Mağara daracıktı ve insanı boğacak gibi bir havası vardı.
Tavanın yüksekliği yerden yaklaşık üç metre kadardı, geçitlerin genişliği ise iki metre civarındaydı.
Bir ork için oldukça dar bir alandı ama bir insan için hayli geniş sayılabilirdi. Büyük ihtimalle bu mağara, Büyük Savaş esnasında orklar tarafından bir cephe üssü olarak kullanılmıştı.
Fakat askeri geçmişine ve onca tecrübesine rağmen Bash bile buranın varlığından haberdar değildi.
En az yirmi yıl kadar önce terk edilmiş olmalıydı.
Ta ki bu haydutlar burayı bulup kendilerine sığınak yapana kadar.
Judith’in tutulduğu yere ulaşmak şaşırtıcı derecede kısa sürmüştü.
Mağaraya girip genişçe bir odaya ulaştıktan sonra Bash, nöbetçilerin icabına kaşla göz arasında bakmıştı. Ardından Zell büyük bir heyecanla cıyaklayarak son sürat yanına uçmuştu.
“Patron! Amma da yaylandın yahu! Bu taraftan! Çabuk, çabuk! Şu an, tam şu saniyede şövalye hatunun kirletilip mideye indirilmek üzere! İşte sahneye havalı bir kurtarıcı gibi çıkmanın tam sırası! Ama acele etmezsen iş işten geçecek! Elini çabuk tut patron! Hadi! Hatta bence şu duvarı yıkıp kendine kestirme bir yol aç!”
Houston ise mağaranın girişinde kalmış, çıkışı tutacağını ve geride kalan düşman döküntülerini temizleyeceğini söylemişti.
Bash’in kanaatine göre Houston yeterince eğitimli bir askerdi.
Düşmanın desteği gelse bile, tek başına birkaç haydutla rahatça başa çıkabilirdi.
Şimdi, tam Bash’in gözlerinin önünde, günlerdir gözünü alamadığı o kadın yarı çıplak ve savunmasız bir halde yatıyordu.
Onu gören Bash’in küçük savaşçısı anında niyetini belli ederek dikleşti. Patrona bak! Tam sırası işte! Bash’in bacaklarının arasından dimdik doğrularak adeta böyle fısıldıyordu. Ancak Bash bunu görmezden geldi.
Houston burada olsaydı, bu manzara karşısında kesinlikle hayretler içinde kalırdı.
Çıplak bir kadınla karşı karşıya kalan ve buna rağmen içindeki canavarı dizginlemeyi başaran bir ork.
Houston içinden, “Tam bir kahraman,” diye geçirebilirdi.
Elbette odada sadece Judith yoktu.
Bir başka ork ve birkaç insan haydut da oradaydı.
“Ne istiyorsun lan? Hey, baksanıza bu bir ork. Reis, senin arkadaşlardan biri mi yoksa?”
“Yardıma geldin demek, ha? Geç kaldın, askerlerin hepsinin işini bitirdik bile.”
Haydutların hepsi Bash’e meraklı gözlerle baktı ama hiçbiri onun içeri dalışından pek telaşlanmışa benzemiyordu.
Aksine, durup dururken duvarı yıkıp içeri giren bu yabancı orkun kim olduğunu merak ediyor gibiydiler. Haydutlar soru soran gözlerle liderlerine döndü.
“Reis, kim bu herif?”
“N-nasıl…? Ne…?”
Ancak haydutların ork liderinin yeşil teni, hastalıklı bir mavi renge bürünmüştü. Resmen mavi bir orka dönmüştü.
Tir tir titriyor, ağzından dökülebilen tek şey şaşkınlık dolu bir “N-nasıl?” oluyordu. Gözlerini belerterek öylece Bash’e bakakaldı.
O yüzü çok iyi tanıyordu.
“Sen, Boggs mısın?”
“Biiik!”
Boggs.
Evet, Bash de Boggs’un kim olduğunu hemen hatırlamıştı.
Boggs, Büyük Savaş esnasında bir bugbear birliğine komuta eden ork bir asker, yani bir canavar terbiyecisiydi.
Ork diyarında “canavar üstadı” unvanına erişebilmiş tek ork oydu.
Fakat Boggs, insanlarla yapılan barış antlaşmasını bir türlü hazmedememiş ve Ork Kralı’na açıkça karşı gelmişti. Bunun neticesinde de ork topraklarından sürgün edilen o kanun kaçaklarından biri olup çıkmıştı.
“Boggs, orkların kadınlara zorla sahip olması yasaktır. Önce onların rızasını almamız gerekir.”
“Ben… Ben sadece… Zorla bir şey yapmıyordum ki! Kendisi de yapmamı istiyordu!”
“… Külliyen yalan.”
Judith’in yüzü gözü gözyaşı ve sümüğe bulanmıştı; elleriyle kadınlık uzuvlarını çaresizce gözlerden saklamaya çalışıyordu.
Eğer rıza göstermek böyle bir şeyse, Bash ormanda karşılaştığı o ilk iki tüccar kadınla çoktan bakirliğine veda etmiş olabilirdi.
“Hey, Reis… Biz de bu herifi senin arkadaşlardan biri sanmıştık ama seninle konuşma şekline bakılırsa düpedüz düşman, öyle değil mi?”
Haydutlardan biri kılıcını çekti ve yüzünde ukala, küçümseyici bir sırıtışla Bash’e doğru atıldı.
Gözlerinden açıkça öldürme niyeti okunuyordu.
“Doğru tahmin.”
Bash hafif bir tonla cevap vererek başını salladı.
Herhangi bir inkara veya yalana başvurmaya zerre lüzum yoktu.
“Öyleyse geber!”
Haydut hayli atikti.
Kılıcını göğüs hizasına kadar kaldırıp doğrudan orkun gözünü hedef alarak sert bir hamle yaptı.
Şimdi her ne kadar adi bir hayduttan ibaret olsa da, aslında Büyük Savaş’ta çarpışmış ve hayatta kalmayı başarmış eski bir askerdi. Dar alanlarda dövüşmeye alışkındı ve kılıç kullanmada da epey maharetliydi.
“O koca, hantal silahın bu daracık yerde hiçbir işine yaramaz!”
Haydut, öldürücü darbeyi indireceğinden emin bir şekilde kılıcını ileriye doğru savurdu.
Tam kılıcının ucunun Bash’in gözünü delip geçtiğini ve etrafa kanların fışkırdığını hayal ettiği o saniyede… kendi kafası bir et ve kemik yağmuru halinde patladı ve cesedi oracıkta yere serildi.
“Ha?”
Diğer haydutların hiçbiri az önce ne olduğunu kavrayamamıştı bile.
Yoldaşlarının kafası, tam düşmanın üzerine atıldığı sırada saçma bir patlama sesiyle yok oluvermişti.
Bunu kendi gözleriyle görmüşlerdi görmesine. Ama mantıken buna hiçbir anlam veremiyorlardı.
“Ne?”
İçlerinden sadece biri neyin yaşandığını fark edebildi.
Orkun kılıcı kınından çıkmıştı ve şimdi tek eliyle gevşekçe tutuyordu.
O devasa kılıç az önce sağ taraftaydı, şimdiyse sol tarafa geçmişti. İyi ama Bash, mağaranın bu daracık ve basık alanında o devasa kılıcı nasıl savurabilmişti ki?
Bir saniye sonra, Bash’in etrafındaki mağara duvarı muazzam bir gürültüyle infilak etti.
Sanki kılıç, taş duvarları resmen çiğneyip geçmişti.
“Aaa!”
Duvarlar patlarken haydutların hepsi korkuyla sinip çığlıklar attı.
Bash’in kılıç savuruşu, saldıran haydudun kafasını temizce ikiye bölmeden hemen önce mağaranın taş duvarlarını resmen yarıp geçmişti.
Gerçekleşen şey tam olarak buydu.
Mağaranın dört bir yanına yuvarlanan taş molozları, Bash’in o tek hamlesinin gözle görülür tek kanıtıydı.
Ancak haydutlar Bash’in ne yaptığını kavrayamayacak kadar büyük bir paniğe kapılmışlardı. Tek bildikleri, yoldaşlarının öldüğü ve duvarların patladığıydı. Ellerinden gelen tek şey dehşet içinde sinmek oldu. Hepsi tamamen taş kesilmişti. Kendilerinin de o kılıcın menzilinde durduklarının farkında bile değillerdi.
Bash, yüzündeki o sert ve amansız ifadeyle devasa kılıcını ikinci kez savurdu.
Tir tir titreyen haydut sürüsünün tamamı, kaşla göz arasında vücutlarının alt kısımlarından ayrılıverdi.
Çığlık atmaya bile fırsat bulamadılar.
Haydutların hepsi, şimdi kendi kan göllerinin ortasında parça parça uzanıyordu. Hiçbiri kendilerine neyin çarptığını bile anlayamamıştı.
“…
Ha?”
“Sana yardıma geldim. Bağlarını çözeceğim. Sonra da bunlardan birazını hapishane alanındaki düşmüş askerlerin üzerinde kullanmalısın. Peri tozu bu.”
Bash, Judith’in bağlarını çözdü ve ona küçük bir şişe uzattı.
Judith, peri tozu hakkında her şeyi biliyordu elbette.
Oldukça değerli bir şeydi. Bir peri, günde ancak belirli bir miktarda peri tozu üretebilirdi.
Bu toz, şu anda Bash’in kulağının hemen yanında utançtan kıvranıp duran periden gelmiş olmalıydı.
Judith’in kafasındaki taşlar işte o an yerine oturdu.
Bu ork, onu kurtarmak için buraya gelmişti.
Resmen kurtarılıyordu.
Başka bir deyişle, o korkunç durumdan çekip alınıyordu.
Sonu ablası gibi olmayacaktı.
“Bize minnettar olman gerek, biliyorsun değil mi? Planımız… Yani, Patron’un planı… Eğer ben önceden casus olarak gidip etrafı kolaçan etmeseydim, şu anda bir ork-haydut sandviçinin arasındaki et olmuştun!”
“Ben… Gerçekten minnettarım!”
Judith kıpkırmızı kesilmişti ama minnettarlığını inkâr edemezdi.
Bu sadece lafta kalan bir teşekkür değildi. Bash sadece onun hayatını değil, ruhunu da kurtarmıştı.
Fakat aynı zamanda, Judith şaşkınlık içindeydi.
Bir ork, çırılçıplak bir kadına bakıp da nasıl hiçbir şey yapmadan durabilirdi?
Acaba Bash iktidarsız mıydı? Ama hayır, şu anda bile Bash’in heyecanı gözle görülebiliyordu; kasık bölgesindeki kabarıklık fazlasıyla aşikardı.
Başka bir deyişle Bash, kendi şehvet dolu arzularını bastırmış ve Judith’in esenliğini her şeyin üstünde tutmuştu.
“Ama…”
“Ne oldu? Hapishane duvarında zaten bir delik açtım. Solundaki ilk delik.”
“Ben… Onu zaten anladım! Sadece… neden benim koynuma girmiyorsun?”
“Koynuna… girmemi istiyor musun?”
“Ne?! H-hayır!”
Judith üzerindeki ağır paltoya daha sıkı sarındı.
Az önceki dehşetini hatırlayarak aniden yeniden titremeye başlamıştı.
“Ama orkların diğer ırkların kadınlarını esir alıp onlarla… hamile bırakana kadar birlikte olmaktan keyif aldıklarını sanıyordum?”
“Öyle yaparız. Ancak bizzat Ork Kralı, farklı ırklardan kadınlarla rızaları dışında cinsel ilişkiye girilmesini yasakladı.”
Son birkaç gündür bu sözü kaç kez duymuştu?
Kendini tekrar edip duran bir ahmak gibiydi.
Kız, onun sadece laftan ibaret olduğuna kanaat getirmişti.
Ancak aniden, Judith’i yoğun bir duygu dalgası vurdu.
Şimdi anlıyordu.
Evet…
Bu, sadakat demekti.
Az önceki o güç gösterisi… duvarları yumruklayıp geçmesi, arkasında kendi suretinde bir oyuk bırakması. Aynı anda altı yetişkin adamın karşısına çıkıp hepsini katletmesi. Böyle bir güçle, bu ork istediği her kadını zorla alabilirdi. Judith onu handa kuşattığında, oradaki tüm askerleri un ufak edebilir ve alnı bile terlemeden onunla istediğini yapabilirdi.
Ama yapmamıştı. Çünkü sadıktı. Ork Kralı’na. Kendini dizginlemişti.
Evet… şimdi her şey mantığa bürünüyordu. Houston’ın bu orka bu kadar büyük bir saygı duymasının sebebi buydu.
Ork diyarının ulu bir orku olarak. Mahir bir ork savaşçısı olarak.
Kraliyet başkentinin şövalye lideriyle bile aşık atabilecek düzeydeydi.
Tam Judith her şeyi anlamaya başlarken, Bash gitmek üzere arkasını döndü.
“N-Nereye gidiyorsun?”
“Orkun peşinden.”
Bash, Houston’dan emir almıştı. “Son tekine kadar hepsini öldür,” demişti. Kendisine emredildiği gibi görevini yerine getirmek niyetindeydi.
Houston, Bash’in efendisi değildi ama bu bölgenin komutanıydı.
Ve bir ork, her zaman başlarındaki subayın emirlerine itaat ederdi.
“Demek öyle… Bu yüzden sen…”
Fakat Judith, Bash’in sözlerini çok daha farklı bir şekilde yorumlamıştı.
Bash’in sadakat duygusuna büyük bir saygı duydu. Sonuç olarak, Bash’in orada ne yaptığını artık çok iyi anladığını düşünüyordu.
Bash’in neden insan diyarına geldiğini, insanların kendisini alıkoyup sorgulamasına neden izin verdiğini, askerlerle birlikte neden ormandaki arama çalışmasına katıldığını, onun gibi aptal bir şövalyeyi kurtarmak için neden bu karanlık mağaraya paldır küldür daldığını, düşmanın peşine düşmek adına Judith’in çıplak kadın bedeninin cazibesini neden görmezden geldiğini… başka bir orkun peşine düşmek uğruna… her şey Judith için şimdi tam anlamıyla netleşmişti.
Ve bunu anladıktan sonra Judith, Bash’in yoluna çıkmaya asla niyetinin olmadığını biliyordu.
“Hmm?”
“Ah, hiçbir şey… Anlıyorum. Savaşın şansı seninle olsun.”
“Hı-hı.”
Ve Bash, ardına bakmadan oradan ayrıldı.

Bash, mağaraların içinden geri dönerken büyük oyukta savaşan Houston ile karşılaştı.
Etrafı bir düzine bugbear tarafından sarılmış olan insan, canını dişine takmış dövüşüyordu.
Oyuk alan, geçitlere kıyasla biraz daha genişti ama yine de o kasvetli ve basık mağara sisteminin bir parçasıydı.
Bu dar ortam yetmezmiş gibi, böylesine kısıtlı bir alanda bir düzine bugbear ile tek başına kapışmak Houston’a ecel terleri döktürüyor gibiydi.
“İleri, bugbearlarım! Kuşatın şu insanı! Öldürün onu! Gebertin hemen!”
Elinde gürzüyle emirler yağdıran Boggs da oradaydı.
Bugbear kuklalarını yönlendirirken adeta aklını yitirmiş gibi görünüyor, Houston’ı köşeye sıkıştırıyordu.
Houston ise tamamen savunmaya odaklanmış, düşmanın saldırılarına bir şekilde göğüs germeye çalışıyordu.
Eğer Boggs’un niyeti kaçmak olsaydı, Houston’ı görmezden gelip tüymesi onun için çok daha iyi olurdu. Fakat Houston oldukça çevikti ve Boggs’un kaçış rotasını tıkamaya çalışıyor gibi bir hali vardı.
Çıkışa çıkan yalnızca tek bir geçit bulunuyordu. Kurtuluşun tek yolu oydu.
Bash’in tanıdığı Boggs’un, tek bir insan askerini ezip geçmekte hiçbir zorluk yaşamaması gerekirdi.
Gelgelelim, bunu bir türlü başaramıyordu. Acaba bu durum Houston’ın dövüş becerilerinden mi kaynaklanıyordu?
Hayır, asıl sebep Boggs’un öfkeden gözünün dönmüş olması ve bugbearlarını düzgün yönlendirememesiydi.
“Boggs!”
“B-Bash?!”
Adının seslenilmesiyle Boggs hızla arkasına döndü.
Karşısında duran ork, Boggs’un inancına göre sürgün edildiği o ork diyarının en güçlüsüydü.
Dev kılıcını kuşanmış olan Ork Kahramanı Bash, ağır adımlarla Boggs’a doğru yürüyordu.
“Kahretsin! Etrafımı sarın!” Boggs, damarlarındaki kanın donduğunu hissederken çaresizlik içinde feryat etti.
Bugbearların hepsi Houston’ın peşini bırakıp derhal Boggs’un yanına üşüştü.
Etrafındaki bugbear çemberinin koruması altına giren Boggs, gözlerini doğrudan Bash’e dikti.
“Neden?! … Neden geldin buraya?”
Bash, son derece sakin ve kararlı bir ses tonuyla cevap verdi.
“Seni öldürmem emredildi.”
“Ha! Demek mesele bu, öyle mi?”
Boggs durumu anında kavradı. Bash’in neden burada olduğunu. Kendi memleketinde kazandığı zaferlerin keyfini sürmesi gereken Ork Kahramanı’nın, onu katletmek için neden buralara kadar geldiğini.
Sadece birkaç basit kelimeyle her şeyi anlamıştı.
Boggs, utanç içinde dışlanmış haydut bir ork olabilirdi ama o da bir zamanlar bir askerdi.
Bir canavar terbiyecisi olarak sayısız savaş görmüş geçirmişti. Diğer orklar tarafından büyük bir gururla anılırdı. Evet, şüphe yok ki Boggs, bir orkta bulunması gereken her şeye sahipti.
Fakat Ork Kralı’nın emirleri, Boggs’un değerleriyle tamamen ters düşmüştü.
Rızası olmayan kadınlara dokunmamak mı? Düşmanlarla savaşmamak mı?
Ne saçmalık ama! Bir orktan kadınları ve savaşı alırsanız geriye ne kalırdı ki? Hiçbir şey!
Bu yüzden Boggs sesini yükseltip karşı çıkmış ve sürgün edilmişti.
Ancak haydutlara katılmış olsa bile gururundan asla ödün vermemişti.
Hayır, Boggs kendine has yöntemiyle her zaman ork ırkının değerlerini yaşatmaya çalışmıştı.
Fakat onun bu başına buyruk eylemleri, insanlarla barış yapmak isteyen orklar tarafından tiksintiyle karşılanmıştı.
İşte bu yüzden o emir verilmişti.
Boggs’un katledilmesi emri.
Orklarla insanlar arasındaki barışı bozmaya yeltenen her kim olursa olsun öldürülmesi emri.
Peki böyle bir emri kim verebilirdi?
Hepsinin en büyüğü olan Kahraman Bash’e böyle bir buyruk verebilecek tek bir kişi vardı.
Ork Kralı. O sefil Nemesis, Boggs’un kellesini alması için Bash’i görevlendirmişti. Boggs için olası tek açıklama buydu.
“Körükörüne emirlere itaat etmeyen bir ork olduğum için mi gözünde bu kadar aşağılığım yani?!” Boggs, Bash’e karşı vereceği bir savaşta asla galip gelemeyeceğini biliyordu.
İçgüdüleri ona gürzünü bir kenara fırlatmasını, diz çökmesini, başını öne eğip merhamet dilenmesini haykırıyordu.
Ama Boggs’un hâlâ bir gururu vardı.
Bunu henüz kaybetmemişti. Değerlerinden de vazgeçecek değildi. Orkların gururu olan bu adamın önünde nasıl el pençe divan durabilirdi?
Şu an bile kılıcını havada tutan bu orkun önünde nasıl diz çöküp boyun eğebilirdi?
“Ben, bir zamanların o kudretli ork krallığının Canavar Terbiyecisi Boggs!”
Boggs adını yüksek sesle haykırdı.
Karşısındaki rakip bir Kahraman’dı.
“Hmm.
Ben de bir zamanların o kudretli ork krallığından Yüzbaşı Budarth’ın emrindeki asker, Ork Kahramanı Bash.” Birinin adını yüksek sesle haykırması, geleneksel savaş narasını koyvermesi ve ardından ölümüne dövüşmesi…
Bu, orklar arasındaki düelloların kadim bir adetiydi.
Boggs meydan okumuş, Bash ise bunu kabul etmişti.
Bu, iki büyük savaşçı arasındaki bir düello olacaktı ve kadim adetler bu duruma her zamankinden daha çok yakışıyordu. “Graaagh!”
Mağara duvarları Boggs’un savaş narasının şiddetiyle sarstı.
Bu sesle birlikte tüm bugbearlar tek bir vücut halinde öne atıldı. “Graaagh!”
Bash de karşılık olarak kendi savaş narasını kükredi.
Bugbearlar üzerlerine doğru bir dalga gibi kabardı, ancak Bash zerre korku belirtisi göstermeden onları karşılamak adına ileri doğru bir adım attı.

Bash’in ileriye doğru attığı tek bir adım, onu bugbearların vuruş mesafesine soktu.
Yaratıkların ağır pençeleri yere indiği anda, donuk bir parıltı çaktı.
Bugbearlardan üçü o saniyede kıyma haline geldi.
“Gragh!!!”
Bash, kükremeye devam ederek ileri atıldı.
Attığı her adımla birlikte, bugbearlar birbiri ardına patlayarak kan ve kemik yağmuruna dönüşüyordu.
Bash’in ağır, keskin ve emektar dev kılıcının karşısında bu yaratıklar, kesim sırasını bekleyen büyükbaş hayvanlardan farksızdı.
En sonunda geriye sadece beş bugbear kalmıştı.
Bunlar savaştan sağ çıkmış, gedikli savaşçılardı. Ogrulardan daha güçlü, kertenkele adamlardan daha çevik olan bu yaratıklar, Boggs’un en büyük gurur kaynağı ve göz bebeğiydi.
“Graaagh!”
Bash ileriye doğru bir adım daha attı, savaş narası mağara duvarlarını titretti.
Kılıcı, çelikten bir fırtına gibi parıldadı.
Tüm ork savaşçıları kendilerini en güçlüsü zannederdi.
Bunu sesli dile getirmek pek akıl kârı olmasa da, sıradan bir asker bile eğer gerçekten uğraşırsa bizzat Ork Kralı’nı bile alt edebileceğine inanırdı.
Fakat orkların en kibirlisi bile, Bash’e karşı gireceği bir düelloda asla galip gelemeyeceğini kendi kendine itiraf etmek zorundaydı.
Hiç kimse Bash’in kılıç savuruşunun gücünden kaçamazdı.
Kılıcı tek kelimeyle çok hızlı, çok güçlüydü.
Boggs’un gözleri, Bash’in hareketlerini takip edebilecek kadar keskin değildi. Ancak bugbearlar, orklardan daha iyi bir görüş yeteneğine ve hareket eden nesneleri seçme konusunda daha üstün bir beceriye sahipti. Kendilerine doğru gelen saldırıları görebiliyorlardı.
Ogrularla aşık atan güçleri ve kertenkele adamlarla yarışan zekalarıyla, bu orkun saldırısını savuşturmaya çalıştılar.
Başka birine karşı belki işe yarayabilirdi. Ama Bash’e karşı asla.
Bir zamanlar bir ogruyu çıplak elleriyle boğan İnsan Kahramanı, Dev Katili Ashes bile böyle darbeleri parryleyemezdi. Kalın pullardan oluşan bir zırha sahip bir ejderha bile, böylesi bir saldırı karşısında kafasını gövdesinin üstünde tutamazdı.
Bash, sayısız düşmanı katletmiş ve çok daha fazlasının yüreğine korku salmış bir Ork Kahramanı’ydı.
Orkların gururuydu. Onun karşısında hayatta kalabilecek tek bir canlı bile yoktu.
Geriye kalan beş bugbear da göz açıp kapayıncaya kadar kıymaya döndü.
“Ah! Ohhh!”
Boggs’un gözleri, savaş meydanlarında uzun yıllar boyunca onunla omuz omuza çarpışan sevgili silah arkadaşlarının şimdi birer et yığınına dönüştüğü o korkunç manzarayla doldu.
Eli, gürzünün kabzasını daha da sıkı kavradı.
Neden bugbearlarının yanında savaşmak için ileri atılmamıştı?
Neden onlarla birlikte ölmeyi seçmemişti?
Neden bu hengamenin içine doğru tek bir adım bile atmamıştı?
Suçluluk ve pişmanlığın pençesine düşen göğsü, aniden savaşma arzusu ve intikam susuzluğuyla dolup taşmaya başladı.
Ama Bash’ten korkuyordu. Hem de çok korkuyordu.
Boggs, savaşçı ruhunun ve savaşın kendisinin hayattaki her şey demek olduğuna inanmıştı hep. Bu inanç onu Ork Kralı’na kafa tutmaya ve en sonunda bir Ork Kahramanı ile ölümcül bir düelloda karşı karşıya gelmeye kadar sürüklemişti. Ama şimdi, tüm bu yaşadıklarından sonra, korkudan hareket bile edemeyecek durumdaydı.
Ve aynı zamanda öfkeliydi de… kendisine öfke duyuyordu.
“Gahhh!!!”
Boggs elini yumruk yapıp uyluğuna sertçe vurdu.
Öfkesi her zamanki gibi yerindeydi ama korkusu artık uçup gitmişti; sonunda hareket edebildiğini fark etti.
“Baaash!”
Bash istifini bozmadı.
Tek düşündüğü, karşısındaki düşmanın hayatına son vermekti.
“Boggs!”
Diğer orkun adını yüksek sesle haykırırken, Boggs’a dair geçmişteki anıları Bash’in zihninde şimşek gibi çakmaya başladı.
Bash savaşa henüz yeni katıldığı, kılıç tutan kolunun zayıf ve cılız olduğu o eski günlerde… Bir gün Boggs’u görmüştü. Boggs’u ve bugbearlarını. Düşmanın peşinden amansızca koşturarak savaş meydanını birbirine katmalarını izlemek ne muazzam bir manzaraydı!
Ve Boggs, genç Bash’in gözüne, savaşın tam ortasında gürzünü çılgınca savururken ne kadar da ihtişamlı görünmüştü. Ne kadar erkeksi, ne kadar nefes kesiciydi!
Bash, kendisinin o güç seviyesine asla ulaşamayacağından kesinlikle emindi.
Boggs, onun gözünde işte öylesine ulaşılmaz bir seviyedeydi.
Ama Bash, Boggs’a yetişmişti. Hatta onu fersah fersah geçmişti. Ve şimdi, gençliğinin savaş meydanlarında kendisini derinden etkileyen o hayranlıktan eser kalmamıştı içimde.
“Graaagh!”
“Grooo!”
Bir parıltı.
Boggs’un gürzü, Bash’in dev kılıcına çarparak çınladı.
Çelik çeliğe sürttü. Ork dev kılıcı, gürzün yüzeyinde kıvılcımlar uçuşturarak onu büküp kullanılamaz, yamuk yumuk bir şekle soktu.
İblis dövmesi kılıç, Bash’in savuruşunun yörüngesinde ne eğilip bükülerek ne de gözle görülür bir hasar alarak ilerlemeye devam etti ve yolculuğunu Boggs’un kafasının derinliklerine gömülerek sonlandırdı.
“Gah…”
Boggs’un boynu bir kan fışkırtan fıskiyeye dönüşmüştü.
“…”
Artık kafası yerinde olmayan Boggs’un bedeni, halsizce dizlerinin üzerine çöktü.
Bir an öylece diz çökmüş halde kaldı. Sonra, nihayet tok bir sesle yere yığıldı.
Canavar terbiyeciliğinden canavar ustalığı rütbesine yükselmiş olan ork, orada cansız yatıyordu.
Yabani bir bugbear sürüsünü ehlileştiren gelmiş geçmiş en büyük ork ölmüştü.
“Hah…”
Bash içini çekerek etrafına bakındı.
Oyukta geriye hiçbir düşman kalmamıştı.
On dört bugbearın tamamı saniyeler içinde haritan silinmişti.
Hayatta kalan hiçbir haydut da kalmamıştı. Kalmış olsa bile, Boggs’un ölümüyle birlikte planlarını sürdürmelerinin imkanı yoktu.
“Boggs…”
Bash, geçmişi yad ederek Boggs’un cesedine tepeden baktı.
Her asker Boggs’u tanırdı ve bir canavar terbiyecisi olarak şöhreti çok uzaklara yayılmıştı.
Boggs bu işi çok uzun zamandır yapıyordu; aslına bakılırsa Bash daha doğmadan yıllar önce başlamıştı.
Umutsuz görünen bir savaşın ortasında, Boggs bir keresinde Bash ile konuşmuştu.
“Bash, sen ork ırkının gururusun. Sen, her orkun benzemek istediği o savaşçısın.”
Ve Bash şöyle karşılık vermişti:
“Eğer sen olmasaydın, savaşta bu kadar uzun süre hayatta kalmayı asla başaramazdım.” Evet, Bash bu sözleri ve o zamanki duyguların ne kadar taze ve gerçek olduğunu çok iyi hatırlıyordu.
Boggs gerçekten… muazzam bir savaşçıydı.
Bash, Boggs’un o son savaşta öldüğünü sanıyordu. Boggs ile buralarda, vatansız kaçak bir ork olarak yeniden karşılaşacağını rüyasında görse inanmazdı.
Başına kesinlikle bir şeyler gelmiş olmalıydı. Ama Bash bunun ne olduğunu bilmiyordu. Bash, Boggs’un son sözlerinin ne anlama geldiğini de kavrayamamıştı.
Boggs, Bash’in gözünde aşağılık biri miydi yani? Asla, zerre kadar bile değil. Ona saygı duyuyordu.
“Bu sonuncuları mıydı?”
Houston, yüzündeki taze yaralara aldırmadan Bash’e seslendi.
Bir bugbearın pis pençeleriyle tırmalanmış gibi görünüyordu.
Yaralar kıpkırmızıydı ve kötü görünüyordu. Muhtemelen çoktan enfeksiyon kapmıştı.
“Evet. Daha içerideki tüm haydutları zaten öldürdüm.”
“Judith ve diğerleri ne durumda?”
“Daha gerideler. Henüz ölen kimse yok sanırım.”
“Anlıyorum. Bu en azından iyi bir haber. Onları kasabaya geri taşımalıyız.”
Houston konuşurken yaralarına tükürük sürüyordu.
Houston, Bash’in bu işi tek başına halledebileceğini düşünmüştü. Bu yüzden kaçış rotasını güvence altına almaya öncelik vermişti. Ama Bash beklentilerini fazlasıyla aşmıştı.
Arka arkaya on dört bugbearı öldürmüş ve hatta bir ork savaşçısını bile yere sermişti.
Bash gerçekten de Kahraman unvanına yaraşır bir orktu.
Böyle bir orkun elinden defalarca kaçmayı nasıl başardım, hayret doğrusu…
Houston rahat bir nefes aldı.
