Bataklıkta konuşlanan Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nın ordusu kabaca iki kola ayrılmıştı. Kertenkeleadamlara göre sol tarafta zombiler, sağ tarafta ise iskeletler bulunuyordu. İskelet Okçular ile İskelet Biniciler sağdaki ön hattın arkasına yerleştirilmişti. Son savunma hattı olarak düşünüldüğü anlaşılan namevt canavarlar da en gerideydi.
Kertenkeleadamlar da küçük bir ordu olmalarına rağmen iki tabura ayrılmıştı. Zombilerin karşısında dişiler ile avcılar, iskeletlerin karşısında ise savaşçılar ile erkekler vardı. Rahipler duvarların içinde kalmıştı.
Kuşatma savaşının kendilerine hiçbir üstünlük sağlamayacağını bildikleri için köyden çıkmışlardı. Takviye gelmeyecekti ve duvarları sağlam sayılmazdı. Düşman ordusuysa yiyeceğe ya da uykuya ihtiyaç duymayan namevtlerden oluşuyordu.
Bu kadar elverişsiz şartlar altında kuşatmaya direnmek yapabilecekleri en aptalca şey olurdu.
Ancak arazide saf tuttuklarında iki taraf arasındaki askerî güç farkının ne kadar büyük olduğunu acı biçimde gördüler. Her birine karşı üçten fazla namevt vardı. Her on Kertenkeleadama otuzdan fazla düşman düşüyordu. Oran değişmiyordu, fakat üç bin kişinin bin kişiye karşı durması ezici görünüyordu. Saf tutmuş üç bin namevti yalnızca görmek bile tuhaf bir baskı yaratıyordu.
Yine de Kertenkeleadamlar bu şartlar altında bile artık korkmuyordu. Atalarının ruhları üzerlerine indiğine göre sayıların önemi yoktu.
Sonunda namevtler yavaşça harekete geçti. Önce zombiler ile iskeletler yürümeye başladı. Takviye olarak kullanılacakları anlaşılan İskelet Okçular ile İskelet Biniciler bataklıkta kıpırdamadan bekliyordu.
Kertenkeleadamlar düşmanı karşılamak için ilerledi. “Yaaaaaaah!” Bataklıkta gök gürültüsünü andıran bir savaş narası yankılandı. Ardından sayısız şapırtı duyuldu; sular sıçradı, çamurlar etrafa saçıldı.
İki ordu da yürüdüğüne göre çarpışmaları an meselesiydi. O sırada Nazarick ordusunun içinde sıra dışı bir şey oldu. Zombiler ile iskeletler aynı anda ilerlemeye başlamıştı, fakat aralarında yavaş yavaş bir açıklık oluşuyordu. Zombiler ağır, iskeletler ise hızlı hareket ediyordu. Üstelik bataklık ilerlemelerini zorlaştırmıştı. Zombiler gibi yavaş canavarlar çamura gömülüp daha da yavaşlarken iskeletler gibi hafif canavarlar bundan o kadar etkilenmiyordu.
Bu nedenle ilk çarpışma iskeletlerle savaşçı sınıfı arasında yaşandı.
Kertenkeleadamların savaş düzeni yoktu. Düşünmeden ileri atılıyor, kendilerini kaybetmişçesine saldırıyorlardı. En önde beş baş savaşçı vardı. Bu kahramanlar herkesten önce ileri fırladı. Bazı durumlarda önden saldırmak taktik açıdan sağlam bir karar değildi, fakat onlar Kertenkeleadam savaşçılarının en yüksek rütbelileriydi. Ön safta dövüşmezlerse askerlerin morali düşerdi. Bu sayede bütün Kertenkeleadam savaşçıları cesaret buluyor ve savaşma arzusuyla doluyordu.
Ardından Ustura Kuyruk kabilesinin 89 ağır savaşçısı hücuma geçti. Deri zırh giyip deri kalkan bile taşıdıkları için bütün kabilelerin savaşçıları arasında savunması en güçlü olanlar onlardı. Kalkanlarını kaldırdılar ve safları kesintisiz bir duvar gibi iskelet kuvvetlerine çarptı.
İskeletlerin öncü birliği büyük bir gürültüyle Kertenkeleadamların ön hattına çarptı.
Ardından kemikler etrafa saçıldı; Kertenkeleadamlar iskelet düzeninin derinliklerine daldı. Öfkeli kükremeler gök gürültüsü gibi yankılanırken kemiklerin kırılma sesi peş peşe duyuldu. Zaman zaman canlı savaşçılardan biri düşünce inlemeler yükseliyordu, fakat kemiklerin çıkardığı takırtılar bunlardan çok daha fazlaydı.
İlk bakışta savaş ezici biçimde Kertenkeleadamların lehineydi. Onların yerinde insanlar bulunsaydı durum belki de tersine dönerdi. İskeletlerin bedenleri kemikten olduğu için saplanan silahların hasarına karşı neredeyse bağışıktılar ve kesici silahlara karşı yüksek dirençleri vardı. Çoğunlukla kılıç kullanan insanların etkili hasar vermesi zor olurdu. Kertenkeleadamların bu kadar üstün olmasının nedeni ise taştan yapılmış topuzlar gibi kaba temel silahlarıydı. İskeletler ezici silahlara karşı zayıftı.
Bir Kertenkeleadam her silah savurduğunda kırılgan iskelet kemikleri ufalanıyordu. İlk darbeye dayansalar bile ikincisinde tamamen parçalanıyorlardı. Buna karşılık Kertenkeleadamların kalın pulları iskeletlerin paslı kılıçlarını çoğu zaman geri çeviriyordu. Ara sıra bir savaşçı yaralanıyordu, fakat yaraları hayati tehlike yaratacak kadar ağır değildi.
Yalnızca bu ilk çatışmada neredeyse 500 iskelet, son istirahat yeri olacak bataklığa gömüldü.

Cocytus aynada gördükleri karşısında şaşkına dönmüştü.
Bu yalnızca ilk saldırı dalgasıydı, fakat Kertenkeleadamların gücü tahminlerini aşmıştı. Cocytus usta bir savaşçıydı ve güçlerini bir ölçüde öngörebilmişti. Tek tek ele alındıklarında iskeletler ile Kertenkeleadamlar arasındaki yetenek farkı elbette açıktı; tek bir iskeletin tek bir Kertenkeleadamı yenme şansı yoktu. Ancak sayı üstünlüğünün bu farkı fazlasıyla kapatacağını düşünmüştü.
Öyleyse ne olmuştu? Kertenkeleadamlar bir şekilde güçlenmiş gibiydi. Şimdiki hâlleriyle muhtemelen yalnızca İskelet Okçular ile İskelet Biniciler onlarla başa çıkabilirdi.
O izlerken bile iskeletler hızla parçalanıyordu. DEMEK İSKELETLERLE ZOMBİLER YALNIZCA ONLARI YORMA İŞİNE YARIYOR? Öyleyse etkili olan birlikleri 300 namevt canavar, 150 İskelet Okçu ve 100 İskelet Biniciden ibaretti—yalnızca 550 kişi. Sayı üstünlüğü tersine dönmüştü.
Cocytus zihninde bazı hesaplar yaptı. Namevtler güçlüydü. Özellikle uzayan bir savaşta onları yenebilecek pek fazla kişi yoktu. Namevtler korku, acı ya da başka bir duygu hissetmezdi. Yorgunluk da onlar için sorun değildi ve uyumaya ihtiyaçları yoktu. Bunun savaş sırasında ne kadar büyük bir üstünlük sağlayacağını açıklamaya gerek bile yoktu.
Birinin başına taş bir topuzla vurulduğunu varsayalım. Şanssızsa canlı bir varlık anında ölür; şanslı olsa bile ağır acı çeker ve çok kan kaybederdi. Savaşma isteğini kısa sürede yitireceği açıktı. Elbette acıya dayanmak için eğitim görmüş ve o kadar kolay pes etmeyecek askerler de vardı, fakat çoğu kişi için dayanma sınırı buydu. Canlı bir varlık açısından bu son derece doğaldı.
Peki ya bir namevt?
Başı yarılsa? Beyni dışarı akarken saldırmaya devam ederdi.
Kolları kırılsa? Kırık kollarıyla saldırırdı.
Bacakları kalmasa? Sürünürdü.
Evet, bir namevt sahte yaşamından geriye kalan son parçayı da kaybedene kadar hareket etmeyi sürdürürdü. Anında ölme şartı yerine getirilmedikçe—düşük kademe namevtlerde bu genellikle başlarının kesilmesiydi—insanlar gibi acıya boyun eğmezlerdi. Bu açıdan namevtler kusursuz askerlerdi.
TEK TEK ELE ALINDIKLARINDA KERTENKELEADAMLARIN ÜSTÜN GELDİĞİNİ KABUL EDİYORUM. AMA BU NE KADAR SÜREBİLİR? Cocytus Kertenkeleadamlar hakkındaki değerlendirmesini bir kademe yükseltti ve hepsini tek seferde ezmenin mümkün olmadığı sonucuna vardı. Yapması gereken savaşı uzatmaktı.
“BİRLİKLERİ GERİ ÇEKİP DURUMA MI BAKSAK?”
“İyi bir fikir gibi görünüyor.”
“Okçularla binicileri sahaya sürmeliyiz bence.”
“Hayır, hayır. Şimdiki gibi baskıyı sürdürüp tükenmelerini bekleyelim.”
“Peki sonra ne olacak? Düşman üssünü ele geçirmezsek oraya dönüp dinlenirler ve yaptıklarımız boşa gider.”
“Bu doğru. Savunmalarını güçlendirmiş gibiler, fakat duvarları dayanıksız. Önce köyü yağmalayıp sonra kuvvetlerinin çevresini sararak hepsini yok etmeye ne dersiniz?”
Birkaç astının görüşünü alan Cocytus bir [Mesaj] tomarı aldı. Entoma’ya kısa bir bakış attı.
Entoma aynaya ilgisizce bakıyordu. Yeşil bir kurabiyeyi andıran şeyi çenesinin yakınına götürmüştü. Kısa süre sonra hafif çıtırtılar duyuldu. Tavrı, bütün bunların kendisini ilgilendirmediğini düşündüğünü gösteriyordu. Belki ifadesiz yüzünün nedeni de buydu.
HAYIR, O YALNIZCA GÖRÜNÜŞÜ. Gerçek biçimini hatırlayınca yüzündeki ifadeyi anlamaya çalışmasının ne kadar aptalca olduğunu fark etti. Cocytus’un dostu ve Nazarick’teki en kötü beş varlıktan biri olan Korku Prensi, Entoma’nın akrabaları için “en korkunç” yırtıcı olduğunu söylüyordu. Onun gerçek doğası buydu.
Yüzüne bakarak efendilerinin—Entoma’nın orada bulunmasının nedeni kesinlikle oydu—duygularını anlamaya çalışmaktan vazgeçti ve tomarla komutana [Mesaj] gönderdi.
“Bizi küçümsüyorlar mı?” diye mırıldandı Zenbel. Sesi alçaktı, fakat çamur duvarın üzerinden savaş alanını izledikleri noktada herkesin duyabileceği kadar yüksek çıkmıştı.
“Okçularla biniciler yerlerinden bile kıpırdamadı!” diye yakındı Zenbel. “Bizimle alay ettiklerinden başka bir şey düşünemiyorum.”
“Evet. Bizi ezmek için hep birlikte saldıracaklarını sanmıştım…” dedi Küçük Diş reisi.
“Zombilerle savaş… iyi gidiyor.”
Zombilerle karşılaşan yalnızca 45 Kertenkeleadam vardı ve çoğu az sayıdaki avcılardan oluşuyordu. Durmadan taş atıyor, ardından geri çekiliyorlardı. Bu şekilde zombileri azar azar iskeletlerden uzaklaştırıyorlardı. Dişiler ise iskeletlerin yan tarafına saldırmak için harekete geçmişti.
“Hareketleri biraz tuhaf.”
“Gerçekten öyle.”
Zombiler emirleri yerine getiriyormuş gibi değil, dikkatleri tamamen dağılmış gibi hareket ediyordu. Askerlerinin bu şekilde ilerlemesine izin verecek bir komutan olabilir miydi? Hayır, mümkün değildi. Ancak yine de böyle hareket ediyorlardı. Öyleyse bu düşman planının bir parçası mıydı? Herkes zihnini zorluyordu.
“Hiç anlamıyorum.”
“Evet, katılıyorum… Shasuryu.”
Ne kadar düşünseler de zombilerin hareketlerinde olabilecek bir anlam bulamadılar.
Zaryusu bir süre herkesi izledikten sonra kendi düşüncesini söyledi. “Ortada komutan olmayabilir mi?”
“Komutan yok mu…? Ah, yalnızca başta emir verildiğini ve onların da sadece bunu yerine getirdiğini mi söylüyorsun?”
“Evet, öyle bir şey.”
Zombiler ve iskeletler gibi düşük kademe namevtlerin kendilerine ait bir zekâsı neredeyse hiç yoktu. Onlara anlık olarak emir vermek en etkili yöntemdi. Buradaysa zombilere yalnızca yakındaki Kertenkeleadamları öldürmeleri emredilmiş gibiydi.
“Sayıları bizden fazla olduğu sürece kazanabileceklerini mi düşünüyorlar? Yoksa bu savaş, komutan olmadan ne kadar dayanabileceklerini görmek için yapılan bir deney mi?” dedi Zenbel.
“Olabilir.”
“Dalga mı geçiyorlar? Şerefsizler!” Bağıran kişi Zenbel değil, Shasuryu’ydu. Kendisi bile bunu sessizce kabullenememişti. Hepsi hayatlarını tehlikeye atıyordu.
“Sakinleşir misin, Shasuryu? Olanların gerçekten bundan kaynaklandığı kesin değil,” dedi Küçük Diş reisi.
“Evet, üzgünüm… İşlerin iyi gitmesine sevindim.”
“Doğru, ağabey. Şimdilik yalnızca sayılarını elimizden geldiğince azaltmalıyız.”
Çatışma yorgunluğu hafife alınacak bir şey değildi. Yakın dövüşte yaşanan zihinsel yıpranma hayal edilemez düzeydeydi. Her yönden saldırı gelebilen bir savaş alanında silahı birkaç kez savurmak bile yorgunluğu ikiye katlardı.
Fakat namevtler bunu hissetmiyordu. Dinlenmeden saldırmaya devam ederlerdi.
Zaman geçtikçe canlılarla ölüler arasındaki bu fark daha da belirginleşecekti.
Başka bir deyişle zaman, Kertenkeleadamların düşmanıydı.
“Tüh, benim de orada olmam gerekirdi.”
“Kendine… hâkim ol, Zenbel.”
Zenbel güçlü kollarını kullanırsa iskeletlerin kısa sürede yok olacağı kesindi. Fakat bu, ellerindeki gücü düşmana göstermek demekti. Zaryusu ile diğer beş kişi koz olarak geride kalmalıydı. Elbette başka seçenekleri kalmazsa savaşa gireceklerdi, fakat o zamana dek gerçek güçlerini çok güçlü bir düşman ortaya çıkana kadar saklamaları gerekiyordu.
“Ama buraya gelmemeleri bizim için oldukça iyi,” dedi Zaryusu ve diğerleri ona katıldı. Ardından Crusch’a sordu: “Sizin tarafta işler yolunda mı?”
“…Evet, ayin sorunsuz ilerliyor,” diye cevap verirken köyün içine baktı. Rahipler şu anda Kertenkeleadamlara bir koz daha kazandırma ihtimali olan bir ayin düzenliyordu. Normalde son derece uzun sürerdi, fakat her kabileden gelen bütün rahipler iş birliği yaptığı için savaş sırasında kullanabilecek kadar erken bitireceklerdi.
“…Birlikte çalışınca neler yapabildiğimiz inanılmaz.”
“Hmm… evet. Savaştan sonra birbirimizle çok az bilgi paylaşmıştık ama… bu çatışma bittiğinde yapmak istediğim çok daha fazla şey var.”
Diğer reisler Shasuryu’nun sözlerine güçlü bir şekilde başlarını sallayarak katıldı. İlk kez bildiklerini birbirleriyle paylaşıp bir araya getiriyorlardı ve bunun bütün kabilelerin gelişmesine ne kadar yardımcı olacağını açıkça görebiliyorlardı. Bu gerçek, daha önce ittifak kurduğu hâlde hiç bilgi paylaşmamış olan üç reisi özellikle etkilemişti.
Zaryusu beş reise bakıp güldü.
“Komik olan ne?” diye sordu Crusch.
“Bir şey yok. Zamanı olmadığını biliyorum ama yalnızca mutluyum.”
Crusch onun ne hissettiğini hemen anladı. “Anlıyorum, Zaryusu.”
Zaryusu, Crusch’un gülümsemesi güneşin kendisiymiş gibi gözlerini kıstı. İkisinin bakışları da özlem ve sevgiyle doluydu.
Bedenleri birbirinden uzaktı. Elbette öyle olmalıydı. Tam şu anda ölüme yürüyen Kertenkeleadamlar vardı. Böyle bir anda kalplerindeki duygulara karşılık veremezlerdi. Fakat kuyrukları kendi akılları varmış gibi hareket ediyor, birbirlerine dokunup hemen geri çekiliyordu.
“Hımm…”
“Ne diyorsun, büyük ağabey?”
“Kendi dünyalarındalar.”
“Hava ısındı.”
“Benim vardığım sonuç şu: Genç olmak güzel. Önünüzde bir gelecek var.”
Yaşlı dört Kertenkeleadam sevimli çifti izlerken başlarını salladı.
Elbette Zaryusu ile Crusch konuşulanları duyuyordu. Kuyrukları şiddetle savrulurken yüz ifadelerini kontrol altına aldılar.
“Ağabey, harekete geçtiler.”
Konuyu öylesine çabuk değiştirmişti ki Shasuryu ile diğerleri dikkatlerini düşman ordusuna çevirirken gergin gergin gülümsedi. İskelet Biniciler geniş bir yay çizerek ilerlemeye başlamıştı.
“Hey, hey, buraya mı geliyorlar?”
“Binicilerle mi? Bu konuma saldırıp bizi sarsmaya mı çalışıyorlar?”
“Hayır, savaşçılarla erkeklerin arkasına dolanıp etraflarını sararak hepsini yok etmeye çalışmıyorlar mı?”
Bu kötü.
Kimse dile getirmese de herkes aynı sonuca varmıştı. İskelet Biniciler sorun yaratacaktı.
Hemen harekete geçmiş olsalardı Kertenkeleadamlar onları ezebilirdi. Fakat şimdi savaşçılarla erkekler yakın dövüşe girmiş, avcılar zombileri uzaklaştırmış, dişiler de iskeletlerin yan tarafına taş yağdırmaya başlamıştı. Kertenkeleadamların şu anda İskelet Binicileri durduracak kuvveti yoktu.
“Sanırım harekete geçme zamanımız geldi.”
Shasuryu, Küçük Diş reisinin fikrine başını salladı. “Asıl soru kimin gideceği. Evet, ilk hamlemizi yapma zamanı geldi.”

İskelet Biniciler—kemikten atlara binmiş, mızraklarla donatılmış iskeletlerdi. Sahaya kolayca sürülebilmeleri dışında özel güçleri yoktu, fakat bataklıktaki hareket kabiliyetleri olağanüstüydü. Kemikten bedenleri çamura fazla gömülmediği için at hızında ilerleyebiliyorlardı.
Yüz kişilik birlik uzun bir dolambaç çizerek Kertenkeleadamların arkasına ulaşıp geriden saldırmaya çalıştı.
Sol ilerilerinde kendilerine doğru gelen üç Kertenkeleadamı fark ettiler, fakat onları görmezden geldiler. Savaşa yeni katılanlar emirlerine dâhil değildi; bu yüzden saldırıya uğramadıkları sürece onlarla ilgilenmeyeceklerdi. Zekâsı olmayan namevtler böyle hareket ederdi.
Kertenkeleadam ordusunun arkasına ulaşmak üzereyken en öndeki binicinin görüşü çılgınca dönmeye başladı. İskelet havaya fırlamış ve hızla bataklığa düşüyordu.
Bir insan şaşkına dönüp hemen hareket edemezdi. Fakat zekâsı olmayan namevt İskelet Binici vakit kaybetmeden emirlerini yerine getirmeye koyuldu. Hemen ayağa kalktı, ancak aldığı ağır hasar yüzünden sendeledi.
Başka bir binici yuvarlanıp ilkine çarptı; iki birliğin kemikleri kırılarak bataklığa saçıldı.
Aynı şey bataklığın çeşitli yerlerinde yaşanıyordu. Peki neden?
Cevap son derece basitti: tuzaklar. Kertenkeleadamlar suya ahşap kutular gömmüştü. Atlar bunların içine bastığında kendi hızları yüzünden tökezliyordu.
İskelet Biniciler peş peşe yuvarlandı. İnsanlar yavaşlar ya da bir tür önlem alırdı, fakat bu biniciler bunu yapmadı. Açık bir çukurun çevresinden dolaşacak kadar değerlendirme yapabiliyorlardı, ancak gizli tuzaklara karşı tedbir almak emirlerinin kapsamı dışındaydı. Duruma uyum sağlayacak zekâları yoktu.
Hızlarını koruyup dosdoğru tuzaklara hücum etmeleri toplu intihara benziyordu. Yine de tuzaklar etkili olsa da binicileri yalnızca yavaşlatıyordu. Biraz hasar veriyor, fakat yok etmeye yetmiyordu. Çevreye dağılan biniciler çamura bulanmış bedenlerini yeniden ayağa kaldırdı.
O sırada keskin bir ıslık sesi duyuldu ve yere düşen İskelet Binicilerden birinin başı patladı.
Düşman bir tarafın varlığını fark eden biniciler çevreyi taradı.
Ardından bir başka baş cam gibi parçalandı.
Biniciler yaklaşık 80 metre uzaktaki üç Kertenkeleadamı ve başlarını uçuran şeyin sapanlarından nokta atışıyla fırlattıkları taşlar olduğunu gördü. İskelet Biniciler ilerlemeye başladı.
Aynı anda yerdeki iskeletlerle yapılan savaş bir dönüm noktasına ulaşıyordu. Çok sayıda yayın çıkardığı gergin sesin ardından ok yağmurunun sesi geldi. 150 İskelet Okçu, Kertenkeleadamlarla iskeletlerin ayrımını gözetmeden oklarını üzerlerine yağdırdı. Tek atışla da bitmedi; ikinci, üçüncü salvo geldi…
Bu saldırı Kertenkeleadamları hazırlıksız yakaladı. Birkaçına ok isabet etti ve yere yığıldılar. İskeletlerle dövüşürken üzerlerine yağan oklardan korunamıyorlardı.
Elbette oklar iskeletlere de isabet ediyordu, fakat hasar almıyorlardı. Delici hasara dirençli iskeletler ilerlerken İskelet Okçular geriden ok atıyordu. Kusursuz bir manevraydı. Okçulara ulaşmak için 2.200 kişilik öncü birliğini tamamen yok etmenin ne kadar süreceği düşünülürse Kertenkeleadamların sonu gelmiş olmalıydı.
Sorun, bu hamlenin çok geç yapılmasıydı. Planı savaşın başında uygulasalardı Kertenkeleadamlar için ölümcül olurdu. Sayı farkının altında ezilir ve savaş farklı sonuçlanırdı. Fakat şimdi sonuç çoktan belli olmuştu.
İskeletlerin sayısını yeterince azalttıklarına karar veren Kertenkeleadamlar onları görmezden gelip doğrudan okçulara hücum etti. Üzerlerine 150 ok yağdı ve birkaç Kertenkeleadam çamura yığıldı—fakat hepsi değil.
Kertenkeleadamların derileri kalın, pulları sertti. Zırh giymeseler bile deri zırhlı bir insan kadar iyi korunuyorlardı. Bir ok derilerini delse bile kalın kasları hayatlarını kurtarırdı.
Daha az kişinin düşmesinin bir nedeni de İskelet Okçuların yaylarını gerecek kadar güçlü olmamasıydı. Saldırılarının arkasındaki kuvvet bir Kertenkeleadamı öldürmeye yetmiyordu.
Kertenkeleadamlar savaş naraları atarak korkusuzca ilerledi. Ölümcül yağmur ikinci kez geldiğinde başlarını kollarıyla korudular. Fırlatılan oklar derilerini delip bedenlerini parçalarken canlarını kurtarmak için koştular.
Üçüncü salvo…
İskelet Okçuların yapabildiği ancak bu kadardı. Zekâları olsaydı muhtemelen geri çekilirlerdi. Geçici olarak gerileyip kalan namevt ordusuyla düzenli biçimde savaşsalar çatışmada hâlâ işe yaramanın bir yolunu bulabilirlerdi.
Ancak böylesine karmaşık bir emri uygulayacak zekâları yoktu. Zaten kendilerine böyle bir emir verilmemişti. Aldıkları basit emirlere uydular ve Kertenkeleadamlar neredeyse üzerlerine çıkmışken bile ok atmaya devam ettiler.
Bir savaş narası yükseldi. Kertenkeleadam dalgası daha önce iskeletleri yuttuğu gibi İskelet Okçuları da yuttu. Uzun menzilli savaşçıların yaylarını kullanacak yeri kalmamıştı. Kertenkeleadamların saldırıları altında sulu toprağa yığıldılar. Zombiler hâlâ duruyordu, fakat iskeletlerin neredeyse tamamı yenilmişti.
Sonunda yeni bir düşman sahaya sürüldü: namevt canavarlar. Kurt, yılan ve yaban domuzu gibi çeşitli hayvanların cesetlerinden yaratılan bu namevtler, zombilerin dayanıklılığıyla hayvanların çevikliğini birleştiren canavarlardı.
Namevt canavarlar doğruca Kertenkeleadamlara yöneldi. Bazıları hızlı, bazıları yavaştı; saf ya da düzen duygusu taşımayan dağınık bir hücumdu.
Aşağıdan gelen saldırılardan kaçınmak şaşırtıcı derecede zordu. Canavarlar hayvanlara özgü bir yöntem kullanıyor, düşmanlarını yavaşlatıp yere çekmek için önce ayak bileklerini ısırıyor ve ardından son darbeyi indiriyordu.
Zaten yorulmuş olan Kertenkeleadamlar için bu ciddi bir sorundu. Tepki vermekte geciken birkaçının boğazı parçalandı. Bir savaşçının yanında yoldaşı düştüğünde zihnini ne kadar hazırlamış olursa olsun ya da atalarının ruhlarının yanlarında olduğuna ne kadar inanırsa inansın morali sarsılırdı.
Baş savaşçılar ön safta dövüşüyordu, fakat üzerlerindeki baskı yavaş yavaş artıyordu. Kertenkeleadam hatlarının kırılıp dağılması yalnızca zaman meselesiydi. Tam o anda heyecan dalgası bataklığa yayıldı.
Kolları, bacakları ya da başları olmayan ve boyları bir buçuk metreyi biraz aşan iki çamur konisi belirdi…
…ve hareket etmeye başladı.
Ayakları olmamasına rağmen bataklığın üzerinde kayarcasına çevik biçimde ilerleyip namevt canavarlara yaklaştılar. Yeterince yaklaşınca insanlarda kolların bulunacağı yerden, kendi boylarını aşan kırbaç biçimli uzuvlar uzattılar.
Bunlar, rahiplerin güçlerini birleştirerek çağırdığı Kertenkeleadam kozlarından biriydi: Bataklık Elementalları.
Bataklık Elementalları namevt canavar sürüsüne daldı, kırbaç gibi dokunaçlarıyla vurup bazılarını yerden kaldırdı. Elbette namevt canavarlar da pençeleriyle tırmalayıp dişleriyle ısırarak karşılık verdi.
İki taraf da korkusuzca dövüşüyordu, fakat Bataklık Elementallarının üstünlüğü yavaş yavaş belli oldu. Bunun tek nedeni, bireysel güçleri arasındaki dengesizlikti.
Kendi rahiplerinin gücü namevtleri yeniyordu. Bunu görmek Kertenkeleadam savaşçıların cesaretini geri getirdi ve yeniden hücuma geçtiler.
Böylece korkunç bir boğuşma başladı. Şimdiye kadar iskeletlerle yaptıkları savaşın aksine bu çatışmada pek çok Kertenkeleadam hayatını kaybetti. Ancak sayı üstünlüğü artık Kertenkeleadamlardaydı ve savaşın dengesi onların lehine dönmeye başladı.

KAYBEDECEĞİZ.
Cocytus bunu anlamıştı. Kendisine verilen birliklerdeki namevtlerin hiçbirinde zekâ yoktu. Kaybetmelerinin nedeni buydu ve en başından beri bundan korkuyordu. Fakat bu kadar zayıf çıkmalarını beklememişti.
Bu kadar yüzeysel düşünmüş olması onu rahatsız ediyordu. Durumu tersine çevirmenin bir yolu vardı, fakat iyi bir seçenek değildi. O yöntemi kullanmak neredeyse yenilgiyi kabul etmekle aynı anlama gelirdi.
Ama efendisine gerçekten kaybettiklerini söyleyebilir miydi? Cocytus bir [Mesaj] tomarı aldı. Böyle bir durumda araması gereken kişi…
“DEMIURGE, SEN MİSİN?”
“Evet, dostum. Bana [Mesaj] göndermene neden olacak ne yaşandı?”
Demiurge’ün derin ve sakin sesi Cocytus’un zihninde yankılandı. Nazarick’in en keskin zekâlarından biri olan Demiurge mutlaka iyi bir fikir bulurdu.
Bir bakıma rakibi olan birinden yardım istemek canını sıkıyordu, fakat ne pahasına olursa olsun yenilgiden kaçınmalıydı. Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nın ordusu mu kaybedecekti?! Böyle bir sondan kaçınmak için gerekirse başını yere kadar eğerdi.
“ASLINDA…”
Demiurge, Cocytus’un bir tomarın tamamını tüketen açıklamasını sessizce dinledi ve rahatsız bir nefes verdi. “Peki bu konuda ne yapmamı istiyorsun?”
“BİLGELİĞİNİ BENİMLE PAYLAŞMANI İSTİYORUM. BÖYLE GİDERSE YENİLECEĞİZ. YALNIZCA BEN KAYBEDECEK OLSAM BUNU KABUL EDERDİM, FAKAT NAZARICK BÜYÜK YERALTI MEZARLIĞI’NI VE YÜCE VARLIKLARI UTANDIRAMAM.”
“…Ainz-sama gerçekten kazanmanı istiyor mu?”
“NE? BUNUNLA NE DEMEK İSTİYORSUN?”
“Neden bu kadar düşük kademe astlardan oluşan bir ordu kurdu?”
Cocytus da aynı şeyi düşünüyordu. Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’ndaki en zayıf astlardan bir ordu kurmanın anlamını görememişti.
“MUTLAKA BİR DÜŞÜNCESİ VARDI. AMA NE YAPMAYA ÇALIŞIYORDU?”
“Birkaç tahminim var.”
BİLİYORDUM. Cocytus bunu sesli söylemedi, fakat iblise gerçekten büyük saygı duyuyordu.
“Öyleyse… Cocytus. Birkaç gündür oradasın. Saldırmadan önce Kertenkeleadamlar hakkında bilgi toplamış olmalısın, değil mi?”
Bunu yapmış olması gerekirdi. Ancak…
“FAKAT AINZ-SAMA, VERDİĞİ ORDUYLA ONLARI DOĞRUDAN BİR ÇARPIŞMADA ORTADAN KALDIRMAMI EMRETTİ.”
“Evet, ama bir an düşünmeni istiyorum, Cocytus. En önemli şey Ainz-sama’ya sunacağın sonuç değil mi? Asıl amacın köyü tamamen yok etmekse bunu yapmanın en iyi yolunu araman gerekmez miydi?”
Cocytus cevap veremedi. Demiurge tam da işin özünü söylemişti.
“O astları sana verirken bunu düşünmüş olmalı.”
“…BANA BİLEREK KAZANAMAYACAK BİR KUVVET Mİ VERDİ?”
“Bunun olma ihtimali gerçekten yüksek. Bilgi toplasaydın köyü ortadan kaldıracak kadar kuvvetin olmadığını fark edebilirdin. O zaman dönüp, ‘Ainz-sama, bu birliklerle onları yok etmek zor olacak. Daha güçlü birliklere ihtiyacım var,’ diye rapor verebilirdin. Belki de amacı buydu?”
Başka bir deyişle efendisinin gerçek niyetini doğrulaması gerekirdi. Yalnızca emirleri izlemek yerine kendi kararına göre harekâtı uyarlayıp sonra uygulamalıydı. Demiurge’ün söylediği buydu.
“Muhtemelen bu konuların daha çok bilincinde olmanı istiyordu. Elbette başka amaçları da olduğundan eminim ama…”
“BAŞKA AMAÇLAR MI?” diye telaşla sordu Cocytus. Zaten bir hata yapmıştı; daha fazlasını yapmak istemiyordu.
“Köylere bir haberci gönderdi, fakat Nazarick’in adından hiç söz etmedi. Sana da kendini göstermemeni söyledi. Bu da demek oluyor ki—”
Cocytus güçlükle yutkundu ve Demiurge’ün söyleyeceği her söze odaklandı. Ancak devamı gelmedi.
“Ah! Üzgünüm, Cocytus. Acil bir şey çıktı. Kusura bakma, şimdilik bu kadar. Zafer haberini bekliyorum!” Demiurge konuşmayı kesti ve [Mesaj] büyüsü sona erdi.
Soğukkanlı Demiurge’ü neyin paniğe sürükleyebileceğini az çok anlayan Cocytus bakışlarını odadaki diğer kişiye çevirdi. Entoma yıpranmış bir tılsımı umursamazca alnından çıkarıyordu.
Bir tılsım kullanıcısı tam şimdi tılsım kullandıysa… her şey için çok geçti.
Son çare olarak saklaması söylenen canavarı serbest bırakma zamanıydı. Fakat efendisinin gerçekten yapmasını istediği şey bu muydu?
Cocytus belki de ilk kez aldığı emirlerin ardında saklı olabilecek niyetleri dikkatle düşündü. Ancak sonunda varabileceği tek bir sonuç vardı.
Cocytus [Mesaj] büyüsünü yaptı. “İHTİYAR LICH KOMUTAN, SANA EMREDİYORUM: HAREKETE GEÇ. KERTENKELEADAMLARA GÜCÜNÜ GÖSTER.”
Bir deri bir kemik bedeni gösterişli ama eski bir cübbeye sarılmıştı; tek elinde boğumlu bir asa tutuyordu. Kemiklerinin üzerine gerilmiş az miktardaki deriden oluşan çürümüş yüzü karanlık bir bilgeliği yansıtıyordu. Bedeninden yükselen negatif enerji, çevresinde sis gibi asılı kalıyordu. Bu namevt büyü kullanıcısı bir İhtiyar Lich’ti.
Cocytus’un emrini aldıktan sonra bataklığa kısa bir bakış attı. Ardından hemen arkasındaki gevşek, kızıl derili namevtlere—kendisiyle aynı yöntemle yaratılmış Kanlı Et Yığınlarına—emir verdi.
“Şu üç Kertenkeleadamı öldürün.”
Emri alan iki yığın, binicileri yok eden üç Kertenkeleadama doğru yürümeye başladı. Yalnızca kas güçleriyle yumruk atabilen düşük kademe namevtlerdi, fakat yenilenme yetenekleri vardı. Bu yüzden kendi seviyelerindeki bir düşmanın onları yalnızca fiziksel saldırılarla yenmesi uzun sürerdi.
İhtiyar Lich onların kendisine yeterince zaman kazandıracağına karar verdi.
Elbette bu kötü bir plandı. Bir büyü kullanıcısı olan İhtiyar Lich yakın dövüşte pek güçlü değildi. Kanlı Et Yığınlarını yanında tutmak akıllıca olurdu.
Fakat bunu yapamazdı.
Aldığı emir gücünü göstermesiydi. Bu da ezici kuvvetini kullanıp Kertenkeleadam üssünü tek başına yerle bir etmesi gerektiği anlamına geliyordu.
İhtiyar Lich yürürken korkunç yüzünü buruşturup kıkırdadı.
Bu çok basitti.
Yüce Varlık Ainz Ooal Gown tarafından yaratılan bir İhtiyar Lich olarak Nazarick’te otomatik beliren İhtiyar Lichlerden çok daha güçlüydü. Tek yapması gereken bu gücü göstermekti.
Efendisinin kendisine verdiği ad üzerine zafer kazanacağına yemin etti. “Ben Iguvua, Yüce Varlık’a zafer getireceğim.”
