
Elchea Kraliyet Sarayı, Kabul Salonu. Tek bir tahtta oturmuş iki kişi, bir DSP oyunu oynuyordu. Siyah kot pantolonlu, “I ♥ PPL” tişörtlü siyah saçlı genç bir adam; koluna kraliçenin tacı dolanmıştı. Siyah denizci üniformalı, beyaz tenli, kırmızı gözlü, uzun saçlı bir kız; kralın tacıyla saçlarını toplamıştı. Aslında onlar bu ülkenin kralı Sora ve kraliçesi Shiro—yani iki kardeşin ta kendisiydi.
“Sana çıplak gidiyoruz diyorum, sen kalkıp tuzakları mı tetikliyorsun? Saçmalık bu.”
“… Verimlilik için.”
“Verimlilik istiyorsan niye çıplak oynuyoruz o zaman? Ciddi oynayalım, adamım!”
“… O zaman sadece… vakit kaybı olur; hiç… eğlenceli olmaz.”
Bu dünyaya devasa miktarda oyun getirmişlerdi. Ancak hepsi de tam anlamıyla suyunu çıkarıp bitirdikleri oyunlardı. Bu da vakit öldürmeye bile yarayıp yaramayacaklarını şüpheli kılıyordu. Yine de vakit öldürmelerinin geçerli bir sebebi vardı. O da—
“Üstümü… değiştirdim…”
Sesini duyan ikili, ellerindeki oyunu hemen bir kenara bırakıp telefonlarını çıkardı. Karşılarında beliren kişi, kızıl-kahve saçlı, zarafet saçan hatlara sahip güzel bir kızdı—ancak. Üzerinde aşırı rüküş durmayan, tam kararında açık bir hizmetçi kıyafeti vardı. Stephanie Dola… Önceki kralın öz torunu, eski soylu—ve şimdi ise…
Yüzü kıpkırmızı halde beliren Steph’e, Sora yine de sordu:
“Hm? Kızaracak kadar açık mı ki?”
“… İç çamaşırı giymesine izin vermedim…”
“B-bunu açıkça söylemesen olmaz mı?!”
Steph’in çığlığıydı bu.
Nitekim. Bu iki lider, R-18 sınırlarını keşfe çıkmıştı. Kendini aşk kölesi—hayır, muhtemelen artık bu ikisinin oyuncağından başka bir şey değilmiş gibi gören Steph, kendine duyduğu nefretle tavana baktı.
“Ah, iki boyutlu görsellerde pek yaygın olan ‘içinde kesinlikle bir şey yok’ etkisi.”
“… Hm… ama tam olarak hissettirmiyor.”
“Haklısınız Yönetmenim. 2D’deki gibi kare kare ilerletemiyoruz, son derece kullanışsız.”
“… Soyalım mı?”
“Hmm, Steph. Meme uçlarını ya da diğer can alıcı noktalarını göstermeden biraz daha ten sergileyebilir misin?”
“Oraya can alıcı nokta demeyin!”
“… Sonra da pırt.”
“Hayır. Altında hiçbir şey yokken o kadarı olmaz, Yönetmenim.”
“… Merak etme… Bunu tahmin edip… sargı bezi kullandım.”
“Iııı…… mng? Şey, yani… hng? Bence bu da pek uygun değil.”
“… O zaman minicik bir mayo… olmaz mı?”
“—Hm, sen öyle söyleyince. Fakat Yönetmenim, bu mantıkla bakarsak sargı bezi sardığı sürece çırılçıplak olması da sorun teşkil etmez.”
“… Mmg… Genel İzleyici zor iş.”
Sora sırtını tahta yaslayarak kısık bir sesle konuştu:
“Ama böyle sınırda çeksek bile ben asla tatmin olamayacağım ki; aksine sadece daha da sinir krizine gireceğim…”
Ancak Shiro, bunu duyacak kadar keskin kulaklarıyla şöyle dedi:
“… Benim için… sorun değil; yapabilirsin.”

“Bak ne diyeceğim, aslında? Ağabeyin bir teşhirci falan değil.”
“… Merak etme… bakmayacağım… tıpkı evdeki gibi.”
“Ha? Dur bir dakika, ben her zaman önce senin uyuduğundan emin oluyordum!”
“… Kıvranırken çıkardığın hışırtılar… beni uyandırıyor.”
“İnanmıyorum—sen her zaman uyanık mıydın?!”
Yüzü kıpkırmızı olan Sora, ellerini yüzüne gömdü.
“Aman Tanrım! Tam anlamıyla bittim ben, bittim!”
“… Sorun değil. Hasarlı malı ben kabul ederim.”
Kız kardeş, omzunu pat patlayarak abisini teselli etti.
“Ve—sonra da—”
“Siz bittiyseniz, beni bu kılıkta gezdirdikten sonra ben ne oluyorum peki!” Bu sırada omuzları titreyen Steph öfkeyle haykırdı ve ardından sabrının son noktasına gelmişçesine devam etti.
“Ayrıca taç giyme ve tahta geçme işlemlerini bana yaptırıyorsunuz, üç gece boyunca beni uykusuz bırakıyorsunuz ve sonra da çağırıp karşıma bu kılıkta çıkıyorsunuz! Tanrı aşkına, kendinizi ne sanıyorsunuz siz!”
“… Biz hükümdarız… Bu da bizi harika yapar…”
Shiro’nun son derece makul sözleri üzerine Sora pişkin pişkin devam etti:
“Biz de üç gündür uykusuzuz, biliyorsun değil mi? Bir iki gün daha idare ederiz, hiç sorun değil.”
“Oyun oynayarak ama, değil mi?!”
“Evet, oyun. Bu dünyada hükümdarın görevi tam olarak bu.”
“Hngk…”
Hakikaten de—ülke sınırları dahil her şeyin oyunlarla kararlaştırıldığı bu dünyada—oyunda iyi olmak bir hükümdarın ön koşuluydu ve bu yapılanı antrenman olarak adlandırmak gayet meşruydu.
“Ah be… Burada bütün gün sadece oyun oynuyoruz ve insanlar buna gerçek bir iş diyor; burası resmen cennet.”
Sora’nın cenneti bulmuş gibi neşeyle gevezelik etmesi karşısında Steph haykırdı:
“Hayır, değil! İlgilenmeniz gereken devlet işleriniz var sizin!”
“Hm? Veraset işlerini bitirdin mi?”
“Evet, tam da beni çağırmanızdan hemen önce bitirdim!”
“Ben de bunu bekliyordum işte. Ben Civ oynarken iç işlerini tek seferde toptan halletmeyi seven türden biriyimdir.”
Böyle diyerek Shiro’yu yana kaydırdı ve tahttan ayağa kalktı.
“Eee—bakanları çağırır mısın artık?”

Büyük Meclis Salonu’nda toplanan bakanların huzurunda. Sora ve Shiro podyuma çıktılar—. Fakat her türlü raporu yarıda kesip şunları ilan ettiler:
“Öncelikle size söyleyeceğim bir şey var.”
Etrafındaki herkesin yüzünü süzerek bakan Sora—insan ırkının kralı—bir kez daha temkinli bir sesle konuştu.
“Bildiğiniz üzere, Imanity şu anda zor bir durumda bulunuyor. Taarruza geçmeyi hedeflediğimize göre, arkamıza bakacak lüksümüz yok. Bu yüzden, geleceğe dair endişeleri ortadan kaldırmak adına—taş-kağıt-makas oynayacağız.”
Açık elini başının üzerinde sallayarak, dikkatle dinleyen bakanlara gür bir sesle duyurdu:
“Bahis; bundan böyle bilgilerin manipülatif veya seçici şekilde aktarılması da dahil olmak üzere, her türlü yalan rapor vermenin yasaklanmasıdır… Yeminler kurallarınca bir oyun oynayacağız ve sizler de bir sözleşme oluşturmak adına bilerek kaybedeceksiniz.”
Bilerek maç verip Yeminler’de yazılı olan “kesinlikle bağlayıcı” kuralından faydalanmak.
Yüzünde neden kimsenin bu kadar basit bir şeyi düşünmediğini soran bir ifadeyle Sora devam etti:
“Ve işte böyle sevgili tebam, bu oyunu oynarken insan ırkının kaderinin omuzlarımızda olduğunu unutmayalım—ben makas yapacağım, hepiniz ise kağıt yapacaksınız; kasten kaybedip sadakatinizi kanıtlayın. Bu arada, aranızda karşınızdaki iki kardeşin gözlem ve hafıza gücünü hafife alıp bu düzeni ve sözleşmeyi reddetmeye niyetlenen varsa, şimdiden çıkıp gitmesini tavsiye ederim.”
Böylece kaybediyormuş gibi yapıp yemine direnmeye çalışmamaları konusunda onları uyaran Sora neşeyle haykırdı—
“Aschente.”
“—Aschente!”
Sözleşmenin yemini yankılanırken, taş-kağıt-makas oyununa başladılar. Ve böylece—sözleşme bağlandı.
“… Pekala o zaman, Tarım Bakanı ile başlayalım—raporunuz.”
“Haşmetlim—ülkemiz şu anda gıda konusunda vahim bir durumla karşı karşıya.”
Tarım sisteminin, yönetiminin, vergi dağıtımının vesaire açıklamasını dinlediler. Hepsi bittiğinde Sora bir kez başını salladı.
“Anladım… O halde bundan sonra söyleyeceğim tedbirleri uygulamaya koyun.”
“… Emredersiniz, Efendim.”
“Üretime gelince—münavebeli ekim sistemine geçeceksiniz.”
“—Açıklayabilir misiniz, Efendim?”
“Tek bir tarlada sırasıyla buğday gibi kışlık tahılları, şalgam ve pancar gibi kök sebzeleri, çavdar gibi yazlık tahılları ve toprağın verimliliğini artıran yonca gibi yem bitkilerini döngülü ekeceksiniz. Bu durum tahıl rekoltesinde azalmaya yol açacaktır ancak kök sebzeleri ile baklagillerin üretimini artıracaktır. Özellikle şalgam ve benzerlerinin ekimine başlanması yem kıtlığını çözecek ve hayvancılığın kış boyunca sürdürülmesini sağlayacaktır. Ayrıca gübrenin ve yem bitkilerinin toprağı yenileme özelliği sayesinde tarlaları nadasa bırakma ihtiyacı da ortadan kalkacaktır.”
Sora sanki çok doğal bir şeymiş gibi bunları bülbül gibi şakıdı. Hazırda bulunan herkes, krallarının devrim niteliğindeki bu teklifleri karşısında nutku tutulmuş halde kalakaldı. Üstelik—.
“Bu planın başarısının anahtarı, yoğunlaştırılmış bir iş gücü ve dağınık tarım arazilerinin belirli bölgelerde toplanması olacaktır. Bu politikalar bazı küçük ve orta ölçekli çiftçileri işsiz bırakabilir ancak gıda üretimi dört kat veya daha fazla artacaktır. Bu talimatları en yüksek öncelikle uygulamaya koyun.”
Olası sorunlara bile dikkat çekmişti.
“B-peki ya bütçe?”
“Bankalar tarafından satın alınmak üzere tahvil çıkaracağız—ancak bu konuyu Ekonomi Bakanı’na havale edin lütfen.”
“—A-nasıl ferman buyurursanız, Efendim.”
“Sırada, bu plandan kaynaklanan işsizliği ele almalıyız. Ekonomi Bakanı, Sanayi Bakanı, raporlarınız—”
……

İşte bu şekilde. Türlü türlü sorunları birbiri ardına çözüme kavuşturan çığır açıcı reformlar öneren bu kral hakkında… Sadece dört saat süren bir toplantının ardından. Bakanlar arasında, onun insanlık tarihinin en bilge kralı olduğu fısıldanmaya başlanmıştı bile.
Elindeki tabletle oynayan Sora şöyle dedi:
“Ah be, bilgi yarışması oyunlarına çalışmak için o kadar kaynak kitabı indirmekle ne kadar iyi etmişim.”
Tabletinde akademik nitelikte kırk binden fazla kitap vardı. Matematikten fen bilimlerine, astronomiden fizik ve mühendisliğe; tıptan tarihe ve askeri taktiklere kadar. Hatta o eski dostumuz Vikipedi profesöründen çekilip kaydedilmiş veriler bile mevcuttu—bir başka deyişle, yirmi birinci yüzyılın başları itibarıyla insanlığın sahip olduğu bilginin ezici çoğunluğu elinin altındaydı.
“… Ağabey, her zamanki gibi yine çok sinsi davranıyorsun… Bu hile yapmak sayılır.”
Shiro her zamanki mahmur gözleriyle buna dikkat çekse de Sora kaşlarını çattı.
“Büyü gibi resmi bir hilenin var olduğu bir dünyada olduğumuzu düşünürsek, sadece başka bir dünyadan birazcık teknoloji getirdim diye bana hilekâr demezsin herhalde? Hem hadi ama, bu iç işleri bayağı acil bir konuydu, değil mi?”
Yine de geleceğe ait çok fazla teknolojiyi birdenbire tanıtmak beklenmedik sıkıntılara yol açabilirdi. Dürüst olmak gerekirse bir an önce “elektrik mühendisliğini” getirmek istiyordu ama…
“En azından kamera ve mikrofon üretebilseydik, büyüye karşı savaşırken muhtemelen bir nebze işimize yarardı.”
Antenleri hiçbir işe yaramayan sadece iki telefonla idare ettikleri mevcut durumları pek de konforlu sayılamazdı. Belki de en nihayetinde Flügel’ler ile iletişime geçmenin bir yolunu aramaya başlasalar iyi olacaktı ki—
Steph, üzerinde hâlâ o iddialı hizmetçi kıyafetiyle Meclis Salonu’nda sessizce belirdi. Yani—tıpkı Shiro ve Sora’nın giydirip öylece bıraktıkları gibi.
“…… Sora—şey, hayır. Ha-Haşmetlim… bir ziyaretçiniz var.”
“Vay anasını, bir ziyaretçiyi o kılıkta mı karşıladın? Bayağı yürek yemişsin.”

“… Steph, harikasın vallahi.”
“Üstümü değiştirmeme izin vardıysa baştan söyleseydiniz ya! Vaaaaah!”
Steph’in ağlamaklı çığlığından kulaklarını tıkayan Sora, elini salladı.
“Aah, tamam ya, afedersin, afedersin; git hemen üstünü başını düzelt. Yapma böyle, insanlar ülkemizin kalitesini sorgulayacak.”
“İnsanlar asıl sizin kafanızın kalitesini sorgulayacak!”
Ancak Steph’in yol göstermesini beklemeden, Meclis Salonu’nda bir ses yankılandı.
“Aha-ha-ha-ha, burada bayağı eğleniyor gibisiniz!”
Sora, Shiro, Steph ve bakanların toplandığı Büyük Meclis Salonu’na. Tık, tık—diye bir erkek çocuğu yürüdü. Sora ve Shiro onun yüzünü hemen tanıdı. Yanılmalarına imkan yoktu. Bilgisayarın içinden kollarını uzatıp onları bu dünyaya getiren kişinin ta kendisiydi—
“… Bak sen, ‘sözde Tanrı’mız buradaymış. Nasıl gidiyor?”
“Aaa, siz. ‘Sözde’ falan değilim, bizzat Tanrı’yım.”
Başını kaşıyarak, aha-ha, diye konuştu çocuk.
“Aklıma gelmişken, size adımı söylemeyi unuttum sanırım—”
“—Tet… Adım bu. Tanıştığımıza memnun oldum, 『 』.”
Güm! Çocuk “Tet” dediği anda, odadaki atmosfer bir anda değişti. Kutsal ismin yarattığı etki miydi? İkisi hariç (Shiro ve Sora) herkesin tüm gözenekleri açılmış, şakır şakır ter dökmeye başlamışlardı. Bakanlar yüzlerinden kan çekilmiş halde titriyor, Steph ise düşüp bayılmanın eşiğinde sarsılıyordu. Fakat çocuk onları zerre kadar umursuyor gibi görünmüyordu.

“Dünyam hakkında ne düşünüyorsunuz? Zevkinize hitap edebildi mi?”
“Evet, harika bir estetiğin var. Bizim Tanrı’nın senden biraz ders alması gerek.”
“… Kafa sallar.”
Sora ve Shiro’nun Tanrı’ya laf atmasını izleyen etraftaki herkesin kalbi patlayacakmışçasına sıkışıyordu.
Karşılarında duran kişi Tek Gerçek Tanrı’ydı—Tet. Tek bir hevesiyle dünyayı silip yenisini yaratma yetkisine sahip olan kişi. Fakat Tet’in kendisi zerre endişe belirtisi göstermeksizin yalnızca gülümsedi.
“Bunu duyduğuma sevindim. Demek ki… Imanity’nin varlığına yönelik kriz şimdilik atlatılmış gibi görünüyor.”
“Aynen öyle, tam da istediğin gibi.”
Etraftakilerin hepsi ‘Ha?’ der gibi bir ifadeye büründü.
“Sanki en yakındaki şehir tesadüfen son insan ülkesiymiş de, orada da tesadüfen hükümdarı belirlemek için bir yarışma yapılıyormuş gibi… aynen. Hadi ama, bunların hepsinin bir tesadüf olduğunu yutturmaya çalışmayacaksın herhalde?”
Sora’nın bu küstahça konuşmasına Tanrı neşeli bir gülümsemeyle yanıt verdi.
“Aha-ha… Ama yanlış anlamayın. Felsefem temelde gözlemci olmaktır; belli bir ırkı kayırmam—ama evet, sanırım bu sefer işin içine biraz kişisel duygularımı karıştırdığımı kabul edeceğim.”
Erkek çocuk—Tet—canı sıkılmışçasına yeri tekmeleyip dudak büktü. Şöyle dedi:
“Söylediğim şeyi hatırlıyor musunuz acaba… hani şu, bu dünyada her şeyin oyunlarla belirlendiği meselesini.”
Evet. Sora onun sözlerinin arkasındaki niyeti kavradı ve lafı önceden gediğine koydu.
“… Anlaşıldı. Demek Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı bile oyunlarla belirleniyor.”
“—Ne—”
Etkilenmiş görünen Shiro hariç, etraftaki herkes şaşkınlıktan yalnızca bunu haykırabildi. Yalnızca Tet neşeyle gülümsedi ve konuştu.
“Aynen öyle! İşte bu yüzden ‘on altı tohum’ olacak şekilde ayarladım.”
Sora’nın kafasında taşlar bir tıkla yerine oturdu. “Exceed’ler”—ufkun ötesindeki satranç tahtası—orada yaşadığını söyleyen Tanrı. Satranç tahtasının bir tarafındaki taş sayısı—on altı. Yani.

“… Şampiyon olarak tüm ırklara hükmediyorsunuz—yani masada Tanrı’ya karşı bir meydan okuma var.”
Tet hoş bir tebessümle yanıt verdi:
“Ne kadar da pratik bir zekanız var. Uyum sağlama yeteneğiniz o kadar yüksek ki başka bir dünyadan yeni geldiğinize inanmak zor.”
“E, teşekkürler!”
“Ciddi söylüyorum. Ama Tanrı unvanımı ortaya koyacağım bir oyun oynamak için sabırsızlansam da, binlerce yıl yapacak hiçbir şey olmadan çakılı kaldım. Bu yüzden başka bir dünyada dolaşırken tesadüfen sizlerin—『 』’ın dedikodularını duydum.”
Tanrı, heyecan ve derin bir ilgiyle Sora ile Shiro’ya bakarak konuştu:
“Hani şu her türlü oyunun zirvesinde yer alan, hatta artık şehir efsanesi demeye başladıkları oyuncu hakkındaki dedikodular.”
Tanrı’nın gülümsemesine karşılık Sora da sırıttı.
“Hey, Tanrıım, böyle sırıtıyor olman doğru mu?”
“Ha?”
“Bizi bu dünyaya çağırdığında hakkımızda bilgi sahibiydin. Bizim—『 』’ın—ilkesini biliyordun: Biz her oyunun daima en tepesinde yer alırız. Değil mi?”
“Evet, elbette.”
Ve sonra Tanrı da karşılık olarak sırıttı.
“İşte bu yüzden sizlerin kesinlikle—bana meydan okuma hakkını kazanmaya geleceğinizi tahmin etmiştim.”
Etraftaki herkes donakaldı. Bu demek oluyordu ki—dünyanın en büyük ülkesi olan Yedinci Sıradaki Elf bir yana— Birinci Sıra için, Old Deus ve Phantasm’a bile göz dikmişlerdi. Yani—bütün Exceed’leri fethedip kontrol altına almak demekti bu. Bu artık dünya fethi seviyesinde bir mesele bile değildi—
“… Öyleyse Tanrıım, sana bir kez daha sorayım. Böyle sırıtıyor olman doğru mu?
Bize zaten bir kez yenildiğini unuttun mu?”
Ve bu defa, gerçekten de kimse kulaklarına inanamadı.
Tanrı yenilmiş miydi?

Hem de buradaki sıradan insanlara mı?

Ama Tet bunu gülerek geçiştirdi.
“Heh-heh, bunu zaten çoktan kavramışsınızdır ama bu dünyadaki oyunlar, sizin dünyanızdaki çevrim içi bir satranç oyunundan bambaşka bir boyutta. Siz kardeşlere ‘normal satrançta’ yenildiğim doğru—zaten sizi buraya çağırma sebebim de buydu. Ama… bir dahaki sefere yenilmeyeceğim!”
Bunun üzerine Sora ve Shiro. İki kardeş de aynı anda bir şeyleri kavramışçasına. Birbirlerine bakıp sırıttılar.
“—Hey, Tanrıım.”
Fakat Tanrı—sevecen bir edayla yanıt verdi:
“Bana sadece Tet deyin. Ne oldu?”
“Pekala Tet—daha önce hiç yenilmemiştin, değil mi?”
Bu basit soru karşısında. Tet’in tebessümü küstahça bir sırıtışa dönüştü.
“Oyun Tanrısı—ilk kez yenildi. Ve o kadar hırslandı, o kadar öfkelendi ki buna katlanamadı. Bu yüzden de bizi ‘bu sefer bu dünyanın kurallarıyla oynayarak’ yenmek için bu dünyaya çağırdı. Yanılıyor muyum?”

“Heh-heh… Pek ilginç. Böyle düşünmene ne sebep oldu ki?”
Tet yüzündeki tebessümü bozmadan bu soruyu yöneltti onlara.
“Çünkü senin tam olarak ne hissettiğini biliyoruz. 『 』’ın tek bir yenilgisi bile yok—ama biz birbirimize defalarca kez yenildik.”
“… Ama birimiz öndeyken diğerinin öylece çekip gitmesine müsaade etmeyiz.”
“Sonuç olarak, saf dahi kız kardeşim bizzat oyunların kendisinde uzmanlaştı.”
“… Ağabeyim de gelişti… ama sadece kirli numaralarda.”
“Hey, ne demek ‘kirli’? Diplomasi de oyunun bir parçasıdır.”
“… Hile yapmak korkakça.”
“Yakalanmadığın sürece sorun yok! Bu dünyada da işler böyle yürümüyor mu zaten?!”
İki kardeşin bu atışmasına Tet içtenlikle kahkahalar atarken, kardeşler hariç herkes onun karşısında korkudan sindi.
“Ah-ha-ha-ha-ha-ha. Evet ya, siz ikinizi çağırmakla ne kadar doğru bir karar vermişim. Haklısınız; öndeyken öylece tüymenize izin verecek değilim. Bir dahaki sefere ben kazanacağım—özetle sizi bu yüzden çağırdım. Düş kırıklığına mı uğradınız?”
“Yok yahu? İnsan ırkını kurtarmak gibi yüce bir gerekçe olmamasına daha çok sevindim bile denilebilir. Yani bugün göklerden sırf bunu söylemek için mi indin? Gerçekten çok boş vaktin var.”
“Yok, size teşekkür etmeye geldim.
Siz—yani Imanity—Elven Gard’ı dolaylı yoldan da olsa alt ettikten sonra, tam da planladığınız gibi bütün dünya tetiktedir. Görünüşe göre Doğu Birliği onlara gösterdiğiniz o ‘telefon’ ile oldukça ilgileniyor ve arkasında hangi ülkenin olabileceğini düşünmekten geceleri uyuyamıyorlar. Acaba neden? Ayrıca bir diğer merak küpü olan Avant Heim da Elven Gard’ı yenmek için kullandığınız teknolojiye büyülenmiş durumda. Bu sırada Elven Gard’ın kendisi de onları alt eden bu teknolojiye hangi ülkenin sahip olduğunu tespit etmek için koşturup duruyor. Aslında onları hile yapmadan, kafa kafaya ezdiğinizi bilselerdi—ha-ha, o tipler sizi kadavra niyetine kesip biçebilirdi.”
Böylece—Tet tarafından cömertçe bilgilendirilen Sora, şüpheci bir edayla:
“Belli bir ırkı kayırmadığını söylememiş miydin?”
“Tabii ki kayırmıyorum, bu sadece bir teşekkür hediyesi. Bu dünya sıkıcılaşmaya başlamıştı, ben de ortamı tekrar kızıştırdığınız için teşekkür mahiyetinde size bu bilgileri veriyorum. Bu ilk ve son kez olacak, o yüzden tepe tepe kullanın.”
Gülümseyerek, arkasını dönmeden bir adım gerileyen Tet konuşmaya devam etti.
“Pekala, burada takılmaya devam edersem rahat nefes alamayacaksınız gibi duruyor, bu yüzden bana müsaade. Görüşürüz!”
Tanrı tam ayrılmak üzereyken Sora ve Shiro seslendi:
“Hey, Tet.”
“Efendim?”
“Bize yeni bir hayat verdiğin için teşekkürler. Haklıydın—biz tam da bu dünyaya aitiz.”
“… Teşekkürler, Tanrıım.”
Ve bu kez, üçü birden tek bir ses halinde konuştu.
“““… Yakında görüşmek üzere. Bir dahaki sefere, satranç tahtasında.”””
Ve ardından Tet, adeta havada süzülerek gözden kayboldu. Etraftakilerin hepsi, nihayet nefes almalarına izin verilmişçesine ciğerlerindeki tüm havayı dışarı saldı.
Şöyle bir efsane duymuş muydunuz?
“Hh… Ne eğlenceli bir Tanrı’mız var böyle.”
“… Onunla bir daha… oynamak istiyorum.”
Bir oyuncu, her türlü oyunun çevrim içi sıralamalarında kırılması imkansız rekorlar kırıp tüm liderlik koltuklarını silip süpürmüştü.
Ancak bir gün bu oyuncu aniden ortadan kayboldu.
Giderek büyüyen bu şehir efsanesi, sonunda bir mit mertebesine yükseldi.
“O-O—T-Tek Gerçek Tanrı mıydı?!”
“M-Majesteleri! Tanrı’yı yenilgiye uğrattığınız d-doğru mu?”
“Durun bir dakika, asıl Doğu Birliği konusunda endişelenmeliyiz; onlar—”
“Asıl Elven Gard demek istiyorsun! Kralımız ve kraliçemiz bizzat hedef alınacak olursa—”
Ve şimdi, o dünyada duraklayıp bir mite dönüşen hikaye…
yeni bir sahnede, Disboard denen bir dünyada devamını buldu.
“Ahhhh, kesin sesinizi! Hepiniz aynı anda konuşmayın!”
“… Ağabey.”
“Evet, biliyorum—”
Sora kürsüye çıktı, ardından merkezdeki masanın üzerine sıçrayıp kollarını iki yana açtı ve toplanan herkese seslendi.
Şimdi, bir gelenek olarak.
Ve bir zarafet nişanesi olarak, şöyle açılış yapmak isterim:
Bir zamanlar—.
“Gelin—oyunlar başlasın. Hedefimizi belirleyelim: Tanrı’yı devirmek!”
Şimdi ise müsaade edin, size en yeni miti anlatayım.
