Mushoku-Tensei Cilt 15 – Bölüm 2 / Günlük (2. Bölüm)

Günlük (Kısım 2)

ERTESİ SABAH, kaldığım yerden devam etmeye hazır bir şekilde günlüğü tekrar açtım. Ancak görünen o ki gelecekteki benliğim Sylphie’nin ölümünden sonra bir süre hiçbir şey yazmamıştı. Sayfayı çevirdiğimde kâğıdın belirgin şekilde farklı olduğunu fark ettim.

En az bir iki yıl geçmiş gibiydi. Belki daha fazla—yazılanlar bir on yıl geçmiş olabileceğini düşündürecek kadar muğlaktı. Belgelenmeyen o dönemde neler yaşandığını bilmemin hiçbir yolu yoktu ama yazılar tekrar başladığında ne kadar aptalca ve çocukça göründüklerine şaşırdım. Sokakta gözüme kestirdiğim kadınlardan ve kalçalarının büyüklüğünden çokça bahsediliyordu. Yazılardan birinde yeni açılan bir tavernadaki hizmetçi kızı nasıl baştan çıkardığım anlatılıyor, diğerlerinde ise çeşitli genelevlere yaptığım ziyaretler, kalitelerinin değerlendirmeleriyle birlikte aktarılıyordu. Üslup yer yer çirkinleşiyordu. Dürüst olmak gerekirse, tam bir pisliğin günlüğüydü bu. Hatta bir yazıda vakit ayırıp o güne kadar birlikte olduğum tüm kadınları sıralamaya bile tabi tutmuştum.

Bunları yazanın ben olduğuna inanmak zordu. Roxy ve Sylphie yanımda yokken dönüştüğüm kişi bu muydu?

Her halükarda, belli ki yıllarımı bu yaşam tarzına teslim olarak geçirmiştim. Bu olayların nerede yaşandığı net değildi ama yer yer birkaç tavernanın adını çıkardım. Hâlâ Sharia şehrinde yaşıyor gibiydim.

Yine de bazı isimlerin yokluğu göze batıyordu. Aisha, Norn, Lilia, Zenith veya Lucie’den hiç bahsetmemiştim. Arada bir Zanoba veya Julie’ye değiniliyordu ama bu yazıların bazıları midemi bulandırdı. Gelecekteki benliğim bu noktada gözünü Julie’ye dikmişti anlaşılan. Kız çocukluğundan beri benim sadık öğrencimdi ve şimdi ondan faydalanmanın yollarını arıyordum.

Bu kadar alçalabileceğime inanmak istemiyordum.

Yine de bunun tamamen imkânsız olmadığını kabul etmek zorundaydım. Ezici bir çaresizlik karşısında kendimi anlamsız zevklerin peşine bıraktığımı hayal edebiliyordum… özellikle de bu yaşam tarzını kolaylaştıracak yakışıklılığa ve paraya sahipken.

Gelecekteki benliğim ondan kaçınmak için elinden geleni yapsa da Eris bu yazılarda sıkça karşımıza çıkıyordu. O da Sharia’da yaşıyordu ve ne zaman karşılaşsak kaşlarını öfkeyle çatarak beni evire çevire dövüyordu.

O kızı yakalayıp ona bir ders vermek isterdim,” diye yazmıştım bir girdide, “ama bana intikam yemini falan etmesini istemiyorum. En iyisi uzak durmak sanırım.” Bayağı acınası şeyler.

Yine de satır aralarını okuduğumda, Eris’e karşı hislerimin dışarıya yansıttığımdan daha karmaşık olduğu izlenimine kapıldım. Hâlâ bir yanım ilişkimizi bir şekilde düzeltmek mi istiyordu? Sylphie ve Roxy’ye olanlardan sonra, belki de sadece gerçek bir aşkın peşinden koşma yeteneğimi kaybetmiştim. Kesin bir şey söylemek zordu. Ama en azından yazdığım acı sözler, anlattığım bazı eylemlerle tam olarak örtüşmüyordu.

Öte yandan… tüm bu sefahatın arasına karışmış bazı huzursuz edici olaylar da vardı. Milis Kilisesi sağ olsun, Zanoba ile benim başımıza ödül konmuştu ve bazen bir suikastçıyı ya da ödül avcısını püskürtmek zorunda kalıyordum. Yine de bu pek sorun gibi görünmüyordu. Şimdiye kadar onları kolaylıkla alt ediyordum.

Böyle bir girdiden sonra sayfayı çevirdim ve günlüğün içeriğinde yine ani bir geçişle karşılaştım. İkinci kez zaman atlamışım gibi görünüyordu. Bir kez daha, kayıp yılların hiçbir özeti yoktu. Artık kâğıdın türü her sayfada değişiyor, üstelik girdilerimi tarihlendirmeyi hâlâ net bir şekilde yapmıyordum.

Norn’un resim kitabı ve Ruijerd figürlerinin her ikisi de çok iyi satıyor. Ayrıca Üniversiteyi, sözsüz büyü tekniklerimi resmî olarak müfredata dâhil etmeye ikna ettim.

Kutsal Ülke, Asura Krallığı aracılığıyla Ranoa’nın beni teslim etmesi talebini göndermiş gibi görünüyor ama Büyü Ulusları beni yararlı gördüğü sürece bunun gerçekleşeceğini sanmıyorum. Kızıl Ejderha Dağları sayesinde Merkez Kıta’daki bir ülkeyi işgal etmek hiç de kolay bir şey değil. Saldıran tarafı doğası gereği dezavantajlı duruma düşürüyorlar.

Ayrıca Asura, başkentlerinin hatırı sayılır bir bölümünü kül edenin ben olduğumun farkında değil gibi görünüyor. Aşağılık olduklarını biliyordum ama sanırım aynı zamanda geri zekalılar.

Zanoba artık otomatonunu tamamlamaya çok yakın. Beklediğimden uzun sürdü ama neredeyse başardık. Yine de ilk başladığımız zamanki heyecanı hissedemiyorum.

Ben bunu neden yapıyorum ki? Ne anlamı var?

İlk otomaton tamamlandı.

Zanoba onu Sylphie’nin suretinde yaptı. Kendi iradesi var ve kendi inisiyatifiyle hareket ediyor.

Ancak ona söylediğim her şeyi sorgulamadan yapıyor. İtaatkar ve uysal ama biraz kıskanç bir yanı da var. Gerçekten de eskiden tanıdığım kadının tıpatıp aynısı… neredeyse her açıdan.

Ama istediğim şey bu değildi. İhtiyacım olan şey bu değil…

Sylphie otomatonunu yok ettim.

Zanoba’nın öfkeden deliye dönmesini bekliyordum ama o bunun yerine özür diledi. Bu da kendimi daha da suçlu hissettirdi. O adama asla ödeyemeyeceğim kadar çok şey borçluyum. En azından öleceğim güne kadar sadakatimi kazandı.

Sylphie ya da Roxy’yi temel almayan yeni bir otomaton yaptık.

Zanoba ona Kırk adını verdi. Ona göre bu, kırkıncı “şaheseri”ymiş görünüşe göre.

Şimdi Kırk’ın “kız kardeşlerini” seri üretiyoruz ve Büyü Ulusları onları bizden satın alacak. Ana müşterilerinin ülkeler olması güzel bir şey. Cepleri dolu sonuçta.

Bu “bebeklerin” askeri alanda ne kadar yararlı olacağını bilmiyorum ama Zanoba ile ben yıllar içinde tasarımlarını epeyce geliştirdik. En azından ortalama bir şövalyeden veya maceracıdan daha güçlü olduklarını tahmin ediyorum.

Artık hedefimize ulaştığımıza göre, yapacak şeylerim tükenmiş gibi hissediyorum. Bir sonraki araştırma projemin ne olacağına karar vermem gerekecek. Uzun zamandır ilk defa kendimi gerçekten biraz istekli hissediyorum.

Hmm… demek sonunda Zanoba’nın otomatik bebek projesini tamamladık, ha?

Ne yazık ki bu girdiler bunu nasıl başardığımıza dair hiçbir ipucu vermiyordu. Muhtemelen araştırma notlarımı bu günlükten ayrı tutmuştum. Bu bir bakıma yazık olmuştu. Gelecekten gelecek ufak bir tavsiye ilerlememizi muazzam ölçüde hızlandırabilirdi…

Yine de o kadar da önemli bir mesele değildi. Zanoba araştırmasından çok keyif alıyordu ve yolculuğun da varış noktası kadar önemli olduğunu söylerler, değil mi?

Sayfayı çevirdim ve günlüğün tonundaki bir başka ani değişimle irkildim.

Bu tek bir kâğıt yaprağı fena halde buruşmuştu. Bu kelimeleri yazarken sayfanın üzerine ağladığım açıkça belliydi.

İnsan-Tanrı rüyalarımda belirdi. Hâlâ elinin omzumda durduğunu hissedebiliyorum.

Ondan nefret ediyorum. Ondan o kadar nefret ediyorum ki.

Daha güçlü olmalıyım, hem de hızlıca.

O pisliği öldürmem gerek. Bu benim hayattaki yeni amacım. O öleceği güne kadar, Roxy ve çocuğu asla huzur içinde yatamayacak.

Ben de öyle tabii.

Düşünüyorum da, Lilia ve diğerleri acaba ne yapıyorlar? Evden ayrıldıklarından beri onları görmedim.

Lucie acaba nasıl bir kız oldu? Bahse girerim tıpkı annesi gibi bir güzelliktir. Umarım dersleri iyi gidiyordur. Umarım karnı yeterince doyuyordur.

Sylphie öldükten sonra keşke öyle darmadağın olmasaydım.

Aisha eninde sonunda bana bakmak için geri döndü ama… Diğerlerinin beni affettiğini sanmıyorum. Şimdi bir mektup göndermenin hiçbir faydası olmaz.

O kadar çok pişmanlığım var ki.

Nasıl daha güçlü olabilirim?

Büyüm üzerinde mi çalışmalıyım? Belki de Kral veya İmparator seviyesi büyüler yapabilen birinin peşine düşmeliyim?

Pek sanmıyorum. Şimdiye kadar gördüklerime dayanarak, Kutsal seviyenin ötesindeki büyüler sadece ölçek olarak büyüyor gibi görünüyor. Dövüşlerde pek de kullanışlı değiller.

Kendi geliştirdiğim şu Elektrik büyüsü gibi bazı istisnalar var elbette. Ama genel olarak bakarsak, saldırı kapasitem zaten fazlasıyla yeterli.

Asıl sorun, saldırılarım güçlü olsa da savunmamın zayıf ve hareket kabiliyetimin vasat olması. Fiziksel kapasitemi Savaş Aurası ile artıramıyorum, bu da hem dayanıklılık hem de hız konusunda beni büyük bir dezavantaja sokuyor.

Bu eksikliklerimi nasıl kapatabilirim?

Bir kitapta Savaş Tanrısı hakkında bazı bilgiler buldum.

Efsaneye göre, gücünü, hızını ve dayanıklılığını muazzam ölçüde artıran altın rengi bir zırh giyiyormuş. Bunu Zanoba ile konuştuğumda aklına ilgi çekici bir fikir geldi: Bütün vücudumu kaplayan bir Zaliff Protezi yapsak nasıl olurdu?

Bunu daha önce neden düşünemedim, bilmiyorum. Kendimi Savaş Aurası ile kaplayamıyorum, doğru. Ama yapay elime mana verdiğimde, gücünü muazzam derecede artırabiliyorum. Toprak büyümü kullanarak olabilecek en sağlam kabuğu oluşturup ardından bunu tüm vücudumu kaplayan bir zırha dönüştürürsem…

Evet. Sanırım bu işe yarayabilir.

Zanoba’nın yardımıyla kişisel zırhımı tamamladım.

Şey iki metreden uzun ve üstelik oldukça kalıplı. Kontrol etmek de bir hayli mana gerektiriyor. Aslına bakılırsa bunu kullanabilecek tek kişi benim ve ben bile üst üste günlerce ona güç sağlayamam. Dürüst olmak gerekirse bir nevi aşırı büyük bir hurda yığını.

Keşke Cliff hâlâ hayatta olsaydı. Belki daha verimli bir şey yapabilirdik… Ama sanırım artık bunun üzerinde durmanın bir anlamı yok.

Her neyse, eski bir video oyunundan esinlenerek adını “Büyülü Zırh” koydum.

Bu noktadan sonra günlük, daha da güçlenme çabalarıma odaklanmaya başladı.

Temelde Zaliff Protezi’nin devasa bir versiyonu olan Büyülü Zırh’ın içine kurularak; hızımı, gücümü ve fiziksel savunmamı dünyadaki en güçlü savaşçılara bile kafa tutacak seviyeye çıkarabiliyordum. Bu performans seviyesini tek seferde sadece yarım gün sürdürebiliyordum ama %30 güçte bile karşılaştığım rakiplerin çoğunu alt edebiliyordum.

Kesinlikle harika bir şey yakalamıştık. Ancak Savaş Tanrısı hakkındaki hikayeler düşünülürse, bu fikri ilk akıl eden muhtemelen biz değildik.

Kendi versiyonuma başlamak için şimdiden sabırsızlanıyordum. Peki Zanoba ve ben araştırmamızın bu aşamasında Büyülü Zırh’ı tasarlayabilecek kapasitede miydik?

Şey… Belki hazırız, belki de değiliz. Yine de bunu gerçekleştireceğim.

İşin daha az sevindirici yanı, Sylphie’nin ölümünden kısa bir süre sonra ailemin evimden taşınmış gibi görünmesiydi. Bu da önceki girdilerde onlardan neden neredeyse hiç bahsetmediğimi açıklıyordu.

Norn’un çapkınlıklarımdan bıkıp usanmasını anlayabiliyordum ama bir şekilde Lilia’nın bile benden ümidi kesmesini sağlamıştım. Onlara tam olarak ne kadar kötü davranmıştım ki?

Yine de… Ayrıntıları bilmiyordum. Belki de kendi güvenlikleri için onları evden uzaklaştırmıştım. Sonuçta Milis’ten peşime düşen şu suikastçılar falan vardı…

Evet, tabii. Bu ihtimal üzerinden gidelim.

Bir anda kendimi ailemin gözüne girmek isterken buldum.

Şansıma, bugün Norn’un düzenli olarak evde kaldığı gecelerden birine denk geliyordu. Onları dışarı yemeğe çıkarmak için harika bir sebep gibi görünüyordu. Biraz kaliteli zaman geçirmekten zarar gelmezdi, değil mi?

“Ağabeyciğiiim!” arkamdan bir ses geldi. “Öğle yemeği hazır! Aşağı in de bizimle ye!”

Sandalyemden kalkıp kapıyı açtığımda Aisha’yı her zamanki hizmetçi kıyafetiyle kapının hemen dışında dururken buldum. Yüzünde biraz sos vardı; muhtemelen mutfakta ufak bir tadım yapıyordu.

“Yüzünde bir şey var, ufaklık,” dedim, yüzünü silmek için bir mendil çıkarırken.

“Mmph! Kıkır kıkır, teşekkürler.”

Elimi çektiğimde Aisha bana neşeyle sırıttı.

Bu çocuk, ben işe yaramaz bir pisliğe dönüştüğümde bile tek başına benimle ilgilenecek kadar sadıktı. Yaşlı adam ondan bahsetmemişti ama Aisha yıllarca fiilen adamın sahip olduğu tek aileydi. Yanında onun bulunması çok şey ifade etmiş olmalıydı.

“Hey, Aisha… son zamanlarda istediğin bir şey var mı?”

“Ha? Neden soruyorsun ki?”

“Yakında sana bir hediye alırım diye düşünüyordum. Bunca emeğin için küçük bir teşekkür gibi, bilirsin ya?”

“Ne?! Ayy, yapma lütfen! Norn’a karşı mahcup olurum! Hımm, ama geçen gün dükkanda çok şirin bir saç tokası görmüştüm galiba… Göz kırpma, göz kırpma.”

‘Göz kırpma’ kısmını yüksek sesle söylememen gerekiyordu, biliyorsun değil mi. Bu tür bir yüzsüzlüğü kimden öğrendi ki zaten? Benden mi? Muhtemelen benden.

“Pekala.” “Yakında birlikte çıkıp alalım.” “Sadece Norn’dan gizli tutmamız gerekecek.”

Aisha geriye doğru sıçrayıp ellerini abartılı bir şaşkınlık gösterisiyle havaya kaldırarak garip, küçük bir çığlık attı. “Gerçekten ciddi misin ağabeyciğim?!” “Burada ne dolaplar çeviriyorsun böyle…?” “Aaa!” “Yoksa biraz sevgiye mi aç kaldın?!” “Bu gece yatak odamda gelişinizi beklemeli miyim, efendim?” “Kıkır kıkır!”

“Tamam, bu kadar şaklabanlık yeter.” “Yemekler soğumadan gidip yiyelim, ne dersin?”

“Emredersiniz!”

İkimiz birlikte yemek odasına doğru indik. Roxy ve Norn o sırada etrafta yoktu ama evdeki diğer herkesle birlikte ailece bir yemek yedik. En azından bana göre, yemeğin tadı her zamankinden belirgin şekilde daha güzeldi.

Bu düşüncemi Lilia ile paylaştığımda, yüzünde hafif bir tebessüm oluşturmayı başardım.

Öğle yemeğinden sonra günlüğe geri döndüm.

Gelecekteki benliğim, Büyülü Zırh’ını tamamladıktan sonra İnsan-Tanrı’ya ulaşmanın bir yolunu arayarak dünyayı dolaşmaya başlamıştı. Bu yolculuklar sırasında pek çok farklı insanla tanışmış ama düşmanım hakkında ne kadar az bilgi bulabildiğim konusunda sık sık sıkıntıya düşmüştüm.

En nihayetinde, çok uzun zamandır hayatta olan kişilerin İnsan-Tanrı hakkında bir şeyler bilme olasılığının daha yüksek olduğu teorisine ulaştım ve dikkatimi dünyadaki en yaşlı insanları bulmaya verdim. Aynı zamanda bir büyücü olarak durmaksızın kendimi eğitmeye ve yeni büyüler geliştirmeye devam ettim, kademeli olarak eskisinden çok daha güçlü hale geldim. Zamanla Yerçekimi Manipülasyonu büyüsünde, çeşitli Elektrik büyülerinde ve hatta insan sesini manipüle eden bir tür büyüde ustalaştım. İyileştirme alanında da Kutsal seviyeye ulaştım.

Bir noktada büyünün kendisinin “her şeye kadir” olduğu ve “püf noktasını kaptığın” sürece her şeyi başarmak için kullanılabileceği sonucuna vardım. Doğal olarak, bunun ne anlama geldiğine dair en ufak bir açıklama yoktu. Burası aynı zamanda günlüğün, Roxy’nin Taşlaşma Sendromu’nu o fareden kapmış olabileceğine ve Sylphie’nin ölümünden İnsan-Tanrı’nın sorumlu olabileceğine dair teorilerimi kaydettiğim bölümüydü.

İlk bakışta pek çok alanda ilerleme kaydediyor gibi görünüyordum. Ancak İnsan-Tanrı hakkında yeni bir bilgi edinilemeden zaman geçtikçe, gelecekteki benliğim giderek daha da kin ve nefret dolu birine dönüşmeye başladı.

Hayatımın bu noktasında gerçekten berbat bir insana dönüşmüştüm. Gittiğim her yerde kavga çıkarıyor, sırf burun kıvırıp aşağılayabilmek için benden çok daha zayıf olan rakipleri ezip geçiyordum. Dürtülerimle ve içgüdülerimle hareket ediyor, hatta rastgele kadınlara cinsel saldırıda bulunuyordum. Kesinlikle ama kesinlikle dönüşmek istediğim adam bu değildi.

Eris de bu girdilerde sık sık boy gösteriyordu. Ben dünyayı dolaşırken izlediğim rota boyunca sürekli karşıma çıkıyordu. Eris her zamanki gibi güçlüydü ve beni savaşta defalarca mağlup etmişti. Metinde bundan açıkça bahsedilmiyordu ama belki de bana girdiğim yanlış yolu göstermeye çalışıyordu.

Ancak gelecekteki benliğim, onun İnsan-Tanrı’nın bir ajanı olabileceğini düşünmeye başlamıştı. Ne de olsa ilerlememe ‘müdahale edip duruyordu’. Bu nedenle açıkça onun kontrolü altındaydı ve onun çıkarlarını korumak için hareket ediyordu. Zamanla bu yüzden ondan nefret eder hale gelmiştim.

Bu teoriyi destekleyecek hiçbir kanıtım olmamasına rağmen kendimi buna ne kadar kolay inandırdığıma hayret etmiştim. Muhtemelen sadece inanmak istediğim şey buydu.

En nihayetinde Eris beni eskisi kadar kolay yenemez oldu, sonra da beni hiç yenemez oldu. Belki ben güçlenmiştim, belki de o fiziksel zirve yıllarını geride bırakmıştı. Metinden bunu anlayamıyordum.

Sonunda olaylar zirve noktasına ulaştı.

Eris’i ağlatmıştım. Onun öyle hüngür hüngür ağladığını görmeyeli uzun zaman olmuştu.

Belki de işi çok ileri götürdüm. Belki de İnsan-Tanrı ile bir bağlantısı yoktur.

Hayır, bunun hiçbir mantığı yok. Sylphie öldüğünden beri bu kadın peşimde dolanıp duruyor ve yoluma çıkıyor. Bunu başka ne açıklayabilir ki? Sorgulama sırasında da defalarca ağzını bıçak açmadı.

Bir şey biliyor. Bilmek zorunda.

Eris bugün kaçtı.

Kelepçelerini üzerinde ısırık izleriyle buldum. Bu kadının dişleri çelikten mi yapılmış?!

Kahretsin…

Yarın Atofe ile bir görüşmem var. O kas kafalının bana faydalı bir şey vereceğini hayal etmek zor ama ölümsüz iblislerin çoğu gibi o da ezelden beri hayatta. İnsan-Tanrı hakkında bir şeyler bilme ihtimali epey yüksek.

Pestilini çıkaracak kadar dövmem gerekse bile o bilgiyi ondan alacağım.

Eris öldü.

Ghislaine her şey için beni suçladı. Bunların hiçbirinin kahrolası bir anlamı yok.

Dün olanları özetlemeye çalışacağım.

Atofe ile görüşmem bir savaşa dönüştü. Ona ve tüm kişisel muhafız birliğine karşı savaşıyordum.

İblis Kralı’nı halledebileceğimden emindim ama Moore dengemi tamamen bozdu. Adamın güçlü bir büyücü olduğunu biliyordum, yine de beni gafil avlamasına izin verdim. Bizzat Atofe’ye fazla odaklanmıştım.

Beni köşeye sıkıştırmışlarken Eris birdenbire çıkageldi. Bana yöneltilen bir saldırıyı göğüsledi ve hayatımı kurtarmak için öldü.

Ghislaine sonrasında bana nedenini anlattı. Eris’in Sharia’da ortaya çıktığı güne kadar giderek her şeyi açıkladı.

Eris sadece benimle olmak istiyordu. Bunca zamandır her şeyi tamamen yanlış anlamışım. Beni sevmekten hiçbir zaman vazgeçmemişti. Hiçbir zaman.

Peşimden dolanıp durmasının tek sebebi buydu. Tek sebebi buydu.

Hâlâ inanamıyorum.

Bu girdilerde pek ayrıntı yoktu ama hepsi yaşlı adamın bana anlattıklarıyla birebir örtüşüyordu.

Belki de gerçekten Eris’le de evlenmem gerekiyordu. Bütün bunları okumak, onun sonunun mutlu bittiğini görme isteği uyandırdı içimde. Yine de ilk adımı atmak gerçekten büyük bir cesaret isteyecekti. Konuyu Sylphie’ye üstünkörü açmış olsam da, yine de…

Şey, atılması gereken asıl ilk adım bunu enine boyuna konuşmak olmalıydı. Mektubu göndermek ancak bundan sonra gelecekti.

Roxy bu gece eve dönene kadar bu konuyu zihnimden uzaklaştırmaya karar verip dikkatimi yeniden günlüğe çevirdim.

Eris’in ölümünün ardından, pek de işe yarar bir şey anlatmayan bir dizi girdi vardı. Sadece belirli yerlere seyahat ettiğime, belirli insanlarla tanıştığıma ve başkalarıyla dövüştüğüme dair kısa açıklamalar yazmıştım. Dövüştüklerim arasında gerçekten korkunç rakipler göze çarpıyordu: Bir yerde bir Su İmparatoru, başka bir yerde bir Kuzey İmparatoru. Fakat zaferlerim bana hiç keyif veriyor gibi görünmüyordu, zira detayları kaydetme zahmetine bile girmemiştim. Girdilerin çoğu şu tarzda bir iki cümleden ibaretti: “Bugün X’i öldürdüm. O da İnsan-Tanrı hakkında hiçbir şey bilmiyordu.”

Buna benzer epey bir girdiden sonra, zamanda yine ileriye dönük bir atlama var gibi görünüyordu.

Uzun zamandır ilk defa yazılan detaylı girdi, kendisinden öncekilerden çok farklı bir nitelikteydi.

Zanoba gitti.

Bir Tapınak Şövalyeleri birliği kimseye fark ettirmeden Ranoa Krallığı’na sızmış. Ben koşa koşa geri döndüğümde artık çok geçti. Malikaneyi yerle bir edene kadar yakmışlar.

Zanoba’nın kömürleşmiş cesedini bodrum kapısının önünde buldum. Ginger, Julie ve Aisha içeride yatıyorlardı, bedenleri paramparça edilmişti.

Tapınak Şövalyeleri hâlâ Ranoa’daydı, bu yüzden izlerini sürüp hepsini öldürdüm. Ama onları katletmenin hiçbir anlamı yoktu elbette.

Zanoba benim için o kadar çok şey yaptı ki. Bana yardım etmek ve ailemi korumak için o kadar çabaladı ki. Ama bana ihtiyacı olduğunda ben onun yanında değildim.

Zaten bunca güce sahip olmanın ne anlamı var ki?

İşe yaramazın tekiyim.

Artık herkes öldü sanırım.

Ayakta kalan tek kişi benim. Diğerlerinin hepsi gitti. Hiçbirini koruyamadım.

Hepsi İnsan-Tanrı’nın suçu.

Son nefesimi verecek olsam bile o pisliği öldürmek zorundayım…

Şey… bu oldukça iç karartıcıydı.

Hem Zanoba’yı hem de Aisha’yı bu kadar korkunç bir şekilde kaybetmek yıkıcı olmuş olmalıydı.

Yine de, gelecekteki benliğimin neden ailemin geri kalanının izini sürmeye çalışmadığını merak etmeden duramadım. Belki de kendimi Lucie’nin babası olarak adlandırmaya hakkım olmadığına karar vermiştim. Ya da belki Lilia ve diğerleri de ölmüştü ve bu olaylar bu günlüğe kaydedilmemişti. Norn’un adı çok uzun zamandır geçmiyordu, bu da pek iç rahatlatıcı değildi…

Pekala, tahmin yürütmeyi bırakalım.

Günlükte yazmıyorsa yaşanmamış demekti. Bu olaya bu şekilde yaklaşmam gerekiyordu.

Her neyse… Zanoba’nın ölümünün illa ki İnsan-Tanrı’nın işi olduğu söylenemezdi ama gelecekteki benliğim her şey için onu suçluyordu. Hayatımın bu noktasında, intikam almaya takıntılı bir hale geldiğim açıktı. Kendimi İnsan-Tanrı’yı arama işine eskisinden daha da hırsla adamış, yoluma çıkan herkesi acımasızca katletmiştim.

Ve sonunda bir ipucu bulmuştum.

Bunu yazarken kalbim güm güm çarpıyor.

Şu anda Begarit Kıtası’nın ıssız bir köşesindeyim. Buranın meskûn olmayan, keşfedilmemiş bir bölge olduğu söyleniyordu ama burada antik Ejderha Irkı medeniyetinden kalma bir kalıntı buldum. Ve duvarlarında yazılarla kaplı duvar resimleri keşfettim. Bunlardan birinde şunları okudum:

Bu dünya altıya bölünmüştür: Ejderhalar dünyası, insanlar dünyası, iblisler dünyası, canavarlar dünyası, okyanus dünyası ve gökyüzü dünyası.

Bu altı dünya, büyük bir küpün yüzleri gibi dizilmiştir. Bu küpün içi, çorak dünya olarak bilinen yerdir. Küpün bir yüzünden diğerine geçmenin tek yolu buradan geçmektir; ancak bu sadece çok özel bir yöntemle mümkündür.

Ne yazık ki duvar resmi bu bölümden sonra ufalanıp yok olmuştu. Ancak okunabilen en son cümle şöyleydi:

“İnsan-Tanrı, çorak dünyanın merkezinde durur.”

Aradığım şeyi sonunda buldum.

Bu duvarlarda yazılan her şeyi derinlemesine analiz etmek için bir süre burada kalmayı planlıyorum.

Duvar resimleri, Ejderha Irkı’nın çorak dünyanın merkezine giden bir yol bulma çabalarının tarihsel bir kaydını içeriyor.

Çağırma ve Işınlanma büyüsü, görünüşe göre çorak dünyadan geçerek diğer dünyalara ulaşma büyülerine dair araştırmalarının bir yan ürünü olarak geliştirilmiş. Araştırmamı bu yöne odaklamam gerekebilir.

Bu harabelerde bulunabilecek her şeyi buldum.

Antik Ejderha Irkı, çorak dünyanın merkezine ulaşmalarını sağlayacak bir şey yaratmaya çalışmış gibi görünüyor ama bunun ne olduğunu bilmiyorum. Duvarların bunu anlatan kısmı toza dönüşmüş. Yine de kullandıkları yöntem Çağırma veya Işınlanma büyüsüne oldukça benzer bir şeydi.

Ne yazık ki tarif edilen türden bir büyüyü yeniden oluşturmak için ihtiyacım olan bilgiye sahip değilim.

Ancak Perugius sahip olabilir. Çağırma büyülerine ondan daha hakim birini tanımıyorum. Belki beni doğru yöne yönlendirebilir.

Perugius hiçbir şey bilmiyordu.

Aslına bakılırsa, İnsan-Tanrı’nın kim veya ne olduğunu bile bilmiyor. Bildiği tek şey, adının anılmasıyla bile Laplace’ın öfkeden deliye döndüğüydü.

Yine en başa döndüm. Laplace’ın İnsan-Tanrı’yı bildiği açıktı ama artık hayatta olanların arasında değildi…

Sanırım Orsted var. Belki o bir şeyler biliyordur.

Orsted’in nerede olduğuna dair tek bir söylenti bile bulamıyorum. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, o adamın izini bulabileceğimi sanmıyorum.

Belki de Işınlanma büyüsü üzerindeki araştırmalarıma odaklanmam daha iyidir. Onlarca yıl süren aralıksız savaşlardan sonra, artık eskisi kadar çevik hareket edemiyorum. Boşa harcayacak çok fazla zamanım kalmamış olabilir.

Hayır… pes etmek için henüz çok erken. Hâlâ seyahat edebiliyorken daha fazla Ejderha Irkı harabesi bulmaya çalışmalıyım.

Ha. Demek bu dünya, merkezinde İnsan-Tanrı’nın bulunduğu içi boş bir küp gibiydi. Bu biraz rahatsız ediciydi. Bu durum ışınlanmanın neden her zaman yerin dibine çekiliyormuş gibi hissettirdiğini açıklıyordu; çorak dünyaya çekiliyor ve varış noktanıza oradan geçerek ulaşıyordunuz.

Tabii ki bu, İnsan-Tanrı’ya ulaşmak için toprağı kazıp aşağı inebileceğiniz anlamına gelmiyordu. Dünyalar arasındaki bağlantı muhtemelen o kadar kelimenin tam anlamıyla bir şey değildi.

Günlük bu girdiden sonra yine zamanda ileriye sıçrıyor gibiydi. Gelecekteki benliğim bu konuda gerçekten pek tutarlı davranmamıştı.

İblis Kıtası’nın dağlarının yükseklerinde ikinci bir Ejderha Irkı harabesi keşfettim. Bunları neden bu kadar tehlikeli ve iyi gizlenmiş yerlere inşa ettiklerini anlayabilseydim keşke. Bu bölgenin tamamı güçlü canavarlarla kaynıyor.

Hımm. Sanırım Perugius’un yüzen kalesi de bir bakıma harabe sayılabilir. Belki de bu üçüncüsüdür o halde.

Her neyse, yarın burayı keşfetmeye başlamayı planlıyorum.

Çabalarımın karşılığını aldım. Yıllar önce incelediğim duvar resminin, çorak dünyanın merkezine ulaşma yöntemlerini anlatan bölüm de dahil olmak üzere eksiksiz bir versiyonunu buldum.

Antik Ejderha Irkı beş kutsal hazine yaratmış. Beşini birden kullanmak, çorak dünyadan öylesine geçmek yerine sizi doğrudan oraya gönderiyor.

İnsan-Tanrı’ya ulaşmanın bir yolunu sonunda buldum. Sonunda.

Ama artık altmış yaşımı geçtim ve vücudum berbat durumda. Zamanında yetişebilecek miyim bilmiyorum.

Perugius’u bir kez daha ziyaret ettim. Bu sefer bana verecek bilgisi vardı.

Antik Ejderha Irkı tarafından yaratılan beş kutsal hazine, beş generallerinin elindeymiş. Ejderha Tanrısı’nın gizli sanatı aracılığıyla çorak dünyanın kapısını açmak için hepsinin bulunması gerekiyormuş. Ancak bu generallerden biri zaten ölmüş ve hazinesi kaybolmuş. Halefinin nerede olduğu da bilinmiyor.

Perugius, kayıp generalin birkaç on yıl içinde ortaya çıkacağına inanıyor. Bunu ifade ediş biçiminde bana garip gelen bir şey vardı ama nedenini tam olarak hatırlayamıyorum. Son zamanlarda anılarımın sandığını açmak giderek zorlaşıyor.

Perugius hâlâ benden bir şey mi saklıyor? Bu çileden çıkarıcı bir düşünce. Ama güzel günleri yâd edebileceğim geriye kalan tek kişi o. Onu öldürmek istemiyorum.

Orsted’in gizli sanat hakkında bir şeyler bilebileceğini söyledi… ama hiç kimsenin Orsted’in nerede olduğuna dair en ufak bir fikri yok.

Her halükarda, son Ejderha Generali’nin ortaya çıkması onlarca yıl alacaksa benim için hiç umut kalmamış demektir. O kadar uzun yaşayamayacağımdan eminim. Vücudum zaten çökmek üzere. Ölümün bana doğru sinsi sinsi yaklaştığını hissedebiliyorum.

Ne yapmam gerekiyor, kahretsin? Zamanım tükeniyor…

Ejderha Generallerinin hazinelerinin beşini birden ele geçiremiyorum.

Kendi taklitlerimi oluşturabileceğimi ya da gizli sanatın kendisini yeniden üretebileceğimi sanmıyorum. Başlangıç noktası olarak kullanabileceğim yeterli veri yok; nereden başlayacağımı bile bilemezdim.

Başka bir deyişle, çorak dünyaya ulaşamam.

Artık bundan o kadar bıktım ve usandım ki.

Daha ne kadar tek başıma ileriye doğru çabalamaya devam etmek zorundayım? Bunu kimin için yapıyorum ki ben? İnsan-Tanrı’ya olan nefretim bile körelmeye başlıyor.

Ben sadece… kahretsin, çok yorgunum.

Önceki girdilerin ateşi ve kararlılığı, yerini kabullenişe ve kırgınlığa bırakıyordu. Geride pek sayfa kalmamıştı. O halde bu girdiler muhtemelen yaklaşık elli yıl sonrasına aitti.

Gelecekteki benliğim, kayda değer çok az başarıyla onlarca yıl boyunca sürekli çabalamış ve hedefine asla ulaşamamıştı. Belli bir noktadan sonra, herkes doğru düzgün düşünemeyecek kadar tükenirdi. Bugünkü ben olsam muhtemelen çok daha önce pes ederdim.

Araştırma notlarımı genellikle bu günlükten ayrı tutarım ama en son teorim hakkında buraya bir girdi ekleyeceğim.

Işınlanma büyüsü üzerindeki araştırmalarım sırasında ilginç bir teze ulaştım. Şöyle ki: Antik duvar resimlerinde tarif edilen büyüyle birleştirip uygulanış biçiminde ayarlamalar yaparak zamanda geriye yolculuk etmek mümkün olabilir.

Ancak teorim doğruysa, birkaç saniye geriye gitmek bile muazzam miktarda mana gerektirebilir. O halde yıllar öncesine sıçramak için ne kadar gerekirdi?

Geçmişe yolculuk etmeyi deneyeceğim.

Elimde hâlâ bu eski günlük var. Onu bir odak noktası olarak kullanıp tam da yazmaya başladığım o güne sıçrayabilirim belki—İnsan-Tanrı’nın beni kandırarak o fareyi salmamı sağladığı ve Roxy’yi öldürdüğü o güne.

İşe yarayacak mı bilmiyorum.

Eğer işe yararsa bana ne olacağını da bilmiyorum. Sonuçta zaman paradoksu kavramına yabancı değilim.

Keşke işe yarayacağından daha emin olabilseydim.

Zamanda geriye şimdiki halimle mi sıçrayacağımı, yoksa sadece gençliğime mi döneceğimi kestirmek bile zor. Yine de ilkinin gerçekleşeceğini varsayarsak, ne söyleyeceğimi gözden geçirmem gerek. En azından Taşlaşma Sendromu olayına, Eris’e ve İnsan-Tanrı’ya değinmeliyim.

Hepsini açıklayabileceğimden emin değilim. Genç halimin bana inanacağından bile emin değilim.

Ya bunun yerine zihnim eski halime dönerse… Sylphie ve Roxy ile nasıl iletişim kurabileceğimi bilemiyorum.

Onları tekrar görmeyi elbette çok istiyorum. Onlara ne kadar üzgün olduğumu söylemek istiyorum. Ama mutlu, genç bir adamın zihninin üzerine kendiminkini yazma fikri… dürüst olmak gerekirse midemi bulandırıyor.

Belki de önce deney yapmak için daha fazla zaman ayırmalıyım. Fakat bir zaman paradoksunun potansiyel riskleri düşünüldüğünde, bunu yapmaktan çekiniyorum. Diyelim ki zamanda birkaç gün geriye sıçradım. Ya bu süreçte anılarımı geride bırakırsam? Kendimi sonsuz ve anlamsız bir döngüye hapseder, bu sefil dünyada sonsuza dek yaşamaya mahkûm ederim.

En azından diğer yolla Roxy ve Sylphie’yi tekrar görebilirdim…

Pekala. Bu kadar yeter. Aşırı düşünmeyi bırakacağım artık.

Zaten kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı. Hayatımla hiçbir şey başaramadım. Sadece oksijen israfıyım. Belki bunu da elime yüzüme bulaştırıp her şeyi yine mahvedeceğim, ama ne çıkar? Neden zerre kadar umurumda olsun ki?

Ve eğer başarırsam…

Şey, belki de İnsan-Tanrı’ya kendi ilacından tattırabilirim.

 

 

 

Son girdiyi de okumayı bitirince günlüğü kapattım.

Arka kapağı tıpkı ön kapağı gibi çizik içinde ve yıpranmıştı. Artık tamamını okuduğuma göre, o çiziklerin anlamını görebiliyordum. Bu şeyi yanımda taşıyarak geçirdiğim uzun, acı dolu yılların kanıtlarıydı onlar.

Gelecekteki halim o son girdiyi yazdıktan hemen sonra zamanda geriye sıçramış olmalıydı, ancak bu süreçte manasının tükendiğini sonradan fark etmişti.

Zamanda geriye yolculuk etmek için Işınlanma büyüsü kullanmanın arkasındaki prensipleri kavramaya bile başlayamıyordum. Yine de neden tek bir büyük sıçramayla geri geldiğinden emin değildim. Günlüğe yazdıklarına bakılırsa, bu mana sorununu önlemek için birden fazla adımda geriye sıçramak daha güvenli olabilirdi. Bu yaklaşımın faydalarını fark edemeyecek kadar yaşlı ve yorgun mu düşmüştü acaba?

Hayır… bunun için yeterli manası olmayabileceği muhtemelen aklına bile gelmemişti. Adamın, herhangi bir büyüyü yapabilme yeteneğine güveni tam olmalıydı.

Her halükarda, bu günlük yaptığı araştırmalara dair ihtiyacım olan tüm detayları barındırmıyordu. Vardığı sonuçların tamamen doğru olduğunun da bir garantisi yoktu. Bir kere, o antik duvar resimlerini yanlış yorumlamış olabilirdi.

Düşününce, Perugius’un kalesinin alt katlarında eski bir duvar resmi görmüştüm. Burada bahsettiğimiz şey öyle bir şey miydi acaba? Onun Çağırma büyüsüyle bir ilgisi yok gibi görünüyordu… ama söylenenlere bakılırsa, dünyanın dört bir yanına gizlenmiş onun gibi daha pek çoğu vardı.

Neyse. Şimdilik en önemli sorularımın cevaplarını almıştım. Şimdi ben de aynı yoldan gitmeden önce harekete geçmem gerekiyordu.

“Herkese merhaba,” diye seslendi giriş holünden bir ses. “Ben geldim.”

Roxy işten dönmüştü. Mükemmel zamanlama.

Öyleyse ilk iş. Bu gece iki eşimle de ciddi bir konuşma yapmam gerekiyordu. Eris’i bilmeye hakları vardı… ve hepimizin tehlikede olduğu gerçeğini.

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

4.7 3 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla