Ama önce o kişinin düzgün biri olduğundan emin olmam gerekecek, Bukubukuchagama’nın vekili olarak! …Hay aksi, yine konudan sapıyorum. Burada yalan mı söyleyeceğime yoksa doğruyu mu anlatacağıma karar vermem lazım.”

Ama bunu düşünmesine bile gerek yoktu. Doğruyu söylemek onlara hiç zarar vermezdi. Aksine, burada yalan söylerse yalan yalanı doğururdu.

“…Hayır, şu an için öyle biri yok.”

“Öyle mi.”

Adam biraz rahatlamış görünüyordu.

“…Çocuklarının eş seçimine çok fazla karışan tiplerden mi? Bu kötü. Buraya ikizlere arkadaş bulmak için geldim. Eğer bu adam kendi oğlunu ön plana çıkarıp diğer çocukların ikizlere yaklaşmasını zorlaştırırsa bu can sıkıcı olur. Bu konuyu daha fazla araştırmalıyım…”

“…Bu arada… adınızı sorabilir miyim?”

Adam anında kendine çeki düzen verdi.

“Benim adım Blueberry Egnia.”

[çeviri notu: İngilizcede Blueberry, yaban mersini anlamına geliyor.]

Ainz yaban mersini diye bir yiyecek biliyordu. Tıpkı az önceki Plum denen adam gibi, belki de adlarının önüne bir yiyecek adı eklemek bir Kara Elf geleneğiydi. Eğer öyleyse, Aura’nın potansiyel arkadaşları tarafından sahte bir isimle çağrılınca ne hissedeceği konusunda endişelenmek yerine ona da sahte bir isim vermeliydi. Onu rahatsız eden şey, meyvelerin yerli adlarının bildiği bir şeye mi çevrildiği, yoksa anlamını bilmeden aynı isimleri mi kullandıklarıydı—yani bunların Oyuncuların geride bıraktığı izler olup olmadığıydı.

“…Anlıyorum. Aklımda tutacağım. Blueberry Egnia-san, değil mi?”

“Evet. Doğru. Beni aklınızda tutmaya çalıştığınız için teşekkürler.”

Ainz neden teşekkür edildiğini anlamadı.

Ainz ona sorma fırsatı bulamadan, Kara Elfler arasında küçük bir kargaşa başladı.

Ainz değişikliğin nedenini hemen anlamıştı. Kara Elflerin dikkatinin toplandığı yöne bakınca, beklediği gibi köyün ihtiyarlarını gördü.

Etrafından “neden bu kadar geç kaldılar?” diye soran birkaç ses duyabiliyordu.

Ainz içinden bir ah çekti. Tıpkı Aura’nın ziyaretinde olduğu gibi, bu da zahmetli olacaktı.

Çalışanların dışarıdan gelenlerin önünde birbirlerini kötülediği bir şirket var mıdır? İnsanlar bazen homurdanırdı ama asla hakaret etmezlerdi… sanırım? Umu. Aura’nın bu köyde kalmasına izin vermek doğru mu? …yoksa çocukların bu işe çekilmeyeceğini ummakla mı yetinmeliyim? Ama ebeveynlerinin başkalarını kötülediğini duyan çocuklar nasıl davranır ki? Bilmiyorum… Her neyse, eylemlerimin Aura ve Mare’yi olumsuz etkilemediğinden emin olmalıyım.

Şimdi ne olacağını tahmin edebiliyordu ama başını gereksiz belaya sokmak istemiyordu. Sadece tarafsızlıklarını korumak istiyordu, bu yüzden bu duruma ustaca karşılık vermesi gerekecekti. Bu da demek oluyordu ki—

Simülasyonlarımı harfi harfine taklit etmeliyim!

“Pekâlâ, gelin bakalım,” diye Ainz içinden meydan okudu. İhtiyarlardan biri, etrafındaki bakışları görmezden gelerek konuşmaya başladı.

“Fidan Fiora ile aynı soydan gelen kişi. Uzak bir yerden buraya gelerek iyi ettin.”

