Büyükelçilik—hayır, bir zamanlar Elchea’nın kalesi olan, şimdiki “Empire State Binası.” Aşağıdan yukarıya doğru bakan Shiro’nun tek bir yorumu oldu.
“… Boynum ağrıdı.”
“Yahu, neden bu kadar devasa olmak zorunda ki… Bir dakika, Imanity’nin böyle bir inşaat teknolojisi yok ki, değil mi?”
Boynunu tutarak şikâyet eden Sora’ya Jibril umursamazca yanıt verdi.
“Söylemeye bile gerek yok. Doğu Birliği, binayı ele geçirdikten sonra defalarca baştan aşağı yeniledi.”
Hımm… Sora yanıt verdi, “… Şey, zaten oldukça emindim ama… yine de evet, sanırım bu bebeğin içine pat diye dalmamız gerekecek.”
“…? Sen neden bahsediyorsun? Hem, bir dakika—”
Steph, hafif bir sinirle yeri işaret etti.
“Nihayet burada ne yaptığımızı sorabilir miyim?”
Aynı şekilde Shiro ve Jibril de buraya hiçbir açıklama yapılmadan getirildikleri için Steph’in sözlerini onaylarcasına Sora’ya baktılar.
“Sakin ol, sakin… Ben sadece o tatlı ‘hayvan kızları’ kendi gözlerimle görmeye geldim.”
Sora soruyu geçiştirip öne doğru adımladı.
“B-bir dakika bekle, burası Elchea sınırları içinde olabilir ama bir büyükelçilik, biliyorsun değil mi!” diye itiraz etti Steph.
“Farkındayım. Hem eskiden bizim kalemizdi.”
“Iğğ, hayır, ş-şey demek istiyorum—b-bu egemenlik ihlali!”
“Kim birinin egemenliğini ihlal etmekten bahsetti ki? Randevumuz var bizim.”
“Ne? Bu—”
İmkânsız, diyecekti Steph, fakat sözü kesildi.
“Değil mi—Dede?”
Sora tam bunu söylediği sırada…
Dev binanın kapısı açılarak bir figürü ortaya çıkardı.
“—Hoş geldiniz, Elchea Kralı Sora ve Kraliçe Shiro.”
Gri saçlı, kurt kulaklı, kabarık kuyruklu ve hakama giymiş bir Werebeast, girişin merdivenlerinden yaklaşık dört insan boyu kadar aşağı inip derin bir saygıyla eğildi.
“Sizinle tanışmak bir şereftir. Ben Doğu Birliği’nin Elchea’daki büyükelçi yardımcısıyım—adım Ino Hatsuse.”
Yaşlı adam—Ino Hatsuse—böyle hürmetkâr bir şekilde konuştu.
“Iı, ne? N-nasıl iletişim kurdunuz ki?!”
Sora, Steph’in neden bu kadar heyecanlandığını anlamadı ama cevap verdi:
“Yani, bilirsin işte, bu sabah ben kütüphanenin balkonundayken bu adam bana bakıyordu.”
Ha?
“Ben de ‘Birazdan geliyorum’ diye işaret ettim, Dede de başıyla onayladı. Bak işte, randevumuz var.”
“… Şey, hayır, bunun hiçbir mantığı yok,” diye itiraz etti Steph.
“B-bir dakika bekle. Buradan o kütüphaneye olan mesafe otuz kilometre!”
“Haklısın. Werebeast’lerin gözlerinin bu kadar iyi olduğunu görmek beni de gerçekten şaşırttı.”
Hayır. Konu bu değildi. Eğer Werebeast’lerden bahsediyor olsaydık, tamam. Ama asıl soru şuydu: Sora bunu nasıl görmüştü? Ancak buna en ufak bir açıklama getirmeden. Ino, detaylar zaten biliniyormuşçasına sakince karşılık verdi.
“Anladığım kadarıyla Doğu Birliği’nin Elchea büyükelçisi Izuna Hatsuse ile bir işiniz var.”
Böylece—Ino ne için geldiklerini önceden tahmin etmiş oldu. Ino’nun kısılan gözleri, bir Werebeast’in zihin okuyan gözleri, hepsinin üzerine dikildi.
Steph’in nefesi bir anlığına kesildi. Bu gözler—evet, tıpkı Sora’nınkiler gibiydi, hatta daha da ötesi. Her şeyin arkasını gören, kafasının içine kadar süzülen gözler—
“Meseleye doğrudan girebilmemize sevindim. Hadi o zaman, düş önüme; yolu göster.”
Fakat bu gözlerden en ufak bir şekilde etkilenmeden onları göğüsleyen Sora’dan, Ino ne çıkarmıştı acaba?
“—Lütfen bu taraftan buyurun.”
Tek yaptığı onları içeri davet etmek oldu.

İçeri girip lobiden geçtiler ve asansöre bindiler. 80’e kadar uzanan düğmeler arasından 60’a bastı ve asansör yükselmeye başladı.
“Ha?! N-ne oluyor; zemin mi hareket ediyor?!”
Şaşkına dönen Steph’i tek başına hezeyanıyla baş başa bırakan Ino konuşmaya başladı:
“Yine de bir dahaki sefere ziyaretinizi resmi prosedürlere uygun şekilde gerçekleştirirseniz müteşekkir oluruz.”
‘Böyle numaralar çevirmek yerine’ ima içeren bu sözlere şaşırtıcı bir şekilde tepki veren Steph oldu.
“Lafa bak hele. Doğu Birliği resmi prosedürlere tek bir kez olsun cevap verdi mi ki?!”
Steph’in alaycı sözleri karşısında gerçekten şaşırmış gibi görünen Ino, Steph’in gözlerinin içine bakarak konuştu.
“—Nasıl, gerçekten mektup mu gönderdiniz…?”
Steph’in şaşırtıcı bir gerçeği dile getirdiğini görmek istercesine zihnini okuyan Ino karşısında Steph, ruhunu süzüp geçen o gözlerden bir anlığına irkildi ama inatla duruşunu bozmadı.
“E-elbette gönderdik! Büyükbabamın saltanatından beri ticaret ve diplomasiye dair sayısız mektup gönderdik ama tek bir kez bile yanıt alamadık. Şimdi ne cüretle bilmezden gelirsiniz!”
“… En içten özürlerimi sunarım. Bir dahaki sefere taleplerinizi lütfen doğrudan bana, Ino Hatsuse’ye iletin.”
Ino böyle diyerek iç çekti ve elini alnına götürdü.
“Biliyorsunuz ki o olaydan bu yana, aramızda Elchea’ya karşı aşırı düşmanlık besleyenlerin sayısı epey fazla… Önceki kralınızla yapılan son oyundan beri tek bir mektubun lafını dahi duymadım…”
“Ne—! Yalancı—”
“Mektuplarınızın alt kademeler tarafından imha edildiğinden şüpheleniyorum. Bunun hiçbir mazereti olamaz; bu büyük nezaketsizliği emreden ve uygulayanları tespit edip en ağır şekilde cezalandırılmalarını sağlayacağım. Beni bağışlamanızı istirham ederim.”
Ino’nun şüpheci Steph’in sözünü keserek lafını bitirmesi genç kızı sustururken yüzüne öfke ve utanç karışımı bir ifade oturtmuştu.
Görünüşe göre gerçekten haberi yoktu.
“Pek bir ‘yüce ülke’ymiş; ama sanırım Werebeast’lerden de ancak bu kadarı beklenebilir.”
Jibril’in bu iğneleyici lafı üzerine Ino’nun bakışları hafifçe keskinleşti.
“Bekle Steph, ‘o olay’ da ne?”
Sora, mektuplar ulaşmadığı için randevu alınamadığını varsaymış gibi görünüyordu.
“… Kalemiz alındıktan sonraki yeniden inşa süreciyle ilgili.”
İçinde bir sızıyla iç çeken Steph açıklamaya başladı.
“Elchea, bizim kalemizden daha görkemli bir büyükelçiliğin ulus olarak itibarımızı zedeleyeceği düşüncesiyle yeni bir kale inşa etti.”
“Hımm, şu an kaldığımız kale yani, değil mi?”
“Buna karşılık Doğu Birliği devasa bir yenileme çalışmasına girişti, sonra sırf nispet yapar gibi bir kez daha… İnşaat teknolojisi hususunda da Elchea, Doğu Birliği’nin eline su dökemezdi, dolayısıyla işte… olanlar oldu.”
“Ah evet, o tarz etkinliklerden nefret ederim; acayip sinirimi bozarlar…” diye mırıldandı Sora.
Bunu fırsat bilen Jibril bir laf daha soktu. “On Dördüncü Sıradaki Werebeast’lerin, On Altıncı Sıradaki Imanity’yi aşırı derecede hor görme eğilimi işi daha da sinir bozucu kılıyor. Efendimin kitaplarından birinde şöyle bir deyim okuduğumu hatırlıyor gibiyim.”
Jibril, bildiğini gösteren bir tebessümle devam etti:
“—‘Tencere dibin kara, seninki benden kara.’”
“Ha-ha-ha,” diye güldü Ino ve cevap verdi:
“Ne kadar da yerinde bir laf; daha fazla katılamazdım. Üstelik bunu Altıncı Sıradan birinden duymak içimi nasıl da acıtıyor.”
Ama Ino devam etti:
“Bu durumda, gökyüzünde bir kitap yığınının altında süzülen o eski antikanız ‘kara tencere’ oluyor herhâlde, haksız mıyım?”
“Hi-hi; kendinizi bu kadar zorlamanıza hiç gerek yok; asıl niyetinizi dilediğiniz gibi açıkça dile getirebilirsiniz,” diye yanıt verdi Jibril. İkisinin de gülümsemesinde en ufak bir çatlama olmamıştı.
“Yani rütbe, yaşam süresi, fiziksel kabiliyetler, bilgi, bilgelik… her konuda siz yüce Flügel’lerin gerisindeyiz; ama yeryüzünde sürünen acınası, yetersiz yaratıklar olarak altımızda bulabildiğimiz birkaç yaşam formundan birini hor görme lüksünü bize çok görmeyin lütfen!”
“Ha-ha-ha, bu tüysüz maymunların eşliğinde seyahat eden sizin gibi kusurlu bir üründen başkasından böyle sıra dışı bir bakış açısı duymayı beklemezdim zaten.”
“Aman da ne demezsiniz! Sizin gibi dar kafalı kırmalar için ufuk açıcı olduğu kesindir!”
“Ha-ha-ha!”
“Hi-hi-hi!”
“… Hey, Steph.”
“… Tahmin edemiyor değilim ama ne oldu?”
“Bana mı öyle geliyor, yoksa bu dünyada gereğinden fazla mı gerginlik var? Ayrıca tüysüz maymunlar derken bizi mi kastediyor?”
“Sonsuzluğa yakın bir süre boyunca savaşan bir dünyada, çatışmayı pat diye yasakladığınızda bazı kinlerin kalması kaçınılmazdır…”
Kaldı ki—
“… Bütün Exceed’ler arasındaki en kana susamış iki ırk onlar.”
İkinci soruya gelince—Steph yanıt vermeye gerek olmadığını belirtmek istercesine başını iki yana salladı.
“Hi-hi-hi, şiddet yasaklandığına göre çocuklarınız geceleri artık daha rahat uyuyordur eminim.”
“Ha-ha-ha, belki de uyuyorlardır; öldürmekten başka hiçbir vasfı olmayıp kenara çekilip emekliliğe ayrılan bazılarının aksine.”
…….

İki kardeş, Sora ve Shiro, aynı şeyi düşündü: Bu dünyada şiddetin yasaklanmış olmasına şaşmamalı.

Asansörün neredeyse patlamaya hazır gergin havasından kurtulup ulaştıkları altmışıncı katta Steph şimdiden tükenmiş gibiydi; kabul odasını andıran bir alana yönlendirilir yönlendirilmez kendini hemen bir yere bıraktı.
“Ç-çok yorucu…”
Durumu tamamen anlayışla karşılasa da Sora yalnızca etrafına bakındı.
“… Müsaadenizle Izuna Hatsuse’yi çağırıp hemen döneceğim.”
Ino’nun saygıyla eğilip gözden kayboluşunu izledikten sonra, Sora çevreye göz gezdirmeye başladı; Steph de onu takip ederek odayı inceledi.
“… Ama muazzam olduğunu kabul etmek gerek. Uygarlıklarımız arasındaki fark fazlasıyla hissediliyor,” dedi.
Mermerden ve ilk bakışta nadir olduğu anlaşılan başka malzemelerden yapılmış bir oda. Deri koltuğun içinde yaylar bile vardı. Fakat Sora’nın aradığı şey böyle şeyler değildi.
“Bu arada Efendim, Werebeast’lerle nasıl iletişime geçtiniz?”
“… Jibril, kimsenin konuyu açmadığını fark etmedin mi? Biraz ima anla.”
“Özür dilerim; zihin okuyabilen Werebeast’lerin aksine, merakıma yenik düşmeden edemedim.”
Sora, gözünün önünde bilinmeyen bir şey duran Jibril’in, burnunun ucunda havuç sallanan bir attan farksız olduğunu biliyordu.
“…… Hoppala.”
Sora, işaret parmağını dudaklarına götürerek telefonunu çıkardı. Optik yakınlaştırma kullanıp üzerine bir de maksimum büyütme sağlayan bir çözünürlük artırma uygulaması çalıştırarak kaydettiği anlaşılan bir video. Videoda bir ihtiyarı andıran silüet ucu ucuna seçilebiliyordu.
Yani kısacası. Sora aslında Ino’yu gerçekten görmemişti. Sadece kendisine bakıyor gibi görünen bir figür tesadüfen kadrajına girmişti. Karşıdakinin kendisini muhtemelen gördüğü varsayımıyla öylesine bir el hareketi yapmıştı. Kısacası—tamamen bir blöftü.
Jibril’in merakı gözlerinden okunuyordu. Fakat—(Zihin okuyabilen Werebeast’lere karşı böyle bir blöf ne işe yarayabilir ki?) diye düşünüyor gibiydi. Ino da mektupların ulaşmadığından haberdar gibi görünmüyordu—. Jibril böyle derin düşüncelere dalmışken…
“… Ağabey, bak.”
“Evet, biliyorum.”
Bir soru daha yağdı üzerine.
“… Efendim, bunu biliyor musunuz?”
Jibril işaret ediyordu—. Bir televizyon. Evet, Sora’nın aradığı tam olarak buydu. Şekli Sora’nın bildiğinden epey farklıydı ama kaçarı yoktu—bu bir televizyondu.
“—Hmm, şimdi kesin olarak emin oldum…”
“Neden emin oldunuz?”
Ama Sora hınzır bir tebessümle yanıt verdi.
“Sonra söylerim. Werebeast’lerin kulakları hassastır. Şimdiden dinlemeye başladıklarına eminim—değil mi, ihtiyar?”
“—Beklettiğim için lütfen kusura bakmayın.”
Ino kapının kilidini tıkırdatıp açarak içeri geri girdi.
“Bu, Doğu Birliği’nin Elchea elçisi—Izuna Hatsuse.”
Bu takdimle birlikte kapı eşiğinden içeri giren şey…
siyah gözlere, küt kesim siyah saçlara, bir çöl tilkisininki kadar büyük uzun hayvan kulaklarına ve bir kuyruğa sahipti; belinde büyük bir kurdeleyle bağlanmış geleneksel Japon tarzı giysiler giymişti—ve nereden bakarsanız bakın, yaşı tek haneli rakamları geçemezdi.
“Çok şı—”
Steph konumunu unutup neredeyse “Çok şirin!” diye çığlık atacakken, lafını tamamlayamadan…
“King Crimson!”
“E-he-he güzel, kulaklı küçük kız gel de abinle oyna bakayım ben kesinlikle şüpheli biri değilim…”
“… Pıp, pıp… puf, puf… yumuşacık, yumuşacık… hi-hi-hi-hi-hi…”
Ne zaman hareket etmişlerdi? Jibril’in gözlerinin bile yakalayamadığı Sora ve Shiro çoktan işe koyulmuş, kızın kafasını ve kuyruğunu büyük bir incelikle sevmeye başlamışlardı. Werebeast kızı—Izuna—bu ikiliye tatlı, masum bir sesle karşılık verdi.
“Size bana dokunabilirsiniz diyen oldu mu lan pislikler, lütfen.”
.
“—Ha?”
“… Eksi, elli… şirinlik… puanı.”
İki kardeş tepkilerini mırıldanarak büyük bir adım geri çekildi. Ama.
“Durabilirsiniz diyen oldu mu, lütfen.”
“Şey… ne?”
“Çabuk devam edin lan, lütfen.”
Izuna sevilmek isteyen bir kedi gibi gözlerini süzüyor, boynunu uzatıyordu.
“Şey, sorun yok yani?”
“Aptal, tabii ki sorun yok, lütfen. Hiçbir uyarı yapmadan bam diye dokundunuz lan, lütfen.”
Tavrı ile ifadesi birbirini tutmasa da Sora bir şekilde durumu kavramış gibiydi.
“… Ha. Her lanet cümlenin sonuna ‘lütfen’ ekleyince kibar olduğunu sanma, lütfen!”
“…?! Olmuyor mu, lütfen?!”
Düşününce. Bu dünyada insanlara istemedikleri hiçbir şeyi yaptıramazdınız. Dolayısıyla Izuna’yı sevebilmişlerse, bu ona izin verdiği anlamına geliyordu.
“Lütfen torunumun kusuruna bakmayın. Kendisi Elchea’da yalnızca bir yıldır bulunuyor ve İmanity dilinde henüz pek becerikli değil—ayrıca.”
Bununla birlikte Ino ifadesini kaşla göz arasında değiştirdi.
“Sizi gidi lanet tüysüz maymunlar! Sırf o çelimsiz kıçlarınızın önünde eğilme zahmetine katlandım diye gaza gelmeyin lan pislik veletler sevimli küçük torunuma o pis ellerinizle dokunma cüretini nereden buluyorsunuz geberteceğim lan sizi—”
Ve ardından, kibar gülümsemesine geri döndü.
“—şeklindeki bir konuşma tarzından kaçınmanız hususunda sizleri uyarmak isterim.”
Sora gözlerini yarı kısıp alçak bir sesle karşılık verdi.
“—İhtiyar, bunun Imanity diliyle zerre alakası yok, tamamen seninle ilgili.”
“Ne demek istediğinizi anlayamadım efendim.”
Sora’nın gölgesinde duran Shiro, Ino’ya dik dik bakarak konuştu.
“… Bu moruktan nefret ettim… Eksi bin puan.”
Ve Izuna sevilmek istiyormuş gibi bir izlenim verince Shiro onun tüylerini okşayarak konuştu:
“… Ama Iz-zy… o ağzı bozuk hâliyle… çok şirin… artı on puan.”
Shiro kızı sevip tüylerini okşarken Ino, öfkesini gözle görülür bir şekilde bastırarak kısık sesle konuştu.
“—Izuna. Hoşuna gitmiyorsa bunu onlara söyleyebilirsin.”

“Bayağı hoşuma gidiyor benim, lütfen. Güzel hissettiriyor, o yüzden devam edin ulan, lütfen.”
“O zaman ben de.”
Puf puf puf puf…
“Lanet tüysüz maymunlara göre gayet iyisiniz lan, lütfen. Daha çok yapın, lütfen.”
Bir kedi gibi ifadesiz durmasına karşın konuşurken gözlerini süzen Izuna’ya Sora,
“Madem öyle, bize tüysüz maymun demeyi bıraksan nasıl olur?”
“Niye yapacakmışım ki ulan, lütfen?”
“Çünkü bize adlarımızla seslenirsen daha çok mutlu oluruz. Ben Sora. Bu da kız kardeşim Shiro. Tanıştığımıza memnun olduk.”
“… Tanıştığımıza… memnun oldum…”
“Anlaşıldı, lütfen. Memnun oldum işte, lütfen. Sora, Shiro.”
Puf puf puf…
“—Ğah, dedenin dokunmasına izin vermiyorsun ama bu tüysüz maymunlara izin veriyorsun öyle mi, Izuna!”
“Dede… hiç beceremiyorsun; pençelerin acıtıyor, lütfen.”
Izuna’nın hiç tereddüt etmeden verdiği bu yanıtla çöken Ino’ya bakıp güldü Sora.
“Heh-heh-heh… Kız kardeşim Nintendogs ustasıdır, bense dokunmatik erotik oyunların üstadıyım. Onun tepkilerine göre dokunuşlarımızı milimetrik olarak ayarlamak bizim için çocuk oyuncağı. Bir oyuncunun el-göz koordinasyonuna saygı duysan iyi edersin, ihtiyar.”
“… Gerçeğiyle… herhangi bir… tecrübemiz… olduğundan değil.”
“Tüm havayı niye bozmak zorundasın ki?!”

Koltukta oturmuş, kendinden geçmiş bir ifadeyle tavana bakan Izuna ve şakakları gerilmiş Ino. Masanın diğer tarafında Sora ve Shiro; toplam dört kişi, karşı karşıya oturuyorlardı.
“Pekala, o halde, siz maymun pisliklerinin neden burada olduğunu sorabilir miyim?”
“Aklımı okuyabiliyorsun, değil mi? Niye bir şey söylemek zorunda olayım ki?”
“Burası bir diplomasi makamı; sözlerin sözlü ya da yazılı olarak ifade edildiği bir yer. Yoksa bunu anlamak bir maymun için fazla mı zor?”
“… Torununla aramız senden daha iyi diye hemen köpürmene gerek yok, ihtiyar. Amma yaptın ha.”
Ino’nun gülümsemesi çatırdarken Jibril ışıl ışıl bir edayla söze girdi.
“Efendim, yetersizlik Werebeast ruhunun temel bir parçasıdır; camdan yapılmışçasına narin. Belki kendisini gereksiz yere üzmekten kaçınabilirsiniz. Gerçekten çok acınası bir durum.”
Gülümsemesi nihayet kırılmanın eşiğine gelen ve her şeyi unutup bu kıçları dışarı atmaya karar veren Ino, Sora’nın gözlerinin içine baktı.
O anda Ino’nun omurgasından beklenmedik bir ürperti geçti.
Karşısında az önce orada oturan o şapşal palyaço yoktu. Karşısındaki, küstahlığa varan bir özgüvenle dolu, akılalmaz hesapların tam ortasında bir zeka ve şüphesiz ki—bir ırkın kralıydı.
“Talebim basit, Ino Hatsuse.”
Sora bunu söylerken arsızca sırıttı, ardından ciddi bir edayla devam etti:
“Bana torununun külodunu ver. Ben de sana Steph’inkini vereyim.”
“—N-Ne?!”
“Hey, maymun pisliği, aşmak istemeyeceğin lanet bir sınır var!”
Aniden ateşe atılan Steph ile Ino aynı anda bağırdı. Ancak sanki bu duruma şaşırmış gibi Sora karşılık verdi:
“Ne, Steph’inkini istemiyor musun? Jibril’inkini mi tercih edersin?”
“Efendimin emri olduğu sürece benim için hiçbir sakıncası yoktur.”
Sora konuşur konuşmaz Jibril külodunu sıyırmaya başladı. Ino elini yüzüne koydu, bir şeyi bastırmaya çalışır gibi sesini zorlukla çıkardı.
“Hey, maymun. Buraya sadece pislik yapmaya geldiysen defolup—”
“Ne, Shiro’nunkini alamazsın; on bir yaşında bir kızın külodunu arzulamak için sende bir sorun olması lazım, ihtiyar. Yoksa—b-benimkini mi istiyordun?! Yani, dur bir dakika, bu… Hoşgörülü biriyimdir ama bu kadarı beni bile tiksindiriyor…”
Nihayet çileden çıkmaya başlayan Ino’ya karşı Sora hâlâ istifini bozmuyordu.
“Hadi ama ihtiyar, emin misin? Sırf Izuna’nın külodu için anlaşma yaparım diyorum!”
“Bak, seni lanet olası pislik—buraya asıl geliş sebebini söylemeyeceksen defolup—”
Ino başı ağrıyormuş gibi alnını tutarken.
Sora, sanki yüzyılın vurgununu yapmış bir kumarcı gibiydi. İronik bir şekilde ışıldayarak.
“—İhtiyar, bunu söylemekten nefret ediyorum ama aklımızı okuyormuş gibi numara yaptığını biliyoruz.”
Bip. Ino’dan insan gözünün zar zor sezebileceği ama Sora için fazlasıyla yeterli olan bir tepki geldi.
“‘Buraya asıl geliş sebebini söylemeyeceksen…’ Heh. Bayağı iyiymiş; zihnimi okuyormuşsun gibi hissettiriyor ama gerçekten zihnimi okuyabilseydin külotlar üzerine bir oyunu kabul ederdin. Çünkü mesele o saçma külotlar olmazdı; bunun yan etkisi olurdu, ya- ni—
“Doğu Birliği’nin oyunları hakkındaki her şeyi anlatan hafızamı silmenin önemini asla gözden kaçırmazdın.”
Sora’nın bu sözlerine ve imalı sırıtışına karşı…
“……”
Ino’nun tepkisiz kalmaktan başka çaresi yoktu. Ne de olsa—. Evet, Sora’nın göz bebekleri, kalp atışı, hatta kan akışının sesi bile. En ufak detay bile buradaki adamın mutlak bir inançla konuştuğunu söylüyordu.
“E, madem bu kesinleşti, isteğin üzerine buraya asıl geliş sebebime geleyim mi?”
Sora bacak bacak üstüne attı ve duruşunu düzeltti.
“On Altıncı Sıradaki tek Imanity ulusu olan Elchea Krallığı’nın tam yetkili temsilcileri adına: Sora ve Shiro.”
Shiro’nun elini tutup sanki yemin edermişçesine havaya kaldıran Sora,
“On Dördüncü Sıradaki Werebeast’lerin güzel ulusu Doğu Birliği, görkemli dünya fethi yolumuzdaki ilk kurban olarak seçilmiştir ve bunu kutlarız. Şimdi, uluslararası bir savaşta talep ediyoruz ki—”
Aşikar bir düşmanlık barındıran bir gülümsemeyle, azametle ilan etti:
“—Kıta üzerinde sahip olduğunuz her şeyi, sizi gidi pislikler.”
Bu sözler üzerine, Sora ve Shiro dışındaki herkesin gözleri fal taşı gibi açıldı. Ino bile, hatta o ana kadar dalgın dalgın bakan Izuna bile ifadesini değiştirdi. Bu—fazlasıyla akılalmaz bir talepti.
“Ha bu arada, bizim ortaya koyduğumuz şey hâlâ Steph’in külodu, bilginize.”
“N-Ne dedin?!”
“Iz-zy’nin külodu için el sıkışma şansın varken kaçırdığına yazık oldu ihtiyar.”
Bahisler, Doğu Birliği’nin kıtadaki tüm toprakları—ve Stephanie Dola’nın külodu muydu? Jibril bile karşısındaki adamın akıl sağlığından şüphe duymaya başlarken, Sora sarsılmaz bir özgüvenle devam etti.
“Kusura bakma ihtiyar—şah dedik.”
Hepsı sözlerinin anlamı karşısında ne diyeceğini bilemez halde otururken, belki de en cesurları olduğundan ya da sadece merakına yenik düştüğünden Jibril sordu:
“E-Efendim, şey, ne demek istiyorsunuz?”
“Ha? Hâlâ anlamadınız mı?”
“… Ha…” dedi Shiro, derin düşüncelerinden sıyrılarak.
“İşte benim Shiro’m; anladın, değil mi? Evet—yani bu, Doğu Birliği’nin köşeye sıkıştığı anlamına geliyor.”
Ancak hâlâ Sora ve Shiro dışında kimse bu sözlerin anlamını kavramış gibi görünmediğinden, Sora isteksizce konuştu.
“Mm, peki, kendi kendine zihin okuduğunu iddia eden bu ihtiyar da dahil hepinize açıklayayım.
“Doğu Birliği, yarım asır önce hızla yüksek düzeyde bir teknoloji geliştirdi… Fakat gelişmiş bir uygarlık olmak zor iş olabilir.”
Koltuğa—o güzel, yaylı koltuğa iyice kurulan Sora devam etti.
“Bu odadaki televizyon, arkadaki asansör, bu koltuk… Bütün bu modern teknoloji kıta kaynakları olmadan mümkün olamaz. Şakası yok, onlar bunların can damarı. Ama Doğu Birliği bir ada ülkesi olarak başladı. O kıta kaynaklarını ne yapıp edip ele geçirmek zorundaydılar—fakat bundan önce Elven Gard onlara meydan okudu.
“Ne büyük çıkmaz ama! Ellerindeki tek koz gelen meydan okumaları kabul etmekti; fakat dünyanın en büyük ülkesini yenerlerse, o zaman kimse onların o gizemli, yenilmez oyununa girmeye cesaret edemez ve onlar da kıtayı ele geçiremezlerdi. Ama kaybedemezlerdi de—peki neden?”
Genişçe sırıtan Sora tek parmağını kaldırdı.
“Şimdi bu bulmacayı adım adım çözelim.” Birinci soru: Yenilmez bir oyunun hafızalarını neden silmek zorunda kaldılar?”
Bu soruyu Shiro yanıtladı.
“… Çünkü… eğer silmeselerdi… artık yenilmez… olamazdı.”
Doğu Birliği, meydan okumaları kabul etme stratejisiyle çelişen bir talebi neden sisteme dahil etmişti ki? Dezavantajına rağmen bunu yapmak zorunda kaldıkları için olmalıydı. Eğer Elven Gard’a karşı kasıtlı olarak kaybetselerdi, oyunları açığa çıkardı—ve o zaman da yenilmezliğini yitirirdi.
“Fakat yine de ortada bir açık var.”
Oyunla ilgili tüm hafızayı silmek, karşılık verilmesini imkansız kılmanın kesinlikle en iyi yolu gibi görünüyordu. Ne var ki…
“Hafızalarını silseniz bile—kaybettikleri sonucunu silemezsiniz.”
Jibril hayretle nefesini tutarken, Ino ifadesizliğini korudu.
“Şimdi devam edelim. İkinci soru: Elven Gard neden dört kez öne atıldı?”
“… Kaybettikten… sonuçlara bakarak… yenilmez oyunu… çözmeye mi çalıştılar?”
Gerçekten de—Elchea’nın aksine Elven Gard devasa bir ülkeydi. Keşif amacıyla birkaç yenilgiyi göze almak onlar için küçük bir meseleden ibaretti.
“Bir kez kaybettikten sonra Elven Gard bunun büyü kullanılamayan bir oyun olduğunu tahmin etmiş olmalı. Elflerin kaybetmesi söz konusu olduğunda, insan ilk olarak bunu düşünür neticede.”
Bir parmağını kaldırarak devam etti Sora.
Oyunun ne olduğunu hâlâ bilmeden, hafızaları silinmiş halde—ancak bunun büyüyü geçersiz kılan bir oyun olması gerektiğini bilerek—ikinci seferde dışarıdan birine büyü yaptırırken oynamışlardı. Ama yine de kaybetmişlerdi. Ve böylece üçüncü seferde, muhtemelen oyunun doğasını bir şekilde çözmüşlerdi.”
Vay be, keşke ben de büyü gibi delifişek resmi bir hile kullanabilseydim, diye geçirdi içinden Sora.
“Ve nihayet uzun süredir beklenen dördüncü seferde tekrar katıldılar—ama yine kaybettiler. Haklı mıyım, ihtiyar?”
“…… Oldukça etkileyici bir hayal gücüne sahipsin doğrusu.”
Ino, Sora’nın tahmininin bundan ibaret olduğunu savunur gibi yanıt verdi. Yine de bir blöf savaşında Sora’yı alt edebileceğini düşünmek—işte en büyük hata o yandaydı. Ino’nun ifadesindeki hafif titremeyi yakalayan Sora gülümsedi ve iki parmağını kaldırdı.
“Fakat bu durum iki sorunu beraberinde getiriyor. Birincisi, Elven Gard neden kaybetti? Ve asıl büyük mesele de bu—neden tekrar denemediler?”
Gerçekten de. Mesele neden denedikleri değildi. Mesele neden denemeyi bıraktıklarıydı. Basit bir yenilgi sonucunun her şeyi anlattığı bir oyunda, bu göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir bilgi parçasıydı.
“İki ihtimal var. Biri, oyunun teorik olarak kazanılmasının imkansız olduğunu fark etmiş olmaları.”
Ardından parmaklarından birini indirdi.
“Diğeri de—oyunu çözmeleri, ancak neden kaybettiklerini bir türlü anlamamış olmaları.”
Gülen ve kendine güvenen bir tebessüm takınan Sora şöyle dedi:
“—Ama ilk durumda, eğer oyunu çözerlerse kazanırlardı. Bu da geriye ikinci ihtimalin kaldığını gösterir.”
Altıncı Sırada yer alan Flügel ırkından Jibril’in omurgasından aşağı hayranlık karışımı bir ürperti geçti. Sora’nın akıl yürütmesi, Jibril’in bildiği tüm bilgi parçacıklarıyla destekleniyor ve tamamlanıyordu. Öylesine sıra dışı, neredeyse tanrısal bir akıl yürütme gücüydü ki bu—.
“Fakat bu işi karıştırıyor. Neden kaybettiğini anlamadan, oyunun nasıl oynandığını anlamak mı?”
Ne kadar tuhaf, bu nasıl olabilir dercesine kuru bir şekilde sırıtarak devam etti Sora.
“Ve bu gizemi çözmenin anahtarını senden aldık işte, ihtiyar.”
Ino’nun gözlerinin içine. Zihin okuduğunu iddia eden Werebeast’in gözlerine ironik bir tebessümle dikti gözlerini Sora.
“Üçüncü soru: Zihin okuyabildiğine neden yalan söyleyesin ki?”
“… Çünkü okuyamıyorlar da ondan…”
Shiro’nun anında verdiği bu yanıtı başıyla onaylayan Sora,
“Ve yalan söylemek zorundalar çünkü bu, kimsenin bilmesine izin veremeyecekleri bir şeye işaret ediyor, değil mi?
“Yavaştan anlamaya başlıyor musun yoksa? Dördüncü soru: Teoride kazanabilecekmiş gibi görünen ama aslında sana kaybettiren nasıl bir oyundur?”
Oldukça keyif aldığı anlaşılan Sora,
“—İşte size bir ipucu!”
Sanki bir bilmece çözdürüyormuş gibi tiyatrovari bir jestle devam etti.
“Flügel, Elf, İmanity. Tamamen farklı özelliklere sahip bu ırkların hepsine her seferinde kaybettiren, yalnızca savunmada kullanılabilen, rakiplerin hafızasının silinmesini gerektiren, zihin okuyamayan ama üstün bir teknolojiye sahip bir ırkın işine yarayan şey nedir?!”
Televizyona doğru bir bakış atan Shiro cevap verdi.
“… Bir video oyunu… bütün hileleri aktif olan…”
Görünüşe göre ne Steph ne de Jibril yanıtı anlamıştı. Bu şaşırtıcı değildi: Doğu Birliği dünyada video oyunu kavramını bilen tek ülke olmalıydı. İşte bu yüzden—onları gizlemek için hafızaları silmek zorundaydılar. Asla kaybetmemelerinin sebebi de buydu.
Video oyunlarını kullanarak, oyun yöneticisi sıfatıyla istedikleri gibi hile yapabilir, dilediklerini yapabilirlerdi ve hiçbir şekilde—
hiç kimsenin ruhu duymayacaktı.
“Bu durum büyüyü bile anlamsız kılıyor… Vay be, işte teknoloji ülkesi dediğin böyle olur; fena değil ha?”
Sora’nın bu sözlerinde alaycı bir ton değil, saf bir hayranlık ve övgü vardı.
“O zihin okuma masalları, yenilgi sonucunda akıllarında kalacak ‘Neden kaybettik?’ sorusunu bastıracak bir bahane sunmak içindi— böylece gerçeği aramaya kalkışmasınlar diye. Sizin yaptığınız tek şey birinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak—zihin falan okuduğunuz yok.”
Evet—bu tam olarak Sora’nın iyi olduğu şeyle aynıydı. İfadelerden, jestlerden, ses tonundan arkalarındaki yalanları söküp almak. Onlar sadece kalp atışlarını, kan akışını hesaba katmak için o sıra dışı duyularını kullanabiliyorlardı o kadar. Mantıken, yetenekli bir dolandırıcının kendisini medyum olarak yutturmasından hiçbir farkı yoktu.
“……”
Tam on ikiden. Tam damardan vurulan Ino’nun kelimeleri boğazına dizilmişti. Yine de bunu yüzüne yansıtmasa da şüpheler içini kemiriyordu. Sora onların zihin okuyamadığını fark edene dek—yani Izuna’nın külotları ve benzeri saçmalıklar hakkında ettikleri tüm o laflar sırasında bile—Sora en ufak bir huzursuzluk belirtisi göstermemişti. Bu durum, zihninin okunması riskini baştan beri tamamen devre dışı bırakmış olmasından başka bir şeyle açıklanamazdı. Ancak bu düşüncelere karşılık olarak ve büyük bir ironiyle, sanki aklını okuyormuş gibi Sora şöyle yanıt verdi:
“Garip değil mi, ihtiyar? En başından beri blöfüne en ufak bir tepki bile vermedim.”
Ino’nun yüz ifadesi neredeyse sarsılacaktı, yoksa sarsıldı mı? Yalnızca bu düşünce bile Ino’nun zihnini doldururken, Sora alaycı bir tavırla devam etti.
“Evet. Zihin okuyamadığınızı biliyordum—en başından beri. Bu nasıl olabilirdi?”
Ve şimdi sıra son sorudaydı—diye devam etti Sora.
“Beşinci soru: Önceki kralımız size tam sekiz kez neden kaybetti?”
Shiro, Steph ve Jibril bu sorunun cevabını biliyordu. Dolayısıyla—
“Bu soru—senin için, seni kıllı ihtiyar pislik. Bir fikrin olmalı.”
“—…!”
Önceki kralları mı? Kıtasal topraklarını ellerinden aldıklarında, Doğu Birliği ile oynayıp da hafızası silinmeyen tek kişi o adamdı. Ama bunu kimseye anlatmaması şartıyla oynamışlardı; nasıl olur da—
Bir dakika, hayır. Mesele o değildi; mesele şuydu—! Sanki Ino’nun düşüncelerinin bu noktaya ulaşmasını bekliyormuş gibi Sora sırıttı ve ardından konuştu.
“Aha, anladın değil mi? Önceki kralın tüm bunları bize anlatabilmiş olması, onun niyetini okuyamadığınızın—düşüncelerini okuyamadığınızın kanıtı.”
Ki bu da—.
“—Hayatı boyunca kimseye anlatmama yemininin… öldükten sonrasını kapsamadığıydı.”
Ino sakinlik maskesini korumaya çalışırken kanının çekildiğini hissetti. Eğer durum buysa—. Bu adamın gerçekten de… oyunları hakkındaki her şeyi bildiği anlamına gelirdi. Eğer bu açığa çıkarsa, Doğu Birliği…

“Eee, olayı kavradın mı şimdi, ihtiyar?”
Ağzı kulaklarında, gevşek bir edayla devam etti.
“Şimdi zor duruma düştün, değil mi? Bir şekilde hafızamı silmek zorundasın. Ama sırf Steph’in külotları uğruna kıtasal topraklarınızı bahse koyup benimle oynarsanız, doğrudan haklı olduğumu kabul etmiş olacaksınız.”
Evet—ve bu yüzden. Ino’nun yapması gereken hamle belliydi. Bu durumda—
“Söylediğim her şeyi kaçığın tekinin saçmalıkları diye kestirip atacaksın—oyunu reddedip kaçmaktan başka çaren yok.”
Sora, avını neşeyle köşeye sıkıştıran bir avcı gibi Ino’nun düşüncelerini acımasızca kesti.
Ve ekledi: “Sana bir kaçış yolu bırakacağımı mı sandın?”
“Tüm Imanity’yi—Irk Taşı’nı ortaya koyuyoruz.”
Sora bunu söylediği an, gözlerinin önünde sanki ışıktan yapılmışçasına hafifçe parıldayan bir oyun taşı belirdi. Evet, bu… Tanrı’nın bile oyunlarla belirlendiği bu dünyada, Tanrı’ya meydan okumak için gereken şeydi—tüm ırkları fethederek toplanması gereken on altı taştan biri.
Imanity Taşı. Imanity’nin taşı—Şah’tı.
Oradaki kimse onu daha önce görmemişti. Altı bin yıldır yaşayan Jibril bile ilk kez bir Irk Taşı’nı kendi gözleriyle görüyordu. Bu gayet doğaldı. Çünkü On Yemin’den bu yana geçen çağlar boyunca oynanan tüm oyunlarda. Kimse bir Irk Taşı’nı bahse koymamıştı, zira bu ırkın tüm haklarını ortaya koymak demekti. Kaybetme durumunda bu, ırkı sonsuza dek köleliğe mahkûm etmekle eşdeğerdi. Başka bir deyişle bu—son demekti.
“A-akıl sağlığın—hmph?!”
Durumu nihayet kavramış görünen Steph, “Akıl sağlığını mı yitirdin sen?!” diye çığlık atmak üzereydi ki, Jibril becerikli bir hareketle onun ağzını kapattı.
Böylece, kıtasal topraklar için verilen bir diğer mücadelede bir ırkın taşı bahse konmuş oldu.
“Böylece kaçarsan da dünyaya haklı olduğumu ilan etmiş olacaksın!”
Böylece Sora, yüzünde bir tebessümle, zihin okuduğunu iddia eden bir Werebeast’in gözlerinin içine baktı—
“Bak, yine şah—hayır, bu sefer şah mat.”
Ino’ya en ufak bir korku kırıntısı bile göstermeden, mütevazılıktan uzak bir tavırla konuştu.
“—Bunu öngörebilmiş miydin, ihtiyar?”
Sora sırıtırken, Ino’nun alnından bir damla ter süzüldü.
Bu da neydi böyle? Irkların en alt basamağında yer alan, tek bir şehre kadar gerilemiş ve Irk Taşı’nı bahse koyup her şeyini kaybetmenin eşiğindeki bir ırkın; yenilmez bir oyuna sahip Doğu Birliği’ne meydan okuması, üstelik mantıksal olarak üstünlüğü ele geçirip onları köşeye sıkıştırması—burada neler dönüyordu?
Ancak—Ino, soğukkanlılığını ucu ucuna toparlayarak—hayır, toparlamış gibi yaparak—yanıt verdi:
“Kayda değer hayal gücünüzü ancak takdir edebilirim. Ancak Kral Sora, gözden kaçırdığınız bir şey yok mu?”
Ino, kalbindeki çaresizliğe sarsılmaz tek bir gerçekle karşı taarruzda bulundu.
“Bu fantezinizin doğru olduğunu varsaysak bile—bu durum, Elven Gard’ın böyle koşullar altında dahi kaybettiği anlamına gelmez mi?”
Doğu Birliği’nin bu maçı kabul etmek zorunda kaldığı bir köşeye sıkıştırıldığı doğruydu. Ancak Sora’nın yorumunun doğru olduğu kabul edilse bile, bu durum Doğu Birliği’ne istedikleri gibi hile yapabilecekleri bir oyunda meydan okumaktan ibaretti. Tıpkı daha önce olduğu gibi, kesin bir zafer elde edeceklerine şüphe yoktu—fakat. Buna karşılık Sora sadece bıyık altından güldü ve yanıt verdi:
“İhtiyar, kütüphaneden seninle nasıl iletişim kurabildiğimi bilseydin—aklımı gerçekten okuyabilseydin, sadece biliyormuş gibi yapmazdın. Bayağı bayağı şaşkınlığını belli ederdin.”
Ino’nun gözlerinin içine bakarak ve sanki ona çelme takıyormuşçasına, Sora, son kozunu oynarken son derece kötücül bir tebessümle konuştu.
“Bizim… bu dünyanın insanları olmadığımız gerçeğine şaşırırdın.”
Eski dünyalarında, sayısız dedikodu arasında 280’den fazla oyunda yenilgi yüzü görmeyip bir şehir efsanesine dönüşen bir oyuncunun var olduğunu—Ino göremiyordu.
Hilelerin ve yardımcı araçların bile onları yenmeye yetmeyeceğini göremiyordu…
“……”
Ino, refleks olarak bunu bir yalan diyerek kestirip atmaya çalıştı. Fakat Sora’nın ne bir hareketinde ne de sesinde yalan söylediğine işaret eden en ufak bir tepki vardı. Eğer sözleri yalansa, bu adamın en ufak bir renk vermeden yalan söyleyebildiği anlamına gelirdi. Eğer sözleri gerçekse, adamın dediği gibi zihin okuyamadığını kanıtlamış olurdu.
“……!”
Her iki durumda da—Ino söyleyecek laf bulamıyordu. Ha şöyle, tam da düşündüğüm gibi, dercesine güldü Sora.
“Buraya geldiğimde tıpkı eski kralda olduğu gibi ‘İşte yeni bir enayi geliyor’ diye düşündüğüne bahse girerim.”
Fakat—.
“—Üzgünüm ama bu sefer avucunu yalama sırası sende—Werebeast.”
Ino, bunu söylerken Imanity kralının kalp atışlarında inançtan başka hiçbir tepki hissedemeyince yalnızca yutkunabildi.
“Pekala.”
Sora ayağa kalkınca, herkes alelacele onu taklit etti.
“Bu kadar. Neyse, tek başına tüm kıtasal topraklarınızı kapsayan öyle çııılgınca bir bahse girecek yetkin olmadığını biliyorum, bu yüzden gidip ülendeki büyüklerinize bir danış, sonra ne zaman oynayacağımızı bana haber verirsiniz.”
Ha, bu arada—diye ekledi sonradan aklına gelmiş gibi:
“Söylemeye gerek bile yok ama Irk Taşı’nın bahse konduğu bir oyunu tüm Imanity halkının izleme hakkı vardır. Mekânı ve ekipmanları buna göre ayarlarsınız, tamam mı? Ayrıca karşınıza dört kişilik bir takım olarak çıkacağız. Buna itiraz hakkınız yok, o yüzden hadi eyvallah.”
Sora bunları neşeyle dile getirdikten sonra hâlâ karşısında oturan Izuna’ya el salladı.
“Tanıştığımıza memnun oldum Izzy; bir dahakine kapışıyoruz, tamam mı?”
“… Neler olduğunu anlamıyorum yani. Ama—”
Fakat az önce gösterdiği sıcaklıktan eser kalmamıştı.
“Sora ve Shiro—siz… kavga mı çıkarmaya çalışıyorsunuz yani?”
Gözleri, düşmana dik dik bakan birininkiler gibiydi. Korumak zorunda olduğu bir şeyi olan birinin—savaşa hazırlanan bir hayvanın gözleri.
“Kavga mı? Yoook canım. Sadece bir oyun.”
Sora böyle söylese de Izuna keskin gözlerle bakmaya devam etti.
“Yine de bu bizi düşman yapar işte.”
Küçük Werebeast kız, gözleri aleni bir düşmanlıkla dolarak hırladı:
“Sizi duman edeceğim yani.”
Yine de Sora, bunun aksine son derece samimi hissettiren gözlerle yanıt verdi.
“Üzgünüm Izuna ama şüphesiz ki kaybeden sen olacaksın. 『 』 asla kaybetmez.”
“… Güle güle… Izzy, sonra görüşürüz…”
Neşeyle el sallayıp çıkan iki kardeşi takip edercesine, Jibril de çırpınan Steph’in ağzını kapatıp onu havaya kaldırarak peşlerinden gitti. Resepsiyon salonundan çıkıp giden bu dördünün arkasından bakan, tereddüt etmeden asansör düğmesine basıp kapının kapanışını izleyen Ino Hatsuse de Izuna Hatsuse de tek bir kelime bile edemedi…

“N-n-ne y-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-a-p-t-ı-n-ı-z! !”
Şatoya döner dönmez Steph bu çığlığı basarken, Sora kulaklarını tıkadı.
“N-n-neden önceden tek bir kelime bile etmeden böyle bir şey yaptınız!!”
“Etseydim hayır derdin, değil mi?”
Sora, tahtında oturmuş DSP’lerinde Shiro ile kablosuz bağlantıyla maç yaparken bunu gayet sıradan bir şeymiş gibi söyleyince Steph öfkeyle kükredi.
“E-elbet elbette derdim! N-ne yaptığınızın farkında mısınız siz?”
“Üç milyon Imanity’nin hayatını ortaya koyarak düşmanın kaçış yolunu tıkadım.”
Eee, yani? Sora, tepkisiz bir ifadeyle yanıt verirken sanki bunu demek istiyor gibiydi. Steph, şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyerek zar zor kelimeleri dökebildi:
“P-p-peki ya kaybederseniz sorumluluğu nasıl almayı düşünüyorsunuz?”
Fakat aldığı yanıt karşısında…
“Sorumluluk mu? Ne sorumluluğu?”
Steph en sonunda diyecek tek bir kelime bile bulamadı.
“Kaybedersek Imanity’nin işi biter zaten. Alınacak ne tür bir sorumluluk kalabilir ki?”
Sora, bu tür şeylere en ufak bir ilgi duymuyormuşçasına umursamazca konuştu.
“Ama hadi ama Steph—heyecanlanmadın mı hiç?”
Hayır—aksine, bunun bir şekilde havalı olduğunu düşünüyormuş gibi sırıtıyordu.
“Kaybedersek üç milyon Imanity’nin hayatını da yanımızda götürürüz ve ‘game over’ olur. Kazanırsak tek hamlede topraklarımızı ikiye katlarız ve Doğu Birliği’ndeki bütün hayvan kızları kaparız—bu şimdiye kadarki en heyecanlı oyunlardan biri olmalı. İçin kıpır kıpır olmadı mı?”
“… (Baş sallar, baş sallar!) ”
Masumca gülümseyen Sora’ya ve onun kucağında bacaklarını keyifle sallayan Shiro’ya bakan Steph’in yalnızca omurgasından aşağı buz gibi bir ürperti indi.
Delirmişlerdi. Bu iki kardeşi “aklı başında değil” ya da “çatlak” gibi dolaylı ifadelerle tanımlamak doğru olmazdı. Doğrusu. Gerçekten. Kelimenin tam anlamıyla—çıldırmışlardı.

“İ-insan… insan hayatını böyle mi görüyorsunuz…?”
Sadece aşağılamanın ötesine geçen bu delilik karşısında Steph korkuya kapıldı. Ağlamanın eşiğinde fısıldarken kaçıp kurtulmak, oradan uzaklaşmak istiyordu.
“Size dair içimde kalan son umut kırıntısını da kaybettim…! Ne kadar akıl almaz şebeklikler yaparsanız yapın, hepsinin insan ırkının iyiliği için olduğunu sanıyordum ama o kadar yanılmışım ki—!”
Steph’in Sora’yı kınaması daha önce defalarca görülmüş bir sahneydi. Fakat bu seferki öncekilerden açıkça farklıydı; gözleri katıksız bir tiksinti ve hayal kırıklığıyla doluydu.
Sora ciddiyetten uzak bir edayla sırıttı ve yanıt verdi.
“Sakin ol be Steph… Altı üstü bir oyun, biliyorsun değil mi?”
Bununla birlikte Steph’in şüphesi kesin bir kanaate dönüştü. Bu adama güvenmekle—yanılmıştı. Bu adam, hayır, bu iki kardeş de sadece oyun oynuyordu. Imanity de Doğu Birliği de umurlarında bile değildi. Bütün bu dünyayı sadece bir oyundan ibaret sanıyorlardı—!!
Büyükbabamın mirasını bu aşağılık pisliğe emanet etmekle hata etmişim—! Çaresizlik, hayal kırıklığı, dehşet—Steph sayısız duygunun pençesinde kıvranırken, onun aksine Sora ve Shiro’ya daha da derin bir hürmetle hizmet eden Jibril şöyle dedi:
“Efendim ne kadar da bilge… İşte bu, bizlere hükmetmeye layık birinin kanıtıdır—”

Zafer uğruna halkın canını bile ortaya koyuyordu. Bu bir düşüncesizlik ya da umursamazlık değil, mutlak bir zaferin teyidiydi. Steph, Sora ve Shiro’nun temsil ettiği bu bilinmezliğe korkuyla tepki veriyordu. Fakat Jibril için aynı bilinmezlik; hayranlığa, gıptaya ve büyülenmeye giden yolu gösteriyordu.
“N-ne saçmalıyorsunuz siz! Nasıl olur da—”
“O halde ben de size bir soru sorayım, küçük Dora.”
Steph, Jibril’in alışılbadık derecede ciddi bakışları karşısında irkildi.
“Kaybederse nasıl sorumluluk alacağını sordunuz, fakat bir de olaya tersinden bakın. Efendilerim zafer kazanırsa, kıtasal topraklardaki tüm Werebeast’lerin işleri, toprak ve mal varlıkları üzerindeki hakları ellerinden alınacak, sokaklara atılacaklar, hatta belki de ölecekler. Efendimden bunun sorumluluğunu da üstlenmesini ister misiniz? Yoksa bunun kaybettikleri için kendi sorumlulukları olduğunu mu söylersiniz?”
“—Ş-şey… bu…”
Karşılık verecek bir argümanı yoktu. Ama yine de—Sora’nın yaptıkları fazlasıyla sorumsuzcaydı. En azından… en azından halka danışılması falan gerekmez miydi, değil mi? Fakat Jibril devam etti.
“Savaş yasaklanmış olsa dahi, bu dünyada hâlâ öldürmek ve öldürülmek devam ediyor.”
Silah gücünün yasaklandığı bir dünya. Fakat aksine, hepsi bundan ibaretti. Dolaylı yollardan el koymak, hükmetmek, öldürmek gayet basitti. On Yemin’in doğası buydu ve aynı zamanda. Şu ana kadar Imanity’nin başına gelen de tam olarak buydu.
“Dora, Imanity’nin oyunlara katılmayıp öylece yok olmasını mı öneriyorsunuz?”
“Ş-şey… hayır, ama—! Yine de!”
Yine de o zaman hiçbir sorumluluklarının olmadığını söylemek… bu bir delilikti, diye diretti Steph.
“Tam yetkili temsilci olmak zaten böyle bir şeydir.”
Kendisi de Flügel’lerin tam yetkili temsilci heyetinin parçası olan Jibril, Steph’e duygudan yoksun, buz gibi bir bakış attı ve gerçekleri dile getirdi.
“En başta, hem gerçeklik hem de oyunlar birbirini öldürmekten ibarettir—ne tür bir sorumluluk bekliyorsunuz ki?”
Geçmişteki Büyük Savaş’ı yaşamış birinin ağzından çıkan bu son derece ağır sözler karşısında Steph sessizliğe gömüldü. Fakat beklenmedik bir şekilde buna itiraz eden Sora oldu.
“Ha? Yok ya, kimse ölmeyecek. Az önce bunun bir oyun olduğunu söylemedim mi?”
“—Ne?”
“Anlamadım?”
“Hım?”
“… Hımm…?”
Sanki bir şeyler oturmuyordu. Herkes kalakaldı. Derken Sora, nihayet anlamış gibi konuştu.
“Ooooo… Tamam, tamam, şimdi anladım; meğer olay buymuş.”
Sora, en başından beri hissettiği huzursuzluğun sebebini sonunda teşhis etmişti.
“Eveeet, her şeyin oyunlarla belirlendiği bir dünya olmasına rağmen burada garip bir gıcırtı var diyordum ama abicim siz var ya—harbiden bizim eski dünyadaki tipler gibi düşünüyormuşsunuz… Bunu hiç tahmin etmemiştim.”
“… Ooo…”
Shiro da belki aynı şeyi merak etmiş olmalı ki anlamış görünen bir ifadeyle başını salladı.
“Anlıyorum, demek kimse bu oyunu nasıl yeneceğini bilmiyor—Tanrı’nın sıkılıp bizi çağırmasına şaşmamalı.”
Fakat sanki bu kavrayış anının tadını çıkaracağı kadar çıkarmış gibi. Bakışlarını doğrudan elindeki oyun konsoluna geri çevirdi ve yarım ağızla yanıt verdi.
“Neyse, rahat olun. Dünyayı tam da söylediğimiz gibi fethedeceğiz. Hepsini, cart diye, başka yolu yok.”
Sonra bir şey hatırlamış gibi devam etti:
“Ha, bu arada Steph.”
“Ah… n-ne var?”
“Kaybedersek ne olacağına dair soruna gerçek bir cevap vereyim.”
Az önceki palyaçoluğundan eser kalmamıştı. Steph’in gözlerinin içine ciddi bakışlarla bakarak konuştu Sora.
“—Kaybetme ihtimalimiz milyonda bir bile değil. Sana söylemedim mi? Şah mat bu.”
Sora’nın bu kesin sözleri—
“Doğu Birliği ile olan oyunumuz zaten bitti. Artık bizi yenmeleri imkânsız.”
Steph’in kavrayışının o kadar ötesindeydi ki, nihayetinde inanmasının hiçbir yolu yoktu.
“Gerçi dürüst olmak gerekirse son bir eksik parça var—ama yakında onu da ele geçireceğiz.
O zamana kadar tek yapmamız gereken biraz oyun oynayıp beklemek,” diyerek sözlerini bitirdi Sora, ardından kız kardeşiyle oynadığı oyuna geri döndü.
Meseleyi anlayan tek kişi kız kardeşiydi. Geride kalan ise sayısız ipucu ve bu ipuçlarını takip edip cevaba ulaşamayan iki kişiydi.
Jibril ve Steph yalnızca—birbirlerine bakakaldılar.
