3 Geç Ateş Ayı (Eylül) 12.12
“Climb, yukarıdaki adamları öldüreceğim. Onları bağlayacak hiçbir şeyimiz yok; yardım isterlerse uğraştırıcı olur. Bayıltabiliriz ama uyanma ihtimalleri olduğu sürece, burası hakkında çok az şey bildiğimiz için binayı ele geçirmek tehlikeli olur… Ne oldu?”
“Ah, şey, önemli bir şey değil.” Climb başını sallayıp kaygısını uzaklaştırdı. Kalbi sanki var gücüyle koşmuş gibi çarpıyordu, fakat bunu görmezden gelmek için elinden geleni yaptı. “Kusura bakmayın. Artık iyiyim. İstediğiniz zaman gidebiliriz.”
“Emin misin? …Hımm, yüzün savaşa hazır görünüyor. Buraya geldiğimizden beri biraz tuhaf davranıyordun ama artık bir savaşçıya benziyorsun. Gergin olmanı anlıyorum. Burada şu anki hâlinle yenemeyeceğin güçlü düşmanlar var. Ama endişelenme; ben buradayım, Sebas da burada. Sen hayatta kalmaya odaklan. Seni ayakta tutan kişi için.”
Brain, Climb’ın omzuna sertçe vurdu. Kılıcı zaten elindeydi; kapıyı dört kez çaldı.
Climb kılıcını sıkıca kavradı.
Birinin ağır adımlarla yaklaştığını ve kilitlerin açıldığını duydular. Üç kilit vardı.
Kapı açılmaya başladığı anda Climb planlarına uygun biçimde harekete geçti ve kapıyı var gücüyle çekti.
Adam daha şaşkınlıkla bağıramadan Brain üzerine atıldı. Climb etin kesilme sesini, ardından bir şeyin yere yığılırken çıkardığı tok sesi duydu.
Bir an sonra o da içeri daldı.
Önünde Brain ikinci rakibini kesiyordu. Odada kısa kılıç ve deri zırh taşıyan bir adam daha vardı. Climb tek hamlede aralarındaki mesafeyi kapattı.
“Ne—?! Senin derdin ne, küçük pislik?!” Adam paniğe kapılıp kısa kılıcıyla Climb’ı bıçaklamaya çalıştı, fakat Climb saldırıyı kolayca savuşturdu. Ardından kılıcını tek ve hızlı bir hareketle yukarıdan aşağı indirdi.
Adam kısa kılıcıyla saldırıyı engellemeye çalıştı, fakat o silah Climb’ın bütün vücut ağırlığını taşıyan ağır darbeye kesinlikle dayanamazdı. Climb’ın kılıcı rakibinin silahını savurdu, omzuna girdi ve boynunun dibine yakın bir yerden çıktı.
Yere düşen adam acıyla inlerken zemine, insanın bu kadar kanın nereden çıktığını merak etmesine yol açacak kadar büyük miktarda kan yayıldı. Ceset sarsılıp birkaç kez seğirdikten sonra ölüm sessizliğine gömüldü.
Darbenin ölümcül olduğuna karar veren Climb, hızını kesmeden ve tetikte kalarak odanın içine ilerledi. Pusuda bekleyip üzerine kılıç indirecek bir düşman yoktu. Arkasında Brain’in ikinci kata çıkan merdivenleri hızla tırmandığını duydu.
Odada yalnızca sıradan mobilyalar vardı. Bunu doğrulayan Climb yan odaya koştu.
Bir dakika sonra…
Kendi katlarını arayıp başka düşman bulunmadığını belirleyen Climb ile Brain girişte buluştu.
“Birinci kata baktım ama burada biri varmış gibi görünmüyor.”
“İkinci kat da aynıydı. Yatak bile yoktu; demek ki kimse burada gecelemiyor… İnsanların uyuduğu yere giden gizli bir geçit olmalı.”
“Onu buldun mu? İkinci katta olacağını sanmıyorum ama…”
“Hayır, gizli kapıya benzeyen bir şey görmedim. Ama söylediklerin doğruysa burada, aşağıda olmalı.”
Climb ile Brain bakıştıktan sonra odayı incelemeye başladı.
Climb’ın hırsızlık yetenekleri yoktu; bu yüzden çevresine bakarak gizli bir kapı bulamazdı. Un gibi ince bir tozu ve iyice aramak için yeterli zamanı olsaydı tozu etrafa serpip üfleyerek kapıyı bulabilirdi. Toz kapının aralığında birikir ve yerini belli ederdi. Fakat ne tozu vardı ne de onu saçacak zamanı. Bu yüzden küçük bel çantasından birkaç büyülü eşya çıkardı.
Bunlar Mavi Gül’den Gagaran’ın kendisine verdiği küçük el çanlarıydı. Gagaran ona, “Bir hırsız olmadan maceraya çıkmak tehlikelidir ama bazen başka çaren kalmaz. Böyle zamanlarda bunların olması büyük fark yaratır,” demişti. Climb üç çanın dış yüzeyine çizilmiş resimleri inceleyip ihtiyacı olanı seçti. Adı Gizli Kapı Tespit Çanı’ydı.
Brain onu büyük bir ilgiyle izlerken çanı bir kez çaldı. Yalnızca eşyanın sahibinin duyabildiği berrak bir ses odada yankılandı.
Çana karşılık olarak zeminin bir köşesi soluk mavi bir ışıkla parlamaya başladı. Sanki Gizli kapı burada, dercesine yanıp sönüyordu.
“Vay canına, ne kullanışlı bir eşya. Benim sahip olduğum her şey ya beni güçlendirmek ya da savaşta kullanmak için.”
“Bir savaşçı için normal olan bu değil mi?”
“Bir savaşçı…”
Climb, acı acı gülümseyen Brain’den uzaklaştı. Tepkinin görüldüğü yeri aklında tutup odanın geri kalanında bir tur attı. Eşyanın büyüsü yalnızca belirli bir süre etkili oluyordu. Etki sona ermeden önce olabildiğince ayrıntılı bir arama yapması gerekiyordu. Çevreyi dolaştı, fakat ilk yerin dışında hiçbir şey bulamadı.
Artık tek yapmaları gereken gizli kapıyı açıp içeri sızmaktı, fakat Climb gözlerini kısarak kapıya baktı. Ardından iç çekip çanlarını yeniden çıkardı.
Bu kez üzerinde farklı bir resim bulunan çanı seçip diğeri gibi çaldı.
Çıkan ses ilkine benziyor ama ondan biraz farklı geliyordu: Tuzak Kaldırma Çanı.
Son derece dikkatli davranıyordu. Climb’ın tuzakları tespit edip etkisiz hâle getirme yeteneği olmadığı gibi, yakalandığında kaçmasını sağlayacak bir yolu da yoktu. Yanlarında bir büyü kullanıcısı bulunsaydı felç ya da zehir etkisine maruz kalınca onu tedavi edebilirdi, fakat Brain ile Climb yalnızca iki savaşçıydı. Climb bir keresinde zehre karşı geçici bağışıklık sağlayan bir savaş sanatı olduğunu duymuştu, fakat o sanatı bilmiyordu ve panzehiri de yoktu. Kötü bir durum etkisine yakalanırsa savaş dışı kalacağını varsaymak zorundaydı.
Böyle bir durumda, günde yalnızca sınırlı sayıda kullanılabilse bile bir büyülü eşyayı tereddüt etmeden kullanmak gerekirdi.
Gizli kapının arkasından ağır bir tak sesi geldi.
Climb kılıcını kapının aralığına sokup kanırtarak açtı.
Ahşap zeminin büyük bir köşesi kalkıp öbür tarafa çarptı. Kapının alt tarafına bir arbalet bağlanmıştı. Okunun ucu ışıkta parlıyor, sıradan metalden farklı ve tuhaf bir biçimde ışığı yansıtıyordu.
Climb yerini değiştirip arbalete baktı.
Okun ucuna son derece yoğun bir sıvı sürülmüştü. Neredeyse kesin olarak zehirdi.
Kapıyı dikkatsizce açsalardı zehirli okla vurulacaklardı.
Climb biraz rahatlayarak nefes verdi ve arbaleti kapıdan söküp sökemeyeceğine baktı. Ne yazık ki oldukça sağlam tutturulmuştu; çıkarmak için aletlere ihtiyacı vardı.
Bundan vazgeçip kapının ötesine baktı.
Oldukça dik bir merdiven aşağı iniyordu, fakat açısı yüzünden nereye gittiğini göremiyordu. Merdivenler ve çevresi sağlam taşlardan yapılmıştı.
“Peki ne yapacaksın? Burada mı bekleyeceksin?”
“Kapalı alanlarda dövüşmekte pek iyi değilim. Mümkünse aşağı inip daha rahat savaşabileceğim geniş bir yerde konumlanmak istiyorum; elbette böyle bir yer varsa.”
“Bire bir dövüşte merdivenin tepesinde beklemek sana üstünlük sağlar. Ama burada dövüşürsen daha aşağıdayken çıkan gürültüyü duyamayabilirim. Bir de takviye gelirse… Evet, bu fikirden vazgeçsek iyi olur. Birlikte gidelim mi?”
“Evet, lütfen.”
“Önden ben gideceğim. Beni takip et ama aramızda biraz mesafe bırak.”
“Anlaşıldı. Tuzağı kaldırmak için kullandığım eşya günde en fazla üç kez kullanılabiliyor, fakat art arda değil. Yeniden kullanabilmek için otuz dakika beklemem gerekiyor; yani ona güvenemeyiz.”
“Anladım. Olabildiğince dikkatli davranırız. Bir şey fark edersen haber ver.”
Bunun üzerine Brain merdivenden inmeye başladı. Climb da arkasından gitti.
Brain her basamağı önce katanasıyla yoklayarak adım adım indi. Merdivenin dibindeki zemin düzgün biçimde döşenmiş taşlardan oluşuyordu; duvarlar da taşla güçlendirilmişti.
Birkaç metre ileride demirle güçlendirilmiş ahşap bir kapı görebiliyorlardı. Brain bu acil kaçış yolunda arbaletten başka tuzak bulunacağını pek sanmıyordu, fakat tek bir çukur tuzağı yüzünden çaresiz kalan ağır zırhlı savaşçılar hakkında gereğinden fazla öykü duymuştu. Bundan kesinlikle kaçınması gerekiyordu.
Mesafe kısa olmasına rağmen Brain acele etmeden ve dikkatli adımlarla kapıya ulaştı.
Bir kaza olursa ona yakalanmamak için Climb merdivenin dibinde bekledi.
Brain önce kılıcıyla kapıyı birkaç kez dürttü. Sonunda kararını vermiş gibi kapı kolunu kavradı… ve çevirdi. Ardından hareket etmeyi bıraktı.
Climb bir şey olduğundan endişelenirken Brain arkasına dönüp acınası bir sesle, “…Kilitli,” dedi.
Elbette kilitliydi. Kapının kilitli olması son derece mantıklıydı.
“Onu açmanın bir yolu var mı? Yoksa kırabiliriz ama…”
“Aslında var. Bir dakika.”
Climb üçüncü el çanını kapının önünde çaldı.
Kilit Açma Çanı’nın gücüyle mandalın açılırken çıkardığı hafif sesi duydular.
Brain kapı kolunu çevirip içeriyi görmek için kapıyı biraz araladı. “Burada kimse yok. Önce ben gireceğim.”
Climb, Brain’in ardından içeri girdi.
Büyük bir odaydı.
Duvar diplerinde kafesler ve içine bir insan sığacak kadar büyük ahşap kutular vardı. Burası bir depo muydu? İçindekilere bakılırsa gereğinden biraz fazla büyüktü.
Odanın karşı tarafında kilitsiz bir kapı vardı. Climb kulak kabartınca uzaktaki bir kargaşayı andıran sesler duydu.
Brain arkasına dönüp Climb’a sordu. “Buraya ne dersin? Genişlik bakımından istediğin gibi… ama aynı anda birden fazla düşmanla savaşman gerekebilir.”
“Bir grup gelirse giriş kapısını açıp merdivenin yakınında savaşırım.”
“Pekâlâ. Hızla etrafa bakıp hemen döneceğim. Ölme sakın, Climb!”
“Ölmem. Sen de dikkatli ol.”
“Bu eşyaları ödünç alabilir miyim?”
“Elbette. Vermeyi düşünemediğim için özür dilerim.” Climb üç çanı da Brain’e uzattı; Brain onları kemerindeki keseye koydu.
Ardından yüzünde gerçek bir savaşçıya yakışan cesur bir ifadeyle, “Pekâlâ, içeri giriyorum,” dedi ve genelevin derinliklerine doğru ilerledi.
Artık yalnız kalan Climb odanın çevresine baktı. Önce ahşap kutuların gölgelerinde saklanan biri ve gizli bir geçit olmadığından emin oldu. Sonuçta yaptığı yalnızca bir savaşçının aramasıydı, fakat gizli bir kapı varmış gibi görünmüyordu. Ardından sayısız kabı incelemeye başladı.
Mümkünse Sekiz Parmak’ın bu binanın dışındaki tesisleri hakkında da bilgi edinmek istiyordu. Burada kaçakçılıkla getirilmiş ya da başka bir şekilde yasadışı sayılan mallar bulursa harika olurdu. Elbette bina ele geçirildikten sonra genel bir arama yapılacaktı, fakat Climb önce kendi başına olabildiğince iyi bir inceleme yapması gerektiğini düşünüyordu.
Büyük ve küçük kutular vardı, fakat önce en büyüğüne yaklaşmaya karar verdi. Her kenarı yaklaşık iki metreydi.
Tuzaklı olmadığından emin olmak için kutuyu inceledi. Elbette daha önce olduğu gibi Climb’ın arama yeteneği yoktu; bu yüzden hırsız rolü yapmaya bile başlayamazdı.
Kulağını kutuya dayayıp dinledi.
İçine bir şeyin kapatılmış olduğunu sanmıyordu, fakat böyle bir yeraltı dünyası mekânında neyle karşılaşılacağı belli olmazdı. Bir tür hayvan kaçırıyor olabilirlerdi.
Beklendiği gibi hiçbir şey duymadı. Ardından kapağı açmayı denedi.
Açılmadı.
Yerinden bile oynamıyordu.
Levye ya da demir çubuk gibi bir şey bulmak için çevresine bakındı, fakat üstünkörü incelemesine göre odada böyle bir alet yoktu.
“Yapacak bir şey yok…”
Her kenarı yaklaşık doksan santimetre olan bir sonraki kutuyu denedi.
Bu kutu hiç zorlanmadan açıldı. İçinde sade çuval elbiselerden soylu kızlarına yakışacak giysilere kadar her türden kıyafet vardı.
“Bunların hepsi ne? Kıyafetlerin altına bir şey mi saklanmış…? Öyle görünmüyor. Yedek giysi mi bunlar? Bu bir işçi kıyafetine benziyor, burada da hizmetçi üniforması var… Bu da ne böyle?”
Climb bütün bu giysilerin ne işe yaradığını anlayamadığı için zihnini zorladı. Birini eline aldığında tamamen sıradan görünüyordu. Bir şekilde suçla bağlantılılarsa aklına gelen tek ihtimal çalıntı olmalarıydı, fakat bu genelevi ortadan kaldırmalarını sağlayacak bir kanıt sayılmazdı.
Anlamadığı şeyleri olduğu gibi bırakmaya karar verip ilki kadar büyük olan bir sonraki kutuya yöneldi. Tam o sırada odada yüksek bir güm sesi yankılandı.
Bu mümkün değildi. Her köşeyi aramış ve kimse olmadığından emin olmuştu. Sonra bir ihtimal aklına geldi: Ya en başından beri burada [Görünmezlik] kullanan biri varsa?
Bu düşünceyle ürperen Climb hızla sesin geldiği yöne, açılmamış iki metrelik kutuya döndü. Kutunun bir yanı duvara bitişikti. Onun karşısındaki yüzey yerinden çıkmıştı.
Ortaya çıkan şey yük değil, iki adamdı. Arkalarında bir tünel vardı. Duvar olması gereken yerde aslında bir delik bulunuyordu. Ahşap kutu doğal olarak gizli bir geçide bağlanıyordu.
İki adam dışarı çıkarken Climb gerçek bir şaşkınlıkla gözlerini hızla kırpıştırdı.
Sırtından rahatsız edici bir ter aktı.
Adamlardan biri Sebas’ın verdiği tarife bütünüyle uyuyordu. Adı Succuronte’ydi. Bu sızma görevindeki en büyük engelleri, aynı zamanda ele geçirmek istedikleri ilk kişiydi.
Adamantit rütbeli maceracılara denk olan Altı Kol’dan biri… Climb’ın yenme ihtimali bulunmayan düşman, çekilmiş kılıcını kavrayıp gözlerini kıstı ve konuştu. “[Alarm] sayesinde bir davetsiz misafir olduğunu biliyorduk. Onunla karşılaşmamak için özellikle gizli geçitten geldik… Sanırım başka bir çıkış daha yapmalıydık?”
“Artık yapabileceğimiz bir şey yok,” diye ince bir sesle cevap verdi arkasındaki adam.
“Hımm? Bu çocuğu daha önce bir yerde gördüm.”
“İçinde bulunduğumuz durum düşünülürse onunla yattığını söylersen sana kızarım.”
“Hadi ama Succuronte, öyle bir şey olamaz. Yine de dünyada beni en çok sinirlendiren kadının küçük evcil hayvanı olduğuna inanıyorum.”
“Öyle mi? Yani prensese mi hizmet ediyor?”
Succuronte, sanki Climb’ı yalayarak tadına bakıyormuş gibi gözlerini baştan aşağı üzerinde gezdirdi.
Arkasındaki adamın gözleri huzursuz edici bir şehvetle doluydu. Succuronte ise Climb’ın bir savaşçı olarak gücünü ölçüyor ya da belki bir yılan gibi bu avın ağzına sığıp sığmayacağını anlamaya çalışıyordu.
Arkadaki adam dudaklarını yalayıp Succuronte’ye seslendi. “Onu da yanımızda götürmek istiyorum. Ne dersin?”
Climb’ın omurgasından soğuk bir ürperti geçti ve makatında bir sızı hissetti. Öf, bu adam…
“Fazladan ücret ister.”
Climb’ın zihnindeki çığlıkları umursamayan Succuronte ona döndü. En başından beri hiçbir açığı yoktu, fakat şimdi Climb karşısında sağlam bir kale duruyormuş gibi hissediyordu.
Succuronte bilinçli olarak uzun bir adım attı.
Climb yaklaşan baskı karşısında bir adım geri çekildi.
Belki de açık bir gerçekti, fakat güçleri belirgin biçimde farklı iki kişinin dövüşü asla uzun sürmezdi. Yine de Climb bunu uzatmak zorundaydı.
Savunma duruşumu korur ve bütün gücümü saldırıları engellemeye verirsem diğerlerinden biri gelene kadar zaman kazanabilirim.
Fakat önce yapması gereken bir şey vardı.
Derin bir nefes aldı.
“Yardıııım!!!” Akciğerlerindeki son havayı da harcayarak var gücüyle bağırdı.
Savaşı tek başına kazanması zafer sayılmazdı. Zafer, bu iki adamı da ele geçirmek demekti. Başka bir deyişle, bu güçlü adamlardan birini ve muhtemelen sahip olduğu çok miktardaki bilgiyi kaçırmak sonuçta yenilgi anlamına gelirdi.
Öyleyse yardım istemekte tereddüt etmesi için ne gibi bir neden olabilirdi?
Succuronte’nin yüzü ciddileşti.
Bu çığlık, rakiplerini dövüşü kısa sürede bitirmek zorunda bıraktı. En güçlü kozlarını kullanmaları son derece olasıydı.
Climb onların her hareketini izlemeyi sürdürdü.
“Coccodor, görünüşe göre onu yanımızda götürmek biraz uğraştırıcı olacak. Takviye gelmeden önce bu işi bitirmeliyiz.”
“Ne? Sen Altı Kol’dan biri değil misin? Küçücük bir çocuğu bile bayıltamıyor musun? ‘Yanılsama Delisi’ unvanı ağlıyor!”
“Böyle söyleyeceksen… Elimden geleni yaparım ama sen kaçtığın sürece kazanmış sayılacağımızı lütfen unutma.”
Climb, neden Yanılsama Delisi diye anıldığını anlamaya çalışarak Succuronte’ye bakmayı sürdürdü. Yetenekleriyle ilgisi olmayan bir lakabı olamazdı. Climb lakabın nedenini çözebilirse adamın ne tür yetenekler kullanabildiğine dair bir ipucu elde edebilirdi. Ne yazık ki görünüşünden ya da ekipmanından öğrenebileceği hiçbir şey yoktu.
Dezavantajlı olduğunu biliyordu, fakat kendini cesaretlendirmek için kükredi. “Bu kapıyı canım pahasına koruyacağım! Ben hâlâ ayakta olduğum sürece ikiniz de bu odadan çıkamayacaksınız!”
“Bunun doğru olup olmadığını yakında öğreniriz; utanç içinde yere serildiğinde.”
Succuronte kılıcını yavaşça kaldırdı.
Ne?! Climb şaşkınlıkla bir daha baktı, çünkü kılıç bir an titreyerek kaybolmuş gibi görünmüştü. Bu bir göz yanılması değildi. Tuhaf olay hemen sona ermişti, fakat kesinlikle hayal görmemişti.
Bir tür savaş sanatı olmalı…
Belki de “yanılsama delisi” olmasıyla ilgiliydi. Öyleyse muhtemelen bir tür gücü çoktan kullanmaya başlamıştı. Climb gardını düşürmemişti, fakat dikkatini bir derece daha artırması gerekiyordu.
Succuronte kılıcını başının üzerinde kaldırarak hücuma geçti.
Tekniği adamantit rütbeli bir maceracıya yakışacak gibi görünmüyordu. Climb’ınkinden bile biraz daha özensizdi. Climb yaklaşan kılıcın yönüne göre kendi kılıcını kaldırıp saldırıyı engelleyecekti, fakat içine çöken kötü his yüzünden yana sıçradı.
Birden yan tarafına keskin bir acı saplandı ve geriye savruldu.
“Kah! Guh!”
Sendeleyerek arkasındaki duvara çarptı. Ne olduğunu anlamaya ayıracak zamanı yoktu. Succuronte çoktan karşısına gelmişti.
Kılıcını önceki sefer gibi yeniden kaldırıyordu. Climb başını korumak için kılıcını yukarı tuttu ve sola doğru yuvarlanarak kaçtı.
Sağ üst koluna keskin bir acı yayıldı.
Çevik yuvarlanışını tamamlar tamamlamaz arkasına bakmaya gerek duymadan kılıcını savurdu.
Yalnızca havayı kesti.
Arkasından başka bir saldırı gelmeyeceğini anlayınca sağ kolunu tutup döndü. Succuronte bir gözünü Climb’dan ayırmadan merdivene çıkan kapıya koşuyordu. Climb adamın kapıyı açma girişimini görmezden gelip dikkatini Coccodor’a verdi. Coccodor’u korumakla görevli Succuronte’yi durdurmaya bunun yeteceğini sezmişti ve haklıydı.
Succuronte’nin elleri durdu. Coccodor ile Climb’ın arasına geçip öfkeyle dilini şaklattı. Ardından sırayla çıkışa, Climb’a ve Coccodor’a bakıp yüzünü buruşturdu. “Kapana kısıldık! Kusura bakmayacaksın. Bu çocuğu burada öldürüyorum.”
“Ciddi olamazsın! Onu sağ bırakırsak o küçük sürtüğe karşı elimizde büyük bir koz olur.”
“Beni kandırdı. Kapıyı korumak için yer tutması, onu canı pahasına savunacağını söylemesi… Bunların hepsi planının parçasıydı. Bu küçük velet… zihnimle oynadı!”
Evet! Yuttu. Demek bu odanın dışında ne olduğunu bilmiyorlar. Artık kaçamazlar.
Yalnızca tek bir koruması varken, Climb hâlâ hayatta ve dövüşebilecek durumdayken kaçmaya çalışmak kötü bir plandı. Climb’ın üst katta arkadaşları varsa iki taraftan sıkıştırılırlardı. Aynı nedenle Succuronte, çocuğun işini bitirmeden Coccodor’un tek başına kaçmasına izin veremezdi.
Climb canı pahasına koruyacağını söylediği kapıyı hemen bırakıp Coccodor’a yönelince Succuronte blöfe kanmıştı. Artık kapının öbür yanında kendilerini iki ateş arasında bırakıp Coccodor’u ele geçirmek için bekleyen biri olduğuna muhtemelen inanıyordu.
Güvenle kaçmanın tek yolunun Climb’ı hemen ortadan kaldırmak olduğuna karar vermiş olmalıydı. Elbette bu, odanın dışındaki koşulları bilmediği varsayımına dayanıyordu. Gerçeği bilse kapıyı açıp kaçardı.
Bahsi kazanan Climb, Succuronte’nin giderek güçlenen öldürme isteğine karşı kılıcını kaldırdı. “Ngh!” Yan tarafındaki ve sağ üst kolundaki acıya dayanmak zorundaydı. Birkaç kemiği kırılmış olabilirdi, fakat hâlâ hareket edebildiği için şanslıydı. Hayır, o sapık kendisini arzulamıyor olsaydı muhtemelen çoktan ölürdü. Zincir gömlek giymek bir kesme darbesini tamamen durdurmaya yetmezdi.
Ama bu saldırı da ne? Kılıcı yeniden, çok hızlı mı savuruyor? Öyle olduğunu sanmıyorum ama başka ne olabilir? Gazef’in yüzü Climb’ın zihninde bir an belirdi.
Gazef Stronoff’un geliştirdiği savaş sanatı Altılı Işık Kesişi, aynı anda altı saldırı yapıyordu. Bu da onun İkili Işık Kesişi gibi daha zayıf bir sürümü olabilir miydi?
Fakat öyleyse Succuronte’nin sanatı, ilk saldırının normal hızda, ikincisinin ise olağanüstü hızlı olduğu tuhaf bir teknikti.
Bir şeyler uyuşmuyor. Ne tür bir saldırı olduğunu çözersem buna karşı bir şey yapabilmeliyim… Tek bildiğim, savunma ağırlıklı bir dövüşün pek iyi gitmeyeceği. Sanırım saldırmalıyım.
Climb güçlükle yutkundu ve koşmaya başladı. Bakışları Succuronte’den Coccodor’a kaydı.
Succuronte’nin yüzü sanki acı bir şey ısırmış gibi buruştu.
Birini korurken, yalnızca tehdit amacı taşısa bile koruduğun kişinin hedef alınmasından nefret edersin. Ben de öyleyim; bu yüzden nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Climb kendi başına gelmesini hiç istemeyeceği bir taktiği uygulayarak yaklaştı. Yanılsamaların delisi… Aklıma gelen… Gerçi adı yanıltıcı olabilir ama denemeye değer.
Menzile girince kılıcını indirdi, fakat Succuronte beklendiği gibi saldırıyı kolayca savuşturdu. Climb darbenin sarsıntısına dayanıp yeniden vurdu. Bu kez kılıcını başının üzerinden savurmadığı için arkasında fazla güç yoktu, fakat yine de yeterliydi.
Succuronte’nin kılıcı onun silahını bir kez daha savuşturdu. Climb memnuniyetle başını sallayıp biraz uzaklaştı. “Bu bir savaş sanatı değil, yanılsama!”
Kılıcı savuşturulduğu anda bir tuhaflık hissetmişti. Engelleme, görebildiği kılıcın biraz önünde gerçekleşmiş gibi geliyordu.
“Sağ kolunun tamamı bir yanılsama. Gerçek kolun ve kılıcın görünmez!”
Başka bir deyişle, engellediği kılıç bir yanılsamaydı; gerçek kılıç ise etini kesmişti.
Succuronte’nin yüzündeki bütün duygu belirtileri kayboldu ve tekdüze bir sesle konuşmaya başladı. “…Doğru. Yalnızca nesnelerin bazı kısımlarını görünmez yapan bir büyüyle sanrı yaratan bir büyünün birleşimi. Ben bir yanılsama büyücüsü ve eskrimciyim. Sırrını öğrenince basit bir numara gibi geliyor, değil mi? Gülebilirsin.”
Climb’ın gülmesi mümkün değildi. Elbette kelimelere dökülünce insanın neden bunu düşünemediğini merak edeceği kadar basit geliyordu. Fakat tek bir darbenin ölüm anlamına gelebileceği bir savaşta görünmez bir kılıçtan daha korkunç çok az şey vardı. Üstelik hilenin yalnızca yarısını çözebilmek, kulağa geldiği kadar kafa karıştırıcıydı.
“Yeteneklerimi farklı alanlara dağıttığım için senden daha zayıf bir savaşçı olabilirim, ama…” Succuronte kılıcını gösterişli biçimde savurdu. Fakat bu gerçekten onun kolu muydu? Gördüğü şeyin bir yanılsama, gerçek kolunun ise bir hançer çıkarıp doğru anda fırlatmak için bekliyor olması bütünüyle mümkündü.
Yanılsamaların yarattığı korku içine yerleşti ve Climb soğuk terler dökmeye başladı.
“Yanılsama büyücüleri yalnızca arkan büyünün yanılsama dalındaki büyüleri kullanabilir. Üst kademelerde beyni ölene kadar kandıran yanılsama saldırıları da var… ama ben henüz o düzeye ulaşmadım.”
“Bu kuşkulu geliyor. Doğru olduğuna dair ne kanıtım var?”
“Doğru.” Succuronte güldü. “Neyse, bana inanmak zorunda değilsin. Her neyse, ne söylemeye çalışıyordum? Ha, evet. Bu yüzden kendime güçlendirme büyüsü, sana da zayıflatma büyüsü yapamıyorum. Fakat yanılsamayla gerçeği birbirinden ayırabilir misin?”
Sözünü bitirir bitirmez Succuronte birden çok kopyaya ayrıldı. “[Çoklu Görüş]!”
Gerçek olanın ortada bulunduğu düşünülebilirdi, fakat bunun hiçbir garantisi yoktu.
Bir büyü kullanıcısına neden zaman verdim?! Climb’ın amacı gerçekten de zaman kazanmaktı, fakat bir büyü kullanıcısına destek büyüleri yapacak fırsat vermek fazlasıyla tehlikeliydi.
Climb bir savaş çığlığı attı, yeteneklerini ve algısını artırmak için bir savaş sanatı kullandı ve Succuronte’yle arasındaki mesafeyi tek seferde kapattı.
“[Işıltılı Skotom]!”
“Ugh!”
Sanki görüş alanının bir bölümü kaybolmuştu. Fakat etki hemen yok oldu. Anlaşılan büyüye başarıyla direnmişti.
İleri atılırken bütün Succuronte’leri birden biçmek için kılıcını savurdu, fakat yalnızca biri menzilindeydi. Hepsine birden ulaşmak için son derece yakın mesafede dövüşmesi gerekirdi. Climb o uzaklıkta kılıcına yeterli hız kazandıramazdı.
Şanssız Succuronte ikiye ayrılarak yana düştü, fakat kan fışkırmadı ve kılıç bedeninin içinden hiçbir dirençle karşılaşmadan geçti.
“Bir dahaki sefere bol şans!”
Climb’ın karnından başlayıp yukarı doğru sürünen bir ürperti geçti. Birden boğazının yakınında sıcaklık hissetti. Sol elini kaldırıp sıcak bölgeyi korudu.
Eline keskin bir acı saplandı ve taze kanın giysilerini ıslattığı korkunç hissi duydu. Öldürme isteğini sezemese ve elini feda etmekte tereddüt etse boğazı kesilirdi. Hayatta kaldığı için rahatlayarak acıya karşı dişlerini sıktı ve kılıcını yana doğru savurdu.
Kılıç yine hiçbir dirençle karşılaşmadan yalnızca havayı kesti.
Böyle devam edemez. Bunu anlayan Climb geri çekilirken savaş sanatını değiştirip [Kaçınma] kullandı. Görüş alanındaki iki Succuronte aynı anda kılıçlarını kaldırıyordu. İki kılıcın da yanılsama olduğunu bildiği için bütün dikkatini kulaklarına verdi.
Üzerindeki zincir gömlek ve kalbinin atışı büyük bir gürültü çıkarıyordu. Şu anda yalnızca karşısındaki adamın sesini duymak istiyordu.
Hayır… Hayır… İşte orada!
Bu kesinlikle aşağı indirilen bir kılıcın sesi değildi. Bir şeyin rüzgârı yararken çıkardığı hafif ses, önündeki boşluktan yüzüne doğru yaklaşıyordu.
Başını aceleyle çevirdi. Yanağından geçen yakıcı hisle birlikte etinin acıyla koparıldığını duydu. Sıcak bir sıvı yanağından aşağı akıp boynuna ulaştı.
“Yüzde elli ihtimal!”
Climb ağzında biriken kanı tükürüp elindeki her şeyi tek bir saldırıya yatırdı.
Daha önce kalkan olarak kullandığı için sol kolu bileğinden aşağı bütünüyle acı içindeydi. Sinirleri kopmuş olabilirdi; bu yüzden parmaklarının düzgün çalışıp çalışmayacağından bile emin değildi. Yine de parmaklarını bir araya getirebilirse kılıcının kabzasını kavrayabilirdi.
Bedeninde bir acı patlaması yaşandı ve dişlerini sıktı. Fakat sol eli hareket edip kabzayı kavradı. Uzvunun şişmiş gibi gelmesi muhtemelen yalnızca dayanılmaz yara yüzündendi.
Kılıcını iki eliyle sıkıca kavradı, bulabildiği bütün gücü topladı ve silahını yukarıdan aşağı indirdi.
Kan fışkırdı. Kılıcın sert bir şeye girdiğini hissetti ve yapışkan kırmızı sıvı bir çeşme gibi havaya püskürdü. Görünüşe göre bu kez gerçeğine isabet etmişti.
Anlaşılan hayati bir noktaya vurmuştu ve Succuronte sert bir sesle yere düştü. Climb adamantit rütbesine denk olduğu söylenen birini yendiğine inanamıyordu, fakat adamın yerde yattığı kesinlikle doğruydu. İçinde yükselen sevinci bastırıp Coccodor’un bakışlarına karşılık verdi.
Kaçmaya niyeti varmış gibi görünmüyordu.
Belki de Climb biraz rahatladığı için yanağındaki ve sol elindeki acı midesini bulandıracak kadar güçlendi. “Buna tam olarak… zafer diyemem.”
Succuronte’yi sağ ele geçirmek en iyisi olurdu, fakat Climb için bu mümkün değildi. Yine de Altı Kol’un koruması ve yardımıyla kaçan bir adamı yakalayabilirse ondan epey bilgi edinmeleri gerekirdi.
Onu ele geçirmek için öne adım atarken Climb adamın yüzünde bir tuhaflık sezdi. Gereğinden fazla sakindi.
Neden?
Tam o anda karnını yakıcı bir his parçaladı.
Vücudundaki bütün gerilim bir anda boşaldı ve bir kukla gibi gevşedi. Görüşü bir an karardı; kendine geldiğinde yerdeydi. Ne olduğunu anlayamıyordu. Karnına sanki kızgın bir demir çubuk sokulmuş gibi bir acı doldu ve sertçe nefes verdi. Yalnızca zemini görebiliyordu, sonra görüş alanına bir çift bacak girdi.
“Ne yazık ki kazanmana izin veremem.”
Climb güçlükle başını kaldırdı ve neredeyse hiç yara almamış Succuronte’yi gördü.
“[Tilki Uykusu]. Yaralandıktan sonra kullanılmak üzere hazırlanmış bir yanılsama. Canım yandı! Beni öldürdüğünü düşündün, değil mi?” Parmağıyla göğsünde düz bir çizgi çizdi. Bu, Climb’ın kılıcının izlediği yoldu.
Climb kısa ve sert nefesler alıyordu. Karnından akan kanın zincir gömleğine ve kıyafetlerine sızdığını hissedebiliyordu.
Öleceğim.
Acı bilincini parçalıyor, fakat bilincini kaybetmeden önce ona umutsuzca tutunuyordu.
Bayılırsam kesinlikle ölürüm.
Fakat bilincini korusa bile bu yalnızca bir zaman meselesiydi ve Succuronte’nin işini bitirme ihtimali son derece yüksekti.
Adamantit rütbeli bir maceracıyla aynı düzeydeki bir adamla savaşmıştı. Muhtemelen iyi de mücadele etmişti. Artık pes etmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Bu, aralarındaki güç farkının tartışmasız olduğu anlamına geliyordu.
Fakat pes edemezdi.
Pes etmesi mümkün değildi.
Climb dişlerini kırılacakmış gibi sıktı.
Renner’ın izni olmadan birinin ölmesine izin vermeye ya da kendisi ölmeye katlanamazdı.
“Kugh! Gngh… gyngh… g… g…” İnleyip dişlerini gıcırdatarak kendini hazırladı; yoğun acı karşısında neredeyse yenilmişti.
Henüz ölemem. Henüz ölmem mümkün değil.
Çaresizce Renner’ı hatırladı. Her zamanki gibi bugün de onun yanına dönmek istiyordu…
“Bununla uğraşacak vaktimiz yok; o yüzden şimdi işini bitireceğim. Görüşürüz.” Succuronte kılıcını inleyen çocuğa çevirdi.
Avı ölümcül yara almıştı ve ölmesi yalnızca zaman meselesiydi. Yine de Succuronte, işini burada kesin olarak bitirmenin daha iyi olacağını hissediyordu.
“…Onu yanımızda götürsek olmaz mı?”
“Lütfen Coccodor, olmaz. Bu veledin kapının öbür yanında arkadaşlarının bulunma ihtimali yüksek. Yanımızda götürsek bile güvenli bir yere ulaşamadan ölür. Lütfen vazgeç.”
“Öyleyse en azından başını götürelim. Birkaç çiçekle süsleyip o küçük sürtüğe gönderebiliriz.”
“Peki, peki. Sanırım ol— Vay!” Succuronte yana sıçradı.
Çocuk kılıcını birden savurmuştu.
Ölümün eşiğindeki bir çocuk için keskin ve kararlı bir savuruştu.
Succuronte acınası avına ve umutsuz direnişine küçümseyerek bakıyordu, fakat şimdi gözleri büyüdü.
Çocuk kılıcına dayanıp ayağa kalktı.
Bu mümkün olmamalıydı.
Succuronte parmaklarıyla sayamayacağı kadar çok insan öldürmüştü ve tahminine göre o darbenin ölümcül olması gerekirdi. Çocuğun ayağa kalkabilmesi mümkün değildi.
Fakat gözlerinin önündeki manzara, deneyiminden doğan bilgiyi kolayca yalanlıyordu.
“N-nasıl ayakta durabiliyorsun?”
Midesi bulandı. Çocuk neredeyse bir namevt gibiydi.
Solgun yüzü ve ağzından sarkan uzun salya karşısında Succuronte onun insanlığını yitirdiğinden başka bir şey düşünemiyordu.
“Öle…mem… he…nüz… Pren…ses R…enner’ın… yanı…na dön…meliyim…”
Tuhaf biçimde parıldayan o gözlerle karşılaşınca Succuronte bir an nefesini tuttu. Korkuyordu. İmkânsızı başaran bu çocuktan korkmuştu.
Çocuk sendeleyince Succuronte kendine geldi. O anda içini utanç kapladı.
Altı Kol’dan biri olan kendisinin daha zayıf bir rakipten korktuğuna inanamıyordu.
“Seni yarı ölü çöp! Artık öl!” Succuronte hücuma geçti. Çocuğu bıçaklarsa öleceğinden emindi.
Fakat onu fazlasıyla hafife alıyordu.
Elbette toplam güçleri arasındaki fark ezici ölçüde açıktı. Ancak Succuronte bir yanılsama büyücüsü ve eskrimciyken Climb bir savaşçıydı. Saf savaş gücü bakımından Climb, Succuronte’den daha zayıf değildi; hatta ondan üstündü. Climb’ı dezavantajlı duruma düşüren yalnızca büyüydü. Büyüyle korunmadığında ikisinden daha zayıf olan Succuronte’ydi.
Kılıcı bir kükremeyle indi ve ardından tiz bir çın sesi duyuldu.
Çocuğun yukarıdan indirdiği saldırıyı engelleyebilmesinin tek nedeni, ölümün eşiğindeki hareketlerinin yavaş olmasıydı.
Succuronte’nin yüzünden soğuk terler aktı.
Rakibi ölmek üzereydi. Bu düşünce dikkatini dağıtıp görüşünü bulandırmıştı, fakat şimdi gözleri sonuna kadar açıldı. Bir eskrimci olarak rakiplerinin saldırılarından kaçınmak üzere eğitim görmüştü. Çocuğun darbesini kılıcıyla engellemesinin nedeni, saldırının olağanüstü olmasıydı.
Bu, ölmek üzere olan birinin saldırısı değildi. Bu sözler paniğe kapılan Succuronte’nin zihninden geçti. Hayır, kılıcı aslında yaralanmadan öncekinden daha hızlı hareket ediyor!
“Bu da ne? Bu çocuğun derdi ne?”
Savaşta başka bir düzeye çıkmıştı. Böyle bir şey imkânsız değildi, fakat Succuronte gerçek hayatta daha önce buna benzer birini görmemişti.
Daha çok içindeki bir şey kopmuş gibiydi.
“Neler oluyor? Büyülü eşya mı kullanıyorsun? Savaş sanatı mı?” Sesi telaşlıydı. Köşeye sıkışmıştı ve artık kimin üstün olduğundan emin değildi.
Climb’a ne olmuştu? Cevap basitti.
Sebas’ın eğitimi yüzünden kendini koruma içgüdüsü karışmıştı. Yaşama kararlılığı, Sebas’ın eğitiminde karşısında gördüğü ölümle üst üste binmişti. O zamanki gibi beyninin sınırlayıcısı kalkmış ve olağanüstü bir güç açığa çıkmıştı.
Eğitim yalnızca tek bir hareketi görmekten ibaretti. Fakat o eğitim olmasaydı Climb burada, tam şu anda hiçbir şey yapamadan ölürdü.
Sert bir darbe Succuronte’yi havaya savurdu.
Yere çarpmanın sarsıntısı sırtından geçip midesini sarstı. Orikalkum zincir gömleği darbenin bir kısmını emdi, fakat yine de ciğerlerindeki hava boşaldı ve bir an nefes alamadı.
Ne oldu? Darbeyi alan kişi olarak Succuronte bunu anlayamıyordu, fakat yanda duran Coccodor için cevap açıktı.
Tekme yemişti.
Yukarıdan indirdiği saldırı engellendiği anda çocuk Succuronte’ye bir tekme atmıştı.
Hâlâ ne olduğunu anlayamayan Succuronte aceleyle ayağa kalktı. Çeviklikleriyle övünen eskrimciler için yerde yatmak ölümün ağzında olmakla aynıydı.
“Lanet olsun! Bu çocuk ayaklarını kullanıyor! Bir askere hiç yakışmıyor! Kurallara göre dövüşse…!” Succuronte yuvarlanıp dengesini kazanmak için hızla uzaklaşırken dilini şaklatıp sızlandı.
Bu, asker eğitiminde geliştirilen dövüş tarzı değildi. Kirli yöntemi, ona bir maceracıyla savaşıyormuş hissi veriyordu. Dolayısıyla onu hafife alamazdı.
Succuronte kaygılanmaya başladı.
İlk başta bunun kolay bir zafer olacağını ve bu küçük veledi hiç zorlanmadan öldürebileceğini düşünmüştü. Fakat artık güveninin azaldığını hissediyordu.
Ayağa kalktıktan sonra tehlikeli görünen çocuğun yavaşça yere yığıldığını gördü ve nefesini tuttu.
Çocuğun yüzüne bakılırsa önceki çatışmada yaşamının geri kalanını tüketmişti. Hayır, olan tam olarak buydu. Sönmeden hemen önce parlayan bir mumun gücünü sergilemişti.
Fakat şimdi hafifçe itmek bile muhtemelen onu öldürürdü.
Bunu gören Succuronte biraz rahatladı. Ancak Sekiz Parmak’ın en güçlü üyeleri Altı Kol’dan biri olan kendisinin tek bir asker yüzünden bu kadar köşeye sıkışması, kısa sürede kafa karışıklığı ve öfkeyle dolmasına yol açtı. En başta endişelenmiş olmasına da öfkeleniyordu. Fakat artık dövüşün sonucu belliydi. Geriye yalnızca çocuğu öldürüp kaçmak kalmıştı.
Fakat—
“Orada durmanı isteyeceğim.”
Görünüşe göre tam zamanında yetişmişti.
Climb yerde yatıyordu; yüzü terden nemli ve kâğıttan daha solgundu. Yine de hâlâ hayattaydı. Fakat karnındaki yara ölümcüldü; tedavisi gecikirse ölecekti.
Brain hiçbir rahatlama duymadan odaya hücum etti.
İçeride iki adam vardı. Biri dövüşmekten bütünüyle aciz görünüyordu.
“O kuşkulu adamı boş ver. Çocuğu öldür!”
“Bunu yaparsam hücum edip beni anında öldürür. O velet gibi değil. Ona karşı ancak bütün dikkatimi verip var gücümle dövüşürsem kazanabilirim. Bir an gardımı düşürür ya da çok az bile dikkatimi dağıtırsam işim biter.”
Brain cevap veren kişinin Succuronte olduğunu anladı. Duyduğu tarife gerçekten uyuyordu. Savaşçı yalnızca adamın ikizinden ve kana bulanmış kılıcından da kimliğini çıkarabilirdi, fakat artık kesin olarak biliyordu.
Brain tek kelime etmeden hızla ileri yürüdü, katanasını çekip akıcı bir hareketle saldırdı. Fakat Succuronte çoktan uzağa sıçramıştı. Kılıç yalnızca havayı kesti. Zaten Brain’in tek amacı onu Climb’dan uzaklaştırmaktı. Yerdeki çocuğun üzerinden geçip onu koruyacak bir konum aldı.
“Climb, iyi misin? Şifa eşyan var mı?” Kaybedecek zamanları olmadığı için hızla sordu. Climb’ın bir şeyi yoksa en kısa sürede başka bir plan bulmaları gerekecekti.
“Agh,” diye soludu. “E… ev…et.”
Brain aşağı bakınca Climb’ın elinin kılıcını bıraktığını ve hareket ettiğini gördü. Derinden rahatlayarak, “Pekâlâ,” dedi. Ardından Succuronte’ye sert bir bakış yöneltti. “Şu andan itibaren rakibin benim. Onun intikamını alacağım.”
“Katanana bakılırsa bu kadar kendine güvenmene şaşırmamalıyım. Bu silahlar kuzeyde bu kadar uzaklara pek gelmez… Krallıkta bir tane bulunduğunu bile hiç duymadım. Adını sorabilir miyim?”
Brain cevap vermek istemiyordu.
Climb’la aynı hedefe sahiptiler; silah arkadaşıydılar. Climb yarı ölü durumdayken nasıl hiçbir şey olmamış gibi böyle bir soruya cevap verebilirdi…? Brain birden kendi kendine, Ben her zaman böyle miydim? diye sordu.
Kılıcıyla güçlenmek dışındaki her şeyi bir kenara atmamış mıydı? Başını hafifçe eğip kendi hâline güldü. Ah, anlıyorum.
Kalbi, hayalleri, hedefleri, geçimi, hatta yaşam biçiminin tamamı Shalltear Bloodfallen adlı canavar tarafından kırılmıştı. Climb adlı çocuk, kendisinden daha zayıf olmasına rağmen gizemli Sebas’ın acımasız öldürme isteğine dayanarak Brain’in hayranlığını kazandığı anda o çatlaklardan içeri girmiş olmalıydı. Brain bu genç askerde, kendisinde bulunmayan bir şeyin parlaklığını görmüştü.
Climb’ın önünde durup Succuronte’yle bakıştı. O gün onda gördüğüm şeyin aynısını Climb’ın da bende görmesini sağlayabilir miyim?
Eski hâli kahkahayı basıp, Yumuşamışsın, derdi.
Eskiden bir başkasının yükünü taşımanın savaşçıyı zayıflattığını düşünürdü. Savaşçıların keskin olması gerektiğine inanmıştı.
Fakat artık anlıyordu.
“Bu da başka bir yaşam biçimi… Anlıyorum Gazef… ama senin bulunduğun yere asla ulaşamayabilirim.”
“Beni duymadın mı? Bir kez daha sorayım. Adın ne?”
“Üzgünüm. Söylememin bir şeyi değiştireceğini sanmıyorum ama pekâlâ, cevap vereyim… Ben Brain Unglaus.”
Succuronte’nin gözleri sonuna kadar açıldı. “Ne?! O Brain Unglaus mı?”
“Olamaz! Gerçekten o mu?! Onun taklidini yapmıyor mu?”
“Hayır Coccodor, kuşku yok. Değerli bir silah savaşçının düzeyini gösterir. Gerçekten söylediği kişiyse katana kullanması mantıklı.”
Brain acı acı gülümsedi. “Bugün karşılaştığım insanların çoğunun kim olduğumu bilmesi… eski hâlimi mutlu edebilirdi. Fakat artık bunu önemsediğimi söyleyemem.” Succuronte’nin dostça gülümsemesi kafasını karıştırdı, fakat soruları hemen cevap buldu.
“Hey Unglaus! Dövüşmeyi bıraksak nasıl olur? Senin düzeyindeki bir adam bizden biri olmalı. Ne dersin? Katılmak ister misin? Altı Kol’dan biri olabileceğine eminim. Yalnızca bakarak bu kadar güçlü olduğunu anlayabiliyorum. Bizimle aynısın. Güç istiyorsun, değil mi? Gözlerinde görebiliyorum.”
“…Şey, haksız sayılmazsın.”
“Öyleyse Sekiz Parmak fena bir iş sayılmaz. Güçlü insanlar için bulunulabilecek en iyi yer! Güçlü büyülü eşyalar da edinebilirsin. Orikalkum zincir gömleğime bak! Mitril kılıcıma! Yüzüklerime! Giysilerime! Çizmelerime! Hepsi büyülü! Haydi Brain Unglaus, bize katıl; benimle birlikte Altı Kol’dan biri ol!”
“…Hepsi bu mu? Kulağa basit geliyor.”
Brain’in inanılmaz derecede soğuk ve aşağılayıcı cevabı karşısında Succuronte’nin yüzü dondu.
“Ne?”
“Duymadın mı? Güçten başka hiçbir şeyi olmayan bir grup adam kulağa pek de harika gelmiyor, dedim.”
“S-seni piç! …H-hıh. Böyle düşünüyorsan sen de o kadar güçlü olamazsın!”
“Haklısın. Güçlü olduğumu sanmıyorum. Gerçek bir canavar görmüş benim gibi biri için mümkün değil.” Brain, kuyusunda rahatça oturup kendini güçlü sanan kurbağaya acıdı ve içten bir şefkatle uyardı. “Aynısı senin için de geçerli. Aşağı yukarı eşit olabiliriz; işte bu yüzden seni uyarıyorum. Hiç de öyle büyük kişiler değiliz.” Brain dönüp omzunun üzerinden, iksirini içmeyi yeni bitirmiş Climb’a baktı. “Bir şey daha öğrendim. Başkası uğruna kazanılan güç, yalnızca kendin için sahip olduğun gücü aşar.” Brain gülümsedi. Dostça ve hoş bir gülümsemeydi. “Belki bunu daha yeni yeni anlıyorum ama artık biliyorum.”
“Neden söz ettiğini hiç anlamıyorum… Yazık oldu Unglaus. Bir zamanlar Stronoff’a kafa tutan dâhi kılıç ustasını öldürmek zorunda kalacağıma inanamıyorum.”
“Kılıcını yalnızca kendin için savururken beni gerçekten öldürebilecek misin, merak ediyorum.”
“Evet, öldürebilirim. Seni hiç terlemeden öldürebilirim. Seni, sonra da yerde yatan o veledi öldüreceğim. Artık oyun oynamıyorum ve kendimi tutmuyorum. Bütün gücümle saldıracağım.”
Büyü yapmaya başlayan Succuronte’den gözünü ayırmayan Brain, arkasında bir hareket hissedince Climb’ı uyardı. “Hareket etme Climb. Tamamen iyileşmedin, değil mi?”
Hareket durdu.
Brain gülümsedi ve daha önce kendine duyduğu şaşkınlığın aynısıyla, “Gerisini bana bırak,” dedi.
“Teşekkürler.”
Brain cevap vermek yerine gülümsedi ve kılıcını kınına koydu. Kalçalarını alçaltırken kılıcıyla kınını ters çevirdi.
“Lütfen dikkatli ol. Succuronte yanılsamalar kullanıyor. Gördüğün her şey gerçek olmayacak.”
“Hımm… Bu onu zorlu bir rakip yapıyor… ama sorun değil.”
Brain hiç konuşmadan ve kımıldamadan Succuronte’yi izledi. Bir noktada beş görüntüsü ortaya çıkmıştı. Üstelik yalnızca bu kadar değildi; sanki gölge pelerinlerine bürünmüş gibi duran görüntülerden büyü kıvılcımları yayılıyordu.
Bunların ne tür büyüler olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.
“Hazırlanmam için zaman verdiğin için teşekkürler! Bir büyü kullanıcısına biraz zaman verirsen bir savaşçıdan bile güçlü hâle gelebilir. Yenilgin kesin, Unglaus!”
“Evet, sözü bile olmaz. Buradaki arkadaşımla konuştuktan sonra kaybetmeyeceğimi kesin olarak biliyorum!”
“Kapa çeneni! O veledi koruduğun için hareket etmedin, öyle mi? Ne kadar düşüncelisin.”
Climb’ın yerde kıpırdandığını duydu.
Çocuk, düşmanlarına büyü yapacak zaman verdiği için kendini kötü hissetmiş olmalıydı. İşte bu yüzden Brain, Climb’ın duyabileceği kadar yüksek sesle, “Tek darbe,” dedi.
“Ne?!”
“Bunu tek darbede bitireceğim dedim, Succuronte.”
“Yap da görelim!”
Succuronte, ardında kalan görüntüler bırakarak Brain’e hücum etti.
Menzile girdi. Brain sakince dönüp savunmasız sırtını Succuronte’ye gösterdi. Ardından kılıcını tanrısal bir hızla çekerek Climb’ın üzerinden, kimsenin bulunmadığı boşluğa doğru saldırdı.
Büyük bir çarpma sesi duyuldu ve duvarlar sarsıldı.
Yerde yatan Climb ile Coccodor sesin geldiği yöne döndü.
Orada Succuronte vardı. Bedeni yerdeydi ve kımıldamıyordu. Kılıcı da yakınında yatıyordu.
Brain’in tek darbesi Succuronte’yi geriye savurmuş ve inanılmaz bir hızla duvara çarpmıştı. Kılıcının sırtıyla vurmasaydı, orikalkum zincir gömleğine rağmen adam kesinlikle ikiye ayrılırdı. Böyle bir darbeye tanık olan herkes bunu düşünürdü.
“…Rakip görünmez olsa bile [Alan] adlı savaş sanatım onu tespit edebilir. Dikkatimi öne çekmek için ses yanılsamaları kullanıp arkadan saldırmak… Harika bir plandı ama bana karşı işe yaramazdı. Ayrıca seni hedef alması da aptalcaydı. Muhtemelen seni öldürüp ardından, ‘Gördün mü, onu koruyamadın,’ diyecekti. Fakat seni hedef almak için dikkatini benden fazlasıyla uzaklaştırdı. Kiminle dövüştüğünü unutmuş muydu?” Brain, Climb’a gülümsedi. “Gördün mü? Tek darbe!”
“Muhteşemdi.”
Başka bir sesin söylediği “Muhteşemdi,” sözü Climb’ınkiyle aynı anda duyuldu. İkisi de şaşkına döndü. Bu Sebas’ın sesiydi, fakat onları şaşırtan şey bu değildi. Sesin geldiği yön yüzünden irkilmişlerdi.
İkisi de Coccodor’un durduğu yere baktı ve Sebas’ı, yerde yığılmış Coccodor’la birlikte gördü.
“Buraya ne zaman geldin?!” diye sordu Brain.
Sebas sakince cevap verdi. “Az önce. Görünüşe göre ikiniz de Succuronte’ye öylesine odaklanmıştınız ki beni fark etmediniz.”
“Ah, anlıyorum…” diye cevap verdi Brain, fakat bunun gerçekten mümkün olduğunu düşünmüyordu. [Alan] kullanıyordum! Küçük bir alanı kapsıyor ama önümden düz bir çizgide koştuysa menziline girmesi gerekirdi. Ama onu tespit edemedim…? Şimdiye kadar böyle hareket edebilen tek kişi Shalltear Bloodfallen’dı! Daha önce o öldürme isteğini hissettiğimde de düşünmüştüm ama bu adam o canavarla aynı düzeyde mi? Kim bu adam?!
“Önden gidip bütün tutsakları kurtardım. Ayrıca Climb’dan özür dilemeliyim; birkaç kişi epey direndiği için onları öldürmek zorunda kaldım. Lütfen beni bağışlayın… Gerçi bunları söylemeden önce onu iyileştirmeliyim.”
Sebas yanına gidip elini Climb’ın karnına koydu. Yalnızca bir an sürdü. Ona daha yeni dokunmuştu ki elini çekmeye başladı. Fakat etkisi çarpıcıydı. İksire rağmen Climb’ın yüzü solgun kalmıştı; rengi hemen geri döndü.
“Beni iyileştirdiniz… Yani bir rahip misiniz?”
“Hayır, seni tanrıların gücüyle iyileştirmedim. Bedenine chi aktardım.”
“Bir keşiş! Anlıyorum, şimdi her şey yerine oturdu.” Brain, Sebas’ın neden zırh ya da silah taşımadığını artık anlamıştı ve onu onaylayan bir gülümseme gösterdi.
“Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz?”
“…Buraya kadar geldim. Bu iş bitene kadar sizinle kalacağım.”
“Önce bir muhafız karakoluna koşup burada olanları anlatacağım ve bize yardım edecek asker bulabilecek miyiz, bakacağım. Ben gidince burayı korumanızı istiyorum. Fakat Sekiz Parmak’tan takviye gelme ihtimali var.”
“Benim için uygun. Fakat açıklamanda benden söz etmeyebilir misin? Aslında bu ülkeye iş için geldim; bu yüzden yeraltı dünyasının işlerine daha fazla karışmamayı tercih ederim.”
“İstersen benden söz edebilirsin. Stronoff’un bana kefil olacağını söyleyebilirsin.”
“Ah. Anlaşıldı.”