“Fidan mı? Tam da düşündüğüm gibi.”

Ainz zihninde sırıttı.

Bu, Kara Elflere özgü bir konuşma tarzıydı. Bu dünyada, çeşitli ırkların sözleri Ainz’in anlayabileceği bir dile çevriliyordu. Bu “fidan” kelimesinin olduğu gibi çevrilmesi, ardında gizli bir anlam olmadığı manasına geliyordu. Eğer genç erkek veya kız çocuğu anlamına gelseydi, Ainz’in bildiği kelimelere çevrilirdi. Dolayısıyla, çocukların adlarının önüne “fidan” eklemek bir gelenekten ibaretti.

Muhtemelen şehirde yaşayan bir Kara Elf yetişkini olarak onun ne kadar bilgili olduğunu ölçmek için Kara Elf tarzı bir ifadeyle başladılar.

Aura’nın araştırmalarından—ve Ainz’in kulak misafiri olmasından—bu köyde iki hizip olduğunu biliyorlardı; biri ihtiyarlar gibi geleneklere önem veren bir hizip, diğeri ise bu prangalardan kurtulmak isteyen gençlerle dolu olan. İhtiyarlar muhtemelen Ainz ve onun gibilerin—şehirde yaşayan Kara Elflerin—hangi hizbe daha yatkın olduğunu görmek istiyorlardı.

“…İki hizipten de uzak durmak istiyorum. Burada dikkatsiz bir şey söylersem bir hizbin içine çekilebiliriz. Eğer birine katılmaya karar verirsek, Aura ve Mare’nin birlikte oynayacağı çocukların ebeveynlerinin—muhtemelen gençlerin hizbinin—sevdiği taraf daha iyi bir seçim olur diye düşünüyorum. Ama bunun doğru hizip olup olmadığından emin değilim… yeterli bilgi yok. Uygun bir şeyler söyleyerek onlardan sıyrılmak ve bunun bizim normal selamlama şeklimiz olduğunda ısrar etmek muhtemelen buradaki en iyi eylem planı.”

Ainz zaten böyle bir şey bekliyordu, bu yüzden önceden hazırlıklıydı.

“—Aynı topraklarda yürüyen bir gezgin olarak, uzak bir ormandan gelen biz seyyahlara gösterdiğiniz misafirperverlik için siz bu ormanın sakinlerine şükranlarımı sunarım.”

Ainz üzerine çok düşünmeden, kulağa otantik gelen bir şeyler söyledi. İhtiyarlar bir kez gözlerini kırpıştırdı ve ardından “ooh” diyerek bir iç çekti.

Bu kesinlikle kötü bir izlenim bıraktığının işareti değildi. Hatta, sözlerinin iyi karşılandığını hissedebiliyordu.

“Hem Testere Dişli Meşe hem de Halkalı Palamutlu Meşe benzer şekilde sağlamdır ve her ikisi de göklere doğru yükselişlerinde haşmetlidir. Memnun oldum. Eğer ağaçlar serpilmeye devam ederse, bir gün mutlaka bir orman doğuracaklardır.”

Ainz hiç takılmadan konuştu ve sonunda memnuniyetle başını salladı.

Açıkçası, ne söylediğini kendisi bile anlamamıştı. Zaten en başından beri bir şey düşündüğü de yoktu. Konuşanın bizzat kendisi anlamıyorsa dinleyicilerin anlamasını bekleyemezdi. Ama beklenmedik bir şekilde, ihtiyarlar da tıpkı onun gibi başlarını sallıyorlardı.

Sözlerini anlamış gibi davrandılar.

Maaşlı çalışan Suzuki Satoru, bu tepkiyi çok tanıdık buldu. Tıpkı bunun gibi pek çok durum görmüştü. Hayır, bunu anladığını söylemeliydi çünkü kendisi de her zaman aynısını yapardı.

Ah, nasıl desem? Bu, astları bilmedikleri bir jargon veya kısaltma kullandığında üstlerin verdiği tepkinin aynısıydı…

Ainz selamlaşmasını bitirdikten sonra bir süre ortalığa sessizlik çöktü.

“…Bunu duymak güzel. O hâlde biz de müsaadenizi isteyelim. Ne de olsa uzun bir yolculuktan sonra birine uzun uzadıya selam vermek insanda sarmaşık bitirir.”

“Sarmaşık mı?”

Ainz istemeden kelimeyi tekrarladı. Belki de bu, Kara Elflerin bir konuşmayı çok uzatmanın iyi olmadığını söyleme şekliydi, ama o zaman kulağına o şekilde çevrilmesi gerekirdi. Bu kulağa çok düz bir çeviri gibi gelmişti.

Muhtemelen Ainz’in istemeden sorduğu soruyu duymuşlardı, ama buna rağmen ihtiyarlar arkalarını dönüp onu görmezden gelerek geri yürümeye başladılar.

“…ne?”

İşler simülasyonuna göre gitmemişti.

Ainz getirdiği hediyelere baktı.

Aslında hediyelerin dağıtımının kendilerine bırakılmasını talep etmelerini beklemişti.

Eh? …Sadece selamlaşma mı? Bu ne anlama geliyor? Bir hata mı yaptım?

Ainz, çok çabuk biten bir iş görüşmesi gibi huzursuz hissetti. Bu, görüşmeyi yapan kişinin sadece birkaç kelimeden sonra “sorunuz var mı?” diye sorması durumunda verilecek tepkinin aynısıydı.

Eğer önceki sözlerine karşı bariz bir hoşnutsuzluk belirtisi gösterselerdi, başka bir köye taşınmaları gerekse bile bunu değerli bir tecrübe olarak hanesine yazardı.

Ancak, konuşmalarının sonunda onlardan hiçbir tepki alamamıştı, bu yüzden iyi bir izlenim mi yoksa kötü bir izlenim mi bıraktığından bile emin değildi.

Etrafındaki insanları gözlemlediğinde, kendisine yöneltilmiş herhangi bir hoşnutsuzluk veya düşmanlık hissedemiyordu. Aksine, onlar da bu gelişme karşısında şaşkın görünüyordu.

Hiç anlamıyorum… ama daha fazla düşünmenin bir faydası yok. Duruma göre, ne düşündüklerini tam olarak öğrenmek için [Kusursuz Bilinemez] (Mükemmel görünmezlik ve tespit edilemezlik sağlayan bir büyü) kullanıp onları gizlice gözetlemeliyim belki de.

Ainz uzaklaşan ihtiyarların arkasından baktı ve sonra sanki aniden ilgili bir konuyu hatırlamış gibi yakındaki bir köylüye sordu.

“…Görünüşe göre en azından hoş karşılandım. İhtiyarlarla konuşmam gereken bir şey var, meşguller mi?”

“Eh? Aa, ö..öyle sanırım?”

Köylü telaşla belirsiz bir cevap verdi. Muhtemelen önceki konuşmadan bir cevap çıkarmak için beynini zorlamıştı.

“İhtiyarların toplantılar için kullandığı bir ağaç var, size daha sonra gösteririm.”

En yakınındaki Av Ustası ona bir can simidi uzattı. Ainz, Aura’nın ona neden amca dediğini anlayabiliyordu.

“Pekâlâ, vakit olduğunda onlarla konuşmaya çalışacağım. —Bu konu hallolduğuna göre, eve gidip o ikisinin yanına katılayım. Umarım biri beni kalacağımız yere götürebilir.”

“Bu işi seve seve yaparım!!”

Yanından gelen ani sesle Ainz’in var olmayan kalbi yerinden fırladı.

Bu Blueberry’di.

Muhtemelen Ainz, Av Ustası ile konuşurken sessizce yürüme yolundan aşağı inmişti.

“…Ani bağırışlar kalbe zararlı, rica etsem bir daha yapmaz mısınız?”

“Ö-özür dilerim… Gelecekte böyle bir şeyin olmaması için dikkatli olacağım.”

Onu bu kadar özür diler bir hâlde gördükten sonra Ainz, Blueberry’yi daha fazla azarlayamazdı.

Hoşgörülü bir insan olduğunu göstermek istiyordu. Ayrıca adamı daha fazla galeyana getirip öngörülemeyen şeyler yapmasına sebep olmak da istemiyordu.

“Anlamanıza sevindim… O hâlde, muhtemelen Blueberry-san’a zahmet veriyorum ama lütfen beni oraya götürür müsünüz?”

“Hiç zahmet olmaz. Bu köyde sizi rahatsız eden herhangi bir şey olursa, lütfen beni çağırın. Elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım.”

“Bunu duymak içimi rahatlattı,” diye cevap verdi Ainz ve Blueberry’nin ardından yürümeye başladı. Ancak bu, işinin bittiği anlamına gelmiyordu. En önemli görevi hâlâ onu bekliyordu.

Ainz yolda durdu, gözleri bir grup çocuğa takıldı ve—kumaşla gizlenmiş olsa da—onlara gülümsedi.

Dördü erkek, ikisi kız, toplam altı çocuk vardı.

Biri erkek diğeri kız olan iki çocuk, ikizlerden daha küçük görünüyordu. Bir erkek çocuk onlarla aynı yaştaydı ve geri kalan üçü daha büyük duruyordu.

“Hey, çocuklar,” diyerek Ainz onlara doğru yürürken selam verdi.

Etraftaki yetişkinlerden hiçbiri onu tedbiren durdurmadı. Ainz muhtemelen gelişinden bu yana sergilediği davranışlarla onlarda iyi bir izlenim bırakmıştı.

“Umarım Aura ve Mare’ye göz kulak olursunuz.”

Çocukların yüzleri “Eh?” der gibiydi. Burada duramazdı. Onları harekete geçirecek bir şeye ihtiyacı vardı. Açıkçası, Ainz bu yolculuğa sırf bu an için çıkmıştı.

“Lütfen o ikisinin de aranıza katılmasına izin verin. Bununla birlikte, vücudunuzu hareket ettirmenizi gerektiren oyunlar oynarsanız muhtemelen onlara karşı kazanamazsınız. Bu yüzden onları farklı bir şeyler oynamaya, şehirde oynayamayacakları türden oyunlara davet ederseniz minnettar olurum.”

Ainz ihtiyarlarla yapacağı konuşmayı Mare’nin yardımıyla simüle etmişti. Buna karşılık, çocuklarla olan bu konuşmayı zihninde kendi kendine konferans yaparak simüle etmişti. Muhtemelen yapacağı hatalar ve unuttuğu bazı şeyler olacaktı.

Yetişkinler tarafından hata yaparken görülmemeliydi, zira bu durum ileride onları olumsuz etkileyebilirdi. Bu yüzden çocuklarla mümkün olduğunca yalnız konuşmak istiyordu, ama tanımadıkları bir yabancının değerli çocuklarıyla bir yetişkinin gözetimi olmadan etkileşim kurmasına izin verip vermeyecekleri şüpheliydi. Bu şansı şimdi kullanmak zorundaydı.

Ainz cebinden deri bir kese çıkardı.

Sonra içinden başparmağının yarısı büyüklüğünde, kehribar rengi bir topak çıkardı.

“Şimdi, elini uzat.”

Ainz’in konuştuğu kişi, grubun başında duran bir erkek çocuğuydu. Muhtemelen bu köyün çocuklarının lideriydi.

Ainz, ellerinin doğrudan temas etmemesine özen göstererek topağı çocuğun avucuna bıraktı.

Rüşvet gibi görünse de kesinlikle öyle değildi.

Ainz tüm samimiyetiyle yukarıdan bırakmak yerine normal bir şekilde vermek istemişti, ama eli bir illüzyondu. Eğer temas ederlerse, dokusunda bir gariplik olduğunu fark edebilirdi.

Bundan kesinlikle kaçınması gerekiyordu.

“Ummm. Bir suçlunun elini kesip kas ve derisinden bir eldiven yapsam nasıl olur? Belki Nazarick’te bu işte iyi olan biri vardır… Gerçi insan eli olursa bundan nefret ederler mi acaba? Ama öte yandan, Neuronist gibi biri bundan hoşlanabilir de…”

“Eh, b-bu…”

Ainz, avucundaki garip şekilli şeye bakan çocuğa nazikçe seslendi.

“Bu bir şeker. Meyveden daha tatlıdır. Ah, bu çiğnenen türden değil, yalanan türden. Ama… gerçekten lezzetli meyvelerden daha tatlı mı, onu bilmiyorum…” diye belirtti Ainz hafif bir tereddütle.

Vücudu nedeniyle Ainz tadını bizzat teyit edemiyordu. En fazla çiğneme hissini kontrol edebilirdi, bu yüzden tatları konusunda kendine güvenmiyordu. Önceki dünyasında şeker yalamayı kesinlikle tecrübe etmişti. Ama şimdi, daha önce hiç tatmadığı YGGDRASIL şekerleri mucizevi bir şekilde gerçeğe dönüşmüş olsa da, artık onların tadını alamıyordu.

Bu dünyada büyü güçleri olan meyvelerin olduğu göz önüne alındığında, bazılarının bu şekerden daha tatlı olması tamamen mümkündü. Kara Elflerin normalde bu tür meyveleri yemeye alışkın olması da olasıydı.

Islah teknikleri pek ilerlemediği için bu dünyanın meyvelerini yemenin her zaman kolay olmadığını duymuştu. İşte bu yüzden Nazarick’te ıslah denemeleri yapanlar vardı.

Örneğin, Yardımcı Şef.

Çocuk gergin bir şekilde şekeri ağzına attı.

Etrafındaki çocuklar—ve ayrıca Ainz ile onları izleyen yetişkinler—bu talihsiz (ve aynı zamanda cesur) çocuğun tepkisini bekledi.

“—Tatlı!! Lezzetli! Bu da neyin nesi böyle!!”

Ainz, şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılan çocuğun tepkisine gülümsedi. Sırf şaşkınlıktan, salyaları aka aka şekeri ağzından çıkaran çocuğu gördükten sonra bile Ainz’in ifadesi değişmedi.

“Beğenmemesine sevindim… Geriye kalan tek endişe alerji, ama neyse ki bu pek olası değil…”

“Gelin, gelin. Size de vereyim.”

Ainz onları çağırdı ve her çocuğa şeker dağıttı.

Yetişkinlerden de sanki istiyorlarmış gibi bazı bakışlar vardı, ama Ainz onları görmezden geldi. Bu rüşvet özellikle çocuklar içindi. Yetişkinlere de vermenin bir faydası yoktu. Bunları çocuklara dağıtıyordu çünkü Aura ve Mare’yi emanet edeceği kişiler onlardı.

Herkes payını aldıktan sonra Ainz talebini yineledi. Elbette, sesinin onları tehdit eder gibi çıkmadığından emin oldu.

“O hâlde, lütfen o ikisine iyi bakın.”

Görevini tamamlayan Ainz tekrar yürümeye başladı. Kimsenin onu durdurmadığını fark edince—

İşte bu be!

—diye içinden bir zafer çığlığı attı.

Sunum harika gitti, diye düşündü Ainz, ama sonra bu düşünceden hemen vazgeçip ciddileşti.

Başarılı olup olmadığını ancak o çocuklar ikizleri oynamaya davet etmeye geldiklerinde anlayacaktı. Bununla birlikte—

—Yapmaya geldiğim şeyi yaptım. Ama… Önümde yürüyen Blueberry-san neden hiçbir şey söylemedi? Çocuklarına şeker verildiyse ebeveynlerin en azından basit bir “teşekkür” etmesi gerekirdi, değil mi? Bu, çocuğunun o grupta olmadığı anlamına mı geliyor? Başka çocuklar da mı var? Hayret bir şey. Görünüşe göre biraz daha mesai yapmam gerekecek.

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla