No Game No Life Cilt 9 – Bölüm 10 / Tek Hamlede Son

Tek Hamlede Son

Elchea Kraliyet Sarayı: Taht odası. Konser mekânına dönüştürülmesinin üzerinden çabucak on gün geçmişti. Ama şimdi sanki her şey bir rüyadan ibaretmiş gibi—eski hâli yepyeniymişçesine geri kazandırılmıştı. Taht, Steph’e göre asil geleneklere yakışan o olması gereken konumuna geri dönmüştü. Olmaları gereken konumda duran diğerleri ise—

“Hmm… Turun bitmesine az kalmış mıdır dersin?”

“… Yakında… Belki de… üç gün, daha…?”

tabletleriyle uğraşan Elchea’nın kralı ve kraliçesi, Sora ve Shiro inleyerek oturuyorlardı.

Turun artık sonlanıyor olması gerekiyordu… Diğer oyuncuların işi neredeyse bitmiş olmalıydı. Mola bile sayılamayacak o pas geçtikleri turu hatırladılar…

Yapacak hiçbir şeyleri yoktu. Turu Holou’nun yapımcılığını üstlenmeye adamışlardı. Yine de şaşırtıcı bir konuk yüzünden işler beklenenden bile daha çılgınca bir hâl almıştı: Exmachina. Ancak oyun biter bitmez… Exmachina tek kelime etmeden bir yerlere çekip gitmişti. Tabii ki. Müttefikleri olmaları için onlara yemin ettirmiş değillerdi sonuçta. Sadece sevgilerini bir kenara bırakıp yok olmamak için çoğalacaklarına dair yemin ettirmişlerdi. Hepsi buydu. İstedikleri yere gidebilirlerdi. İsterlerse düşman olarak da geri dönebilirlerdi. Özgürdüler.

Ama bu da bir nevi havalıydı hani. Sora ve Shiro kendi kendilerine gülümsediler. Eğer Exmachina kendi arzusuyla geri dönüp 『 』’a kuralına göre meydan okuyacak olursa… seve seve kabul ederlerdi.

Yine de, Exmachina’nın gücünün harika meyveleriyle burada baş başa kalmışlardı.

“… Soraaa… Shirooo… Ürünler tükenmek üzere…”

Yorgun görünümlü bir nakliye kızı taht odasına girdi— Öhöm. Çalışma kıyafetleri içindeki Steph. Sora, vakit kaybetmeden yanıt verirken doğrudan onun gözlerinin içine baktı.

“Heh, korkma. On sekizinci baskı eli kulağında! Sat gitsin o enayilere!”

Doğru ya—Holou’nun gösterisi öyle efsanevi bir başarı yakalamıştı ki ürünler kapış kapış gidiyordu. Yine de şunu söylemek gerekiyordu—

“… Elimizde sadece Holou’nun ahşap baskıları ve ahşap baskı albümleri var… Daha fazlasını yapamaz mıyız?” diye yakınarak iç geçirdi Steph.

Elchea’nın şu an için etkileyici bir şeyler üretecek teknolojisi yoktu. Hatta sırf bu posterleri ve albümleri yapabilmek için bile epey akıl almaz yollara başvurmuşlardı. Tam olarak söylemek gerekirse, telefonlarıyla Holou’nun fotoğraflarını çekmişler, Jibril’e büyüyle baskı kalıpları yaptırmışlar ve Akademi’ye araştırttıkları basılı prototipleri seri üretime geçirip ardından sanatçılara renklendirtmişlerdi… Başka bir deyişle, bu zırvalık başka bir dünyaya ait teknolojinin, büyünün ve devlet gücünü suistimal etmenin nihai noktasıydı. Steph, hesapsızca harcanan el emeğinin ve ustalığın böyle anlamsızca ticarileştirilmesi karşısında dehşete düşmüştü ama yine de merak etmekten kendini alamadı:

“Holou’nun şarkılarını daha çok dinlemek isterdim… Onları satmayacak mısınız?”

Evet… Holou’nun şarkısına sırılsıklam sevdalanan Steph—daha doğrusu herkes her şeyden çok onun yeniden şarkı söylediğini duymak istiyordu. Elchea zaten resim albümleri yüzünden çıldırmış durumdaydı. Elchea’nın ses kayıt teknolojisine veya medyasına sahip olduğundan değil tabii. Ama Jibril kesinlikle Elchea Krallığı’na yardım edebilirdi—

“Mmm… Sen de öyle düşünüyorsun, ha? Herkes öyle düşünüyor. Ben de öyle düşünüyorum.”

Elchea Konfederasyonu bunu kesinlikle başarabilirdi. Sora, Steph’in önerisini başıyla onayladı.

“Tabii ki satacağız. Sırf Doğu Birliği’nin idol ajanslarını ezme şansı yakalamak için bile olsa. ”

“… P-pardon…?”

Sora’nın aşırı derecede kötücül gülümsemesi Steph’e bir adım geri attırdı, ancak o ve Shiro tahttan kalkıp coşkuyla nutuk çekmeye devam ettiler.

“Tapınak Bakiresi de gösteriye katıldı. Bunun tesadüf olduğunu düşünmüyorsun herhalde?”

“… Doğu Birliği’nden… bir sürü hatırı sayılır ismi davet ettik… Özellikle de… idol sektörüyle… alakası olanları…”

“? Ne amaçla ki?” Steph, amaçsızca dolanan iki kardeşe sordu. Ve ardından…

“Heh, heh-heh-heh, hâlâ anlamadın mı? Pekala—açıklayalım o zaman sana!”

Sora ve Shiro topuklarını birbirine vurup planlarını ifşa ettiler—!

“Holou’nun konseri binlerce kişilik bir seyirci kitlesi çekti. Ama! Ünü tüm Konfederasyon’a yayıldı!!”

“… Lafı… şimşek gibi yayıldı… Resim albümleri… kapış kapış gidiyor…!”

“Ama bilin bakalım ne eksik! Kimsede video da yok ses kaydı da! Yani, bunları nasıl üreteceğimizi bilmiyoruz ki!”

Hiçbir gerçek iş insanı para basma fırsatını kaçırmazdı. Bu yüzden—!

“Bize ekipman vermeyi reddeden Doğu Birliği’ndeki bütün işletmeler, ses kaydını alabilmek için kapımızı aşındıracak!”

“Ah! Yani o zaman zamanında size kötü davrananlarla—”

“Ama biz hayır diyeceğiz!! Başka kapıya! İkileyin bakayım! Nazikçe reddedip kapıyı suratlarına çarpacağız—!!”

“… Dün gelseydiniz, diyeceğiz… ve katıla katıla güleceğiz… ve pis pis sırıtacağız… ve parmağımızla göstereceğiz!”

Steph ne olup bittiğini anladığını sanmıştı, ta ki Sora ve Shiro ne kadar yanıldığını haykıran çığlıklarıyla sarayı doldurana dek. Sora, Steph’i şaşkınlık içinde bırakarak tiyatral ve ciddiyetsiz tavırlarına devam etti.

“Neeey? Yani şey, bir düşünün yani, büyük balıklara yaranmaya çalışmak falan; 『 』 Yapımcılık yani böööyle hani onların dengi değil bir kere! Siz Holou’ya resmen kazık attınız, şimdiyse o bizim! Sonra kızın turnayı gözünden vurduğunu görünce bir anda cici biri gibi mi davranıyorsunuz? Aman Tanrım!! Bu çoook pislikçe! Yani çoook acınasısınız, anladınız mı?? ”

Sora’nın tipik bir ergen ağzını taklit etme çabasından daha acınası bir şey olamazdı. Shiro ve Steph bunu ona söyleme isteğiyle dolup taştı ama bunun yerine varacağı sonucu beklemeyi tercih ettiler. Tahta geri oturdu, bacak bacak üstüne attı ve kibirli bir edayla vardığı sonucu açıkladı.

“Yani… Bl4nk Menajerlik’le özel bir münhasırlık sözleşmesi imzalarsanız, belki bunu düşünebiliriz.”

“… Ama böyle şartları gerçekten kabul eden çıkar mı ki?”

Ne kadar gelir getirirse getirsin sırf Holou için diğer tüm sözleşmeleri feshetmeye değmeyeceğini savundu Steph, ancak Sora kararlılıkla ilan etti:

“Tabii ki edecekler. Çünkü Bl4nk Menajerlik, Konfederasyon’un en büyük idol ajansı olacak.”

Seirenlerin şarkısı, Elflerin zanaatı, başka bir dünyanın teknolojisi: Yepyeni bir müzik türü! Irkları birleştiren ve Holou’nun yapımcılığını üstlenen 『 』’ın güçlü elleri altında!! Davet ettikleri sektör devlerinden en azından bazılarının aklından bunlar geçmek zorundaydı. Ve açıkçası, sadece o bazıları umurlarındaydı. Yani kısacası—! Ey ruhlarına hırsın hükmettiği yapımcılar! İdollerinizi daha da yükseklere çıkarmak için ruhu tutuşan bir yapımcıysanız—

sadakatinizi Bl4nk Menajerlik’e sunmalısınız!!

“Tüm yoldaşlar, hayvan kızlarınızla birlikte Bl4nk Menajerlik sancağı altında toplanın!!”

Sora gökyüzüne baktı, kollarını iki yana açtı ve vatandaşlarını, o kahramanları kendisine katılmaya çağırdı.

“… Doğu Birliği’nin tüm… idolleri… yöneticileri… ve yapımcıları… artık bizim…!”

Ve Shiro, noktayı koymak adına hışımla yerini aldı—ağabeyinin kucağında.

Doğu Birliği’nin ajanslarını tek tek yutacaklardı. Yeteneklerini. Pazarlarını. Hepsini silip süpüreceklerdi. Gümrük vergileri mi? İptal edin gitsin şu lanet şeyi! Vergi indirimleri, gırla özel muafiyetler! Bl4nk Menajerlik’e ters düşmek neymiş göreceksiniz. Bedeniniz, hükümete karşı gelmenin bedelini asla unutmayacak!

“… Şeytanlığına o kadar güveniliyor ki başıma ağrılar giriyor…”

“Ama!! Bu daha sadece başlangıç…!”

Sora, devasa emelini, o sonu gelmez nihai hedefini ortaya koymak için Steph’i pişkinlikle görmezden geldi!

“Çok geçmeden, sadece Elchea ve Doğu Birliği’ne değil, tüm Konfederasyon’a yayın aktarıcı cihazlar kuracağız!!”

Televizyon ya da radyo gibi. Holou’nun şarkısını her diyarda çınlatacaklardı!

“Elchea Konfederasyonu’nun birleşmiş teknolojisi bile bunu başarmaya henüz yetmiyor… Ama—”

Sora’nın gözleri bunu gerçekleştirme hırsıyla yanıp tutuşuyordu ki—

“Ağğğh! Ahhh… Sevgilim… Neden bu kadar soğuksun…?”

gözlerinde aniden beliren tatsız bir hurda yığını yansıdı; burun buruna gelmişlerdi, parmağıyla Sora’nın çenesini kaldırıyor, dişleri parıldıyordu.

“Böyle bir cihaz arzuluyorsun… Heh, böyle bir engel benim sevgi gücümün karşısında hiç kalır.”

“Başka güç kaynağımız yok mu bizim?! Hey, sen niye hâlâ buradasın ki?!”

Exmachinaların bir yerlere gittiğinden bahsetmiştim. Özür dilerim, yalan söyledim. Ne yazık ki, bir nedenden ötürü hâlâ burada olan bir birim vardı ve o da Einzig’di.

Ama yine de… Düşününce, Exmachinaların gitmesi büyük bir israf olurdu. Sonuçta güçleri her şeyin üstesinden gelmeye yeterdi, zira kendileri mükemmel birer sahne ekipmanıydı. Hatta ileride onları Konfederasyon bünyesine tam anlamıyla katma planları bile vardı—

“Neden mi? Hımm… Bir erkeğin sevdiğinin yanında kalmak istemesinde şaşılacak ne var ki?!”

“Sana kaç kere söyleyeceğim, ben—senin—adamın—değilim! On Yemin’le sizi vazgeçmeye zorladığımı sanıyordum—”

“Hayır. Şimdi anlıyorum. Sen Spieler değilsin… Sen Sora’sın.” Einzig, her şeyi duygusal bir kabullenişle karşılarmışçasına gülümsedi. “İçin rahat olsun. Çünkü benim sevgim saf ve yücedir—sana aşığım!!”

“Bu hiç de içimi rahatlatmıyor!”

Neden? Neden o olmak zorundaydı ki? Kural icabı kızların hâlâ orada olması gerekirdi. En azından bir erkeğin ağzından duyacağın türden bir laf değildi bu!! Sora, otaku kültürünün kendisine kazandırdığı her kutsal beklentiye ihanet eden bu dünyaya lanet okudu.

“… Özür dilemeliyim. Ayrılmanın verdiği isteksizlikle size son bir kez daha rahatsızlık vereceğim. Bunu görmezden gelirseniz onur duyarım.” Einzig’in ses tonu efkarlı bir hal almıştı. Yine de çok daha parlak bir gülümsemeyle sözlerini bitirdi. “… Diğer birimleri takip edeceğim—üssümüze geri dönüyorum.” Topuklarının üzerinde dönen Einzig, canlı bir sesle konuşmaya devam etti. “Üreme artık en birinci önceliğim olmalı… Çoktan sınırlarını aşmış olan bu birimin yerini alacak yeni Einzig’i üretmek için. Bu yüzden, içinin rahat etmesinin tam zamanı… Çünkü bu kesinlikle son karşılaşmamız olacak.”

“……”

Einzig arkasını dönüp uzaklaştı. “Bu doğru… Sevgilim, sen Spieler değilsin. Ama—” Yine de gür ve net bir sesle konuştu. “Sen Nachfolger’sın.” Ve bir daha asla sözümüzden dönmeyeceğiz.”

Size yardıma geldik. Biz sizin müttefikiniziz.

Sözlerinin ağırlığı, ilk karşılaştıklarında onlara söylediklerini akıllara getirdi.

“Exmachina her zaman sizin müttefikiniz olacaktır. Dünyayı altüst etmek için yeniden ayağa kalktığınızda, yardımınıza koşacağız,” diye ilan etti Einzig, adımlarını aksatmadan. “… O kişi ben olmayabilirim. Ama her kim olursak olalım, size zaferi getireceğiz.” Evet: “Bir dahaki sefere. Bu kez sözümüzden dönmeyeceğiz.”

“… Seni o kadar uzun süre bekletemeyiz.”

Hizmet ömrünün dolmasının üzerinden 5.982 yıl geçmesine rağmen tek bir umudun peşinden koşan makine, arkasına bile bakmadan uzaklaştı. Hayır—artık elveda demek niyetinde olan o adam.

“5.982 yıl boyunca dayandın. Birazcık daha dayan… Görüşürüz.”

“… Güle güle… Yine… oyun oynayalım… bir ara, olur mu…?”

Yine de bu samimi sözler onu geri döndürmedi. Mağrur ve çekici duruşuyla verdiği tek yanıt, hafif bir kıkırdama oldu. Sora gözyaşı izlerini fark etmemiş gibi yapmayı seçti…

……

“Vay be, adamlar harbiden bayağı sıkıymış. Yani gıcık ve tuhaftılar ama…”

Einzig’in silueti gözden kaybolurken Sora, kalbi olan o makineleri düşünüp bir karara vardı. Bir çelişkiyi kucaklayıp insanlaşmışlardı—tıpkı onlar gibi tuhaflaşarak.

Ama belki de daha saf. Yok olduğunu bildikleri birine duydukları o karşılıksız aşka tutunmuşlardı… binlerce yıl boyunca.

“… Savaşı bitiren o efsanevi oyuncunun bunlara nasıl aşık olabildiğini anlayabiliyorum galiba.”

Sora meseleyi böyle içtenlikle özetleyince Shiro ve Steph hafifçe kıkırdayıp başlarıyla onayladılar—

derken.

“[Hipotez: Bir önceki oyunda vazgeçilmek üzere tanımlanan sevgi yalnızca Spieler ile sınırlıysa…

Gah!

Tahtın arkasından yankılanan monoton bir ses, neredeyse herkese çığlık attıracaktı.

“[Çıkarım: … O halde Efendi, bu birimin Efendi’ye duyduğu sevgiye izin verecek bir açık bıraktı. Kaçınılmaz sonuç.]”

Yine mi şu optik kamuflaj zımbırtısı? Hizmetçi robot, menekşe rengi saçları ve eteği uçuşarak aniden belirdi. Evet… kafirlerin dinsizi Emir-Eins’ten başkası değildi bu; parmak tabancasını dikkatle Sora’nın kalbine doğrultmuştu.

“[Tespit ve Doğrulama: Efendi bu birime aşık. Bumm.]”

Parmağından kalpler falan ateşlediğini ifade ederken o ifadesiz göz kırpışı şaşırtıcı derecede etkiliydi. Ancak bu kötü nişan alınmış atış yanından geçerken başının üzerinde adeta “ıskaladı” yazısı beliren Sora yanıt verdi:

“Emir-Eins? Ha? Sen de mi buradasın?!”

“[Kabul: Her zaman.]”

“Einzig bile gitti be! Sen ne arıyorsun burada?!”

“[Yanıt: Bu birim Efendi’nin karısıdır.]”

“Ben—senin—adamın—değilim. Kaç kere daha bunu baştan alacağız? Hafızanı yine silip baştan mı yazdın?!”

Sora başını tutup onun bu umutsuz ısrarı karşısında inlerken kız telaşlandı— Hayır.

“[Panik: Yanlış anlaşılma çıkarıldı. Önceki ifade bir gerçek değil, aksine bu birimin arzusuydu.]”

“Anlıyorsun yani…”

Paniğini yalnızca sözel olarak dile getiren Emir-Eins, kendisini sakince düzeltti.

“[Özet: Exmachina kaybetti. Birim Ef… Efendi tarafından ret… reddedildi… Ölümcül yanlış anlaşılma… Şasi sıcaklığı yükseldi: Utanç tespit edildi. Hafıza silme—başarısız. Bağlantı zaten kesildi; nasıl… Hilfe.]”

Sakin tonuna rağmen özetinin içeriği gittikçe daha da perişan bir hal alıyor, hatta kendisinden dumanlar yükselmeye başlıyordu. En nihayetinde yardım dilendikten sonra, aşağılayıcı geçmişinin hatırasıyla işkence gören bir insan gibi, ipleri kopmuş bir kukla misali başını öne düşürdü—ancak Sora ve Shiro’ya endişelenmek için zaman bırakmadı.

“[Meydan Okuma: Yine de. Bu dünya ‘tekrar dene’ seçeneği sunuyor. Bu yüzden. Dolayısıyla. Bu birim.]”

Başını tekrar kaldırdı ve o cam gibi gözleriyle doğrudan Sora’ya baktı. Göğsünde kenetlediği elleri titrerken—bunun farkında mıydı acaba?

“[Dilek: Tekrar. Bu birim duygularını Efendi’ye ifade edecek. Bu seferki deneme…… Olur mu?]”

Emir-Eins adeta yalvarıyor, rövanş için dileniyordu. Bir oyuncu olarak onu nasıl geri çevirebilirdi ki?

“… Ah, iyi tamam. Ama sadece bir kez daha. Ve eğer yine ezilirsen, başka bir oyun oynayacağız.”

En başından beri, onu başka biri sanmış ve bunun bir uzantısı olarak ona aşık olmuştu. Sora, eğer tekrar oynayacaklarsa, kendisini o kişi olarak değil de bizzat kendi olarak görmesini istediğini ima ediyordu. Emir-Eins eteğini toplayıp derin bir reverans yaptı ve mırıldandı:

“Lösen—Org. n—Checkmartyr—”

Ardından derin bir nefes aldı. Hayır—Exmachinaların nefes almaya ihtiyacı yoktu. Öyleyse… Sora’ya sanki kendini cesaretlendiriyor, belirsizliğini ve tedirginliğini üzerinden atıyormuş gibi geldi. Derken, daha önce defalarca olduğu gibi etraflarındaki her şey yeniden yazıldı ve herkes kendini hazırladı.

Ancak.

“[Tereddüt: Efendi… Hayır. Durum gereği isim düzeltmesi yapılması gerektiğine karar verildi—]”

Emir-Eins sadece adım attı, tereddütlü adımlarla ona doğru ilerledi. Hiçbir şey, ne manzara, ne zaman, hiçbir şey değişmemişti. Ona doğru yaklaşırken ne görünüşü, ne sesi, ne de elbisesi değişti. Spieler değil. Efendisi değil. Kendisi.

“[Kimlik Tespiti: Eşsiz ve tekil hedef, isim: Sora…]”

Evet—onun adını söylemişti. Titreyen ellerini çekingen bir şekilde onun gövdesine doğru uzattı ve yüzünü göğsüne gömerken tereddütle sarıldı. Oraya buraya sürtünerek… varlığının her zerresiyle onun kalp atışını hissetmek istercesine—

yalnızca şunları söyledi:

“—[İtiraf: Bu birim Sora’yı seviyor.]”

……

Şey. Bu hiç iyi değildi. Sora’nın kolları neredeyse refleks olarak ona sarılacaktı ama kendini son anda engellemeyi başardı. Nihayet gerçeğe ulaşan bu varlığa bakarken, mantığının aralanmış, çatlamış elmasını zorla devreye soktu. Gerçek. Evet. Tıpkı Holou gibi. En zarif hat sanatıyla aşkın en edebi şiirlerini yazabilir, devasa bir orkestranın önünde binlerce buket sunabilirdiniz. Sözlerinizi tercihlerin, şartların ve zevklerin en kusursuz anlayışıyla süsleyebilirdiniz… ve yine de.

Tek bir kızın içinden taşan bu acemi, gösterişsiz ve çaresizce kısa arzu patlamasıyla asla yarışamazlardı. Asla yarışamazlardı—bu gerçekle—

Yani, bu meretin, acınası bakirliğinin elmas gibi sağlam mantık kılıfına inip onu paramparça etmekle tehdit eden o apaçık gerçekle—!! Kahretsin… daha önce hiç kimse ona dosdoğru kendisinden hoşlandığını söylememişti… Sora kıza tam anlamıyla vuruldu ve tam “Ben de seni her zaman sevmiştim” demek üzereydi ki—

“[Yineleme: Bu birim Sora’yı seviyor. Bu birim Sora’ya aşık…]”

elması kesin bir yıkımdan kurtuldu—sırf tekrar darbe almak için—yani şöyle ki…

“[Coşku: Bu birim seni seviyor. Bu birim seni seviyor. Bu birim Efendi’yi seviyor. Bu birim Sora’yı seviyor. Bu birim seni seviyor. Bu birim seninle ilgili her şeyi seviyor. Bu birim senin olduğun hali seviyor. Bu birim senin gözlerini, senin düşüncelerini seviyor. Bu birim, birimin Efendi ile bir olmak istediği hipotezini öne sürüyor. Bu birim, ruhani sınırların nötrlenmesi yoluyla füzyon gerçekleştirebilir—bu birim harika. Bu birim kendini tebrik ediyor. Zeichner’e talep. Oh. Birimin bağlantısı kesildi—]”

“Olm, olm, olm, beni tırsıtıyorsun— Siktir, çok sıcaksın! Ah, yani mecazen değil, kelimenin tam anlamıyla beni yakıyorsun!”

Elması, belirgin şekilde kontrolden çıkmış bir makine tarafından darbelenmişti. Bağırıp çağırırken mantığındaki o çatlakları yamamasına yetti de arttı bile. En nihayetinde, attığı çığlık—derin nefes alışından hissettiğimiz kadarıyla—Emir-Eins’in aklını başına getirmeyi başardı—

“[İnceleme: Bu duygular henüz kontrol altına alınamıyor. Talihsiz kaza. Kimse suçlu değil.]”

Geri çekilip telaşla kendini topladı—ya da daha doğrusu.

“[Düzeltme: Sıcak olmaktan Efendi sorumlu. Efendi bu konuda derin derin düşünmeli. Yine de birim hoşnut kaldı. Yaşasın.]”

“Olm, sen aslında hiç değişmemişsin, değil mi?! İlk tanıştığımız andaki gibi kafanda benimle evlisin hâlâ!!”

Hizmetçi robot, suçu başkasına atmanın mükemmel bir örneğini sergiledi; bunun üzerine Sora cıyakladı.

“[Olumsuz Kabul: Bu birim kazanmadı. Henüz. Ancak bu birim tekrar deneyecek. Süresiz olarak. Bu birim elinden gelenin en iyisini yapacak.]”

Eğer onu ezmiş olsaydı başka bir oyun oynayacaklardı… Ama… onu ezememişti. Emir-Eins ufacık, tefecik bir gülümsemeyle bunu netleştirdi. Bunun üzerine, Sora’nın yanından aniden öldürücü bir aura yükseldi.

“… Bu… taktiği… nereden… öğrendin…?!” Shiro, doğal düşmanıyla karşılaşmış vahşi bir canavar gibi hırladı, kırmızı gözleri alev alev yanıyordu. “… Ağabeyimin… porno koleksiyonunda… böyle şouco mangası zırvalıkları… yoktu…!!”

Sora, Shiro’yu neyin bu kadar öfkelendirdiğinden emin değildi. Ama düşününce, evet… Exmachina ona yaklaşmak için bir rehber olarak onun pornolarını kullanmıştı. Kendisi bile arşivindeki tüm senaryolara ve içeriklere tam olarak hakim değildi. Ama fotoğrafik hafızasıyla Shiro olmadığını söylüyorsa, o zaman… büyük ihtimalle yoktu. Gerçi küçük kız kardeşinin onun pornolarını ezberlediği gerçeği karşısında insan sessizce bir damla gözyaşı dökmeden edemiyordu.

“[Yanıt: Bu deneme için birim, bir kadının tavsiyesini örnek aldı…]”

“… Hngh? Ş-şey, b-ben mi?”

Kimse Sora’nın gözyaşlarını pek umursamadığından, Emir-Eins bilgi kaynağını göstermeye devam etti. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi göründü. Hafızasını taramış ama Steph’in gerçek adı için hiçbir girdi bulamamış olmalıydı.

“[Talep: Gayriresmi adlandırma sistemi Exmachina işlemcisiyle uyumlu değil. Yeniden adlandırın.]”

“Sonunda biri çıkıp adımdan vazgeçmemi mi söyledi yani?! Benim adım Stephanie Dola!”

“[Küçümseme: Geçici olarak ‘Bilinmeyen’ şeklinde etiketlenen varlığın tavsiyesinden en yararlı bilgi açıklanıyor.]”

Sora da ağlamaya başladı; böylece gözü yaşlı insanların toplam sayısı, Steph de dahil olmak üzere ikiye çıktı. Emir-Eins istifini bozmadan konuşmaya devam etti.

“[Açıklama: Efendi yalanlara, şakalara izin veriyor—ama insanın kendisine yalan söylemesine değil.]”

Ardından, bir “Bu yüzden” diyerek hafifçe gülümsedi Emir-Eins.

İnsanları okumakta bu kadar usta olan Sora bile onun ne dediğini ancak zar zor takip edebiliyordu. Ama nihayetinde bunun ne anlama geldiğini anlayamadı. Kız sırıtmaya devam etti. Bu, diğer tüm kadınlara ilan edilmiş bir savaştı.

“[Yemin: Bu birimin işlevsel ömrünün sona erdiği tam o an gelene kadar, bu birim sevgisini asla gizlemeyecek.]”

“…?!”

“—Ha, neee…?!”

Emir-Eins arkasını dönüp giderken Shiro ve Steph’i beti benzi atmış, nutku tutulmuş bir halde bıraktı.

“[Tahmin: Bu birim operasyonel çıktısını sınırlandırırsa—tam altı yıl daha işlevini sürdürebilir.]”

Bunları söyledikten sonra yeniden Sora’ya döndü ve “Tekrar görüşmek üzere” iması taşıyan zarif bir hürmetle eğildi. Shiro ve Steph’e gelince, bu kez son derece net bir ifadeyle onlara tek bir bakış fırlattı. Bu, alaycı bir küçümsemeydi.

“[Karar: Bu birim—kendilerine karşı dürüst olmayan düşmanlara kaybetmeyecektir. Çocuk oyuncağı. Hiç sorun değil.]”

Pekala, madem öyle. Ne var yani? Gülümse bakalım Sora; on sekiz yaşında, bakir genç. Bak, Exmachina hâlâ burada! Hem tam da istediğin gibi, mükemmel bir sahne dekoruna kavuştun ve karşındaki bir kız! Üstelik seni başkası sanan biri de değil, sana olan aşkını hiç tereddütsüz, açık seçik ilan eden bir kız. Çeşit çeşit ırktan birbirinden güzel kızlar ve kadınlarla çevrili olarak bunca yolu katettin ama ilk kez biri çıkıp seni sevdiğini söylüyor. Dört gözle bunu beklemiyor muydun? Hayalini kurduğun kurgusal tema tam olarak bu değil miydi?

Tek bir mesele vardı ki… bu kız sanki birazcık… arızalıydı. Nedense Shiro ve Steph’e sanki ana babasını katletmişler gibi bakacak kadar hınç doluydu. Üstüne bir de Jibril çıkagelirse nelerin yaşanacağını hayal etmek bile içini ürpertiyordu… ve… bir şey daha vardı. Nedense şu an etraftaki herkes ona sanki hemen oracıkta sırtından bıçaklamak istiyormuş gibi bakıyordu… Hmmm…

“Ah be… paralel dünya başrolleri o haremleri nasıl idare ediyor ki?”

Sora, en azından kendisinin bu işin altından kalkamayacağına kanaat getirdi. Şimdilik emin olduğu tek şey buydu. Bunun yerine bütün enerjisini bu durumdan paçayı nasıl kurtaracağına odakladı.

Artık bu curcunayı arkasında bırakan… Einzig, Emir-Eins’e duyduğu kıskançlığı kabullenerek kıkırdadı. Bir daha asla göremeyebileceği bu manzaranın her bir karesini kaydetmek adına yavaşça yürüdü. Uzak torunları tarafından inşa edilen ve ayakta kalması beklenen bu şehirde—

“… Ey sen. Exmachina. Münferit adının Einzig olduğu tahmin edilen…”

birisi orada duruyordu, öyle doğal bir şekilde duruyordu ki bu durum neredeyse yapay kaçıyordu. Imanity şehrine hiç uymayan ama yine de sanki tam da oraya aitmiş gibi duran biri. Hokka kutusuyla, küçük bir kız çocuğu suretindeki bir Tanrı… Holou konuştu.

“Senin tavsiyelerin, Holou’nun umudun ve dileklerin doğasına dair geçici bir hipotez oluşturmasını sağladı… sanırsam.”

“…………”

Einzig garip bir hissin etkisiyle sessizce dururken Holou, aldırış etmeden defalarca söyleyeceklerini toparlayamadı. Ne söylemek istiyordu ki? Ona neyi aktarmak istiyordu? Yüz milyonlarca kez tahminde bulunuyor ve her bir tahmini doğruluyor gibiydi—

“… Holou hipotez kuruyor… şükranlarını sunmalı… Teşekkürlerini!”

Beceriksizce ama bir gülümsemeyle meramını anlattı. Einzig— Hayır, Exmachina… yanıtladı:

“Bir Tanrı, Tanrı olduğu için Tanrı’dır. Dolayısıyla senin soruna asla yanıt veremeyeceğiz.”

Durup dururken gelen bu sözler karşısında kafası karışan Holou, başını yana eğdi. Fakat bunu söyleyen kişinin kendisi bile bu sözlerin anlamını en az onun kadar bilmiyordu. Zihinleri parazitlerle bulanmış bir halde, sesleri sanki yalnızca banttan oynatılıyormuşçasına konuşmaya devam ettiler.

“Fakat senin şüphene yanıt vereceğiz. Şüphe, kalptir. Bu yüzden, şüpheyi sorgulayan sen, kalbin kendisisin.”

Einzig bilmiyordu. Hayatta kalan birimlerin hiçbiri bilmiyordu.

“Sen iradeyi karara bağlayansın. Sen umudu dileyensin. Sen, kalbi olan herkesin içindeki yaşamsın. Yine de sen, bunu idrak edemeyensin.”

Exmachina’nın çağlardır yanıtlayamadığı o soruyu yalnızca tek bir kişi biliyordu.

“Böylece, o uzak gündeki sorunu şimdi yanıtlayalım.”

“Cevabımız şudur: Bizi dinlemek istersen… konuşacağız.”

Soru yalnızca onu sormuş olan ve şu an gözleri fal taşı gibi açılmış duran o Tanrı tarafından biliniyordu. Bu, Holou’nun eski benliğine, tahayyül edilemeyecek kadar uzak bir geçmişteki Holou’ya verilen bir yanıttı.

“… Ey sizler, düşündüğüm gibi mi…? Sizler o günkü makineler misiniz…?”

Holou buruk bir şekilde gülümsedi. Parazitleri filtreledikten sonra bile Einzig onun ne demek istediğini kavrayamadı. Makine adam, kendi öz teşhisinin tespit ettiğinden çok daha vahim bir arızadan şüphelenerek başını çevirdi, yine de—

“Sana bir kez daha teşekkür etmeliyim. Lakin— Holou… artık iyi!”

Holou’nun gülümsemesi karşısında garip bir şekilde ikna olduğunu hissetti. Ona karşılık olarak yalnızca gözlerini kısarak gülümsedi ve uzamda süzülüp gözden kayboldu.

“… Lanet olası Tet. Aşağılık düzenbaz… Holou’ya fazla hızlı demeye nasıl cüret edersin?” Holou sırıtarak mırıldandı. Artık bir tek kendisi kalmıştı.

“Ne kadar da ters bir durum! Holou kendi yarattıkları tarafından geride bırakıldı!”

Anı, şimdi bir kez daha yüklendiğinde, her zamanki gibi bir dizi tutarlılık hatası içeriyordu. Yaşanan tüm o hasar ve mantık hataları yüzünden olmalıydı: Veri son derece soyut ve bulanıktı. Yine de Azril, hayır, o gün hayatta olan her şey bunu duymuştu.

“İsimsiz zayıf—gerçekten benim düşmanım olmaya layık olduğunu kanıtladığın için başını dik tutabilirsin.”

Savaş Tanrısı’nın düşmeden önce düşmanını takdir eden son sözleri şunlardı. Bunları yalnızca, tepeden tırnağa harap olmuş, ezilmiş ve kırılmış o sadece yirmi sekiz Exmachina’nın kaydettiği söylenir…

“… Bana istediğin zaman tekrar meydan oku, ey zayıf olan.”

Eteri sökülüp alındığı için yok olmanın eşiğinde olduğuna inanmak imkansızdı; Savaş Tanrısı bir kez daha savaş ilan ederken öylesine kararlı bir hiddetle kaynıyordu. Makinelerin elinden gelen tek şey yanıt vermekti.

“—Boşuna diliyorsun, ey düşmüş güçlü olan.”

Fakat Savaş Tanrısı, tarif edilemez bir keyifle kahkahayı bastı.

“Düşmem mümkün olamazdı, ama işte düştüm. Her şey olabilir. Efendinize iletin, ey bıçaklar.”

Evet—sözleri Exmachina için değil, onların efendisi içindi. En güçlünün, ezeli düşmanı olarak kabul etmek zorunda kaldığı en zayıf olan için. En zayıfın iradesinin bıçakları oldukları için en güçlünün eterini söküp almayı başaran makineler—şimdi onun artık en güçlü olmamasını sağlayan kişiler için sarf ettiği sözleri dinliyorlardı.

“Güzel bir mücadeleydi—ve bir dahakine ben kazanacağım.”

Bu Savaş Tanrısı’na tüm taziyelerimizle birlikte, bu sözler asla iletilemeyecekti. Çünkü bu bıçakların efendisi, tanrıların en güçlüsünün tanıdığı o ezeli düşman… yani: herkesin en zayıfı… Spieler ve Preier… artık aramızda değildi. Çünkü yerlerini başka bir zayıf olana—Imanity’nin o ikilisine bırakmışlardı.

……

Elkia’nın çok yukarısında, göklerin şehri Avant Heim’ın ucunda oturan Azril, makine adam Einzig’in süzülüp uzaklaşmasını izliyordu. Onun geçenlerde kendisine anlattığı bir hikayeyi—efendisinin son anlarından birini hatırladı.

“—Azril. Onların gitmesine izin mi vereceksin?”

Avant Heim’ın sorusu içinde yankılandı. Sırıttı.

“… Ne anlamı kalırdı ki…? Bunca zamandan sonra efendimi delip geçen bıçaklara öfke kusmanın…”

Hem kurallar kuraldı.

“İçimizi kıpır kıpır edecek bir cevap verirlerse gitmelerine izin vereceğimi söylemiştim. Senin de için kıpır kıpır olmadı mı, Av’n’?”

Azril, sessizliğe bürünen Phantasma’ya bakıp sırıtışını derinleştirdi ve o günü anımsadı.

Efendisinin katledildiği o gün, o… gülümsüyordu. Yüzüne kocaman bir tebessüm yayılmıştı—Azril’in onda böyle bir tebessümü ilk ve son görüşüydü.

Çok mutlu olmuş olmalıydı. Altı bin yılın ardından nihayet anlamıştı. Sonsuz bir can sıkıntısının ardından, tüm ruhuyla meydan okuyabileceği bir düşmanla karşılaşmış… ve kaybetmişti. Yine de. Kazanmaya kararlıydı: Bir dahakine, bir dahakine… Böyle bir yücelik karşısında müritlerinin sızlanması, kutsala saygısızlıktan başka bir şey değildi.

“… Yenilginin beni umutsuzluğa düşürmesine izin verdiğim için… Ben gerçekten de… sahte bir müridim.”

Artık yapabileceği tek şey kahkaha atmaktı. Azril öylece yürüdü ve düşündü:

“… Güçlü olanın düşmanı… zayıf olan mıdır…? Hrmm… Hrm?”

Sora ve Shiro. Gerçekten de zayıftılar. Yanlarına ne kadar güçlü müttefik gelirse gelsin, o güçlü müttefikler onların önünde bir bir devriliyordu. Doğaları katıksızdı—güçlü olanları yutuyorlardı. Öyle zayıftılar ki… “Kazanmak için bu kadar ileri gitmeniz şart mıydı?” diye sorduracak kadar zayıf. Öyle aptaldılar ki… Öylesine aptaldılar ki, yine de bir Tanrı’ya meydan okuma cüretini gösterip onu dize getirdiler. Zayıflıkları, güçlülerin hayal etme, hatta kavrama yetisinin bile ötesindeydi. Böylece zayıf olmanın getirdiği görevi yerine getirerek güçlülerin düşmanı olarak duruyorlardı. Azril artık onları hayal mayal anladığına inanıyordu.

Ancak—

“Hmmm? O zaman zayıf olanın düşmanının da güçlü olan olduğunu söyleyemez miyiz?”

Zayıflar, güçlülerle savaşmak için hileler, taktikler ve stratejiler geliştirirdi. Ama bunları—daima—bilek gücüyle yenilemeyecek kadar güçlü bir düşmanı alt etmek için geliştirirlerdi. O halde zayıf olanın düşmanı—ezici derecede güçlü olan, zayıf olanın hayal bile edemeyeceği bir kuvvete sahip olan değil miydi? Kaybetmek bir seçenek değildi—onlar zayıfları yutardı.

“… Nyaahhh, hiç bilmiyorummm… Kimi desteklemeliyim ki?!”

Yürürken aklına gelen bir düşünce, başını tutup kıvranmasına neden oldu. Aynı kişiler değillerdi. Suretleri bile aynı değildi. Yine de onlar, yani zayıf olanlar, onların ardılları olmuştu. Ve eğer birileri, defalarca meydan okuma iradesiyle baş başa kalan güçlülerin yerini aldıysa—eğer yenilgiyi tadan, zayıf olanı öğrenen güçlüler bir dahaki sefere öne çıktıysa… Bu güçlü ve zayıf olanlar bir kez daha karşı karşıya gelirse, o kimi desteklemeliydi…? Azril bu endişenin ciddi yükü altında kıvrandı, ta ki—güm.

“… Buldum! Hangisi daha eğlenceliyse o tarafı seçerim olur biter. Nya-ha-ha! ”

Kafası aşırı ısınmaktan neredeyse patlayacaktı. Düşünceleri durdu; geriye yalnızca göklerin şehrinde yankılanan tasasız, umut dolu bir kahkaha kaldı…

Üç gün sonra, nihayet, Elchea Kalesi’nin girişindeki “KAPALIDIR” yazısı en sonunda ortadan kayboldu. Tabela indirilirken Shiro “Tur bitti,” diye mırıldanmıştı ve anında, devletin tüm çarkları yeniden harekete geçerek bir zamanlar terkedilmiş olan kaleye tekrar hayat üfledi.

“Çok meşgul olacağız… Ne kadar işin biriktiğini düşünmek bile istemiyorum.”

Steph bıkkınlıkla iç çekti, ancak hükümdar tahtında gayet vakur bir edayla oturuyordu.

“Hmmm! Özellikle senin çok sıkı çalışman gerekecek gibi görünüyor, Steph. Biz ise bu sırada her zamanki işimizi yapacağız.”

“… Sana… güvenebiliriz, Steph… Biz de… kendi… işimizi… yapacağız…!”

“… Anlaşıldı. Haşmetlileriniz her zamanki gibi oyun oynamak niyetinde… Pff…”

Konuşurken bile el konsollarında oyun oynuyorlardı; bu da Steph’in daha da derin bir iç çekmesine neden oldu. Fakat—

“Yani, evet, öyle de diyebilirsin… sonuçta bizim alanımız bu.”

Bunu söylerken Sora ve Shiro başlarını oyun konsolundan kaldırdılar… aynı anda…

“İşleri uzmanlarına bırakmak her zaman en iyisidir. Bu yüzden siyaseti siyasetçilere bırakıyoruz.”

Taht salonunda toplanan kalabalığa—kalanın yeniden açılmasıyla geri dönen bakanlara ve görevlilere, ayrıca başkalarına da—bakarken gözlerinde bir pırıltı vardı.

“Ve böylece—oyunları da oyunculara bırakın. Sorunları oyuncuların yaptığı gibi çözeceğiz.”

Ticaret birliklerinin ve loncaların temsilcileri, hatta birkaç derebeyi bile hazır bulunuyordu.

“Hey, Steph. Strateji oyunlarında turu yalnızca…”

Bütün grup cinayet işleyecekmiş gibi bakarken ortamda belirgin bir hoşnutsuzluk havası vardı; yalnızca Sora ve Shiro sanki onlarla dalga geçercesine neşeliydi.

“… çok… çoook fazla boş vaktin… olduğunda… ya da bir şey… bekliyorsan… veya her ikisi birden. “

Sora ve Shiro’nun bu sözü, Steph’in şimdiye kadarki en kötü hisse kapılarak yüzünün kireç gibi olmasına yetti. İkisi ona sırıtarak düşündüler—

Genişleme odaklı stratejiler tam bir eziyetti. Ülkeniz güçlendikçe, içten ve dıştan gelen tüm yeni baskılarla, angarya işlerle uğraşmak zorunda kalırdınız. Örneğin… bu turda yapacak hiçbir şeyleri yoktu. Saldıramıyorlardı ve saldırıya da uğramayacaklardı. Ama şimdi bu sonraki turla birlikte, o dayanılmaz derecede sıkıcı durum yerini yepyeni bir seçenek yelpazesine bıraktı. Yine de bu yeni turun da kendine göre bir sorunu vardı.

hayatta kalıp kalamayacaklarına dair hafif bir belirsizlik. Ama işi bu kadar heyecanlı kılan da tam olarak buydu. Sora ve Shiro sırıttı.

“Eee, Steph! Bu bizim son şansımız. Henüz fırsatımız varken bize resmî bir krallık bildirisi kaleme al.”

“—Ha? Ş-şey, e-evet…? K-kime hitaben… yazılacak?”

Steph, onların kalabalığın huzursuzluğunu hiç umursamaması karşısında şaşkına dönmüş gibiydi.

“Mm. Kime mi…? Hmm, henüz karar vermedik ama neyse, yazacağın şey şu.”

Sora geri çekilip biraz daha düşündü… Bildiri kime gönderilmeliydi? Peri kızlarına mı, Cüce kızlarına mı, yoksa sürpriz bir ata mı oynasalar? İlk kimin mağlup olacağını eğlenerek düşündü. Bu sırada Steph’e onlara göndermesini isteyeceği mektubu yazdırdı.

“Hey, gerzekler, yardıma ihtiyacınız var mı? Bize teşekkür olarak o lanet ülkenizin tamamını devretmeye ne dersiniz?”

Şimdi en başa dönelim.

Entropi artışı yasasını hatırlıyor musunuz? Yıkmanın inşa etmekten, kaybetmenin elinde tutmaktan daha kolay olduğu o yasayı. Pekala, öyleyse… sermayeyi toparlamak ne anlama gelir? Bilanço çıkarmak. Daha fazla sermaye yaratabilmek adına, o güne dek biriktirilen sermayeyi sabitleyip hesabı kapatmak. Peki bu nasıl yapılır? Normal şartlarda insan önce bastığı zemini, temelini kontrol eder. Bu da mevcut durumun dikkatlice gözden geçirilmesini ve var olan tüm sorunların etraflıca taranmasını gerektirir. Sorunlar tespit edildiğinde, hummalı bir düzeltme süreciyle her biri teker teker çözüme kavuşturulmalıdır. Son derece zahmetli bir iştir.

Ne yazık ki bizim iki oyuncumuz, sürekli amansızca kasılmaları gereken oyunlardan nefret ederdi. Bu yüzden bu yöntemi direkt kestirip attılar ve çok daha kolay, çok daha havalı bir yolu tercih ettiler. Öyleyse, şu spoiler’a geri dönelim.

İşte bu gün. Bu saatte. Elchea’nın kralı ve kraliçesi olan Sora ve Shiro, bir iç ayaklanmada her şeylerini kaybettiler: hükümdarlık tahtını, tam yetkili temsilcilik makamını, evlerini ve güçlerini. Hükümdarlık yetkileriyle bağlantılı neredeyse her şeyi kaybettiler ve yaklaşık bir ay sonra—

Elchea Krallığı olarak bilinen ülke haritadan silindi. Bilanço çıkarmanın en kolay ve en havalı yöntemiydi bu… Gerçekten de öyleydi.

Her şeyi yerle bir etmek diye adlandırılan o amaca giden yol.

Sanki “Sanırım en hızlı rota bu olmalı,” der gibiydi.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla