Orc Eroica Cilt 6 – Bölüm 1 / Ress Kar Ovası

Ress Kar Ovası

İblis diyarı.

Algardia Vadisi’nin ötesinde, iki dağ aşıldıktan sonra ulaşılan topraklardır.

Bash ve yanındakiler, Succubus diyarından ayrıldıktan sonra sularla kaplı Algardia Vadisi’ni tırmanıp iblislerin topraklarına adım attılar. Girişleri resmi olarak kayıt altına alınmamış olsa da sınıra bir not bırakmışlardı; bunun yeterli olacağını umuyorlardı.

Uçsuz bucaksız, karlı bir ova uzanıyordu Bash ile Zell’in önünde.

İnsanlar buraya Ress Kar Ovası derdi.

Yılın neredeyse tamamı karla kaplı olduğundan, zamanında kimsenin yaşamadığı ıssız bir yerdi. Yeşil tek bir otun bile bitmediği, çorak bir toprak parçası.

Fakat İblis Kralı Geddigs tahta çıktıktan kısa süre sonra iblisler burada bir üs kurdular.

İblis Kralı Geddigs’i tam olarak böyle bir yeri seçmeye iten şeyin ne olduğuna gelince… İnsan ancak tahminde bulunabilir.

Sonuçta stratejik açıdan bakıldığında, öyle peşinden koşulacak elverişli bir üs konumunda değildi.

Ne insanlar, ne elfler ne de doğrudan onun emrinde olan iblisler, üssün neden buraya kurulduğunun hikmetini kavrayabilmişti.

Tamamen anlamsız bir noktaya dikilmiş bir üs. İşte Ress Kar Ovası’na inşa edilen şey tam olarak buydu.

Ancak bu faydasız görünen üs, yalnızca Geddigs’in ölümünden sonra işe yarayacaktı.

İblisler, Dörtlü İttifak’ın şiddetli saldırılarına maruz kaldığında ön cephe çöktü ve geri çekilmek zorunda kaldılar. Nihayetinde başkent bile düştü. Alıştıkları topraklardan sürülen iblisler, çareyi buraya kaçmakta buldular.

İşte Geddigs’in vaktiyle kurduğu o üs, nihayet gerçek değerini o zaman kanıtladı.

Takip sona erdi.

Dağlar ve vadilerle çevrili bu üs, şaşırtıcı derecede iyi korunan ama stratejik açıdan hiçbir değeri olmayan bir yerdi. Dörtlü İttifak’ın buraya kadar gelip saldırmak için gerçekten hiçbir nedeni yoktu.

İttifak liderleri, arazinin saldırıya elverişli olmadığına kanaat getirdiler ve buraya çıkan tek yol olan Algardia Vadisi’ndeki tek köprüye birkaç birlik konuşlandırmanın yeterli olacağına karar verdiler.

Zaten iblislerin tutunacak dalı kalmamıştı. Savaş hattını yeniden ileriye taşıyacak güçten tamamen yoksun durumdaydılar.

Savaş; iblisler ve İttifak’ın, aralarındaki Algardia Vadisi ve Ress Kar Ovası üzerinden birbirlerine dik dik bakışmasıyla sona erdi.

Ve böylece iblisler bu karlı ovalarda mahsur kaldılar.

Tüm iblislerin bölgeden çıkması yasaklandı; yalnızca uluslararası diplomasi işlerini yürütmesi gereken yüksek rütbelilere şartlı geçiş izni verildi.

Tek giriş çıkış noktası, Algardia Vadisi üzerindeki o tek köprüydü.

İttifak orada seçkin birliklerin koruduğu bir kale inşa etmişti; ülkeye girmek veya çıkmak isteyen herkes katı denetimlerden geçiriliyordu.

İblisler işte bu kadar soyutlanmış, dünyadan koparılmıştı. Tıpkı Succubuslar gibi… Hatta belki onlardan bile fazla.

Şimdilerde, birkaç istisna dışında iblis topraklarını ziyarete gelen kimse kalmamıştı.

Bizim iki gazi savaşçımız Bash ve Zell ise işte o nadir istisnalardan biriydi.

“Burada hiçbir şey yok ki yahu! Hiçbir şey yok! Üstelik kanatlarım da soğuktan donmak üzere!”

“Öyle mi?”

“Biz periler, tıpkı uçuşan çiçek yaprakları gibi narin yaratıklarız! Bu soğuk, bedenim için zehirden farksız! Çiçekler soğuğa karşı çok hassastır, bilmiyor musun? Anca sıcacık iklimlerde, o tatlı güneş ışığının altında açabilirler! Sonra vakti geldiğinde… Puf! Gökyüzüne doğru süzülüp gideriz!”

Zell, bu konuşmayı yaparken alışılageldiğin aksine havada zıplayıp cıvıldayarak gezinmiyordu.

Bunun yerine, yolda avladıkları bir hayvanın kürkünü sarınmış, Bash’in omuzlarında tir tir titriyordu.

Hatta vücut ısısını emebilmek için adeta Bash’in boynuna sarmaşık gibi dolanmıştı.

“Ayy, patron, boynun ne kadar da sıcak ve buğulu öyle…”

Şayet namlı peri savaşçısı Zell, kendi soyundan birinin böyle tir tir titreyip sızlandığını görseydi, hiç şüphesiz ağzına geleni saydırır, zehir zemberek bir laf yağmuruna tutardı: Kendine peri demeye utanmıyorsun! Bütün ırkın yüzünü kara çıkarttın! Mahallemizin yüz karasısın sen! … Zell normalde aynen böyle söylerdi.

Ama böylesine bir diyarlar kıyaslandığında, şanlı Zell bile bu kürklerin içine sığınıp büzülmekten başka çare bulamıyordu.

Yahut Zell durumu farklı bir kılıfa da uydurabilirdi. Peri ırkının uyum sağlama yeteneğine bir bakın hele, diyebilirdi mesela.

Fakat ne acıdır ki Zell’in şu anki hali, uyum sağlama yeteneğinden pek de bir eser kalmadığının açık bir kanıtıydı.

Zira koca Zell bile bu amansız soğuk karşısında çaresiz kalmıştı.

“Anladım.”

Bash’e gelince… Bir ork olarak, hem kavurucu sıcağa hem de iliklerine işleyen bu soğuğa karşı gayet dayanıklıydı. Keyfi gayet yerindeydi yani.

Tabii ki soğuğu hissedebiliyordu. İşte bu yüzden kendisi de kürklere sarınmıştı. Periler birer çiçekse, orklar da herhalde kaldırım taşlarının arasından baş veren o arsız yabani otlar gibiydi.

“İyi de patron, bu iblis kasabası ulan nerede Allah aşkına? Yani ben de daha önce hiç gelmedim buralara ama şimdiye kadar en azından birilerine rastlarız diye düşünmüştüm…? Çok tuhaf! Sana da tuhaf gelmiyor mu? Tek bir iz bile yok! Yoksa bu iblislerin soyu çoktan tükendi mi?!”

“Sanmam. İnatçı mahluklardır.”

İkili günlerdir dört bir yanı dolanıp iblis kasabasını arıyordu; fakat kasaba bir yana, tek bir canlı belirtisine bile rastlayamamışlardı.

Zaten bu uçsuz bucaksız kar ovasında canlı bir yaratık görmek neredeyse imkânsız gibiydi.

Geceleri belki birkaç geyik ya da tilki çıkıyordu karşılarına. Belki bir de kutup ayısı.

Ama her ne hikmetse gündüzleri etrafta tek bir canlı bile gezinmiyordu.

Muhtemelen buradaki yaratıkların çoğu gececiydi… Yine de geceleri gördükleri o yaratıklarda da bir gariplik vardı. Tam seçilemiyordu ama sanki hareketleri… Garip, yavaş bir seyirdeydi…

Sanki aslında gündüzleri aktif olan ama zorla geceleri uyanık kalmaya mecbur bırakılmış yaratıklar gibiydiler.

“…!”

Belki de ikisine de bir şeylerin yolunda gitmediğini hissettiren şey tam olarak buydu.

Ve bu his sayesinde Bash, yolunda gitmeyen en ufak bir belirtide anında harekete geçebildi…

“Böeah!”

Bash birdenbire kafasını karların içine fırlatınca, Zell’in açık duran ağzı buz gibi karla doldu.

Bash karları yararak iyice gömüldü, ardından kar tabakasında parmağıyla tek gözüyle dışarıyı süzebileceği kadar küçük bir delik açtı.

“… Öhö, ciğerlerime kadar kar kaçtı be! Ah, dondum! N-n-ne diye yaptın ki bunu şimdi?”

“Sessiz ol. Bak.”

Zell, Bash’in bu otoriter emri üzerine o küçük peri dudaklarını sıkıca kapattı ve Bash’in açtığı delikten dışarıyı dikizlemeye başladı.

“Vay anasını…”

Zell anında geriye irkildi.

Gökyüzündeydi.

Bulutların arasında süzülüyordu… Tıpkı yürüyüşe çıkmış gibi rahat ve umursamazdı.

Şayet Zell az önce ortalıkta uçuşuyor olsaydı, hiç şüphesiz onu çok daha önce fark etmiş olurdu.

Kırmızı pulları güneş ışığında ışıl ışıl parıldıyor, fersah fersah öteden bile kendini hemen belli ediyordu. Devasa kanatlarının çırpınışı buradan bile neredeyse duyuluyordu.

Kendini saklamak gibi bir derdi hiç yoktu. Hatta sanki gövdesini sergilemek, hava atmak ister gibiydi… Doğal bir düşmanı olmayan bir mahlukun alışkanlığıydı bu.

“Bir ejderha…”

Vastonia kıtasının en güçlü yaratığı.

“…”

Geveze Zell bile ejderhayı görünce dilini yuttu.

İçgüdüsel bir korku bedenini sarıp sarmalamıştı.

Bash için de durum farksızdı.

Karla kaplı hizada, başını göğe kaldırmış, azı dişlerini birbirine kenetlemiş ve kılıcının kabzasını sıkıca kavramıştı.

“… Gitti.”

Ejderha gözden kaybolunca Bash karların içinden sürünerek çıktı.

Gökyüzünü defalarca taradıktan sonra derin bir nefes aldı.

“Demek bu civar bir ejderhanın yaşam alanıymış ha, patron…?”

“Öyle görünüyor.”

“Vay anasını… Şurama bak, titrememi bir türlü durduramıyorum…”

Uçan yaratığı gördüğünden beri Zell’in titremesi daha da şiddetlenmişti.

Nedeni soğuk değildi. Korkuydu.

“Evet…”

Bash ise ejderhaya karşı temkinli olsa da her zamanki vakur ve sakin halini koruyordu.

“Ama sen neticede bir ejderha katilisin! Sanırım ejderhalardan zerre kadar korkmuyorsun, değil mi patron?”

“Öyle demezdim. Korku hâlâ bir etken.”

“Öyle diyorsun ama daha önce bir ejderhayı devirdin sen! Aşırı mütevazılık bünyeye zarardır be! Hadi ama, söylesene! Ejderhalardan korkmadığını söyle! Hatta o ejderha seni görse korkudan tir tir titrer, altına kaçırırdı de! İçimi rahatlatmana ihtiyacım var patron!”

“İçini rahatlatacaksa söylerim söylemesine de bir ejderhanın gözünde ben bir tırtıldan fazlası değilim. Beni gördü diye titrmezdi.”

Bash’in bu konuda yalan söylemeye ya da şaka yapmaya hiç niyeti yoktu.

En cesur savaşçıların bile korkuları olurdu.

Bash ham bir çocuk değildi. Bunu inkâr edecek hali yoktu.

Bir savaş patlak verirse tüm gücünü toplar, titrese de savaş çığlığını atarak ileri atılırdı. Fakat bu durum, bir ejderhayı hafife alacağı anlamına gelmezdi.

Bash’in daha önce bir ejderhayı mağlup ettiği doğruydu ancak bu durum, o yaratığın bu kıtadaki tüm canlıların tepesinde durduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Bir ejderhaya karşı kazanılan tek bir zafer, bu değişmez hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmezdi.

Bir ejderhanın yüzlerce orku göz açıp kapayıncaya kadar küle çevirebileceği hâlâ su götürmez bir gerçekti.

Elbette Bash gerekirse savaşır ve kazanırdı.

Hazırlıklı olsun ya da olmasın… Korkunç bir yaratık hâlâ aynı derecede korkunçtu.

“Şu ejderhayla şu an savaşsan kazanabilir misin dersin?”

“Hayır. Bu çorak, karlı ovada öyle bir mahlukla baş etmenin imkânı yok. Onu yere indirecek bir yolumuz olmadığı sürece.”

“E bende öyle bir şey yok! Durum böyle olduğuna göre, bizi fark etmediğinden emin olsak iyi edeceğiz.”

Bu karlı ovalarda savunmasızca yürümek çok riskliydi. Ejderhaların gözleri son derece keskindi.

Şans eseri, son birkaç gündür fark edilmemişlerdi. Edilmiş olsalardı, şimdiye kadar çoktan küle dönerlerdi.

“Gündüzleri ortalıkta canlı bir yaratık bulunmamasının sebebi bu demek.”

“Gündüz vakti ejderhanın krallığı yani, ha patron…?”

“O zaman geceyi bekleriz.”

“Aynen öyle. Dikkatsizce hareket edersek kesin fark edilir, kızartma oluruz!”

Zell, hâlâ Bash’e sarılmış halde başıyla onayladı.

Ne Bash ne de Zell gece vakti gizlice süzülmekten pek hoşlanırdı. Yine de başka çare yoktu. Şu an için gündüz vakti çok daha tehlikeliydi. Geceleri en azından nispeten daha güvende hareket edebilirlerdi.

“Her neyse, şu an için tek istediğimiz kasabayı bir an önce bulmak… Yine de bu kadar aramaya rağmen şansımız yaver gitmediğine göre, bir canavar inine razıyım ben. Buralardaki sihirli canavarlar yuvalarını ejderhalardan kolayca saklanabilecekleri yerlere kuruyor gibi görünüyor patron. Yani gözcülük yapmak için onların yuvalarından birini kullanmak mantıklı olur, değil mi?”

“Sığınacağız öyleyse.”

Bash, bir gözü ejderhanın gittiği yönde, etrafındaki karları düzenleyerek küçük bir kar mağarası oluşturdu ve bağdaş kurup oturdu.

Ardından gözlerini kapattı.

Madem gece hareket edeceklerdi, ellerinde biraz boş vakit var demekti.

Bash günlerce dinlenmeden savaşabilirdi ancak dinlenme fırsatı doğduğunda yükünü hafifletmesini bilecek kadar akıllı bir savaşçıydı.

“Hmm…?”

Fakat tam o sırada Bash’in kulaklarına tanıdık bir ses ulaştı.

Çatışan bir sürü insanın çıkardığı sesler.

Savaş çığlıkları ve haykırışlar.

Ve birkaç saniye sonra… Hayatında daha önce yalnızca bir kez duyduğu o ses.

Kemikleri sızlatan, dehşet verici bir kükreme. Bir ejderhanın kükremesi. Nefesiyle yeri göğü yarabilecek bir ejderha.

Bu, amansız bir savaşın sesiydi.

Bash olay yerine vardığında savaş çoktan bitmişti.

Etraf cesetlerle doluydu.

Yerde serilmiş yaklaşık on kişi vardı.

Yarısı kömürleşmişti. Diğerlerinin ise uzuvları kopmuştu.

Uzaktaki gökyüzünde beliren ejderhanın ağzında bir şey tuttuğu açıkça görülüyordu.

Birini. Ve o kişi hâlâ canlıydı. Ejderhanın dişleri bedenine saplanmış olmasına rağmen, o kişi hâlâ çaresizce kollarını sallıyordu.

Ancak gösterdiği tüm bu yaşam belirtilerine rağmen, talihsiz savaşçının kaderi çoktan çizilmişti.

Ya havada paramparça edilecek ya da yuvaya götürülüp yem yapılacaktı…

Bash, ejderha gözden kaybolana kadar bekledi ve ardından dikkatlice cesetlere doğru yaklaştı.

Neredeyse tamamen kömüre dönmüşlerdi.

Erüyen karların ardından açığa çıkan toprak simsiyah kavrulmuştu, yer yer küçük alevler hâlâ tüteydi.

Cesetler, o simsiyah olmuş toprakla adeta bütünleşmişti.

“On kişiden bile az bir grupla gerçekten bir ejderhayla savaşmaya mı kalkışmışlar…?”

Bash bir yandan cesetleri sayarken bir yandan da kendi kendine mırıldandı.

Çoğu parçalanmıştı fakat toplam uzuv sayısına bakılırsa toplamda on kişiden bile azdılar.

Savaşa başka bir yerde başlamış ve buraya kadar kaçabilenler yalnızca bunlar olsa bile… En baştan beri sayıları yirmiyi geçmiş olamazdı.

Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, bir ejderhayı devirecek güçten çok uzaktılar.

Aklı başında hangi iblis bu kadar az savaşçıyla bir ejderhaya saldırma aptallığını gösterirdi ki?

Yolculuk ederken pusuya düşürülmüş olmaları muhtemeldi ancak bu bölgenin yerlisi olan birinin ejderha bölgesine böylesine gafilce girmesi akıl kârı değildi.

Burası o kadar güvenli bir yer olsaydı, Bash ve Zell çoktan birkaç iblisle karşılaşmış olurdu.

“Patron, ayak izleri dağlardan aşağı doğru geliyor gibi!”

Bash başını kaldırıp baktı. Evet, iblislerin geldiği yönü gösteren izler karda net bir şekilde seçiliyordu.

Dağın tepesinden aşağıya uzanan ayak izleri.

O halde ilk başta daha kalabalık bir orduyla ejderhaya saldırdıklarını, savaşı kaybedip geri çekildiklerini ve ardından kovalandıklarını varsaymak en mantıklısıydı.

“Ah! Patron! Biri hâlâ nefes alıyor!”

Zell olay yerinde fır dolanırken aniden çığlığı bastı.

Bash hemen o tarafa yöneldi; tüm bedeni kavrulmuş ama hâlâ kesik kesik nefes almaya çalışan birini gördü.

Gözleri açıktı, gözbebekleri yanmamıştı… Ancak bilincinin yerinde olup olmadığını anlamak zordu.

Kadın mı erkek mi olduğunu geçtim, hangi ırktan geldiğini teşhis etmek bile imkânsızdı. Yine de ejderha nefesiyle anında küle dönmediğine göre büyü direnci son derece yüksek olmalıydı. Yani ya bir iblisti ya da bir elf. Ancak bir elf olması pek olası görünmüyordu. Üst düzey bir iblis olmalıydı.

Her halükarda Bash, başını Zell’e kaldırıp emrini verdi.

“Ona yardım et.”

“Anlaşıldı!”

Zell etrafa peri tozu saçmaya başladı.

Kardan daha beyaz, yer yer altın gibi parıldayan peri tozu, tüccarlar arasında servet değerindeydi. Fakat Zell şu an onu hiç sakınmadan savuruyordu.

Yine de yara… Çok ağırdı. Peri tozuyla bile tamamen iyileşmesi imkânsızdı. Yalnızca yanmış dış deri tabakası çatlayarak parça parça döküldü.

Evet, derinin tüm dış katmanı adeta karbona dönüşmüştü.

Ancak dökülen tabakanın altında yeni bir deri oluşuyordu.

“Kurtarabilecek misin?”

“Bilemiyorum patron. Belki. İblislerin yaşam gücü yüksektir, o yüzden paçayı kurtaracağını tahmin ediyorum.”

Hayatta kalırsa yanıklar zamanla iyileşecek ve cildi bir hafta içinde eski haline dönecektir.

Ancak derisi tamamen yenilenemeden ölmesi de olası bir durumdu.

Peri tozu cesetleri diriltemezdi.

Kötü şans. Hepsi bu.

Böyle şeyler oldukça sık yaşanırdı.

“Diğerleri kesin olarak ölmüş patron.”

“Anladım. O halde ejderha dönmeden önce saklanalım.”

Şu an için ejderhanın geri döneceğine dair hiçbir belirti yoktu.

Ejderha düşmanını alt edip karnını doyurduktan sonra burada kalması için pek bir sebep kalmazdı.

Zaten böylesine alışılmadık bir canavarın dürtülerini anlamaya çalışmanın da pek bir anlamı yoktu.

Yapılacak en iyi şey bir an önce oradan uzaklaşmaktı.

“Ah, patron! Şurada kayalıklar var! Orada saklanacak bir yer bulmak daha kolay olabilir!”

“Anlaşıldı!”

Böylece Bash ve Zell yarı ölü haldeki kazazeyi de yanlarına alarak kayalıklara doğru harekete geçti.

Bash ve Zell, ejderhadan saklanabilecekleri bir mağaranın bulunduğu kayalık bir alan buldu. Onlar gelmeden önce orada barınan sihirli canavarı katledip havanın kararmasını beklediler.

Tepesinden kalın sarkıtlar sarkan mağara girişi, yerden bakıldığında kolayca görünüyordu fakat havadan seçilmesi oldukça zordu.

Ne de olsa bu mağara sihirli bir canavarın iniydi.

Tıpkı orklar ve periler gibi sihirli canavarlar da ejderhalardan aynı derecede korkardı.

Bu durum, bu bölgede yaşayan sihirli canavarlar için çok daha geçerliydi.

Öyleyse ejderhanın bu mağarayı bulması pek mümkün görünmüyordu.

Güneşin batmasını bekledikten sonra Bash ve Zell delikten dışarı emekleyerek çıktı ve etrafı gözetlemeye başladı.

Az önce kurtardığı kişi Bash’in sırtına bağlanmıştı.

Dışarısı beklenmedik derecede aydınlıktı.

Gökyüzünde tüm haşmetiyle duran devasa bir dolunay, ışığını karların üzerine yansıtarak ayaklarının altını hafifçe aydınlatıyordu.

Orklar gece görüşü pek iyi olan bir ırk değildi ancak Bash’in gözleri mağaranın karanlığına adapte olmuştu.

Ayrıca, hemen yanı başında ışık saçan bir kaynak (bir peri) olduğu için etrafı oldukça net görebiliyordu.

Havanın bu kadar aydınlık olması karşısında… geceyi beklemenin bir anlamı kalmadığı düşünülebilirdi. Ancak ejderhalar gececil yaratıklar değildi.

Bu yüzden her şey yolundaydı.

“Burada epeyce canlı yaşıyor.”

“Çok doğru. Tehlikeli yırtıcıların olduğu bölgelerde işler böyle yürür. Demek istediğim, elflerin yaşadığı ormanlar geceleri sessiz olur, değil mi? Çünkü geceleri avlanmaya çıkarlar.”

“Haklısın.”

Kar ve buzla kaplı gece manzarasında, gündüzleri ortalıkta görünmeyen birçok yaratığın kayalıkların üzerinde cirit attığını görebiliyorlardı.

Tüylü kertenkeleler, sert kıllarla kaplı dört bacaklılar ve memeli mi yoksa böcek mi olduğu belirsiz, pofuduk yuvarlak yaratıklar serbestçe geziniyordu.

Bu adsız yaratıklar Bash’i gördüklerinde var güçleriyle kaçıştılar.

“Pekala patron, ben gidip bir göz atayım.”

“Tamam.”

Bir kasaba.

Gerçekten de orada, sadece geceleri görünecek şekilde büyüyle gizlenmiş bir kasaba vardı.

“Burası Gije Kalesi mi…?”

“Düşürülemez” Gije Kalesi.

Savaş boyunca tek bir kez bile saldırıya uğramayan o kale… Tam karşalarında duruyordu.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla