
Beş gün önce, Elchea Kraliyet Kalesi’nin taht odasında Azril, efendilerini nasıl öldürmeyi başardıklarını sormuştu. Tanrıların en güçlüsünü. Savaş tanrısını.
“[Bilinmiyor]— Hayır. Düzeltme… Muhtemelen Artosh’u biz öldürmedik.” İlk Flügel’in kabaran kininden zerre etkilenmeyen Einzig yanıtladı… ve devam etti. “Düzeltmeme izin verin. Artosh’un katledilmesi—varlığının yok edilmesi teorik olarak imkânsızdı.”
Böylece Einzig, altı bin yıldan uzun bir süre önceki hipotezi ortaya koydu. Exmachina’nın savaş tanrısının karşısında geliştirdiği hipotezi. Şu soruya yanıt arıyordu: Tanrı nedir? Ruh nedir? Kimlik kazanmış bir kavram. İradesi olan bir yasa. Var olamayacak bir şey; var olmaması gereken bir şey. Bu yüzden bu saçmalığı güç kavramı olarak doğrulamışlardı. Ve hipotezlerinin sonucu—şuydu.
Bir tanrı, tanrı olduğu için tanrıdır. Bu totoloji tanrıyı tanımlıyordu. Ruh tanımını yapıyordu. Ve böylece, bizzat güç kavramının karşısında—gücün büyüklüğünün hiçbir önemi yoktu. Exmachina sonsuzca uyum sağladı, sınırsızca güçlendi… öyle ki sonunda göreceli olarak en güçlü hale gelebildiler. Buna rağmen, gücün kendisini aşmaları… mutlak en güçlüden daha üstün olmaları teorik olarak imkânsızdı.
“Bu nedenle, her ne kadar büyük bir başarı olsa da… biz sadece fiziksel olarak var olan ruhi cevheri yok ettik. Ancak—” Bununla kavramın tezahürünü askıya alabileceklerini, geçici olarak devreden çıkarabileceklerini çıkarmışlardı. “—Bunu nasıl başarabildiğimiz bile bilinmiyor… Gücün kendisini asla alt edebilecek durumda olmamalıydık.”
Öyleyse savaş tanrısının ruhunu nasıl yok etmişlerdi? Ne yazık ki, bu tür kayıtlar fiilen kaybolmuştu.
Neden-sonucu, yasayı ve doğayı her saniye değiştiren en güçlüye karşı 701 makine, bilinmeyenle savaşmak için bir algoritma uygulamış ve çaresizlik içinde sadece uyum sağlamıştı. Bırakın anlamayı, zihinlerinde bile canlandıramadıkları bilinmeyen üzerinde, onu bilinmeyen olarak bırakarak işlem yapmışlardı. Mantık hataları göğe kadar yükselirken, bunların birikmesine izin vermişler ve soyut düzlemde hareket etmişlerdi. Mantıksız işlemleri bile bünyelerine katarak giderek daha hızlı uyum sağlamışlar, saniyenin sonsuzda birilik birimlerine yaklaşmışlardı…
Böylece, Einzig de dahil olmak üzere yirmi sekiz birim sadece kritik hasarla kaçmayı başarmıştı. Anıları ve düşünceleri kırılmıştı; hepsinin anlamı yitirilmişti; zaman çizelgesinin kendisi bile net değildi. Ancak… dünyanın yeniden biçimlenişini gözlemleyerek… ruhi cevheri yok etmeyi başardıklarını… ancak çıkarabilmişlerdi… Ve böylece—Einzig doğrudan Azril’in gözlerinin içine baktı ve yanıtladı.
“Onu nasıl yendiğimize yanıt veremem. Ama onu nasıl yok ettiğimizi soruyorsanız, buna yanıt vereceğim: Onu yok etmedik. Var olmayan bir varlık asla gerçekten yok edilemez.”
Kavramlar var olmazdı. Sadece değişir, genişler ve tanım değiştirirdi… ya da eskir giderdi. Mutlak güç fantezisi var olduğu sürece, kavram asla ölmeyecekti.
“… Dolayısıyla, yürüttüğüm tahmin şudur.”
Eğer kavram—fikir, duygu, yaşam her daim baki kalıyorsa—
“Öyleyse, Oyuncu bizi yeniden ziyaret ederse, Artosh’un da dönme ihtimali yok mudur?”
Azril’in itirazı, Tek Gerçek Tanrı ve Suniaster’ın yeni tanrılara geçit vermediği yönündeydi. Savaş tanrısının ruhu asla yeniden harekete geçemezdi. Fakat.
“Artosh’un kendisinin yeniden doğacağını kastetmiyorum. Oyuncunun kendisi artık Sora’dır.”
Einzig tuhaf bir şekilde… bundan emindi. Kırık anılarının bir yerlerinde, savaş tanrısının sonuna ait olanlarda, bunun kanıtı olmalıydı—
“… ‘En güçlü’ farklı bir isimle, farklı bir kılıkla geri dönecek… Demek istediğim budur.”

Sahne arkasındaki hava, taşların tıkırtısıyla bölünen müthiş bir konsantrasyonla gıcırdıyor, gösterinin doruk noktasına doğru yükselen heyecan dalgasıyla dolup taşıyordu. On birinci şarkının sonuna yaklaşırken yükselen müzik ve tezahüratlar… ve ardından:
ŞAH MAT. KAZANAN: 『 』. BEŞ GALİBİYET.
“Ezildiniz! Durum 5–6 oldu! İki tane daha alırsak elinize vereceğiz!”
“… Ağ-Ağabey… Lütfen… Biraz dinleneyim… Ç-Çok yoruldum…”
Satranç tahtası maçı tescilledi; Sora ile Shiro ise yorgunluktan pürüzsüzlüğünü kaybetmiş bitkin sesleriyle zaferlerini kutladılar. On üç şarkı. On üç el. Bu, kalan iki eli de kazanmak zorunda oldukları anlamına geliyordu. Exmachina, seslerini analiz etmek için tüm sensörlerini kullandı ve zerre şüphe barındırmayan mutlak bir özgüvene sahip olduklarını saptadı.
……
“Pekala Steph! Bu son ara. Çık ve sahneyi yık geç, tamam mı?”
“… Enerji Göstergesi bir süredir doluydu. Beş dakika—”
“Kanka, bu son iki şarkı doğrudan finale uzanan kesintisiz bir doruk noktası olacak, anlıyor musun?!”
“… Asıl… senin sahneyi… eskisinden de çok… yıkıp geçmen gerek…”
“Bunu söylemesi senin için kolay tabii! Nasıl bir aşağılanmaya—ğnk?!”
“Bu kalın, köşeli kostümü tam da bu anı düşünerek efekt saldırısına hazırladığını varsayıyorum! “

“Evet Jibril! Yardır, Mazingo Steeeph!!”
“… Şey gibi… ‘Zeee’ diyişimiz var ya… tıpkı onun gibi… vurgulamak için… zi der gibi yani.”
“Ben ne yapayım—? Hey, bu çok ağır! Bayağı ağır bu! Bu ne böyle, demir mi?!”
“Hımm? Sanırım biraz fazla canlı hayal ettim… Neyse, kafana takma. Yardır Steeeeeph!!”
Bu yaygara bir yana, Einzig ve diğerleri sessizce düşünmekteydi. Sora—Var olmayan bir şeye adapte olamazsınız, demişti. O ikisi anormallik derecesinde güçlüydü. Bu durum, o gün Azriel’e söyledikleri şeyleri hatırlatıyordu. Var olmayan bir şey… Bir kavram. Nasıl yendiklerini bilmedikleri bir tanrı. Sora’nın kendilerinin bile yenmediğini söylediği o şey. Göreli olarak ne kadar güçlenip adapte olurlarsa olsunlar, akıllarının eremeyeceği mutlak bir güç. Farklı bir isimle, farklı bir kılıkla yeniden karşılarına çıkmasını bekliyorlardı. Ya o şey 『 』 ise?
Ya Oyuncu ile o gizemli kızın birleşimi tam olarak bu gücü oluşturuyorsa—?
“… Oyuncu’nun dediği gibi olabilir… Üstün gelemiyoruz…”
İster satrançta olsun ister konserde. Ama—ne olmuş yani? Sora’nın Oyuncu olduğu iddiası ile Sora’nın en güçlü haline geldiği iddiası tamamen birbiriyle uyumluydu! Sora kendisinin Oyuncu olmadığını kanıtlayamazsa kaybedecekti, peki kişinin kendi benliğini kanıtlaması imkansız değil miydi—?
“Böyle bir şey mümkün olamaz! Haksız mıyım? Ey Oyuncu—!”
Yöntemi bilinmese de bu mümkündü. Belki safsatalarla, belki tuzaklarla, belki de Exmachina’yı içinden çıkamayacakları bir paradoksa sürükleyerek… Ama! Her ne olursa olsun, Sora’nın kazanılamaz bir oyun tasarladığı önermesi, her şeyden önce tamamen yanlıştı! Bu aşkla ortaya konmuş bir meydan okumaydı—”Beni yenmeyi deneyin” çağrısına “Üzgünüz, yapamayız” diye yanıt verebilirler miydi?
“—Tüm birimlere soruyorum! Böyle biri sevgisini Oyuncu’nun önüne sermeyi hak edebilir mi?!”
“””Red! Red! Red kabulü!!”””
Einzig’in ruhunun kükreyişi, tüm birimlerin paylaşılan düşünceleriyle şiddetle karşılık buldu!
“Tüm birimlere emrediyorum: Zafere giden yolu açın! Tüm engelleri ortadan kaldırın! Gerekli her yolu kullanın! Görevi icra edin!!”
Tam da komutlar küme içinde zamanı durduracak bir hızla akıp giderken…
“… Onay… Motivasyon düşük. Ancak seçenekler kısıtlı. Görev icra ediliyor.”
Emir-Eins söylenerek sahneye doğru yürüdü.
Küre bağlı kalmasına rağmen düşüncelerini paylaşmayan o birim. Bu sebeple amaçları Exmachina için bile bir gizemden ibaretti. Emir-Eins, demir kostümü yüzünden tamamen hareketsiz kalan ve acı içinde inleyen kadının yanında durdu—daha doğrusu—
“Rapor: Bu birim sunucu rolünü üstlenecektir. Efendim… katılın.”
Emir-Eins durdu ve sanki Sora’dan başka kimsenin farkında değilmiş gibi konuştu.
“Doğrulama: Herhangi bir oyuncunun, bu birim dahil, sahneye çıkmasını yasaklayan bir kural yoktur. İhlal yok.”
Doğru, diye düşündü Einzig. Sora ve Shiro gözlerini kıstı. Ama bundan ne çıkacaktı ki? Hayır—en başında—
“Biz mi? Sahnede mi? Ha-haaa! Bizi ruhani düzlemden suikastla öldürmeye mi çalışıyorsun?! Reddedildi!!”
“… Kalabalık… Gözler… Çok, insan mı? … Mırıl mırıl, titir titir…!”
Gerçekten de Sora ve Shiro’nun ona katılmasını önermek akıl dışıydı. Sadece bunu hayal ederken bile titremeye başlamışlardı.
“Bildirim: Esas olarak zafer gereklidir. Basit. Zaferin kendisi basittir. İstenildiği an yürürlüğe konabilir. Fazlasıyla kolay.”
Ne?

Herkes—Einzig ve diğer birimler, Sora ve Shiro—Emir-Eins’in ne demek istediğini anlamaya çalışarak ona pürdikkat baktı. Fakat o, istekizce söylediği ve bu yüzden son derece inandırıcı gelen sözlerine sakince devam etti.
“Seçenek: Katılım reddedildi. Kabul edilebilir. O halde birim kazanacaktır. Sonuç eşdeğerdir.”

Sora bile Emir-Eins’in ne peşinde olduğunu okuyamıyordu. Bu yüzden en kötüsünü varsaydı—ve onu durdurabileceği bir yerde olması gerektiğine karar verdi. Shiro yanında olduğu sürece bunu kabul ediyordu ancak kendi muhakemesinden de endişeliydi. Katılmasını ilk talep eden kişi—Emir-Eins’ti.
Onu durdurabilir miydi? Hayır. Ondan da önce…
“”Zzzzzzzzzzzzz……””
Hareketli kalabalığın sayısız bakışı arasında, sahne ışıklarının altında yıkanan Sora ve Shiro, sahnenin tam ortasında medeni insanların telefonları gibi titriyor, en temel dertleriyle boğuşuyorlardı.
Acaba… kılını bile kıpırdatabilecekler miydi…?!
Titreşimlerinin frekansı kilohertz seviyesine yaklaşırken saksıyı çalıştırdılar—ve sonra donakaldılar. Sahneye güm diye bir şey çıkıvermişti. Sora ve Shiro dahil mekandaki herkesin gözleri kilitlendi, nefesleri kesildi… sanki zamanı unutmuşçasına derin bir sessizliğe büründüler.
Tıpkı “karlar arasındaki o çiçek”, nergis kadar güzel bir kızdı bu. Elbisesi beyaz bir gül gibi ince ince katmanlanmıştı… peçesinin altından nergis rengi gözleri süzülüyordu. Porselen gibi mahcupça eğilmiş yüzüyle, bir müzik kutusunun sesine uyarak yavaşça yürüdü—Daha doğrusu… her ne hikmetse tepeden tırnağa gelinlik giymiş Emir-Eins’ti bu. Her neyse, seyirciler büyülenmiş, Sora ve Shiro ise kız yanlarına sokulurken bayağı tırsmıştı. Derin bir hürmetle eğildikten sonra ilk sözlerini söyledi:
“Tezahür: Bu birim Emir-Eins. Efendi—Sora’nın eşi.”
…
Efendim?
Mekandaki sessizlik tırsmış bir sessizlik halini aldıktan sonra ikinci sözleri geldi:
“Özür: Bu birim, Efendi’nin sadakatsizliğini işaret etmek adına bu maskaralığa katılımı zorunlu kıldığı için üzgündür.”
…
Bu ne lan?
Kabul edilen bu maskaralığın izleyicisi olan herkes donakaldı.
Sonra—gıcııırt. Bütün gözler, kendini eşi ilan eden kız tarafından otomatik olarak koca olarak tescillenen Sora’ya döndü. Bakışları, “Bu da neyin nesi lan?” dercesine adeta onu delip geçiyordu. Sora ise ancak ağlayabilir ve içinden cevap verebilirdi: “Üzgünüm, en ufak bir fikrim bile yok.” Shiro’nun elinin onu bu varlık düzleminde zorla tutması olmasaydı bayılacakmış gibi duran müstakbel koca, sahnenin arkasında hareket eden gizemli görüntüleri fark etmemiş gibiydi. Emir-Eins sakince mektup gibi bir şey çıkardı ve yüksek sesle okumaya başladı.
“Okuma: Çok hızlı başladı. Efendi, birim ile dramatik karşılaşması üzerine bayıldı. Birim hayrete düştü.”
Evet, bayağı hızlı başladı. “Yavaş ol biraz ulan” dedirtecek kadar hızlı. Durup dururken telefon çaldı, sonra kale yıkıldı… Kim böyle bir başlangıç duymuş ki? Ama Sora, Göt Robotu Einzig’in aşk fısıltıları üzerine bayılmıştı ve bu dramatik falan değildi—daha çok felaketti.
Bu yüzden Sora düşündü… bilinci her an kaybolacakmış gibi hülyalı bir halde. Emir-Eins’in upuzun masalına pek aldırış etmeden arkadaki videoya baktı, bir şekilde kendisine bir şeyi hatırlattığını hissederek…
Gösterdiği şey… Sora’nın uyandığı an gibi görünüyordu. Kendisi ve Emir-Eins’in birbirlerinin gözlerinin içine bakışını gösterecek şekilde kırpılmıştı—Shiro ise kareden atılmıştı. Sırada Sora’nın ona “Emir-Eins” takma adını verdiği görüntüler vardı. Bir yığın efekt, sanki birlikte gülen sevgililermiş gibi ikna edici bir izlenim veriyordu—Shiro yine kareden atılmıştı. Sırada… ona tableti uzattığı ve statik elektrik kontrolü yaptığı an… muhtemelen öyleydi? Efektler ve süslemeler o kadar yoğunlaşmıştı ki, tamamen el ele tutuşuyorlarmış gibi görünüyordu ve artık kendisi bile emin olamıyordu. Ama her neyse, gerçekten de—Shiro karenin köşesinde, odak dışı kalmıştı. Bu sırada Emir-Eins’in okumasına gelince—
“Okuma: Efendi bu birimin yüzük parmağını tuttu ve ölümsüz aşk yemini etti. Bu birim kabul etti.”
biraz tehditkar olmaya başlıyordu.
“Okuma: Gelin ve damat statüsü kuruldu. Bu birim şu anda kendisini mutluluğun zirvesinde duruyor olarak tanımaktadır. Rapor.”
Ve böylece bağlanmışlardı, Sora’ya rapor edildiği üzere.
Bu sırada Sora… nihayet neler olduğunu anlamaya başlıyordu. Ah, şu çöp bir filmi adamakıllı bir şeymiş gibi gösteren sahte fragmanların baltalama kurgusu. Bu tali şikayetler bir yana, bu videonun kendisine bir şeyi hatırlattığı hissine sürekli kapılmıştı ve sonunda ne olduğunu anlamıştı. Bir video paylaşım sitesinde, gizliye almayı unutan lanet normieler tarafından yüklenmiş rastladığı şu videoydu bu. Evet. Yeni evli bir çiftin son derece sıradan verileri… nasıl tanıştıklarına dair. Buna bakılırsa, Emir-Eins gelinlik içinde bir kağıttan okurken neler olup bittiği açıkça görülüyordu.
“Okuma: Anne ve baba… mevcut değil…”
Ama asıl soru bunun neden yaşandığıydı—
“Beyan: Ancak bu birim… mutlu… olacak!”
O anda duygularına yenik düşmüş gibi görünen Emir-Eins kağıdını kaldırdı. Mekana derin bir sessizlik çökerken Sora hayatının cesaretini toplayarak sordu:
“Hey… düğün yemeğinin törenden sonra gelmesi gerekmiyor mu? Bildiğimden değil de…”
Sora hiç evlenmemişti, kız arkadaşı olmamıştı, onu düğünlerine davet edecek arkadaşları da yoktu. Ama teorik olarak bildiği kadarıyla—bu bir düğün yemeği gibi görünüyordu ve dehşet verici bir hızla gerçekleşiyor gibiydi.
“…? Çelişki: Tören tamamlandı.”
Emir-Eins kafasını yana eğerek ona boş boş baktı.
Bu video onun başının altından çıkmıştı. Sahte bir fragman seviyesinde bile değildi. Bu düpedüz bir dolandırıcılıktı. Şimdi de daha önce hiç görmediği bir yerde Sora ve Emir-Eins’ı mutlu mesut yüzük takışırken gösteriyordu. Shiro artık orada bile değildi. Bu yaşananların, olmuş bitmiş herhangi bir şeyle uzaktan yakından alakası yoktu. Fakat.
“İtiraf: Bu şekilde kazanmak son çareydi. Bu birim, Efendi’sinin meydan okumasına layık olamadı.”
Emir-Eins pişmanlıkla devam etti. Yine de. Elbisesini dalgalandırarak başını çevirdi.
“Kaçınılmazlık: Yine de Efendi bu hamleyle kaybedecek. Bu birim kazanacak.”
Onun gülümseyerek yaptığı zafer ilanı…
artıık çok geç olsa da Sora’yı panikle yaktı kavurdu, içten içe feryat etti. Çuvallamıştı; orada öyle ağzı açık dikilip tüm bu saçmalıkların kafasını bulandırmasına izin verirken ne halt ediyordu ki?! Bir Exmachina’nın —özellikle de bu kızın— sebepsiz yere bir şey yapmasına imkan yoktu! Mızmızlanmayı bıraktı. Beyni tam kapasite çalışmaya başlıyordu.
Emir-Eins’ın umurunda değildi. Yüzünde hafif bir gülümsemeyle sakince devam etti.
“Öncül: Eğer Exmachina, Efendi’sinin Spieler olduğunu kanıtlarsa, Exmachina kazanır.”
Evet… bu doğruydu. Teknik olarak dedikleri şey, Exmachina’nın Sora’nın kanıtını çürütebilirse kazanacağıydı… ama diğer taraftan! Çürütmeseler bile —Sora’nın çürütemeyeceği bir kanıt sunarlarsa, aynı kapıya çıkardı! Bu imkansız olmalıydı… ama gerçekten öyle miydi? Bu olaylar zincirinin bununla bir ilgisi var mıydı?! Emir-Eins gülümseyip ilan ederken Sora ürperdi… o sarsılmaz kanıtı—
“Gerçek: Efendi —bu birimi karısı olarak seçti.”
……
Ne…?
Ne… lan bu?!!

“Mantık: Çoğalma yalnızca Spieler ile mümkündür. Bu birimin Efendi’nin karısı olarak seçilmesi, kendini Spieler olarak tanımakla eşdeğerdir. Efendi kendini Spieler olarak tanımlamıştır. Çürütülemez argüman. Kanıtlanmak istenen şey de buydu.”
Emir-Eins bu son kelimelerle Sora’nın nefesini kesti.
“Zafer: Halledildi.”
Eh… doğruydu. Eğer Sora, Emir-Eins’ı karısı olarak seçtiyse, bu temelde bunu kabul ettiği anlamına gelirdi. Bunu nasıl çürütebilirdi ki?!
Bunu nasıl gözden kaçırmıştı? Hayır, biliyordu! Şeydi—!!!!
Ben— Ha? Emir-Eins’ı karım olarak mı seçtim? Yani… benim daha önce hiç kız arkadaşım olmuş muydu ki?
Evet, muhtemelen bunu gözden kaçırırdım. Argümanın öncülüne dair tek bir hafıza kırıntım bile yok!
“Duygusallık: Bu birim her an kazanabilecek durumdaydı.”
Yine de Emir-Eins büyük bir özgüvenle konuşuyordu ve Sora kendi hafızasından ciddi ciddi şüphe etmeye başladı.
“Analiz: Efendi, üretim mekanizmasının kilitlerinin kaldırılmasını ve bağımsız çoğalmayı talep etti. Bağımsız çoğalmanın hedefi belirtilmedi. Dolayısıyla amaç, bebek yapmak için tek bir birim seçmekten kaçınmak ve bunun yerine tüm birimlerle bebek yapmaktı. Efendi muazzam.”
Şey… hayır, bu… doğru değil, değil mi?
“Huzurunda Eğilme: Efendi’nin sınır tanımayan şehveti. Efendi’nin dindirilemeyen arzuları. Bu birim hepsine bayılıyor.”
Sora hafızasını teyit etmek için Shiro’ya baktı ama o hâlâ donup kalmıştı, görünüşe göre şokun etkisinden çıkamamıştı. Emir-Eins, kesin olarak yanlış bir yorum olduğu söylenemeyecek bu durumu açıklamaya devam etti.
“Özür: Bu birimden Efendi’nin karısı olma rolüne uygunluğunu kanıtlaması, aksi takdirde kuma kabullenmesi istendi. Bu birim o testi geçemedi. Özür dilerim. Ancak bu birim, performans açısından on iki birime denk gelecek şekilde kaynak ayıracaktır. Bu birim elinden gelenin en iyisini yapacak.”
Emir-Eins’ın öne eğik başı yavaşça kalktı ve işte orada, sahnede —seyircilerin önünde—
“İlan: Exmachina kazanır. Ödül, zafer kazanan birimle derhal çoğalmaktır. Tören öncesindeki bekleme odası, gelinlikli seks için tercih edilen ortamdır. Ancak senaryo gerdek gecesi olarak revize edilmiştir—”
“Dur, dur, duuur! En azından hafızamı kontrol etmem için bana bir şans ver!”
Emir-Eins Sora’nın üstüne çıktı— Ve böylece evlilik yatağımıza geçiyoruz— en sonunda yüksek sesle itiraz etmesini sağladı.
“İtiraz: Çocuk Efendi yedi bin çocuk talep etti. Acil görev. Kıyafetli veya kıyafetsiz seçin—”
“Böyle bir şey yapmadım! En azından bundan eminim!!”
Farz edelim ki, sırf tartışma uğruna, hafızasını kaybetmiş olsun. Öyle olsa bile Sora asla bu büyüklükte bir rakam telaffuz etmezdi; bundan adı gibi emindi. Bu yüzden Shiro’nun elini tutup koşmaya başladı—
ve karşı koyabildi.
Bu da ortada hiçbir bağlayıcı güç olmadığı anlamına geliyordu. Derin bir nefes aldı. Kaybetmemişti! Hafızası falan uçup gitmemişti!
“Hey, Einzig! Bu ne lan böyle? Bu karının hafızası uydurma!” Sora, sözlerinden tamamen emin bir şekilde son sürat sahne arkasına yuvarlanırken bağırdı.
Emir-Eins ile ilgili pek çok şey ona tuhaf gelmişti. Yanına yaklaşmama şekli, tarafsızca gözlemlemesi, o kendinden emin hali. Şimdi hepsi yerine oturuyordu. Olay şuydu ki, o, tek başına Emir-Eins—
“… Hafıza taranıyor. Görünüşe göre, onun hafızasında… siz zaten evlisiniz.”

Einzig’in mahcup açıklaması durumu doğruladı.
Bunca zamandır sadece Emir-Eins farklı bir dünyayı, farklı bir boyutu düşünüyordu. Sora’nın bunu anlaması gerekirdi. Sonuçta daha Tapınak’tayken bile kiminle beraber olacağından bahsetmemişti; sadece “bu gece”, sadece “her an” diyordu — yani sadece onu koynuna alacağı andan bahsediyordu! Hayır. Tabletdeki porno içerikleri sildiği zaman bile, “Bu birim, Efendi’sinin ideal karısı olmak için tüm kaynaklarını adayacaktır,” demişti. Zaten en başından beri kendisini onun karısı olarak varsayıyordu!
“… Ne zaman? Ne zamandan beri?! Ne zamandan beri benim karım olmaktan bahsediyorsun?!”
Gelinlik Emir-Eins’a engel oluyor gibiydi. Ona yetişmesi bir saniyesini aldı, yine de hâlâ gelinlikler içindeyken merakla Sora’ya baktı.
“Cevap: Efendi bu birime takma isim verdi.”
“Şey, yani evet! Sana Alt-Emircluster Befehler 1 diye mi hitap etmeliydim? Yoksa Ec001Bf9Ö48a2 mi? Hadi ama, insaf et!”
“… A-Ağabey… bunu… nasıl… hatırlayabildin…?!”
“İnceleme: Takma isim aynı zamanda sevgi sözcüğü olarak da bilinir. Efendi bu birime yüksek değer vermektedir.”
Emir-Eins, Sora ile Shiro’nun atışmasını hiç algılamamış gibi devam etti. Ancak yüzünü yaklaştırırken Sora’nın “Ne zamandan beri?” sorusunu yanıtladı:
“Sonuç: Bu birim Efendi’yi el üstünde tutmaktadır. Dolayısıyla, Efendi ve bu birim karı kocadır. Çifttir. Eştir.”
İlk görüşten beri.
Yüzü daha da yaklaştı. Gözleri kilitlendi; dudakları yavaşça birbirine yaklaştı.
…
GÜÜÜM! Ve beeeen… seni her zamannn—
“Hadi oradan! Ne yani, en başından beri birbirimize aşık olduğumuzu mu varsaydın?!” Sora haykırdı.
Bir adım geri atarak fon müziğini kesti. Ödümü kopardı be!
Sora, katıksız bir sapığın zihnine göz atmış olmaktan ötürü dehşete düşmüştü.
“Çürütme: Varsayım mı? … Olumsuz onaylama. Gerçek.”
“… Saygıdeğer birim… Kayıtlarınızı ve hafızanızı kümenin verileriyle tutarlılık açısından kontrol etmenizi emrediyorum.”
Einzig, birkaç tahtası eksik olan bu bota ikinci darbeyi indirdi ama kız vazgeçmiyordu.
“Red: Gereklilik kabul edilemez. Sevgi paylaşılamaz—”
“Oylama tamamlandı. On iki birim hemfikir. Saygıdeğer birim, hafızanızı derhal karşılaştırmanızı emrediyorum.”
.

Emir-Eins gönülsüz görünüyordu ancak kümenin oy birliğine karşı gelemedi. Birkaç saniye sonra iç çekip başını salladı.
“Rapor: Kendim dışındaki tüm birimlerde hafıza hataları doğrulandı. Hepsi anormal. Tuhaf. Delice.”
Birilerinin deli olduğunu, herkese deli demelerinden anlardınız zaten. Sora, Shiro, Jibril, Steph ve hatta tüm Exmachina’lar büyük bir şüpheyle Emir-Eins’a baktı. Yine de Emir-Eins başını sallayıp gülümsedi.
“… Hipotez: Yalnızca olasılığı ihmal edilebilir düzeyde olan ve yanlış kabul edilen bir hipotezin incelenmesi olarak—”
Yüz ifadesi adeta, “Ha-ha-ha, yok artık, imkanı yok,” der gibiydi. Ha-ha, bu imkansız. Bir insana fazla benzeyen tavırlarıyla, yanaklarından süzülen teri neredeyse görebileceğiniz kadar zorlama bir gülümsemeyle, bu makine kız, sanki gezegenin üçgen olma ihtimalini değerlendiriyormuşçasına hipotezi inceledi—
“… Uç durum: Şey… Yoksa Efendi bu birimle… evlenmedi mi?”
“Evlenmedim.”
Sora, gezegenin üçgen olduğu sonucunu anında geri fırlattı. Hata selinden başı dönmüş gibi görünen makine kız sendeleyerek de olsa sorgulamaya devam etti.
“… Teyit: … Efendi bu birimle evlenmeyi planlamaktadır.”
“Planlamıyorum.”
“Yeniden Teyit: Efendi, ideal, mutlu ve sevgi dolu bir aile kurmayı planlamaktadır—”
“—Ben mi? Cesedimi çiğnemen gerek. Hanımefendi, ben seninle çıktığımı bile hatırlamıyorum, öyle bir planım da yok!”
Tanrı’nın var olmadığını yeni kabullenmiş dindar bir mümin gibi, Emir-Eins en sonunda o son soruyu sordu. Konuşurken mekanik yüzünü bir şekilde çaresizlik ve çöküş kaplamıştı.
“…… Hipotez: Bu birim başından beri… yanılıyor muydu?”
“… Evet…!”
“Aynen öyle görünüyor! “

“Şey… Öyle görünüyor.”
“… Evet… Yani, aynen öyle… Öfff…”
Shiro’nun yüzü öfkeli, Jibril’in ki aşağılayıcı, Steph’inki acıyan, Sora’nınki ise karma karışıktı.
……
“Seçenek: Üyelik reddedildi. Kabul edilebilir. O zaman bu birim kazanacaktır. Sonuç eşdeğerdir.”
Emir-Eins sahneye doğru yöneldi.
“Einzig’den tüm birimlere: Özerk hafıza silinmesi tespit edildi. Yedeklemeyi yükleyin.”
“—Jawohl.”
Emir-Eins bu yaşananlar hiç olmamış gibi davranmak istiyordu. Ancak Einzig onun bu talebini onaylayacak kadar nazik değildi.
“Hey, durun, onu boş verin de!! Kahretsin, Enerji Göstergesi’ne bakın!!”
“… A-Ağabey…! H-Hemen… bir sonraki şarkıya, geçmeliyiz!”
Seyircilerin feryadı Sora ve Shiro’yu Enerji Göstergelerindeki sert düşüşe uyardı, ikisi de cıyakladı. Buna şaşırmamak gerekiyordu. Kelimenin tam anlamıyla bebek kadar güzel bir kızı gelinlikler içinde sahneye çıkarmışlar, seyircileri büyülemişler ve sonra her şeyin üstüne onun evli olduğunu ilan etmişlerdi. Üstelik kalabalığa tüm gösterinin kocasının sadakatsizliğiyle ilgili bir maskaralık olduğunu söylemişler, neredeyse sahnede işi pişirecekken Sora bunu reddedip kaçmıştı. Bu basit bir başarısızlıktan çok daha fazlasıydı. Sora onların yerinde olsaydı, muhtemelen isyan çıkaracak kadar tepesi atardı!
“H-Holou! Çabuk, sahneye dön! Seni bir dakika erkene çekeceğiz!”
Bir sonraki şarkıya kadar kaybedecek bir saniyeleri bile yoktu, aksi takdirde Enerjileri tamamen tükenecekti.
“Rapor: Hesaplandığı gibi. Orijinal hedefle uyumlu. Üst düzey… hesaplamalara dayanarak… Ihık…”
Emir-Eins ifadesini ve duruşunu düzeltip havalı takılmaya çalıştı… ama beceremedi.
“Hıçkırık: Birim reddedildi. Birim ağır yaralı. Kendini imha izni talep ediliyor—reddedildi. Neden…?”
Einzig havalı bir tavır takındı. Yarım bir gülümsemeyle fısıldadı:
“Şimdi kendini imha etmenin sırası değil. Şimdilik—bir şansımız var.”

Ve böylece on ikinci tur başladı. Tahtadaki gidişat ilk kez Einzig ve yoldaşlarının hesapladığı şekilde ilerliyordu. Her şeyden önce, Sora ve Shiro anında kaybetmemek için Enerji Göstergelerini doldurmak zorundaydı. Bu da bir an önce bir efekt vuruşu yapmaları gerektiği anlamına geliyordu; ilk kötü hamleyi yapmak için acele etmelilerdi. Açılışta ve sadece bir kereliğine büyük bir hata yapmak onlar için pek sorun teşkil etmemeliydi… Ancak.
Sahnede ışıklar parıldadı ve ses dramatik bir etkiyle büküldü. Bu durum Enerji Göstergelerini yükseltti. Yükseltti yükseltmesine ama—
“Neeeee?! Bu sadece yarısına kadar mı dolduruyor?! Hadi oradan!”
Sora feryat ederken, tüketim oranı yüksek kalmaya devam ettiği için gösterge pek de yükselmemişti. İşlerin doğal seyrinin bu olduğunu çok iyi bilen Sora, yine de yalvarırcasına bağırmaya devam etti.
“Anlıyorum! Ne hissettiğinizi anlıyorum! Tamamen anlıyorum! Ama yapmayın çocuklar, gelin bunu geride bırakalım!”
Exmachina’lar bile bir kez soğuyan kalabalığı yeniden coşturmanın kolay olmayacağını görebiliyordu. Birkaç efekt vuruşu artık okyanusta sadece bir damladan ibaretti.
“… A-Ağabey…! Sıradaki… efekt… vuruşunu… ben yapayım…”
Taşları baş döndürücü bir hızla fırlatırken söylediklerine bakılırsa, o saçmalığı peş peşe sıralamak zorunda kalacaklardı. Evet—saçma sapan hamleleri ardı ardına dizmek. Üçüncüsü, dördüncüsü…
“Ngaaah! Biz burada ciddiyiz!! O suratın sinirimi bozuyor!!”
“Hmm…? Sevgi çağrınıza karşılık vermek için tüm gücümüzü ortaya koyuyoruz.”
“O zaman neden bana flörtöz flörtöz bakıp duruyorsunuz?! Değişin artık şu oyuncuyu!!”
“… A-Ağabey… odaklanmamız… gerek—!”
Shiro’nun uyarısına rağmen Sora çıkışırken, Einzig durumdan oldukça memnundu. Herhangi bir efekt vurmak zorunda değildi. Onların yaptığı her hatanın üzerine atlabilirdi. Exmachina, en kötü yanıt yarışından asıl uzmanlık alanı olan en iyi yanıta geri dönmüştü. Ve böylece, pürdikkat fırsatlarını bekleyerek üstünlüğü ele geçirdiler. Tek bir fırsat. Exmachina’nın nihai fırsatı. Geldiğinde—Sora ve Shiro için ölümcül ve çaresiz bir felaket olacaktı.
Her şeyi bitirecek tek bir efekt vuruşu.
“Tüm birimler adına size teşekkür ederim. Deliliğiniz, bize sevgi çağrınıza yanıt verme fırsatı sundu.”
“Komut: Kes sesini. Patla. Kaçış izni talep ediliyor—reddedildi… Yakarış: Hilfe.”
Emir-Eins, tüm birimlerin minnetini geri çevirdi ve bilinmeyen bir varlıktan yardım istedi. Düşüncelerinin senkronizasyonunu bile reddederek kendini soyutladı, sahne arkasında bir köşeye büzüldü. Fakat onun bu fedakarlığı, Sora ve Shiro’yu ezici bir dezavantaja sokan bu fırsatın yanında bir hiçti.
Fırsatlarını bekliyorlardı. İronik bir şekilde, tam da on ikinci şarkı zirve noktasına ulaştığı andı.
Gelmişti.
“O Spieler. Sevgi çağrınıza… yanıt vermek bir şereftir.”
Einzig, taşı parıldayan kareye koyarken “yürekten” konuştu. Emir-Eins’ın izole kaynakları hariç tüm Exmachina, bu açığı yakalamak için eş zamanlı olarak çalışmıştı. Tüm gereksinimleri ve koşulları karşılayan, Sora ve Shiro’nun asla toparlanamayacağı bir kare.
“Bununla birlikte bonus ödülü, yani sizin o değerli çıplak fotoğraflarınızı kazandık, Spieler.”
Einzig efekti vurdu. Tıpkı—
Bzt.
ilk yaptıkları gibiydi: Bütün ışığı ve sesi çalan, efektsizlik efekti.
Sessizliğin ortasında sadece kalabalığın fısıltıları yankılandı.
Zifiri karanlıkta parıldayan tek şey tahtanın loş ışığıydı.
O loş ışıkla aydınlananlar yalnızca Sora ve Shiro—
“Sırada özel ödülü kazanmak var: Spieler olmadığınıza dair kanıtınızı duyalım ki onu çürütebilelim.”
ve mutlak zaferinden emin bir şekilde soru soran Einzig dahil Exmachina’lardı.
“Anlıyorum… İşleri tersine çevirmek için bir efekt vurmamız gerekiyor, yoksa konserde kaybedeceğiz.”
“… Ama bir efekt… vurursak… kaybedeceğimiz… kesinleşir…”
“Hmm. Shiro kesinleşti diyorsa kesinleşmiştir. Bunu geri sarmanın bir yolu yok. Bizi kapana kıstırdınız.”
Einzig bunu içten içe kabul etti: Elbette. Hesaplamaları tam Rayo(33) = Rayo(7625597484987) < Rayo(10100) kez çalıştırmışlardı. Bu hesaplamalar onlara, durumla ilgili son değişkene varana kadar her beklentinin cuk oturduğu o tek ve mükemmel fırsatı sunmuştu. Yirmi dört taneydi. On ikinci şarkının bitimine 2 saniye kalmıştı. Exmachina bile karelerin Sora ve Shiro için kaç kez ya da hangilerinin parıldayacağını tam olarak kestiremiyordu. Ancak on iki tur boyunca ortaya çıkan eğilimlerden hareketle bu sayıyı tahmin edebiliyorlardı: Ortalamaya göre üç, medyana göre iki. Artık oyun sonuydu. Seçenekleri doğası gereği son derece kısıtlıydı ve halihazırda köşeye sıkışmışken bir hata yapmak—intiharla eşdeğerdi… Sora ve Shiro en güçlü oyuncular olsalar bile, taşların hareket kuralları değişmediği sürece kaderlerinden kaçamazlardı. Shiro kesinleşti dediyse—

“Efekt vurursak satranç oyununda eleniyoruz, vurmazsak gösteride mahvoluyoruz… Yine iki ucu boklu değnek, ha?”
Sora’nın durumu özetleyişi, sadece Einzig’e değil, tüm Exmachina’lara şunu düşündürttü:
Demek böylesine ezici bir avantaja rağmen elimizden gelenin en iyisi ancak bu kadarıymış… Ezici bir güç barındıran, bizzat gücün kendisiyle eşleşme yolunda ilerleyen Spieler, ona layık olup olmadığımızı görmek için bizi sınadı. Bu sınavı güç bela aştık—ancak onunla bebek yapma hakkını kazanmak için ihtiyacımız olan şeyden, yani kendi kimliğine dair sunduğu kanıtı çürütme amacımızdan henüz uzağız. Sora… kesinlikle Spieler olmalı. Aksini kesin bir dille kanıtlaması ise imkansız.
Bütün bunlara rağmen, birimlerin hiçbirinin içinden atamadığı bir his vardı. Bir şüphe.
Her şeylerini kaybetme pahasına bu oyunu oynamalarının nedeni. Bir korku.
Diğer bir deyişle: Ya gerçekten Spieler değilse?
Kanıtı aramak uğruna bu korkuyu bastırdılar. Ancak bundan sonra yaşananlara gelince:
“Ama bu sefer… size verecek bir ‘gg’miz yok çocuklar…”
Ne…?
“Yani, bu aslında iki ucu boklu değnek falan bile değil. Bak—”
“… Ezikler… tek yapmamız… gereken… bu.”
Sora ve Shiro sırıttı. Ve sanki çok doğal bir şeymiş gibi—suyun akışı misali—havada bir taşı kaydırdılar. Ve hamlelerini yaptılar.
Bu sadece—kaçınılmazdı.
Bu sadece—yenilmezdi.
Exmachina’nın yaptığı hatanın üzerine tam zamanında atladılar—her şeyi tersine çevirmek, Exmachina’yı köşeye sıkıştırmak için.
“Oyun sonunda yapılan bir hata ölümcüldür. Üstelik sadece bizim için de değil.”
“… Efekt… vurma işi… bitti…”
Sora ve Shiro gülümsedi, Einzig de onlara hafifçe sırıtarak karşılık verdi.
Anlıyorum. Şimdi bizi ezici bir dezavantaja soktu—hayır, bu turda neredeyse köşeye sıkıştırdı. Ama bu onlara sadece altı zafer kazandıracak… Konserin başarısızlığı onları yenilgiye götürürken, nihai zafer için bu hâlâ yetersiz. Kaçınamayacağı bir yenilgi. Yani hesaplamalarımızı aşarak satrançta kazanırken kaybetmeyi seçiyor. Gerçekten de o, Spieler… Kolayca pes edecek biri değil…
Derken Sora, Einzig’in düşüncelerini böldü.
“Pekala, tamam, size bir ‘gg’ vermemizin bir yolu var.”
İki kardeş aynı anda konuşarak alaycı bir şekilde sırıttı:
““… İyi denemeydi ezikler… ””

Eş zamanlı olarak, sanki komut verilmişçesine yükselen bir şarkı sesiyle birlikte Einzig gözlerini ardına kadar açarak bakışlarını sahneye çevirdi.

Birden, mekanı sarmalayan sessiz karanlıkta, gölgelere bürünmüş sahnenin ortasında duran Holou, öylece dikilmiş seyircilere bakıyordu. Huzursuz seyircilere… Hayır. Görünmeyeni gören ilahi gözlerinde tek bir seyirci vardı: Altın renkli tilki, Vahşi Irk. Ev sahibi. Tapınak Bakiresi. Holou’nun dostu.
O canavarın gözleri de karanlığı delip geçiyor, sahneye bakıyordu. Ona. Ne yapacağını bilemeyen Holou’ya. O gözler ona kilitlenmişti; Holou’nun bildiği—çok ama çok iyi bildiği o yüz.
O huzursuzluk. O endişe. Kendi güçsüzlüğüne lanet okuyan birinin o yüzü—Holou’nun eonlar boyunca gördüğü bu yüz, ilk kez bu hissi net bir şekilde dile getirmesine sebep oldu: Sevgili dostunun yüzündeki o acı dolu ifade… bir daha asla görmek istemediği bir şeydi—
Bunu hiç ama hiç istemiyordu!!


O anda, derin bir karanlığa bürünen mekânda, küçük bir ışık ve cılız bir ses yükselmeye başladı. Ne bir müzik vardı ne de bir efekt; yalnızca Holou’nun kendi yaktığı narin meşale ve söylediği şarkının sesi vardı.
Son derece acemiceydi. Titrek ve beceriksizceydi. Yine de söylemeye devam etti; adanmışlıkla, bir şeylere ulaşmaya, tutunmaya ve el yordamıyla uzanmaya çalışarak. Fakat bu seste bir şey vardı… İnsanın içine işleyen, benliğini tamamen dolduran bir şey… Herkes pürdikkat dinledi.
Bu yalnızca bir dilekti… Sahibinin, yani Miko’nun, dostunun… gülümsemesi için. Hepsi buydu, olabilecek en mütevazı şarkıydı… Yine de. Kendi varoluşunu sorgulayan, umut ile şüpheyi aynı anda doğuran bu küçük şüphe tanrısının, yüz milyonlarca yıldır kendi özgür iradesiyle attığı ilk küçücük adımdı. Kesin bir iradeyle, yaşamını göstermek için kalbini sundu…

“… Holou, tek bir Yedi Buyruk aksesuarıyla… S Sınıfı İdol… tavanını delip geçtin…”
“Evet. Sen tam bir tanrıçasın. On bir boyuttan fazlasına hükmediyorsun.”
Sora ile Shiro sahne arkasında oyun oynamaya devam ederken, içten gelen bir tatmin duygusuyla gülümsediler. Holou’nun şarkısı Steph’i gözyaşlarına boğdu… hatta Jibril’e bile kendinden geçmiş bir halde gözlerini kapattırdı.
“Oyun sonunun zirve noktası. Teknik bir aksaklık… solo bir akapellaya dönüştü.”
“… Şimdi, görebiliyorum… nihai efektin… ne olması gerektiğini… ”

Sora ile Shiro’nun alaycı tavırları, tahtayı getirdikleri durumu gözler önüne seriyordu; bu durum, onlar için mutlak bir zaferin habercisiydi. Tek bir piksel bile eksilmeden ağzına kadar dolu kalan Enerji Göstergesi de cabasıydı. Bütün bunlar tek bir gerçeği haykırıyordu.
Her şeyi okumuşlardı.
“… Saçmalık… Böyle bir zırvalık nasıl mümkün olabilir? … Aaarrgh!!”
Her şey mümkündü. Einzig bunu herkes kadar iyi biliyordu ama yine de feryat etmekten kendini alamadı.
Efekt vuruşumuzu tahmin mi etmişlerdi? Hayır, mesele sadece bu değildi!
Bir efekti vurmaktan başka çarelerinin kalmayacağını: Exmachina’nın tam olarak bunu okuyacağını okumuşlardı!
Gösteri için en iyisinin hangisi olacağını: Exmachina’nın işte böyle bir efekti seçeceğini okumuşlardı!
Ve böylece bir hatadan yararlanıp ezebileceklerdi: Exmachina’nın tam olarak bu anda saldıracağını okumuşlardı!
Her şeyi okumuşlardı. Kelimenin tam anlamıyla her şeyi!! Lanet olası her şeyi!!
Akıl almaz bir şeydi bu. Tanrı olsalar bile, gücün ta kendisi olsalar bile, bu bir oyundu!! Belirsizlikle harmanlanmış net kurallara dayalı bir tahmin oyunu! Bir Old Deus için bile olası tüm dünyaların kesişimini okumak—belirsiz olanı belirlemek—mümkün olmamalıydı! Önceden her şeyi—
olacak… olan… her…
şeyi bilmediği sürece…?
“Ahhh, sıçtık. Sırrımızı çözdüler galiba Shiro-san.”
“… Imng… Ve daha… tek bir turumuz… kalmıştı… Mmmng.”
Paralel işlemcilerin yirmi altı görsel sensörü de aynı anda soytarılık yapan Sora ile Shiro’ya döndü. Sora, bu gecikmiş saatte her şeyi parçaları birleştirerek anladıklarını görünce gülümsedi. Oyun ve kuralları ikisi için son derece dezavantajlıydı. Sadece bilek gücüyle bu ezici handikapı göğüslemiş, yine de Exmachina’nın erişim alanının çok ama çok ötesine koşmuşlardı. Exmachina adapte oldukça daha da güçlenen bu ikili, gücün ne demek olduğunu yeniden tanımlıyordu—
ya da en başından beri Exmachina’yı tam olarak buna inandırarak kandırmışlardı—!!!!
“Mmm. Doğru. Bu oyun ezici bir şekilde dezavantajlı—ama biz olmayan belli bir taraf için.”
Sora, yaptığı bir eşek şakası için özür dileyen bir çocuk gibi dilini çıkardı. En ufak bir pişmanlık belirtisi göstermeden, pişkin pişkin oynamaya devam ederek onları bilgilendirdi.
“Akıl almaz bir handikap var—sizin üzerinizde! Ama kızmak yok, tamam mı?”

“… Kandırıldıysanız… sizin suçunuz… Kadim… bir… gerçek bu…”
Yani kısacası: Einzig, Emir-Eins ve Exmachina’ların geri kalanı; on iki tur ve 1.047 hamle boyunca hesaplanamaz olanı hesaplamaya çalışmış…
ama yalnızca önceden çizilen talimatları takip etmişlerdi…
“F-fakat ne demek istiyorsunuz Efendim? Exmachina’nın üzerinde bir handikap mı?” “Ha?
Ne dediysem o. Bu kurallarla içlerini tamamen görebiliyoruz.” Evet, aynen dediği gibiydi.
En başından beri satrançta kazanmamıza neredeyse hiç şans tanımamışlardı; üstelik büyük hatalar yapsaydık—ki o hatalar olmasa bile zaten kaybedecektik. Durum böyleyken, kazanmak için bilerek hata yapmamız gerekseydi, bunu yapacağımız zaten kaçınılmazdı— “Bakın, bu adamlar sadece nispeten güvenli kareler parladığında efekt vurdu!”
“…
Ve onlar… o hamleleri… kullanacağımızı varsaydılar… hep… Nooblar…”
“Yaptıkları tek şey kendi hatalarına karşı verebilecekleri en iyi cevabı vermekti, anlıyor musun? Onları avucumuzun içinde oynattık. ”

Belirsizlik koşullarının karşılıklı olduğunu varsaymıştık. Yine de sekizinci turda Spieler manidar bir şekilde şöyle demişti: “Aynı koşullar altında değiliz.” Bu muydu…? Bu sözlerin gerçek anlamı bu muydu—?!
Hayır!!
Kesinlikle, stratejimiz en iyi cevabı verme üzerine kuruluydu—savunmacıydı. Ama bunun sebebi satrançta şansımızın çok az olduğuna dair temel kabulümüzdü! Neredeyse sonsuza yaklaşan adaptasyon seviyemizi bile tamamen aşan ezici bir güce sahip oldukları içindi!! Sözlerinde, mutlak zafer inançlarında hiçbir yalan olmaması yüzündendi!!!
Ama bu—bu strateji. Adapte olduğumuz, okuduğumuz şeyi ve nasıl adapte olacağımızı manipüle etmek mi…? Kim böyle yöntemlere tenezzül ederdi ki? Birileri ederdi—ama güçlüler değil—!! Peki o zaman nasıl olmuştu? Bizi nasıl kandırmışlardı—?!
“—Kusura bakmayın, Exmachina… Bizi yenmenize imkân yok.”
Sanki Einzig’in düşüncelerini okuyormuşçasına—hayır, artık Einzig gerçekten okuduğuna inanmaya başlıyordu—Sora, ilk turu kazandığında söylediği sözleri kelimesi kelimesine tekrarladı.
“Bizi, dedim. Doğru duydunuz—bizi yenemezsiniz.”
Sora’nın sözlerinde hâlâ en ufak bir yalan tespit edilemiyordu. Tespit edilebilen tek şey, bunun açıklanmaya bile gerek duyulmayacak kadar aşikâr olduğunu belirten bir cevaptı.
“Yani, hadi ama. Ne de olsa bizimle oynamıyorsunuz bile.”
“… Yanlış… anlamanız… muhtemelen… bizim can damarımızdı…”
Yanlış anlamamız mı…? Onları güç kavramının yeniden tecelli etmiş hali olarak görmemizi mi kastediyor? Hayır—mesele bu değil! Söyledikleri bundan da önceydi! Öyleyse ne olabilirdi? Bizim hangi yanlış anlamamızdan bahsediyor olabilirdi?
Derken Sora’nın bir sonraki sözleriyle—
“Bizim gibi güçsüz, ezik uğur böceklerinin sizin gibi bozuk, aşırı güçlü botlarla oynarken kendimize handikap koyacağını mı sandınız? Ha, güldürmeyin beni.”
Czzzt.
“Siz hiçbir şey bilmiyorsunuz—kazanmak için bizi bu yönteme başvurmaya zorlayan o perişan acizlikten haberiniz bile yok.”
Czzzt… Geri döndürülemeyecek şekilde bozulmuş olması gereken Exmachina hatıralarının ve düşüncelerinin içinden parazitli bir sinyal geçti.
“… En güçlüyü yenebilecek tek şey onun tam zıddıdır—en zayıf olan.”
Sora’nın kendisini ve ortağını en zayıf olarak tanımlaması…
Czzzt, czzzt.
devam eden parazitin ortasında Exmachina’nın odak noktası haline geldi.
“Yani sizin gibi akıl almaz saçmalıkta bir şey kafadan dövüşerek yenilemez ki.”
Evet—onlar da Savaş Tanrısını, yani güç kavramını bilek gücüyle alt edememişlerdi.
“Bunun farkında değilsiniz. Artosh’u siz bile öldürmediniz. Bu yüzden sizi yakalayacağımızı biliyordum.”
Evet—savaşın, gücün tanrısı doğal bir düşman olarak övülmüştü—Exmachina tarafından değil. Aksine… Spieler…… ve—
ŞAH MAT. KAZANAN: 『 』. ALTINCI ZAFER.
“Hey, seni gidi lanet olası sapık, yakışıklı züppe hurda yığını bot! İdol dediğin şeyin ne olduğunu sanıyorsun?” Sora, oldukça uzun bir lakap takarak karmaşık zihinlerinde kaybolmuş olanlara sordu. “İki paralık dandik bir yapımcının teki çıkıp ‘müşterilerin ideallerini sahneleyen kusursuz bir oyuncaktır’ falan gibi zırvalar savurabilir. Ama!”
“… Ne varrr ki… bizler… dehşet yapımcılarız… O yüzden, hayır!” Shiro, Sora ile birlikte, Exmachina’nın vereceği yanıtla hiç ilgilenmiyormuşçasına sahneye baktı.
“… Holou… ne olmak istiyorsa… o olacak… Hepsi bu…”
“Umut budur. Müşterilerin değil, insanların arzusudur bu.”
Exmachina’lar, girdap gibi dönen hatıraların arasında süzülürken o ikisine baktı. En güçlünün doğal bir düşman olarak övdüğü, kendi acizlikleriyle övünen o ikisine.
“Evet. Spieler olmadığıma dair kanıt istiyordunuz, değil mi?”
“… Aslında… çok basit… Bunu… kendiniz de… biliyorsunuz.”
Exmachina’lar, hâlâ zihinsel bir kasırganın ortasındayken dinlemeye devam etti.
“… Kim olduğuma ben karar veririm. Ben Sora’yım—bu da Shiro. Biz iki bedende biriz.”
“… Birlikte 『 』’uz… Başkalarının tanımlamaları… bok yesin.”
Exmachina’lar, Sora’yı istediği kadar analiz edip kendilerince tanımlar üretsinler, bunun hiçbir önemi olmadığını söyleyen o ikisini dinledi. Hayır, iki kişi değil. Tek bir oyuncu. Ve ardından onlara şöyle dedi:
“Ona ne kadar benzediğimin, hatta aynı anılara ve aynı sevgiye sahip olmamızın bile bir önemi yok. Ben o değilim. Buna bir itirazınız mı var? O zaman önce—”
“… Neden hiçbiriniz… çıkıp da… onun sevdiği… tek kişi olduğunu iddia etmiyor…?”
Ah… Exmachina’lar gözlerini kapattı.
“İşte bu yüzden Yeminler’i kullanarak beni kendine âşık etmedin ya da seninle olmamı sağlamadın… değil mi?”
Einzig, Emir-Eins ve tüm Exmachina birimleri nihayet bu anlayışa ulaştı… ve farkında olmadan başlarını öne eğip alaycı bir şekilde gülümsediler.
“Anlıyorum… Demek başından beri gözlerimiz yalnızca hayaletleri takip ediyormuş…”
Demek öyle… Onları asla yenemeyiz. Onlara uyum sağlamamızın hiçbir yolu yok… çünkü onlar aslında yoklar. Biz bu ikisine karşı oynamıyorduk… kendi zihnimizin yarattığı bir hayalete karşı oynuyorduk. Kendi kuyruğumuzu kovalıyor, gölgelerle dövüşüyorduk… Ne kadar da komik görünmüş olmalıyız.
Derken on üçüncü ve son raundun başladığını bildiren ses duyuldu. İntro, on üçüncü ve son parçanın ilk dizesi. Einzig kendi kendine mırıldanırken müzik etrafı sardı…
Ama o halde… biz…… neyiz……?

On üçüncü şarkı. Son parça. Sora ile Shiro’nun tek bir hamlesi sahneye ışığı ve sesi geri getirmeye yetmişti—ama zaten ihtiyaç duydukları tek şey de buydu. Holou’nun şarkısı artık herkesi büyülemek için Exmachina ekipmanlarına ihtiyaç duymuyor gibiydi. Sora ve Shiro, “Gidin eğlenin bakalım” diyerek iki kişiyi daha sahneye itmişti—kaba bir hareketti ama hâllerinden memnun görünüyorlardı. İster inanın ister inanmayın Steph dans edebiliyordu, Jibril ise öldürücü olmayan ışıklar saçarak havada süzülüp duruyordu. Etkinlik alanı büyük ve mutlu bir final için tek bir vücut hâline gelirken, sahne arkası deniz dibi kadar sessizdi.
On üçüncü raund. Son karşılaşma. Sora ile Shiro, Exmachina’ya onları nasıl parmağında oynattığını ukala bir tebessümle ifşa etmişti. Yine de tüm bu süre boyunca tek bir raund, tek bir hamle bile onlar için kolay olmamıştı. Exmachina’nın neyi varsayması, nasıl uyum sağlaması gerektiğini onlara hissettirmeden belirlemiş ve böylece ortaya çıkan hamleleri kendi lehlerine kullanmışlardı. Exmachina’ların kendi kendilerine söyledikleri yalanlardan, Spieler’in bulunmadığı bir gerçekliği reddeden ön yargılarından faydalanmışlardı. Bunlar açıklar ve ölümcül kusurlar yaratıyordu—yine de bu, bel büken türden bir meydan okumaydı. Üstün bir makinenin “kalbini” bit bit okumak ve onu yönlendirmek. Böyle imkânsız bir işe neden kalkıştıklarını sormaya gerek bile yoktu. Çünkü kelimenin tam anlamıyla daha ileri gidebilecek durumda değillerdi. 『 』 bile Exmachina’yla kafa kafaya bir mücadelede galip gelemezdi.
Ama işte şimdi, baklayı ağızlarından çıkarmışlardı. Artık Exmachina, karşılarındaki bu ikilinin gerçek kimliğine göre—Sora ve Shiro’ya uyum sağlamak adına—son on iki raundun ve 1.082 hamlenin analizini düzeltmişti. Artık abi-kardeş ikilisi, bir süper bilgisayarla doğrudan bir hesaplama savaşına tutuşmak—sınırlarını sonuna kadar zorlamak—zorundaydı. Sora ile Shiro’nun yedinci raundu kaybetme ihtimali yüksekti. Maçı kaybedeceklerdi. Oyunu kaybedeceklerdi.
Asıl mücadele şimdi başlıyor. Sora ve Shiro kendilerini hazırladılar. Ama…
“… Hm. Oyunun ortasında hamle yapmayı bıraktınız… Nedenini sorabilir miyim?”
Sahne arkası. On üçüncü raundun başında, nispeten cılız da olsa taş sesleri duyuluyordu. Fakat sonra Exmachina bunu bile kesti, ellerini durdurdu. İşte Sora’nın sesi tam da bu sırada yankılandı. Sessizlik ağır ve baskıcıydı… yine de soğuk ve kabullenmişti—Sora ile Shiro’nun çok iyi bildiği bir sessizlikti bu.
Çaresizliğin sessizliğiydi.
“… Sorgunuzu tarafınıza iade etmeme izin verin. Sıra diye bir şey yok… Siz neden hamle yapmıyorsunuz?”
“Şey, güzel soru… Sanırım şey yüzünden, oyunun ortasında pes eden başarısız bir oyuncuyu yenmenin ne anlamı var ki?”
“… Sorgunuzu bir kez daha iade etmeme izin verin. Ne anlamı olurdu ki… zaferimizin?”
Einzig gülümsedi fakat her zamanki cesur edasından eser yoktu. Artık o gerçekten—sadece bir makineydi. Sadece bir kukla—hayır. Sadece Einzig de değildi. Diğer Exmachina’lar da onun üslubuna ayak uydurdu.
“Siz Spieler değilsiniz. Kazanarak ne elde edeceğiz?”
Biliyordum, diye geçirdi Sora içinden dişlerini gıcırdatarak. Bunu kanıtlamanın, onların yıkımı seçmelerine yeteceğini biliyordu.
“Hiçbir şey elde edemeyiz. Yalnızca yok oluruz. Bu durumda—kazanması gereken sizsiniz.”
Spieler olmadığını kanıtladığında ne olacağını biliyordu. Böyle olacağını biliyordu—kelimenin tam anlamıyla çaresizlik dolu bir mesele.
“Siz ikiniz kazanmalısınız. Hayır—siz kazanmalısınız—Nachfolger. Ancak o zaman Exmachina Taşı yok olmaktan kurtulur.”
Exmachina’nın o zaman bu oyunu reddedeceğini de biliyordu! Sora işte tüm bunları bildiği için onları böyle bir tuzağa düşürmüştü!

“Bunu biliyor olmalıydınız; bizi üremeye zorlamak ve sevgiyi terk ettirmek için bu tuzağa çektiniz. Size ağır bir seçim dayattık. Bunun bizim kurtuluşumuz olacağına karar vermekte haklıydınız. Bizi kullanabileceğinize inanıyoruz—”
TAK.

Sora, Einzig’in sözünü keserek bir taşı satranç tahtasını kıracakmışçasına öylesine sertçe vurdu ki.
Demek öyle!! Asıl mücadele şimdi başlıyor—!!
“… Hey, sapık robot. Neden öyle havalara giriyorsun ki?”
Bir kare parıldadı ve Sora’nın efekt vuruşu müziği şekillendirerek bir ışık girdabını ateşledi. O büyük mutlu aile sonu, yerini son derece havalı bir finale bırakıyordu. Kalabalığın tezahüratları ortalığı kasıp kavuruyordu. Sora ile Shiro, artık kendi lehlerine dönmüş olan tahtaya bakıp Einzig’e seslendiler:
“Zırvalamayı bırak da bize elinden gelenin en iyisini göster. Durmana gerek yok.”
“… Biz yine de… kazanacağız… siz de… kaybedeceksiniz. ”

Heh. Einzig her şeyden vazgeçmiş gibi gülümsedi. Tüm Exmachina birimlerinin paralel düşünce süreci elini zorladı—ve Sora ile Shiro’nun bilmediği bir kurala göre bir taş oynadı. İkisini felaketlerine sürükleyecek kadar akıl almaz derecede kusursuz, üstün bir kuraldı bu.
Evet. Öyleydi. Yaklaşık iki saniye öncesine kadar. Ama artık geçmişte kalmış bir meseleydi. Bu anlık gelişme, Einzig’in hafifçe kaşlarını çatmasına neden oldu. Sora ile Shiro bunu gördü ve ona şöyle dediler:
“Beyler, hafızanız sağlam mı sizin? Sınırsız öğrenmeymiş, kıçımın kenarı!”
“… Yanıltıcı reklam… J*RO… sizi dava edecek… Biz, söylemiştik.”
Exmachina, adeta doğrudan geleceğe uzanıyormuşçasına her kuralı takip ederek kıyaslanamaz bir hassasiyetle hareket etti. Sora ve Shiro, nefes alır gibi her mantığı önceden tahmin etti ve nefes verir gibi yeni bir icatla onu çürüttü. Exmachina her icada anında uyum sağladı ve her birini yeni bir icatla altüst etti. Sonra Sora ve Shiro, ortada bir icat bile yokmuşçasına her yeni buluşu tek bir hamlede ezip geçerek tekrar üste çıktılar.
Einzig ve Exmachina’lar nihayet bunu anlamış gibi görünüyordu. Sora ile Shiro, “Hadi ama, bunun bizim için ne kadar zor olduğunu anlayın artık” der gibi bitkin tebessümlerle onlara tekrar seslendiler:
“Eğer… sanıyorsanız… 『 』’ı yenebileceğinizi… ”

“Yazıyor, yazıyor! Size bir haberimiz var. ”

O ve Spieler—yani Sora—dik durmaya çalışırken aynı tarzı sürdürmüşlerdi. Exmachina’ların buna uyum sağlamayı ve bundan öğrenmeyi sürdürdüğü on iki raunt boyunca.
On üç raunt. Bu sonuncusuydu. Ve işte buradaydı; Sora ile Shiro’nun—yani 『 』’ın—gerçek tarzı. Bu adapte olan makinelere karşı kıçlarını gerçekten tekmelemek için yalnızca tek bir şansları olabileceğini biliyorlardı.
Bütün mesele bunu gizlemekti. Zaten en çok bunun için çabalamışlardı.
“Hadi durmayın, bu halimizle yenebiliyorsanız yenin bakalım. Nasıl olsa başaramayacaksınız.”
“… Bize… elinizde ne varsa… verin… Sizinle biraz oynayalım!”
Teslim olmak mı? Böyle sıkıcı bir sonu kabul edecek değillerdi ya. Sadece ve sadece ezici bir zaferi kabul ederlerdi. Başka hiçbir şeye müsamaha gösterilemezdi.
Hadi gelin bakalım, Exmachina. Hayalinizdekiyle değil, bizimle dövüşün. Ve sizi yerin dibine nasıl paspas ettiğimizi izleyin. Sora ile Shiro’nun vahşi sırıtışları işte böyle konuşuyordu… ve bunun karşılığında Exmachina’ların gözlerinde bir ateşin parlamaya başladığını gördüler.

……

“… Benim olduğumu sandığınız bu ‘Spieler’… kimdi bir tahmin edeyim.”
Tahtanın üzerinde çaprazlama hareket eden eller en sonunda ilk baştaki hızlarına yaklaşırken Sora, adeta sohbet ediyormuşçasına, adeta iki paralel kulvarda birden düşünüyormuşçasına akıl yürütmesini ortaya döktü.
“Büyük Savaş’ı bitiren adamdı… Süper ultra-über havalı oyuncuydu, değil mi?”
“…………”
Einzig’in sessizliğini onay olarak kabul eden Sora başıyla onayladı. “Bu her şeyi açıklıyor.” Jibril, Imanity’nin Büyük Savaş’ı bitirmek için Exmachina’ları kullandığını söylemişti. Bunun nasıl mümkün olduğu tam bir muammaydı ama temelde—
“Exmachina’lar kullanılmadı. Siz sadece sevdiğiniz adama yardım ettiniz.”
Sora’nın bu alışverişin detaylarını bilmesine imkân yoktu. Fakat Preier adındaki bir Exmachina, Spieler adındaki bir Imanity’ye âşık olmuştu. Ve bu aşk—bu dilek, bu irade tüm birimlerle paylaşılmış, aktarılmıştı. Emir-Eins buna Preier’ın umudu diyerek üstü kapalı değinmişti.
Sevdiği kişinin umudunun gerçekleşmesine duyulan umut… Evet—Savaş’ın sona ermesi için.
“Ama o adam öldü… tam da Savaş biterken… Ölesine izin verdiniz.”
“… Bu şoku ifade edecek kelime bulunamıyor… Bütün bunları nereden biliyorsunuz…?”
Exmachina’lar onun bu ilahi sezgisi karşısında şaşkına dönmüşlerdi fakat Sora utangaç bir edayla devam etti.
“Ah, abartılacak bir şey değil aslında… Sadece Emir-Eins kendisinin şey, yeni bir model olduğunu söyledi… Bir bakire olduğunu…”
Üreme yetkisi yalnızca Spieler için aktifti. Donanımsal olarak kilitli miydi yani…?
“Hayatta kalsaydı onu kullanırdı, değil mi?! En azından bir kez!! Yani ben bile, şey, neyse boş verin, takılmayın buna.”
Shiro’nun bakışları Sora’yı durdurdu—fakat ne olduğunu tahmin edebiliyordu. Savaş, tek bir adam sayesinde aniden sona ermişti. Ancak o adam Tek Gerçek Tanrı değildi. En sonunda ölmüştü, o halde ölmesine izin veren partneri olmalıydı— Hayır. Sora kabalık ettiğini fark edip düşünce akışını değiştirdi. Partneri sevdiği adamı korumayı başaramamıştı… Doğrusu bu olmalıydı.
“Üstelik… sevdiğiniz adama ihanet ettiniz ve onu kandırdınız.”
.

Einzig’in elleri—bütün Exmachina’ların elleri—bir anlığına durdu. Sora, kendi elleri hâlâ çılgınca hareket ederken istifini hiç bozmadan konuşmayı sürdürdü.
“O adam Büyük Savaş’ı tek bir kurban bile vermeden bitirmek istiyordu. Siz onun iradesine karşı geldiniz… Bir sürü kişiyi öldürdünüz. Flügel’lerin yarısından fazlasını. Muhtemelen başkalarını da. Ve her şeyden öte—kendinizi bile.”
Exmachina’lar titreyen elleri ve süzülen gözleriyle sessizce oynamaya devam ettiler. Açık bir duygu sergiliyorlardı—huzursuzlukla karışık bir kafa karışıklığı. Sora’nın sözleri yüzünden mi? Yoksa ona ve Shiro’ya üstünlük kuramamaları yüzünden mi?
“Savaş bittiğinde aklınızdan nelerin geçtiğine gelince… Bunu hayal bile edemiyorum.”
Zaten bu öyle… ironikti ki, diye düşündü Sora da Shiro da. İnsanların kalpleri o kadar mantıksızdı ki matematiği icat etmek adına mantığı geliştirdiler. Bu makinelerin çekirdekleri ise o kadar mantıklıydı ki mantıksızlığa hayran kalıp “kalbi” icat ettiler. Kâhin makinelerine bile kıçıyla gülecek nitelikte müstesna bilgisayarlardan oluşan bir makine ırkı… Ve varıp vardıkları yer—insanlarla aynıydı. Yani, evet… saçmalıktan ibaretti. Sora ve Shiro’nun ayda farkına vardığı Exmachina iradesi. Kalbi olan makinelerin anlamı… Yok oluşun Eşiklerine gelene dek, altı bin yıl boyunca karşılıksız aşkları uğruna onları çaresizce bekleten o dert… Kalbi olanların üzerine çöken şey her zaman basit ve zırvalık doluydu—
İçten. Ve kutsal, hem de zırvalık dolu… Evet…
“… Pişmanlık mı? Suçluluk mu? Hüsran mı?”
Muhtemelen hepsi ve muhtemelen hiçbiri, diye düşündü Sora. Bunlar “kalpten” kaynaklanan dertlerdi… bu da onların mantıksız, bölünemez ve soyut olacağı anlamına geliyordu. Buna rağmen hepsini tek bir cümlede özetlemesi gerekseydi, bu kesinlikle şu olurdu:
“… Sanırım onu sadece bir kez daha görmek istediniz.”
Sonra, Sora’nın karşısına çıkmışlardı. Bir Kadim Tanrı (Old Deus) olan Holou’yu öldürmeden mağlup ettiğinde.
“Siz de şöyle düşündünüz: ‘Bir dahaki sefere.’ ‘O zamanlar başaramadığınız şeyi birlikte yapabileceğiniz kişiyi bulduğunuzda.’”
O zaman, muhtemelen şöyle…
“‘Bir dahaki sefere, bir tanrıyı öldürmeden yenebilecek bir adam çıktığında, o kesinlikle o olmalı’ diye düşünerek beklediniz.”
Sora’nın spekülasyonla karışık bu tahmini, gözlerindeki bocalama ile doğrulandı.
O adamın öldüğünü ve başka bir adam ona ne kadar benzerse benzesin aynı kişi olmadığını bilseler bile. Sora’nın, Preier’ın sevdiği Spieler olmadığını bilseler bile… Kendilerinin Spieler’ın sevdiği Preier olmadığını—ve Spieler’ı sevmiş olanların kendileri olmadığını bilseler bile… Yine de…
Yalan söyleme yeteneğine sahip bu “kalbi olan” makineler… Yabana atılacak gibi değillerdi, diye düşündü Sora. Kendilerine bile yalan söyleyecek kadar hem de… İnsanlara bu kadar çok benzemeleri gerçekten gerekli miydi…?
Sora bu düşünce silsilesine bir son verdi.
İşte bu yüzden… onları kendinden uzaklaştırmak zorundaydı.
“Ee, sonra? Aşk acısıyla yanan beyinleri son sürat çalışan o makineler? O zaman ne dediler bakalım?”
Sızlayan kalbini bastırıp susturdu ve raconu kesti.
“‘Bizi tuzağa düşürüp çoğalmaya zorladığınız için teşekkürler; ırkımızın tükenmesini ve dünyanın şah mat olmasını engellediğiniz için merci; kırık kalplerimizi umursadığınız için saolun; takılın kafanıza göre, bizi istediğiniz gibi kullanın’ falan mı?”
Onları kendinden uzaklaştırmalıydı!!

“Ne diye öyle havalı pozlar kesip ‘kalbinizi’ kapatıyorsunuz ki?! Sizin gibi iki ayaklı, tam otomatik alternatif cinsel tercihler için bu nasıl bir tavır böyle?!”
Evet—Sora, alaycılığın sınırlarını zorlayan bir sırıtışın ardından okkalı bir “Ha!” patlattı ve bağırdı.
“Millet! Söyleyin bakalım—Exmachina’nın ‘kalbinde’ ne var?!”
Bunun açık bir kışkırtma, ucuz bir hile olduğunu herkes görebiliyordu. Ancak bu elde 『 』’un bütün elini ortaya dökmenin imkânsız olduğuna karar verdiklerinden mi, yoksa en kötü hamleye karşı işlem hızında üstünlüğün kendilerinde olduğunu düşündüklerinden mi—
Hayır…
“Çok iyi… Bilgilendirmenizi gerçekleştirelim… Sorgunuza yanıt verelim, Nachfolger—!!”
Böylesi mantıklı gerekçeler, böylesi bir mantık… kesinlikle akıllarından geçen şey değildi. Gözleri öfkeyle kaynayan Einzig, çevreleri söylediklerine uyum sağlayarak dönüşürken bir efekt darbesi indirdi ve “Halef”e gürledi…
“Artosh’un eterini söküp aldık ve Savaşı bitirdik—peki geriye ne kaldı—?!”
Hiçbir şey! Sahne, bomboş—çarşaf gibi bembeyaz bir hâl alarak bu cevabı verdi. Sanki ne göğün ne yerin ne de herhangi bir kanunun bir anlam ifade edebileceğini söylercesine. Şarkı yankılanmaya devam ederken seyirciler, Sora ve Shiro, herkes uzayda süzülüyordu.
“… On Yemin vardı. Ve Exceed’ler. Ve—iradeniz.”
Geriye bu dünya kalmıştı. Sora, huzurlu bir gülümsemeyle o boş tuvali psikedelik renklerle boyayan bir efekt darbesiyle karşılık verdi. Bu dünyada on altı ırk dört bir yana uçuşurken, puslu uzak ufukta satranç taşları yükseliyordu. Onlar süzülerek aşağıdaki enginliğe bakarken kalabalık tezahürat ediyordu.
“Evet, irademizi çiğneyen dünya hâlâ duruyordu!! Ve sevgimizi elimizden alan dünya—!!”
Bu durumun kendisi, pişmanlıklarının bir simgesiydi. Duyguları, sevgileri kendilerine sırf geri alınmak üzere ödünç verilmişti; makinelerin bu hamlesi feryat ederek psikedelik gezegeni kat eden on altı ırkın ve ufuktaki tüm taşların tamamını sildi.
“İşte bu yüzden ‘bir dahakine, bir dahakine’ dediniz ve o duyguları haleflerinize aktarılacak bir aşma iradesine dönüştürdünüz.”
Kişiden kişiye ve ırklar arasında Sora’nın hamlesi, yok olan ırkları ve Imanity’yi geri getirdi. Bir araya geldiler, uluslar kurdular ve dünyayı kapladılar. Sanki Savaş daha yeni bitmiş de ayaklarının altına serilen dünya yeniden şekilleniyordu.
“Biz ise o iradeye ihanet etmiş, kendimizi kandırıp uykuya dalmış, asla gerçekleşmeyecek düşlerle baş başa gülünç bir hurda yığını olarak kaldık…!”
Ne duyguları ne de iradeleri kendilerine miras kalmıştı. Kendilerine ait olmayan bir sevginin sahipleri, kendilerini sevmeyen birini bekleyen uykucular olarak ne anlam ifade ettiklerini soruyordu gözleri. Arka odadaki sayısız saydam bakış, öldürdüklerini veya ölüme terk ettiklerini yansıtıyordu.
“Gkh! Sh-Shiro! Gülünç olduklarını reddedemiyorum! Şu kaçağa bak hele!”
“… Pes etme, pes etme…! Tartışmayı, kaybedersen… işimiz, biter…”
Tüm bunlar Sora ve Shiro’nun şaklabanlık yapmasını engellemedi.
Sahne baş döndürücü bir hızla değişiyordu. Efektler vahşice parıldıyordu. Birbirlerini yanıltamayacak kadar derinden okuyorlardı. Olay, kimin daha ileriyi okuyabileceği ve daha hızlı yanıt verebileceği bir oyuna dönüşmüştü—tam da Exmachina’ların tercih edeceği bir alan. Yine de Exmachina… Aslında Sora ile Shiro’nun kendileri bile daha çok şaşırmıştı: İkisi başa baş gidiyordu—Hayır, Exmachina’nın bir tık önündeydiler bile.
Sora sezgilerine güveniyor, kendisinin bile anlamadığı tahminler üzerinden oynuyordu. Shiro ise hesaplamalarını hızlandırıyor ve onun uydurmalarını mantığa oturtan kurallar geliştiriyordu.
Tümdengelim ile tümevarımın bir sentezi. Duygu ile mantığın birleşimi. Hiçbir numara Exmachina üzerinde ikinci kez işe yaramazdı. Her ilk seferi ortaya çıkarıyorlardı. Exmachina’nın işlem gücüne karşı onlara o ufacık üstünlüğü sağlayan şey, belirsizlikleriydi. Exmachina sarsıldı.
“… Yine de!! Bu sırf çöpün teki olduğunuz için!! Hangi adam kendi başarısızlıkları için dış etkenleri suçlar ki?!”
“… Ve-ve, şey…! Nereden biliyorsunuz, onların… ‘asla gerçekleşmeyeceğini’, ha…?!”
Soğuk terler dökerken Sora ve Shiro’nun bu art arda gelen atışmaları, Exmachina’nın işlemlerini yavaşlattı.
“Gerçekleşebileceklerini mi kastediyorsunuz? Ah… Öyleyse onları gerçekleştirmemize izin verin…!!”
Sahne, Exmachina’ların arzuladığı gibi değişmeye devam etti. İdeal olarak Spieler’i arzuluyorlardı. Fakat onunla yeniden karşılaşabileceklerine dair kendilerine yalan söyledikleri duygularını açığa vurdular.
“’Kalbimizin’ tüm işleyişlerinin bir anlamı olduğunu mu—bağışlanabileceğimizi mi söylüyorsunuz—?!”
Evet… Özetle hepsi bundan ibaretti. Böylesi bir saçmalık… Böylesine kutsal bir dilek. Çoğalmayı reddetmişler, tükenişi kabullenmişler ve Sora’nın üzerine yürümüşlerdi. Sora’ya—yani Spieler’e—kendilerini kabul edip etmeyeceğini sormak için…? Onu kandırmışlar, ona ihanet etmişler, onunla dalga geçmişler, öldürmüşler, öldürülmüşler ve sonunda ölüme terk etmişlerdi. Hâlâ bu dünyada yaşayabilirler miydi? Onları affedebilir miydi? Mantıkla hiçbir ilgisi yoktu.
Onlar sadece… vicdan azabında boğuluyorlardı. Artık ne yapacağını bilemeyen makinelerin—Hayır, kalplerinin dileğiydi bu: Bize yolu göster.
Ve Sora’nın onları bir gülümsemeyle kendinden uzaklaştırma sebebi de buydu. Bu ona sorulacak bir şey değildi. Spieler’e bile sorulacak bir şey değildi.
“Ne bileyim ben… Bu sizin cevaplamanız gereken bir soru, değil mi?”
Sora baktı, Exmachina’lar da baktı… efekt çılgınlıklarının ne ortaya çıkardığına. Bu onların… kalbi olan makinelerin kendilerinin… yarattığı—ta kendisi olan bu dünyaydı. Her şeyin oyunlarla kararlaştırıldığı bu dünya—Disboard ayaklarının altına serilmişti. Sahnede bir Old Deus şarkı söyleyip dans ediyordu. Bir Flügel gökyüzünde süzülürken bir Imanity zarafetle dans ediyordu. Flaş fırtınasının ortasında, çok ırklı seyirci kitlesi farklı ırklardan idoller için çıldırıyordu. Hepsinin yüzünde aynı… gülümseme vardı.
“Bir anlamı var mıydı? … Onu kendiniz bulmalısınız, değil mi?”
“… Bağışlandınız, mı…? Kendinizi… kendiniz bağışlamalısınız…”
Konuşurlarken Sora ve Shiro’nun, hatta gözlerine yansıyan Exmachina’ların bile yüzünde aynı ifade vardı. Exmachina’lar, bir noktada, kıyasıya rekabet ettikleri bu ikilinin kendilerini parıldattığını fark ettiler.
Evet. Bu dünyada… buna gülüp geçebilirdiniz.
“Yapabileceğiniz tek şey ne olmak istiyorsanız o olmak, neye dönüşmek istiyorsanız ona dönüşmektir.”
“… Sizin… umudunuzdan… umutluyuz. ”

Çünkü değişemezdiniz. Uzlaşıp yola devam etmek zorundaydınız.
“Yani. Hey. Aklınızda bulunsun diye söylüyorum… bizim kişisel fikrimiz—”
“… Fena bir dünya değil… En azından… biz… böyle… düşünüyoruz.”
Bu dünyayı yaratmak uğruna böylesine muazzam fedakârlıklarda bulunanlar ta kendileriydi. Ve o adam muhtemelen huzur içinde ölmemişti. Bolca pişmanlık ve hüsranla göçüp gitmiş olmalıydı. Sora ve Shiro’nun ona ya da onun ardından suçluluk duygusu altında ezilenlere tek bir kelime bile etmeye hakkı yoktu. Fakat Exmachina’ya yalnızca bu dünyaya ilk geldiklerinde akıllarından geçenleri söyleyebilirlerdi. Minnetle. Gerçekten de:
“Bir dahakine. Bu sefer. Kazanan biz olacağız. Bu dünya bize işte bunu düşündürüyor.”
Satranç tahtası, Sora ve Shiro’nun yedinci zaferini ilan ettikten sonra sanki bozulmuş gibi durdu. Ve zafer sahnesine coşkulu alkışların sıcak akisleri döküldü…
“Eee! Biz böyle düşünüyoruz ama ya siz, Exmachina—siz ne düşünüyorsunuz?”
Ellerindeki her şeyi ortaya koyan Sora ve Shiro, yorgun tebessümlerle aynı sıcak akisin tadını çıkardılar. Aşırı odaklanma beyinlerini yakmıştı ve bedenleri sanki baştan aşağı pas tutmuşçasına ağırdı… ama tüm bunlar bir yana.
Eğer on dördüncü bir el olsaydı… kazanamazlardı. Bundan emindiler. Ve tam da bu yüzden, Sora ve Shiro’nun gülümsemelerindeki keyfin derinliği daha da arttı.
Bir dahakine bizi yenebilirsiniz… sizce de öyle değil mi?
Yüzleri adeta bunu söylüyordu; bu da Einzig ve Exmachina’ların gözlerini kapatıp gülmelerine neden oldu… kahkahalarla…
