Mushoku Tensei Cilt 16 – Bölüm 5 / Birlikte Çalışmak

Birlikte Çalışmak

Yüzen kaleye vardığımda Ariel bahçede çay partisi yapıyordu. Hizmeti Sylvaril ediyordu ama Perugius ortalıklarda görünmüyordu. Onun yerine Altesleri’nin karşısında oturan kişi Nanahoshi’ydi.

Bir çay partisi verebildiğine göre durumu hakkında pek endişelenmiyor olmalı, diye düşündüm ama hemen ardından yanıldığımı fark ettim. Ariel, fazla mesai yapmış bir çalışan gibi bitkin bir yüz ifadesine sahipti.

Hah, Luke’un yüzünde gördüğüm tükenmişlikle birebir uyuşuyordu.

Ariel yüzüne zarif bir tebessüm oturtmak için çaba sarf ediyordu ama gözlerinin altındaki morlukları gizleyemiyordu. Köşeye sıkışmış hissediyor olmalıydı. Nanahoshi’ye bakışları adeta bağırıyordu: “Hadi ama, neyim olduğunu sorsana. Sorsana!”

Nanahoshi ise onu tamamen görmezden geliyordu. Hatta sadece orada oturmaktan bile rahatsız gibi görünüyordu. Çay içme davetini pat diye reddetmezdi ama aynı zamanda Ariel ile Perugius arasındaki bu karmaşık duruma sürüklenmek istemediği de ortadaydı.

Tembel başrol tipinin simgesi olacak biri seçilseydi, bu kesinlikle Nanahoshi olurdu.

Olay yerinden kaçmamasının tek sebebi, ölümün eşiğindeyken Ariel’in kendisine yardım eli uzatmış olmasıydı. Ariel bize sadece büyülü aletini ödünç vermiş olsa bile, bu yine de bir yardım sayılırdı.

“Ah, Rudeus.” Nanahoshi beni gördüğü anda yüz ifadesi yumuşadı. “Şöyle gelip birkaç dakika oturur musun?”

İki kızın arasına oturdum. Sylvaril bu fırsattan istifade bana bir fincan çay doldurdu. Fincanı önüme koyarken şakırdadı; onun gibi nazik biri için alışılmadık derecede sert bir hareketti. Başımı kaldırıp ona baktım, maskesinin arkasından yayılan soğukluğu hissedebiliyordum. Belki de Arumanfi’yi yanlışlıkla çağırmış olmama kızgındı.

Kusura bakma ya…

“Tamam Rudeus, lütfen başla,” diye mırıldandı Sylphie, Ariel’in arkasında yerini alırken. Ariel onun varlığı sayesinde biraz daha rahatlamış görünüyordu.

Etrafa bakındığımda arka planda Luke’u fark ettim. Buraya gelmeden önce onunla konuşmuştum. Prensesle iş birliği yapacağımı söylemiştim ve o da buna aşırı sevinip beni ikna etmeyi başardığı için Sylphie’yi övgülere boğmuştu.

“Pekala, Lord Rudeus,” dedi Ariel. “Görüşmeyeli epey oldu. Ejderha Tanrısı Orsted’in emrine girdiğiniz için sizi tebrik ederdim ama sormam gerek… bunun doğru seçim olduğundan emin misiniz?” Sözlerinde her zamanki coşku yoktu. Üstü kapalı konuşuyordu. Belki de Sylphie ona Orsted’i çoktan kötülemişti.

“Teşekkür ederim. Güçlü birinin hizmetinde olmak insana belli bir huzur veriyor. Bu sadece benim için değil, herkes için geçerli,” diye yanıtladım.

“Siz kendiniz de oldukça güçlüsünüz. Sanırım benzer güçteki insanlar birbirine çekilme eğiliminde oluyor.” “Öyle biri yüzüme bile bakmazdı.”

Vay be. Kendini cidden çok hafife alıyor. İşler oldukça karanlık bir yöne gidiyor gibi görünüyor.

“Hey,” diye fısıldadı Nanahoshi, beni böğrümden dürterek. “Orsted dün beni görmeye geldi.”

“Öyle mi? Eee?”

“Ondan özür diledim, o da beni affetti. İlişkimizi sürdürmeyi umduğunu söyledi.”

“Bunu duyduğuma sevindim,” dedim.

Kısa bir konuşmaydı ama Nanahoshi sanki omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi görünüyordu. İnsanlar sık sık sorunları çözmek için sadece özür dilemek yeterli olsaydı polise gerek kalmazdı derdi ama bence çoğu şey samimi bir özürle halledilebilirdi. Şahsen ben beni kandıran, tuzağa düşüren ve neredeyse öldürülmeme neden olan birini affetmek istemezdim… Ama bu sadece Orsted’in ne kadar cömert olduğunu gösteriyordu.

“Ben de tesadüfen Lord Orsted’i gördüm,” dedi Ariel, sesi çan gibi hoş çıkıyordu. Sesinde garip bir şekilde insanı dediklerine kulak kabartmaya iten bir karizma vardı. Ayrıca muhteşem görünüyordu. Sarı saçları şimdiye kadar gördüğüm herkesten daha parlaktı. Güzelliğin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Etrafım pek çok çekici erkek ve kadınla doluydu ama tarafsız bir puanlama yapmak gerekseydi Ariel birinci çıkardı. Sıradan bir güzel değildi; zarif bir sanat eseri gibiydi. Tablodan fırlamış gibiydi adeta. Gerçi şu anda her zamanki enerjisinden yoksundu ama bu durum ona sadece bitkin bir dul kadının fani parıltısını katıyordu.

“Korkunç bir adam,” diye devam etti Ariel. “Onu sadece uzaktan şöyle bir gördüm ama bu bile tüylerimin diken diken olmasına, içimde bir sesin onun tehlikeli olduğunu haykırmasına yetti.”

Ah, demek onu çoktan gördü.

O zaman onun emirleri altında çalıştığımı söylemek pek iyi bir fikir olmayabilir ama belki de bir önemi yoktu. Zaten onun emrinde çalışan biri olduğumu biliyordu.

Ariel konuşmaya devam etti. “Dün gerçekleşti bu. Leydi Nanahoshi ile biraz çay içip keyif yaptıktan sonra evine döndü. Tüm zaman boyunca neşesiz görünüyordu ama Leydi Sylvaril üzerine biraz çay döktüğünde ona hiç kızmadı.”

Sylvaril, Orsted’in üzerine çay mı döktü? Bunu bilerek yapmış olamazdı, değil mi? Hayır, o kadar korkmuş olmalıydı ki eli kaymıştı.

“Atmosfer inanılmaz derecede gergindi ama yine de Leydi Nanahoshi’nin yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar sıcak bir gülümseme vardı. Lord Orsted’in görünüşüne ve tavırlarına rağmen, kendisi oldukça alçakgönüllü ve hoşgörülü biri olmalı.”

Bekle, ciddi mi bu? Onun bunu söylemesine şaşırdım. Belki de lanet onun üzerinde diğer herkes kadar etkili değildir. Bu en azından bizim işimize yarar. Yoksa bu İnsan-Tanrı’nın işi olabilir miydi?

Gerçekten de onun eylemlerini kontrol etmekten en çok çıkar sağlayan o olurdu. Onu yönlendirmek için Luke’u kullanmak yerine, madem tüm işin başında o vardı, neden doğrudan iplerini eline almasındı ki? Yine de Orsted böyle bir olasılığa hiç değinmemişti. Belki de İnsan-Tanrı’nın ona dokunmayacağına inanmak için geçerli bir sebebi vardı.

“Görünüşe göre taşıdığı bir lanet yüzünden herkes tarafından bu kadar nefret ediliyor,” dedim ona.

“Aah, gerçekten mi? O halde belki de gidip ona bir selam vermeliydim. Uzaktan bile bacaklarımı titretecek kadar göz korkutucuydu. Sesini yakından duysaydım altıma kaçırabilirdim.” Hafifçe kıkırdadı.

Iıı, altıma kaçırmak mı…?

“Yine de insanların önünde rahatlamak oldukça iyi hissettiriyor…”

“Efendim?”

“Leydi Ariel!” diye azarladı Sylphie.

Çiş fantezisinden keyif aldığından bahsettiğine oldukça emindim ama bunu duymamış gibi yapacağım. Asura’nın yüksek sosyetesi sapıklarla dolu gibi görünüyordu. Klasik tablolardan fırlamış gibi duran bir kızın altın duş hakkında konuştuğunu duymakta inanılmaz derecede ahlaksız bir şey vardı.

“Rudy! Yüzündeki o sapıkça sırıtışı sil! Prensesin karşısındasın,” diye bağırdı Sylphie.

“Emredersiniz.” Elimle ağzımı kapattım. Yüzüm düşüncelerimi bu kadar kolay mı ele veriyordu? Tamam, sapığın tekiydim ama aslında sadece hoşlandığım kızların erotik şeyler yapmasını görmekle ilgileniyordum. Mesela Sylphie gibi. Tabii ki ondan önümde çişini yapmasını isteyecek değildim. Benden nefret etmesini istemiyordum.

“Iğğ.” Nanahoshi açıkça iğrenerek burnunu büktü ama onu görmezden gelmeye karar verdim.

“Öhöm.” Ariel boğazını temizledi. “Her neyse, Lord Rudeus, Lord Orsted’in emrinde çalıştığınızı duyduğumda bu bana son derece mantıklı geldi.”

“Ha? Neden ki?”

“Çünkü sizin gibi birini kontrol edebilmek için onun kadar güçlü birinin gerektiğini düşünüyorum.”

Gerçekten mi? Beni kontrol etmenin pek zor olduğunu sanmıyorum. Gece yatakta Sylphie’nin tek yapması gereken “Şey, Rudy, senden bir şey isteyebilir miyim?” demekti, ben de köpek gibi kuyruk sallayıp her şeyi yapmaya hazır olurdum. Açıkça söylemek gerekirse, Ariel’den bu tarz şeyler beklemiyordum. Ondan tek beklediğim sıcak, nakit paraydı. Ne de olsa ben iki şey için çalışan bir adamdım: para ve kadınlar.

Her neyse, artık lafı dolandırmayı bırakmanın vakti gelmişti. Buraya Orsted hakkında lakırdı yapmaya değil, iş birliği hakkında konuşmaya gelmiştim.

“Güçlü biri derken kendiniz gibi birini de kastetmiyor musunuz, Prenses Ariel?” diye sordum, bilmezden gelerek.

Ariel elini ağzına götürdü ve gözlerini kıstı. “Aaa? İnsanlara böyle iltifatlar ettiğinizi bilmezdim.”

İltifat etmek amacıyla söylememiştim. Son zamanlarda bu tür unvanlara karşı duyarsızlaşmış olsam da Ariel hâlâ Asura Krallığı’nın prensesiydi. Önceki hayatımın terimleriyle söylemek gerekirse, konum olarak İngiltere veliaht prensine benzer bir yerdeydi. Resmi törenlerde ona uzaktan bir bakış atabilirdiniz ama onunla doğrudan konuşmak imkânsızdı; böyle bir masada birlikte oturabilmekten bahsetmiyorum bile. İşte bu kadar önemli biriydi.

Statüsü bir yana, Ariel nüfuzunu artırmak için eşek gibi çalışıyordu. Sharia’da kilit konumda olan hemen hemen herkesin onunla bir bağlantısı vardı. Akademinin müdürü ve müdür yardımcısı, Büyücüler Loncası’nın üst kademesi, büyülü alet atölyesinin başı, büyük bir şirketin tepe yöneticisi ve yerel Maceracılar Loncası’nın şube lideri. Bunlar sadece şahsen bildiğim bağlantılardı. Gittiğiniz her yerde onun adını anıp ayrıcalıklı muamele görmeyi bekleyebilirdiniz. Nüfuzunun Sharia’nın kilit sektörlerinin en üst kademelerinde hissedildiğini söylemek abartı olmazdı.

Kısacası, bağlantı eksikliği çekmiyordu. Bayağı bir gücü vardı.

“Sizi emrim altına alma fikrini bir ara ben de düşündüm,” dedi Ariel.

“Düşündünüz mü?”

“Bu fikirden çabucak vazgeçtim. Çeşitli nedenlerden dolayı ama esas olarak gücünüz benim kontrol edebileceğimden çok daha fazla olduğu için.” Yan tarafa doğru baktı. Büyüleyici bahçenin ötesinde, uzaklara doğru uzanan beyaz bulutlar ve açık bir gökyüzü enginliği vardı. Kendi kendine mırıldanırken o yöne doğru dik dik baktı: “Kendi kapasitenin ötesinde bir güce sahipsin. Bu senin sonun olacak.”

Bir an için benimle konuştuğunu sandım ama yanılmıştım.

Ariel dikkatini tekrar bana yöneltti ve açıkladı: “Ben küçükken sarayda bir oyun izlemiştim. Bu, Büyük İblis İmparatoriçesi Kishirika Kishirisu’ya ait bir sözdü.”

Onun böyle bir şey söylediğinden pek emin değildim. Muhtemelen başkasının uydurduğu bir replikti. Tanıştığım o küçük kız asla bu kadar zekice bir laf edecek kapasitede değildi.

“Altın Şövalye Aldebaran onu yendiğinde, Kishirika can verirken onu bu sözlerle lanetlemişti,” dedi Ariel.

“Ha.”

“Aldebaran bundan sonra insanların kralı oldu ama herkes ondan korkuyordu. Sonunda adamları ona ihanet etti ve onu öldürdü.”

İzlediği bu oyun insan doğasının karanlık tarafını kesinlikle gösteriyordu ama bildiğim tarihten epey farklıydı.

“Bu oyun, kraliyet ailesinden biri hayatındaki önemli bir dönüm noktasını kutladığında her zaman sergilenir.”

Bu dönüm noktaları beşinci, onuncu ve on beşinci yaş günleriydi. Asura Krallığı’nda bu vesileler her zaman görkemli partilerle kutlanırdı. Kraliyet ailesi görünüşe göre bir de tiyatro oyunu sahneliyordu.

“Tarihten sapıyor,” diye kabul etti Ariel, “ama bir soylunun sahip olması gereken zihniyeti vurguladığı söylenir.”

Yani şüphelendiğim gibi tarihsel olarak doğru değildi. Bu şaşırtıcı değildi. Bildiğim tarihten tamamen farklıydı. Altın Şövalye Aldebaran ve Kishirika Kishirisu savaşta birbirlerini yere sermişlerdi. Bekle, hayır, belki de Şeytan Ejderha Kralı Laplace ile Savaş Tanrısı arasındaki hesaplaşmayı düşünüyordum.

Amaan, o kadar da önemli değil.

“Bu nasıl bir zihniyetmiş?” diye sordum.

“Bir kralı kral yapan temel ilkeler: savaşmak, kazanmak ve tebaasına hükmetmek.”

Kaşlarımı çattım.

“Ancak, eğer iş gerçekten bundan ibaretse, Aldebaran’ın halkı neden ona ihanet edip onu öldürdü? Bu oyunu yazdıran kral, kendisinden sonra gelen nesli lanetlemeye mi çalışıyordu? Gençken bu şüphelere kapılmaktan kendimi alamıyordum. Ancak on beş yaşına bastığımda aniden fark ettim. ‘Kendi kapasitenin ötesinde bir güce sahipsin. Bu senin sonun olacak.’ Bu sözler temel mesajı mükemmel bir şekilde özetliyordu.”

Duraksadı ve konuşmasına devam ederken tekrar uzaklara baktı: “Aşırı güç kişiyi yıkım yoluna sürükler. Bu yüzden insan ancak kontrol edebileceği kadar güce hükmetmelidir. Bir insan kral olmak istiyorsa, elinin altındaki her şeye hükmedebilmelidir. Şimdi bile bunun doğru olduğuna inanıyorum.”

Ariel başını öne eğdi, uzun kirpikleri yanaklarına gölge düşürüyordu. “Sizin ve Lord Perugius’un benim başa çıkabileceğimin ötesinde olduğunuzun tamamen farkındayım.” Yüzünde her zamanki yumuşak tebessümü vardı ama ağlamanın eşiğindeymiş gibi görünüyordu. “Lord Perugius’tan bir kez daha yardım isteyeceğim ama beni reddederse, onu ikna etmeye çalışmaktan vazgeçeceğimi düşünüyorum.”

“Vazgeçecek misiniz?” diye sordum.

“Evet. Kral olmaktan vazgeçmeye niyetim olmadığını söylemeye gerek yok ama onun desteğini alma çabalarıma son vereceğim. Gücü benim kapasitemin ötesinde olabilir ama Asura tahtı öyle değil.”

Hiçbir şey söylemedim ama neredeyse iç çekecek gibi hissettim. Birinin kendi kapasitesinin ötesinde olup olmadığına fazlasıyla takılmıştı.

“Prenses Ariel,” dedim.

“Evet, nedir Lord Rudeus?”

“Benim hangi kısmımın bu kadar güçlü olduğunu düşünüyorsunuz?”

Ariel benim güçlü ve özel olduğumu söylemişti. Hep böyle görülmenin hayalini kurmuştum ama şu anki durumumda kesinlikle kendimi olağanüstü biri olarak görmüyordum. Bence bu taraflı bir bakış açısı bile değildi. Henüz etkileyici denebilecek bir seviyeye ulaşmamıştım.

“Aah, inanılmaz özelliklerinizi tek tek sayacak olsaydım liste uzar giderdi. Sanırım en büyüğü etkileyici mana havuzunuz olurdu.”

“Mana havuzum, ha?”

Şey, mana havuzumun çoğu insanınkini gölgede bıraktığı doğruydu. Laplace Faktörü’ne sahip olmak bana etkileyici bir mana havuzu bahşetmişti. Belki de o kadar büyüktü ki sıradan bir insan sadece çabayla asla benimle eşit olamazdı. Geçmişte birden fazla kez faydasını gördüğümü de kabul edebilirdim. Yine de geniş bir mana havuzu her şeyin çözümü değildi. Karşılaştığım tüm sorunlar başka çözümler gerektiriyordu.

“Eğer mana havuzum karşılaştığım her sorunu çözebilseydi, güçlü biri olduğumu kabul edebilirdim,” dedim.

“Ne gibi sorunlar bunlar?”

“Somut bir örnek vermek zor çünkü bu sorunlar her gün yaşanıyor. Şu anda günlerimi aileme neler olup bittiğini nasıl açıklayacağımı düşünüp endişelenmekle geçiriyorum.”

İnsan-Tanrı’dan ödüm kopuyordu, Orsted’den de korkuyordum. Detayları yüzeysel geçip aileme yalanlar söylemiştim, çünkü onlara durumu açıklamak için daha iyi bir fikrim yoktu. Yine de Ariel benim güçlü olduğumu mu söylüyordu? Güldürmeyin beni.

“Lord Perugius adına konuşamam,” dedim, “ama en azından ben güçlü değilim. Ben sadece yakın arkadaşınızın kocasıyım; tesadüfen çoğu insandan daha büyük bir mana havuzuna ve bir sürü tuhaf tanıdığa sahip olan biri. Ama ben gerçekten sadece ortalama bir büyücüyüm. Sürekli bir şeyler için endişelenen biri.” Kulağa ne kadar utanç verici derecede klişe gelse de bunlar dürüst hislerimdi.

Masanın üzerinden uzanıp Ariel’in elini ellerimin arasına aldım. Cildi o kadar yumuşak, parmakları o kadar narin görünüyordu ki tutuşumla kırılacaklarından korktum neredeyse. Sylphie köşesinde dudak büktü ama şimdilik buna katlanmak zorundaydı.

“Prenses Ariel, bugün buraya sadece öylesine sohbet etmeye gelmedim.”

“Bunun yerine beni övüp cesaretlendirmeye mi geldiniz?” Ariel, aniden elini tutmamdan hiç telaşlanmayarak yüzündeki nazik tebessümü korudu. Arkasında biraz yorgunluk hissediyordum ama bunun dışında kusursuz bir poker yüzüydü.

“Kalbinizi çelmeye yetecek tek şey bu olsaydı, bu aslında kulağa oldukça çekici gelebilirdi… Ama aslında buraya gelmemi isteyenler Luke ve Sylphie’ydi.”

Alışılmadık bir telaşla Ariel’in başı aniden ikisine doğru döndü. Sylphie kararlı bir şekilde dururken Luke hızla başını eğdi.

“Size yardım etmem için bana yalvardılar.”

Narin parmakları, yüzümü ekşitmeme yetecek kadar, mümkün olduğunu düşündüğümden çok daha fazla güç sergileyerek bir çelik mengene gibi ellerimi sıktı.

“İkisi böyle mi söyledi…?” diye mırıldandı.

“Buraya size tepeden bakıp, yardımıma ihtiyacınız var diye alay etmeye gelmedim. Hatta tam tersi.” Normal, kendine güvenen halinde olsaydı aniden elini tutup tüm bunları söylememe nasıl tepki verirdi merak ettim. “Lütfen yanınızda çalışmama izin vermez misiniz?”

Ariel’in gözünden bir damla yaş süzüldü. Çok güzeldi. Yine de garip bir şekilde, ağlamasını şaşırtıcı buldum.

Neden acaba? diye düşündüm.

Ariel boşta kalan eliyle gözyaşlarını çabucak sildi. Zoraki bir tebessümle, “Beni ruhumun derinliklerine kadar sarsmayı başaran bir tavlama lafını ilk kez duyuyorum,” dedi. Şaka yapmadığı açıktı; ifadesini düzeltmişti, yanakları kızarmıyordu ve artık ağlamıyordu da. Tepeden tırnağa vakur bir prenses gibi görünüyordu.

“Yardımınız için minnettar kalacağımı kabul ediyorum,” dedi Ariel başıyla onaylayarak. “Ancak…” Çenesini indirip niyetimi anlamaya çalışarak beni dikkatle süzdü. “Artık Lord Orsted’in emrindesiniz, değil mi? Böyle bir şey yapmanıza gerçekten izin verecek mi?”

“Bu konuyu kendisiyle çoktan konuştum,” diyerek ona güvence verdim.

“Yani onun emirleriyle hareket ediyorsunuz, öyle mi?”

Laneti onun üzerinde tamamen etkili gibi görünmüyordu, bu yüzden dürüstçe cevap vermekten zarar gelmeyebilirdi. Ama plana sadık kalmaya ve amacını gizli tutmaya karar verdim.

“Hayır, hiç de değil.” Başımı iki yana salladım. “Size yardım etmek istediğimi söyleyen bendim, o da bana ne istiyorsam yapabileceğimi söyledi.”

Kısa bir duraksamadan sonra Ariel, “Pekala. Çok güzel. O halde ona şükranlarımı iletmeyi unutmayın,” dedi.

Sylphie işleri halletme şeklimden memnun olmayarak dudaklarını büktü ama böylesi gerekiyordu.

“O halde desteğinizi dört gözle bekliyorum,” dedi Ariel.

“Ben de sizinle çalışmayı dört gözle bekliyorum.” Ellerimizi yeniden kavrayıp sıkıştık.

Bunu hallettiğimize göre artık detaylara geçme vakti.

“Eğer sizi kral yapacaksak bu konuda Lord Orsted’in yardımına başvurabiliriz… ama dürüst olmak gerekirse kendisinin Asura Krallığı’nda pek nüfuzu yok. Size pek bir faydası dokunacağını sanmıyorum,” diyerek asıl konuma girmeden önce belirttim. “Bu yüzden Lord Perugius’un yardımının hayati önem taşıdığını düşünüyorum.”

“Katılıyorum,” dedi Ariel ciddiyetle, sandalyesinde dikleşerek.

Belki de bana öyle geliyordu ama Sylphie ile Luke birkaç dakika öncesine kıyasla çok daha ciddi görünüyordu.

Orsted de Perugius’u Ariel’i desteklemeye ikna etmenin son derece önemli olduğunu belirtmişti; bu da Perugius’un Asura’da ne kadar büyük bir nüfuza sahip olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Sorun, onu nasıl ikna edeceğimizdi.

Perugius daha önce bize bir soru sormuştu, o da…

“Bir kralın sahip olması gereken en önemli nitelik nedir? Eğer bu cevabı bana kendiniz getirebilirseniz, o zaman size desteğimi veririm,” diyerek Perugius ile önceki konuşmamızdan hatırladıklarımı aktardım.

Ariel’in gözleri seğirdi. Bu sorunun cevabını bulmak için defalarca kafasını patlatmıştı.

“Gerçekte nasıl bir cevap istiyor acaba,” dedim.

Daha önce Ariel, “Bilge olmaları, bakanlarını dinlemeleri ve toplumdaki konumlarını unutmamalarıdır,” cevabını vermişti ama Perugius bunu yanlış diyerek kestirip atmıştı. Sonra soruyu bana yöneltmişti, ben de “Kendi yeteneklerine güvenen birindense, kendini halkın yerine koyabilen bir hükümdarı tercih ederdim sanırım,” diye yanıtlamıştım. Perugius bu cevabı “daha tercih edilebilir” olarak nitelendirmişti fakat bu da doğru cevap olmadığını gösteriyordu.

Orsted’e inanacak olursak, bu meydan okuma kendisine yöneltildiğinde doğru cevabı bulan kişi Derrick Redbat olmalıydı. Orsted ayrıca cevabın muhtemelen Gaunis Freean Asura ile bir ilgisi olduğunu ima etmişti. Tabii tarih değiştiği için Derrick’in şu an karşı karşıya olduğumuz soruyla aynı soruyu yanıtladığının garantisi yoktu ama yine de araştırmaya değerdi.

“Hafızam beni yanıltmıyorsa, Kral Gaunis Lord Perugius’un yakın bir arkadaşıydı, değil mi?” diye sordum.

Ariel başıyla onayladı. “Evet, dostluklarının hikayesi meşhurdur. Lafı açıldığında Lord Perugius da epey efkarlanıp geçmişi yad ediyor gibi görünüyor.”

“O halde bu nitelik her neyse, Kral Gaunis buna sahip olmalıydı. Doğru mu?”

“Muhtemelen.”

“Onu araştırabilirsiniz, değil mi? Hakkında bazı kayıtlar olmalı.”

Önerimin kusursuz olduğunu düşünmüştüm ama her ne hikmetse Ariel ve iki koruması pek hevesli görünmüyordu.

“Bunu sana söylemek istemezdim ama…” dedi Ariel.

“Ne? Tuhaf bir şey mi söyledim?”

“Hayır, ama Kral Gaunis’i zaten araştırdık. Ne bu yüzen kaledeki arşivlerde ne de Ranoa’nın kütüphanesinde kayda değer bir şey bulabildik.”

Ha, demek o yolu zaten denemişlerdi. Mantıklıydı. Perugius’un Gaunis ile olan ilişkisi herkesçe biliniyordu. Bu ipucunun peşinden gitmemiş olsalardı daha tuhaf olurdu.

“Asura’daki ulusal kütüphaneyi kontrol edebilseydik, yayımladığı ve bize daha iyi bir fikir verebilecek bir şeyler çıkabilirdi belki ama…”

Doğruya doğru, Asuralı bir kral hakkında bilgi bulunacak en iyi yer krallığın kütüphanesi olurdu. Ama malum sebeplerden ötürü şu an orayı ziyaret etmemiz pek mümkün görünmüyordu.

“Şey, bu sıkıntılı işte,” dedim. “Bu durumda…”

Belki de bunun yerine Derrick’i sormak daha iyi olurdu. Yine de böyle bir soruyu nasıl soracaktım ki? En başta onun varlığından bile haberim olmasını hepsi tuhaf karşılardı.

“Şey, bu konuyu daha fazla tartışmadan önce…” Ariel kısaca Sylvaril’e göz attı. “Bunları burada konuşmamızda sakınca olmadığından emin misin? Lord Perugius söylediğimiz her şeyi duyabiliyor.”

Kafamı yana eğdim. “Eee? Tüm bunların onun hoşuna gittiğini tahmin ediyorum.”

“Bu konuyu grupça tartışmamıza izin vermeyebileceğinden endişeleniyorum,” diye açıkladı Ariel.

Ha, demek onu demek istiyordu. Ariel, Perugius’un bu konu üzerinde tek başına düşünüp kendi cevabıyla gelmesini isteyebileceğini sanıyordu. Ben ise amacının bu olduğundan pek emin değildim.

Sylvaril’e göz attım. Kanatlarını hafifçe çırptı ve “O cevaba nasıl ulaştığınız Lord Perugius için önem arz etmiyor. Eğer doğru cevapsa, size desteğini sunacaktır,” dedi. Kelimeler dile dökülmemişti ama ses tonu her şeyi özetliyordu: Bu zaten kendiliğinden anlaşılması gereken bir şey. Ne de olsa o son derece yüce gönüllü bir insandı.

“En başından beri başkalarına danışmam gerektiğini mi söylemek istiyorsunuz?” diye sordu Ariel.

Sylvaril başıyla onayladı. “Hatta Lord Perugius, en başta bunu neden tek başınıza çözmeye çalıştığınıza bir türlü anlam verememişti.”

Ariel acı acı tebessüm etti. “İnce eleyip sık dokuyarak kendimi köşeye sıkıştırmışım demek ki.” Kendi kendine mırıldandı, ardından neşesi yerine gelmiş bir şekilde ayağa kalktı. Kollarını yukarı kaldırırken sarı saçlarını da beraberinde topladı. Ellerini havada birleştirip gerindiğinde saçları tekrar omuzlarına döküldü. Ardından boynunu kütletip yanaklarına hafifçe vurdu.

Bir prensesten bekleyeceğiniz türden bir davranış değildi.

İnsanlar bazen çok fazla düşünerek kendilerini kısıtlayabiliyorlardı. Genelde işlerin illa ki belirli bir şekilde yürümesi gerektiği ve başka alternatif olmadığı inancının yükü altında kalırlardı. Bu ön yargılar ve kalıplar, insanları çoğu zaman doğru yoldan uzaklaştırırdı. Ancak bir insan yanıldığını fark ettiğinde, aynı şeyi başarmanın birden fazla yolu olduğunu anladığında bakış açısı genişler ve kendini hiç olmadığı kadar özgür hissederdi. Roxy beni ilk kez dışarı çıkardığında benzer bir şey yaşamıştım.

“Pekala!” diye ilan etti Ariel. “Sylphie, Luke, yerlerinize oturun.”

“Nasıl emrederseniz!”

“Pekala.”

İkisi neşeyle masadaki yerlerini aldı, bu durum Nanahoshi’nin kendini daha da rahatsız hissetmesine yol açtı.

“Öyleyse, toplantımıza başlayalım,” dedi Ariel, onunla ilk karşılaştığım zamanki özgüveni saçarak.

Alkışlamaya başlasam mı acaba? Yok ya, yapmasam daha iyi.

Bunun yerine elimi kaldırıp, “Başlamadan önce, hepimizin aynı fikirde olduğundan emin olmak isterim. Sakıncası var mı?” dedim.

“Aynı fikirde mi?” diye yineledi Ariel.

“Yani demek istediğim, Majesteleri, sizin hakkınızda pek bir şey bilmiyorum.”

“Sanırım bilmiyorsunuz… Peki, neyi bilmek istiyorsunuz?” Yanakları kızardı ve Sylphie bana manalı manalı baktı.

Hadi ama. Burada vücut ölçülerini falan sormuyorum herhalde. Ciddi bir konuşma yapmaya çalışıyorum.

“Öncelikle, paylaşmanızda bir sakınca yoksa, neden kral olmak istediğinizi duymak isterim.”

Kral olmak istediğini biliyordum ama motivasyonları hakkında sadece parça pürçük şeyler öğrenmiştim. Onun uğruna ne kadar çok insanın öldüğünden bahsettiğini hatırlıyordum. Muhtemelen Derrick de onlardan biriydi.

“Motivasyonlarımın ne olduğunu size zaten söylediğime oldukça eminim,” dedi Ariel.

“Ne? Söylediniz mi?”

“Evet, siz ve Sylphie evlendiğinizde.”

“Öyle miydi…” Kafamı kaşıdım. “Yine de bana hatırlatmanızı rica edeceğim.”

“Kral olamazsam bana inanan ve benim uğruma ölen insanların yüzüne bakamayacağımı söylemiştim.”

Başımı salladım. “Anlıyorum. Demek bunu sizin için canlarını feda eden insanlar için yapıyorsunuz… Bana bu kişilerden biraz daha bahsedebilir misiniz?”

Gülümsedi ve başını yana eğdi. “Bunun şu anki sorunumuzla bir ilgisi var mı?”

Ah, bir reddetme bakışını nerede görsem tanırım. Bu konu hakkında konuşmak istemiyordu.

“Bir ilgisi var mı yok mu bilmiyorum,” diye itiraf ettim. “Ama benim durduğum yerden bakılınca Lord Perugius sizi sınıyor gibi görünüyor. Bu durumda, belki geçmişinizi ve motivasyonlarınızı deşersek, bizi aradığımız cevaba götürecek ipuçları bulabiliriz.”

“Ne demek istediğinizi anlıyorum.”

Bunu öylesine bir mazeret olarak öne sürmüştüm ama aslında kulağa mantıklı geliyordu. Açıkçası, Perugius’un nasıl tanımladığı bir yana, bir kralı gerçek bir kral yapan şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Çok zaman önce bir romanda okuduklarım dışında krallar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Şuna benzer bir dize hatırlıyordum: “Bir kral halkı için yaşar. Hayır, bundan da fazlası—halka rehberlik etmek için vardır.” Bu konudaki cahilliğim, soru üzerine kafa patlatmamın pek verimli olmayacağı anlamına geliyordu.

“Pekala o halde. Sizi uyarmalıyım ki ölenlerin sayısı bir hayli fazlaydı. Özellikle Asura’dan kaçarken çok büyük bir kayıp verdik. Tam olarak on üç kişi. Dört şövalye Alasdair, Callum, Dominic ve Cedric’ti. Üç büyücü Kevin, Johan ve Babette’ti. Altı yaverim ise Marcellin, Bernadette, Edwina, Florence ve Corinne’di. Yaşadığım sürece isimlerini unutabileceğimi sanmıyorum. Yolculuğumuz acımasızdı. Birlikte savaştık ve pek çok engelin üstesinden geldik. Her biri benim kral olmamı canıgönülden arzuladı ve bunu başarmak uğruna öldü.”

Bir dakika, ne? Derrick saydığı isimler arasında bile yok. Bu garip…

Orsted, Derrick’in öldüğünü söylemişti ama Ariel onun adını bile anmamıştı. Belki de onun için o kadar da önemli değildi? Belki de Derrick hayatta olsaydı, az önce bahsettiği on üç kişiden bir ipucu edinebilirdi.

“Bana her birinden daha detaylı bahsedin,” dedim.

“Pekala. Bunu yapmak hayli zaman alacaktır. Sizin için bir sakıncası var mı?”

Başımı salladım. “Benim için sorun değil. Her biri tek tek önemli olmuş olmalı, bu yüzden hiçbirini atlamak istemem.”

Bunu söylediğim anda ortamdaki gerginlik hafifledi. Luke şaşkınlıktan ağzı açık bakarken Ariel sırıttı. Her ne nedendense, Sylphie gururla gülümsüyor gibiydi. Tek rahatsız görünen Nanahoshi’ydi.

“Pekala, o halde…”

Ariel kaybettiği on üç kişi hakkında yavaşça içini dökmeye başladı. Nerede doğduklarını, nasıl büyüdüklerini ve hepsiyle nasıl tanıştığını bir bir anlattı. Neleri sevip neleri sevmediklerine, kişiliklerine, en çok neyle gurur duyduklarına, neler hakkında konuştuklarına, onları nelerin güldürdüğüne, nelerin kızdırdığına ve nelerin ağlattığına kadar her şeyi anlattı. Hiçbir ayrıntıyı atlamadı. Hatta kimin kiminle iyi geçindiğini, kimin kimi sevdiğini ve kimin kimden nefret ettiğini bile anlattı. Son olarak da her birinin nasıl öldüğünü açıkladı. Her birinin kendi dramı vardı ama hepsi yaşamış ve ölmüş kanlı canlı insanlardı.

Bu konuşma bana bu on üç kişi hakkında bilmem gereken her şeyi öğretmişti. Sylphie ve Luke da arada bir lafa girip ölenlerle ilgili kendi anılarını paylaştılar. Üçünün de kaybettiği bu grup hakkında paylaşacak çok şeyi vardı; onları o kadar iyi hatırlıyorlardı ki. Şu an yanımızda bulunmayan, Ariel’e hizmet eden diğer iki kızın da aynı şeyi yapabileceğinden şüpheleniyordum.

Gelecekteki benliğim, Sylphie’nin kendisinden soğuduğu için Ariel’e katılmak üzere ayrıldığını söylemişti ama ben şahsen öyle olmasa bile yine de gider miydi diye merak ediyordum. Grupları arasındaki bağlar o kadar güçlüydü ki bu olasılığı göz ardı edemiyordum. Dürüst olmak gerekirse biraz kıskanmıştım. Ariel uğruna canlarını vermişlerdi, onu korurken ölmüşlerdi. Bunun ağırlığı çok iyi bildiğim bir şeydi. Ve Sylphie’nin de bunu biliyor olmasının iyi bir şey olduğunu düşündüm.

“Hepsi bu kadar,” dedi Ariel sözlerini bitirince.

“Hımm, ilgi çekici…”

Ne yazık ki anlattığı hiçbir şey “gerçek bir kral” olmanın gereklilikleriyle bağlantılı gibi görünmüyordu. Bir bakıma, onlarla arasındaki bağlar bu role uygun olduğuna dair bana yeterli bir kanıt gibi geliyordu. Ne de olsa Kral Arthur’un yuvarlak masasının da on üç sandalyesi vardı.

Tamam, tabii ki hayatta kalanları da sayarsanız tam olarak on üç çıkmıyor ama yine de.

“Aha, ilahi, çok önemli bir başkasını unuttum,” dedi Ariel.

İşte beklediğim şey buydu. Muhtemelen o…

“Derrick Redbat.”

Bak işte, biliyordum! Tam da duymayı beklediğim isimdi.

Konuşmaya devam etmesini bekleyerek sessiz kaldım ama Ariel yüzünü buruşturarak kaşlarını çattı.

“Ne oldu?” diye sordum.

“Şey, sadece… Doğrusunu söylemek gerekirse, onu aslında o kadar da iyi tanımadığımı fark ettim birden.”

Ah, harika. Demek onunla yakınlaşamadan nalları dikmişti.

Bu bir sorundu. Orijinal zaman çizgisinde olduğu gibi yan yana savaşıp canlarını ortaya koyarak bir güven bağı kursalardı, belki de onun hakkında söyleyecek daha çok şeyi olurdu. Ama ne yazık ki kuramamışlardı. İkisi birlikte hiçbir anı biriktirmediyse, Ariel onun nasıl biri olduğunu bilemezdi; ben de bu bilgiyi Perugius’u nasıl ikna etmeyi başardığını çözmek için kullanamazdım.

“Onunla ilgili hiçbir şey hatırlamıyor musunuz?” diye sordum. “Önemsiz gibi görünse bile fark etmez. Önemli biri olduğunu söylemiştiniz, bu yüzden bir şeyler olmalı, değil mi?”

Tek seçeneğim onu cevaplar için zorlamaktı.

“Bakalım… Çok ciddi ve işini ciddiye alan profesyonel biriydi.”

Ariel birkaç detay daha eklemeye devam etti ama kulağa oldukça… şey, sıradan geliyordu. Sıradan, ukala bir büyücü işte. Arkadaşlarından gelen saçmalıklara karşı her zaman bıkkınlıkla iç çeken, her şeye kulp takan bir müdahaleciydi. Ariel tek başına işler çevirdiğinde ona yargılayan gözlerle bakar ve bunu onun yüzüne vururdu. Hakkında çizdiği resim bana Cliff’i hatırlattı. Ya da belki de daha çok Müdür Yardımcısı Jenius gibiydi. Her ne olursa olsun, temelde sürekli Ariel’in geleceği için kaygılanan meraklı bir aile büyüğü gibiydi.

“O zamanlar davranışlarım tahta oturmaya layık birine yakışmıyordu. Aylak bir yaşam sürüyordum. Kral olmayı hayal bile etmiyordum… İşte o zaman Metastaz Olayı gerçekleşti. Aniden bir canavar belirdi ve Derrick beni korurken öldü. Son dileği benim kral olmamdı. Bu yola girmemin sebebi işte buydu.”

“… Anlıyorum.”

Tanımladığı hiçbir şey bana onun ruh hali veya ne uğruna çabaladığı hakkında bilgi vermiyordu; ki bu talihsiz bir durumdu çünkü buraya olan yolculuğunda ölen on üç kişi hakkında bana fazlasıyla bilgi vermişti. Bu konuşma da herhangi bir ipucu sağlamamıştı.

Bir şeyler olmalı, diye düşündüm. İhtiyacım olan bilgiyi çekip çıkarmanın bir yolu olmalı…

Kendi kendime mırıldanıp bir çözüm düşünürken birden biri konuştu.

“Düşününce, Prenses Ariel’in bir sonraki kral olacağından hiç şüphe duymamıştı. Tahta geçmesi gerektiğini belirtmek için eline geçen her fırsatı kullandı,” dedi Luke. Bildiklerini hatırlarken çenesine elini koyarak çekici bir poz verdi. “Belki de cevabı biliyordu—birini gerçek bir kral yapan şeyin ne olduğunu biliyordu. Onun kral olacağından neden bu kadar emin olduğunu açıklar bu; çünkü o niteliğe sahip olduğunu biliyordu.”

Aferin be Luke!

Düşününce mantıklı geliyordu: Luke da Ariel gibi Derrick ile yakındı.

Ama söyledikleri konusunda dikkatli olmalıyım. Bunu sadece İnsan-Tanrı’dan aldığı tavsiyelere dayanarak paylaşıyor olması mümkündü.

Adamın kendisinin bir kötülük kastı olmasa bile Luke’un önerdiği her şeyin tehlikeli olabileceğini varsaymak en iyisiydi.

“İlginç. Bu kesinlikle mümkün,” dedi Ariel. Derrick’in kendisine söylediği sözler bu ek bağlamla sonunda anlam kazanmışçasına başını salladı.

“Ne yazık ki artık aramızda değil,” diye hatırlattı Luke.

Herkes sessizleşti. Derrick’in ne düşündüğünü bilmemizin hiçbir yolu yoktu. Sessizlik uzadıkça ortamdaki hava daha da ağırlaştı. Belki de kaybettiğimiz kişilerin üzerinde gereğinden fazla durmuştuk.

“Ş-şey, her neyse, üzerinde düşünmeye devam edelim ve başka ipuçları bulabilecek miyiz bakalım,” dedim.

Sözlerim, masaya çöken o kasvetli havayı dağıtmaya yetmedi. Sonuç olarak o gün ortaya yapıcı hiçbir fikir koyamadık.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

3.8 4 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla