Herkese uzun bir aradan sonra merhaba. Ben Rifujin na Magonote.
Öncelikle, bu fırsattan istifade ederek Ork Eroica’nın 6. Cildini eline alan herkese en içten teşekkürlerimi sunmak isterim.
Hepinize sonsuz teşekkürler.
Bu defa, vesileyle doğrudan eserin kendisi hakkında ciddi ciddi bir şeyler yazmak istiyorum.
Zira son zamanlarda neler yaptığımı dinlemek herhalde kimsenin pek ilgisini çekmez.
Oysa bu satırları okuyan herkesin Ork Eroica ile ilgilendiğinden zerre şüphem yok.
6. Cilt hakkında ne kadar gevezelik edersem, hikaye de bir o kadar ilgi çekici bir hal alacaktır.
Pekala, bu ciltte Bash ve Zell kendilerini iblislerin diyarında buluyorlar.
Ork Eroica dünyasının en güçlü ırkı… İblisler.
İblisler bu dünyanın en güçlü ırkı olunca, etraflarında şekillenecek bir hikaye kurgulamak benim için oldukça kolay oldu.
Zamanında en güçlü ırk onlardı ama savaşı kaybettiler, dahası ejderhaya yenildiler. Gururları tuzla buz oldu ve şimdi onurlarından kalan son kırıntılara tutunarak yok oluşun eşiğinde bocalayıp duruyorlar.
Ve tam bu sırada sahneye Ejder Biçen Bash çıkıyor. Ejderhayı katlediyor ve iblis kadınlar etrafında pervane oluyor!
Klasik bir kurgu ve hikaye akışı. Kaleme alması son derece basit.
Fakat küçük bir sürprizle.
Sonuçta tüm içerik üreticileri okuyucunun beklentilerini hafifçe ters köşeye yatırmayı sever.
Bu yüzden aşk duyulan o kadın karakter… aslında ejderhanın ta kendisi!
Şaka şaka. Doğrusunu söylemek gerekirse, daha ilk ciltten beri ejder-insan bir kadın karakter yazmayı düşünüyordum ama onun yerine iblis kadın kahramanımız Asmonadia bir anda damdan düşer gibi ortaya çıkıverdi.
Başlangıçta ne bir iblis kadın vardı, ne de Asmonadia diye biri. Fakat illüstratörümüz Asanagi, “İblis kadın kahramanı dört gözle bekliyorum!” deyince… Ben de “Aha, demek ki okuyucular da merakla böyle bir şey bekliyor…” diye düşündüm. “İyi bari, bir tane yazayım en iyisi,” diyerek işe koyuldum.
Yaratıcı sürecin böyle dolambaçlı durumlar neticesinde şekillenmesi gerçekten çok ilgi çekici.
Bence ilham kıvılcımı, bir şeyler üretirken hayati bir önem taşıyor.
Bu fikirler genelde ana olay örgüsünden veya konseptten bir hayli uzak olduğu için, onları esere dahil edip etmeme konusunda kılı kırk yarmam gerekiyor; fakat fikirlerin çoğu “Şöyle yapsam ne olur acaba?” düşüncesinden doğuyor.
İşte bu tek bir sorunun bile içinde, o büyüleyici şeyin özünü barındırdığına inanıyorum.
Kitaplarımın taslağını hazırlarken her zaman ilk satıra “Şöyle yapsam ne olur acaba?” veya “Acaba şöyle olsa eğlenceli olur mu?” yazarım ve yazarken ne zaman tıkanacak olsam dönüp o ilk satıra bakarım. Kararsız kaldığınızda veya yazarlık tıkanması yaşadığınızda zihninize üşüşen o fikirler var ya… Bilinçaltınız başka şeylerle meşgulken onlar arka planda kendiliğinden üretilir; bu yüzden dikkatli olduğunuz sürece, o fikirleri hikayeye katmak vakaların çoğunda kurguyu sadece daha da sürükleyici kılar. Tabii “Şöyle yapsam ne olur acaba?” ruhuna sadık kaldığınız sürece. Mesele bundan ibaret.
Ve bolca fikir üretebilmek adına, kurgu planını olabildiğince esnek tutmayı, detaylara boğulmamayı tercih ediyorum.
Görünüşe göre yine biraz boş yerim kaldı.
O yüzden son durumum hakkında güncel bir şeyler yazmak isterim.
Dürüst olmak gerekirse, kişisel durumumdan ziyade yaratıcılık üzerine teorilerimi kaleme almayı çok isterdim ama ne yazık ki bunun bir anlamı yok. Bir sonraki kitabımı yazarken muhtemelen yine yepyeni şeyler keşfedecek ve düşünce yapımı değiştireceğim. Dolayısıyla benim yaratıcılık teorilerim de değişip duracak.
Her halükarda, bir yazarın gerçek değeri ancak bir kitap yazıp onu yayımladığında ortaya çıkar. Bu yüzden mümkünse yazarlık hakkındaki teorilerimle değil, ortaya koyduğum eserlerle değerlendirilmek isterim.
Her neyse, size bu satırları Dünya’nın kadim bir döneminden yazıyorum.
Yani şöyle oldu; geçen gün kötücül ve gizli bir örgüt tarafından diriltildikten sonra, cehennemvari bir turnuva esnasında devlerin amansız kapışması yaşandı ve ben de zamanda geriye yolculuk ettim.
Ama öyle böyle değil, çoooook eskilere gönderildim.
Burası Jura Devri mi yoksa Kretase Dönemi mi bilmiyorum ama etrafta gözüme pek tanıdık gelen o kadar çok dinozor var ki, tek bildiğim şey kesinlikle dinozorların cirit attığı bir çağda olduğum.
Görünüşe göre bu zaman dilimine benden başka gönderilen insanlar da olmuş. Birkaç not buldum ama hepsi İngilizce yazıldığı için hiçbir şey okuyamadım. Bu insanlar şimdi neredeler acaba? Buluşabilir miyiz ki…? Tek bilmek istediğim şey buydu.
Ama sonuçta ben benim; hayatta kalmaya alışkınım. Bu benim için hiç de yeni bir şey değil.
Yarın güneydoğudaki o devasa sütunu incelemeye gitmeyi düşünüyorum.
Dinozorlar çağından kalma bir şey mi yoksa kadim bir uygarlığın kalıntısı mı bilemiyorum ama belki kendi zamanıma dönmeme yardımcı olacak birkaç ipucu bulabilirim.
Gerçi zombiyken de pek bir ipucu bulamamıştım ya. O yüzden bu sefer de ümitlerimi pek yüksek tuttuğumu söyleyemem. Sanırım hayatı biraz ağırdan almaya çalışacağım.
Pekala, lafı fazla uzattım galiba…
Bir kez daha o harika illüstrasyonları çizen Asanagi’ye ve Mushoku Tensei’ye fazla odaklandığım için başını ağrıttığım Editör K’ye… Ve bu kitabın hazırlanmasında emeği geçen herkese, elbette Shousetsuka ni Narou sitesindeki güncellemeleri sabırsızlıkla bekleyen tüm okuyucularıma…
Bu ciltte de hepinize bir kez daha sonsuz teşekkürlerimi sunarım.
Eğer bu dinozor çağında hayatta kalmayı başarırsam, 7. Ciltte tekrar görüşmek üzere.
