Overlord Cilt 14 – Bölüm 1 / Beklenmedik Bir Hamle (1. Kısım)

Beklenmedik Bir Hamle (1. Kısım)

Ağzına kadar dolu bira kupasını tek seferde kaldırdı ve boğazından aşağı akışının tadını çıkardı.

Kendi topraklarında bu kalitede bir içki bulması mümkün değildi ama artık tadına alışmıştı.

Şerbetçiotu kokan bir geğirti çıkarıp yarısı boşalan kupayı masaya bıraktı. Memleketinde herkes tahta kupalardan içer ve onları gürültüyle masaya vururdu. Oysa bu kupa porselendi; daha dikkatli davranmak gerekiyordu.

Elbette kırsa bile parasını ödemek zorunda kalmazdı. Hamisi Hilma Shugneus’un sağladığı bu yerde, kendi fraksiyonundaki ya da onlar aracılığıyla buraya gelen soylularla birlikte içiyordu. Hiçbir şey için tek kuruş ödemesi gerekmiyordu.

Bütün bunlar, soylular arasında yükselmeye aday Baron Phillip Didon Rile Mocharath’ın geleceğine yapılan bir yatırımdı.

Karşılığını daha sonra verebilirdi. O zamana dek hesabı kabartmakta sakınca görmüyordu.

Hilma, Phillip’in hayal edebileceğinden çok daha zengin olabilirdi ama sonuçta sıradan halktan biriydi. Gerçek gücün önünde başını eğmekten başka çaresi yoktu. Phillip gibi bir soyluyu avucunun içine almak için bu kadar uğraşmasının ve onun fraksiyonunu kurmaya böylesine hevesle yardım etmesinin nedeni de kuşkusuz buydu.

Bu dünyanın sunduğu en açık ayrım buydu.

Her şeyin üstünde doğuştan gelen hak vardı.

Yine de ona epey borçluydu.

Phillip borçlarını ödemekle övünürdü. Bu yüzden daha yüksek bir rütbeye ulaşmaya can atıyordu. Hilma da kuşkusuz aynı şeyi istiyordu; yalnızca bir baronken yapabilecekleri sınırlıydı.

Bu borcu kapatmaya fazlasıyla hazırdı.

Borcunu ödeyene kadar bazen ona boyun eğmek, hatta açıkça Hilma’nın yararına olan konularda bile harekete geçmeden önce izin istemek zorundaydı.

Daha fazla özgürlük için yanıp tutuşuyordu. Gücünü sergilemek istiyordu.

Phillip’in tek isteği buydu.

Ne var ki—

“Kolay olması gerekiyordu!”

Farkında olmadan bunu yüksek sesle söylemiş, ardından aceleyle çevresine bakmıştı.

Burası sıradan halka ait bir meyhane değil, Hilma’nın konaklarından birinde meyhaneye benzetilerek düzenlenmiş bir odaydı. Halkın içki içtiği yerlerde duyulan gürültülü patırtıya burada izin verilmezdi. Phillip çok yüksek sesle söylenmemiş olsa da yakınında duran biri varsa sözlerini duymuş olma ihtimali yüksekti.

Kimsenin ona bakmadığını görünce rahatladı.

Başarısızlıklarını başkalarının öğrenmesinin ona hiçbir yararı olmazdı.

Üstelik gerçekten başarısız oluyordu.

Bu aptalların hepsi öldürülmeli!

Phillip hayal kırıklığının alevlerini söndürmeye çalışırcasına kupada kalan birayı bitirdi.

Biraz fazla hızlı içtiğinden dudaklarından taşan bira boynundan aşağı süzüldü ve giysilerini kirletti.

Kumaş tenine yapışmıştı. Bu nahoş his keyfini daha da kaçırdı.

Hiçbir şey yolunda gitmiyordu.

Phillip’in yüzü öfkeyle çarpıldı.

Başlangıçta topraklarının üretiminin birkaç kat artacağını ve yeni hükümdarlarına minnettar halkla dolup taşacağını ummuştu. Çevredeki soyluların şimdiye kadar başarısını fark etmiş ve dehasından söz etmeye başlamış olması gerekiyordu.

Peki gerçekte ne olmuştu?

Yiyecek üretimi durmadan azalmakla kalmamış, Phillip dışarı çıktığı her seferinde köylüler de ona küçümseyerek bakmıştı.

Bu ne cüret!

O, köklü Mocharath Hanesi’ndendi. Sıradan bir köylünün ona en büyük saygıyı göstermek dışında bir davranışta bulunmaya hakkı yoktu. Belki de bu köylüler onu devirmek için gizlice plan yapıyordu!

Bu mantıklıydı.

Pek çok kişi gerçek yeteneği kıskanırdı. Kendi sıradanlıklarını kabullenemedikleri için kaçınılmaz olarak kıskanç, öfkeli ve kuruntulu hâle gelirlerdi.

Ama herkes böyle değildi. Köylülerin sayısı çok fazlaydı; işin içinde başka bir etken olmalıydı. Belki de komşu toprakların parasını almış, Phillip’in otoritesini sarsmak için çalışıyorlardı.

Bu ihtimali göz ardı edemezdi.

Kazançlı ticari ürünlere ağırlık verirlerse eninde sonunda kârın akmaya başlayacağı basit bir gerçekti. Mantığı bir çocuk bile anlayabilirdi. Tarlaları bu şekilde kullanmalı, ihtiyaç duydukları yiyeceği de tüccarlardan satın almalıydılar.

Yine de şikâyetlerin ardı arkası kesilmiyordu.

Aşağılık herifler! Hilma’ya hepsini cezalandırtmalıyım. Belki o zaman başlarını işlerine gömerler! Sadakatlerine ihanet etmediklerinden emin olmak için soruşturma yapmalıyız. Hayır, dur… Belki de hepsini kendim cezalandırabilirim?

Onları kırbaçlayabilirdi. Tıpkı sığırlar gibi.

