Savaştan sonra Bash ve diğerleri mağarayı baştan aşağı arayarak haydutlar tarafından çalınmış gibi görünen her şeyi topladılar.
Her şey Judith’in hazırladığı çalınan eşyalar listesiyle birebir uyuşuyordu. Görünen o ki hiçbir hata yoktu. Ticaret yolundaki tüccar arabalarına saldırmaları için bugbearları yönlendiren haydutlar bunlardı.
Hatta odalardan birinde satış kayıtları da buldular; bu da haydutların çalınan mallardan kâr elde ettiğini kanıtlıyordu.
Ellerindeki bu kanıtla, haydutlarla iş birliği yapan ticaret şirketini bile tutuklayabilirlerdi.
Dava tamamen çözülmüştü.
Bash’in grubu, kanıtları da yanlarına alarak mağarayı arkalarında bıraktı.
“Çok parlak…”
Ormanın karanlık örtüsünden çıktıklarında, güneş ışığı gözlerini kamaştırdı.
Şafak bir noktada sökmüştü.
Bash gözlerini kısarak etrafı kolaçan etti.
Piyadelerin durumu içler acısıydı. Peri tozu sayesinde durumları stabil hale gelmişti. Yine de yürüyebilmek için birbirlerine yaslanmaları gerekiyordu.
Judith, askerlere bakarken içi kan ağlıyordu.
O güzel, pürüzsüz teni ve altın sarısı saçları kirlenmişti. Ağlamaktan gözleri şişmişti ve yanaklarındaki kirlerin arasından gözyaşı izleri seçilebiliyordu. Yine de içinde yeni bir kararlılık bulmuş gibi görünüyordu.
Bash için o, eşsiz bir güzellikti.
“…”
Judith, muhtemelen üzerindeki bakışları hissederek dönüp Bash’e baktı.
Ama hiçbir şey söylemedi. Bunun yerine dudaklarını büzüp kafasını çevirdi.
Normalde bu, ona laf sokması ya da o meşhur nefret dolu bakışlarından birini fırlatması için bir işaretti.
Ama şimdi, neredeyse utanmış gibi görünüyordu.
“Reis! Reis!”
Bash, Judith’e bakarken Zell kulağının dibinde bitti ve heyecanla fısıldadı.
“İçimden bir ses, tam şu an hamle yaparsan bu güzel hatunu yatağa atabileceğini söylüyor!”
“… Gerçekten mi?”
“Onu çok zor bir durumdan kurtardın. Üstelik senin o muazzam gücünü de gördü. Yüzde yüz emin değilim ama bence eline geçebilecek en iyi fırsat bu! Hem baksana! Parmağına bir baksana!”
Bash merakla Judith’in eline baktı.
Yüzük parmağı boştu.
“İşte fırsat bu fırsat reis! Bunu kaçırmamalısın!”
Fırsat kelimesi, Bash’in zihnini bir anda çılgınca çalıştırmaya yetti. Aniden kendini yeniden mağarada hayal etti. Judith de oradaydı, tüm o yarı çıplak ihtişamıyla. Pürüzsüz teni, açıkta kalan göğüsleri, parıldayan gözleri.
Bash burnundan solumaya ve hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı.
Son yirmi dört saati nefsini körelterek geçirmişti. İnsan kadınlarını etkilemenin ne kadar zor olduğunu öğrendikten sonra Bash, üzerine parfümler sıkmış, azar işitirken dilini tutmuş ve karşısında çırılçıplak, aşırı çekici bir kadın varken bile kendini dizginlemişti…
Ama şimdi, bunca otokontrolden sonra, arzuladığı o güzel şövalye kadın kelimenin tam anlamıyla avcunun içindeydi.
Bash heyecandan yumruklarını sıktı.
Sonra, gözlerini Judith’in elinden ayırmadan…
“Judith…” Bash, burnundan soluyarak ve derin derin nefes alarak ona seslendi.
“… N-ne var?”
Judith, yüzünde rahatsız olmuş bir ifadeyle arkasına döndü.
Hızlı hızlı nefes alan Bash’i görünce hafifçe yutkundu, yüzü gerildi. Bash bunu görmezden gelerek o etli ellerinden biriyle Judith’in omzunu kavradı.
Sonra ona sordu:
“Kadın. Benden çocuk yapmak ister misin?”
Standart ork evlilik teklifiydi bu.
“…!”
Judith’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Yüzünden bir anlık bir öfke dalgası geçti.
Ama bu öfke sadece bir saniye sürdü. Sonra uçup gitti.
Birkaç saniye boyunca Bash’e öylece baktı ve ardından kıkırdadı.
“Beni korkutamazsın, ork. ‘Ork Kralı, farklı ırklardan kadınlarla rızaları dışında cinsel ilişkiye girilmesini kesin olarak yasakladı,’ demiştin, değil mi?”
Verdiği cevap ne evet ne de hayırdı.
Bash hızlı hızlı nefes alıp vermeye devam ederken burnundan ıslık gibi bir ses çıkıyordu.
Kafası karışan Bash, bu durumu beynine danışmaya karar verdi.
“Hey, Beyin. Ne demek istiyor bu kadın? Evet mi dedi hayır mı?”
“Hmm…”
Beyin, Judith’in sözlerinin ardındaki anlamı tartarak hayali kollarını düşünceli bir şekilde kavuşturdu.
Evet mi, hayır mı? Bash’in minik zihninde birdenbire bir görüntü canlandı. Bir tarafta elinde EVET yazan bir tabela tutan bir peri vardı. Diğer tarafta ise elinde HAYIR yazan bir tabela taşıyan başka bir peri duruyordu. EVET ve HAYIR perileri aniden birbirleriyle tekme tokat kavga etmeye başladılar. Yumruklar ve tekmeler havada uçuşurken etrafa peri tozları saçılıyordu. En sonunda beyin, kazananı belirlerken ciddiyetle kafasını salladı.
“Hmm, başa baş bir mücadeleydi ama korkarım ki reddedildin.”
Beyin, galibiyet edasıyla HAYIR perisinin elini havaya kaldırdı. Peri ise kendilerini izleyen hayali kalabalığa öpücükler konduruyordu. Gerçekten kıl payı bir durumdu.
“Reddedildim demek… Yani hayır…”
“Hayır demek reis.”
“Peki şimdi ne yapacağım?”
“Reddedildiğin zaman, usulünce vazgeçip bir sonraki kadına geçmen gerekir. Doğru görgü kuralı bu kabul edilir. Eğer zorlamaya devam edersen, iş artık rıza dışı bölgeye girer.”
“Hmm. Anlıyorum…”
Görünen o ki Bash bu kez istediğini alamayacaktı.
“Neyse. Kısmet değilmiş.”
Yine de Bash kendini pek de umutsuz hissetmedi.
Savaş zamanında, bizzat kendisi ne kadar sıkı dövüşürse dövüşsün, Bash’in tarafının kaybettiği zamanlar da olmuştu.
Her hamle zafere götürmezdi. Bazen yenilgiyi olgunlukla sineye çekmek gerekirdi. Üstelik yenilginin seni sarsmasına izin verirsen, savaş meydanında ömrün pek de uzun olmazdı. Kendini toparlamalı ve bir sonraki savaşa odaklanmalıydın. Bir savaşçı olmak bunu gerektirirdi.
Ama…
Ama Bash’in içinde yine de bir ukde kalmıştı.
Ne de olsa bu, Bash’in gönül işleri meydanındaki ilk savaşıydı.
İnatçı tecrübesizliğin pek çok savaşçının sonunu getirdiğini bilse de, şansını biraz daha zorlayabilmiş olmayı dilerdi.
“Anlıyorum. Yazık oldu. Senden epey hoşlanmıştım.”
“Vay canına, bir orka göre reddedilmeyi gayet olgun karşılıyorsun. Meraktan soruyorum, bende ne buldun ki? Sadece yüzüne karşı defalarca açıkça saygısızlık etmekle kalmadım, aynı zamanda düşmana esir düşerek kendimi küçük düşürdüm. Üstelik beni orada salya sümük ağlarken kurtarmak zorunda kaldın. Yani… neden?”
“Şey… güzelsin çünkü.”
“Heh.”
Judith güldü. Onun şaka yaptığını düşünmüştü.
“Heh, iltifatın için teşekkürler.”
Judith konuşurken birbirine girmiş saçlarını eliyle geriye doğru yatıştırdı.
Bash’in ise kibarlık yapacak hali yoktu. Judith’in altın sarısı saçlarını geriye doğru çekişini izlerken midesi tuhaf bir şekilde çalkalandı.
Bash’in kendisine karşı duyduğu şehvetin hâlâ devam ettiğinden habersiz olan Judith omuz silkti.
“Her neyse, beni kurtardığın için teşekkür ederim. Gerçekten. Eğer sen çıkıp gelmeseydin, sonum ablam gibi olacaktı…”
“Ablan mı var?”
“Evet. Siz orklar tarafından esir alınıp savaş suçlusu olarak alıkonulmuştu. Sonra da ondan geriye hiçbir şey kalmayana dek damızlık olarak kullanıldı ve eziyet gördü…”

“Ah…”
Bash dudaklarını birbirine bastırdı.
Judith’in ablası… Bash, kafasında en az küçük kız kardeşi kadar göz alıcı, güzel bir kadın şövalye canlandırdı.
Savaş esnasında böylesine güzel bir kadın şövalyeye orkların nasıl davrandığını hayal etmek Bash için hiç de zor değildi…
Gerçi o zamanlar kimse bunu yadırgamazdı.
Orkların gözünde bütün kadınlar ele geçirilmesi gereken birer hedefti.
Barış görüşmeleri yapıldığı ve yaptırımların kararlaştırıldığı sırada, insan bir kadın şövalye öne çıkmış ve tek bir ork savaşçısının sözünü keserek sesini yükseltmişti. Ona Kan Püskürten Lily derlerdi ve aynen şöyle söylemişti:
“Diğer ırkların kadınlarıyla rızası olmadan birlikte olmak… Bu adet, benim gibi kadın şövalyelerin onurunu ve gururunu kelimenin tam anlamıyla ayaklar altına alıyor! Eğer siz orkların bir ırk olarak kendinize zerre saygınız olsaydı, mağlup olanların şerefli bir ölümü seçmesine izin verirdiniz! Yenildiğimizde bizi böyle aşağılamaktan ve alçaltmaktan vazgeçin! Savaş meydanında gururumuzla can vermemize müsaade edin!”
Bu konuşma, orkların gözünü açmada büyük bir rol oynamıştı.
Fakat elbette, hâlâ nefislerinin ve hayvani arzularının peşinden giden pek çok ork vardı. Yüzyıllardır süregelen bu adetleri ve yaşam tarzlarını, sırf bu yüzden değiştirmenin hiçbir manası olmadığını düşünenlerin sayısı da az değildi. Diğerleri ise damızlık bulma fırsatını tamamen kaybetmekten korkuyor ve inatla bu karara karşı çıkıyordu.
Yine de tüm orklar öyle değildi.
“Biliyor musun, ablamın başına gelenler yüzünden orklardan her zaman nefret ettim… Öyle harika, öyle ilham verici biriydi ki…”
Judith konuştukça, o eski karanlık gölge çehresine bir kez daha çöktü.
İçindeki hınç ve nefret gün gibi ortadaydı. Ork soyunun son ferdine kadar hepsini katletmek için yanıp tutuşuyordu…
Derken yüzü yeniden aydınlandı.
“Ama artık bu fikrimi biraz olsun değiştirmeye başladım. Çünkü ork ırkının arasında senin gibi yüce adamların da olduğunu öğrendim.”
Judith içindeki kini tamamen söküp atmış değildi. Fakat artık bu yükü taşımak onun için biraz daha hafiflemiş gibiydi.
Yüzündeki ifade Bash’e tam olarak bunu anlatıyordu.
Bash ise durumun ne olduğunu hâlâ pek kavrayabilmiş değildi. Neyse ki Zell durumun farkındaydı.
Peri, Bash’in kulağının etrafında çırpınarak ona fısıldadı.
“Patron… Bunu sana söylemek istemezdim ama bu iş olmaz, benden söylemesi.”
“Ama… benim yüce bir adam olduğumu söyledi. Bu iyiye işaret değil mi?”
“Görünen o ki bu kadının ‘asla çiftleşilmeyecekler’ listesinde orklar var. Patron, senin de yatağa girmek istemeyeceğin bazı ırklar vardır, değil mi?”
Hakikaten de Bash’in birlikte olmayı asla istemeyeceği bazı ırklar mevcuttu.
Mesela kertenkele adamlar. Bash onların ırkından biriyle kesinlikle aynı yatağı paylaşmak istemezdi. Sürüngen özellikleri ona zerre kadar çekici gelmiyordu. Üstelik hangisinin erkek, hangisinin dişi olduğunu anlamak bile neredeyse imkansızdı.
Bash’in kara listesindeki bir diğer ırk ise katil arılardı. Onlardan biriyle çiftleşse bile, sadece yeni katil arı yavruları doğardı. Ayrıca dişilerinin, hamile kaldıktan sonra erkeği yiyip bitirmek gibi bir adetleri vardı. Bash, hayatındaki ilk cinsel deneyiminin aynı zamanda sonuncusu olmamasını umuyordu. Katil arılar kesinlikle seçenekler dışındaydı.
Ve Bash’in koynuna almayı tercih etmeyeceği daha başka ırklar da vardı.
Anlaşılan orklar da Judith için tam olarak böyle bir ırktı. Durum buysa, Bash’in gerçekten hiç şansı yok demekti.
“Pekala, senin eşin olmayabilir ama senin yüce bir adam olduğunu söyledi, bu da başka kapılar açabilir! Bilirsin işte, insan kadınları kendi aralarında dedikodu yapmayı, konuşmayı çok severler. Kendisi orklardan hoşlanmıyor olsa bile, diğer kadınlara senin hakkında güzel şeyler çıtlatabilir!”
“Doğru!”
Bash, gözünün önünde hepsi Judith kadar alımlı ve çekici kadınlardan oluşan bir kuyruk hayal etti.
Ah evet, hepsi tam Bash’in dişine göreydi. Judith meselesi şüphesiz üzücüydü ama Bash, teselliyi bir başkasının kollarında bulabileceğinden tamamen emindi…
“Aman ha, sakın gidip de ona seni bir arkadaşıyla tanıştırmasını istediğini söyleme. Kadınlar bundan nefret eder. Nedense bir erkeğin ilgisini bu kadar çabuk başka birine kaydırmasına çok bozulurlar.”
“Anlıyorum… O halde ne demeliyim?”
“Hmm… Sadece yeni biriyle tanışmak istediğini söyle. Lafı böyle dolandırırsan işler yolunda gidebilir.”
Bash düşünceli bir şekilde başını salladı.
Bu gibi meselelerde Zell gerçekten çok faydalı oluyordu. Bash yalnız olsaydı, böyle bir şey sormak aklının ucundan bile geçmezdi.
“Judith. Senden bir ricam var.”
“Şey, buyur?”
“Yeni biriyle tanışmak istiyorum. Bir kadınla. Nereye bakmam gerektiği konusunda bir fikrin var mı?”
Judith bir anlığına kaşlarını çatıp düşünceli bir şekilde Bash’e baktı. Sonra aniden kaşları yukarı kalktı ve gözü Houston’a kaydı. Houston başından beri konuşmalarını dinliyordu ve başıyla onayladı.
“Pekala, galiba aklımda bir yer var.”
“Hmm. Öyle mi?”
“Ha-ha, ben Krassel Ordusu’nun generaliyim, bilirsin ya. Bu tarz bilgilere erişimim var elbette.”
Bir ordu generali, orklardaki ulu savaş beyine denk düşerdi.
Ve bir ulu savaş beyi, kendi emri altındaki savaşçıları her zaman gözetirdi.
Astlarına gereken özeni göstermeyen adamlar zaten en başından ulu savaş beyi mertebesine erişemezlerdi.
Orklar düz ve basit yaratıklardı ama aptal değillerdi. Yüce bir komutan olmak için ne gerektiğini iyi bilirlerdi.
Fakat Bash gibi büyük bir savaşçı olmak, kişiyi otomatik olarak iyi bir komutan yapmıyordu.
Yine de bir generalin, kendi emri altındaki kadın şövalyeler hakkında nasıl bu kadar çok şey bildiğini anlayabiliyordu. En azından bir iki tanesini önerebilecek kadar…
“Elf diyarındaki Şivanaşi Ormanı’na doğru bir yolculuğa çıkmalısın. Oraya gidersen, aradığın o kısmetle kesinlikle karşılaşacağına eminim.”
“Elfler, demek öyle…?”
Bu, Bash’in tam olarak beklediği türden bir tavsiye ya da tanıştırma değildi.
Houston’ın kendisini bir başka seksi insan kadın şövalyeyle tanıştıracağından adı gibi emindi.
Ama bir elf de hiç fena sayılmazdı. İnsanlar kadar doğurgan değillerdi belki ama orklarla girilen ilişkiden gebe kalma yetisine tamamen sahiptiler. Üstelik Bash’e verecekleri her çocuk, muazzam bir büyü gücüyle kutsanmış olarak doğacaktı.
Dahası uzun ömürlü ve son derece dayanıklıydılar; içlerinde göz kamaştırıcı güzelliğe sahip olanlar da vardı. Bu yüzden ork ırkı arasında elflere çok büyük bir rağbet gösterilirdi.
Tabii onlardan pek hoşlanmayan orklar da yok değildi. Pek çok orka göre, tipik bir elf fazlasıyla cılız ve sıskaydı.
Fakat Bash’in elflere karşı hiçbir önyargısı yoktu. Hatta o dönemlerde ork diyarında elflere pek rastlanmadığı için adeta nadide birer hazine gibi görülürlerdi. Eğer Bash yurduna yanına bir elf eş alarak dönerse, bir Ork Kahramanı olarak şanı ve şerefi daha da katlanacaktı.
“Bir elf demek… Fena fikir değil. Hem de hiç fena değil, Patron!”
“Doğru! O halde vakit kaybetmeden oraya doğru yola çıksak iyi olur.”
Bash tatmin olmuştu. Gitmek üzere arkasını döndü. Bunu gören Houston, şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
“Ha? Nereye gidiyorsun?”
“Şivanaşi Ormanı’na.”
Gerçekten de Şivanaşi Ormanı çok uzak sayılmazdı fakat Tahkim Edilmiş Krassel Şehri’nin tam aksi istikametindeydi.
Bash’in şehre geri dönmesini gerektirecek hiçbir sebep yoktu.
“Şey, bu gece Krassel’de kalmak istemez misin? Seni en iyi şekilde ağırlardık.”
“Vaktim yok.”
Bash, bakirliğinden bir an evvel kurtulmak istiyordu.
Eğer Şivanaşi Ormanı bunu gerçekleştirebileceği yerse, kaybedecek tek bir saniyesi bile yoktu.
“Oysa bu gece handa hep birlikte birer kadeh içip başarımızı kutlarız diye düşünmüştüm…”
Houston, Bash’i biraz daha buralarda tutmak istese de üstesine gitmemesi gerektiğini bilecek kadar tecrübeliydi. Bu yüzden üstelemekten vazgeçti ve hafifçe kıkırdadı.
“Pekala o zaman. Anlıyorum. Seni yolundan alıkoymayalım.”
Konuşulanlara pek kulak misafiri olamayan piyadeler, orkun gitmek üzere arkasını döndüğünü fark edince şaşkınlık içinde ona doğru baktılar.
Fakat ne Houston ne de Judith tek bir kelime etti.
Sadece Bash’in gidişini izlemekle yetindiler. Derken Judith öne doğru bir adım attı.
“Bay Bash…”
Bash adımlarını durdurdu. Yüreği aniden çılgınca bir umutla dolup taşmıştı.
“Savaşın talihi yanınızda olsun, kılıcınız keskin kalsın.”
İçindeki o umut ışığı, doğduğu hızla sönüp gitti.
Yine de Bash omuzunun üzerinden Judith’e doğru baktı ve kararlı bir şekilde başını salladı.
Ardından yeniden önüne döndü ve Şivanaşi Ormanı’na doğru yürümeye koyuldu.

“Tüm detayları tam olarak yakalayamadık ama, o ork Krassel’e tam olarak ne için gelmişti?”
Kasaba kapılarına varmak üzereyken, askerlerden biri bu soruyu ortaya attı.
“Ha? Gün gibi ortada değil mi?”
“Komutanım, eğer lütfedip açıklarsanız…”
Houston bir anlığına düşündü, gözleri Judith’e kaydı.
Sen biliyorsun, değil mi? Aydınlat şunları. Bakışları tam olarak bunu söylüyordu.
Judith iç geçirdi ama yine de açıklamaya koyuldu.
“Savaştan sonra Ork Kralı savaşmayı yasakladı ve barışı seçti. En azından bunu biliyorsunuz, değil mi?”
“Evet, elbette. Hatırladığım kadarıyla General Houston da barış antlaşmasının imza törenindeydi.”
“Doğru. İşte o imza töreninde bulunan orkların arasında bile bu yeni şartlara karşı çıkanlar vardı.”
“Yani insanlarla barış yapmak istemediler mi?”
“Aynen öyle. Bir ork için savaşmak, nefes almak kadar doğaldır. Doğdukları andan itibaren savaşa gitmenin hayalini kurarlar. Barış fikri onlara gülünç geliyordu. Savaşmaya ve ortalığı birbirine katmaya devam etmek istiyorlardı. Bu görüşte olan pek çok ork vardı.”
Asker yutkundu.
“Karşı çıkanlar sonunda ork diyarını terk edip dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Sonra da diğer pek çok ülkede kaos yarattılar. Tıpkı bizim ülkemizde, o ormanda yaşananlar gibi.”
Judith, ork kültürü ve tarihi hakkında çok şey biliyordu. Bunları Houston’dan öğrenmişti.
Dahası, firari orkları avlama yöntemini öğrenmek için bir yıl boyunca onu bir gölge gibi takip etmişti.
Onların ne mal olduğunu iyi bilirdi.
Yarısı aşağılık, toplumun tortusu yaratıklardı ve pek öyle yetenekli savaşçılar da sayılmazlardı. Ork Kralı’nın emirlerine itaat etmeyi de beceremiyorlardı.
Fakat dışarılarda dolaşan bir başka firari ork türü daha vardı.
Savaşçı sınıfının en iyileri. Sayısız savaştan sağ çıkmış ve yüzlerce düşmanı katletmiş olanlar. Onlar hem güçlü hem de kurnazdı. Nasıl hayatta kalınacağını iyi bilirlerdi.
“Bu seferki hadiseye kesinlikle bir ork sebep oldu. Ama bunun Bay Bash’in çıktığını söylediği yolculukla ne ilgisi var?” “Tüm bu duyduklarından sonra bile hâlâ anlamadın mı?”
Judith gözlerini devirerek omuz silkti.
“Bay Bash dünyayı dolaşıyor, bu utanç kaynağı firari orkları buluyor ve hepsini tek tek ortadan kaldırıyor.”
Judith, Bash’in göremini çözdüğünü düşünüyordu. Bash, kendi arzularını bir kenara bırakıp komutanına bağlılık gösterebilen gerçek bir askerdi.
Bu yüzden ikide bir Ork Kralı’ndan bahsedip duruyordu. Ve Ork Kralı ile Kahraman Bash’in korumaya çalıştığı şey ise… “Yani ork ırkının gururunu ve onurunu kurtarmak için yollara düşmüş.” Orklar vahşi ve yontulmamıştı.
Diğer ırkların çoğu onlar hakkında bu tür olumsuz bir izlenime sahipti.
Elbette bu izlenim tamamen haksız sayılmazdı. Ancak aynı zamanda orklar ırklarıyla gurur duyuyorlardı.
Ve savaşta ektiklerini biçmeye de tamamen hazırlardı.
Orkların itibarını iade etmek için en iyi Kahramanları olan Bash’i kutsal bir göreve göndermişlerdi.
Başka ne olabilirdi ki? diye düşündü Judith.
“Bu hadise, ork ırkına olan bakışımı birazcık da olsa değiştirdi.” Judith orklardan nefret ederdi. Ablasını kirletenler, diğer ırklara ve bilhassa onların kadınlarına zerre saygı göstermeyenler onlardı.
Kadınları damızlık hayvandan öte görmüyorlardı.
Judith’in onların soyuna sempatiyle bakmasının hiçbir yolu yoktu.
Ama bu kadar nefret ettiği bir ırkın içinde bile saygısına layık en azından bir kişi çıkmıştı.
Bir şövalye olarak, ona ilham veren en azından bir ork vardı. Bu farkındalık Judith için bir şekilde inanılmaz derecede anlamlı hissettirdi.
Zihni yeni ihtimallere açılmıştı.
“Ama General Houston, siz başından beri neler döndüğünü biliyordunuz, değil mi?
Bay Bash’in Krassel’e neden geldiğini hemen anladınız.”
“Hmm…
Şey, yani.” Houston hafifçe kıkırdadı. Aslında Bash’in kasabada olduğunu ilk fark ettiğinde neredeyse korkudan altına edecekti.
Ama Bash’in orada bir tür görev için bulunduğu da hemen anlaşılıyordu. Ork kültürü ve davranışlarını incelemekle geçen bunca yıldan sonra bunu hemen çözmüştü.
Evet, kendini orkları incelemeye adamak, hayatta kalmak için en büyük silahı olmuştu. Ve bu bilgiyle donanmış olan Houston, orkun etrafında onu hiçbir şekilde gücendirmeden hareket etmeyi başarmıştı. Daha da iyisi, görevinde ona yardımcı olabilmişti. Houston bundan ötürü kendisiyle gurur duyuyordu. “Eğer şövalye olarak zerre gururumuz varsa, hepimiz o ork gibi olmaya çabalamalıyız.”
“Haklısınız. Şahsen ben de Bay Bash gibi biri olabilmek ümidiyle kendimi işime adamaya niyetliyim.”
Judith, son zamanlarda yaşananları düşünerek derin bir iç çekti; kararlılığı tam, yüreği inançla doluydu.
Bash ile tanışmasını asla unutmayacaktı.
Onun nasıl onurlu ve gururlu davrandığını asla aklından çıkarmayacaktı. Tıpkı Bash gibi, o da büyük bir savaşçı olacaktı… “Fakat her şeyden önce, o mağaradaki isyankar hareketlerinizin kefareti olarak hepinizi ciddi maaş kesintileri ve derin bir nefis terbiyesi dönemi bekliyor.
Yine de yüce Ork Kahramanı Bash’in şerefine unvanlarınızı koruyacaksınız!”
“E-emredersiniz komutanım!”
“Emredersiniz!
Emredersiniz!”
Houston ve Judith birbirlerine gülümsediler. Her ikisi de yollarını Bash gibi biriyle kesiştirdiği için kadere minnettardı.
Keyifleri yerine gelen bölük, evlerine, yani Tahkim Edilmiş Krassel Şehri’n dönmek üzere yola koyuldu.
BÖLÜM SONU Bash ormanın içinden ilerliyordu.
İstikameti: elf diyarındaki Şivanaşi Ormanı’ydı.
Orman gür ve çalı çırpıyla kaplıydı ama Bash, her zamanki gibi kendisinden emin adımlarla yolunu buluyordu.
