“Yüce Kartalın Tüneği.”
Bash meyhaneye adımını attığı an, sanki bir kumarhaneye ya da tekin olmayan başka bir mekâna girmiş gibi hissetti.
Sarhoşların eğlendiği bir pub için ortam fazlasıyla ağır, gergin ve neredeyse boğucuydu. Müşterilerin hepsi birbirini süzüyor, tartıyordu.
Tam olarak tehditkâr bir hava sayılmazdı bu. Daha ziyade bir savaşın ilk aşamalarında, her iki tarafın da darbe indirmeden evvel düşmanın gücünü ölçmeye çalıştığı o hisse benziyordu.
“O bir ork mu? Kasabaya tek başına bir orkun girdiğini duymuştum… Hoş geldin Ork.”
Hancı Bash’e başıyla selam verip boş yerlerden birine geçebileceğini işaret etti.
Bir tezgah vardı fakat bar taburesi yoktu. Oturulacak yerler yalnızca masalardan ibaretti.
Bash nereye oturacağından emin olamayarak bir an tereddüt etti. Sonra durumu çözdü. Erkekler meyhanenin dış duvarı boyunca dizilmiş masalara oturmuştu, kadınlar ise tam karşı taraftaydı.
Bash erkeklerin tarafındaki bir sandalyeye yerleşti.
Masanın tam karşısında oturan kadın elf savaşçının bakışları zehir gibiydi.
Saçları küt kesilmiş, uçları içeriye doğru kıvrılmıştı.
Yüzünde öyle bir nefret ifadesi taşıyordu ki elini bile sürmeden ufak bir insanı, belki bir çocuğu oracıkta cansız yere serebilirdi. Ve yüzünün ortasından çaprazlama geçen belirgin bir yara izi vardı.
Kıyafeti epey iddialı ve açıktı lakin Bash tek bir bakışta onun savaş sırasında rütbeli bir asker olduğunu anlayabilmişti.
Belki de elflerin ork şefine denk gelen bir mevkisindeydi ya da daha yüksek bir rütbeye sahipti.
Bash oturur oturmaz, kadının gözleri faltaşı gibi açıldı. Derken gözü Bash’in yeni kıyafetlerine ilişti. Hemen yan tarafında oturan bir kadınla göz göze gelip kararlı bir şekilde başını salladı.
“Aman, kimleri görüyorum! Ne kadar da heybetli, boylu boslu bir erkeksiniz böyle, değil mi? Tanıştığımıza memnun oldum; bendeniz Henbit!”
Sesi, sevimli bir kedi yavrusu taklidi yapmaya çalışan yırtıcı bir kaplanı andırıyordu.
Bash, kadınlarla bu şekilde havadan sudan konuşmaktan pek hoşnut kalmamıştı. Kendini düşmanın kokusunu aldığı açık bir arazide savunmasız kalmış gibi hissediyordu. Her zaman ilk darbeyi indirmeyi yeğlerdi. Fakat bir kadının karşısında nasıl davranması gerektiğini kestiremiyordu.
Bu, daha evvel hiç tatmadığı bir histi… Yoksa tatmış mıydı?
Kendini hiç alışık olmadığı bir durumun içinde bulan Bash, yine de doğrudan mevzuya girmeye ve konuşmayı sürdürmeye karar verdi.
“Ee, sizin adınız nedir Bay… Ork?”
“Bash.”
“Ooh, Bash! Ne kadar da görkemli bir isim! Siz orkların hep böyle şahane isimleri var, zavallı Henbit’in aklı başından gitti doğrusu!”
“Şey… Güzel.”
Kadının tiz çığlığı o kadar kulak tırmalayıcıydı ki Bash’in kafası zonklamaya başladı. Üstelik hafiften başı da dönüyordu.
Acaba bir büyünün tesiri altında mıydı?
“Hımm, vücudunuzda yara izleri görüyorum. Demek Büyük Savaş’ta yer aldınız, öyle mi? Nerelerde çarpıştınız?”
“Her yerde. Savaşın sonlarına doğru vaktimin çoğunu bu topraklarda geçirdim. Topraklarımızı korumak için savaştım.”
“Anladım, anladım! Ne kadar da ahmakça bir soru sormuşum öyle! Benim tamamen boş kafalı biri olduğumu düşünmüşsünüzdür kesin!”
“Peki siz nerelerde çarpıştınız?”
“Oh, ben succubus ülkesini istila etmeye giden birliğin bir parçasıydım! Otuz İkinci Tümen! Orkları pek tanımıyor oluşumun sebebi bu işte, anlarsınız ya— Öhö!”
Henbit ansızın öksürmeye başladı.
Elindeki su bardağından hızlıca bir yudum aldıktan sonra, sesini denemek için birkaç kez yüksek sesle, “Öhöm!” dedi. Ardından, yapmacık ve tatlı bir tebessümle Bash’e dik dik baktı.
“Üstelik bir orkun elf topraklarına seyahat ettiğini ilk kez duyuyorum. Sizin hakkınızda her şeyi öğrenmek için can atıyorum! Sizi bizim ormanımıza getiren nedir?”
“Şey… Bir şey arıyorum. Gerçi, daha doğru bir ifadeyle…”
Ancak Bash cümlesini tamamlayamadan, Henbit masanın üzerinden öne doğru atıldı ve parmağını Bash’in dudaklarına bastırdı.
Onu susturmuştu.
“Lafı uzatmanıza gerek bile yok. Zaten biliyorum. Evlenmeyi düşünüyorsunuz, değil mi? Buraya bu yüzden geldiniz.”
“… Evet.”
Niyetinin bu kadar kolay okunmasından mahcup olan Bash, dudaklarını sımsıkı kapattı.
Gerçi şöyle bir düşününce, sadece bu meyhanede bulunuyor olması bile evlilik piyasasında olduğunun bariz bir nişanesiydi.
Hem bunu gizlemeye falan çalıştığı da yoktu aslında. Yine de bakir olduğu gerçeğini… Bu ufak detayın ağzından kaçmasındansa ölmeyi yeğlerdi.
“Ama bilirsiniz ya…”
Henbit, kadınsı bir zarafetle düşünüyormuş gibi görünmek için başını bir yana eğdi lakin bunu o kadar sert yaptı ki neredeyse boynu kırılacak sandınız.
“… bu minik Henbit’in olayı, birinin damızlık kölesi olmak istemeyişidir. Yani, çocuk doğurmaya karşı falan değilim. Sadece, ömrümün sonuna kadar tek bir erkeğe bağlanıp ona aşık kalacağım, gerçek bir elf evliliği arzuluyorum!”
“Endişen olmasın. Benim ülkemde hatırı sayılır bir konumum var. Eğer eşim olursan, sana bir damızlık köle muamelesi yapılmaz. Sana söz veriyorum.”
Konum.
Bu kelimenin kullanılması, Henbit’in gözlerinin parıldamasına yetti.
“Ohhh, demek öyle? Yani Bay Bash, ork topraklarında epey bir şanınız şöhretiniz var, öyle mi demek istiyorsunuz? Rütbeniz neydi? Büyük şef mi? Savaş şefi mi?”
“Sadece bir savaşçıydım. Yalnızca…”
“Sadece bir savaşçı mı? Peh!”
Henbit, Bash’in rütbesini duyunca tiksintiyle tükürdü.
Ayrıca sesi bir anda birkaç oktav birden düşerek, görgüsüz bir askerin sesi gibi gür ve hoyrat bir hal aldı.
Pek hoş bir ses tonu sayılmazdı ama Bash’i bir nebze de olsa rahatlatmıştı.
Kaba saba, hoyrat bir askerle baş edebilirdi. Katlanamadığı şey o yapmacıklıktı… Kadının o “oyuncu bir kedi yavrusu taklidi yapan kaplan” numarası midesini bulandırıyordu.
Demek en başından beri gerçek bir kaplandı. Bash bir kaplanla havadan sudan konuşabilirdi.
“Savaş sırasında rütbem bir savaşçıydı, evet, lakin pek çok başarı elde ettim…”
“Masal anlatma bana, seni gidi ork dalkavuğu! Parandan haber ver, zengin misin?”
“Ne?”
“Ağzımda lafı mı geveledim? Ne kadar paran var senin?”
“Para mı? Bende… Bende hiç para yok.”
Hakikatte Bash, ork krallığının en zengin adamlarından biriydi.
Kendi memleketinde, Bash’in hiçbir şeye ihtiyacı olmazdı.
Lakin orklar daha çok takas ve barter usulüyle iş görürlerdi. Madeni parayla pek işleri olmazdı.
Diğer ülkelerle ticaret yaptıkları anlar haricinde, orklar sikkelere ellerini bile sürmez, hatta fiziki paranın varlığını akıllarından dahi geçirmeden günlük hayatlarını idame ettirirlerdi.
Ancak Henbit, paranın olmadığı bir toplumun varlığını kavrayamıyor gibiydi.
“Para yok mu? Ben masayı değiştiriyorum!”
Tiksinti dolu bir iç çekerek Bash’i küçümseyen Henbit, oturduğu yerden kalktı ve tavernanın diğer ucuna doğru hışımla yürüyüp gitti.
“…?”
Bash az önce ne olduğunu zerre anlayamamıştı.
Henbit’in geri dönmesini bekledi fakat kadın başka bir masaya oturup çoktan başka bir adamla cilveleşmeye başlamıştı.
“Zell… Şimdi ne yapacağız?”
Bash başını çevirip Zell’e baktı.
Ama Zell o sırada koca bir bardak ballı şarabı kafasına dikmekle meşguldü ve çoktan zil zurna sarhoş olmuştu.
“Ben de ona dedim ki, bak dedim… Çiçek falı bakacaksan kırmızı çiçek bulman lazım! Sonra o ne dedi dersin? Hangi kırmızı çiçek dedi yahu?! Piyasada tonla kırmızı çiçek var! İnanabiliyor musun buna? Hık! Yani, kırmızı çiçek diyorsam neyi kastettiğim bellidir be kardeşim! Sen de öyle düşünmüyor musun patron?”
Zell, elindeki tuzluğa dert yanarken ellerini kollarını deliler gibi sallıyordu.
Perinin bu kafayla ona zerre faydası dokunmazdı.
Ne yapmalıydı?
Henbit’in peşinden mi gitmeliydi? Yoksa…
“Selam! Naber? İyi akşamlar, Bay Ork! Ben Lilac! Buralarda pek ork görmeyiz, o yüzden gelip bir merhaba diyeyim dedim!”
Bir elf daha gelmişti. Bu kız, hiç terlemeden bir grifonu tekte devirebilecek gibi duruyordu.
Fakat sesi bir grifondan beklenemeyecek kadar ince ve cırtlaktı.
“Bash.”
“Lafı hiç uzatmayalım, Bay Bash. Hiç toprağın var mı?”
Bash az önceki kadını tamamen aklından çıkardı. Yeni hedefi tam karşısında duruyordu.
Bash kafasını hafifçe sallayarak karşısındaki kadına odaklandı.
“Toprağım yok. Ork toprakları—”
“Ah, o zaman bana müsaade. Hadi eyvallah!”
Gözlerindeki ilgi bir anda sönen Lilac, elini geçiştirircesine sallayıp gözden kayboldu.
Her şey o kadar çabuk olmuştu ki.
Öyle ki, Bash’in retinalarında hâlâ masanın karşısında oturan Lilac’ın hayali silüeti asılı kalmıştı.
Bu kadının derdi neydi böyle?
Ancak Bash bu yaşananı tartmaya fırsat bulamadan, bir sonraki kadın masaya kuruldu.
“İyi akşamlar! Adım Peace Lily! Umarım masanıza oturmamın bir mahzuru yoktur, Bay Ork!”
“Şey, hayır, ne münasebet…”
Bash’in şaşkınlık yaşayacak vakti yoktu. Tek yapabildiği, Peace Lily’nin sorgusuna boyun eğip sorularına elinden geldiğince en iyi cevapları vermeye çalışmaktı…
Ondan sonra Bash, ardı arkası kesilmeyen bir kadın kuyruğuyla laklak edip durdu.
Kulağa cennet gibi geliyor, değil mi? Pek sayılmazdı.
Elf kadınları Bash’in özel ve kişisel hayatına dair ne varsa didik didik ediyor, ardından da kaçınılmaz olarak aceleyle masayı terk ediyorlardı.
Bash on kadınla görüştükten sonra nihayet buradaki tezgahın ne olduğunu kavrayabildi.
Erkekler oturuyordu. Kadınlar ise erkekleri sorguya çekiyordu. Ve eğer bir erkeğin cevapları kadının kriterlerine uymazsa, kadın vakit kaybetmeden bir sonraki erkeğe geçiyordu.
Ulu Kartal Tüneği’ndeki nizam tam olarak buydu.
Kadınların hepsi aynı tarz sorular soruyordu. Birkaç sorunun ardından hepsi Bash’in yanından uzaklaşıyordu.
Görünüşe göre Bash, seçilen şanslı azınlıktan biri olamayacaktı.
Bash’e kalsa, konuştuğu kadınların hangisi olsa canına minnetti. Yani sorun onun çok seçici olmasında değildi.
Fakat bu ardı arkası kesilmeyen başarısız mülakatlar, Bash gibi dünyadan bihaber bir adamın bile gözüne acı bir gerçeği sokmuştu. Neden bir arpa boyu yol alamadığının sebebi gün gibi ortadaydı.
Her şey zenginlikle alakalıydı. Ya da daha doğru bir ifadeyle, kendisinde zenginliğin kırıntısının bile olmamasıyla.
Elf kadınlarının her birinin soru sorma tarzı farklı olsa da, hepsinin paranın peşinde olduğu ayan beyan ortadaydı. Ona unvanları ve toprakları da sorulmuştu ancak asıl merak ettikleri, Bash’in cüzdanının ne kadar kabarık olduğuydu.
Bash’in ork diyarındaki yüksek mertebesini anlatmasının hiçbir faydası olmuyordu. Tabiricaizse bankada hiç altını olmadığını öğrendikleri an, elf kadınları tiksintiyle yere tükürüyor ve bir anda gözden kayboluyorlardı. Elf kadınları sanki tükürme sanatının ustası olmuşlardı.
On elf güzelinin de onu böyle terk etmesinin ardından, Bash kısa sürede masada yapayalnız kaldı.
Anlaşılan o ki elf kadınları arasında laf yayılmış, hepsi birbirini Bash’in masasına yaklaşmamaları konusunda uyarmıştı.
Ama ben elflerin paraya tamah etmediğini sanıyordum. Cüceler gibi değillerdir diye biliyordum. Öyleyse neden durum böyleydi?
Bash buna bir anlam veremiyordu.
Kadınlar Bash’e yaklaşmayı bırakmakla kalmamış, hepsi onunla göz teması kurmaktan kaçınmaya ve resmen “Benimle konuşma, pis Ork!” dercesine düşmanca bir hava yaymaya başlamışlardı.
Çaresiz kalan Bash, madem buradaydı, en azından karnını bir güzel doyurmaya karar verdi.
Bash, elf mutfağının tatsız tuzsuz olduğunu, çoğunlukla böğürtlen ve yemişlerden ibaret olduğunu hatırlıyordu. Ancak diğer kültürlere kapılarını açtıklarından beri elfler, hayvan eti ve tahıl ithal etmeye merak salmış ve bu malzemeleri kendi yemeklerine dahil etmişlerdi.
Elflerin adeti olduğu üzere baharatı pek azdı ama bir ork, önüne konan hemen her şeyi şikayet etmeden mideye indirirdi.
Bash bu doyurucu yemeğin tadını çıkararak atıştırırken, düşünceleri kaçınılmaz olarak yeniden para meselesine döndü.
“Neden bu kadar para istiyorlar ki?”
“O da ne demek? Demek neden para istediklerini merak ediyorsun?”
O esnada bir adam, orkun kendi kendine söylendiğini işitmiş olacak ki yüzünü Bash’e doğru döndü.
Tamamen sıradan görünümlü bir insandı.
Ancak Bash, adamın kızarmış yanaklarını ve donuklaşmış bakışlarını hemen fark etti.
Adam sarhoşluktan yalpulayarak Bash’e doğru yürüdü ve orkun yanındaki sandalyeye çuval gibi yığıldı. Ardından, kırk yıllık dostmuşlar gibi kolunu Bash’in omzuna attı.
Bash bunu pek umursamamıştı; fakat onun gibi birine yapılan bu saygısızlığa ork diyarında şahit olunsa, Bash’in hayranları galeyana gelir ve bu insanın kanını akıtmak için ant içerdi.
Gelgelelim, adamın kafası açıkça çakırkeyif olmanın çok ötesindeydi.
“İstersen anlatıvereyim.”
Bash’in cevap vermesini beklemeden hıçkıran adam, doğrudan anlatmaya koyuldu.
“Beni iyi dinle, ork dostum. Bu tavernada gördüğün kadınların hepsi, savaş esnasında succubus ordusuna karşı çarpışan birliğe mensuptu. Yani, o birlikten geriye ne kaldıysa artık.”
Adamın anlattığına göre vaziyet tam olarak şöyleydi:
Savaştan sonra elf diyarında muazzam bir evlilik patlaması yaşanmıştı.
Zenginler ilk önce kendi aralarında evlenmiş, soylu aileler oğullarını ve kızlarını baş göz etmişti.
Ancak kadın nüfusu fazla, erkek nüfusu ise yok denecek kadar az olduğundan, evlenmek isteyen bir erkek için pazar tamamen alıcının lehine dönmüştü. En güzel elf kadınları göz açıp kapayıncaya kadar kapışılmıştı.
Bu dönemde halk tabakasından pek çok kadın, elit kesimin nasıl bir lüks içinde yaşadığına ilk kez şahit olmuş ve sosyeteye gelin gitmek her sıradan kadının rüyası haline gelmişti.
Derken, halktan kişilerin kendi aralarındaki evlilikler baş göstermişti.
Ne var ki bu evliliklerin çoğu, zaten halihazırda birbirine yakın olan insanlar arasında gerçekleşmişti.
Bu bağlamdaki yakınlık, ya aynı birlikten sağ kurtulan yoldaşlar oldukları ya da savaşa katılan ebeveynlerinin geride bıraktığı, kasabalarda birlikte büyüyen çocukluk arkadaşları oldukları anlamına geliyordu.
Savaş bitmiş, devlet evlenenlere nakit teşviki veriyor ve tanıdık herkes birer birer dünya evine giriyordu! E, o zaman biz niye evlenmiyoruz ki? İşte aynen böyle olmuştu.
En nihayetinde, bekar kalan yegane hatunlar succubus ordusuna karşı savaşanlar olmuştu.
O birlik neredeyse tamamen kadınlardan müteşekkildi.
Kulağa gayet mantıklı geliyor, değil mi? Zira succubus ırkı, erkeklerin kalbini çalıp onları şehvet çılgınlığına sürüklemesiyle ve onları kendilerine kolay birer ziyafet yemine dönüştürmesiyle nam salmıştı.
Düşman kadınların ezici varlığından gözü korkmayan succubus ordusu, bünyesinde erkek barındıran birlikleri gözünü kırpmadan tespit ediyordu. Sonra da o erkeklere saldırıp onları zorla kaçırıyorlardı.
Succubuslar için elf erkeklerinin eti, lezzetlerin en alası ve en makbulüydü.
Neticede elf diyarı çok geçmeden ciddi bir erkek kıtlığıyla karşı karşıya kalmıştı.
Başlangıçta, nüfus sayımına göre her dört elf erkeğine karşılık altı elf kadını düşüyordu. Ancak bu oran kısa sürede değişti ve her üç elf erkeğine yedi elf kadını düşecek kadar vahim bir dengesizlik baş gösterdi.
Ardından, savaş bittiğinde succubus ordusuna karşı savaşmanın tüm yükünü omuzlayan kadın birlikleri kendilerini bir anda oyun dışı kalmış buldular. Neredeyse tamamen kadınlardan oluşan bir ortamdan geldikleri için, flört edebilecekleri tek bir erkek tanıdıkları bile yoktu.
Bu yüzden bu kadınlar, diğer ırklardan pek çok erkeğin toplandığı söylenen Shiwanashi Ormanı’nın yolunu tuttular. Dört elle koca avına giriştiler ve en uysal karakterli kadınlar, evlenmeye dünden razı erkekleri birer birer kafalamayı başardı.
Fakat her kadın aynı başarıyı yakalayamadı.
Geriye kalanlar ya karakter sorunları olanlar ya da yüzleri feci şekilde yara bere içinde kalmış olanlardı.
Bu kusurları bir kenara bırakılsa bile, elf ırkı hala dillere destan güzel kadınlarıyla bilinirdi.
Dünyanın dört bir yanından erkekler bir elf gelini uğruna canını verirdi. Bilhassa da insan erkekleri herkesten çok isterdi.
Dolayısıyla bu evlenmemiş kadınların önünde hâlâ son bir şans vardı. Ve hazır bu evlilik furyası sürerken, ya şimdi olacaktı ya da asla.
Yine de kadınlar içten içe öfke ve kin duymaktan kendilerini alamıyorlardı.
Bu evlilik patlamasının neticesinde; savaşta bakıcılık yapmak zorunda kaldıkları, psikolojik ve fiziksel olarak daha az yıpranmış, daha genç ve daha güzel olan o dünkü çocuklara evlilik yarışında geçilmişlerdi. Hatta içlerinde bulundukları bu çıkmazın yegane sorumlusunun, o genç ve çoktan evlenmiş kadınlar olduğu bile söylenebilirdi.
Haliyle geride kalan kadınlar artık göz ardı edilmekten bıkmış usanmıştı. Sıradan biriyle yetinmeye niyetleri yoktu. Değerlerinin karşılığını son kuruşuna kadar alacaklardı.
“… İyi de neden illa para istiyorlar?”
“Kör müsün yahu, orası gün gibi ortada! O genç olanların hepsi zengin insanlarla dünya evine girdi; şimdi lüks içinde yüzüyorlar, kendi kalibrelerindeki elflerin rüyalarında bile göremeyeceği hayatları yaşıyorlar!”
“Anlıyorum.”
“Bu kadınlar, eski silah arkadaşlarının evlendiği adamlardan daha düşük kalibrede olan hiçbir erkekle tatmin olmazlar. Bir soylu ya da bir asilzade istiyorlar. Statüsü, parası, garantisi olan bir erkek arıyorlar. Ömürlerinin geri kalanında kendilerini kuş sütüyle besleyecek bir adamın peşindeler. Gerçi öyle bir adamın bu izbe yere geleceği de yok ya. Hayır yani, o tarz adamlar buradaki hatunlardan çok daha iyilerini bulabilirler.”
Bash’in yeni insan dostunun da beş kuruşu olmadığı aşikardı.
Savaştan sonra başını sokacak bir yer bulamamış, dönebilecek bir memleketi kalmamıştı. Cephede oldukça büyük başarılar göstermiş olmasına rağmen, çatışma sona erip askerlere ihtiyaç azalınca ordudan resmen zorla emekli edilmişti. Sözü edilecek bir sosyal statüsü olmadığından, şimdilerde yıkık dökük küçük bir kulübede kalıyor ve gündelikçi olarak çalışarak zar zor geçiniyordu.
Evlenmek onun gibi bir adam için imkansız bir düşten ibaretti.
Sık sık tam olarak ne uğruna savaştığını sorgularken buluyordu kendisini. Ve neden savaşın sonuna kadar hayatta kaldığını; sırf böyle bir kaderle yüzleşmek için mi olduğunu düşünüp duruyordu.
Çaresizliğin dibine vurduğu bir anda, elf kadınlarının diğer ırklardan erkeklerle evlenmeye sıcak baktığına dair bir söylenti işitmişti.
Savaş boyunca göz kamaştırıcı pek çok elf kadınıyla karşılaşmıştı.
Eğer o kadınlardan birini eşi olmaya ikna edebilseydi. Bu onun hayatını tamamen değiştirirdi. Belki de en nihayetinde, akşamları dönebileceği sıcak bir yuvası olurdu.
Bu yüzden risk alıp buraya kadar seyahat etmişti; tek umudu kendine ait güzel bir elf eş bulabilmekti.
“Ah…”
Fakat gerçekler acımasız ve hayal kırıklığı doluydu.
Henüz evlenmemiş elf kadınlarının hepsi tam birer servet avcısıydı.
Onlara cephedeki kahramanlık hikayelerini anlatarak gözlerini boyamaya çalışmıştı. Evlendikten sonra ömrünün sonuna kadar onların her ihtiyacını karşılayacağına dair teminat vermişti. Ama nafile. Hepsi ona tiksintiyle burun kıvırmıştı. Zaten savaş hikayeleriyle övünmesi tabutuna çakılan son çivi olmuştu. Ne de olsa bu eski elf savaşçılarının her biri, adamın öldürdüğü düşmanın on katını tek başına devirmişti.
“Kahretsin! Ne zavallı, ne ehemmiyetsiz bir çöp parçasıyım ben böyle…”
Elf kadınlarından gördüğü sert muameleyi hatırlayan adam, hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Bash gözlerini şaşkınlıkla kırpıştırdı; ulu orta bir bebek gibi zırlamaya başlayan bu yetişkin adamla ne yapacağını bilememişti.
Adam ise ağlamaya devam ediyordu. Hıçkırıklarının arasında birasından büyük yudumlar alıyordu.
Sonunda, çapaklı ve yaşlı gözlerle başını kaldırdı.
Bakışları, Bash’i ulu orta görmezden gelen elf kadınlarına dikilmişti.
“Şunlara bak, ha? Şu güzelliklere bir bak hele. Onlardan biri için nelerimi vermezdim ki…”
“… Doğru.”
Bash adamın hislerini çok iyi anlayabiliyordu.
Böyle loş bir tavernanın öbür ucundan bile elf kadınlarının güzelliği göz kamaştırıyordu.
Parlayan sarı saçlar, incecik uzuvlar. Ve o kendilerinden emin, asil duruşları. Hatları belli, diri kasları yetkinlik ve güç saçıyordu.
Pekala, belki karakterlerinde bazı ciddi kusurlar olabilirdi. Fakat Bash onlardan birini eşi olarak alabilse ve her gece onunla koyun koyuna yatabilseydi, tek bir şikayeti bile olmazdı.
“Ah, keşke biraz param olsaydı…”
“Evet ya, her şey paradan ibaret…”
Para.
Para, Bash için hiçbir şey ifade etmiyordu. Paranın lafının bile edilmediği bir ork toplumunda yetişmişti.
Bir insanın nasıl para kazanacağına dair en ufak bir fikri olmadığı gibi, bir elf kadınını tatmin edecek kadar parayı nasıl denkleştireceğini de bilmiyordu.
Zell bilebilirdi. Fakat peri şu anda koca bir bira kupasının içinde çimmeçle meşguldü. Nedense içeride onunla birlikte yüzen bir de tuzluk vardı. Zell sanki onun sırtını keselemeye çalışıyor gibiydi. Aslında bir bakıma şirin bir görüntüydü.
“Peki ama ne kadar para gerekiyor?”
“Ne kadar mı? Şey… Dürüst olmak gerekirse hiç bilmiyorum. Tek bildiğim, çok eskiden zengin elf erkeklerinin sevdiklerine zümrüt kolyelerle evlilik teklif ettiği. Altın kakmalı zümrüt kolyeler hem de. Tam bir sanat eseri! Sanırım o kadarcık bir şey gerekiyordur? Yani, öyle kallavi bir mücevher için cüzdanının epey kabarık olması lazım!”
Bash’in haberi yoktu ama bu, bir efsaneden filizlenen eski bir elf geleneğiydi.
Hikayeye göre, bir insan erkeği dünya güzeli bir elf kızına ilk görüşte aşık olmuştu.
Ona hemen orada evlilik teklif etmişti ama gururlu elf kadını haliyle onu reddetmişti.
İnsan erkeğinin ise gözü korkmamıştı. Kızın peşini inatla bırakmamıştı.
Bu durumdan usanan elf kadını, adamdan kurtulma ümidiyle onun önüne yerine getirilmesi imkansız bir şart koymaya karar vermişti.
Eğer adam ona, diyarın bilinmez bir yerinde var olduğu söylenen efsanevi Yaprakyeşili Zümrüt’ü getirebilirse, onunla evleneceğini söylemişti.
Adam bu şartı hemen kabul ederek zümrüdü aramak üzere dünya kazan kendisi kepçe bir yolculuğa çıkmıştı.
Yolculukları esnasında sadece Yaprakyeşili Zümrüt’ü değil, daha pek çok kıymetli taş ve mücevher de keşfetmiş ve bunlardan göz alıcı bir kolye yaptırmıştı. Sonra da geri dönüp bunu sevgilisine takdim etmişti.
İçten içe sevinçten havalara uçan elf kadını teslim olmuş ve ikisi evlenmişti. Hikaye böyle anlatılırdı.
Şimdilerde çoğu elf kadını, kendisine bir zümrüt kolyeyle evlilik teklif edilmesinin hayalini kurardı.
Elflerin zihninde bundan daha romantik bir teklif şekli yoktu.
Hatta zümrüt kolyelere öyle muazzam bir talep vardı ki, elf diyarındaki her sarraf dükkanında bunlardan bolca bulundurmaya özen gösterirdi.
“Bir zümrüt kolye…”
“Aman, bunu düşünüp dertlenmeye değmez. Bizim gibi meteliksizlerin harcı değil.”
“Peki… ne yapmayı planlıyorsun?”
“Ben mi? Hmm. Sanırım en azından yarından tezi yok zombi avlamada şansımı deneyeceğim.”
“Zombi avlamak mı?”
“Ah, bilmiyor musun? Kasabanın yakınlarında zombi salgını baş gösterdi. Buna neyin sebep olduğunu kimse kestiremiyor. Ama kasaba meclisi katlettiğin her zombi için sana ödeme yapıyor. Eğer bu işte az buçuk elin yatkınsa temiz para kazanabilirsin.”
“Zombi katlederek para kazanılabiliyor mu yani?”
“Aynen öyle.”
Bu sahiden de son derece faydalı bir bilgiydi.
Bash, bu adamın planının o parlak kolyelerden birini alacak kadar servet biriktirmek için yeterince zombi katletmek olduğunu düşündü.
Aslında adamın tek umudu, önündeki bir haftayı daha çıkaracak kadar para kazanabilmekti. Ne de olsa tamamen meteliksizdi.
“Her neyse, anlaşılan bu gece ikimiz de kaybedenler kulübündeyiz, ha? O halde içelim. Daha önce hiç bir orkla içmemiştim.”
“Pekala. Ben de daha önce hiç bir insanla içmemiştim.”
“Tüh, bak unuttum. Kendimi tanıtmadım. Adım Breeze.”
“Bash.”
Birbirlerinin isimlerini zikrettikleri an, ikisi de duraksadı; aniden gelen bir dejavu hissiyle sarsılmışlardı.
İkisi de diğerinin ismini daha önce bir yerlerde işittiğini hatırlar gibi oldu. Ancak bir an sonra, her ikisi de omuz silkerek bu meseleyi üstelememeye karar verdi.
O uzun Büyük Savaş boyunca yıllarca çarpışmış ve sonuna kadar hayatta kalmışlardı. Savaş meydanında rüştünü ispat eden askerlerin isimleri ekseriyetle dört bir yanda zikredilirdi. Bu oldukça sıradan bir durumdu. Birbirlerinin isimlerini daha önce duymuş olmaları o kadar da tuhaf değildi.
Üstelik şu anda bunu dert edemeyecek kadar da sarhoştular.
“Kaybeden erkeklerin şerefine!”
“Elf diyarının göz kamaştırıcı kadınlarının şerefine.”
“Şerefe!”
O gece Bash, uzun zamandan beri ilk kez felekten bir gece çalıp zil zurna sarhoş oldu.
“Ah… Off… Amma çok içmişim…”
Birkaç saat sonra Zell, zonklayan bir baş ağrısıyla gözlerini açtı.
Etrafına bakındığında, hâlâ fırıl fırıl dönen dünyasının elverdiği kadarıyla bir tavernada olduklarını fark etti. Tabii ya. Taverna. O hafıza hâlâ yerli yerindeydi.
Genellikle Zell sızana kadar içip ayıldığında kendisini bir şişenin içine mantarlanmış halde bulurdu. Bu durum çok sık başına gelirdi. Fakat bugün peri, alkolün etkisini üzerinden atana kadar uyurken burnu bile kanamadan güvende kalmış gibi görünüyordu.
E, normaldi tabii. Ne de olsa Bash yanındaydı.
Hem zaten Zell’in bilinci kapanmadan hemen önce birlikte banyo yapmıyorlar mıydı?
“Iııh!”
Zell minik burnunun kemiğini sıkarak dişlerini sıktı ve homurdandı.
Perinin kendine has parıltısı bir anlığına şiddetlendi ve kafasından dumanımsı bir şey yükselerek havaya karıştı, loşlukta dağılıp gitti.
Periler ufak bir büyüyle akşamdan kalmalıklarını kendi başlarına iyileştirebilirlerdi.
Hatta periler bu numarayı kullanarak vücutlarındaki zehirleri ve toksinleri atmakta pek mahirdiler.
“Şimdi, bizim patron nereye kayboldu acaba?”
Zell gözleriyle Kahraman Ork’u aramaya koyuldu.
Masanın üzerinde, Allah bilir neden, bira sırılsıklam olmuş bir tuzluk yatıyordu.
Fakat peri o esnada hararetle Bash’i aramakla meşgul olduğundan tuzluğa bir daha dönüp bakmadı.
“Aha!”
İşte oradaydı.
Tavernanın tam ortasındaki bir masaya kurulmuştu; tıpkı Zell’in sızmadan hemen evvel onu gördüğünü hatırladığı yerdeydi. Yerinden milim kıpırdamamıştı. Bash de epey kafayı çekmişti lakin dışarıdan bakıldığında zerre sarhoş gibi görünmüyordu.
“Reis! Seni koynuna almayı kabul edecek bir hatun bulabildin mi bari?”
Zell, Bash’in burnunun ucunda havada asılı kalarak merakla aşağı yukarı sallandı ama ork yalnızca kafasını iki yana sallamakla yetindi.
“Hayır. Fakat son derece kıymetli bilgiler edindim.”
“Ha! Sen mi istihbarat topladın, reis? Tavernanın penceresinden uçan bir domuz geçse ancak bu kadar şaşırırdım herhalde!”
“Ben de pekala istihbarat toplayabilirim yahu. Elbette senin bu konudaki maharetlerinin eline su dökemem.”
“Dökemezsin tabii reis! Sen koskoca patronsun sonuçta! Vay be, ben orada sarhoşluktan zıbarıp yatarken senin başardığın işe bak hele! Ama gözünü seveyim bunu alışkanlık haline getirme reis… Yoksa bir bakmışsın bana hiç ihtiyacın kalmamış. O zaman benim halim ne olur ha?! Yok olur giderim vallahi! Bir peri tozu bulutu içinde puf diye sonum gelir! Benim illaki işe yaramam lazım reis! Yine de temiz iş çıkarmışsın, değil mi?”
Zell, minik eliyle Bash’in etli omzuna vurarak ıslık çaldı.
Peri, eline geçen her fırsatta Bash’in özgüvenini tazelemeyi asla ihmal etmezdi.
Ona boşuna “Destek Ustası Zell” lakabını takmamışlardı.
“E anlat bakalım şu istihbaratı? Yoksa bekar, münasip elf hatunlarının yazılı olduğu gizli bir kara kaplı defter mi ele geçirdin?”
“Hayır, defter değil. Lakin bu bekar elf kadınlarının neyin peşinde olduğunu çözdüm. Şimdi, bu kilit eşyayı kendi ellerimle elde edecek ve onu birini tavlamak için kullanacağım.”
“Aha! Yani uzun lafın kısası, bekar kadınların arasına sızıp onları neyin cezbettiğini bulma operasyonun meyvesini verdi, öyle mi? Harikasın reis! Peki neymiş bu kadınların canının çektiği şey?”
“Servet.”
“Servet mi?!”
Bu durum Zell’in kafasına hemen yatmıştı.
Zell bir periydi. Ve periler normal şartlarda para gibi şeylere pek tamah etmezlerdi.
Gelgelelim, bazı perilerin servet söz konusu olduğunda gözü dönerdi. Değerli madenlerin ve mücevherlerin ışıltısına, parıltısına vurulup onlara saplantı derecesinde bağlanan periler vardı.
Hatta Zell, hazine delisi böyle bir periyi bizzat tanıyordu.
Evini tıka basa altın sikkelerle dolduran ve bütün gününü o yığına bakarak geçiren, altına aç bir periydi bu.
Muhtemelen elfler de Zell’in şu arkadaşına epey benziyordu.
“Şey, bilirsin ya reis, servet dedin mi işin ucu bucağı yoktur. Değerli taşlar var, altın ve gümüş gibi kıymetli madenler var…”
Ancak Bash’in buna da verecek bir cevabı vardı.
Şu anda masalardan birine sarhoşluk koması içinde yığılmış olan insan erkekten bilmesi gereken her şeyi çoktan öğrenmişti.
“O meseleye gelirsek… Bir elfle evlenen ilk insan erkeğin, kıza kocaman bir zümrütle bezenmiş, parıl parıl parlayan altın bir kolyeyle evlilik teklif ettiğini duydum. Bu sayede kadına kendi değerini kanıtlamış.”
“Anladım, kaptım mevzuyu! Yani tek yapmamız gereken parıl parıl parlayan altın bir kolye satın almak ve…”
“… Ve böylece kendime bir elf eş bulabilirim!”
Ya, tabii.
Bir elf kadınına evlilik teklifi nişanesi olarak bir zümrüt kolye sunulduğunda dizlerinin bağının çözüleceği doğruydu. Ne de olsa bundan daha romantik ne olabilirdi ki?
Fakat Ulu Kartal Tüneği gibi mekanlarda hararetle koca avına çıkan türdeki kadınlar, tek bir zümrüt kolyenin temsil ettiğinden çok daha büyük bir servetin peşindeydiler.
Lüks akşam yemekleri, seçkin elbiseler, devasa bir malikane ve sosyal statü istiyorlardı. Elit kesim gibi, o paraya para demeyen zenginler gibi konfor ve lüks içinde yaşamak niyetindeydiler.
Zell’in paradan ya da paranın nasıl işlediğinden pek anlamadığı aşikardı.
Ama Zell sadece Bash’in ona sunduğu bilgiler doğrultusunda hareket ediyordu. Perinin minik beyninde, tek bir zümrüt kolye demek anında başarıya ulaşmak, yani tüm bu arayışın anahtarını ele geçirmek demekti.
“İyi güzel de reis, kolyeyi alacak parayı nereden bulacaksın?”
“Mm. O konuyu da düşündüm. Duyduğuma göre buralarda bir nevi salgın baş göstermiş ve yardıma gelebilecek herkese ihtiyaçları varmış.”
“Salgın mı? Ne salgını?”
“Zombiler. Dalga dalga zombiler türüyormuş ve onları kökten temizlemek için adamlara ihtiyaç duyuyorlarmış.”
“Doğru ya! Buraya gelirken yolda bir zombi görmüştük, hatırladın mı?”
“Söylenene göre katlettiğin her zombi başına para veriyorlarmış.”
“Aha, şimdi taşlar yerine oturdu işte!”
Ve böylece Kahraman Ork, serbest zamanlı bir zombi avcısı olarak ek iş yapmaya karar verdi.
Zombilerin vay halineydi. Artık hayatlarının üzerine pek yakında dolacak bir son kullanma tarihi basılmıştı.
Gerçi daha doğru bir ifadeyle, onların hayatları zaten epey zaman önce son bulmuştu.
“Pekala, hadi gidip şu zombilerin kıçını tekmeleyelim! Şimdi, zombiler ekseriyetle geceleri daha aktif olurlar, o yüzden hemen dışarı fırlamalıyız ve… Hayır, dur bir dakika! Önce hana dönmemiz lazım! Üstündeki o güzel kıyafetleri değiştirmen gerek! Daha yeni satın almışken üstünün başının çamura ve zombi pisliğine bulanmasının alemi yok, değil mi?”
“Doğru! Önce hana döneceğiz!”
Bash ve Zell heyecanla birbirlerine kafa salladılar ve tam da mekan sahibi gece vakti dükkanı kapatırken tavernadan ayrıldılar.
Tavernadan dışarı adım attıklarında ikisi de güneşin tamamen battığını ve kasabanın zifiri karanlığa gömüldüğünü gördü.
Yine de gökyüzünün tepesindeki dolunayın şavkı ve sokaklar boyunca gerilmiş büyülü lambalar sayesinde etrafı görebilecek kadar fazlasıyla aydınlıktı.
Eskiden bu kasaba asla böyle cayır cayır aydınlatılmazdı.
Elfler, büyüye olan yatkınlıkları sayesinde kusursuz bir gece görüşüne sahiptiler. Ve vakitlerinin çoğunu, gündüz vakti bile gece gibi karanlık olan balta girmemiş ormanlarda geçirdiklerinden, kendi evlerinin konforunda bile loşluğu tercih ederlerdi. Ne bir meşale, ne bir lamba, ne de tek bir mum kullanırlardı.
Elfler karanlığın yaratıklarıydı. Orklar onları her zaman böyle görürlerdi.
Fakat Bash artık bu durumu farklı bir gözle görmeye başlıyordu.
Elfler aslında parlak ışıklara bayılıyorlardı. Belki de insanlardan bile daha fazla.
Sırf savaş esnasında bir hayatta kalma taktiği olarak ömürlerini karanlığa bürünerek geçirmişlerdi.
Evet, elflerin o bilinen tekinsiz davranışlarının çoğuna sebebiyet veren şey savaştı. Lakin artık savaş bittiğine göre elfler… farklıydılar. Misal, Bash’in kasabaya girerken gördüğü o hüsnükabulü ele alalım. Savaş döneminin o kan dökücü elfleri asla böyle uysal davranmazlardı.
Hayır, Bash’in savaşta karşılaştığı elfler sanki tamamen farklı bir soydandı.
O zamanlar çok daha gaddardılar. Dört bir yandan saldırırlar, gözleri kan çanağına döner, büyülü tılsımlar ve kılıçlar havada uçuşurdu.
Üstelik saldırırken Bash’e ne kadar galiz küfürler ve tehditler savurmuşlardı.
Sırf düşmanlıkların son bulmasıyla elf ırkı nasıl da değişivermişti!
Elf ırkını ve artık işlerin ne kadar farklı olduğunu düşündükçe, Bash’in içi bir nebze ılıdı.
“Ben de onlara dedim ki…”
“Evet ama…”
“Efendim?! Yani benim haksız olduğumu mu söylüyorsun?!”
Bash’in kulakları aniden dikildi. Birilerinin tartıştığını işitebiliyordu.
Ancak biraz daha kulak kabartınca, bunun bir tartışmadan ziyade, birinin bir şeylerden sızlanıp yakındığı, diğerinin ise onu teskin etmeye çalıştığı bir diyalog olduğunu fark etti.
Bash gözlerini seslerin geldiği yöne doğru dikti.
Derken onları fark etti; birlikte yürüyen bir kadın ve bir erkekti.
“Demek istediğim şu: Neden kafalarını çalıştırıp kendi başlarına karar veremiyorlar? Değil mi? Sen de bana hak veriyorsun, öyle değil mi?”
“Fakat Leydi Sonia, tüm kararların önce size danışılması gerektiğini bizzat siz şart koşmuştunuz…”
“… Evet… Ama… Yani, böyle incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerle beni rahatsız etmemeyi akıl edebilmeliler! Bilhassa gecenin bu vaktinde! Çocuk gibiler resmen! Bik bik bik! Büyüyün artık!!!”
“Fakat Leydi Sonia, bir birliğin emir-komuta zincirine uymaması halinde tüm nizamın çökeceğini söyleyen de sizdiniz.”
“Uf!!!”
Erkek olan, elf askeri üniforması giyiyordu.
Kadın ise koyu yeşil bir cübbe ve gözlerini neredeyse tamamen kapatacak şekilde aşağı çekilmiş sivri bir şapka takmıştı.
Ancak Bash kadının kıyafetiyle ilgilenmiyordu.
“Hmm.”
Tam o esnada kadın başını kaldırdı ve Bash’i fark etti.
“… Bu o!”
Kadın kaskatı kesildi, eli doğrudan beline sıkıştırdığı asasına gitti.
Bunu gören Bash, kasıtlı olarak kollarını göğsünde kavuşturdu. Ork adetlerinde bu, açık bir barış arzusu taşıdığını gösterir ve rakibe savaşmayacağına dair güvence verirdi.
“…”
Bu, az önceki güzel elfti.
Bash onun o asil burnunu, parıldayan mavi gözlerini, zarif çenesini ve sevimli, sivri kulaklarını asla unutamazdı. Ufak tefek bir yapısı vardı, kısa boylu sayılmazdı ama hatları minyondu ve elf kadınlarına has o küçük göğüslere sahipti. Saçları ipek gibi sarıydı ve ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu.
Evet, bu, sınırda Bash’in içeri alınmasına yardım eden o güzel elf asilzadesiydi.
Yanındaki erkek de o esnada ona eşlik eden adamın ta kendisiydi.
Ay ışığının ve büyülü lambaların yumuşak parıltısının altında, kadının güzelliği bu dünyaya ait değilmiş gibi duruyordu.
Bash onun yüzüne büyülenmiş gibi bakakaldı. Fakat bu durum, başka bir mühim ayrıntıyı gözden kaçırdığı anlamına gelmiyordu.
(Reis! Reis!)
Zell heyecanla Bash’in kulağına fısıldamaya başladı.
(Şuraya bak reis! Kafasına bak hele! Çiçek yok! Bu hatun bekar!)
(Fark ettim!)
Bash, elf kadınının başına dikmişti gözlerini.
Saçlarında ne bir beyaz çiçek vardı, ne de birine ait olduğunu yahut nişanlı olduğunu belirten bir nişane.
Bekardı. Bu fevkalade elf hâlâ boştaydı.
(Ne yapmalıyım?)
(Sakin ol sadece. Çuvallama. Centilmen davran. Sınırdaki yardımı için ona teşekkür et!)
(Anlaşıldı.)
Bash başını salladı, ardından kendisini keskin ve temkinli gözlerle süzen kadının önünde eğilerek derin bir selam verdi.
“Sınırdaki lütufkar yardımınız için size tekrar teşekkür ederim.”
Zell kulağına hararetle bir şeyler fısıldarken bile Bash, gözlerini elf kadınından ayırmadı.
Elf kadını da bunu hemen fark etmişti. Ork, kollarını barışçıl bir jestle kavuşturmuştu lakin ona dik dik bakışları, her an saldırmaya hazır olduğunu fısıldıyordu. Pekala, kendisi de cenge dünden hazırdı. Ama aynı zamanda olduğu yere çakılmış gibi hissediyordu.
Ne de olsa ilk saldıran taraf kendisi olamazdı.
“L-lafı bile edilmez! Biz elflerin, orkların girişini engellemek için hiçbir sebebi yok. Nihayetinde savaş bitti, değil mi?”
“Leydimin buyurduğu gibi, Bay Ork.”
Yanındaki yoldaşı Bash’e doğru eğilerek selam verdi.
Yine de gözlerini bir an bile Bash’ten ayırmıyordu. Bakışlarını resmen orka kilitlemişti.
Tüm duruşu Bash’e, “Yanlış bir hareket yaparsan seni şuracıkta gebertirim,” mesajını veriyordu. Bash bu tarz bakışlara alışıktı. Her zaman bu bakışlara maruz kalırdı.
“Yine de… Merak ettiğim bir husus var!”
Bash’in kalbi güm güm atmaya başladı.
“Merak mı ediyorsun? Beni mi?”
“E-Evet!”
Bash’in kalbi daha da hızlı güm güm atmaya başladı.
En çetin, en kanlı çarpışmaların ortasında bile kalbinin hiç bu kadar hızlı çarptığını bilmezdi. Kulaklarında çınlayan kanın sesini duyarak zorlukla yutkundu.
Ardından kısa bir an için Zell ile göz göze geldi.
(Burada bir şansım olabilir!)
Zell, Bash’e başparmağını kaldırarak onay işareti yaptı.
“Peki, benim hakkımda merak ettiğin şey nedir?”
“Şey, bilmek istediğim… Burada ne işin var senin?”
“Benim… İşim mi?”
…?!?!
“E-Evet… Senin kim olduğunu zaten biliyorum. Sen yüce Ork Kahramanı Bash’sin. Elf topraklarında ne arıyorsun? Yurdunu neden terk ettin? Buradaki planın ne? Konuş!”
Kadının ses tonu sorgulayıcı, hatta düşmanca bir hal almıştı.
Fakat Bash, sert konuşmalara alışkın bir ork savaşçısıydı. Hiç gücenmedi.
Üstelik içten içe sevinçten havalara uçuyordu. Kadın merak ediyordu. Hem de onu.
“Mm. Şey…”
Önünde bir fırsat vardı. Kadın onu merak ediyordu. Onun hakkında bir şeyler öğrenmek istiyordu.
O halde daha fazla tereddüt etmenin alemi yoktu.
Ona hemen orada evlilik teklif etmek ve derhal yatağa sürüklemek istiyordu.
Tabii ki Bash bunun için henüz çok erken olduğunun bilincindeydi. Ne de olsa son birkaç saattir, sırf serveti olmadığı için bir sürü elf kadını tarafından peş peşe reddedilip durmuştu. Mevcut şartlar altında paldır küldür evlilik teklif etmek pek iyi sonuçlanmazdı. Peki, bu esnada kadının sorusuna nasıl bir cevap vermeliydi?
(Şişt, Patron?)
Bash kararsızlık içindeyken kulağına yine Zell’in sesi çalındı.
(Ne var?)
(Diyorum ki… Tüm gücünü bu kadına mı saklasan acaba? Hedefin bu kadın olsun, ne dersin?)
(Hedef derken neyi kastediyorsun?)
(Elfler ömür boyu tek bir eş seçer ve tamamen tekeşlidirler. Bu yüzden bir erkekte en çok aradıkları özellik sadakattir!)
(Lafı nereye getirmeye çalışıyorsun?)
(Demem o ki yahu: Ağını geniş tutup şansını bir sürü kadında denemektense, neden tüm kur yapma çabanı bu tek bir kadına odaklamıyorsun? Bence böyle yaparsan başarı şansın tavan yapar!)
(… Ah, şimdi anladım!)
Karşısında, zaten önceden tanıştığı ve henüz evlenmemiş olan göz alıcı bir elf eş adayı duruyordu. Hiç bu kadar yüksek bir şans yakalamamıştı. O halde bu en güçlü adayla başarıya ulaşmak için elinden gelen her şeyi neden yapmasındı ki?
(Ama kesinlikle hemen evlilik teklif etme patron. Sonuçta henüz elinde parıl parıl parlayan altın bir kolye yok. Şimdilik yapman gereken şey, eş aradığın gerçeğini tamamen gizli tutarak ona onunla ilgilendiğini hissettirmek! Sonra biraz para biriktirir, o kolyeyi satın alır ve teklifini patlatırsın! Bu işi aynen böyle yürütmelisin reis!)
(Anlaşıldı!)
Bash bu fikirden etkilenmişti.
Canım Zell. Savaş meydanlarında, perinin kıvrak zekası sayesinde sayısız kez ölümden dönmüştü.
Gerçi perinin ahmaklıkları yüzünden bir o kadar kez de başını belaya sokmuştu ama Bash olgun bir adamdı ve başının çaresine bakabilirdi. Birkaç dikkatsiz hata yüzünden yoldaşını yargılayacak biri değildi.
“Benim amacım…”
“Evet? Evet? Amacın ne? Neden buradasın? Söyle bana!”
“… Yalnızca şunu söyleyeceğim.”
Onunla ilgilendiğini kadına belli etmeliydi.
Asıl soru şuydu: Nasıl yapacaktı?
Bash’in beni şu an tam kapasite çalışıyordu. İnsanların ülkesinde edindiği tecrübelerden yararlanarak kelimelerini büyük bir özenle seçti.
“Seni tekrar görmeye geleceğim.”
“Ne? Tekrar mı geleceksin? Beni görmeye mi?!”
Elf kadınının gözleri şaşkınlıkla irileşti.
“Bu ne demek şimdi?! Açık konuş!”
“Heh. Yakında anlarsın…”
Bash bunu dedikten sonra arkasını döndü ve oradan uzaklaştı.
Her zaman gizemli bir hava sürdürmeliydi. Bash, insanların tahkim edilmiş şehri Krassel’de tam olarak bunu öğrenmişti.
Hedefinin, kendisinin onunla ilgilendiğini bildiğinden emin olmalıydı. Ama gerçek amacını gizlemeliydi. Şimdilik.
(Harika iş çıkardın patron! Çok havalıydı!)
Bash tek kelimeyle kusursuz oynamıştı.
En azından kendisi öyle düşünüyordu.
Elbette Zell de aynı fikirdeydi.
Bu karşılaşmanın gidişatından son derece memnun olan ikili, bir an önce para kazanmak amacıyla zombileri avlamak için hana doğru hızla gözden kayboldular.
Elf kadını, yüzünde şok ve dehşetten bir maskeyle, Bash’in uzaklarda gözden kayboluşunu izledi.
“Neler dönüyor lan burada…?”
Olan bitenin zerre mantığı yoktu.
Elf kadınının zihni tamamen karmakarışık bir haldeydi. Ama bunun için onu suçlamak haksızlık olurdu.
Öfkeden ellerini yumruk yapıp sıktı ve ayağını hırsla yere vurdu.
“Lanet olsun! Ne arıyor bu herif burada?! Ne planlıyor?! Yani, bundan daha şüpheli bir durum olabilir mi? Gerçekten buraya sadece seyahat etmek için mi gelmiş? Madem öyle, arkasında böyle tüyler ürpertici, gizemli laflar bırakıp sırıta sırıta yürüyüp gitmeseydi ya! Resmen bilerek dikkat çekmeye çalışıyor! Haksız mıyım ama? Ha?”
“Evet, sana hak veriyorum… Ancak onun kalibresindeki bir Ork Kahramanı… buraya gizli bir görevle gelmiş olabilir. Niyetini ulu orta açık etmesi zaten mantıksız olurdu. Üstelik sen onu öyle sorguya çekince, ülkesinin sırlarını açık etmeden kendini açıklaması pek mümkün değildi. Ağzını sıkı tutmaktan başka çaresi yoktu. Hem bilirsin, orklar yalan söyleme becerileriyle tanınmazlar.”
“Ne? Benim yerime o orkun tarafını mı tutuyorsun yani?!”
“Aklımdan bile geçmedi.”
Elf kadını, adam omuz silkene kadar ona ters ters bakmaya devam etti.
“Her neyse! Madem bir işler çevirdiğini biliyoruz, bir gözümüzün sürekli onun üzerinde olduğundan emin olun!”
“Elbette. Fakat eğer gerçekten geri dönerse, görünüşe göre planı… sizi öldürmek, Leydi Sonia. Madem planlarını çoktan sezdiniz. Hazır eli değmişken herhalde beni de aradan çıkarır…”
Elf kadınının yüzündeki bütün kan çekildi.
Şu an yüzünde beliren o ifade —huşu ve dehşetin bir karışımı— savaş meydanında Ork Kahramanı Bash ile karşı karşıya gelenlerin yüzünde sıkça görülen bir ifadeydi…
Ama hayır. Ellerini hâlâ yumruk gibi sıkarken başını hızla iki yana salladı.
“Öyle olsa bile, kaçmayı reddediyorum. Ne de olsa ben Yıldırım Sonia’yım, bizzat Elf Kahramanı’yım!”
Yıldırım Sonia, titreyen ama her zamanki gibi gururlu bir sesle sıkılı yumruğunu aya doğru salladı.