Evet, Hilma’ya danışmama gerek yok. Ona daha fazla borçlanmama da gerek yok. Benim için yeterince şey yaptı. Artık borcumu ödemeye başlamalıyım.

Kaderinde büyük bir soylu olmak vardı; Hilma ise sıradan bir halk çocuğuydu. Ona olan borcunu yok saymak, elinde ne varsa almak önemsiz bir işti. Ancak böyle bir davranış hırsızlıktan pek farklı olmazdı. Onun gibi gururlu bir soylu da şeref gereği bu tür ahlaksızlıklardan uzak durmalıydı. İmkân bulduğunda borcunu ödemeliydi.

Ayrıca fazla büyüyen bir borç ileride onu zincire vurabilirdi. Bir gün Hilma’nın her sözünü dinlemek zorunda kalabilirdi.

Asıl mesele, bu borcu en iyi nasıl kapatacağım.

İlk planı, topraklarından elde ettiği kazancı büyük ölçüde artırmak ve Hilma’ya yüklü bir para ödemekti. Fakat bunun imkânı yok— Çok zordu. Son derece zordu.

Bunun yerine öncülük edip yeni fraksiyonun Hilma için neler yapabileceğini göstermeye karar verdi.

Ne yazık ki fraksiyon tam olarak benim emrimde değil…

Phillip bu fraksiyona katılarak pek çok bağlantı kurmuş ve bunları güçlendirmişti.

Grubun temsilcisi olmasını isteyenlerin sayısı çoktu. Ancak birçok soylu hâlâ bu göreve uygun olduğuna ikna olmamıştı.

Hilma onu destekliyordu ama yaşının gençliği ve rütbesinin düşüklüğü ciddi engellerdi. Onların açısından bakınca isteksizliklerini anlamak mümkündü.

Yaşlı bir kontun sözleri, genç bir baronunkinden daha fazla ağırlık taşırdı. Fakat Phillip bunun onları eski, tutucu fraksiyonlardan farksız kılacağına inanıyordu.

Yeni bir fraksiyonun amacı, köhnemiş yöntemlerin zincirlerinden kurtulmak ve soylulara yeni bir soluk getirmekti. Başında da Phillip gibi yeni şeyler denemeye hazır bir adam bulunmalıydı.

Bu ahmaklar neden anlamıyor?

Kupanın boş olduğunu fark edince onu öfkeyle kaldırdı.

Yakından bir hizmetkâr geçiyordu. Phillip, “Bana bir tane daha getir!” diye bağırdı.

“Elbette, efendim.” Kadın eğildi. Sonra kalçalarını sallayarak uzaklaştı; yürüyüşü insanın gözünü yakalıyor, bırakmıyordu. Üst üste fazla giysi giymemişti. Bu da ona bakanların kalçalarının biçimini az çok seçebilmesini sağlıyordu.

“Hıh.”

Güzel bir kalçayı elbette takdir ederdi ama kadının emrine hemen uyması daha da hoşuna gitmişti. Halk, efendisine böyle davranmalıydı.

Phillip bu tür iki hizmetçiyi ödünç almıştı.

Onlara istediğini yapabiliyor, ücretlerini bile ödemiyordu. Ev işlerinin hepsini onlar görüyordu. Hilma ayrıca bir uşak ve erzak sorumlusu da vermişti.

Eski hizmetçilerin hepsini kovup evi kendi adamlarıyla doldurmayı tercih ederdi. Ne var ki babası buna karşı çıkmış, Phillip de sonunda geri adım atmıştı. Hilma bütün masrafları karşıladığı için babasının isteğine katlanabiliyordu. Para kendi cebinden çıksaydı giderin fazla olduğunu söyleyip onları çoktan kovmuş olurdu.

Yanında yükselen bir ses Phillip’i bu düşüncelerden çekip çıkardı.

“Ah, Baron Mocharath. Bir sorun mu var? Keyfiniz epey kaçmış gibi görünüyor.”

Döndüğünde yakınında duran iki soylu gördü.

İkisi de onunla aşağı yukarı aynı dönemde soyluluk unvanlarını ve topraklarını devralmış, aynı fraksiyona katılmıştı. Bir ellerinde kupa, diğerlerinde kuruyemiş kâsesi vardı.

“Ah, Baron Delvie! Baron Loquillen!”

Baron Delvie zayıf, gösterişsiz bir adamdı; soylulara özgü duruştan ve incelikten büyük ölçüde yoksundu. Yalnızca giysileri soylu olduğunu belli ediyordu. Sıradan halkın kıyafetlerini giyse kimse onu bir aristokrat sanmazdı. Hatta burada bile onu sahnede soylu rolü oynayan bir oyuncu diye tanıtsalar kimse kuşkulanmazdı.

Baron Loquillen ise iri yarıydı. Boyuna, enine, önden arkaya her yönden genişti. Görünüşü heybetli olsa da kendini ortaya koymakta zorlanıyordu. Phillip onun kolayca kullanılabilecek biri olduğuna hemen karar vermişti.

Toprakları birbirine komşu olduğu için bu ikili sık sık birlikte görülürdü. Phillip onları tam da bu yüzden küçümsediğini açıkça hatırlıyordu. Kendisi gibi tek başına davranıp hareket etmek en verimli yoldu.

“Yanınıza oturmamızın sakıncası var mı?”

“Hiç yok! Lütfen oturun.”

Baron Delvie gösterilen sandalyeye oturdu. Baron Loquillen da başını eğip onun yanındaki yere geçti. Sanki zamanlamasını kusursuz ayarlamış gibi genç hizmetçi de Phillip’in birasıyla o anda döndü.

“Kadeh kaldıralım!”

“Memnuniyetle!”

Dolu kupaları tokuşturmak içkilerin birbirine karışmasını sağlıyor ve zehir bulunmadığını gösteriyordu. Bu geleneği iyi bilen Phillip kupasını bilerek biraz sert vurdu.

Biraz bira masaya sıçradı.

“Aman!”

Birkaç damla da Baron Delvie’nin giysisine geldi.

Giysileri konumuna uygun olsa da soyluların ölçülerine göre kusursuz sayılmazdı. Belki geçmişi olan kıyafetler denebilirdi. Phillip’e eskiden kendisinin de giydiği, başkalarından kalma giysileri hatırlatıyordu.

İçinden bir an ona acıdı.

Phillip’in şimdiki gardırobu son moda gösterişli giysilerle doluydu; hepsi Hilma’nın parasıyla ona özel dikilmişti. Onların kıyafetlerinin durumuysa Hilma’nın bu iki adamı benzer bir yatırıma değmez bulduğunu gösteriyordu.

Aralarındaki yetenek farkı gözle görülür derecedeydi. Dünya gerçekten adaletsiz bir yerdi.

“İçmeye mi geldiniz?” diye sordu.

“—Evet, öyle. Kesinlikle öyle. Aslında bir şeyler içmeye gelmiştik ama sizi burada görünce keyfinizin nasıl olduğunu öğrenelim dedik. Öyle değil mi?”

“Doğrudur, Baron Mocharath.”

“Böyle resmî davranmanıza gerek yok! Rütbemiz de konumumuz da aynı. Biz yoldaş değil miyiz?”

“Ah! Sizin gibi saygın bir adamdan ne güzel sözler. İkimizi de onurlandırdınız; bunu duyduğuma sevindim. Öyle değil mi?”

“Elbette. Lütfen bunlardan alın.”

Adam içkinin yanında iyi giden kuru yiyeceklerden oluşan atıştırmalıkları uzattı.

“Çok teşekkür ederim, Baron Loquillen.”

“Aman, Baron Mocharath. Burada resmî unvanlara gerek yok. Lütfen bana Vianney deyin; buradaki dostumun adı da Yg.”

“Pekâlâ! Siz de bana Phillip deyin.”

Üçü de genişçe gülümsedi ve birer yudum bira içti.

“Fakat sevgili Phillip, sizi rahatsız eden nedir? Geldiğimizde keyfiniz epey kaçmış görünüyordu.”

“Öyle mi?” Alkol zihnini yavaşlatmıştı; düşüncelerini toparlaması biraz sürdü. “Ah, yalnızca bu dünyadaki aptallara sinirleniyorum. Daha doğrusu, kendi topraklarımdaki köylülere.”

“Ah, ah, çektiğiniz sıkıntıyı çok iyi anlıyorum! Sizin gibi zeki bir adam, yeni fikirleri anlayamayanlarla sürekli uğraşmak zorunda kalıyordur. Keşke bu yükü paylaşabilsek, değil mi?”

“Kesinlikle. Bilgeliğinize yaraşır bir dert, Phillip Efendi.”

Övgüleri kulağına müzik gibi geliyordu.

Gerçek aristokratlar birbirini anlıyordu. Onlar da sürekli halkın aptallığıyla mücadele ediyor olmalıydı.

“Ne hissettiğimi anlıyor musunuz?”

“Elbette! Elbette anlıyoruz. Aynı sorunlarla karşılaşıyoruz; tabii sizinki kadar büyük ölçekte değil. Değil mi?”

“Kesinlikle. Ah, kupanız boşalmış. Sen, oradaki! Phillip’e hemen yeni bir içki getir!”

Genç kadın kısa süre sonra taşacak kadar dolu yeni bir kupayı önüne koydu. Phillip kupayı havaya kaldırdı.

“Bir kez daha kadeh kaldıralım mı?” dedi ve kupaları yeniden tokuştu.

Phillip birayı boğazından aşağı döktü.

Lezzetliydi.

Daha önce hiç bu kadar lezzetli gelmemişti. Aynı sıkıntıları paylaşan yoldaşlarla içmenin keyfi buydu.

Phillip bir bakıma fraksiyonun lideri olduğundan diğer üyeler sık sık mesafeli davranıyor, onunla dostluk kurmaya çekiniyordu. Bir kez olsun yanında birilerinin bulunmasına çok sevindi. Çok geçmeden kollarını iki adamın omuzlarına bile atmıştı.

“Aman, Phillip Efendi! Elbette bu yakınlığınızdan memnunum! Ama böyleyken içkiyi dökmek kolay oluyor. Belki biraz daha içtikten sonra— Ah!”

İçkisi yine taştı. Bira ücretsizdi ama bu kadarını ziyan etmek Hilma’ya karşı kabalık olurdu.

Kollarını omuzlarından çekip kupasında kalanı tek seferde içti.

“Gerçekten iyi içiyorsunuz! Öyle değil mi?”

“Kesinlikle. Muhteşem bir gösteri, Phillip Efendi.”

“Puvahhh! Ah, bu hiçbir şey sayılmaz. Ama sizin gibi iki değerli adamla içilen biranın tadı gerçekten daha güzel oluyor!”

“Aman, aman! Ne hoş bir söz. Ne yazık ki içkiye pek dayanıklı değilim ama sizin böyle iştahla içtiğinizi görmek insanın içini ısıtıyor.”

“Öyle mi? İkiniz de fazla içmez misiniz?”

Gerçekten de hâlâ ilk içkilerini yudumluyorlardı.

“Korkarım öyle. İtiraf etmek utanç verici ama tadı dilime pek hoş gelmiyor. Siz de aynı fikirde misiniz?”

“Evet. Fakat böyle bir yerde ortama uymak için içmek şart. Ben de hep küçük yudumlarla yetiniyorum.”

“Dayanıklılığınıza bu yüzden imreniyoruz! Lütfen bizim içkilerimizi de alın. Dilediğiniz kadar için!”

Phillip bu öneriyi memnuniyetle kabul etti.

Başı dönmeye başlamış, yanaklarının yandığını hissetmişti.

“Güzel, güzel. Phillip Efendi, toprağınızdaki aptallarla sorun yaşadığınızı söylediniz. Tam olarak ne oldu?”

“Hı? Şey, ne? Bundan mı söz ediyorduk?”

“Evet, konuyu siz açmıştınız. Biraz fazla içmiş olabilir misiniz? Alkolsüz bir şey getirelim mi? Hı?”

“Kesinlikle, Phillip Efendi. Su zihninizi açabilir. Buradaki suda hiç yosun tadı yok!”

“Yok, yok, iyiyim.” Aynası olmasa bile yüzünün kıpkırmızı olduğunu anlayabiliyordu. “…Şey, evet, yaşadığım sorunlar. Aslında hepsi parayla ilgili.”

İki adam birbirine baktı.

“Her zaman öyle değil midir?”

“Kesinlikle. Topraklarımız pek verimli değil.”

“Hayır, hayır, mesele bu değil! Söylediklerimi yapsalar servet kazanacağız! Ama emirlere uymak yerine işi savsaklıyor ya da emirlerimin çevresinden dolaşmanın yollarını buluyorlar. Hepsi aptal!”

“Çok haklısınız, Phillip Efendi. Aptallarla uğraşmanın yükünü çok iyi bilirim. Bu arada, toprağınızın ünlü olduğu bir ürün var mı?”

“Ne yazık ki yalnızca tarım ürünleri var.”

Başka türlü şeyler deniyordu ama hiçbir sonuç alamamıştı.

“Tarım ürünleri… Özel bir ürününüz varsa para kazandırabilir ama yoksa…”

“Sıradan ürünler yüksek fiyata satılmaz. Bunu herkes bilir.”

İkisinin sesi de aynı ölçüde sıkıntılıydı.

Phillip de tam olarak bunu anlatmaya çalışıyordu. Bu yüzden değerli bir şey yetiştirmek gerekiyordu. Hemen kâr sağlamayabilirdi ama hangi ürünün yetişip hangisinin yetişmeyeceğini araştırmak şarttı. Bu, geleceğe yapılan bir yatırımdı. Fakat böyle bir emir verdiği her seferinde yeterli insan gücü olmadığı söyleniyordu.

“Yapabileceğimiz tek şey krallığın başka yerlerinde hasadın kötü geçmesini ummak. O zaman fiyatlar kesinlikle yükselir!”

“Benim top—” diye söze başladı Yg ama Vianney dirseğini onun kaburgalarına geçirdi.

Ardından Phillip’e yaklaşıp kulağına alçak sesle konuştu.

“Kesinlikle haklısınız. Ama kötü bir hasada rağmen fiyatlar değişmeyebilir. Duymadınız mı? Krallığımızın depoları Büyü Krallığı’ndan gönderilen ucuz erzakla ağzına kadar dolu. Bunlar piyasada büyük bir değişiklik yaşanmasını önleyecek. Ürünlerinize benzersiz bir… katma değer kazandıramazsanız yok pahasına satılırlar.”

“Gerçekten mi?!”

“Yavaş, Phillip Efendi. Sesinizi alçaltın.”

“Bundan emin misiniz?” diye alçak sesle sormadan önce Phillip aceleyle çevresine baktı.

“Evet, güvenilir bir kaynaktan geliyor. Aslında burada, başkentte pek çok tüccar bundan söz ediyor. Bu yiyecek yığınları depolarının önemli bir kısmını kaplıyor. Üstelik kendilerine istedikleri kadarını satabilecekleri söylenmiş; elbette Büyü Krallığı’nın çıkarlarına öncelik veriliyor.”

“Hı? Demek Büyü Krallığı yiyecekleri yalnızca onlara emanet ediyor? Tüccarlar burada satmak üzere Büyü Krallığı’ndan yiyecek satın almıyor mu?”

“Duyduğum kadarıyla öyle. Ayrıntıları bilmiyorum ama yiyecekler yalnızca onlara emanet edilmiş. Sakladıkları için ödeme alıyorlar; kısacası depo ücreti. Büyük bir miktar değil ama kâr etmelerine yetiyor.”

“…Bir tüccar deposunu öylece… kiraya verebilir mi?”

“Normalde çok uğraşmak gerekirdi. Fakat o iblis başkentin depo bölgesine saldırmıştı, hatırladınız mı? Bu yüzden pek çok depo boş kaldı; sahipleri de onları kullanıma açmaktan memnun oldu. Ancak o yiyecekler elden çıkarılana ya da tükenene kadar tüccarlar fiyatları yükseltmez. Onlara baskı yapmaya kalkarsak, Fiyatı daha da yükseltirsek Büyü Krallığı’nın erzakını satmak bizim için daha kârlı olur, derler. E-Rantel’in en büyük yiyecek deposu hakkında bir şey biliyor musunuz?”

“H-hayır, ne yazık ki bilmiyorum.”

“Yalnızca yiyecek depolamak için yapılmış devasa bir bina. İçindeki hiçbir şey bozulmasın diye binanın tamamında sürekli [Koruma] etkisi sağlayan büyülü bir eşya var. Eskiden asıl amacı İmparatorluğa karşı her yıl düzenlenen sefer için hazırlık yapmaktı. Yüz bin askeri beslemeye yetecek erzak orada yavaş yavaş biriktirilirdi. Fakat yiyecekleri uzun süre toplarsanız bir kısmı kaçınılmaz olarak çürür; ayrıca yılın bazı dönemlerinde satın alınacak yiyecek bulunmayabilir. Bu depo her iki sorunu da çözmek için yapılmıştı. Büyülü eşya yerinden taşınamadığından deponun Büyü Krallığı tarafından ele geçirilmesine izin vermekten başka çareleri kalmadı. Böylece Büyü Krallığı içerideki erzakı hemen taşıyamazsa taşıyabildiği güne kadar orada süresiz olarak saklayabiliyor.”

“Erzakı ne kadar uzun süre saklayabilirse saklasın, Büyü Krallığı’nın yalnızca tek bir şehri, E-Rantel’i var. Bu kadar çok ürün yetiştirecek imkâna sahip olduklarını sanmıyorum.”

Ürettiklerinin bir kısmı krallığa girse bile iki ülkenin nüfusu arasındaki fark düşünüldüğünde fiyatlardaki düşüş sınırlı kalırdı.

“Mesele de bu. Söylentilere göre—ki bu söylentilere güveniyorum—Büyü Krallığı geniş tarım arazilerini namevt iş gücüyle işletiyor. Üretimleri son derece yüksek; o küçücük bölge bütün krallık kadar ürün yetiştiriyor. Düşünürseniz namevtlerin dinlenmesine gerek yok. Yine de onların yetiştirdiği hiçbir şeyi yemek istemezdim.”

“Şaka yapıyor olmalısınız! Bu hiç adil değil!”

Phillip yine bağırıyordu. Büyücü Kral’ın, kendi toprağında yapmaya çalışıp başaramadığı her şeyi kolayca başarmasına katlanamıyordu. Kendisi zorluk çekiyorsa o kral da çekmeliydi!

Yoksa—tarlalarında çalışmaları için namevt mi getirmeliydi?

“Biraz abartılmış olabilir. Namevtlerin hiç yorulmadan çalışması, çok daha büyük bir ülkenin üretimine yetişebilecekleri anlamına gelmez. Yine de ürün miktarlarının oldukça yüksek olduğu doğru; Büyü Krallığı’nın Kutsal Krallık’a dış yardım göndermesine bile yetiyor.”

“Gönderebiliyor mu?”

“Evet. Şu Jaldabaoth denen iblis Kutsal Krallık’ı yerle bir etti; başkentimize saldıran iblisin aynısı. Yaptığı yıkım o kadar büyüktü ki düpedüz kıtlığa yol açtı ya da en azından ülkeyi kıtlığın eşiğine getirdi. Büyü Krallığı burada saklanan erzakla onların açığını kapatıyor. Yiyecek yüklü konvoylar düzenli olarak toprağımdan geçiyor, dolayısıyla bu kadarı kesin.”

“Kıtlığı önleyecek kadar yiyecek gönderiyorlarsa tüccarların depolarında bir şey kalmış mıdır?”

“İlk bakışta herkes kalmadığını düşünür. Ama kötü hasatlara karşı yiyecek miktarını belli bir seviyenin üzerinde tutmaları gerekir. Acil durumlar için bir kısmını ayırdıklarını varsayabiliriz.”

Bu ikna ediciydi. Phillip, Büyü Krallığı’nın yerinde olsa dış yardımı eski ve fazla erzakı elden çıkarmak için bahane olarak kullanırdı.

“Kesinlikle. Gerçi kötü hasat her—öh!”

“—Yani bütün umudumuzu havaya bağlayamayız. Daha iyi bir şeye ihtiyacımız var. Büyü Krallığı’nın yiyeceklerinden kurtulmamızı sağlayacak bir şeye. Ancak o zaman yetiştirdiğiniz ürünler kâr getirebilir, Phillip Efendi. Fakat Büyü Krallığı’nın depoları ne kadar can sıkıcı olursa olsun bu yüzden savaş çıkaramayız.”

Phillip’in zihninde birden bir fikir parladı.

Tarım ürünlerinin fiyatı ancak belli bir yere kadar yükselebilirdi. Hasat kötü geçse bile kâr sınırlı olurdu. Fakat bunun nedeni Büyü Krallığı’nın yiyecek depolarıydı. Bu stoklar ortadan kalkarsa ne olurdu?

Yanıt açıktı.

Tarım ürünlerinin fiyatı yükselirdi.

Öyleyse asıl soru şuydu: Büyü Krallığı’nın stoklarından nasıl kurtulabilirlerdi?

Vianney ona bir ipucu vermişti.

Yalnızca Büyü Krallığı’nın üretimini düşürmeleri gerekiyordu. Söylemesi kolay, yapması zordu. Phillip tek başına Büyü Krallığı’nın topraklarına girip tarlaları ateşe veremezdi.

Peki ürünleri çalabilir miydi?

Bu düşünce aklına geldiğinde sanki yıldırım çarpmış gibi oldu.

Başka bir ülkeden çalmak… Sağduyu, tehlikenin elde edilecek kazanca değmeyeceğini söylüyordu. Geleceği ne kadar parlak olursa olsun Phillip henüz yabancı bir devletle boy ölçüşecek güce sahip değildi. Ancak krallık ile Büyü Krallığı düşmandı. Büyücü Kral o savaşta bunca vatandaşı öldürmüşken başka türlü nasıl olabilirlerdi? Üstelik düşman bir ülkeden yiyecek çalmak olağanüstü bir yiğitlikti.

Bu durumda krallığın yönetimi doğal olarak Phillip’in tarafını tutardı. Düşmana cesurca saldırdığı için ona bir unvan bile verebilirlerdi.

…Bunu sevdim. Çok iyi bir fikir.

Büyü Krallığı’ndan çalarsa tüccarların Mocharath ürünlerini satın almak için sıraya girmesi uzun sürmezdi. Bir de çaldığı ürünleri onlara satarsa…

Bir taşla üç kuş! Kusursuz. Ama nasıl çalacağım? Hilma’ya danışıp paralı asker mi tutmalıyım? Hayır, olmaz. Para karşılığında tutulmuş hiç kimseye güvenilmez. Kendini şantaja açık hâle getirmek aptallıktır.

Kendi toprağından topladığı askerleri kullanması gerekecekti. Bunlar sıradan köylülerdi ama Phillip uzun zamandır sürekli bir ordu kurmayı hayal ediyordu. Köylüleri tarlalarından zorla çıkarmak yerine tam eğitimli askerlere sahip olmak çok daha iyiydi. Bu askerlere çaldığı ürünlerle ödeme yapmak da son derece mantıklıydı.

Yine de Büyü Krallığı topraklarına girmek tehlikeli.

Phillip’in toprağı Büyü Krallığı’ndan epey uzaktaydı. Askerleri bu kadar uzak bir yere götürmenin maliyeti karşılanamayacak kadar yüksekti.

Hayır, bekle… Biraz önce birisi söylemişti. Büyü Krallığı’nın konvoyları onun toprağından geçiyor. Onlara saldırırsak…

Bu saldırıyı başarabilir miydi? Askere alabileceği köylü sayısı sınırlıydı. Konvoyun göstereceği direniş düşünüldüğünde zaferi garantilemek için sayıca belirgin bir üstünlüğe ihtiyacı vardı.

“Dinlemek isterseniz bir fikrim var.”

“Bir fikir mi?”

“Evet. Hem de çok iyi bir fikir.”

Phillip öne eğildi ve planını gururla anlatmaya başladı.

“—Tüh. Özür bile dilemedi,” diye tükürür gibi konuştu Vianney. Phillip’in yanından daha yeni ayrılmışlardı.

Phillip’in içkisi, bir zamanlar babasına ait olan giysilere sıçramıştı. Hem kumaşı hem de kesimi ne kadar eski olduklarını belli ediyordu. Bu kıyafeti görmek başlı başına alışılmadık bir durumdu. Toplum hayatına adım atan biri kendisine yeni giysiler diktirirdi.

Soylular bu tür gösterişlerle var olur, bu gösterişlerle yok olurdu. Giysiler de bunun yalnızca bir parçasıydı; böyle giyinmek Vianney’ye küçümsenmek dışında bir şey kazandırmazdı. Ancak Vianney aristokrat toplumunun gerçekten de en altındaydı; ne kadar gösterişli giyinirse giyinsin elde edeceği kazanç yok denecek kadar azdı.

Tam tersine, bu hâli önemsizliğini sessizce gösteriyor ve daha büyük bir gücün kanatları altına girmeye çalışırken ona belirgin bir üstünlük sağlıyordu. Giysileri bir kostümdü; toplum sahnesinde zayıf bir soylu rolünü oynamasına yardım ediyordu. Gelecekte daha iyi bir rol edinmesini de sağlayacaktı.

Cephaneliğinin böylesine önemli bir parçasının kirlenmesine izin veremezdi.

“Çok haklısın,” dedi yanındaki adam.

Vianney ona ters ters baktı. “…Artık böyle konuşmayı bırakabilirsin.”

Sesi sertti. Phillip onun bu şekilde konuştuğunu duysa gözleri yuvalarından fırlardı; tavrındaki fark o kadar büyüktü.

Vianney ne neşeli olmaya ne de gürültülü sohbetlere yatkındı. Ağzı gevşek bir yoldaş rolünü inandırıcı kılmak için üst üste maskeler takmış, elinden geleni yapmıştı.

Dostu Yg onun gerçek kişiliğini çok iyi biliyordu.

“Hoppala, kusura bakma. Yağcılık yapmayı hiç beceremedim, o yüzden hepsini sana bıraktım.”

Yg’nin davranışları da az önce sergilediği hâlinden tamamen farklıydı. Kaba sözleri bir soylunun ağzından çıkmış gibi bile duyulmuyordu.

“Azıcık pişman olsaydın öğrenmek için çaba gösterirdin. Bizim gibi küçük soylular ancak üstümüzdeki kişiler bizi severse ayakta kalabilir.”

“Boktan bir dünya. Bu unvanı alınca rahat bir hayata kavuşacağımı sanmıştım. Meğer bütün iş el etek öpmek, yağ çekmekmiş.”

“Of. Saçmalama. Halktan insanlar da aynısını yapıyor. Hangimizin durumu daha kötü, bilmiyorum. Ama gerektiğinde birilerinin eteğini öpmeyi bilmek yetişkinliğin gereğidir.”

“Öyleyse keşke hiç büyümeseydim. Hâlâ elimde sopayla dolaşıp ejderha avcısı olmayı düşlüyor olsaydım.”

“Geri dönüş yok, bunu sen de biliyorsun. Biraz yağcılık yapmayı öğren. Beyni olmayan bir adamı denetlemek için ihtiyacın olan tek şey bu. İşe yaramazsa da hiçbir şey kaybetmeyiz.”

Yüksek rütbeli ya da deneyimli, övgü duymaya alışık bir soyluyla uğraşıyor olsalardı sonuç almak için çok daha iyi davranmaları gerekirdi. Bunun için de alıştırma ve deneyim şarttı.

“Hı… Peki, onunla bir daha karşılaşırsak daha iyi yapmaya çalışırım.”

“Çalışma; yap. Herkes övgüyü sever. Bundan rahatsız görünüyorlarsa yalnızca senin beceremediğin anlamına gelir. Bunun sana göre olmadığını biliyorum, Yg. Ben senin eksiklerini kapatırım, sen de benimkileri. Anlaşmamız bu. Ama kendini geliştirmekten vazgeçersen sonun gelir. Her zaman birlikte kalacağımızın garantisi yok.”

Vianney ortalamadan daha zekiydi ama fiziksel bakımdan pek güçlü değildi. Yg ise tam tersiydi.

İkisi aynı türden insanlar olsaydı belki birbirlerini rakip görürlerdi. Ancak işlerin böyle gelişmemesini ikisi de büyük şans sayıyordu. Komşu toprakların efendileri nadiren iyi geçinirdi. Fakat ikisi de ailelerinin üçüncü ya da dördüncü oğlu olduğundan, geçmişteki düşmanlıklardan ve ortak tarihlerinin yaratabileceği sürtüşmelerden habersiz yetiştirilmişlerdi.

Belki de en önemlisi, tanıştıkları ilk andan itibaren anlaşmalarıydı.

“Doğru… Peki onun hakkında ne düşünüyorsun?”

“Aşağılığın teki,” diye sertçe karşılık verdi Vianney.

Böyle bir adamın fraksiyonun başına geçmesine izin verme düşüncesi dehşet vericiydi.

“Ama doğru yöne sürersen yarım akıllı birinin bile işe yaradığı yerler vardır.”

“Doğru.”

Fraksiyonları özünde bir çöp yığınıydı.

Topraklarını yönetmekle hiç ilgilenmeyen, yalnızca adı soylu olanlar. Eline kılıç verilmiş bir çocuk gibi taşıyamayacağı bir gücün sarhoşluğuna kapılıp denetimden çıkanlar. Hiçbir şey başarmadığı hâlde kaderinde büyüklük bulunduğuna kesin olarak inananlar. Fraksiyondakilerin çoğu için hiçbir umut yoktu; Vianney’nin kendisinin sıradan bir aristokrattan fazlası olmadığını görmesini sağlayan anlayıştan bile yoksundular.

Bu da bütün fraksiyonu ciddi bir çıkmaza sokuyordu.

“Büyü Krallığı’nın yiyecek stoklarının başkentte durması hiç iyi değil. Yiyecek fiyatlarını istedikleri gibi denetleyebilirler. Krallıkta hasat kötü geçtiği anda bütün fiyatları fırlatırlar. En kötü ihtimalle bazı soylular bu apaçık tuzağı görmezden gelir ve tarlalarında yalnızca ticari ürün yetiştirmeye başlar. Birkaçının, fiyatlar biraz yükselse bile Büyü Krallığı’ndan yiyecek satın alıp açlık tehlikesini ortadan kaldırabileceğimize kesinlikle inandığından eminim.”

Vianney kendi fraksiyonunda tam olarak böyle düşünen birkaç soylu sayabilirdi. Sonucun ne kadar korkunç olacağını dolaylı yollardan anlatmaya çalışmıştı. Fakat hepsi kazançlı çıkacak tek kişinin kendileri olduğuna kesinlikle inanıyordu. Söylediği hiçbir şey onları bu düşünceden vazgeçiremiyordu.

“…O savaşta çok fazla iş gücü kaybettik. Kalan insan gücünü nasıl kullanacağımızı düşününce… hemen kâr getiren işlerin peşinden gitmek istemelerini anlayabiliyorum.”

Herkes, özellikle de yönetici konumundaki biri gelirini artırmak isterdi.

“Ama yalnızca bir deli Büyü Krallığı’nın konvoylarından çalmayı düşünür. Tam bir aptal bile onların bayrağını taşıyan bir arabaya saldırmanın savaş ilan etmekle aynı şey olduğunu, karşılığının hızlı ve acımasız olacağını bilir. Yine de o budala—bekle, yoksa bizi oyuna mı getirdi?”

Belki onları kandırmıştı. Fakat Vianney o adamın neyin peşinde olabileceği konusunda hiçbir fikir bulamıyordu. Bu da onun önerisini kabul etmenin yapabilecekleri en iyi hamle olduğu anlamına geliyordu.

“Bu kadar kafa yorma,” dedi Yg. “Hiçbir şeyin farkına varamayacak kadar aptal olduğuna eminim.”

“Ama yapma,” dedi Vianney gülerek. “Bir konvoyun yolunu kesmeden sonuçlarını düşünmeyecek kadar aptal biri gerçekten olabilir mi?”

“Şey… buna inanmak gerçekten zor.”

Phillip her soylunun bilmesi gereken konulardan acınacak ölçüde habersiz olabilirdi. Fakat gerçekten bu kadar aptal olsaydı babası unvanını ona asla devretmezdi. Phillip’in mutlaka bir amacı vardı. Ama… bu ne olabilirdi?

“Belki Shugneus’a danışmalıyız?”

“—Hayır, danışmasak daha iyi.”

—Hilma Shugneus.

Bu fraksiyonun kurulmasında büyük rol oynayan kadın. Bir kontun metresi olduğuna dair söylentiler vardı ama fraksiyonun kurulmasının o konta açık bir yararı bulunmuyordu. Bunca para ve bağlantının nereden geldiğini merak etmek son derece doğaldı.

Kadının arkasında büyük ihtimalle bir kişi değil, bir örgüt vardı. Krallıkta bu kadar geniş bir etki alanına sahip yalnızca tek bir örgüt bulunuyordu.

Sekiz Parmak.

Re-Estize Krallığı’nın gölgelerinde faaliyet gösteren bir suç örgütü.

Hilma onların planlarındaki sıradan bir piyon muydu?

Vianney öyle olmadığından emindi.

Onunla birkaç kez konuşmuştu ve Hilma gözden çıkarılabilecek bir kuklaya benzemiyordu.

Muhtemelen örgütte önemli bir konumdaydı. Böyle birinin fraksiyonlarıyla bu kadar yakından ilgilenmesi, en hafif ifadeyle kaygı vericiydi. Yeraltı dünyasıyla kurdukları bağlar sayesinde büyük bir güce ulaşan soylular vardı ama Vianney her tür suç örgütünden uzak durmayı tercih ediyordu.

Ne o ne de Yg böyle tehlikeli bir anlaşmadan kazançlı çıkacaklarını düşünecek kadar kendini beğenmişti.

“Ne oldu, bunun kötü bir fikir olduğunu mu düşünüyorsun? Yine düşüncelerine gömüldün, değil mi? Artık benimle paylaşsan iyi olur. Onun planının bizi tehlikeye attığını ben bile anlıyorum. Phillip senin toprağında bir konvoya saldırmak istiyor! Şu kemik suratlı herif bunu yanına bırakmaz. Hem Phillip’in hem senin kafanı isteyecek!”

İsterdi. Yg kesinlikle haklıydı. Yine de Vianney’nin bütün tehlikelerine rağmen bu saçma plana uymak için iyi bir nedeni vardı.

“O beceriksiz aptalın amacı da muhtemelen bu. Suçu bize yükleyip çıkan kargaşada bütün malları alarak kaçacak. Öyleyse neden oyunu tersine çevirmeyelim? Topraklarımızda devriye gezerken Büyü Krallığı’nın konvoylarından birine saldıran haydutlara rastladığımızı söyleriz. Sonra onları oradan kovarız. Bizim elimizden ölmeleri şart.”

Topraklarında bir ticaret kervanına saldırılırsa hiçbir soylu bütün haydutları öldürdüğü için meselenin kapandığını düşünmezdi. Hele işin içinde yabancı bir güç varsa. Hızlı ve sert bir karşılık verilmesi beklenirdi. Olaydaki rollerine ilişkin bütün kanıtları ortadan kaldırmalı, yönetimlerindeki topraklarda işlenen suçları durdurmak için ellerinden geleni yaptıklarını kuşkuya yer bırakmayacak biçimde göstermeliydiler.

“Ne dersin? Büyü Krallığı’nın gözüne girmek için iyi bir fırsat, değil mi? İşin içinde olduğumuzdan kuşkulansalar bile çıkarlarını korumak için elimizden geleni yaptığımızı gösterebiliriz. Tek yapmamız gereken suçluların ölmesini sağlamak. Ölüler konuşamaz.”

“Bunun nasıl biteceğini söyleyeyim. Ölüleri diriltecek tanrısal güçte bir rahip bulurlar. Onlardan bir şey saklamaya çalışmanın anlamı yok.”

“Büyü Krallığı’nın ölüleri geri getirecek kadar yetenekli bir rahibi olduğunu mu düşünüyorsun? Sokaklarında namevtlerin dolaştığı ve yaşayan bütün varlıkların korkuyla adım attığı bir yerde?”

“Muhtemelen yoktur,” diye kabul etti Yg.

Vianney güldü. “O adam ne planlıyor olursa olsun kurduğu pusuyu kendi yararımıza kullanacağız. Planı başarılı da olsa başarısız da olsa—ki başarılı olabileceğini sanmıyorum—Büyü Krallığı gelecekteki saldırılara karşı önlem almak zorunda kalacak. Krallığın tüccarlarından yiyecek stoklarını yönetmelerini istemekten bütünüyle vazgeçebilirler. Böyle olursa fraksiyonumuzdaki yarım akıllılar sonunda hayallerinden uyanır ve topraklarını biraz sağduyuyla yönetmeye başlar. Üstelik…” Vianney’nin gülümsemesi genişledi. “Her iki durumda da ondan kurtulabiliriz.”

“Onun için bu kadar ileri gitmeye değer mi? O herif yüzünden kendimizi büyük tehlikeye atıyoruz.”

“Kendisi değmeyebilir ama şu Shugneus denen kadın onu destekliyor. Kadının biraz haddini bildirmemiz gerekiyor. Amacı kesinlikle o sersemi göstermelik bir lider yapıp geri kalanımızı avucunda tutmak. Örgütünü gölgelerden çıkararak gün ışığında hareket etmesini sağlayacak saygın bir yüz kazanmak istiyorlar. Bize bunca para dökmesinin başka nedenini göremiyorum.”

Ne kraliyet ailesi ne de köklü Soylular Fraksiyonu eski gücünün büyük bölümünü koruyabilmişti. Yeni bir güç grubunu denetleyen kişi, krallığın tamamı üzerinde gerçekten korkutucu bir etki kurabilirdi. Böyle bir güç Sekiz Parmak’ın krallığı gece gündüz yönetmesini sağlardı.

“Bu fraksiyonu hiçbir zaman daha iyi bir yere giderken uğrayacağımız bir duraktan fazlası olarak görmedim ama sen geleceği epey ayrıntılı planlamışsın.”

Yg’nin sözünde doğruluk payı vardı. Bu, sıradan bir baron bir yana, tek bir soylunun bile kaygılanması gereken bir konu değildi. Elbette baron unvanı çok farklı soyluları kapsıyor, aralarında daha yüksek bir unvana denk sayılacak kadar zengin toprakları olanlar bulunuyordu. Ancak Vianney ile Yg’nin toprakları konumlarındaki kişiler için son derece sıradandı; küçük baronların arasından hiçbir bakımdan sıyrılmıyorlardı.

Kraliyet Fraksiyonu’yla da Soylular Fraksiyonu’yla da bağlantısı olmayan Vianney’yi harekete geçiren tek şey kendi toprağını gerçekten daha iyi bir yer yapma isteğiydi. Krallığın kendisi ilerlemezse bunu başarmak zor olacaktı.

Bunun soylu olmakla hiçbir ilgisi yoktu. Yalnızca kişisel amacıydı.

Daha zengin olmak istiyordu. Daha mutlu olmak istiyordu.

Bunun için emek vermeye de hazırdı.

“Daha iyi bir fraksiyona katılmak istiyorsak adımızı duyuracak kesin başarılar ve bağlantılar edinmeliyiz. Değil mi?”

“Haksız değilsin.”

İkisi de henüz güç sahipleri arasındaki yerini tam olarak sağlamlaştırmamış bu grupta fırsat bulacaklarını umarak yeni fraksiyona katılmıştı. Fakat tam bir kuş beyinlinin yönettiği ve Sekiz Parmak tarafından desteklendiği apaçık belli olan bir fraksiyona katılmaları belki de hataydı.

“Ama bunun Büyü Krallığı’yla savaş başlatmayacağından emin miyiz?”

Vianney bunu bir an düşündü, ardından başını iki yana salladı.

“Sanmıyorum. O aptalın planı asla başarılı olmaz. Böylesine önemsiz bir olay yüzünden savaş çıkacağını da düşünemiyorum. Büyü Krallığı’nın yalnızca tek bir şehri var. Bütün krallığın topraklarını ele geçirip işgal edecek sayıya sahip değiller. Sayılarını artıracak namevtleri olabilir ama onlar basit el işlerinden başka hiçbir işe yaramaz. Ülkeyi yönetemezler. Savaş çıksa bile birkaç sınır bölgesinin daha koparılmasıyla sona ereceğine eminim… Ülkenin öbür ucunda yaşayan bizler içinse bunun hiçbir önemi yok. Öyleyse…”

Yumruğunu kaldırdı. Yg de aynısını yaptı ve yumruklarını tokuşturdular.

“Bunu yapalım!”

“İşte bu!”

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla