Gelecekteki benliğim olduğunu iddia eden adamla karşılaşmamın ertesi sabahıydı ve gözümü bile kırpmamıştım. Zihnim bu noktada pek iyi çalışmıyordu elbette, ama ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu.
Gelecekteki halim bana birkaç tavsiyede bulunmuştu: “Nanahoshi’ye danış,” “Eris’e bir mektup yaz,” ve “İnsan-Tanrı’ya karşı gelmeden ondan şüphe duy.”
Eris’e yazacağım mektubu dün gece kaleme almıştım. Fakat Sylphie ve Roxy ile meseleyi konuşup halletmeden mektubu göndermeyecektim. O konuşmanın gidişatına göre mektubu ciddi şekilde düzeltmem gerekebilirdi.
İnsan-Tanrı hakkındaki kısım bana gayet makul gelmişti. Rüyalarıma bir sonraki gelişinde, aramızdaki durumun ne olduğunu ona açıkça belirtecektim.
Nanahoshi ile konuşma konusuna gelince… Hemen gidip onu görmek geçiyordu içimden ama durumu ona nasıl açıklayacaktım ki? Bütün bu olanlar tam bir delilikti. Yine de düşününce, Nanahoshi buraya paralel bir dünyadan çağrılmıştı. Hikâyem kulağa çılgınca gelebilirdi ama muhtemelen gülüp geçmezdi.
Her şeyden önce yapılması gereken bir şey vardı ama. Günlüğü incelemem gerekiyordu; gelecekteki halimin yanında getirdiği o günlüğü. O kitabın ne içerdiğine dair en ufak bir fikrim yoktu ve dürüst olmak gerekirse öğrenmeye korkuyordum. Ama onu öylece bir çekmeceye tıkıp unutamazdım. O çaresiz ihtiyar adamın gördüklerinin ve yaptıklarının tek kaydı oydu.
Günlük yıpranmış ve eskimişti. Kapağı çizikler içindeydi ve ilk sayfaları yılların etkisiyle sararmıştı. Yine de sözcükler en azından anlaşılır durumdaydı.
Kendimi hazırlayıp okumaya başladım.

Günlük tutmaya karar verdim.
Olaylarla dolu bir iki hafta geçti, biliyor musun?
Perugius ile tanıştım ve Zenith’in durumu hakkında birkaç ipucu aldım. Ve yakında Çağırma büyüsü ile Işınlanma hakkında daha fazla şey öğreneceğim. Halletmem gereken çok şey var, bu yüzden her şeyi takip edebilmek için yazmayı denemeye karar verdim.
Aisha bu sabah oldukça üzgündü. “Garip bir fare” ölüsü bulmuş sanırım. Belki de kemirgenleri pek sevmiyordur.
Görünüşe göre komşulardan biri çevrede Taşlaşma Sendromu’na yakalanmış bir kedi bulmuş. Korkunç şeyler. Aileme ellerini iyice yıkamalarını ve ağızlarını çalkalamalarını tembihlemem gerekecek.
Elinalise’in hamile olduğunu öğrendik! Cliff inanılmaz derecede gergin görünüyordu ama Elinalise’in yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Tabii ki onlar için bir kutlama düzenledik. Güzel günlerin kıymetini hazır buradayken bilmek lazım.
En azından başlangıçta, nispeten sıradan bir günlük gibi okunuyordu. Bir girdide Perugius ile Çağırma büyüsü çalışmaktan bahsediliyordu. Bir diğerinde ise Zanoba ile uçar kalede dolaşıp sanat eserlerini incelediklerinden söz ediliyordu. Ayrıca “Dün gece Roxy’yi çığlık çığlığa bağırtmanın yeni bir yolunu buldum!” gibi pek çok dipnot da vardı, ya da “Lucie uyurken bir meleğe benziyor. Büyüdüğünde çok güzel bir kız olacağına eminim.” Hayatının tadını çıkardığı her halinden belli olan birinin günlüğüydü bu.
İlk birkaç girdide tarih yazılıydı ama kısa süre sonra bundan vazgeçmişti. Bu da tam olarak ne kadar zaman geçtiğini anlamayı imkânsız kılıyordu. İhtiyar adamın anlattıklarına bakılırsa, bu noktada muhtemelen yaklaşık iki hafta gelecekteydim.
Ve işte tam orada işler birdenbire felakete sürüklendi.
Roxy bugün bayıldı.
Bir süredir kendini iyi hissetmiyordu ama şimdi ateşi çıktı. Üniversiteye bir süre gelemeyeceğini bildirmem gerekecek. İleri Seviye Panzehir büyüsü de dâhil olmak üzere her şeyi denedim ama en ufak bir etkisi bile olmadı. Ciddi bir şey olmasından korkuyorum. Cliff’ten en kısa sürede ona bakmasını isteyeceğim.
Roxy’nin ayak parmaklarının uçları mor bir kristale dönüşüyor. Teşhis Gözü’yle bakması için Cliff’i hemen çağırdım. Görünüşe göre Taşlaşma Sendromu denen bir şeye yakalanmış. Bu ancak Tanrı seviyesi bir Panzehir büyüsüyle iyileştirilebilen korkunç bir hastalık.
Milis’i ziyaret etmek ve ihtiyacımız olan büyünün sözlerini almak için ışınlanma çemberlerini kullanacağız. Cliff ve Zanoba da benimle geliyor. Sylphie de gelmek istedi ama burada kalıp düzeni sağlamasını rica ettim.
Pekala, Milishion’a ulaştık. Görünüşe göre kilise, Tanrı seviyesi büyü sözlerini buradaki katedralin derinliklerinde saklıyor. Cliff nerede olduklarını biliyor ama orası başpiskopos rütbesinin altındaki herkese yasak. Gece içeri sızmayı planlıyoruz. Büyü sözlerini kopyaladıktan sonra gizlice geri sıvışabiliriz.
İçeri sızma kısmını sorunsuz hallettik. Ama büyü sözlerinin sözlük kadar kalın bir kitap olacağını hesaba katmamıştık. Bütün metni o anda kopyalamak imkânsızdı. Onu çalmak zorunda kaldık. Sonra da çıkarken bizi fark ettiler. Şu anda kaçıyoruz.
Işınlanma çemberinde bir pusuya düştük. Dövüşürken çemberin kendisi hasar gördü. Artık kullanılamaz durumda. Cliff dövüş sırasında zehirlendi. Bilinci kapalı ve durumu ciddi görünüyor.
İlk defa bir insanı öldürdüm. O kemik kırılma sesini hâlâ duyabiliyorum. Midemi bulandırıyor.
Kahretsin. Kahretsin!
Başka bir ışınlanma çemberine doğru ilerliyoruz.
Cliff hâlâ baygın ve görünüşe göre isimlerimizi ve eşkallerimizi tüm ülkeye yaymışlar. Artık aranan suçlularız.
Milis Kilisesi’ni ömür boyu kendime düşman ettim.
Cliff bugün öldü.
Bir süre hiçbir şey yazmak istemiyorum.
Bir şekilde başka bir ışınlanma çemberine ulaşmayı başardık. Bu kâbus neredeyse bitti.
Çok geç kalmışız.
Bugün hiçbir şey yazamıyorum.
Dün olanları yazmam gerekiyor sanırım.
Şehrin girişinde Eris ve Ghislaine ile karşılaştık. Eris bana bir şeyler zırvalamaya başladı ama ona iki karım, bir ailem olduğunu ve artık onun bakıcılığını yapacak vaktim olmadığını söyledim. Şaşkına dönmüş bir halde uzaklaştı.
Ghislaine gitmeden önce bana tiksinti dolu bir bakış attı. Gerçekten tepemi attırdı.
Eve döndüğümde herkesi perişan bir halde buldum. Roxy ölmüştü. Vücudunun yarısı sonuna doğru kristale dönüşmüştü. Bütün o Milis yolculuğu boşunaymış.
Elinalise’e Cliff’in ölümünü anlattım. Yüzüme bir tokat attı ve ağlayarak koşup gitti.
Buna katlanamıyorum. Bu kadarı fazla.
Roxy için bir cenaze töreni düzenledik.
Şu an yataktan bile zor kalkıyorum. Bütün yaptığım ağlamak.
Hiçbir şey umurumda bile değil.
Görünüşe göre Elinalise kimseye haber vermeden şehri terk etmiş. Hamile bir kadının tek başına ortalıkta dolaşması ne kadar doğru bilmiyorum ama bu onun bileceği iş sanırım.
Sylphie beni neşelendirmeye çalışıp duruyor. İşe yaramıyor.
Roxy bir daha asla geri gelmeyecek.
Çok tatlıydı. Çok samimiydi. Beni o evden dışarı çıkaran oydu. Paul öldüğünde beni teselli eden de oydu. Bunca yıldır benim pusulam olmuştu.
Ve şimdi gitti.
Son zamanlarda sarhoş olmaktan başka bir şey yapmıyorum. Ayık olduğumda aklıma Roxy geliyor. Ve sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum.
Sylphie böyle devam edemeyeceğimi söyleyip duruyor ama o ne anlar ki? Bana her şeyi öğreten kadını kaybettim ben.
Evde içtiğimde Lilia başımın etini yemeye başladı, ben de artık tavernalarda sarhoş oluyorum.
Bazen ben içki içerken Eris çıkagelip beni darlıyor. Genelde bir sürü hakaret savurup ardından bana yumruk sallıyor. Bu kadının derdi ne böyle? Hem Ghislaine neden onu durdurmuyor?
Norn da bugünlerde benimle konuşmuyor. Bana pislikmişim gibi bakıp duruyor sadece.
Kimse ne hissettiğimi anlamıyor.
Son zamanlarda Sylphie üzerime agresif bir şekilde gelmeye başladı. Onunla yatıp Roxy’yi unutmaya çalışmamı isteyip duruyor. O kadar ısrar etti ki en sonunda ona bağırdım.
Neden böyle düşüncesizce bir şey söyler ki? Bunun bir işe yarayacağını nasıl düşünebildi?
Sadece bu da değil sanırım. Şu an Sylphie ile yatacak olsaydım, muhtemelen ona karşı çok sert davranırdım. Ona Roxy’nin bir yedeğiymiş gibi davranırdım. Ve bütün acımı, öfkemi ondan çıkarırdım. Bu yapılacak doğru şey olamaz.
İşleri elime yüzüme bulaştırdım.
Tavernadaki fahişenin biri benimle flört etmeye başladı. Zil zurna sarhoştum ve en sonunda onu üst kattaki bir odaya çıkardım. Yatakta harikaydı tabii. Tam bir profesyonel. Ama sanırım şimdiye kadar yattığım kadınların hiçbiri pek tecrübeli değildi zaten…
Tamam, önemli kısım bu değil.
Üzerimde başka bir kadının kokusuyla eve sendeleyerek girdiğimde, Sylphie gözyaşlarına boğuldu. Bana, “Sana yetmiyor muyum?” diye sordu ve ben tek bir kelime bile edemeden kendini odasına kilitledi.
Lilia beni iyice bir haşladı, Aisha bile suratını astı bana. Sylphie’nin odasındaki hıçkırıklarını hâlâ duyabiliyorum. Kapıyı çaldığımda cevap vermiyor.
Her şeyi tamamen yanlış anlamışım. Her şeye katlanmaya razıydı. Bütün acımı ona kusmamı istiyordu.
Yarın özür dileyeceğim.
Sylphie hâlâ benimle konuşmuyor. Ne yapmam gerekiyor benim?
Tanrım, keşke Elinalise burada olsaydı…
Sylphie ortadan kayboldu.
Bu sabah uyandığımda odasını boş buldum. Yani, neredeyse boş—bunca yıl boyunca ona aldığım kıyafetleri ve diğer hediyeleri geride bırakmış.
Lilia derhal onun peşine düşmemi emretti. Ama böyle bir hakkım var mı onu bile bilmiyorum. Sylphie’nin benden boşanmak için dünyadaki her türlü sebebi var.
Ne yapacağıma karar vermeye çalışarak öylece otururken Zenith yanıma geldi ve yüzüme bir tokat patlattı. Hiçbir şey söylemedi, sadece tekrar tekrar tokatladı beni. Sanırım bana aklımı başıma toplamamı söylüyordu.
Sylphie’nin peşinden gitmeye karar verdim.
Şehirde sağa sola sorarak öğrendiğime göre, Ariel ve müttefikleriyle birlikte Asura Krallığı’na doğru yola çıkmış. Ariel’in mezuniyetine hâlâ birkaç ay var. Neden şimdi apar topar dönsünler ki? Tatmin edici bir cevap alamadım ama Asura’da bir şeyler olduğu kesin. Benim de elimi çabuk tutmam gerekecek.
Yine Eris ile karşılaştım.
Çılgın kız bana “son bir şans” ya da öyle bir şey vereceğinden dem vurup durmaya başladı. Ve kaçınılmaz olarak onu başımdan savuşturduğumda ise bana yumruk atmaya başladı. Zırvalıklarından canıma tak etmişti, ben de onu büyüyle savuşturdum. Sonra kılıcını çekip peşime düştü, ben de topukladım.
Nedir bu kızın derdi? Yıllar önce beni terk eden kendisiydi!
Kar fırtınasına yakalandım. Dinmesini beklemem gerekiyor.
Sylphie bu bölgeyi çoktan geçti mi acaba? Her geçen gün içimdeki endişe daha da artıyor.
Bugün Asura Krallığı’na ulaştım ama sınırda beni durdurdular. Milis Kilisesi’nin düşmanı olduğum için görünüşe göre Asura’da da aranan bir suçlu sayılıyorum. Beni tutuklamalarına fırsat kalmadan kaçmak zorunda kaldım. Sınırı gizlice geçmenin bir yolunu bulmam gerekecek.
Yerel bir hırsızlar loncasıyla anlaşmayı başardım. Organize suçun buralarda bu kadar yaygın olması işime yaradı.
Görünüşe göre bu dünyadaki soyguncular arasında bir nevi ünlüymüşüm. Bana bakışlarında kıskançlık gördüm. Kutsal Ülke’den o büyü sözlerini çalmamın haberi yayılmış sanırım.
Durumu anlattım ve Triss adında bir haydutun sınırı geçerken bana eşlik etmesi konusunda anlaştılar. Oldukça alımlı, dolgun vücutlu bir kadın. Sylphie bizi birlikte görürse yanlış anlar diye korkuyorum.
Asura Krallığı’nın içine girmeyi başardım.
Lonca, bir maske ve kapüşonla kılık değiştirmemi sağladı. Bugünden itibaren adım Ludo Ronouma. İşime gelir bir şekilde, yüzümü gören olursa beni taşlaştıracak bir lanetten muzdaribim. Bu ‘Ronouma’ karakteri, rehberlik eden kuzeni Triss ile birlikte iş için Asura’ya gelmiş Basherantlı bir büyücü güya.
Lonca bu iş üzerine gerçekten kafa yormuş. Haklarını teslim etmem lazım.
Tavernalarda duyduğumuza göre, Asura Kralı ölüm döşeğindeymiş. Ayrıca krallık prenslerinin tahta geçme hakkı için birbirleriyle mücadele ettiği söylentisi var. Ariel’in neden planlanandan önce apar topar buraya döndüğünü açıklıyor bu.
Yakında başkente ulaşacağız.
Ne yazık ki Ariel hakkında duyduğumuz tek haber oldukça şüpheli görünüyor. İnsanlar onun bir tür darbe yapmak için güçlerini topladığını düşünüyor sanırım. Yine de kimse bunu başarabileceğine ihtimal vermiyor.
Ariel kazanamayacağı bir savaşı başlatacak kadar aptal değil. Sadece bir dedikodu işte.
Bugün Ars’a ulaştık. Triss bilgi toplarken tavernada Eris’i görmüş. Kız bunca yol beni mi takip etti yani?
Yok, öyle olamaz. Asura onun memleketiydi, değil mi? Muhtemelen sadece tesadüfen aynı şehre düşmüşüzdür.
Duyulanlara bakılırsa Ariel yer altına çekilmiş. Ve elbette Luke ile Sylphie de onunla gitti. Onları aramaya nereden başlayacağımı bilmiyorum.
Onları bulamıyoruz.
Triss başkenti çoktan terk ettiklerini düşünüyor ama nereye gittiklerini kim bilir?
Aklıma gelen tek şey… şey, belki de Ariel, Luke’un ailesiyle falan güçlerini birleştiriyordur. Yarın sabah Notos Greyratlarının yönettiği bölgeye gitmeyi teklif edeceğim.
Pilemon Notos Greyrat’ın yönettiği Milbotts Bölgesi’ne ulaştık. Buraya gelirken Ariel’in şu anda Notos ailesinin koruması altında saklandığına dair bir söylenti duyduk.
Şimdi Sylphie’ye nasıl ulaşacağımı bulmam lazım. Hissiyatım yine işin içine izinsiz sızmaların gireceğini söylüyor.
Nedense Notos malikanesine sızmaya çalıştığımda Eris beni bekliyordu. Beni bir güzel evire çevire dövdü.
Beni bodruma kilitledikten sonra şu Pilemon denen adam çıkageldi ve bir süre bana hakaretler yağdırdı. Adamın yüzü Paul’unkine çok benziyor ama benzerlik orada bitiyor.
Notos ailesinin kontrolünü ele geçirmeye geldiğim izlenimine kapılmış gibiydi. Yarın beni idam ettireceğini ve kafamı Milis Kilisesi’ne göndereceğini ilan ettikten sonra hışımla odadan çıktı.
Yeterince kolay bir şekilde kaçmayı başardım… ama Ariel hiçbir yerde yoktu.
Başkentte bir darbe başlattılar. Ariel’in Milbotts’a kaçtığı hakkındaki o söylenti tamamen zırvalıktan ibaretmiş. Ars’ta bir yerlerde saklanıp saldırmak için uygun anı bekliyorlarmış.
Zamanında yetişebilir miyim bilmiyorum.
Şu an başkente yaklaşık bir günlük mesafedeyiz. İnsanlar darbenin başarısızlıkla sonuçlandığını söylüyor.
Ariel pervasızca birinci ve ikinci prensleri aynı anda katletmeye çalışmış. Fakat prensler, kraliyet konuğu olarak başkente getirilen iki güçlü kılıç ustası, yani Su Tanrısı ve bir Kuzey İmparatoru tarafından korunuyormuş. Suikast başarısızlıkla sonuçlanmış. Ariel’in güçleri yok edilmiş, kendisi de yakalanmış. Yakında idam edileceğini söylüyorlar.
Ama güçleri “yok mu edilmiş”?
Yok edilmiş… tamamen mi?
Ya Sylphie…?
Artık buna dayanamıyorum.
Neden böyle oluyor? Her şey nerede böyle ters gitti?
Birkaç gün önce yaşananları yazacağım.
Ariel’in “suç ortaklarının” cesetleri kraliyet sarayının idam meydanında sergileniyordu. Luke da onların arasındaydı. Ve Sylphie de öyleydi.
Kolunun biri kesilmişti ve yüzünde devasa bir yara izi vardı. Küçük bir kalabalık cesetlere taş atıyordu. Sylphie’ye taş atıyor, ona krallığın haini diye bağırıyorlardı. Taşlar cesetlere her çarptığında, etlerini gagalamakta olan kargalar gürültüyle havalanıyordu.
Kendime hâkim olamadım. Büyüyle cesetlerini yaktım. Sonra da beni durdurmaya çalışan herkesi yaktım.
Bu ülkenin canı cehenneme. Hepsi yanmayı hak ediyor.
Hızla ayağa kalktım. Kalbim göğsümde güm güm atıyor, başım dönüyordu. Bunu okumak inanılmaz derecede acı vericiydi. Devam etmek istemiyordum.
Gerçekten bu şeyi okumak zorunda mıydım? Gerçekten başka bir çare yok muaydı?
“Öğğ…”
İçimi güçlü bir mide bulantısı dalgası kapladı.
Bu sadece o ihtiyar adamın uydurduğu hastalıklı bir hikâyeydi, değil mi? Öyle olmalıydı. Böyle bir geleceğin mümkün olabileceğine inanmak istemiyordum. Düşünmesi bile fazla korkunçtu…
“…”
Hayır. Hepsini okumam gerekiyordu. Bu kitapta bilgi vardı—değerli, hayati bilgiler.
Ancak tekrar kitaba baktığımda, sayfayı çevirmeye elim varmadı. Devam etme düşüncesi bile midemi bulandırıyordu. Bir sonraki yazıda beni ne tür yeni dehşetler bekliyordu acaba? Dehşetten kelimenin tam anlamıyla midem bulanıyordu.
“Tamam, ben… Biraz ara vermeliyim…”
Titrek bacaklarla odadan çıkıp banyoya yöneldim. Ve klozetin içine kustum.
Yüzümden yaşlar süzülüyordu. Bir bakıma o günlüğü yazan bendim—ve dünyam başıma yıkılırken tam olarak ne hissettiğimi korkunç bir netlikle hissedebiliyordum. Roxy öldüğündeki kederimi hissedebiliyordum. Sylphie beni terk ettiğindeki paniğimi ve çaresizliğimi hissedebiliyordum. Ve Sylphie’nin cesedini bulduğumdaki o yıkıcı acıyı hissedebiliyordum.
“Böğğğ…”
Yüzümü klozete gömdüm ve kusacak hiçbir şey kalmayana kadar kustum.
Midem artık tamamen boştu ama hiç iştahım yoktu. Muhtemelen bugün hiçbir şey yiyemeyecektim.
Ağzımı suyla çalkaladıktan sonra banyodan çıktım. Sylphie koridorda yüzünde endişeli bir ifadeyle beni bekliyordu. “R-Rudy? Ne oldu? İyi misin?”
Üzerinde günlük, rahat kıyafetleri vardı. Gümüş rengi saçları omuzlarına serbestçe dökülmüştü. Kendimi onu ölü olarak hayal ederken buldum—yüzü yaralı, bir kolu eksik. Soğuk ve cansız. Kargalara yem olsun diye asılmış.
“Vay! Ne var?”
Tek bir kelime bile etmeden kollarımı ona dolamıştım. Bedeni her zamanki gibi yumuşak ve sıcacıktı.
“Hâlâ Atofe ile olan savaşı mı düşünüyorsun?”
“… Evet.”
“Gerçekten mi? Oy… Geçti, geçti…” diye mırıldandı Sylphie, uzanıp sırtımı hafifçe sıvazlayarak. “Biliyorsun Rudy, biraz teselliye ihtiyacın olursa ben her zaman yanındayım. Göründüğünün yarısı kadar bile güçlü olmadığını biliyorum.”
Biraz teselliye ihtiyacın olursa ben her zaman yanındayım. Gelecekteki benliğim bu sözleri göz ardı etmişti ve bu ona ağır bir bedele patlamıştı.
“Evet… Özür dilerim, Sylphie…”
“Ah, sorun değil.”
“Biliyorsun, ben… gerçekten canım yandığında işleri berbat edebilirim… Omzunda ağlamak yerine aptalca, kırıcı şeyler söyleyebilirim…”
“Ha? Durup dururken bu da nereden çıktı?”
“Ama lütfen, öylece çekip gitme benden…”
“Şey…” “şey, öyle bir şey olursa sanırım üzülürüm. Ben de ağır şeyler söyleyebilirim, bu yüzden belki kavga ederiz… ama her zaman barışabiliriz, değil mi?”
“Evet. Tabii ki. Tabii ki barışabiliriz…”
Sylphie o kadar iyi ki. Onun gibi tatlı bir kıza nasıl ihanet edebilmiştim ki?
“Şey, Rudy? Kalçamı mı elliyorsun?”
“… Bırakmamı mı istiyorsun?”
“Yani, pek sorun değil sanırım ama… Vay!”
İznini aldığıma göre, Sylphie’yi kucağıma alıp yatak odasına doğru yöneldim. Cinsellik içeren bir şey yapmayı planlamıyordum. Dürüst olmak gerekirse, şu an sadece baş başa sarılmaya ihtiyacım vardı. Sanki… sonsuza dek kaybettiğim bir şeyi henüz yeni geri kazanmışım gibi hissettiriyordu. Gerçi onu henüz gerçekten kaybetmemiştim, bu yüzden… evet. Kendime bile açıklamak kolay değildi.
O günlüğü okumak beni hüzünlü ve duygusal bir moda sokmuştu sanırım. Birazcık Sylphie terapisinden yararlanmaktan zarar gelmezdi.
Roxy işten eve geldiğinde, evde peşinde dolanmaktan kendimi alamadım. Koltuğa oturduğunda hemen yanına kurulup saç örgülerinin uçlarıyla oynamaya başladım.
“Ne oldu, Rudy?”
Görünüşe göre sürekli kıpırdanıp durmam ona fazla gelmişti.
“Şey, yani… Biraz laflayabiliriz diye umuyordum.”
“Hm? Biz her zaman konuşuruz zaten, Rudy. Ah… konuşmamız gereken ciddi bir şey mi var?”
“Yok, hayır. Sadece birazcık, şey, yakınlık kurmak istedim, bilirsin ya?”
“Iııı… peki o zaman. Ama bu gece ileri gitmek yok.”
“Tabii. Evet. Ben sadece, şey, biraz sarılmak istiyorum. Senin için de uygunsa.”
“Benim için sorun değil, Rudy.”
Bunun üzerine Roxy kucağıma kuruldu ve geriye doğru bana yaslandı. Bir elimle omzunu kavrayarak, şimdi yüzümden sadece birkaç santim uzakta olan yüzüne baktım.
İşte o an, ne hakkında konuşmak istediğime dair en ufak bir fikrimin olmadığını fark ettim.

“Şey, yani… günün nasıl geçti?”
“Aman, pek de olaylı geçmedi açıkçası. Gerçi yaramazın biri bir ara müdürün peruğunu uçurdu.”
“Ooo. Kaçırdığıma üzüldüm.”
“Bakalım, başka ne vardı…”
Roxy bütün gününü işte geçirmişti ve biraz yorgun düştüğü belliydi. Yine de gönlümü hoş etmek için vakit ayırdı. Bir süre havadan sudan sohbet ettik, birbirimizin şakalarına kıkırdadık. En sonunda kalçasını azıcık elledim, bu da elime bir tokat yememe sebep oldu. Ama sadece sarılmaya çalıştığımı söyleyerek itiraz ettiğimde Roxy iç çekip devam etmeme izin verdi.
Sonrasında birlikte banyoya girdik, orada sırtını yıkadım ve omuzlarına masaj yaptım. Esasen, annesine yaranmaya çalışan bir çocuk gibi üzerine titredim.
“Bugün biraz fazla ilgiye muhtaç görünüyorsun Rudy. Kötü bir şey mi oldu?”
“Yoo, hiç de bile. Sadece sapasağlam yanımda olduğuna ne kadar çok sevindiğimi düşünüyordum, hepsi bu.”
“Öyle mi? Işınlanma Labirenti’nde ölümden kıl payı döndüm sayılır tabii. ‘Sağlamlığımı’ gönlünce teyit edebilirsin.”
İkimiz de küvetteydik artık. Roxy bir kez daha kucağıma kurulmuştu. Narin omuzlarını nazikçe ovarken, olabildiğince sıradan bir havayla kendi sorumu sordum.
“Nasıl hissediyorsun Roxy? Keyifsiz falan değilsin, değil mi?”
O kemirgeni ortadan kaldırarak Taşlaşma Sendromu’na yakalanmasını engellemiştim. Bundan oldukça emindim. Ama henüz yüzde yüz emin de değildim. Ne de olsa gelecekteki benliğimin yanlış sonuçlar çıkarmış olma ihtimali vardı.
“Ne? İyiyim ben. Neden sordun ki?”
“Öyle, bilmem ki… Sadece güzel ve uzun bir ömür sürmeni çok istiyorum sanırım.”
“Irkımın yaşam süresi göz önüne alınırsa senden uzun yaşama ihtimalim oldukça yüksek. Sağlığına iyi bakmanı bekliyorum, küçük bey.”
“Emredersin.”
Bu sözleri söylediğimde Roxy’nin yüzü kocaman bir gülümsemeyle aydınlandı. Görünüşe göre gerçekten de gayet iyiydi.
Sylphie ve Roxy hâlâ hayattaydı. İşler o günlükteki gibi sonuçlanmayacaktı. Bunun olmasına izin vermeyecektim.
Zihnime sıkıca kazınan bu rahatlatıcı düşünceyle, nihayet o korkunç sayfaların geri kalanıyla yüzleşmeye hazır hissettim. Kolay olmayacaktı. Ama yapılması gerekiyordu.
