Büyü Üniversitesi’nin normalde sessiz olan bir köşesinde, imalı bir konuşma geçiyordu.
“Hayır. Hayır dedim!”
Mekân: Bazı öğrencilerin “beden eğitimi malzeme deposu” olarak bildiği küçük bir yapıydı.
Kapısının önünde, genç bir adam mavi saçlı bir kızı kolundan yakalamıştı.
“Hadi ama, ne var bunda bu kadar büyütecek? Burada sana yalvarıyorum, öğre—”
“Hayır dediysem hayırdır!”
Kızın tavrı kesin ve kestirip atan bir reddedişti. Yüzünü bir yana çevirmiş, hoşnutsuzlukla dudak büküyordu.
Fakat genç adam geri adım atmıyordu. “Sadece bir kerelik? Lütfen?”
“Cevabımı zaten verdim. Bırak beni, lütfen! Öğle tatili bitmek üzere.”
“Hey! Böyle yapma ama!”
Onu bırakmaya hiç niyeti olmadığı apaçıktı. Kız, sıkıntılı bir ifadeyle etrafına bakındı.
Burası kampüsün sakin bir köşesiydi ama bu tamamen ıssız olduğu anlamına gelmiyordu. Çevrede birkaç kişi vardı.
Ancak kız onlara yalvaran bakışlar attığında, herkes başını başka yöne çevirdi.
Bunun basit bir nedeni vardı: Kızı taciz eden genç adamdan korkuyorlardı. O, tüm bu şehrin en kötü şöhretli serserisiydi.
Kıza yardım etmek istemediklerinden değildi. Fakat hepsi müdahale etmeye kalkışmanın muhtemelen hiçbir işe yaramayacağını ve kendilerine çok pahalıya patlayabileceğini biliyordu. Hiçbiri bunu göze alacak kadar cesur değildi.
“Bir dakika düşün bunu, tamam mı? Burada iki tarafın da kazanacağı bir anlaşmadan bahsediyoruz. Fikir şu an hoşuna gitmeyebilir ama uzun vadede ikimiz de bundan kazançlı çıkacağız.”
“Şey… Sanırım, öyle…”
“Bak, şuna ne dersin? Benim için bunu yaparsan, karşılığında ne istersen yaparım.”
“Off… Bak, ben… Ben sadece…”
Kızın kararlılığı sarsıldıkça, genç adam bu fırsatı acımasızca kullandı. Neredeyse dudaklarını kızın kulağına değdirecek kadar yaklaştı ve tatlı sözler fısıldadı.
Kızın yüzü her saniye daha da kızarıyordu. Uzun, örgülü saçlarıyla oynayarak utanç içinde yere baktı.
“Hey! Öğrenci konseyi geldi!”
Ancak tam o anda, üniversitenin en yakışıklı erkeği olay yerine vardı. Güneş gözlüklü, dikkat çekici beyaz saçlı bir kız hemen arkasından onu takip ediyordu.
“Ooooh! Lord Luke bu!”
“Sessiz Fitz de burada!”
Rahatlayan çevredekiler gelenleri hemen tanıdı. Onlar, öğrenci konseyinden Luke ve Fitz’di.
“Lord Luke çok havalı! Nasıl da mükemmel bir zamanlama!”
“Al beni Luke!”
“Bana mı öyle geliyor, yoksa Fitz son zamanlarda çok daha tatlı mı görünüyor?”
“Vay canına, onun bir kız olduğunu asla tahmin edemezdim…”
İzleyicilerinin tiz çığlıklarını görmezden gelen ikili, genç adam ile kızın yanına doğru yürüdü.
“Pekala, Rudeus… Bir kız öğrenciye saldırdığın ihbar edildiği için buradayız ama…”
Luke cümlenin ortasında duraksayıp derin bir iç çekti. Bu küçük maskaralığın iki tarafını da tanıyordu: Rudeus Greyrat ve ikinci eşi Roxy.
Başka bir deyişle, o “kız” bir öğrenci değildi. Üstelik Rudeus ona saldırıyor da değildi.
Bu durumdan emin olan Luke, arkasını dönüp geldiği yoldan geri yürümeye başladı.
“Fitz, burayı sen hallet lütfen.”
Fitz mahcup bir tavırla kulaklarını kaşıyarak başını salladı. “Tamamdır.”
Genç şövalye oradan uzaklaşırken, Roxy de derin bir iç çekti. “Kız öğrenci mi? Gerçekten mi yani?”
“Onları suçlayamazsın Öğretmenim,” dedi Rudeus, anlayışla başını sallayarak. “Öğrencilerin çoğu senin profesör olduğunun henüz farkında değil.” Bu noktada destek almak için Sessiz Fitz’e baktı—fakat onun hoşnutsuz bir ifadeyle yanaklarını hafifçe şişirdiğini gördü. “Hm? Ne oldu Sylphie?”
“Bak Rudy. Roxy’nin eşin olduğunu biliyorum ama bu, onu istemediği bir şeyi yapmaya zorlayabileceğin anlamına gelmez. Bazen bir kızın canı istemez, anlarsın ya?”
“Ha? Şey, evet. Kesinlikle,” dedi Rudeus, biraz afallamış bir halde.
“Gerçekten de…” diye mırıldandı Fitz. “Belki bu konularda o daha iyidir ama onun yerine bana sormayı da deneyebilirdin…”
“Dur. Bir saniye. Yoksa bu—”
Aniden Rudeus’un gözleri parıldadı. Hızla Fitz’in yanına gidip parmağıyla yanağını dürttü; kız ise başını diğer tarafa çevirip yanaklarını daha da şişirerek karşılık verdi.
“Öyle! Gerçekten öyle! Kıskandın sen, Sylphie!”
Bu haykırışla birlikte kollarını Fitz’e doladı ve ona sımsıkı sarıldı. Fitz bu durumdan tamamen rahatsız görünmüyordu ama kaşlarını çatmayı da bırakmadı.
“K-Kıskandığımı söyleyemem, cidden. Daha çok hayal kırıklığı diyelim!”
“Endişelenme hayatım! Seni dışarıda bırakmayacağım! Bunu birlikte yapacağız!”
“Ne— C-ciddi misin? Yani… üçümüz birlikte mi?”
Rudeus ağzını Fitz’in kulağına yaklaştırıp cevabını fısıldadı. “Evet, aynen öyle. Roxy’nin ikimize birden aynı anda öğretmesini sağlayabiliriz.”
“Şey… Roxy bize mi öğretecek…?”
“Elbette öyle. Ne de olsa uzmanı o.”
Fitz, küskün bir tavırla yüzünü yana çevirmiş olan Roxy’ye kaçamak bir bakış attı. “Hâlâ kabul ettiğimi söylemedim, biliyorsun değil mi?”
“Hadi ama, öyle söyleme. Sylphie de öğrenmek istiyor. Değil mi Sylphie?”
“B-Bilmiyorum ki… Kulağa biraz utanç verici geliyor…” Hâlâ Rudeus’un kollarının arasında olan Fitz, kararsızca kıpırdandı. Eskiden kılık değiştirme amaçlı taktığı güneş gözlükleri gözlerini gizliyordu ancak duyguyla parıldadıkları apaçıktı. “Ama sanırım yapabilirim… senin için Rudy…”
“Ah, Sylphie!”
Sevgi seliyle dolup taşan Rudeus, yüzünü Fitz’in saçlarına gömdü. Saçlarının hoş kokusu ve yumuşaklığı onu daha da heyecanlandırdı, sarılışı her saniye daha da sıkılaştı. Fitz ise bu güçlü kucaklaşmanın büyüsüne kapılıp kısa sürede direnmeyi tamamen bıraktı.
Roxy, gözlerinde kıskanç bir bakışla onları izliyordu.
Bu, tam da Rudeus’un ihtiyaç duyduğu şeydi. Bir kez daha taarruza geçmenin vakti gelmişti.
“Bana neden öğretmek istemiyorsun Roxy? Artık beni sevmiyor musun?”
Bu sefer derinden kırılmış bir ses tonu takındı. Bu, Roxy’nin irkilmesine yetti.
“Elbette seni hâlâ seviyorum Rudy! Ben… Seni çok ama çok seviyorum!”
“O zaman neden böyle yapıyorsun?”
“Şey… bunu da öğretirsem, senden daha iyi olduğum hiçbir şey kalmayacak…”
“Ne? Saçmalama Roxy! Sen benden çok daha üstün bir mertebedesin!”
Roxy buna karşılık iç çekti. “Tamam, bak. Bunu bir süredir söylemek istiyordum ama sanırım benim hakkımdaki düşüncelerin biraz abartılı. Aslında ben dar görüşlü, önemsiz şeylere takılan biriyim… öğrencisi kendisini geçtiğinde buna içerleyen türden bir kadınım işte.”
“Bunun hiç önemi yok, emin olabilirsin! Böyle küçük kusurlarınla bile tam olarak olduğun gibi mükemmelsin!”
“Yine de bunu öğrenmek için hayatımın aylarını harcadım, biliyorsun değil mi? Sen ve Sylphie benden çok daha yeteneklisiniz, bu yüzden muhtemelen çok daha hızlı ustalaşacaksınız…”
Bu noktada Fitz nihayet durumu yanlış anladığını fark etti ve yüzündeki hayalperest tebessüm yerini şaşkın bir ifadeye bıraktı. “Şey, affedersin Rudy… tam olarak neden bahsediyoruz biz burada?”
“Ah, doğru ya. Roxy’den bana Kral dereceli bir Su büyüsü öğretmesini istiyordum.”
***
Romantik bir bisiklet gezintisi konseptine aşina mısınız?
Açıklamama izin verin. Özellikle tek bir bisikleti paylaşan genç bir çiftten bahsediyorum.
Çoğunlukla önde erkek pedal çevirir, arkasında da kız oturur. Kız bagaj demirine yan oturur—belki kollarını çocuğun beline sımsıkı dolamış, belki de araya hafif bir mesafe koymuştur. Gidonu tutan ve pedal çeviren erkek olabilir ama çoğu durumda bisikletin kendisi kıza aittir.
Bu tür bir olayın doğal ortamı, akşamın erken saatlerindeki bir nehir kenarıdır. Batan güneşin sıcak kızıl parıltısı, yüzlerde belirebilecek hafif kızarıklıkları ustalıkla gizler.
Şu anda kendimi buna oldukça benzer bir durumun içinde bulmuştum. Güneş hâlâ gökyüzünde tepedeydi fakat Sylphie’nin ensesi tam önümde duruyordu. Burnumu biraz öne uzatsam teninin o tatlı kokusunu ciğerlerime kolayca çekebilirdim.
Kollarımı da beline dolamıştım, ellerim tam göbeğinin üzerinde kavuşmuştu. Üst bedenim onunkine sımsıkı yaslanmıştı; kalbinin atışlarını göğsümde hissedebiliyordum.
Gerçekten muhteşemdi.
Küçük bir not olarak belirtmeliyim ki, açıklamaya gerek olmayan sebeplerden ötürü bedenimin alt kısmını onunkinden biraz ayrı tutuyordum. Eşim falan olabilirdi ama yine de ona saygılı davranmam gerekiyordu.
Ayrıca yolcunun sürücüyü ellemesi yüzünden meydana gelen araba kazalarıyla ilgili pek çok haber görmüştüm. Şu anda bir atın üzerindeydik, tam olarak aynı şey sayılmazdı ama yine de dizginleri tutan kişinin dikkatini dağıtmak iyi bir fikir değildi.
“Matsukaze gerçekten çok iyi bir at,” dedi tam Sylphie’nin önünden gelen bir ses. “Uysal ve söyleneni yapıyor ama aynı zamanda çok da güçlü.”
Sylphie’nin omzunun üzerinden bakmak için eğildim ve mavi saçlı bir kızın sırtı görüş alanıma girdi. Bu Roxy’ydi; tam Sylphie’nin önünde oturuyordu.
“Aynen öyle. Böyle bir ata her gün rastlanmaz, orası kesin.”
Üçümüz tek bir atın sırtına sığışmıştık.
Evimizin hayvanları arasında en çok ihmal edileni olan Matsukaze, bu aşırı yükü zerre kadar umursuyor gibi görünmüyordu. Sanki sırtında hiç yokmuşuz gibi tırıs tırıs ilerliyordu.
“Onu senin için Ginger seçmemiş miydi Rudy?” diye sordu Sylphie. “İyi attan anlar.”
“Sen de atlardan çok anlar mısın Sylphie?” dedi Roxy.
“Ha? Şey, o kadarını söyleyemem ama… Asura Krallığı’ndaki en iyi atlardan bazılarını birkaç kez görme fırsatım olmuştu. Kraliyet şövalyeleri yüzbaşısının bindiği at gibi mesela.”
“Anlıyorum. Eminim o da muhteşem bir hayvandır…”
Bunun üzerine Matsukaze itiraz edercesine kişnedi.
“Ah, affedersin Matsukaze!” dedi Roxy alelacele. “Sen de gayet muhteşemsin. Ne de olsa Greyrat ailesinin biricik binek atısın.”
Hımm. Bu dünyada bazı hayvanlar insan dilini anlıyor muydu acaba? Yoksa Roxy sadece bir at fısıldayıcısı mıydı?
Muhtemelen hayır. Evcil hayvanlarla yeterince konuştuğunda sesine tepki vermeye başlarlar, hepsi bu. Aisha da Byt ve Dillo ile sürekli laklak edip duruyordu zaten.
“Her neyse… İtiraf etmeliyim ki, bu yaşımda en önde oturmak biraz utanç verici.”
Karşı yönden gelen biriyle her karşılaştığımızda Roxy kızarıyor ve şapkasını yüzüne doğru çekiyordu. Sanırım dizginleri tutan kişinin önünde oturmak, arabada bebek koltuğuna oturmakla kıyaslanabilirdi.
“Dillo’ya falan binip peşinizden gelseydim benim için hiç sorun olmazdı, biliyorsunuz değil mi?”
“İyi denemeydi Roxy,” dedi Sylphie gülümseyerek. “Gözümüzü senden ayırdığımız anda kaçıp gitmeyi planladığına bahse girerim.”
“Ben çocuk değilim. Kaçacak falan değildim.”
Eşlerimin sohbetinin tadını çıkararak etrafımızdaki manzarayı seyretmeye koyuldum.
Şu anda şehrin dış mahallelerindeydik. Sağımızda küçük, güzel bir dere akıyordu; solumuzda ise uzakta bir ormanın göründüğü geniş bir ova uzanıyordu. Kuzey Toprakları dünyanın en verimli bölgesi sayılmazdı fakat yılın bu zamanında her yer yemyeşildi.
Birkaç dakika öncesine kadar buğday ve patates tarlalarının yanından geçiyorduk ama şimdi etrafımızı el değmemiş, ıssız bir arazi sarmıştı. Kaç saattir at sürdüğümüzden tam emin değildim ama gözlerden uzak kalabileceğimiz kadar uzaklaştığımız kesindi.
Sağımızdaki suyu izlerken, güneş ışığı pullarından yansıyan balıkları anlık da olsa görebiliyordum. Bu, Sharia şehrinin yanından geçen nehri besleyen birkaç küçük dereden biriydi.
Bu kadar uzağa gitmesem bile güneşli bir günde balık tutmak için şehirden dışarı çıkmak güzel olabilirdi. Gerçi daha önce hiç balık tutmuşluğum da yoktu ya.
“İkinize de öğreteceğimi söyledim ve bunu hakkıyla yapmaya niyetliyim.”
Buralara kadar gelmemizin sebebi oldukça basitti: Roxy sonunda pes etmişti. Tekrarlanan yalvarmalarım ve darlamalarım nihayet direncini kırmıştı.
“Ustalaştığım tek Kral dereceli Su büyüsünü öğreteceğim: Yıldırım Fırtınası.”
Roxy olayların bu şekilde gelişmesinden hâlâ biraz hayal kırıklığına uğramış gibiydi, bu yüzden Sylphie’nin yanından uzanıp şefkatle omuzlarını okşadım.
Her neyse… Yıldırım Fırtınası, ha? Sadece ismine bakılırsa, standart bir elektrik temelli büyü gibi duruyordu. Yine de düşününce, yıldırım bu dünyadaki standart büyü disiplinlerinden biri değildi. Daha önce birinin elektrik türü bir büyü kullandığını bile görmemiştim.
Üstelik bu, Kral dereceli bir büyüydü. Oldukça görkemli olacağını varsaymak gerekirdi.
“Hımm, pekala. Sanırım yeterince uzaklaştık.”
Yolda biraz daha ilerledikten sonra Roxy durmamızı söyledi ve Matsukaze’nin sırtından aşağı atladı. Ardından onu yaklaşık bacağı kalınlığında küçük bir ağaca bağladı.
“Şey, Öğretmenim… Caravaggio’yu hatırlıyor musun?”
“Ah, evet. Paul’ün atının adıydı, değil mi? Gerçekten eski günleri hatırlattı…” Roxy, biraz nostaljik bir ifadeyle gülümsedi.
Bir Su Azizi olmama yardım etmesinin üzerinden on iki yıl geçmişti. Bu süre zarfında bir sürü başka beceri edinmiştim ama Kral derecesine ancak şimdi adım atabiliyordum. Bu ana ulaşana kadar epey dolambaçlı yollardan geçmişim gibi geliyordu.
Fakat at konusuna gelirsek… zavallı Caravaggio o zamanlar neredeyse ölüyordu. Roxy onun hayatını kıl payı kurtarabilmişti ama anında ölebilirdi de. Bunca zaman sonra bunu unutmuş olabileceğini düşünüp konuyu açma gereği duydum.
“O zamanki gibi bir kaza yaşanma riski var mı yine?”
“Sanmıyorum, hayır. Ama Matsukaze’nin yağmurda üşütmesini istemeyiz, bu yüzden onu korumak için bir Toprak Kalesi yapmalısın.”
“Anlaşıldı.”
Hemen arkamı dönüp atımızı bir tür topraktan iglo içine aldım. At ise bu durumu hayranlık verici bir soğukkanlılıkla karşıladı.
“Şey, uzakta falan mı beklemeliyim?” dedi Sylphie, yağmurluğunu üzerine geçirirken.
“Hayır, buna gerek yok,” diye yanıtladı Roxy, aynısını yaparak.
Kutsal dereceli bir büyü bile insanı sırılsıklam etmeye yeterdi, bu yüzden önlem olsun diye bunları yanımıza almayı ben teklif etmiştim. Ben de kendiminkini giydim.
“Herkes hazır mı?”
“Evet.”
“Sen hazır olduğunda başlayabiliriz.”
Roxy başını salladı ve uzaktaki bir ağacı işaret etti. Devasa bir şeydi. Uzaktan bile gövdesinin inanılmaz derecede kalın olduğunu anlayabiliyordum.
“Hedef olarak o ağacı kullanacağım. Bugün bunu yalnızca bir kez kullanabilirim, bu yüzden çok dikkatli izleyin.”
“Anlaşıldı.”
Yanıtıma karşılık hafifçe başını sallayan Roxy, gözlerini yumup derin derin nefes alıp vermeye başladı. Yapacağı işe tüm dikkatiyle odaklanırken elleriyle asasını sımsıkı kavradı.
Bu durum beklediğimden daha uzun sürdü. Kutsal dereceli bir büyüyü çabucak yapabiliyordu ancak anlaşılan bu onun için pek de kolay değildi. Büyü Gücü Gözüm falan olmasa da, bu süreyi büyü için devasa miktarda mana toplamak amacıyla kullandığından neredeyse emindim.
Uzun birkaç dakikanın ardından Roxy’nin gözleri birden açıldı ve “Pekala o zaman. Hadi başlayalım,” diye mırıldandı.
Bu sözlerle birlikte asasını yere sapladı.
Sol eliyle asayı sabit tuttu. Sağ eliyle ise üzerindeki büyü taşını kavradı.
Ve nihayet büyü sözlerini söylemeye başladı—sanki söylemeden önce her kelimeyi gözden geçiriyormuş gibi yavaş ve dikkatliydi.
“Ey görkemli suların ruhları, Gök Gürültüsü Prensi’ne yalvarıyorum! Dileğimi gerçekleştir, beni vahşetinle kutsa ve bu önemsiz kuluna gücünden bir parça göster! İlahi çekicin örsüne vururken insanın kalbine korku salsın ve toprakları sularla kaplasın!”
Birkaç cümlenin ardından kelimeleri tanıdım ve şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.
“Gel ey yağmur ve yıkımının seliyle her şeyi silip süpür!”
Üzerimizdeki gökyüzünü hızla kara bulutlar kapladı. Eş zamanlı olarak şiddetli ve sağanak bir yağmur bastırdı. Ovada esip savrulan rüzgâr, suları paltomun altına doğru püskürtüyordu. Cübbem anında sırılsıklam oldu. Üzerimizde çakan şimşekler, her an yere inecekmiş gibi tehditkâr bir hava estiriyordu.
Hepsi çok etkileyiciydi fakat bunu daha önce görmüştüm. Bu sadece Kutsal dereceli büyü Kümülonimbüs’tü.
“Sana sesleniyorum, ışığın kudretli ruhu, göklerin parıldayan efendisi!
Fakat büyü sözlerinin bitmesini beklerken Roxy durmaksızın devam etti.
Karşımızda dikilen o küstah düşmanı görüyor musun? Tüm kibriyle duran o can düşmanını görüyor musun? Onu yere serecek kutsal kılıç ben olacağım! Işıldayan gücün İmparator’un hâlâ en yüce olduğunu ona öğretsin!”
Ağzından dökülen her bir kelimeyle tepemizdeki gökyüzü sıkışıyordu. Ufuk boyunca uzanan kara bulutlar kendi içlerine çökerek her saniye daha da küçülen ve yoğunlaşan bir daire oluşturdu. Karanlık kütlenin dört bir yanında çatırtılı elektrik arkları kıvılcımlar saçıyordu.
Ve nihayetinde, bulut halkası gökyüzünde ufacık bir noktaya dönüştüğünde…
“Yıldırım!”
Saf ışıktan bir sütun yeryüzüne indi.
Bir yıldırımdı bu, evet. Fakat daha önce gördüklerimin hiçbirine benzemiyordu.
Ses dalgası saniyenin kesri kadar sonra bize ulaştı.
Bu mesafeden bile kükremesi kulakları sağır edecek cinstendi. Sylphie elleriyle kulaklarını kapatıp yüzünü buruşturdu.
Bense ağzım bir karış açık kalmış hâlde uzaklara bakakalmıştım. Söyleyecek hiçbir şey bulamadım. Tek bir kelime dahi.
Birkaç saniye sonra güçlükle yutkunabildim. Farkında olmadan ellerimi yumruk yapmıştım; titriyorlardı.
Kükreme yanımızdan geçip gittiğinde geriye hiçbir şey kalmamıştı. O devasa, zifiri kara bulutlar yok olmuştu. Bardaktan boşanırcasına yağan sağanak yağmur perdesi yok olmuştu. Gözleri kör eden o yıldırım sütunu yok olmuştu. Ve o koca ağaç da yok olmuştu.
Geride düpedüz hiçbir şey kalmamıştı.
Tepemizdeki gökyüzü berrak ve maviydi. Etrafımızdaki toprak ıslaktı ama az önce yaşananlardan geriye kalan tek iz de buydu.
Gözlerimi kıstığımda, bir zamanlar ağacın durduğu yerde kömürleşmiş odundan oluşan siyah bir küme ancak seçilebiliyordu.
“Uff…”
Asasını tutmayı bırakan Roxy yana doğru sendeledi. Düşmesine fırsat vermeden hemen onu yakalamak için atıldım.
“İyi misiniz?”
“Oh, bunu başarabildiğime sevindim. Mana kapasitemle, asam olsa bile bunu yalnızca bir kez kullanabiliyorum… Büyüyü iyice görebildin mi, Rudy?”
“Kesinlikle, Öğretmenim.”
Gözlerimi tek bir saniye bile ondan ayıramamıştım. Büyü sözlerinin her bir kelimesini de hatırlıyordum.
“Denemeye hazır olduğunu düşünüyor musun?”
“Bir deneyeceğim!”
Roxy’yi Sylphie’ye emanet ettikten sonra arkamı döndüm, kendi asamı uzattım ve gövdesini sıkıca kavradım.
Aqua Heartia, on yaşıma bastığım günden beri benimleydi ve hayatımın tüm fırtınalarında bana destek olmuştu. Bu büyüyü onun yardımı olmadan da yapabileceğime güvenim tamdı ama yine de onu kullanmak istedim.
Az önce gördüklerimi olabildiğince eksiksiz hatırlamaya çalışarak gökyüzüne baktım ve büyü sözlerini söylemeye başladım.
“Ey muazzam suların ruhları, Gök Gürültüsü Prensi’ne yalvarıyorum! Dileğimi yerine getir, beni vahşetinle kutsa ve bu önemsiz kuluna gücünün bir parçasını göster! İlahi çekicin örsüne vururken insanların yüreğine korku salsın ve diyarı sularla kaplasın! Gel ey yağmur ve yıkım tufanınla her şeyi silip süpür!”
Ellerimden asaya muazzam miktarda mana aktı, ardından göklere doğru fırladı.
Fırtına bulutları toplanırken etrafımda dizginlenip serbest bırakılmaya hazır bir şekilde çılgınca dönüp duran büyüyü hissediyordum. Eğer bundan sonra “Kümülonimbus” kelimesini söyleseydim, büyü kendini tamamlamış olacaktı.
Ancak bunu yapmayacaktım. Ve nedenini anladığımı düşünüyordum. Büyüye belirli bir biçim verseydim, bulutları o şekilde sıkıştırmak muhtemelen imkânsız olurdu. Büyüyü sabitleştirmeden bir sonraki aşamaya geçmem gerekiyordu.
“Sana sesleniyorum, ey ışığın kudretli ruhu, göklerin parıldayan efendisi! Önümüzde dikilen o hadsiz düşmanı görüyor musun? Tüm kibriyle duran o can düşmanını görüyor musun? Onu yere serecek kutsal kılıç ben olacağım! Işıldayan gücün İmparator’un hâlâ en yüce olduğunu ona öğretsin!”
Söylediğim her bir dizeyle havadaki büyü gittikçe daha da şiddetlenerek çalkalanıyordu. Tamamen kontrolden çıkmasını engellemek için büyüye daha fazla mana akıtmaktan başka çarem yoktu. Bulutları sıkışmaya zorluyor, var gücümle birbirlerine kenetliyordum.
Bu büyü güç talep ediyordu. Saf, kaba bir güç. Onu mümkün kılan yegâne şey buydu. Daha önce bu denli vahşi bir kuvvet gerektiren hiçbir büyü yapmamıştım.
Hayır… bu tam olarak doğru değildi. Bunda bana tanıdık gelen bir şeyler vardı. Taş Gülesi büyümü potansiyelinin son sınırına kadar zorladığımda hissettiklerimden pek de farklı sayılmazdı.
Bunu fark ettiğim anda, büyüyü kontrol etmek aniden çok daha kolaylaştı.
“Yıldırım!”
Son kelimeyi söylediğimde, sıkıştırılmış mana küremin altında dipsiz bir delik gibi bir şeyin açıldığını hissettim.
Her şeyi tek seferde o delikten aşağıya doğru ittim.
GÜÜÜM-BÜÜÜR!
Bir kez daha, devasa bir yıldırım sütunu yeryüzüne indi ve kükremesi yanımızdan geçip gitti. Belli bir hedef belirlememiştim ama büyü tam da istediğim noktada yeri vurmuştu.
Ardında bir kez daha hiçbir şey kalmamıştı. Tepemizde kara bulutlar yoktu, yalnızca berrak mavi bir gökyüzü vardı. Fakat zemin öncekinden biraz daha sırılsıklamdı ve paltolarımızdan sular damlıyordu.
Yıldırımın ardıl görüntüsü hâlâ gözlerimin önünde parıldıyordu. Kükremesinden dolayı kulaklarım hâlâ çınlıyordu.
Başarmıştım.
İlk konuşan Sylphie oldu. Yine de ağzından dökülebilen tek şey, şaşkınlıkla söylenmiş bir “Vay canına…” oldu.
Böylece, Kral derecesi bir Su Büyücüsü olmuştum.
***
“Bu biraz heves kırıcıydı…”
Eve dönüş yolunda Sylphie’nin yüzü biraz asıktı.
Benim başarılı denememden sonra o da büyüyü bir denemişti. Roxy onun Kümülonimbus ile başlamasını sağladı. İlk denemesinde başarısız oldu ama ikincisinde başardı.
Ne yazık ki Yıldırım büyüsünü yapamamıştı. İlk denemesi başarısız olmakla kalmamış, tüm manasını da tüketmişti. Manayı sıkıştırmak büyünün açık ara en zor kısmıydı; ben de muhtemelen yalnızca benzer bir şeyi yapma tecrübem olduğu için başarılı olabilmiştim.
Yine de Sylphie çabuk öğrenen biriydi. Birkaç kez daha denerse bu işi çözeceğine dair içimde bir his vardı.
Roxy gülümseyerek, “Canını sıkma Sylphie,” dedi. “Ben bile hâlâ her beş seferden birinde batırıyorum.”
Bir bakıma Sylphie’nin bu sefer başarısız olmasına biraz sevinmiştim. İkimiz de ilk denememizde başarsaydık Roxy’nin gururu incinebilirdi.
Yine de bu durum ilginçti. Bugün gördüklerime dayanarak Sylphie, Roxy’den daha büyük bir mana kapasitesine sahip gibi görünüyordu. Ve anladığım kadarıyla Roxy’ninki de hiç az sayılmazdı.
“Eh, birileri daha ilk denemesinde başardı. İnanılmazsın, Rudy.”
“Evet, kesinlikle çok etkileyiciydi. Bunu yapmanı beklediğimi itiraf etmeliyim ama bu kadar kolay başarmış olman biraz moral bozucu.”
“…”
İkisine de söyleyecek bir şey bulamadım.
Elbette iki yaşım civarında büyü kullanmaya başlamıştım ve mana kapasitemi genişletmek için epey çaba sarf etmiştim. Fakat sahip olduğum miktara bakılırsa, muhtemelen en başından beri doğaüstü derecede büyük bir rezervle doğmuştum. Emek vermiştim ama aynı zamanda şansım da yaver gitmişti. Bu da bir büyücü olarak yeteneklerim hakkında konuşmamı zorlaştırıyordu.
Her neyse, şimdilik dikkatimi toplamam gerekiyordu. Henüz eve varmamıştık ve eşlerim bitap düşmüştü.
Güvenle döndüğümüzde ikisine de omuz masajı yapmam gerekecekti. Bu gece yatak aktivitelerini de pas geçecektik. Hepimiz pestil gibi olmuştuk.
Sylphie seslendi: “Baksana, Rudy. Gün batımı ne kadar da güzel, değil mi?”
Güneşin ufkun ardında batmaya başladığı batı yönüne doğru baktım. Etrafındaki tüm gökyüzü göz alıcı bir kızıla bürünmüştü.
Doğa, eski dünyamda olduğu gibi burada da bir o kadar güzeldi. Değişmeyen şeylerden biri de buydu.
“Evet, harika görünüyor.”
Hmm… Acaba arkasına “ama senin kadar değil” diye eklemem mi gerekiyordu?
Sylphie hafifçe iç çekerek usulca bana yaslandı. Olduğu yerde uyuyakalmaya hazır gibi bir hâli vardı.
Muhtemelen hava kararmadan eve varmış olurduk fakat şehir sınırlarına ulaşana kadar tetikte olmalıydım. Bu ikisi şu anda büyü kullanamazdı, o yüzden bir canavar fırlayacak olursa icabına benim bakmam gerekiyordu.
“… Biliyor musunuz, bazen tüm bunların bir rüya olup olmadığını merak etmeden duramıyorum,” diye mırıldandı Roxy gün batımını seyrederken.
Sylphie merakla başını yana eğdi. “Bir rüya mı?”
“Doğru. Belki de hâlâ o labirentte kapana kısılmış durumdayım ve bu da ölmeden hemen önce gördüğüm mutlu, ufak bir yanılsamadan ibarettir.”
Bir yandan etraftaki tehlikeleri kollarken bir yandan da konuşmayı yarım kulakla dinlemeyi sürdürdüm.
Sylphie ve Roxy ağır ağır konuşuyorlardı, yorgunlukları seslerinden belli oluyordu.
“Şu an altı ay öncesine kıyasla çok daha mutluyum. Birincisi evlendim ve Üniversite’de profesör olarak işe alındım. Sanırım senin gözünde araya sonradan giren biri gibi görünüyorum Sylphie… ama burada olduğum, ikinizle birlikte bu atı sürdüğüm için çok mutluyum.”
Roxy o kelimeyi kullandığında Sylphie’nin hafifçe irkildiğini hissetmiştim. Şimdi ise başını iki yana sallayarak bunu reddetti.
“Sen araya giren biri değilsin, Roxy. Hem tüm bu konularda bu kadar nazik ve düşünceli davrandığın için çok memnunum. Eğer bunu bir tür yarışa çevirseydin kazanabileceğimi hiç sanmıyordum zaten…”
Sylphie’nin sesi öylesine güvensiz çıkıyordu ki tam bu noktada ona sarılarak araya girme ihtiyacı hissettim. Dizginleri tutan bir elini çekip kolumu sıvazladı; bu onun “Farkındayım,” deme şekliydi.
Bir süre sonra, “Yani, aslında sadece şanslıydım,” diye devam etti. “Rudy’yi küçükken tanıdım ve sonra ona tam da yardıma muhtaç olduğu çaresiz bir anında tekrar rastladım. Yoksa başka türlü asla onun dikkatini çekemezdim.”
“Bence biraz fazla mütevazı davranıyorsun…” dedi Roxy, sesinde hafif bir huzursuzlukla.
“Şey, çocukken Rudy ile tanışmamış olsaydım muhtemelen bugün burada bile olamazdım.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bana küçükken büyüyü o öğretti, biliyorsun değil mi? Beni hayatta tutan tek şey de bu oldu.”
Sylphie, Metastaz Olayı’ndan sonraki hayatının hikâyesini anlatmaya başladı.
Talihsiz bir şekilde, Asura Krallığı sarayının tepesinde, gökyüzünün yükseklerinde belirmişti. Hızla bir büyü yaparak yere ancak güvenle inmeyi başarmıştı. Fakat tam o anda saçları orijinal rengini kaybetmişti; muhtemelen kapıldığı dehşet içinde aşırı mana harcamasının bir yan etkisiydi.
Prenses Ariel ondan kişisel olarak hoşlanmıştı ama kraliyet sarayında kendine yer bulmasını sağlayan şey sözsüz büyü yapabilme gibi nadir bir yeteneğe sahip olmasıydı. Ve Ariel siyasi rakipleri tarafından köşeye sıkıştırıldığında, kaçarlarken Sylphie’nin düzinelerce suikastçıyı püskürtmesini sağlayan da yine aynı yetenek olmuştu.
Anlattıklarına bakılırsa, tüm bunlar boyunca onu hayatta tutan tek şey benim büyüm olmuştu.
“Prenses Ariel’in koruma büyücüsü olarak çalıştığım zamanlarda aklıma hep şu düşünce gelip dururdu: Büyü yapmayı bilmeseydim, muhtemelen şu an bir köle olurdum.”
O konuştukça, küçükken Roxy ya da Sylphie ile tanışmasaydım kendi hayatımın ne kadar farklı olacağını düşünmeden edemedim.
Roxy olmasaydı, o evden dışarı adım atacak cesareti yıllarca bulamazdım. Bundan adım gibi emindim. Dışarıya hiç adım atmasaydım—Sylphie ile hiç tanışmasaydım—Metastaz Olayı’ndan sağ çıkabilir miydim? İblis Kıtası’nı aşıp gelebilir miydim?
Eh, Sylphie ile hiç tanışmamış olsaydım, Roa şehrine de gönderilmezdim. Bu da Eris veya Ghislaine ile tanışmamış olacağım anlamına gelirdi. Belki ailem eninde sonunda beni bir okula yollardı. Bir noktada büyümle duvara toslardım, bu yüzden öyle ya da böyle beni Ranoa Büyü Üniversitesi’ne göndermelerini isteyebilirdim.
Farklı şartlar altında Paul, on iki yaşıma kadar beklememi söylemek yerine onay verebilirdi. Ama tabii ki Ranoa’da beni bekleyen bir Sylphie bulamazdım. O da peşimden buraya gelmiş olmazdı.
Belki Linia ve Pursena ile aynı sınıfa düşer ve ikisinden birine âşık olurdum. Mezun olduğumuzda Büyük Orman’a döner ve canavarımsıların arasında yaşardım.
Şey, hayır… Metastaz Olayı eninde sonunda gerçekleşirdi, bu yüzden muhtemelen koşa koşa Asura’daki evime dönerdim.
Her halükârda hayatım tamamen farklı görünürdü.
Yine de… Bir yerlerde öyle ya da böyle Sylphie ile karşılaşacakmışım gibi hissetmekten kendimi alamıyordum. Ve elbette ona âşık olacaktım.
Evet, bu kesinlikle nedensellik yasalarıyla önceden belirlenmişti!
Ya da isterseniz düpedüz “kader” de diyebilirsiniz. Her neyse.
“Rudy ile tanıştığım gün hayatım tamamen değişti,” diyerek hikâyesini noktaladı Sylphie. “Yani… Ben de çok çaba sarf ettim tabii ama her şeyden çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden senin gibi Rudy’nin hayatını iyi yönde değiştiren birini gördüğümde ve ikinizin de birbirinizi sevdiğini bildiğimde, şey… Sırf ben buradayım diye onun bunu kaybetmesini pek istemiyorum sanırım? Sırf buraya ilk ben geldim diye itiraz etme hakkım da yok muhtemelen… Özür dilerim, bunu nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum.”
“Sorun değil,” dedi Roxy usulca. “Ne söylemek istediğini anlıyorum. Ve ben… hakkımda böyle güzel şeyler düşünmene çok mutlu oldum.”
Önde oturduğu için Roxy’nin yüzünü göremiyordum. Ama omuzlarının hafifçe titrediğini görebiliyordum.
Kollarımı uzatıp hem onu hem de Sylphie’yi kendime çekerek sarıldım.
“Rudy…”
Eski dünyamda olsaydım Roxy’yi seçmek, Sylphie’yi kaybetmek anlamına gelirdi. Ve Sylphie beni affetmeye karar vermeseydi, burada da işler öyle sonuçlanabilirdi.
Buradaki tek şanslı kişi bendim.
Bir koca olarak pek de parlak olmayan geçmişim düşünüldüğünde, onlara sonsuza dek değer vereceğime dair söz vermek muhtemelen kulağa boş gelirdi.
Bunun yerine hareketlerimle konuşmam gerekecekti.
O akşam eve vardığımızda, günün Kral derecesi büyü dersinden öğrendiklerimi gözden geçirmek için biraz vakit ayırdım.
Yıldırım zor bir büyüydü ama temel mantığı basitti: Gökyüzünün dört bir yanına muazzam miktarda mana yayıyor, ardından onu tek bir noktada topluyor ve hedefin üzerine indiriyordun.
Fiziksel açıdan bakarsak, önce fırtına bulutlarını oluşturuyor, ardından bir yıldırım fırlatıyordun. Bu kadar basitti.
Geriye dönüp bakınca Kümülonimbus ve Yıldırım aslında tek bir büyünün iki parçasıydı.
Yıkıcı gücü, şimdiye kadar gördüğüm tüm büyülerin üzerindeydi. Yine de bu gayet doğaldı. Kümülonimbus’tan daha fazla ham mana gerektiren başka bir büyü bilmiyordum ve Yıldırım tüm bu enerjiyi tek bir noktaya odaklıyordu.
Şimdiye kadar cephaneliğimdeki en ölümcül büyü tam güçle kullandığım Taş Gülesi’ydi ancak bu büyü onu geçmiş olabilirdi. Parmaklarımın ucundaki bunca gigavatla istesem kendimi geleceğe bile fırlatabilirdim.
Ama şaka bir yana.
Bu büyünün adı Yıldırım olsa da, gücünün ardındaki asıl sır manayı sıkıştırma aşamasında yatıyordu. Diğer disiplinlerdeki Kral derecesi büyülerin de aynı temel tekniğin uygulamaları olup olmadığını merak ediyordum.
Her halükârda, büyüyü bir kez yapmayı başardığıma göre artık gelecekte onu sözsüz olarak da kullanabilecektim.
Bir dahaki sefere hem bulut oluşturma hem de sıkıştırma aşamalarını hızlandırabileceğimden ve yıldırımı eskisinden çok daha çabuk indirebileceğimden oldukça emindim. Ancak onunla pratik yapmayı planlasam da bu büyüyü pratikte kullanmak için pek fazla fırsat bulabileceğimden emin değildim. Ne de olsa tek bir hedefe karşı dövüşüyorsam Taş Gülesi büyüm genellikle fazlasıyla yetiyordu.
Genel olarak bakıldığında Yıldırım biraz aşırıya kaçan bir büyüydü. Gücünü azaltmanın bir yolunu bulabilirsem daha kullanışlı olurdu.
Aklımda bu düşünceyle çok daha küçük bir ölçekte denemeler yapmaya başladım. Ve birkaç başarısız deneyin ardından, güçlü bir elektrik akımı üretmenin bir yoluna denk geldim.
Bu yöntem; sözsüz olarak minik bir Kümülonimbus büyüsü yapmayı, onu sıkıştırmayı ve hedefin yönüne doğru bir Yıldırım büyüsü ateşlemeyi içeriyordu. Bu da kayda değer bir isabetle yönlendirilebilen, küçük ve çatırdayan bir elektrik kıvılcımı ortaya çıkarıyordu. Voltajı da oldukça düşük görünüyordu, bu yüzden verdiği hasar çok aşırı değildi.
Bunun tam olarak nasıl çalıştığından emin değildim ama işe yarayabilecek gibi görünüyordu. Muhtemelen aşırı yakın mesafeli çatışmalar için pek uygun değildi. Hedefle birlikte kendinizi de çarpardınız. İyi tarafından bakarsak kalıcı bir hasar vermeyecekti. En kötü ihtimalle bir süreliğine etkisiz hâle gelirdiniz. Fakat büyücünün kendisine zarar verme riski taşımayan bir sürü başka saldırı büyüsü vardı.
Yine de bunu geliştirmeye çalışmaya değer gibi görünüyordu. Birini öldürmek yerine sersemletmeye yarayan bir büyü kullanabilirdim. Şimşek hedefine ulaşmak için havada dallanıp budaklandığından, bundan kaçınmak imkânsız olurdu. Üstelik bu elektrik şoku, savaş aurasıyla korunan birini bile etkisiz hâle getirmekte işe yarayabilirdi. Şu an bunu üzerinde test edebileceğim kimse yoktu ama Badigadi dönerse kobayım olmasını rica edebilirdim.
En azından, daha güçlü bir rakibe karşı gerektiğinde kullanabileceğim hoş bir sürpriz olabilirdi.
Bu arada, bu büyü Yıldırım’ın sadece minik bir versiyonu olsa da, ikisini ayırt edebilmek için ona Elektrik adını vermeye karar verdim.
Ne kadar da verimli bir gün olmuştu!
Üniversite Efsaneleri #6: Patron’un insanı elektirik gibi çarpan bir kişiliği var.
